<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>HiAxySheytan &#187; Jorge Luis Borges</title>
	<atom:link href="http://hiaxysheytan.com/tag/jorge-luis-borges/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://hiaxysheytan.com</link>
	<description>Her boka maydanoz blog sitesi!</description>
	<lastBuildDate>Thu, 12 Aug 2010 11:52:39 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8.5</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Jorge Luis Borges: ZÂHİR</title>
		<link>http://hiaxysheytan.com/182/jorge-luis-borges-zahir/</link>
		<comments>http://hiaxysheytan.com/182/jorge-luis-borges-zahir/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Sep 2008 06:25:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>non serviam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Jorge Luis Borges]]></category>
		<category><![CDATA[Zahir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hiaxysheytan.com/?p=182</guid>
		<description><![CDATA[Wally Zenner’e
Zâhir, Buenos Aires’te yirmi centavo değerinde çok rastlanan bir paradır. Bir yüzünde N T harfleri ve 2 sayısı jiletle ya da çakıyla kazınmış gibidir; öbür yüzündeki tarihse 1929′dur. (Güzerat’ta, 18. yüzyılın sonuna doğru, Zâhir bir kaplandı; Cava’da, İnanan­ların taşladığı, Surakarta Camii’nden gelme kör bir adamdı; İran’da, Nadir Şah’ın denizin dibine attırdı­ğı, yıldızların yüksekliğini saptamaya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Wally Zenner’e</p>
<p>Zâhir, Buenos Aires’te yirmi centavo değerinde çok rastlanan bir paradır. Bir yüzünde N T harfleri ve 2 sayısı jiletle ya da çakıyla kazınmış gibidir; öbür yüzündeki tarihse 1929′dur. (Güzerat’ta, 18. yüzyılın sonuna doğru, Zâhir bir kaplandı; Cava’da, İnanan­ların taşladığı, Surakarta Camii’nden gelme kör bir adamdı; İran’da, Nadir Şah’ın denizin dibine attırdı­ğı, yıldızların yüksekliğini saptamaya yarayan bir gök­bilim âleti, bir “usturlap”tı; 1892 sıralarında Mehdi’nin zindanlarında, Rudolf Karl von Slatin’in eliyle do­kunduğu, bir sarığın katları arasına gizlenmiş küçük bir pusulaydı; Zotenberg’e göre Kurtuba Camii’nde on iki bin sütundan birinin mermerindeki bir damar­dı; Tetwin gettosunda bir kuyunun dibiydi.)</p>
<p>Bugün kasımın on üçü; Zâhir haziranda şafak vakti elime geçti. Ben artık bu anlatıdaki ‘ben’ değilim; ama olan­ları hatırlamam, hatta belki anlatmam bile hâlâ müm­kün. Ne kadar bölük pörçük de olsa, hâlâ Borges’im.<span id="more-182"></span></p>
<p>Clementina Villar, altı haziranda öldü. 1930′larda sosyete dergilerinde onun resimlerinden geçilmez­di. Onun son derece güzel olduğu efsanesini yaratan, belki biraz da bu her an gözönünde bulunma özelliğiy­di; çünkü her portresinin bu savı kayıtsız şartsız doğ­rulamadığı bir gerçektir. Clementina Villar güzellikten çok kusursuzluğa düşkündü zaten. İbranilerle Çinli­ler akla gelebilecek bütün insanî olasılıkları şifrele­mişlerdir; Mişnah’da bir terzinin Sebt gününde ala­cakaranlık çöktükten sonra elinde iğneyle sokağa çık­maması gerektiği söylenir. Törenler Kitabı’ndaysa, ko­nuğun kendisine ilk fincan sunulduğunda ağırbaşlı bir havaya bürünmesi, ikinci fincan sunulduğunda da saygılı bir hoşnutluk göstermesi gerektiği yazılıdır.</p>
<p>Çok daha ayrıntılı olmakla birlikte, Clementina Vil­lar’ın kendi kendinden beklediği uzlaşmaz sıkıdüzen­de bu çeşitten bir şeylere rastlamak mümkündü. Kon­füçyüs’ün izinde olan her çömez ya da her Tal­mud’cu gibi, yaptığı bütün işlerde kesin bir kusursuz­luk gözetirdi; üstelik, onun çabası bu yukarıdakilerden daha hayranlık verici ve yorucuydu, çünkü imanının denektaşları ebedî değil, Paris’le Hollywood’un durmadan değişen kaprislerine bağlıydı. Clementina Villar gerekli yerlerde, gerekli saatte, gerekli takıp takıştırma ve gerekli bıkkınlıkla boy gösterirdi; oysa bıkkınlık, takıp takıştırma, saat ve yerin neredeyse o an modası geçer ve Clementina Villar, elinde an­cak bir beğeni ucuzluğunu tanımlamaya yarayacak gereçlerle kalakalırdı. Flaubert gibi, o da mutlak ola­nın arayışı içindeydi; ancak onunkisi bir an süren bir Mutlak’tı. Örnek bir yaşam sürdürüyordu, ama içini sonu gelmez bir umarsızlık duygusu kemirip durmaktaydı. Kendi kendinden kaçmak istercesine sü­rekli olarak yeni değişimler denerdi; saçının rengiyle biçimine güven olmayacağı herkesçe bilinirdi. Gü­lümseyişini, tenini, göz çizgisini durmadan değişti­rirdi. Otuz ikisini geçtiği halde hâlâ dal gibiydi. Savaş çıkınca kara kara düşünmeye başladı; Paris, Alman iş­gali altında olduğuna göre, moda nasıl izlenecekti?</p>
<p>Hiçbir zaman güvenmediği bir yabancı, ona çokça si­lindir şapka satacak kadar iyiniyetinden yararlandı; bir yıl sonra bu anlamsız modellerin Paris’te hiç giyilmemiş olduğu ortaya çıktı -demek ki bunlar şap­ka filan değil, rastgele, ne idüğü belirsiz, deli saçma­sı nesnelerdi!- Belâlar peşpeşe gelir ya; Dr. Villar, Araoz Sokağı’na taşınmak zorunda kaldı, kızının res­miyse artık yüz kremi ve otomobil reklâmlarını süs­lüyordu. ( Bol bol süründüğü yüz kremiyle nicedir sahip olamadığı otomobiller. ) Sanatını başarıyla sürdürebilmesi için büyük bir servet gerektiğini biliyordu ve yarım yamalak göz kamaştırmaktansa, sahneden çekilmeyi yeğledi. Ayrıca, adı sanı belirsiz ne oldum delileriyle aşık atmak zorunda olmak da ağrına gidi­yordu. Araoz’daki kasvetli apartman dairesi de çeki­lecek gibi değildi; Clementina Villar, haziran’ın altı­sında Güney mahallesinin göbeğinde ölmek aykırılı­ğında bulundu. Yüreğim Arjantinlilere özgü tutkula­rın en içteni olan züppelikle dolup taşarak ona âşık olduğumu ve ölümünün beni gözyaşlarına boğduğu­nu da açıkça söyleyeyim mi dersiniz? Okur bunun çoktan farkına varmıştır belki de.</p>
<p>Bir ölüyü bekletirken, çürüme sürecinin cesede eski yüzlerini kazandırdığı görülür. O telâşlı altı ha­ziran gecesinin bir anında Clementina Villar sanki bir büyü sonucu yirmi yıl önceki halini aldı; yüz çiz­gileri gururun, paranın, gençliğin, belli bir üstünlü­ğe sahip olduğu bilincinin, hayal gücü kıtlığının, kı­sıtlamaların, vurdumduymazlığın verdiği o sertliğe yeniden kavuştu. Nedense, diye düşündüm, hiç peşi­mi bırakmayan bu yüzün hiçbir hali belleğimde bu­nun kadar uzun süre yer etmeyecek; bunun son yüzü olması yersiz değil, çünkü ilk yüzü de olabilirdi. Onu ölümün kusursuzlaştırdığı kibriyle, çiçeklerin arasın­da kaskatı bıraktım. Çıkıp gittiğimde saat sabahın ikisi olmuştu herhalde. Dışarıda, bir ya da iki katlı tanıdık evler, gece, karanlık ve sessizlik onları iyice sıradanlaştırdığında edindikleri soyut varlıklarına bü­rünmüşlerdi. Neredeyse tümüyle benlikten arınmış bir sofuluğun sarhoşluğuyla, sokaklar boyunca yürü­düm. Chile ve Yacuari’nin kesiştiği köşede açık bir dükkân gördüm. Ve bu dükkânda, şansıma küseyim, üç adam kâğıt oynuyordu.</p>
<p>‘Oxymoron’ diye adlandırılan benzetme türünde bir sözcük, önüne onun karşıtı gibi görünen bir sıfat konularak nitelendirilir; bu ilke uyarınca Agnostik­ler kara ışıktan, simyacılar da kara güneşten sözetmişlerdir. Clementina Villar’a yaptığım son ziyaret­ten çıkıp doğruca bir barda içki içmeye gitmek be­nim için bir çeşit ‘oxymoron’ olmuştu; aklımı çelen, bu yaptığımın kabalığı, kolaylığıydı. İçerde sürmek­te olan, bir kâğıt oyunu olduğu için aradaki karşıtlık daha da artıyordu.) Bir bardak konyak istedim.</p>
<p>Ba­na bozukluklarla birlikte Zâhir’i de verdiler. Paraya bir an baktım ve belki de bir humma başlangıcı için­de sokağa çıktım. Dünyadaki her madeni paranın tarihte ve masallarda pırıl pırıl parlayıp duran o ünlü paraları simgelediğini geçirdim aklımdan. Kharon’a verilen gümüş sikkeyi düşündüm; Belizarius’un dilendiği gümüş sikkeyi; Yahuda’ya verilen otuz parça gümüşü; ünlü fahişe Lais’in drahmilerini; Yedi Uyu­yanlar’dan birinin uzattığı antik sikkeyi; Binbir Gece Masallarındaki büyücünün sonradan kâğıt parçala­rı olduğu anlaşılan pırıl pırıl paralarını; Isaac Laque­dem’in harcamakla bitmeyen pennysini; bir destanın her bir dizesi için ödenen ve Firdevsî’nin altın olmadık­ları için padişaha geri yolladığı altmış bin parça gü­müşü; Ahab’ın gemi direğine çivilediği altın İspan­yol parasını; Leopold Bloom’un bozdurulamayan flo­rinini; üstündeki resim, kaçmakta olan XVI. Louis’yi Varennes yakınlarında eleveren Lui’yi. Sanki bir rü­yadaydım, her bir madeni paranın böylesine gösteriş­li çağrışımlarla yüklü olması bana büyük, ama açık­lanması imkânsız bir önem taşıyormuş gibi geldi. Boş alanlarla boş sokaklar boyunca, giderek daha hızlı yürümeye başladım. Sonunda, bıkkınlık beni bir kö­şeye fırlattı attı. Hep aynı yerde sabırla bekleyen de­mir parmaklıkları ve bunların gerisinde Consepcion’ un karalı beyazlı parke taşlarını gördüm. Bir çember çizmiş ve bana Zâhir’i verdikleri dükkânın bulundu­ğu yerden bir ev ötesine varmıştım.</p>
<p>Geri döndüm. Karanlık pencere bana uzaktan dükkânın kapalı olduğunu gösteriyordu. Belgrano So­kağı’nda bir taksiye bindim. Uykusuz, büyülennmiş gibi, neredeyse mutlulukla, cisimsel varlığı paradan daha az olan bir şey bulunmadığını düşündüm, çün­kü, aslına bakılırsa, her bir madeni para, (diyelim yirmi centavo değerinde bir para) içinde gelecek za­manları barındırıyordu. Para soyuttur, diye tekrarla­dım; para gelecek zaman kipidir. Banliyöde bir gece ya da Brahms’ın bestelediği müzik olabilir; haritalar, satranç ya da kahve olabilir; bize altını hor görmeyi öğreten Epiktetos’un sözleri olabilir; Pharos adasında­ki Proteus’dan çok daha değişkendir o.</p>
<p>Önceden kes­tirilemeyecek zamandır, Bergson’cu zamandır, Müs­lümanlığın ya da Stoacıların değişmez zamanı değil­dir. Gerekirciler dünyada, ancak bir eylemin, yani gerçekleşip gerçekleşmeyeceği belli olmayan tek bir eylemin varolduğu düşüncesine karşı çıkarlar; made­nî paralar insanın özgür iradesinin simgesidir. (Bu ‘düşüncelerin’, Zâhir’e taban tabana zıt bir akıl oyu­nu ve iblisçe etkisinin başlangıcı olduğu aklıma gel­medi.) Epey kafa yorduktan sonra uyuyup kaldım, ama, düşümde kendimi yarı aslan yarı kartal bir ya­ratığın bekçiliğini ettiği madeni paralar olarak gör­düm.</p>
<p>Ertesi gün sarhoş olduğuma karar verdim. Aynı zamanda başımı bu kadar ağrıtan paradan kurtulma­yı da aklıma koydum. Paraya baktım; üstündeki bir­kaç çizikten başka dikkati çekecek bir yanı yoktu. En iyisi onu bahçeye gömmek ya da kütüphanenin bir köşesine gizlemekti, ama kendimi onun çekim alanın­dan kurtarmak istiyordum. Sonunda kaybetmeyi yeğ tuttum. O sabah Pilar’a ya da mezarlığa gitmedim; metroyla Constitucion’a, oradan da San Juan’la Boe­do’nun kesiştiği köşeye gittim. İçimden gelen bir dür­tüye uyarak Urquiza’da indim, önce Batı, sonra Gü­ney yönünden yürüdüm. Amaçlı bir başıboşluk için­de birtakım köşeleri döndüm ve gözüme bütün öte­kiler gibi görünen bir sokakta sefil küçük bir tavernaya girdim, bir içki istedim, karşılığını da Zâhir’le ödedim. Kara gözlüklerimin ardında gözlerimi iyice kısarak evlerin numaralarını ya da sokağın adını gör­memeyi başardım. O gece bir veronal alarak deliksiz bir uyku çektim.</p>
<p>Haziran sonuna kadar hayal ürünü bir hikâye yazmakla uğraştım.” Hikâyede bir iki tane gizemli do­laylı benzetme (ya da ‘kenning’) vardı; örneğin, kan yerine kılıç-suyu deniyor, altın’ın yerini yılan-yatağı alıyordu; hikâye birinci tekil kişi ağzından anlatılı­yordu. Anlatıcı, insan toplumundan kaçıp vahşi doğa­nın ortasında yaşamaya çekilen bir derviştir. (Yerin adı Gnitaheidr’dir) Yaşamının sadeliği ve dürüstlüğü nedeniyle onun bir melek olduğuna inananlar var­dır; ancak bu, sofuca bir abartmadır, çünkü günah­tan arınmış insan yoktur. Aslını ararsanız o da, bü­yü aracılığıyla sınırsız bir serveti eline geçiren kötü ünlü büyücü babasının boğazını kesmiştir.</p>
<p>Bizim der­vişin uğruna yaşamını adadığı amaç, bu hazineyi in­sanoğullarının çılgınca açgözlülüğünden korumaktır; gece gündüz gizli hazinenin başında nöbet bekler. Ya­kında, belki de çok yakında sözcülüğü son bulacaktır; yıldızlar ona bu bekleyiş i sona erdirecek kılıcın tavında dövüldüğünü bildirmişlerdir. (Bu kılıcın adı Gram’dır.) Derviş giderek karmaşıklaşan bir retorik üslubu içinde bedeninin gözalıcılığıyla devingenliğinden sözeder; bir paragrafta dalgınlıkla ‘pullarından’ dem vu­rur; başka bir paragrafta bekçiliğini ettiği hazinenin çakıp sönen altınlarla kırmızı halkalardan oluştuğu­nu söyler. Sonunda dervişin, yılan Fafnir, üzerine çöreklendiği hazineninse, Nibelungların hazinesi ol­duğunu anlarız. Sigurd’un ortaya çıkmasıyla hikâye birdenbire son bulur.</p>
<p>Bu ufak el alıştırmasının (içine, bilgiçlik tasla­mak üzere Fafnismal’dan alınma bir iki dize de katmıştım) bana parayı unutma fırsatı sağladığını söy­lemiştim. Parayı unutmayı başardığımdan öylesine emin olduğum geceler oldu ki, parayı mahsustan ak­lıma getirdim. Şurası kesin ki, bunda da aşırıya kaç­tım; bu işi başlatmak, bitirmekten daha kolaydı. Ken­di kendime bu tiksinç nikel paranın elden ele dolaşan, birbirinin eşi, sayısız, zararsız benzerlerinden farklı olmadığını boşuna söyledim.</p>
<p>Bu düşüncenin çe­kiciliğine kapılarak aklıma başka madenî paraları ge­tirmeye çalıştım; ama yapamadım. (Beş ve on cen­tavoluk Şili paraları ve bir Uruguay vinteniyle giriş­tiğim, başarısızlıkla sonuçlanan bir deneyi hatırlıyo­rum. Temmuzun onaltısında elime bir İngiliz sterli­ni geçti. Gün boyu paraya bakmadım, ama o gece (ve öteki geceler) büyütecin altına koydum ve güçlü bir ampulün ışığında inceledim. Sonra kurşunkalemle kâ­ğıdın üzerine izini çıkardım. Ama ne paranın ışıltısı ne de ejdarhayla Aziz George bana yardımcı olmadı­lar; saplantılarımı değiştirmek elimden gelmiyordu.</p>
<p>Ağustosta bir psikiyatra danışmaya karar ver­dim. Saçma hikâyemin tümünü anlatmadım ona; uy­kusuzluktan şikâyetçi olduğumu, şey imgesinin .. -söz­gelimi bir poker fişi ya da mâdeni para- bir türlü aklımdan çıkmadığını söyledim. Bir süre sonra, Sar­miento Sokağı’ndaki bir kitapçıda Julio Barlach’ın, Urkunden zur Geschichte der Zâhirsage / Zâhir Efsa­nesinin Tarihçesine İlişkin Belgeler (Breslau, 1899) adlı kitabının bir basımı elime geçti.</p>
<p>Başımdaki belâ bu kitapta bütünüyle açıklığa ka­vuşturuluyordu. Önsöze bakılırsa, yazar «Habicht koleksiyonundan alınmış dört belgeyi, Philip Meadows, Taylor’ın bu konudaki incelemesinin özgün elyazma­sı da aralarında olmak üzere Zâhir inanışıyla ilgili bü­tün belgeleri her zaman el altında bulunacak bir cep, kitabı boyutlarında bir araya getirmeyi» amaçlamış­tı. Zâhir’e duyulan inanç İslam kökenliydi ve 18. yüz­yılda başladığı anlaşılıyordu. (Barlach, Zotenberg’in, Ebu’l-Fidâya atfettiği bölümleri reddediyor ‘Zâhir’ Arapça’da «adı belli», «gözle görülür» anlamına ge­liyordu; bu anlamıyla Allah’ın doksan dokuz adından da biriydi ve halk (Müslüman bölgelerde yaşayanlar) bu sözcüğü «unutulmaz olma denilen o korkunç özel­liğe sahip olan ve imgesi insanı sonunda delirten var­lık ya da nesneleri» tanımlamak için kullanıyordu. Bu konudaki ilk kesin tanıklık, İranlı Lütf &#8211; Ali Azur’ undu. Ateş Tapınağı adlı yaşamöyküsel ansiklopedi­nin (…) numaralı sayfalarında bu çok yönlü yazar­-derviş, Şiraz’daki bir okulda «bir bakanın bir daha aklından çıkaramayacağı biçimde yapılmış» bakır bir usturlap bulunduğunu yazar; «öyle ki, padişah, insan­lar evreni unutmasınlar diye bunun denizin en de­rin noktasına atılmasını» buyurmuş. Meadows Tay­lor’ın incelemesi daha ayrıntılı. (Haydarabad Niza­mî’nin hizmetinde olan Taylor, Bir Kabadayının İti­rafları adlı ünlü romanın da yazarıdır.) 1832 sırala­rında Büy kentinin dış mahallelerinde delilik ya da azizlik anlatmak üzere kullanılan, pek duyulmamış bir deyim çalınmış Taylor’un kulağına; «kaplan gör­müş gibi» …</p>
<p>Taylor’a sözü edilen kaplanın, ömrünün sonuna kadar aklından çıkaramayacağı için, görenin -bir defa da olsa- yıkımına neden olan büyülü bir kaplan olduğunu söylemişler. Biri bu bahtsızlardan birinin Maysur’a kadar kaçtığını, orada kaplanın res­mini bir sarayın duvarlarına çizdiğini söylemiş. Yıllar sonra Taylor, krallığın hapishanelerinin duvarları­nı gözden geçiriyormuş; Nittur’daki bir hapishanede vali, ona, duvarları, tavanı ve tabanı bir Müslüman dervişi tarafından zamanın silmeden önce yumuşat­tığı vahşi renklerde boyanmış bir çeşit «uçsuz bu­caksız kaplan» resmiyle kaplı bir hücre göstermiş. Bu kaplan, bakanın başını döndürecek kadar çok sa­yıda kaplandan oluşuyormuş; yol yol da kaplanlarla, nokta nokta kaplanlarla doluymuş, denizleri, Himala­yaları, baktıkça içinde daha çok kaplanlar olduğu görülen orduları varmış. Ressam, yıllar önce aynı hüc­rede ölmüşmüş; Sind’den, belki de Güzerat’tan geli­yormuş ve asıl amacı bir dünya haritası çizmekmiş. Hatta, bu ürkünç resimde bir haritanın izlerini gör­mek de mümkünmüş …</p>
<p>Taylor, hikâyeyi Fort William­lı Muhammed EI-Yemeni’ye anlatmış; Muhammed ona bu dünyada varolan her şeyin Zaher* biçimine gi­rebileceğini, ama Her Şeye Kadir Olan’ın, bir tanesi yığınların aklını başından almaya yettiği için, aynı anda iki şeyin bu biçime girmesine izin vermediğini anlatmış. Ona dünyada her zaman bir Zâhir bulun­duğunu söylemiş; ta Cahiliye Devri’nde Yauk adlı bir putmuş bu; daha sonraysa yüzünde taşlarla işlenmiş bir peçe ya da altından bir maske** taşıyan Horasanlı bir velî, Allah’ın adını sökmenin mümkün olamaya­cağını da söylemiş.</p>
<p>Barlach’ın monografisini okudum &#8211; okudum, son­ra dönüp yeniden okudum. Duygularımı belirtmeye gerek olduğunu sanmıyorum. Beni hiçbir şeyin kur­taramayacağını anladığım zamanki çaresizliğimi ha­tırlıyorum; başımdaki belânın benim suçum olmadı­ğını bilmenin verdiği o rahatlık; Zâhir’in kendileri için bir madenî para değil de bir mermer parçası ya da bir kaplan olduğu kişilere duyduğum kıskançlık. Bir kaplanı düşünmemek ne kolay olurdu! Aşağıdaki bölümü nasıl garip bir gerginlik içinde okuduğumu da hatırlıyorum: Gülşen-i Raz’ın yorumcularından bi­ri, Zâhir’i görenin çok geçmeden Gül’ü de göreceğini söyler; bunu söyleyerek arkasından Attar’ın Esrarnâme’sinde geçen bir dizeyi aktarır: ‘Zâhir, Gül’ün göl­gesi ve Perde’nin Açılması’dır.”</p>
<p>O gece Clementina’nın evinde küçük kızkardeşi Bayan Abascal’ı göremeyince şaşırmıştım. Ekimde arkadaşlarından biri, olup bitenleri anlattı: “Zavallı Julie! Öylesine garip davranır olmuş ki, onu Bosch’a kapatmak zorunda kalmışlar. Ona kaşıkla yemek ye­dirmek durumunda olan hastabakıcıların ölümüne neden olacak! . Biliyor musunuz, tıpkı Morena Sack­mann’ın şoförü gibi bir madenî paranın sözünü edip duruyormuş.”</p>
<p>Genellikle anıları hafifleten zaman, Zâhir’ e iliş­kin anıları çoğaltmaktan başka işe yaramıyor. Önce ön yüzünü sonra da arka yüzünü gözümün önüne ge­tirebildiğim zamanlar olmuştu. Şimdi her iki yüzünü de aynı anda görebiliyorum. Yok, Zâhir kristalden yapılmış gibi değil; çünkü her iki yüz birbirinin üze­rine yansımış gibi görünmüyor; daha çok, sanki ba­kışlarım küreselmiş de, Zâhir de tam merkezdeymiş gibi oluyor. Zâhir olmayan her şey bana sanki çok uzaklardan geliyormuş gibi bölük pörçük ulaşıyor; Clementina’nın kibirli görüntüsü; fiziksel acı. Tenny­son bir zamanlar tek bir çiçeği anlayabilsek kendi­mizin ve dünyanın ne olduğunu bilebileceğimizi söy­lemişti. Bununla, ne kadar önemsiz olursa olsun, ev­renin tarihini ve o sonsuz neden-sonuç zincirini il­gilendirmeyen bir olgu bulunmayacağını söylemek is­temiş olmalı. Belki de İrade’nin her bir bireyde ör­tük biçimde varolduğunu söyleyen Schopenhauer gi­bi, o da gözle gördüğümüz dünyanın her görüngüde örtük biçimde varolduğunu söylemek istemiştir. Ka­bala’cılar insanın bir küçük acun, evrenin simgesel bir aynası olduğunu söylerler; Tennyson’a göre, her şey böyle olabilir. Her şey, hatta katlanılması müm­kün olmayan Zâhir bile.</p>
<p>Julia’nın başına gelenler daha 1948′e girmeden benim de başıma gelecek. Beni de yedirip giydirmek zorunda kalacaklar, öğleden sonra mı sabah mı ol­duğunu bilemeyeceğim. Bu yazgıya korkunç demek, bir sözcük oyunu olmaktan ileriye gitmeyecek, çünkü koşullarından hiçbirine gerçekten tanık olmayacağım. Ona bakılırsa kafatasını açtıklarında, bayıltılmış bir adamın da korkunç acı duyduğu söylenebilir. Artık evreni algılamayacağım; Zâhir’i algılayacağım. İde­alist öğretiye göre ‘yaşamak’ ve ‘düş görmek’ sözcük­leri arasında kesin bir eş anlamlılık bulunmaktadır. Binlerce imgeden bir tekine geçeceğim; son derece karmaşık bir düşten son derece basit bir düşe geçe­ceğim. Ötekiler benim delirdiğimi düşleyecek; ben Zâhir’in düşünü göreceğim. Dünya yüzündeki bütün insanlar, gece gündüz, Zâhir’in düşünü görürken han­gisi düş, hangisi gerçek olacak &#8211; yeryüzü mü yoksa Zâhir mi?</p>
<p>Gecenin ıssız saatlerinde sokak sokak yürüyebi­liyorum henüz. Şafak beni bir sabah Garay Parkı’n­daki bir sıranın üzerinde, Esrarnâme’de Zâhir’in Gül’ ün Gölgesi ve Perde’nin Açılması olduğunu söyleyen bölümü düşünürken (düşünmeye çalışırken) bastıra­bilir. Bu sözleri şu bilgimle bağdaştırıyorum: Sûfîler Tanrı’da yitip gitmek için kendi adlarını ya da Tanrı’nın doksan dokuz adını, anlamsızlaşıncaya ka­dar tekrarlar. Bu yoldan’ gitmek istiyorum. Belki de ancak tekrar tekrar aklıma getirmek yoluyla Zâhir’i tüketip bitireceğim sonunda. Belki de o paranın gerisinde Tanrı’yı bulacağım.</p>
<p>* Taylor’ın imlası.</p>
<p>** Barlach, Kur’an’da Yauk’tan sözedildiğini, velîninse El Mukanna (Peçeli) olduğunu ve Philip Meadows Taylor’ın şaşırtıcı tanığı dışında hiç kimsenin de bu ikisini Zâhir’ le özdeşleştirmediğini söylüyor.</p>
<p>Yolları Çatallanan Bahçe / Jorge Luis Borges</p>
<p>Can Yayınları / Çev: Fatih Özgüven</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://hiaxysheytan.com/182/jorge-luis-borges-zahir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Jorge Luis Borges: Kum Kitabı</title>
		<link>http://hiaxysheytan.com/180/jorge-luis-borges-kum-kitabi/</link>
		<comments>http://hiaxysheytan.com/180/jorge-luis-borges-kum-kitabi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Sep 2008 06:25:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>non serviam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Jorge Luis Borges]]></category>
		<category><![CDATA[Kum Kitabı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hiaxysheytan.com/?p=180</guid>
		<description><![CDATA[Çizgi sonsuz sayıda noktadan oluşur; düzlem sonsuz sayıda çizgiden; oylum sonsuz sayıda düzlemden; yüksek oylum ise sonsuz sayıda oylumdan… Kesinlikle hayır,
bu, more geometrico değil, öykümü anlatmaya en iyi başlama yolu. Bugünlerde, her uydurma öykünün gerçek olduğunu öne sürmek adet oldu; benimki ama, gerçek.
Belgrano Sokağı’ndaki bir apartmanın dördüncü katında yalnız yaşıyorum. Birkaç ay önce bir akşam [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Çizgi sonsuz sayıda noktadan oluşur; düzlem sonsuz sayıda çizgiden; oylum sonsuz sayıda düzlemden; yüksek oylum ise sonsuz sayıda oylumdan… Kesinlikle hayır,<br />
bu, more geometrico değil, öykümü anlatmaya en iyi başlama yolu. Bugünlerde, her uydurma öykünün gerçek olduğunu öne sürmek adet oldu; benimki ama, gerçek.</p>
<p>Belgrano Sokağı’ndaki bir apartmanın dördüncü katında yalnız yaşıyorum. Birkaç ay önce bir akşam üstü, kapıma vurulduğunu dudum. Açtım, bir yabancı duruyordu eşikte. Uzun boylu bir adamdı, hatları belirsizdi. Belki de miyopluğumdan ötürü öyle gördüm. Gri takım elbisesi ve elinde de gri bir çanta vardı. Görünümü dürüst bir yoksulluğu anımsatıyordu. Hemen yabancı olduğunu fark ettim. İlk bakışta yaşlı biri sanmıştım, sonradan seyrek, sarı saçlarının beni yanılttığını anladım, Kuzeyliler’ inki gibi beyaza çalan bir sarıydı. Bir saatten uzun sürmeyen konuşmamız sırasında Orkneyli olduğunu öğrendim.<span id="more-180"></span></p>
<p>İçeri aldım ve bir sandalye verdim. Konuşmadan önce bir süre bekledi. Bir çeşit kötümserlik yayılıyordu adamdan, bugün bende de olduğu gibi.</p>
<p>” Kutsal kitaplar satıyorum, ” dedi.</p>
<p>Bilgiçlik taslamaksızın yanıtladım:</p>
<p>” Bu evde birçok İngilizce İncil var, birincisi bile, Jean Wiclif’ inki. Ayrıca ipriano de Valera’ nınki, Luther’ inki, edebi açıdan en kötüsü ve Latince Vulgate’ nin bir kopyası. Gördüğünüz gibi, tam da gereksinim duyduğum bir kitap değil İncil. “</p>
<p>Kısa bir sessizlikten sonra karşılık verdi:</p>
<p>” Sattıklarım yalnızca İncil değil. Belki de sizi ilgilendirecek olan kutsal bir kitap gösterebilirim. Bikaner sınırından satın aldım. “</p>
<p>Çantasını açıp, kitabı masanın üzerine koydu. Sekiz yapraklık, bez kaplı bir ciltti. Birçok elden geçtiğine kuşku yoktu. İnceledim, alışılmamış ağırlığı beni şaşırttı. Arka kapağının üzerinde ” Holy Writ ” yazısını okudum, aşağıda da ” Bombay “.</p>
<p>” On dokuzuncu yüzyıldan kalma sanırım, diye belirttim. “</p>
<p>” Bilmiyorum, hiçbir zaman öğrenemedim, ” diye karşılık verdi.</p>
<p>Rastgele açtım. Tanımadığım bir elyazısıydı. Sayfalar oldukça yıpranmıştı, tipografisi kötüydü ve İncil’ de olduğu gibi iki sütun olarak basılmıştı. Metinler sıkışıktı ve bentler halinde düzenlenmişti. Sayfaların üst köşelerinde Arap sayıları yer alıyordu. Asıl ilgimi çeken, örneğin çift sayfalardan birinin 40514 numarasını, karşısındaki tek sayfanın ise 999 numarasını taşıması oldu. O sayfayı çevirdim; arkasındaki sekiz haneli bir sayıydı. Sözlüklerde olduğu gibi bir resimle süslüydü; bir çocuk elinden çıkmış gibi, mürekkep kalemiyle beceriksizce dizilmiş bir çapa resmi vardı.</p>
<p>İşte o zaman yabancı bana:</p>
<p>” İyi bakın, bir daha asla göremeyeceksiniz, ” dedi.</p>
<p>Bu noktayı işaretleyip kitabı kapattım. Hemen yeniden açtım ve boşuna çapa resmini aradım sayfa sayfa. Şaşkınlığımı gizlemek amacıyla:</p>
<p>” Kutsal Kitap’ın Hindu dilinde bir varyantı, değil mi, ” diye sordum.</p>
<p>” Hayır! ” diye yanıtladı.</p>
<p>Sonra bir sır vermek istermişcesine sesini alçaltıp:</p>
<p>” Bu cildi, ” dedi, bir ova kasabasında bir avuç rupi ve bir İncil karşılığında aldım. Sahibi okuma bilmiyordu. Kitapların Kitapları’ nı muska zannediyordu. En alt kasttan biriydi; hastalığa bulaşmadan, gölgesinde yürümek bile olası değildi. Kitabın adının Kum Kitabı olduğunu söyledi, çünkü bu kitabın da, kumun da, ne başı var ne sonu.</p>
<p>Benden ilk sayfayı aramamı istedi.</p>
<p>Sol elimi kapağın üzerine koydum ve başparmağım işaret parmağıma bitişik kitabı açtım. Kendimi boş yere zorluyordum: Kapakla başparmağım arasında her zaman<br />
birkaç yaprak kalıyordu. Kitaptan fışkırıyormuş gibiydiler.</p>
<p>” Şimdi sonuncuyu arayın. “</p>
<p>Denemelerim yeniden başarısızlığa uğradı. Artık kendi sesim olmayan bir sesle, dilim dolaşarak:</p>
<p>” Bu olanaksız, ” diyebildim.</p>
<p>Yine alçak sesle, İncil satıcısı bana:</p>
<p>” Bu olanaksız, ama gerçek. Bu kitabın sayfalarının sayısı tam olarak sonsuz. Hiçbiri ilk değil, hiçbiri sonuncu değil. Neden böyle keyfi bir biçimde numaralandığını bilmiyorum. Belki de sonsuz bir dizinin bileşenlerinin kesinlikle anlamsızca numaralandırılabileceği izlenimini uyandırmak için. “</p>
<p>Sonra, sanki yüksek sesle düşünüyormuş gibi ekledi:</p>
<p>” Eğer uzay sonsuzsa, biz uzayın herhangi bir noktasındayız. Eğer zaman sonsuzsa, biz zamanın herhangi bir noktasındayız. “</p>
<p>Düşünceleri beni öfkelendirdi.</p>
<p>” Kuşkusuz bir dine inanıyorsunuz, değil mi? ” diye sordum.</p>
<p>” Evet, Presbiteryen’im. Vicdanım rahat. İblisçe kitabına karşı Tanrı’ nın Sözü’ nü vererek yerliyi dolandırmadığımdan eminim. “</p>
<p>Kendini suçlu görmesi için bir neden olmadığı üzerine güven verdim ve bizim iklimlerimizden yalnızca geçmekte mi olduğunu sordum. Yakın zamanda ülkesine<br />
dönmeyi düşündüğünü söyledi. İskoçyalı olduğunu ve Orkley Adaları’ ndan geldiğini işte o zaman öğrendim. Ona, İskoçya’ yı sevdiğimi ve Stevenson ile Hume’ a<br />
karşı gerçek bir tutkum olduğunu söyledim.</p>
<p>” Stevenson ve Robbie Burns demek istiyorsunuz, ” diye düzeltti.</p>
<p>Bir yandan konuşurken, bir yandan da sonsuz kitabı karıştırmayı sürdürüyordum.</p>
<p>” Bu garip örneği British Museum’ a armağan etmeye niyetiniz var mı? ” diye ilgisiz görünmeye çalışarak sordum.</p>
<p>” Hayır, size sunuyorum, ” diye yanıtladı ve yüksek bir fiyat söyledi.</p>
<p>Tüm içtenliğimle bu fiyatın olanaklarım içinde olmadığı yanıtını verdim ve düşünmeye başladım. Birkaç dakika içinde planımı kurmuştum.</p>
<p>” Size bir değiştokuş öneriyorum, ” dedim. ” Siz bu kitabı birkaç rupi ve Kutsal Kitab’ ın bir örneğine karşı elde ettiniz; ben ise size yeni elime geçen emeklilik çekimi ve Wiclif’ in gotik harflerle yazılmış İncil’ ini sunuyorum. Bana atalarımdan kaldı. “</p>
<p>” Siyah puntolu bir Wiclif, ” diye mırıldandı.</p>
<p>Odama gidip, parayı ve kitabı getirdim. Sayfaları karıştırdı ve başlık sayfasını kitap sever bir coşkuyla inceledi.</p>
<p>” Anlaştık, ” dedi.</p>
<p>Pazarlık etmemesi beni şaşırttı. Sonradan, kitabı bana satmaya kararlı olarak gelmiş olduğunu kavradım. Kağıt paraları saymadan cebine yerleştirdi.</p>
<p>Hindistan’ dan, Orkney’ den, bu adayı bir zamanlar yönetmiş olan Norveç Jarlları’ ndan sözettik. Adam gittiğinde gece olmuştu. Bir daha görmedim, adını da bilmiyordum.</p>
<p>Kum Kitabı’ nı, Wiclif’ in İncili’ nden boşalan yere yerleştirmeyi tasarlıyordum, ama sonuç olarak takımı eksilmiş 1001 Gece Masalları’ nın arkasına gizlemeye karar verdim.</p>
<p>Yattım, ama uyuyamadım. Sabahın dördüne doğru ışığı yaktım. Olanaksız kitabı yeniden elime alıp yapraklarını karıştırmaya başladım. Sayfalardan birinin üzerinde bir maske resmi gördüm. Yaprağın üstü bir numara taşıyordu, kaç olduğunu unuttum, ama 9. Kuvveti vardı.</p>
<p>Hazinemi kimseye göstermedim. Sahip olmanın mutluluğuna, çalınması korkusu ve gerçekten sonsuz olup olmadığı kuşkusu eklendi. Bu iki kaygı eski ürkekliğimi arttırdı. Birkaç dostum daha vardı; onları görmekten vazgeçtim. Kitabın tutsağı oldum, dışarıya neredeyse hiç çıkmamaya başladım. Büyüteçle yıpranmış kapağını ve sırtını inceledikten sonra herhangi bir hile olasılığı kalmamıştı. Küçük resimlerin iki bin sayfa arayla ortaya çıktığını saptadım. Hepsini alfabetik liste halinde, doldurmakta gecikmediğim bir deftere yazdım. Bu resim yalnızca bir kez kullanılmıştı, hiç tekrar etmiyordu. Geceleri, uykusuzluğumun izin verdiği kısa aralıklarda, düşümde kitabı gördüm.</p>
<p>Kitabın korkunç olduğunu anladığımda, yaz gelip geçmişti. Gözlerimle onu gören, parmaklarımla ellerimle ona dokunan benim de korkunç olduğumu kabullenmenin ne yararı olabilirdi? Kitabın bir karabasan nesnesi, gerçeği lekeleyen ve bozan utanmaz bir şey olduğunu hissettim.</p>
<p>Ateşi düşündüm, ama sonsuz bir kitabın yakılmasının da olmasından ve yeryüzünü dumanıyla boğabilmesinden ürktüm.</p>
<p>Bir yaprağı gizlemek için en iyi yerin orman olduğunu bir yerde okuduğumu anımsadım. Emekli olmadan önce, dokuz yüz bin kitabı içeren Arjantin Ulusal<br />
Kütüphanesi’ nde çalışıyordum; giriş kapısının yanında sarmal bir merdivenin, dergi ve haritaların saklandığı bodrum katına indiğini biliyorum. Kum Kitabı’ nı nemli<br />
raflardan birinde unutmak için, görevlilerin bir dikkatsizliğinden yararlandım. Koyduğum yüksekliğe ve kapıdan uzaklığına bakmamaya çalıştım.</p>
<p>Artık biraz yatıştım, ama Mexico Caddesi’nden geçmek bile istemiyorum.</p>
<p>Jorge Luis Borges</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://hiaxysheytan.com/180/jorge-luis-borges-kum-kitabi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Jorge Luis Borges: Anlar</title>
		<link>http://hiaxysheytan.com/179/jorge-luis-borges-anlar/</link>
		<comments>http://hiaxysheytan.com/179/jorge-luis-borges-anlar/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Sep 2008 06:24:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>non serviam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Anlar]]></category>
		<category><![CDATA[Jorge Luis Borges]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hiaxysheytan.com/179/jorge-luis-borges-anlar/</guid>
		<description><![CDATA[Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,
İkincisinde daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz,sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar,
Çok az şeyi ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun bile olmazdı asla.
Daha çok riske girerdim.
Seyahat ederdim daha fazla.
Daha çok güneş doğuşu izler,
Daha çok dağa tırmanır,daha çok nehirde yüzerdim.
Görmediğim bir çok yere giderdim.
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.
Yaşamın her [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,<br />
İkincisinde daha çok hata yapardım.<br />
Kusursuz olmaya çalışmaz,sırtüstü yatardım.<br />
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar,</p>
<p>Çok az şeyi ciddiyetle yapardım.<br />
Temizlik sorun bile olmazdı asla.<br />
Daha çok riske girerdim.<br />
Seyahat ederdim daha fazla.<br />
Daha çok güneş doğuşu izler,</p>
<p>Daha çok dağa tırmanır,daha çok nehirde yüzerdim.<br />
Görmediğim bir çok yere giderdim.<br />
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.<br />
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.<span id="more-179"></span></p>
<p>Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım .<br />
Yeniden başlayabilseydim eğer,<br />
yalnız mutlu anlarım olurdu.<br />
Farkında mısınız bilmem. yaşam budur zaten.<br />
Anlar,sadece anlar.Siz de anı yaşayın.</p>
<p>Hiçbir yere yanında su,şemsiye ve paraşüt almadan,<br />
Gitmeyen insanlardandım ben.<br />
Yeniden başlayabilseydim eğer ,<br />
hiçbir şey taşımazdım.<br />
Eğer yeniden başlayabilseydim,</p>
<p>İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.<br />
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.<br />
Bilinmeyen yollar keşfeder,<br />
güneşin tadına varır,<br />
Çocuklarla oynardım,<br />
bir şansım olsaydı eğer.<br />
Ama işte 85′indeyim ve biliyorum…</p>
<p>ÖLÜYORUM….</p>
<p>Arjantin-1985 Jorge Luis Borges</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://hiaxysheytan.com/179/jorge-luis-borges-anlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

