<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>HiAxySheytan &#187; Jean Paul Sartre</title>
	<atom:link href="http://hiaxysheytan.com/tag/jean-paul-sartre/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://hiaxysheytan.com</link>
	<description>Her boka maydanoz blog sitesi!</description>
	<lastBuildDate>Thu, 12 Aug 2010 11:52:39 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8.5</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Jean Paul Sartre: Albert Camus’nun Ölümü Üzerine</title>
		<link>http://hiaxysheytan.com/191/jean-paul-sartre-albert-camus%e2%80%99nun-olumu-uzerine/</link>
		<comments>http://hiaxysheytan.com/191/jean-paul-sartre-albert-camus%e2%80%99nun-olumu-uzerine/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Sep 2008 06:30:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>non serviam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Albert Camus’nun Ölümü Üzerine]]></category>
		<category><![CDATA[Jean Paul Sartre]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hiaxysheytan.com/?p=191</guid>
		<description><![CDATA[Altı ay önce, dün bile, “Ne yapacak?” diye soruluyordu. Saygı duymak gereken karşıtlıklarla yaralanmış bir halde, geçici bir süre için sessizliği seçmişti. Ama, ağır ağır geçen ve seçtiğine bağlı kalan ender insanlardan olduğu için, sessizliğin sonu beklenebilirdi.
Bir gün konuşacaktı. Söyleyecekleri üzerinde tahminde bulunmak yürekliliğini bile bile göze alamayacaktık. Ama, hepimiz gibi, yeryüzü ile birlikte değiştiğini [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Altı ay önce, dün bile, “Ne yapacak?” diye soruluyordu. Saygı duymak gereken karşıtlıklarla yaralanmış bir halde, geçici bir süre için sessizliği seçmişti. Ama, ağır ağır geçen ve seçtiğine bağlı kalan ender insanlardan olduğu için, sessizliğin sonu beklenebilirdi.</p>
<p>Bir gün konuşacaktı. Söyleyecekleri üzerinde tahminde bulunmak yürekliliğini bile bile göze alamayacaktık. Ama, hepimiz gibi, yeryüzü ile birlikte değiştiğini düşünüyorduk: varlığının canlı kalmasına yetiyordu bu.</p>
<p>Dargındık; dargınlık -hiç görüşmeyecek bile olsak- bir şey değil; olsa olsa, içinde bulunduğumuz dar, küçük dünyada, birbirimizi gözden kaçırmadan ve birlikte yaşamak bir çeşit. Bu, onu düşünmeme, okuduğu bir kitap sayfası ya da gazete üzerindeki bakışını duymama ve kendi kendime “Ne diyor? Şu anda ne diyor?” dememe engel değildi.<span id="more-191"></span></p>
<p>Olaylara ve içinde bulunduğum ruhsal duruma göre, bazen çok sıkıntılı, bazen çok acı olarak yargıladığım sessizliği; ısı ya da ışık gibi, her günün niteliği idi, insancıldı. Kitaplarının -özellikle, belki en güzeli ve en az anlaşılanı olan Düşüş’ün- tanıttığı düşüncelerinin, yanında ya da karşısında olunuyor, ama her zaman onlarla birlikte yaşanıyordu. Kültürümüzün belirli bir serüveni idi bu: dönemleri ve sonucu bulunmaya çalışılan bir davranıştı.</p>
<p>Çağımızda ve tarih karşısında yaptıkları Fransız Edebiyatı’nda belki en ilginç olan uzun ahlakçılar zincirinin günümüzdeki mirasçısını temsil ediyordu. İnatçı, dar ve saf, duygulu ve sert insancıllığı, çağımızın biçimsiz ve toplu olayları ile, sonucu şüpheli bir savaşa girmişti. Ama, bunun yanında da reddetmedeki inatçılığı ile, çağımızın ortasında, gerçeğin altınlarına ve makyavelcilere karşı, ahlakın varlığını savunuyordu.</p>
<p>Bir yıkılmaz deyimleme, savunma olduğu söylenebilirdi. Ne değin az okunur, ne değin az düşünülürse düşünülsün, avucunda sıkı sıkıya sakladığı insancıl değerlerle karşı karşıya kalınıyordu: siyasal davranış sorununu ortaya koyuyordu ortaya örneğin. Ya yanından kıvrılıp gitmek, ya da savaşa girişmek gerekiyordu: tek kelime ile, düşünce hayatını yapan gerilim için<br />
kaçınılmazdı.</p>
<p>Son yıllarda, sessizliğinin bile olumlu bir yönü vardı; uyumsuzun bu Descartesçısı, ahlakın güvenli toprağını bırakıp, uygulamanın sonucu belirsiz yollarına sürüklenmeyi reddediyordu. Farkediyorduk bunu; sessizliği seçtiği sorunların ne olduğunu da seziyorduk: çünkü ahlak, yalnız başına ele alınırsa, hem devrim yapılmasını gerektirir, hem de suçlar onu.</p>
<p>Bekliyorduk; beklemek gerekti, bilmek gerekti: sonunda ne yapar, neye karar verirse versin Camus kültür alanımızın belli başlı kuvvetlerinden biri olmakta, çağın ve Fransa’nın tarihini kendince temsilde devam edecekti. Ama konuşsa idi, belki gittiği yolu öğrenecek ve anlayacaktık. Herşeyi yapmıştı -bütün bir eser- ve her zaman olduğu gibi, herşey ortada idi. Kendisi de söylüyordu: “Eserimi bundan sonra yapacağım”. Bitti artık. Bu ölümün, kendine özgü bir rezaleti var; insancıl olmayanın, insanlık düzenini ortadan kaldırması bu.</p>
<p>İnsanlık düzeni, bir düzensizliktir henüz; haksızdır, geçicidir, ölünür orada, açlıktan öldürülünür; ne var ki, insanlarca kurulmuştur, onlarca ayakta tutulmakta ve savaşı yapılmaktadır. Bu düzende Camus’nun yaşaması gerekti; ilerleyen bu adam, bizim sorunumuzu ortaya koyuyordu; kendisi de karşılığını arayan bir sorundu; bizler için, kendisi için, düzeni kuran ve<br />
reddeden insanlar için uzun bir hayatın ortasında yaşıyordu; sessizlikten çıkması, karar vermesi ve sonuca bağlaması önemli idi. Yaşlanıp ölenler vardır; hep ertelenmiş olup, yaşantılarının anlamı, yaşantının anlamı değişmeden ölebilecekler vardır.</p>
<p>Ama bizim gibi kararsız, şaşkın olanlar için, en iyilerimizin karanlık geçidin sonuna gelmeleri gerekir. Bir yapıtın nitelikleri ve tarihsel bir anın koşulları, çok ender olarak, bir yazarın yaşamasını bu kadar açıkça gerektirmiştir.</p>
<p>Camus’yu öldüren kazaya, rezalettir diyorum; çünkü bu kaza, insancıl dünyada, en derin gerekliliklerimizin uyumsuzluğunu ortaya çıkarıyor. Camus, yirmi yaşında iken, ansızın kapıldığı, yaşantısını altüst eden bir hastalıkla, uyumsuzu -insanın budalaca yokluğunu- buldu.</p>
<p>Alıştı buna, dayanılmaz koşulunu düşündü ve kendisini kurtardı. Bu iyileşmiş hasta, beklenmeyen ve dışarıdan gelen bir ölümle çiğnendiğine göre, yalnız ilk yapıtlarının gerçeği söylediği zannedilebilir. Buna göre uyumsuzluk, ne kimsenin ona, ne de onun kimseye sorduğu sorudur; sessizlik bile denemeyecek, hiçbir şey olmayan bir sessizliktir.</p>
<p>Böyle olduğunu zannetmiyorum. İnsancıl olmayan, kendini belli eder etmez insanın bir bölümü olur. Durmuş her yaşantı, -bu değin genç bir adamınki bile olsa- hem kırılan bir plak, hem de bütün bir hayattır. Bu ölümde, onu sevmiş olanlar için, dayanılmaz bir uyumsuzluk vardır.</p>
<p>Gene de bu parçalanmış yapıtı, bütün bir yapıt olarak görmeyi öğrenmek gerekir. Camus’nun insancıllığında, kendisini ansızın alıp götüren ölüme karşı insancıl bir davranış bulunduğu, onurlu mutluluk araştırmasının, ölmenin insanlık dışı gerekliliğini içine aldığı ve zorunlulaştırdığı ölçüde, bu eserde ve bu eserden ayrılamayacak olan yaşantıda, gelecekteki ölümüne karşı varlığının her anını kuşatmak isteyen bir insanın saf ve başarılı girişimini bulacağız.</p>
<p>Çev. Yıldırım Keskin<br />
karakutu.com</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://hiaxysheytan.com/191/jean-paul-sartre-albert-camus%e2%80%99nun-olumu-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Jean Paul Sartre: Duvar</title>
		<link>http://hiaxysheytan.com/189/jean-paul-sartre-duvar/</link>
		<comments>http://hiaxysheytan.com/189/jean-paul-sartre-duvar/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Sep 2008 06:29:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>non serviam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Duvar]]></category>
		<category><![CDATA[Jean Paul Sartre]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hiaxysheytan.com/?p=189</guid>
		<description><![CDATA[Bizi büyük beyaz bir odaya soktular, gözlerim kırpışmaya başladı, ışık gözlerimi rahatsız ediyordu. Sonra bir masa ve masanın arkasında dört herif gördüm, sivildiler, kâğıtlara bakıyorlardı. Öteki tutukluları dibe yığmışlardı; onların yanına kadar gidebilmemiz için bütün odayı baştan başa geçmemiz gerekiyordu.
Aralarında pek çoğunu tanıyordum; ötekiler yabancı olmalıydılar. Önümde duran ikisi yuvarlak kafalı, sarışındılar. Birbirlerine benziyorlardı. Fransızdılar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bizi büyük beyaz bir odaya soktular, gözlerim kırpışmaya başladı, ışık gözlerimi rahatsız ediyordu. Sonra bir masa ve masanın arkasında dört herif gördüm, sivildiler, kâğıtlara bakıyorlardı. Öteki tutukluları dibe yığmışlardı; onların yanına kadar gidebilmemiz için bütün odayı baştan başa geçmemiz gerekiyordu.</p>
<p>Aralarında pek çoğunu tanıyordum; ötekiler yabancı olmalıydılar. Önümde duran ikisi yuvarlak kafalı, sarışındılar. Birbirlerine benziyorlardı. Fransızdılar sanıyorum.</p>
<p>Küçük olan durmadan pantolonunu yukarı çekiyordu: sinir işte. Bu üç saate yakın sürdü. Sersemlemiştim; kafam bomboştu. Ama oda iyiden iyiye sıcaktı; bu da hoşuma gitmiyor değildi; yirmi dört saatten beri buz kesmiştik. Muhafızlar tutukluları birbiri ardısıra masanın önüne götürüyorlardı. O zaman dört herif, tutuklulara, adlarını ve işlerini soruyorlardı. Çoğu zaman pek derine inmiyorlar ya da Muhimmat depoları sabotajına katıldın mı? Ayın dokuzunda sabahleyin neredeydin, ne yapıyordun? gibilerden şuradan buradan sorular soruyorlardı. Yanıtları dinlemiyorlardı, dinler gibi bile görünmüyorlardı. Bir an susuyorlar, dosdoğru önlerine bakıyorlar, sonra da yazmaya koyuluyorlardı. Tom’a Uluslararası Tugay’da çalıştığının doğru olup olmadığını sordular.<span id="more-189"></span></p>
<p>Ceketinin içinde ele geçirilen kâğıtlar yüzünden Tom aksini söyleyemiyordu. Juan’a hiçbir şey sormadılar, ama odanı söyledikten sonra uzun uzun birşeyler yazdılar.</p>
<p>-Anarşist olan erkek kardeşim Jose’dir, dedi Juan. Artık burada olmadığını pekâlâ biliyorsunuz. Ben hiçbir partiden değilim, ben hiç siyasetle uğraşmadım.</p>
<p>Yanıt vermediler. Juan yine:</p>
<p>-Ben bir şey yapmadım. Başkaları uğruna gürültüye gitmek istemiyorum, dedi.</p>
<p>Dudakları titriyordu. Bir gardiyan onu susturdu ve götürdü. Sıra bana gelmişti:</p>
<p>-Sizin admız Pablo Ibbieta mı?</p>
<p>-Evet, dedim. Herif kâğıtlara baktı.</p>
<p>-Ramon Gris nerede? diye sordu.</p>
<p>-Bilmiyorum.</p>
<p>-Ayın altısından ondokuzuna kadar onu evinizde saklamışsınız.</p>
<p>-Hayır.</p>
<p>Bir an birşeyler yazdılar, sonra gardiyanlar beni çıkardılar. Koridorda Tom ile Juan iki gardiyanın arasında bekliyorlardı. Yürümeye koyulduk. Tom gardiyanlardan birine sordu:</p>
<p>-Şimdi ne olacak?</p>
<p>-Ne olmuş ki? dedi gardiyan:</p>
<p>-Bu bir soruşturma mıydı, yoksa bir yargılama mı?</p>
<p>-Yargılamaydı, dedi gardiyan.</p>
<p>-Peki, şimdi bizi ne yapacaklar? Gardiyan, kuru kuru:</p>
<p>-Karar size hücrelerinizde bildirilecek, dedi.</p>
<p>Gerçekte bize hücre olarak verilen yer hâstanenin mahzenlerinden biriydi. Burası, hava akımı yüzünden korkunç soğuktu. Bütün gece buz kestik; gündüz de bundan daha iyi değildi<br />
durum.</p>
<p>Bundan önceki beş günü ortaçagdan kalma bir çeşit zindan olan başpiskoposluk mahzeninde geçirmiştim. Çok tutuklu olmasına karşılık yer az olduğundan neresi olursa olsun<br />
yerleştiriyorlardı.</p>
<p>Ben kendi yerimden yana şikâyetçi değildim, soğuktan üşümüyordum, ama orada yalnızdım. Zaman uzayınca da bu sinir bozucu bir şey oluyor. Mahzende can yoldaşı vardı. Juan hiç<br />
konuşmuyordu.</p>
<p>Korkuyordu ve üstelik söyleyecek bir sözü olmayacağı kadar gençti. Tom konuşkandı ve İspanyolcayı iyi biliyordu.</p>
<p>Mahzende bir bank ve saman dolu dört şilte vardı. Gardiyanlar bizi getirip bırakınca oturduk, sessizce beklemeye koyulduk. Bir süre sonra Tom,</p>
<p>-İşimiz bitik, dedi.</p>
<p>-Bence de, dedim. Ama bana öyle geliyor ki ufaklığa bir şey yapmayacaklar.</p>
<p>-Ona bir suç yükleyemezler, dedi. O eylemcilerden birinin kardeşi, hepsi bu.</p>
<p>Juan’a baktım; söylenenleri işitirmiş gibi bir hali yoktu. Tom yeniden söze başladı:</p>
<p>-Saragossa’da ne yapmışlar, biliyor musun? Adamları yerlere yatırmışlar, sonra üzerlerinden kamyonlarla geçmişler. Bunu bize asker kaçağı bir Faslı söyledi. Mermi harcamamak<br />
için böyle yaptıklarını söylüyorlarmış.</p>
<p>-Ama onun yerine benzin harcıyorlar, dedim. Tom’a kızdım; böyle şeyler söylememeliydi.</p>
<p>-Yolda dolaşan, durumu kolaçan eden subaylar var, diye devam etti. Elleri ceplerinde, ağızlarında sigarayla bu olanları seyrediyorlar. Adamların işini bitirdiklerini mi sanıyorsun?<br />
Hepsine vız geliyor. Bağıra bağıra gebermelerine aldırmıyorlar bile. Bazan bir saat sürüyor. Faslı, diyordu ki: bunu ilk gördüğünde neredeyse kusuyormuş.</p>
<p>-Burada da böyle yapacaklarını sanmıyorum, dedim. Ama cephaneleri yetersizse, bilemem. Solda, tavana açılmış, gökyüzüne bakan yuvarlak bir delikten ve dört hava deliğinden içeri<br />
ışık giriyordu. Çoğunlukla bir kapakla kapalı duran bu yuvarlak delikten mahzene kömür boşaltılırmış. Tam deliğin altında kalın bir toz yığını vardı. Kömür hastaneyi ısıtsın diye<br />
getirilmişti, ama savaşın başlamasıyla hastalar hastaneden çıkarılmışlar, kömür de orada işe yaramaz bir halde kalmıştı.</p>
<p>Yukarıdan içeri yağmur giriyordu, çünkü kapağı kapatmayı unutmuşlardı.</p>
<p>Tom titremeye başladı.</p>
<p>-Hay Allah, titriyorum, dedi. İşte yine başlıyor.</p>
<p>Ayağa kalktı, el kol hareketleri yapmaya başladı. Her hareketiyle beyaz ve kıllı göğsü üstünde gömleği aralanıyordu. Yere sırtüstü uzandı, bacaklarını havaya kaldırdı, makas hareketleri yaptı. İri sağrısının titrediğini görüyordum. Tom topuz gibiydi, ama yağlıydı da. Tüfek mermilerinin ya da süngü uçlarının tıpkı bir topak tereyağa dalar gibi bu yumuşak et yığınına gömülüvereceğini düşündüm. Tom sıska olsaydı aynı şey aklıma gelmeyecekti.</p>
<p>Ben o kadar üşümüyordum, ama sanki kollarım omuzlarım benim değildiler. Zaman zaman bir şeyim eksikmiş gibi geliyordu da çevremde ceketimi aramaya koyuluyordum, sonradan<br />
birden ceketi bana vermedikleri aklıma geliyordu. Bu daha da kötüydü. Elbiselerimizi kendi askerlerine vermek için almışlardı ve kala kala bize gömleklerimiz kalmıştı; bir de hastanede<br />
yatan hastaların yaz ortasında giydikleri bu keten pantolonlâr. Bir süre sonra Tom kalktı, oflaya puflaya gelip yanıma çöktü.</p>
<p>-Isındın mı?</p>
<p>-Ne gezer, soluğum kesildi.</p>
<p>Akşamın saat sekizine doğru yanında iki falanjist ile bir komutan içeri girdi. Elinde bir yığın kâğıt vardı. Gardiyana seslendi:</p>
<p>-Nedir onların adları? Şu üçünün?</p>
<p>-Steinbock, Ibbieta, Mirbal, dedi gardiyan.</p>
<p>Komutan kelebek gözlüklerini taktı, elindeki listeye baktı:</p>
<p>-Steinbock… Steinbock… İşte. Ölüme mahkûm edildiniz. Yarın sabah kurşuna dizileceksiniz.</p>
<p>Yine baktı:</p>
<p>-Öteki ikisi de aynı, dedi.</p>
<p>-Olamaz, dedi Juan. Ben değilim.</p>
<p>Komutan, şaşkın bir tavırla ona baktı:</p>
<p>-Sizin adınız nedir?</p>
<p>-Juan Mirbal, dedi.</p>
<p>-İyi ya, adınız işte burada, dedi komutan. Ölüme mahkûm edildiniz.</p>
<p>-Ben hiçbir şey yapmadım ki, dedi Juan.</p>
<p>Komutan omuz silkti, Tom’la bana döndü:</p>
<p>-Bask mısınız?</p>
<p>-Yok, Bask değiliz. Canı sıkılmış gibiydi.</p>
<p>-Bana üç tane Bask olduğunu söylediler. Onların peşinden koşup zaman kaybedemem. Papaz istemezsiniz herhalde, değil mi?</p>
<p>Yanıt bile vermedik. Komutan,</p>
<p>-Şimdi bir Belçikalı doktor gelecek, dedi. Geceyi sizinle geçirmek için emir aldı.</p>
<p>Askerce selâm verip çıktı.</p>
<p>-Evet, dedim, olan ufaklığa oldu.</p>
<p>Bunu âdil olmak için söylüyordum, ama ufaklığı sevmiyordum. İpince bir yüzü vardı; korku, ıstırap yüzünü yüz olmaktan çıkarmıştı, bütün çizgilerini bozmuştu. Üç gün öncesine kadar<br />
canlı bir oğlandı; böylesinden hoşlanabilir insan. Ama şimdi yaşlı bir ibneye benziyordu, ne yapılsa ne edilse bir daha gençleşemeyeceğini düşünüyordum. Ona biraz şefkat göstermek hiç<br />
de fena olmazdı, ama şefkat beni tiksindiriyor, giderek midemi bulandırıyordu.</p>
<p>Tek söz söylemedi, ama kül gibi oldu. Yüzü ve elleri kül gibiydiler. Tekrar yerine oturdu; iri iri açılmış gözlerle toprağa baktı. Tom temiz yürekliydi. Onu kucaklamak istedi, ama ufaklık,<br />
yüzünü buruşturarak kendini sertçe çekiverdi.</p>
<p>-Bırak, dedim, alçak sesle. Neredeyse zırlamaya başlayacak, görüyorsun.</p>
<p>Tom ister istemez boyun eğdi. Ufaklığı avutmuş olsaydı, bu onu meşgul edecek, kafası kendine takılmayacaktı. Ama bu benim canımı sıkıyordu; ölümü hiç düşünmemiştim, çünkü<br />
böyle bir fırsat olmamıştı, ama şimdi fırsat vardı ve bunu düşünmek dururken neden başka şeyler yapmalıydı. Tom konuşmaya başladı:</p>
<p>-Sen herifleri hakladın mı? diye sordu bana.</p>
<p>Yanıt vermedim: Ağustos başından beri altı adam hakladığını anlatmaya başladı. Durumu pek anlamıyordu; anlamak istemediğini de açıkça görüyordum. Ben de tam tamına ne olup<br />
biteceğini canlandıramıyordum kafamda; çok acı çekilip çekilmeyeceğini kendi kendime soruyordum, kurşunları düşünüyordum, bedenimi delip geçen yakıcı sivriliklerini hayâl<br />
ediyordum. Bütün bunlar gerçek sorunun dışındaydı, ama ben sakindim. Anlamak için önümüzde bütün bir gece vardı. Bir süre sonra Tom konuşmasını kesti. Göz ucuyla Tom’a<br />
baktım: Onun da kül gibi olduğunu gördüm; zavallı bir görünüşü vardı. Başlıyor dedim kendi kendime. Neredeyse gece oluyordu, hava delikleri ve kömür yığını boyunca donuk bir<br />
ışık süzülüyor, gökyüzünün altında iri bir leke yapıyordu.</p>
<p>Tavanın deliğinden belli belirsiz bir yıldız görüyordum. Gece açık ve ayaz olacaktı. Kapı açıldı, iki gardiyan içeri girdiler. Belçika üniforması giymiş kumral bir adam geliyordu<br />
arkalarından. Bizi selâmladı.</p>
<p>-Ben doktorum, dedi. Bu eziyetli durumlarda yanınızda bulunmak için emir aldım.</p>
<p>Hoş ve kibar bir sesi vardı.</p>
<p>-Buraya ne yapmaya geldiniz? dedim.</p>
<p>-Kendimi sizin yerinize koyuyorum. Şu birkaç saatinizin ağırlığını hafifletmek için elimden geleni yapacağım, dedi.</p>
<p>-Neden bizim yanımıza geldiniz? Başkaları da var, hastaneler onlarla dolu.</p>
<p>-Beni buraya yolladılar, dedi şaşkın bir tavırla. Ah! Sigara içmek ister misiniz? diye ekledi birden. Sigara da var, yaprak sigara da.</p>
<p>Bize İngiliz sigaraları ve purolar sundu. Ama reddettik. Gözlerinin içine bakıyordum; sıkılmış gibiydi.</p>
<p>-Siz, buraya acıyıp ilgilenmeye gelmediniz, dedim. Zaten sizi tanıyorum. Beni tutukladıkları gün sizi faşistlerle kışlanın avlusunda görmüştüm.</p>
<p>Daha da konuşacaktım, ama birden beni şaşırtan bir şey oldu: Bu doktorun burada olması beni kendi kendimle ilgilenmekten alıkoymuştu. Çoğunlukla ben bir insanın üstüne<br />
düştüm mü kolayını bırakmam. Yine de konuşma isteği yitti gitti içimden, omzumu silktim, gözlerimi çevirdim. Biraz sonra başımı kaldırdım; meraklı bir tavırla beni süzüyordu.<br />
Gardiyanlar bir ot minderin üstüne oturmuşlardı. Koca sıska Pedro başparmaklarını çeviriyor, öteki de uyumamak için zaman zaman başını oynatıyordu.</p>
<p>-Işık ister misiniz? diye Pedro birden sordu doktora. Beriki, başıyla Evet, dedi. Doktorun meşe odunu kadar kafasız olduğunu düşünüyordum, ama kuşkusuz, kötü yürekli değildi.<br />
Soğuk, mavi iri gözlerine bakınca bana öyle geldi ki bu adam daha çok hayâl gücü noksanlığı yüzünden yanılgıya düşüyordu. Pedro çıktı; bir petrol lâmbasıyla geri döndü, lâmbayı sıranın<br />
köşesine koydu. Kötü aydınlatıyordu, ama hiç yoktan iyiydi. Geçtiğimiz gece bizi karanlıkta bırakmışlardı. Lâmbanın tavana vuran yuvarlak ışığına şöyle bir süre baktım. Büyülenmiştim.<br />
Sonra birden kendime geldim, ışığın yuvarlağı silindi, koskoca bir yük altında ezildiğimi hissettim. Bu ne ölüm düşüncesiydi, ne de korku; bu adsız bir şeydi. Elmacık kemiklerim<br />
yanıyordu ve kafam berbattı.</p>
<p>Silkindim, iki yoldaşıma baktım. Tom başını ellerinin arasına gizlemişti, ancak kalın ve beyaz ensesini görüyordum. Küçük Juan bütün bütün dağılmıştı; ağzı açıktı, burun delikleri<br />
titriyordu.</p>
<p>Doktor ona yaklaştı, sanki ona güç vermek istercesine elini omzuna koydu; ama gözleri soğuk soğuk bakıyordu. Sonra Belçikalının elinin sinsice Juan’ın kolu boyunca aşağıya,<br />
bileğine kadar indiğini gördüm.</p>
<p>Juan kayıtsız davranarak kendini bırakıyordu. Belçikalı dalgın bir tavırla bileği üç parmağı arasına aldı, aynı anda biraz geri çekildi ve bana sırtını dönmek için şöyle bir yerleşti. Ama<br />
ben geriye kaykıldım; saatini çıkardığını ve ufaklığın bileğini elinden bırakmadan bir süre yakaladığını gördüm. Sonra hareketsiz duran eli bırakıverdi ve gitti duvara yaslandı, acele not<br />
etmesi gereken çok önemli bir şey varmış gibi birden cebinden bir defter çıkardı, oraya birşeyler çiziktirdi. Aşağılık herif, diye geçirdim içimden kızgınlıkla, benim de nabzımı<br />
yoklamaya kalkma sakın, pis ağzının orta yerine yerleştiririm yumruğu. Gelmedi, ama bana baktığını hissediyordum. Başımı kaldırdım, ben de ona baktım. Kimliği belirsiz bir sesle<br />
sordu:</p>
<p>-İnsan burada buz keser, öyle değil mi?</p>
<p>Üşümüş bir hali vardı, morarmıştı.</p>
<p>-Üşümüyorum, dedim.</p>
<p>Gözlerini dikip bana bakmaktan vazgeçmiyordu. Birden anladım, elimi yüzüme götürdüm: tere batmıştım. Bu mahzende, kışın ortasında, yel üfürür su götürürken, ben terliyordum.<br />
Terle keçeleşmiş saçlarımın arasına geçirdim parmaklarımı. Aynı anda gömleğimin ıslandığını, tenime yapıştığını fark ettim. En azından bir saattir terliyordum ve bunu<br />
hissetmemiştim. Ama bu, Belçikalı domuzun gözünden kaçmamıştı. Yanaklarımdan süzülen damlaları görmüştü ve marazlı sayılacak bir korku durumunun ortaya çıkması diye<br />
düşünmüştü; o kendisini doğal hissediyor, böyle olmakla da gurur duyuyordu; çünkü üşüyordu. Kalkıp suratını dağıtmak geldi içimden, ama tam davranmıştım ki utancım da,<br />
kızgınlığım da silinip gitti, kayıtsızca sıranın üstüne çöktüm.</p>
<p>Boynumu mendilimle kurulamakla yetindim, çünkü şimdi terlerin saçlarımdan süzülüp enseme aktığını hissediyordum; bu hoş bir şey değildi. Birden kurulanmaktan vazgeçtim<br />
zaten, yararsızdı. Mendilim sırılsıklam olmuştu ve hep terliyordum. Kaba etlerim de terliyordu ve ıslanan pantolonum sıraya yapışıyordu.</p>
<p>Küçük Juan birdenbire konuşmaya başladı:</p>
<p>-Doktor musunuz?</p>
<p>-Evet, dedi Belçikalı.</p>
<p>-İnsan uzun zaman acı çeker mi?</p>
<p>-Ne zaman?.. Yok canım, dedi Belçikalı babacan bir sesle, çabuk biter.</p>
<p>Ücretli muayene olmuş bir hastanın tasasını dağıtır gibi bir tavrı vardı.</p>
<p>-Ama ben… Bana dediler ki… Çoklukla iki kez yaylım ateşi açılırmış.</p>
<p>-Bazan, diye başını sallayarak yanıt verdi Belçikalı. İlk yaylım ateşinde can alıcı yerlere bir<br />
şey olmazsa bir daha ateş edebilirler.</p>
<p>-O zaman tüfekleri yeniden doldurmak ve yeniden nişan almak gerekmez mi?</p>
<p>Düşündü, kısılmış bir sesle ekledi:</p>
<p>-Bu da zaman alır!</p>
<p>Ufaklıkta acı çekmenin korkusu vardı, bundan başka bir şey düşünmüyordu. Gençti. Bense bunu pek düşünmüyordum; beni terleten acı çekme korkusu değildi. Ayağa kalktım, toz<br />
yığınına kadar yürüdüm. Tom sıçradı, kin dolu bir bakışla bana baktı; canını sıkıyordum çünkü ayakkabılarım gıcırdıyordu. Kendi kendime acaba benim yüzüm de onunki kadar kara<br />
sarı mı diye sordum. Baktım o da terliyordu. Gökyüzü muhteşemdi, bu kuytu köşeye hiç ışık girmiyordu, Büyük Ayı’yı görmek için başımı kaldırmam yeterdi.</p>
<p>Ama artık eskiden olduğu gibi değildi, önceki gece başpiskoposluktaki zindanımda koskoca bir gök parçası görebiliyordum ve günün her saati bana bir başka anıyı hatırlatıyordu.<br />
Sabahleyin gök pürüzsüz ve hafif mavi olduğunda Atlantik kıyılarındaki plajları düşünüyordum.</p>
<p>Öğleyin güneşi görüyordum ve hamsiyle zeytin yiyerek manzanilla içtiğim, Sevilla’daki bir içki evini hatırlıyordum. Öğleden sonra gölgeye giriyordum ve arenaların bir yarısı güneşten<br />
yanarken öbür yarısına düşen derin gölgeyi düşünüyordum. Dünyayı böyle gökyüzüne vuran yansısıyla görmek gerçekten acı verirdi insana.</p>
<p>Ama şimdi istediğim kadar bakıyordum gökyüzüne. Artık gökyüzü bana hiçbir şey hatırlatmıyordu. Böylesini yeğ tutuyordum. Gidip Tom’un yanına oturdum. Uzun bir zaman<br />
geçti.</p>
<p>Tom alçak sesle konuşmaya başladı. Hep konuşması gerekiyordu, böyle olmazsa düşünceleri içinde kendine yol bulamıyordu pek. Konuştuğu bendim, ama yüzüme bakmıyordu<br />
sanıyorum. Kuşkusuz, beni böyle kül gibi ve ter içinde, olduğum gibi görmekten korkuyordu. Birbirimize benziyorduk ve işin kötüsü birbirimizin aynası gibiydik. Capcanlı duran<br />
Belçikalıya bakıyordu.</p>
<p>-Sen anlıyor musun? diyordu. Ben anlamıyorum.</p>
<p>Ben de alçak sesle konuşmaya başladım. Belçikalıya bakıyordum.</p>
<p>-N’oldu, ne var?</p>
<p>-Anlayamadığım bir şey gelecek başımıza.</p>
<p>Tom’un çevresinde acayip bir koku vardı. Her zamankinden daha çok koku duyar gibi oldum. Alay ettim:</p>
<p>-Şimdi anlarsın.</p>
<p>-Anlaşılır gibi değil, dedi inatçı bir tavırla. Tam anlamıyla cesur olmak istiyorum, ama en azından olup bitecekleri bilmeliyim…</p>
<p>Dinle, bizi avluya götürecekler. Herifler gelip karşımıza sıralanacaklar.</p>
<p>-Kaç kişi olurlar?</p>
<p>-Ne bileyim. Beş ya da sekiz. Çok değil.</p>
<p>-İyi. Sekiz kişi olacaklar. Onlara Nişan al! diye bağıracaklar ve bana çevrilmiş sekiz tüfek göreceğim. Duvarı yarıp içine girmeyi isterim diye düşünüyorum; olanca gücümle duvara<br />
sırtımla yaslanacağım ve duvar karşı koyacak. Tıpkı kâbus gibi. Bütün bunları düşlüyorum kafamda. Ah bir bilsen nasıl düşlediğimi.</p>
<p>-İyi iyi! dedim, ben de düşlüyorum.</p>
<p>-Çok acı veren bir şey olmalı bu. Yüz tanınmasın diye insanın ağzına ve gözlerine nişan aldıklarını biliyorsun, diye ekledi haince. Şimdiden yaraları hissediyorum; bir saatten beri<br />
boynumda ve başımda ağrı var. Gerçek acı değil. Kötüsü de bu ya, yarın sabah duyacağım acılar. Peki sonra?</p>
<p>Ne demek istediğini çok iyi anlıyordum, ama hiç de öyle görünmek istemiyordum. Acılara gelince, ben de küçük bıçak yaraları gibi bedenimde bu acıları duyuyordum. Alışamıyordum,<br />
ama onun gibiydim, önem vermiyordum.</p>
<p>-Sonra, dedim sert bir biçimde, nalları dikeceksin. Yalnızca komedi, için konuşmaya koyuldu. Gözlerini Belçikalıdan ayırmıyordu. Berikinin dinler gibi bir hali yoktu. Ben onun<br />
ne diye buraya geldiğini biliyordum. Ne düşündüğümüz onu ilgilendirmiyordu. Bizim bedenlerimize bakmaya gelmişti, diriyken can çekişen bedenlerimizi seyretmeye gelmişti.</p>
<p>-Kâbuslarda olduğu gibi, diyordu Tom, insan bazı şeyler düşünmek ister, hep böyle olduğunu bilir, anlamakta gecikmez ve sonra çekilip gider, elimizden kaçar ve düşer. Kendi<br />
kendime, sonra hiçbir şey olmayacak artık, diyorum. Ama bunun ne demek olduğunu anlamıyorum. Hemen hemen buraya kadar ulaştığım anlar oldu… ama sonra olan oluyor,<br />
yeniden acıları, kurşunları, patlamaları düşünmeye başlıyorum. Ben maddeciyim, inan bana. Deli olmuyorum. Ama sonu gelmeyen bir şey var. Cesedimi görüyorum: güç değil, ama kendi<br />
gözlerimle kendimi görüyorum.</p>
<p>Düşünmeye başlamam gerekiyor… hiçbir şeyi görmeyeceğimi, hiçbir şeyi işitmeyeceğimi ve dünyanın ötekiler için sürüp gideceğini düşünmeye başlamam gerekiyor. İnsan bunu<br />
düşünmek için yaratılmamıştır Pablo. İnan bana. Bazı şeyler bekleyerek uykusuz geçirdiğim bütün bir gecede bütün bunlara ulaştım. Ama bu aynı şey değil. Arkadan<br />
saldıracak bize. Pablo, biz de hazırlıksız olacağız.</p>
<p>-Kes sesini, dedim ona, istersen bir günah çıkaran papaz çağırayım sana?</p>
<p>Karşılık vermedi. Peygamberlik taslamak, kişiliksiz bir sesle konuşarak bana Pablo demek isteğinde olduğunu çoktan fark etmiştim: Böylesi bir şeyi sevmiyordum, ama öyle gözüküyor<br />
ki bütün İrlandalılar böyledirler. Belli belirsiz bir sidik kokuyor gibime gelmişti. Aslında Tom’a pek yakınlık duymuyordum ve her ne kadar birlikte de bulmuyordum. Bazı adamlar<br />
vardır ki onlarla olan ilişki farklıdır, sözgelişi Ramon Gris’le. Ama Tom’la Juan arasında kendimi yalnız hissediyordum: Zaten böylesi daha işime geliyordu. Ramon’la bir arada<br />
olaydım belki de yumuşardım. Ama şu anda korkunç derecede katıydım ve böyle kalmak istiyordum.</p>
<p>Bir çeşit dalgınlıkla Tom, sözcükleri gevelemeye devam ediyordu. Kendini düşünmekten alıkoymak için konuştuğu kesindi. Yaşlı prostat hastaları gibi keskin sidik kokuyordu.<br />
Aslında ben de onun gibi düşünüyordum; bütün söylediklerini ben de söyleyebilirdim: Böylesi ölmek doğal bir şey değildir. Ölüm yolunu tuttuğumdan bu yana hiçbir şey bana<br />
doğal gelmiyordu, ne bu kömür yığını, ne tahta sıra, ne de Pedro’nun pis suratı. Yalnızca Tom’la aynı şeyleri düşünmek hoşuma gitmiyordu. Pekâlâ biliyordum ki bütün bir gece, hiç<br />
olmazsa beş dakika kadar bazı şeyleri aynı anda düşünüp duracağız, terleyeceğiz ya da titreyeceğiz. Şöyle yandan baktım ona, bana ilk kez tuhaf gözüktü; ölümünü yüzünde<br />
taşıyordu. Gururum yaralanmıştı; yirmi dört saatlik bir süre içinde Tom’un yanıbaşında yaşamıştım, onu dinlemiştim, onunla konuşmuştum, biliyordum ki hiç ortak bir şeyimiz<br />
yoktu. Şimdiyse ikiz kardeşler kadar birbirimize benziyoruz, basit bir şey, çünkü birlikte geberip gideceğiz. Tom bana bakmaksızın elimi tuttu:</p>
<p>-Pablo, kendi kendime soruyorum… İnsanoğlunun yok olup gittiği gerçekten doğru mu diye soruyorum.</p>
<p>Elimi çektim,</p>
<p>-Ayaklarının arasına bak, salak, dedim.</p>
<p>Ayaklarının arasında küçük bir su birikintisi vardı ve pantolonundan damlalar düşüyordu.</p>
<p>-Bu da ne? dedi korkuyla.</p>
<p>-Altına işemişsin, dedim.</p>
<p>-Doğru değil, dedi kızgınlıkla. İşemem, bir şey yok. Belçikalı yaklaşmıştı. Göstermelik bir<br />
merakla sordu:</p>
<p>-Hasta mısınız?</p>
<p>Tom karşılık vermedi. Belçikalı hiçbir şey söylemeden birikintiye bakıyordu.</p>
<p>-Bu da nedir, anlamadım, dedi Tom, sert bir tavırla. Ama korkmuyorum. Size yemin ederim ki korkmuyorum. Belçikalı yanıt vermedi. Tom ayağa kalktı, gitti bir köşeye işedi. Önünü<br />
ilikleyerek geri geldi, oturdu, bir daha da ağzını açmadı. Belçikalı not alıyordu.</p>
<p>Üçümüz birden ona bakıyorduk, çünkü canlıydı. Bir canlının hareketleri, bir canlının kaygıları vardı. Yaşayan insanlar nasıl titrerse öyle titriyordu bu mahzenin içinde. Kendi<br />
emri altında ve iyi beslenmiş bir bedeni vardı. Biz ötekiler, bedenimiz var mı yok mu bir şey duymuyorduk. Ne olursa olsun hiçbir şey. Bacaklarımın arasını, pantolonumu yoklamak<br />
istedim, ama cesaret edemiyordum. Belçikalıya bakıyordum. Bacaklarının üstünde yay gibi gergin, kaslarına hükmediyor ve yarını da düşünebiliyordu. Biz, kanımız çekilmiş üç gölge,<br />
orada duruyorduk, ona bakıyorduk ve vampirler gibi hayatını emiyorduk.</p>
<p>Sonunda küçük Juan’a yaklaştı. Çocuğun ensesine dokunmak istemesi meslek aşkından mıydı, yoksa bir acıma isteğine boyun eğmesinden mi? Acımak söz konusuysa bütün bir<br />
gecede bir tek kere oldu bu. Küçük Juan’ın başını ve boynunu okşadı. Ufaklık kendini bırakıverdi, gözlerini ondan ayırmıyordu, sonra birden adamın elini yakaladı, garip garip<br />
baktı. Belçikalının elini iki eli arasında tutuyordu ve ellerin hiç de hoş bir görünüşü yoktu. Bu tombul ve kırmızı eli, kül rengi iki mengene sıkıyordu. Birşeylerin olacağından<br />
kuşkulanıyordum. Tom da aynı durumda olmalıydı. Ama Belçikalı bir şeyin, farkında değildi, babacan bir tavırla gülümsüyordu. Bir süre sonra ufaklık, kırmızı iri eli ağzına götürdü<br />
ve ısırmak istedi. Belçikalı can havliyle elini kurtardı ve sendeleyerek duvara kadar gitti. Bir saniye bize korkuyla baktı, bizim kendisine benzer adamlar olmadığımızı birden anlamış<br />
olmalıydı. Gülmeye başladım. Gardiyanlardan biri yerinden sıçradı. Öteki uyumuştu; gözleri açık ve bembeyazdı.</p>
<p>Kendimi hem yorgun, hem de aşırı coşkulu hissediyordum. Sabaha karşı başımıza gelecek olanı, ölümü düşünmek istemiyordum. Bunun hiçbir anlamı yoktu, ya kelimeler ya da<br />
boşluktan başka bir şey değildi karşılaştığım. Başka bir şey düşünmeye kalktığımda, üzerime çevrilmiş tüfek namlularını görüyordum. Belki yirmi kereden fazla idam edilişimi yaşadım.<br />
Bir keresinde sahiden oldu sandım; bir dakika dalıp uyumuş olmalıyım. Beni duvara doğru götürüyorlardı, debelenip duruyordum ve beni bağışlamalarını istiyordum. Sıçrayarak<br />
uyandım ve Belçikâlıya baktım. Uykumda bağırmış olmaktan korkuyordum. Ama o bıyığını buruyordu, bir şeyin farkında değildi.</p>
<p>İsteseydim bir an uyurdum sanıyorum. Kırk sekiz saattir uyumamıştım, canıma tak etmişti. Ama hayattan iki saat kaybetmek istemiyordum. Şafak atarken gelip beni uyandıracaklardı,<br />
uyku sersemi arkalarından gidecektim ve gık demeden gidecektim. Böylesini istemiyordum. Bir hayvan gibi ölmek istemiyordum. Anlamak istiyordum. Üstelik kâbus görmekten de<br />
korkuyordum. Ayağa kalktım, bir uçtan bir uca yürüdüm, kafamdaki düşünceleri değiştirmek için geçmiş hayatımı düşünmeye başladım. Bölük pörçük bir yığın ânı kafama yığıldı. İyileri<br />
de vardı, kötüleri de. Ya da ben önceden bunları böyle adlandırıyordum. Yüzler ve öyküler vardı. Yortu şenlikleri sırasında Valensiya’da boynuz yemiş bir matador yamağının yüzü,<br />
amcalarımdan birinin yüzü, Ramon Gris’nin yüzü gözümün önünde yeniden canlandı. Başımdan geçenleri hatırladım: 1926′da nasıl üç ay işsiz güçsüz kaldığımı, nasıl açlıktan<br />
geberdiğimi, Granada’da bir sıra üzerinde geçirdiğim geceyi hatırladım: üç gündür âğzıma bir lokma koymamıştım, kudurmuştum, geberip gitmek istemiyordum. Bu beni güldürdü.<br />
Mutluluk peşinde, kadınların peşinde, özgürlüğün peşinde koşmuştum, hem de nasıl. Niyeydi bütün bunlar?</p>
<p>İspanya’yı kurtarmak istemiştim. Piy Margall’a hayrandım. Anarşist harekete katılmıştım. Toplantılarda konuşmuştum. Her şeyi ciddiye alıyordum; sanki ölümsüzmüşüm gibi.<br />
Bu anda bütün hayatım önüme seriliymiş gibi bir izlenim uyandı içimde ve düşündüm: Kutsal bir kuruntuymuş demek ki. Madem ki sona erecek, hiçbir şeye değmezmiş. Kızlarla<br />
nasıl dalga geçebildiğimi, nasıl gezip tozabildiğimi sordum kendime. Böyle öleceğimi bilseydim tek parmağımı bile oynatmazdım. Hayatım önümdeydi, kapalı, saklı, bir çanta gibi.<br />
Gelgelelim içinde olanlar daha bitmemişti. Bir an hayatımı yargılamaya kalktım. Kendi kendime güzel bir hayattı demek isterdim. Ama bir yargıya varamıyordu insan, bu bir<br />
taslaktı. Zamanımı ölümsüzlük için uğraşmakla geçirmişim, bir şey anlamamışım. Hiçbir şeyden hayıflanmıyordum. Hayıflanabileceğim bir yığın şey vardı, manzanilla’nın tadı, Cadiz<br />
yakınlarında küçük bir koyda yazın denize girişim gibi. Ama ölüm hepsini berbat etmişti. Belçikalının güzel bir fikri vardı: birden,</p>
<p>-Dostlarım, dedi, askeri yönetimin izin vereceği biçimde, sizden sevdiklerinize bir iki söz ya da bir hatıra götürebilirim.</p>
<p>Tom, gürledi:</p>
<p>-Benim kimsem yok!</p>
<p>Hiçbir yanıt vermedim. Tom bir an durdu, sonra bana dönüp merakla,</p>
<p>-Concha’ya söyleyecek bir şeyin yok mu? dedi.</p>
<p>-Hayır.</p>
<p>Bu çiçeği burnunda sırdaşlıktan tiksiniyordum. Benim yanılgımdı. Geçen gece Concha’dan söz etmiştim, kendimi tutmalıydım. Bir yıldan beri bu kadınla birlikteydim. Daha dün gece,<br />
onu beş dakika görebilmek için bir baltada kolumu kesip atabilirdim. İşte bu yüzden konuştum, benden daha güçlü bir şeydi. Şimdiyse onu görmek gelmiyordu içimden, ona<br />
söyleyecek sözüm yoktu artık. Onu kollarıma alıp sıkmak da istemiyordum. Bedenimden ürkmüştüm, çünkü kül rengine dönüşmüştü ve terliyordu. Onunkinden de korkmayacağımdan<br />
emin değildim. Concha ölümümü öğrenince ağlayacaktı. Aylarca içinden yaşamak isteği gelmeyecekti. Ama ölecek olan bendim. Tatlı güzel gözlerini düşündüm. Bana baktığı zaman<br />
ondan bana birşeyler geçerdi. Bunun bittiğini düşündüm. Şimdi bana baksaydı bakışı gözlerinde kalır, bana kadar ulaşmazdı. Yalnızdım.</p>
<p>Tom da yalnızdı, ama aynı biçimde değil. Ata biner gibi oturmuştu, dudaklarında bir çeşit gülümsemeyle tahta sıraya bakıyordu; şaşkın bir hali vardı. Elini uzattı, sakınarak tahtaya<br />
dokundu, sanki birşeyleri kırmaktan korkuyor gibiydi, sonra birden elini çekti ve titredi. Ben Tom olsaydım sıraya dokunmakla oyalanmazdım. Bu da bir İrlanda güldürüsüydü. Ama ben de eşyalarda garip bir hava bulunduğunu teslim ediyordum. Fazlasıyla silikleşmişlerdi, her zamankinden daha az yoğundular. Ölüme gittiğimi duymam için sıraya, lâmbaya, toz yığınına<br />
bakmam yetip artıyordu bile. Elbette ölümümü açık seçik düşünemiyordum. Ama onu her yerde görüyordum, eşyaların üstünde, kuytuya çekilmiş ve birbirlerinden gelişigüzel<br />
uzaklaşmış, tıpkı bir ölünün başucunda alçak sesle konuşanlar gibi, bir biçimde. Sıranın üstünde gidip dokunduğu Tom’un kendi ölümüydü.</p>
<p>İçinde yaşadığım durumda elimi kolumu sallayarak evime gidebileceğimi, hayatımın bağışlandığını söyleselerdi, buz gibi ederdi bu beni. İnsan ölümsüz olma hayâlini yitirince<br />
birkaç saat ya da birkaç yıl beklemek aynı şey. Bir şeye aldırmıyordum, bir anlamda sakindim. Ama bu korkunç bir sakinlikti; bedenimin yüzünden. Bedenim. Onun gözleriyle<br />
görüyordum, onu kulaklarıyla işitiyordum, ama bu artık ben değildim. Tek başına titriyor, tek başına terliyordu. Ben onu tanımıyordum artık. Ne olduğunu anlamak için ona<br />
dokunmalıydım, ona bakmalıydım, bir başkasının bedeni mi değil mi diye. Vakit vakit onu hissediyordum yine, burunüstü inişe geçen bir uçaktaymış gibi kaymalar ya da yüreğimin<br />
çarptığını hissediyordum. Ama bu bana yeterli gelmiyordu, bedenimden gelen her şeyde kirli karanlık bir hava vardı. Çoğu zaman susuyordu, sessiz sedasız oluyordu ve bir çeşit ağırlıktan,<br />
bana aykırı iğrenç bir varlıktan başka bir şey hissetmiyordum. Kocaman bir kemirici böceğe bağlanmışım gibime geliyordu. Bir an pantolonumu yokladım ve ıslak olduğunu<br />
hissettim. Terden mi yoksak sidikten mi ıslandığını bilmiyordum. Ama önlem almak için gittim kömür yığınının üstüne işedim.</p>
<p>Belçikalı, saatini çıkardı baktı.</p>
<p>-Saat üç buçuk, dedi.</p>
<p>Salak herif! İlle de bunu demeliydi sanki. Tom havaya sıçradı. Zamanın akıp gittiğinin farkında bile değildik daha. Gece bizi karanlık ve şekilsiz bir yığın gibi sarıyordu. Gecenin<br />
başladığını hatırlamıyordum bile.</p>
<p>Küçük Juan bağırmaya başladı. Ellerini eğip büküyor, yalvarıyordu:</p>
<p>-Ölmek istemiyorum, ölmek istemiyorum!</p>
<p>Kollarını havaya kaldırarak bütün mahzen boyunca koştu, sonra ot minderlerden birine yığıldı ve hıçkırdı. Tom donuk gözlerle ona bakıyordu ve artık onu avutmak içinden<br />
gelmiyordu. Aslında bu acı çekme değildi. Ufaklık, bizden daha çok gürültü ediyordu, ama daha az işin farkındaydı. Hastalığına ateşle karşı koyarak kendini savunan hasta gibiydi. Ateş<br />
de olmasa durum daha da kötüdür.</p>
<p>Ağlıyordu. Kendi kendine acıdığını görüyordum açıkça. Ölümü düşünmüyordu. Bir saniye, yalnızca bir saniyecik ben de kendime ağlamayı düşündüm, kendime acıyarak ağlamayı.<br />
Ama tam tersi oldu, ufaklığa şöyle bir göz attım, sarsılan zayıf omuzlarını gördüm ve kendimi insanlık dışı buldum. Ben ne başkalarına acıyabilirdim, ne kendime. Kendi kendime<br />
Dürüstçe ölmek istiyorum, dedim.</p>
<p>Tom kalkmıştı, yuvarlak deliğin tam altına gitti ve günışığını gözlemeye koyuldu. Benimse aklım bir şeye gelip takılmıştı: dürüstçe ölmek istiyordum ve bundan başka bir şey<br />
düşünmüyordum. Ama her şeyin üstünde, doktorun bize saati söylediğinden bu yana, zamanın kayıp gittiğini, damla damla aktığını hissediyordum. Tom’un sesini duyduğumda<br />
hava hâlâ karanlıktı.</p>
<p>-Duyuyor musun?</p>
<p>-Evet.</p>
<p>Herifler avluda yürüyorlardı.</p>
<p>-İşimizi bitirmeye mi geldiler yoksa? Karanlıkta ateş edemezler ki!</p>
<p>Bir süre sonra hiçbir şey duymadık. Tom’a,</p>
<p>-İşte gün doğdu, dedim.</p>
<p>Pedro esneyerek ayağa kalktı, gidip lâmbayı söndürdü. Arkadaşına,</p>
<p>-Amma ayaz, dedi.</p>
<p>Mahzen kül rengi olmuştu. Uzaklardan tüfek sesleri işittik.</p>
<p>-Başlıyor, dedim Tom’a. Yapsalar yapsalar bu işi arkadaki avluda yaparlar. Tom doktordan bir sigara istedi. Ben istemedim; canım ne sigara istiyordu ne de içki. Bu<br />
andan sonra sürekli ateş edip durdular.</p>
<p>-Anlıyor musun? dedi Tom.</p>
<p>Birşeyler eklemek istiyordu, ama susuyordu, kapıya bakıyordu. Kapı açıldı, dört askerle bir teğmen içeri girdi. Tom sigarasını düşürüverdi.</p>
<p>-Steibock kim?</p>
<p>Tom karşılık vermedi. Onu gösteren Pedro oldu.</p>
<p>-Juan Mirbal kim?</p>
<p>-Şu ot minderin üstündeki.</p>
<p>-Ayağa kalkın, dedi teğmen.</p>
<p>Juan kımıldamadı. İki asker koltuk altlarından tuttukları gibi onu kaldırdılar. Ama bırakır bırakmaz yığılıverdi. Askerler duraksadılar.</p>
<p>-Kendini kötü hisseden ilk mahkûm değil bu, dedi teğmen. Siz ikiniz alın götürün onu, orada n’aparlarsa yapsınlar. Tom’a döndü:</p>
<p>-Haydi, yürüyün.</p>
<p>Tom iki askerin arasında çıktı. Öteki iki asker ardlarından gidiyorlardı, küçüğü koltuklarından ve dizlerinden tutmuşlar götürüyorlardı. Bayılmamıştı, gözleri iri iri açılmıştı<br />
ve yanaklarından yaşlar akıyordu. Ben de çıkmak isteyince teğmen beni durdurdu:</p>
<p>-Siz İbbieta mısınız?</p>
<p>-Evet.</p>
<p>-Şimdilik burada bekleyin. Birazdan gelip sizi alacaklar.</p>
<p>Çıktılar. Belçikalı ve iki gardiyan da çıktı, ben yalnız kaldım. Başıma ne geleceğini bilmiyordum, ama hemen işimi bitirseler benim için iyi olurdu. Hemen hemen düzenli<br />
aralıklarla salvoları işitiyordum, her biriyle titriyordum. Ulumak ve saçlarımı yolmak istiyordum. Ama dişlerimi sıkıyor, ellerimi ceplerime daldırıyordum; çünkü dürüst kalmak<br />
istiyordum.</p>
<p>Bir saat sonra beni almaya geldiler ve birinci kata, sıcaklığının bana boğucu geldiği, sigara kokan bir odaya götürdüler. Orada, dizlerinin üstünde kâğıtlar olan, koltuklara oturmuş sigara<br />
içen iki subay vardı.</p>
<p>-Senin adın İbbieta mı?</p>
<p>-Evet.</p>
<p>-Ramon Gris nerede?</p>
<p>-Bilmiyorum.</p>
<p>Beni sorguya çeken, kısa boylu, tıknaz biriydi. Kelebek gözlüklerinin ardında katı bakışlı<br />
gözleri vardı.</p>
<p>-Yaklaş, dedi.</p>
<p>Yaklaştım. Ayağa kalktı, yüzüme, beni yerin dibine sokmak istercesine bakarak kollarımdan yakaladı. Aynı zamanda bütün gücüyle pazularımı sıkıyordu. Bu bana acı çektirmek için<br />
değildi, bu büyük bir oyundu, bana sözünü geçirmeye çabalıyordu. Pis soluğunu suratıma üflemekten de geri kalmıyordu. Böyle bir süre kaldık, bu bana gülmek isteği veriyordu.<br />
Ölüme giden adamı yıldırmak için daha da fazladan birşeyler yapmak gerekirdi. Bu işe yaramıyordu.</p>
<p>Şiddetle beni itti ve yine oturdu.</p>
<p>-Onun hayatına karşılık senin hayatın. Onun nerede olduğunu bize söylersen hayatını kurtarırız. Kırbaçlı, çizmeli bu iki adam yine de bir gün ölecektiler. Benden biraz daha sonra,<br />
ama çok sonra değil. Ellerindeki kâğıt parçalarında ad arıyorlardı, başka insanları hapsetmek ve aşağılamak için onların peşlerinden koşuyorlardı. İspanya’nın geleceği konusunda<br />
ve başka konularda görüşleri vardı. Onların küçük çabaları bana kaba, gülünç geliyordu. Kendimi onların yerine koyamıyordum artık, bana deliymiş gibi geliyorlardı. Tıknazı hep<br />
bana bakıyordu, kırbacıyla çizmelerine vuruyordu. Bütün hareketleri ona canlı ve yırtıcı bir hayvan görünüşü vermek için hesaplı kitaplıydı.</p>
<p>-Evet? Anlaşıldı mı?</p>
<p>-Gris’in nerede olduğunu bilmiyorum, dedim. Sanırım Madrid’teydi.</p>
<p>Öteki subay solgun elini şöyle bir kaldırdı. Bu şöyle bir hareket bile hesaplıydı. Bütün küçük oyunlarını görüyordum ve böyle eğlenmek isteyen insanların bulunması beni şaşırtıyordu.</p>
<p>Yavaşça,</p>
<p>-Düşünmek için on beş dakikanız var, dedi. Alın bunu çamaşırhaneye götürün, on beş dakika sonra geri getirin. İnkâr etmekte direnirse hemen kurşuna dizilecek.</p>
<p>Ne yaptıklarını biliyorlardı: Geceyi beklemekle geçirmiştim. Ondan sonra, Tom ve Juan kurşuna dizilirken beni bir saat daha mahzende bekletmişlerdi, şimdi de götürüp beni<br />
çamaşırhaneye kapatıyorlardı. Yapacakları şeyi geceden hazırlamış olmalıydılar. Zamanla sinirlerin harap olacağını söylüyor ve benim de böyle olacağımı umut ediyorlardı.<br />
Aldanıyorlardı. Çamaşırhanede arkalıksız bir iskemleye oturdum, çünkü kendimi pek bitkin hissediyordum. Düşünmeye koyuldum. Ama onların önerisini değil elbette. Gris’in nerede<br />
olduğunu biliyordum doğrusu: Yeğenlerinin yanında gizleniyordu, şehirden dört kilometre uzaktaydı. Gizlendiği yeri açık etmeyeceğimi de biliyordum, işkence yapmazlarsa. (İşkenceyi<br />
düşünür gibi bir halleri de yoktu zaten.) Bütün bunlâr pek düzgün, anlaşılırdı ve beni zerre kadar ilgilendirmiyordu. Yalnızca davranışımın nedenlerini anlamak istemiştim. Gris’i ele<br />
vermektense gebermeyi yeğ tutuyordum. Niçin? Artık Ramon Gris’i sevmiyordum. Ona olan dostluğum Concha’ya olan aşkımla, yaşamak tutkumla birlikte gün doğmadan az önce ölüp<br />
gitmişti. Kuşkusuz ona hep değer veriyordum, yiğit bir adamdı. Ama onun yerine ölmeyi kabul edişimin nedeni bu değildi; hayatı benimkinden daha değerli değildi. Hiçbir<br />
hayatın değeri yoktu. Tutup bir adamı duvara dayıyorlar, sonra da geberip gidene kadar üstüne ateş ediyorlardı. İster bu adam ben olayım, ister Gris olsun, ister bir başkası, hep<br />
aynıydı. İspanya söz konusu olunca, Gris’nin benden daha işe yarar bir insan olduğunu biliyordum, ama İspanya ve kargaşa vız geliyordu bana. Artık hiçbir şeyin önemi yoktu.</p>
<p>Gelgelelim ben buradaydım. Gris’i ele vererek de postu kurtarabilirdim ve bunu yapmayı reddediyordum, hatta bunu gülünç bile buluyordum; bu inattandı. Dik başlılık etmek gerek! diye düşünüyordum. İçime tuhaf bir sevinç doluyordu. Gelip beni aldılar, iki subayın yanına götürdüler: Ayaklarımızın dibinden bir fare geçti ve dalgaya aldım işi. Falanjistlerden birine<br />
döndüm ve:</p>
<p>-Fareyi gördünüz mü? dedim.</p>
<p>Yanıt vermedi. Karamsardı, ciddi olmaya çabalıyordu. İçimden gülmek geliyordu benimse, ama kendimi tutuyordum, çünkü bir başladım mı kendimi tutamayacağımdan korkuyordum.<br />
Falanjist, bıyıklıydı. Ona yeniden:</p>
<p>-Bıyıklarını kesmelisin ahbap, dedim.</p>
<p>Yaşarken yüzünü kılların sarması bana tuhaf geliyordu. Gelişigüzel bir tekme savurdu bana ve sustum.</p>
<p>-Ee, dedi tıknaz subay, düşündün mü?</p>
<p>Çok ender görülen cinsten böceklere bakar gibi merakla baktım onlara.</p>
<p>-Nerede olduğunu biliyorum, dedim. Mezarlıkta gizleniyor. Ya bir mezar çukurunda, ya da mezarcıların kulübesinde.</p>
<p>Bu onlara bir oyun oynamak içindi. Onların ayağa kalktıklarını, fişekliklerini kuşandıklarını ve telâşlı bir tavırla emirler verdiklerini görmek istiyordum.</p>
<p>Ayağa fırladılar.</p>
<p>-Haydi gidelim. Moles, git Teğmen Lopez’den on beş adam iste. Sen; dedi tıknaz olanı, sana gelince doğruyu söylüyorsan sözüm yok; bizi uyutuyorsan bu sana pahalıya mal olacak.<br />
Bağıra çağıra gittiler ve ben falanjistlerin gözetimi altında sakin sakin bekledim. Zaman zaman kendi kendime gülümsüyordum, çünkü neler yaptıklarını düşünüyordum. Kendimi<br />
sersemlemiş ve kötücül hissediyordum. Onları mezar taşlarını kaldırırken, bir bir lâhit kapılarını açarken gözümün önüne getiriyordum. Sanki bir başkasıymışım gibi durumu<br />
gözümde canlandırıyordum. Kahramanlık yapmayı aklına koymuş şu mahkûm, bıyıklarıyla şu heybetli falanjistler ve mezarların arasında koşup duran şu üniformalı adamlar: Bu<br />
dayanılmaz bir gülünçlüktü.</p>
<p>Yarım saat sonra ufak tefek tıknaz olanı tekbaşına çıkageldi. Beni kurşuna dizme emri vereceğini düşündüm. Ötekiler mezarlıkta kalmış olmalıydılar.</p>
<p>Subay bana baktı. Pek öyle bozum olmuş bir hali yoktu.</p>
<p>-Ötekilerle birlikte bunu da büyük avluya götürün, dedi. Askerî harekâttan sonra, görevli mahkeme kaderini tayin edecek.</p>
<p>Anlamamıştım.</p>
<p>-Yani beni… Beni kurşuna dizmeyecek misiniz? diye sordum.</p>
<p>-Şimdi değil herhalde. Sonra. Artık işin orasını bilmem.</p>
<p>Hiç, ama hiç anlamıyordum.</p>
<p>-Ama niçin? dedim.</p>
<p>Yanıt vermeden omuzlarını silkti ve askerler beni alıp götürdüler. Büyük avluda kadınlarla, çocuklarla, yaşlılarla yüz kadar tutuklu vardı. Ortadaki yeşilliğin çevresinde dönmeye<br />
koyuldum, şaşkındım. Öğleyin, bizi yemekhanede doyurdular. İki üç herif beni sorguya çekti. Onları tanıyor olmalıydım, ama yanıt vermedim. Nerede olduğumu da bilmiyordum artık.</p>
<p>Akşama doğru on kadar yeni tutukluyu avluya getirdiler. Fırıncı Garcia’yı tanıdım. Bana:</p>
<p>-İşe bak! Seni hayatta bulacağımı düşünmüyordum, dedi.</p>
<p>-Beni ölüme mahkûm etmişlerdi, dedim, sonra da fikirlerini değiştirdiler. Nedendir bilmiyorum.</p>
<p>-Beni saat ikide tutukladılar, dedi Garcia.</p>
<p>-Niçin?</p>
<p>Garcia siyasetle ugraşmıyordu.</p>
<p>-Bilmiyorum, dedi. Kendileri gibi düşünmeyen herkesi tutukladılar.</p>
<p>Sesini alçalttı.</p>
<p>-Gris’yi de hakladılar. Titremeye başladım.</p>
<p>-Ne zaman?</p>
<p>-Bu sabah. Aptallık etmiş. Salı günü yeğeninden ayrılmış, çünkü birşeyler öğrenmişler. Onu gizleyecek adam yok değilmiş, ama o kimseye yük olmak istemiyormuş. İbbieta’larda<br />
gizlenecektim, ama onlar yakalanınca gidip mezarlığa gizleneceğim, demiş.</p>
<p>-Mezarlığa mı?</p>
<p>-Evet. Aptallık işte. Tabii bu sabah oradan geçtiler, olan oldu. Mezarcıların kulübesinde buldular onu. Ateş ettiler, işini bitirdiler.</p>
<p>-Mezarlıkta!</p>
<p>Her şey dönmeye başladı ve toprağa çöküverdim: Öyle bir gülüyordum ki, gözümden yaşlar geliyordu.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://hiaxysheytan.com/189/jean-paul-sartre-duvar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Jean Paul Sartre: Günlükler</title>
		<link>http://hiaxysheytan.com/187/jean-paul-sartre-gunlukler/</link>
		<comments>http://hiaxysheytan.com/187/jean-paul-sartre-gunlukler/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Sep 2008 06:28:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>non serviam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Günlükler]]></category>
		<category><![CDATA[Jean Paul Sartre]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hiaxysheytan.com/?p=187</guid>
		<description><![CDATA[GERÇEK “BEN”İM
Sartre’ın “tuhaf savaş” sırasında tuttuğu 15 günlükten beşi biliniyordu. Savaşın başlarında yazdığı ilk günlük ise geçtiğimiz günlerde bir kitap meraklısının arşivlerini Fransa Ulusal Kütüphanesi’ne satmasıyla bulundu ve on gün önce Fransa’da yayınlandı. Bu ilk günlükte Sartre “kibirle” kendine gülüyor.
Sene 1939. İkinci Dünya savaşı başlamış. Sartre 34 yaşında, asker. Kendisiyle 1975 yılında yapılan bir söyleşide [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>GERÇEK “BEN”İM</p>
<p>Sartre’ın “tuhaf savaş” sırasında tuttuğu 15 günlükten beşi biliniyordu. Savaşın başlarında yazdığı ilk günlük ise geçtiğimiz günlerde bir kitap meraklısının arşivlerini Fransa Ulusal Kütüphanesi’ne satmasıyla bulundu ve on gün önce Fransa’da yayınlandı. Bu ilk günlükte Sartre “kibirle” kendine gülüyor.</p>
<p>Sene 1939. İkinci Dünya savaşı başlamış. Sartre 34 yaşında, asker. Kendisiyle 1975 yılında yapılan bir söyleşide Jean Paul Sartre, savaşın hayatını ikiye böldüğünü söylüyor: “34 yaşımdayken başladı, 40 yaşımdayken bitti ve benim için hakikaten gençlikten olgunluk çağına geçiş oldu.”<span id="more-187"></span></p>
<p>1939 yılında, Sartre ilk başarısını “Bulantı” ile yakalamış, aynı anda hem ikinci romanı hem de felsefi eser üzerinde çalışan hırslı genç bir entelektüeldir. Ve seferberlik anı gelip çatar; onu korunaklı dünyasından çekip alıp birden bambaşka bir gerçekliğe atar: “O zamana kadar, kendimi her şeye hakim sanıyordum” diyor aynı söyleşide. “Dünyanın, diğer herkesle ilişkilerimin ve diğer herkesin benimle ilişkilerinin ağırlığının bilincine varabilmem için kendi özgürlüğümün inkarı anlamına gelen seferberlikle karşı karşıya kalmam gerekiyormuş demek ki.” Sartre’ın biyografisini yazan Annie Cohen-Solal, savaş öncesinde neredeyse toplumdışı yaşayan, bireyci, dünya işleriyle ilgilenmeyen, tamamen apolitik bir yazar olan Sartre’ın savaş sırasında birkaç ay içinde nasıl politikaya atıldığını uzun uzun anlatıyor.</p>
<p>Sartre, bütün varlığını etkileyen bu dönüşüm sürecini yaşadığı 1939 yılının eylül ayından 1940 haziranına kadar düşüncelerini ve yaşadıklarını 15 deftere kaydediyor: “Tuhaf savaş”. Bu günlüklerde, savaş, asosyal bir yazarın ölüm karşısında ve içinde bulunduğu tarihsel şartlardaki tuhaf durumu, arkadaşları, gençlik, kadınlar, ateizm konularında sayfalarca yazıyor. Günlüklerden beşi Sartre’ın evlatlık edindiği kızı Arlette Elkaim-Sartre tarafından 1983 yılında, yazarın ölümünden üç yıl sonra Fransa’da yayınlanmıştı. Diğerleriyse ortada yoktu, kim bilir belki savaş sırasında, belki daha sonraki yıllarda kaybolmuştu. İşte bu kayıp günlüklerden ilki &#8211; eylül-ekim 1939 &#8211; geçenlerde ortaya çıktı. 30 yıldır bu defteri elinde tutan bir koleksiyoncu günlüğü Fransız Ulusal Kütüphanesi’ne sattı. Ve Fransız Gallimard Yayınevi de 14 şubat günü Sartre’ın günlüğünü yayınladı.</p>
<p>Bu günlükte Sartre’ı daha önce hiç görmediğimiz gibi görüyoruz. Sartre tanıdığımız, bildiğimiz yaşamının henüz eşiğinde. Görevli olduğu askeri meteoroloji biriminde yine bol bol okuyor, romanı “Akıl Çağı” üzerinde çalışıyor, mektuplar yazıyor, günlüklerine notlar alıyor ve doğal olarak en çok savaşa, savaş-öncesindeki görüşlerine, 20′li yıllardaki pasifizmine, 30′lu yıllardaki kayıtsızlığına (”Asla politika yapmak istemedim”) değiniyor.</p>
<p>Sartre asker kaçaklığındansa, cepheye gidip çarpışmayı tercih etmesini, içinde bulunduğu dönemi kabul etmekle açıklıyor, asker kaçağının ‘bugün’ü reddettiğini, geleceğe seslendiğini söylüyor. “Ben bugüne seslenmek istiyorum. Tutucu bir insanım. Dünyayı olduğu gibi tutmak istiyorum, bana nasıl güzel görünüyorsa öyle değil &#8211; tam tersine onu kıyasıya eleştiriyorum &#8211; çünkü dünyanın içindeyim ve kendimi de onunla birlikte yıkmadan, onu yıkamayacağımı biliyorum.”</p>
<p>Bu yazdıklarına rağmen, kısa bir süre sonra, Simone de Beauvoir’a yazdığı bir mektupta “Kendimle ilgili olarak düşüncelerim çok net: savaştan nefret ediyorum; ama 1920-1939 arasında onu engellemek için kılımı bile kıpırdatmadım. Bugün, hiç yakınmadan, bu öngörüsüzlüğün bedelini ödüyorum. Hatayı nerede yaptım? Kesinlikle savaşın olduğu şu günlerde ya da engellenmesinin mümkün olmadığı yıllarda değil. Henüz kötü bir rüya olarak belirmeye başladığı, üzerine akıl yürütebileceğim ve politik bir yaklaşım geliştirebileceğim yıllarda hatayı yaptım.”</p>
<p>Bu konuda, Sartre daha sonra geliştireceği ünlü tezlerine bir giriş yapmaya başlayarak “çağı-içinde-varlık” teorisinin taslaklarını ortaya koyuyor bir anlamda: “Ben kendimi XX. yüzyılda seçtim. Heidegger gibi konuşmak gerekirse, XX. yüzyıl ve onun sorunlarıyla ben’im… Tarihsel olduğum için mutlak’ım. Söylemek istediğim şu: eğer tarih tarafından sürüklendiğim, bir anlamda ona maruz kaldığım düşünülürse, ben o zaman yalnızca göreceli olurum. Ama eğer, tam tersine, kendimi tarih içinde kurduğum anlaşılırsa, o zaman işte ben -yerimde- bir mutlak’ım.”</p>
<p>Buradaki Heidegger göndermesi de Sartre’ın o dönemde yaşadığı dönüşümün bir işareti aslında. Savaşın hemen öncesinde Heidegger okuması, kendi deyişiyle, Sartre için “gökten gönderilmiş gibi” olmuş. Ve savaştan sonra, Sartre artık Heidegger’in felsefesini &#8211; insanı savunmadan tabii &#8211; savunacaktır. 1943 yılında yayınlanan “Varlık ve Hiçlik” adlı yapıtının merkezini de Husserl’in düşüncesinin açmazlarından çıkmasına büyük ölçüde yardımcı olan Heidegger’in felsefesinden etkiler oluşturacaktır. Bütün bunlar Sartre’ın savaş sırasında yaşadığı derin dönüşümün sonuçlarıdır.</p>
<p>Sartre 23 eylül 1939′da Simone de Beauvoir’a şöyle yazıyor: “Kendimi ölümsüz sanıyorum. Bu belki o kadar da yanlış bir düşünce değil. Ölümü hiç hesaplamıyorum. Ayrıca bir şey daha var: yazılarımı hiç birbirinden ayrı ürünler olarak görmedim, onları tek bir yapıtın parçaları olarak tasavvur ettim. Bu yapıtın sınırlarıyla aynı. Yapıtın esasını hep 60′lı yaşlarım için yazacağımı düşündüm. Yetmiş yaşından önce ölmeyeceğimi bana düşündüren saçma ama derin çocukluğa bakarsak… Hayatımın sonuyla ölümümü birbirinden ayıran bir boşluk olacağını düşünüyorum. Bir başka deyişle, ölümümden önce hayatım bitmiş olacak. (…)”</p>
<p>Kehanet mi demeli? Hakikaten de Sartre, ünlü üç ciltlik “Flaubert” macerası hariç eserini 60 yaşında tamamladı. Daha sonra ise kör bir seyirci olarak kendi hayatını seyretti. Sartre özgürlüğe inanıyordu, ama aynı zamanda kadere de inanıyordu: özgürlük kaderle başedebilmenin kişisel bir yoluydu, onun varoluşçuluğunda.</p>
<p>Sartre’ın yaşadığı derin dönüşüme, hayatının en önemli, belki de tek dönüm noktasına ışık tutan bu güncesinden alçakgönüllülük ve kibir ile ilgili bir bölümü özetleyerek ilk kez Türkçeye aktarıyoruz.</p>
<p>13 Ekim cuma</p>
<p>(…) Alçakgönüllülüğü tanımıyorum, ama bununla beraber, hatalarımı hiç de kem küm etmeden görebiliyorum, çünkü kendi kendimle aramda hiçbir maddi dayanışma yok. Alçakgönüllülükte, dünkü Ben’ini yaşamaktan gelen fazla mahrem, fazla hassas -aynı zamanda derinden ve canlı da- bir yan vardır. Bu suçu işleyen Ben, hatayı gören Ben’dir de. Burada belki bir de, göğüslenenden daha fazla içtenlik ve daha fazla cesaret, kendi kendini bir tür sürekli kılış vardır. Fakat hayatımın her anı ölü bir yaprak gibi benden kopup gidiyor. O derece ki, anın içinde yaşamıyorum, daha çok gelecekte yaşıyorum. Varılabilmek için aşılmış bir hayatı varsayan hedefimden ötürü… Ergenlik çağımdan beri beni meşgul eden, yakamı bırakmayan ilerleme yanılsaması yüzünden… Bana söz edilen herhangi bir Ben için şöyle düşünüyorum: ben ondan daha iyiyim. Bana bir önceki günün hataları, düşüncesizlikleri hatırlatıldığında, bunu seve seve kabullenirim çünkü bir daha aynı duruma düşmeyeceğime ikna olmuşumdur. Sonuçta, aslında bunun tek bir nedeni vardır, onunla benim aramda hep zamansal bir mesafe vardır. İnsanın ya da geleneklerin ilemesine kesinlikle inanmıyorum &#8211; en azından böyle bir şeye aldırmıyorum &#8211; kendi bireysel ilerlememe inanıyorum. Bir önceki günden daha az zeki olduğumu, daha cesaretsiz olduğumu vs. düşünmek tahammül edilemez ve bunu her işitmek zorunda kalışım benim için bir yaralanma, bir şaşkınlık oluyordu. Olduğum durumdan, yaptığımdan sempatiyle söz etmiyorum, anlamak için neredeyse hiç çaba sarfetmiyorum. Onu gülüşlere terk ediyorum ve gülüyorum. Yalnızca ona saldıranların onunla aramda ortak çizgiler bulduğunu gördüğüm oranda onu savunuyorum.</p>
<p>Dolayısıyla, kendimi hep, yaşamakta olduğum günde, hayatımın en yüksek noktasında buluyorum. Aynı zamanda, ve bizzat hatalarımı kabul etmemden ötürü, kendimi tarafsız bir seyircinin, bir hakemin mutlak alanına yerleştirmek üzere bendeki insanın derisini yüzüyor, kabuğunu soyuyorum. Bu seyirci “kendi” adamına bakan aşkın, etten kemikten sıyrılmış bir bilinçtir. Kendi kendimi tıpkı başkasını yargıladığım ciddiyetle yargılarım. Ama tam da işte o zaman kendi kendimden kaçıyorum demektir. Bizzat kendi kendini yargılama eylemi, büyük bir zevkle gerçekleştirdiğim bir “görüngesel indirgeme”dir. Böylece, çok az bir bedelle kendimi bendeki insanın üzerine yerleştirebilirim. Çok ender olarak fırsat ararım. Bir tartışmada, kavgada, eğer haksızlık etmişsem, hemen sonra, hatalarımı kabul ederim, fakat bu itirafa rağmen, karşımdakinin benden daha fazlasını istediğini görüp derin şaşkınlıklara sürüklendiğim çok olmuştur. O zaman şöyle demek isterim: “Baksana, o artık ben değil; o artık aynı şey değil”. Her an, bir tür kendinden kaçış olan özgürlük teorimi bu denli aşikar kılan da kuşkusuz bu.</p>
<p>Hiçbir zaman asla pişmanlık duymam. Ama bunu kesinlikle, durmadan bir dediklerini defalarca tekrarlayan, kendi kendileriyle aç gözlü bir dayanışma içindeki bazı görmüş geçirmiş ruhlar gibi değil, daha çok kendimi “yüzüstü bırakarak”, olayın içindeki mevcut Ben’i hissetmeden, kendime soğuk bir horgörüyle bakarak sağlıyorum. Kendimi tıpkı suç ortağını yüzüstü bırakır gibi bırakıyorum. Ve eğer bir başkasına karşı davranışlarımın sorumluluğunu taşıyorsam &#8211; en azından bundan eminim, her zaman böyle davrandım &#8211; bunu karşımdakine cömertçe ödediğim duygusuyla yapıyorum. Örneğin, bugün bir savaş olduğunu biliyorum ve bunu öngörmeyen &#8211; öngöremeden şüpheye düşen &#8211; Ben’le dalga geçiyorum. Kendi kendimle dalga geçiyorum çünkü mevcut Ben’imi geçmişe uzatarak, 3 eylülde savaşın patladığını bilen mevcut Ben’imin bunu hep bildiği izlenimine kapılıyorum. Bu da ona, 2 eylül günü hala şüphe içindeki zavallı kaybolmuş Ben’e göre büyük bir üstünlük sağlıyor.</p>
<p>Buradan görünüşteki alçakgönüllüğümün bir başka veçhesine geliyoruz: Şöyle ya da böyle davranmış olduğum ya da düşünmüş olduğum için beni övdükleri oluyor ve ben karşı çıkıyorum, her şeyden sonra, öyle olmadığımı söylüyorum. Geçmiş hayatımın en güçlü ya da en yüksek anları geçmiş oldukları andan itibaren beni artık ilgilendirmiyor. Doğal eğilimim, bugün çok daha iyi olduğumu düşünerek geçmiştekileri aşağı çekmektir. Stendhal’de çok dokunaklı olan kendi kendiyle dayanışma hali, onu en iyi anlarını tasvir etmekten alıkoyar çünkü onlardan söz ederek onların kendisi için değer kaybedeceğini düşünür, bence çok büyük bir hata bu. Benim hayatımın bu kadar açık olmasının bir nedeni de büyük ölçüde budur. Her şey benden kopup gidiyor ve ben herşeyi herkese veriyorum, çünkü zaten kopuyorum. Kendimin pruvasında derin bir yalnızlık… Öyle sanıyorum ki çok sayıda duygunun benden uzak olmasının nedeni bu(1).</p>
<p>Bunlar kibirim üzerine söyleyeceklerime bir giriş olabilir. Oldukça üzücü ve çöl gibi yalnızlaştırıcı bir kibir, yani işin aslı, kibirli kılan hiçbir şey yok. Bununla birlikte, kimi kibirli kişilerin bedbaht ve kırılgan kibirinden tamamen farklı benimkisi(2). “Hiçbir şeyin” kibiri: ne zekamın, ki o konuda hiçbir fikrim yok, ne hemen benden kopuveren ve bir daha içine giremediğim yazılarımın, ne son zamana kadar hakkında düşünmediğim hayatımın ne de kendi kendimle dayanışmayı reddettiğime göre Ben’in kibiri bu. Zaman zaman müziğin, şarabın ya da bazı çok olağandışı koşulların etkisiyle başımın dönüp de kendi kendime “sen dahisin” dediğim ve tıpkı XVIII. yüzyıldaki gibi gözümden bir damla yaş süzüldüğü olmuştur. ama bu duyarlılık nöbetleri fazla uzun sürmez ve benim kibirimin altında yatan kesinlikle bunlar değildir. Hatta zaman zaman, kendime deha malederek, arzularımın altında bir seviyede kaldığım hissine kapılırım. Böyle bir şeyle yetiniyor olmak zaten küçültücüdür. Aslında bu kibir, dünya karşısında mutlak bir bilince sahip olmanın gururdur. Kah bir bilinç olmaya, kah bütün dünyayı bilmeye hayran kalırım. Dünyaya dayanan bir bilinç, işte kibirlendiğim şey bu. Ve nihayet, hiç bir duyguya kapılmadan ve çok katı bir şekilde kendi kendimi mahkum ettiğim zaman yine bu ilkel dayanma haline dönerim.</p>
<p>Fakat şimdi, bu dünyaya dayanma halinin herkes için geçerli olduğu söylenebilir. Kesinlikle doğrudur. İşte bu nedenle de bu kibir denen şey her bilincin tekliği ile insanlık durumunun genelliği arasında salınır. İnsanlık bilincinin durumunu üstlenen bir bilinç olduğum için kibir duyuyorum. Ve bu aklı başında kibir bir anda erişilmez olur. “Gözde” nitelikleriyle, kudretiyle, güzelliğiyle, zekasıyla ve hatta erdemleriyle övünen kişi umutsuzluk ve alçakgönüllülük içinde bir öznedir, çünkü o, bu şekilde aynı zamanda, bir diğerinin yargılamasını ve kıyaslamasını kabul etmiştir. Ama ben kibirimin nesnesini bir diğeirnin yargılamasından ve her tür kıyaslamadan kaçırıyorum. Çünkü benim gurur duyduğum şey, beni biricik kılan (herkes aynı şekilde, kendi türünde biriciktir) şey ve ilk başta diğerinin yargısında kaçan şeydir. Diğerinin varlığını benim için mümkün kılan da bilinçtir. Kosakiewicz’lerin bedenlerine, cazibelerine, merhametlerine kırılgan ve kıyaslanabilir nesneler olarak işleyen umutsuz kibir…</p>
<p>Kosakiewicz’lerin hataları karşısındaki alçakgönüllülüğü… Ben hiçbir zaman alçakgönüllü değilim, hiçbir zaman umutsuz da değilim, çünkü kendimle gurur duymuyorum, &#8211; tam da kartezyen Cogito düzeyinde &#8211; bilincimle kibir duyuyorum. Varlıktan, varlığın mutlak teminatından ayrılmayan bir kibirdir bu. Benim varolma tarzım olan bir kibir. Bana onsekiz yaşımdayken, ölmemin büyük bir yanlış olacağını, benim ölemeyeceğimi, saflıkla söyleten kibir. Bu daha çok şöyle bir şeydir: böylesi bir mutlak yokolamaz. Böylesi bir varlık teminatı artık olamama endişesi barındıramaz. Ve bu hiçbir şeyin kanıtı değildir, çünkü yalnızca, bilinç kendi yokoluşunu tasavvur edemez demeye gelir. Şimdi herkesin bilinci olduğu söylenebilir. Peki herkesin kibirinin böyle olmaması nereden kaynaklanıyor? Benim kibirimi, dışarıda kaybolmak yerine, kendi kendini göğüsleyen bir bilincin yükselmesinin kalbinde diye tahayyül ediyorum. İşte bu nedenle de kibirimi metafizik olarak adlandırıyorum. Bu anlamda, benim metafizik iyimserliğimden, kaderime olan inancımdan hiç farkı yok. Bütün bunların hepsi bir.</p>
<p>Kibirimin sonucu olarak: moral varlık olma (kendi ilkelerime göre) kaygım kendimi yükseltmeyi değil, tam tersine, kendime layık olmayı hedefliyor. Sonuçta, yaratılıştan bir moral yetkinlik düzeyine eriştiğim yollu karanlık ve derin bir inanca sahibim. Söz konusu olan yalnızca, daha sonraki davranışlarımla onu hak etmektir. Her yeni durum, beni küçültebilecek ve kendime yaraşır bir şekilde kendimi göstermem gereken bir tuzak, bir pusudur.</p>
<p>(1) Onsekiz yaşındayken, Sartre günlüğüne şöyle yazıyordu: “Ben’imi aradım: onun, arkadaşlarımla, doğayla, sevdiğim kadınlarla ilişkilerimde kendini gösterdiğini gördüm. Ben’de kollektif bir ruh, bir grup ruhu, toprağın ruhu, kitapların ruhunu buldum. Ama asıl olarak Ben denen şeyi, insanların, eşyaların dışındaki, hiçbir koşula bağlı olmayan, gerçek Ben’imi bulamadım.” (Gençlik dönemi yazıları)</p>
<p>(2) Aynı günlükte Sartre şöyle diyor: “İnsanın kendisiyle kibirlenmesi için zeki, güzel ya da güçlü olduğunu sanması gerekmez. İnsan hem aptal olduğuna inanıp hem de kendisiyle kibirlenebilir. Kibir kendi kendini besleyen bir eğilimdir. Fakat kayda değer bir zihinsel inançla desteklenmeyen kibir, alınganlık, çekingenlik, kötülük verir.”</p>
<p>***********************</p>
<p>Kaynakça:</p>
<p>epigraf<br />
Kaynak: eXpress dergisi, sayı 58 2 Mart 1995<br />
Gunlukler &#8211; Jean Paul Sartre / Jean Paul Sartre’in II. Dunya Savasi sirasinda tuttugu gunluklerden bolumler</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://hiaxysheytan.com/187/jean-paul-sartre-gunlukler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Jean Paul Sartre: Varlık Ve Hiçlik&#8217;ten</title>
		<link>http://hiaxysheytan.com/184/jean-paul-sartre-varlik-ve-hiclikten/</link>
		<comments>http://hiaxysheytan.com/184/jean-paul-sartre-varlik-ve-hiclikten/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Sep 2008 06:26:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>non serviam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Jean Paul Sartre]]></category>
		<category><![CDATA[Varlık Ve Hiçlik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hiaxysheytan.com/?p=184</guid>
		<description><![CDATA[(…)
“Kendi-için” varolmak, “kendi-içinde”yi hiçleştirmektir. Bu koşullarda, özgürlük bu hiçleştirmeden başka bir şey olamaz. Onun aracılığıyla “kendi-için” özünden olduğu gibi varlığından da kurtulur, onun aracılığıyla her zaman kendisinden söz edebilecek şeyden farklıdır, çünkü en azından bu adlandırmadan kurtulan kişidir ve ona verilen addan, ona tanınan sahiplikten ötede olan kişidir.
“Kendi-için”in olduğu şey olmak olduğunu söylemek, olduğu şey [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>(…)</p>
<p>“Kendi-için” varolmak, “kendi-içinde”yi hiçleştirmektir. Bu koşullarda, özgürlük bu hiçleştirmeden başka bir şey olamaz. Onun aracılığıyla “kendi-için” özünden olduğu gibi varlığından da kurtulur, onun aracılığıyla her zaman kendisinden söz edebilecek şeyden farklıdır, çünkü en azından bu adlandırmadan kurtulan kişidir ve ona verilen addan, ona tanınan sahiplikten ötede olan kişidir.</p>
<p>“Kendi-için”in olduğu şey olmak olduğunu söylemek, olduğu şey olmayarak olduğunu söylemek, onda varoluşun özü, özün varoluşu öncelediğini ve koşullandırdığını söylemek ve Hegel’in formülüne göre “öz daha önce olmuş olandır” demek, tek ve aynı şeyi söylemektir.</p>
<p>Aslında, eylemimi canlandıran güdülerin bilincinde olduğum olgusuyla, bu güdüler çoktan bilincim için aşkınsal nesnelerdir, dışarıdadırlar; faydasızca onlara yapışmaya çalışacak mıyım; varoluşumla ondan kurtuluyorum. Her zaman özümün ötesinde, eylemimin nedenlerinin ve dürtülerinin ötesinde varolmaya mahkumum; özgür olmaya mahkumum. Bu, özgürlüğüme kendisinden başka sınırlar bulunamayacağını veya özgür olmaktan vazgeçmekte özgür olmadığımız anlamına gelir.<span id="more-184"></span></p>
<p>(…)</p>
<p>İnsan özgürdür çünkü kendi değildir, kendine karşı bulunmadır. Olduğu şey olan varlık özgür olamaz. Özgürlük tam da, insanın kalbinde olmuş olan ve insanın gerçeğini olmak yerine oluşmaya zorlayan hiçliktir. İnsan gerçeği için varolmak seçmektir: hiçbir şey, alabileceği veya kabul edebileceği, ne içeriden, ne de dışarıdan ona gelmemektedir. İnsan gerçeği, hiçbir türde hiçbir yardım olmadan, en küçük ayrıntıya kadar kendini oluşturmanın dayanılmaz zorunluluğuna tamamen terkedilmiştir. Böylece, özgürlük bir varlık değildir; insanın varlığıdır yani onun varolma hiçliğidir.</p>
<p>(…)</p>
<p>İnsan bazen özgür, bazen köle olamaz; insan, her zaman ya tam özgürdür, ya da değildir.</p>
<p>(…)</p>
<p>karakutu.com</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://hiaxysheytan.com/184/jean-paul-sartre-varlik-ve-hiclikten/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Jean Paul Sartre: Bulantı’dan…</title>
		<link>http://hiaxysheytan.com/154/jean-paul-sartre-bulanti%e2%80%99dan%e2%80%a6/</link>
		<comments>http://hiaxysheytan.com/154/jean-paul-sartre-bulanti%e2%80%99dan%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Sep 2008 06:16:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>non serviam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Bulantı]]></category>
		<category><![CDATA[Jean Paul Sartre]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hiaxysheytan.com/?p=154</guid>
		<description><![CDATA[Geleceği görüyorum. İşte orada, sokakta. Şimdiden daha silikçe. Daha ne bekliyor gerçekleşmek için sanki? Gelecek, bu ihtiyar kadına daha fazla ne sağlayabilir ki? İhtiyar kadın topallayarak uzaklaşıyor. Aniden duruyor. Başörtüsünden sarkan aklaşmış bir tutam saçı yana doğru itiyor. Yeniden yürümeye koyuluyor. Demin oradaydı, simdi ise burada… Hiç anlayamıyorum içinde bulunduğum durumu: Hareketlerini gerçekten görebiliyor muyum, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Geleceği görüyorum. İşte orada, sokakta. Şimdiden daha silikçe. Daha ne bekliyor gerçekleşmek için sanki? Gelecek, bu ihtiyar kadına daha fazla ne sağlayabilir ki? İhtiyar kadın topallayarak uzaklaşıyor. Aniden duruyor. Başörtüsünden sarkan aklaşmış bir tutam saçı yana doğru itiyor. Yeniden yürümeye koyuluyor. Demin oradaydı, simdi ise burada… Hiç anlayamıyorum içinde bulunduğum durumu: Hareketlerini gerçekten görebiliyor muyum, yoksa onları tahmin mi ediyorum?</p>
<p>Şimdiyi gelecekten hiç ayırt etmiyorum artık. Çünkü, sürüp gidiyor bu, yavaş da olsa gerçekleşiyor; ihtiyar, koskocaman erkek ayakkabılarını sürüye sürüye ilerliyor ıssız sokakta. Budur işte zaman, hem de çırılçıplak zaman, yavaşça var oluyor. Kendini beklettirir ve geldiğinde de tiksinti verir. Çünkü zaten, uzun süredir onunla birlikte bulunulduğunun farkına varılır. İhtiyar, sokağın köşesine yaklaşıyor. Ufacık kara bir kumaş yığınından başka bir şey değildir artık o. Evet, doğru, bu, yeni bir şey. Demin orada değildi. Ama bu, insanı şaşırtmayan tatsız ve silik bir yenilik. Sokağın köşesini dönmek üzere ihtiyar kadın, dönüyor işte… Bitmek bilmeyen bir süreden beri.</p>
<p>Pencereden söküp atıyorum kendimi. Sallana sallana odada başlıyorum dolaşmaya; birdenbire aynaya yapışıp kalıyorum, kendime söyle bir bakıyorum, tiksiniyorum kendimden: Hala bitmez tükenmez bir süre daha. Sonunda, bu görüntümden kurtulup yatağın üzerine yığılıyorum. Tavana bakıyorum, bir uyuyabilsem.<br />
Sakinlik, sessizlik…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://hiaxysheytan.com/154/jean-paul-sartre-bulanti%e2%80%99dan%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Jean Paul Sartre: Niçin Yazıyoruz?</title>
		<link>http://hiaxysheytan.com/152/jean-paul-sartre-nicin-yaziyoruz/</link>
		<comments>http://hiaxysheytan.com/152/jean-paul-sartre-nicin-yaziyoruz/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Sep 2008 06:15:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>non serviam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Jean Paul Sartre]]></category>
		<category><![CDATA[Niçin Yazıyoruz?]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hiaxysheytan.com/?p=152</guid>
		<description><![CDATA[Herkesin kendine göre bir nedeni var: şunun için sa­nat bir kaçıştır; öbürü içinse bir fetih yolu. Ama insan ke­şişliğe, deliliğe, ölüme de sığınabilir; fetih, silahla da yapı­labilir. Neden ille de yazmak, kaçış ve fetihlerini ‘yazı ara­cılığıyla yapmak?
Çünkü, yazarların çeşitli amaçları ardın­da, hepsinde ortaklaşa bulunan, daha derin ve daha anlık bir seçim var. Bu seçimi aydınlatmaya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Herkesin kendine göre bir nedeni var: şunun için sa­nat bir kaçıştır; öbürü içinse bir fetih yolu. Ama insan ke­şişliğe, deliliğe, ölüme de sığınabilir; fetih, silahla da yapı­labilir. Neden ille de yazmak, kaçış ve fetihlerini ‘yazı ara­cılığıyla yapmak?</p>
<p>Çünkü, yazarların çeşitli amaçları ardın­da, hepsinde ortaklaşa bulunan, daha derin ve daha anlık bir seçim var. Bu seçimi aydınlatmaya çalışacağız ve işte sırf bu yazmayı seçişleri yüzünden yazarların bağlandığını ileri sürüp süremeyeceğimizi göreceğiz.<span id="more-152"></span></p>
<p>Algılarımızın her biri, insani gerçekliğin “keşfettirici” olduğu) yani varlığın bu gerçeklik aracılığıyla “varolduğu”, şeylerin insanoğlu aracılığıyla ortaya çıktığı konusunda bi­lince erişle birlikte oluşur; bizim yeryüzünde bulunuşumuz­dur ilişkileri çoğaltan, şu ağaçla şu gök parçasını bir araya getiren biziz; bizim sayemizde binlerce yıldır ölü duran şu yıldız, ayın şu parçası ve şu karanlık nehir bir manzaranın birliği içinde ortaya çıkar; engin toprak parçalarını düzene sokan arabamızın, uçağımızın hızıdır; edimlerimizden her ­birinde dünya yeni bir yüzle çıkar karşımıza. Ama bizler varlığı bulup ortaya çıkaran aygıt olduğumuzu bildiğimiz kadar, bu varlığın yapımcısı olmadığımızı da bilmekteyiz. Sırtımızı döndüğümüz zaman, şu manzara tanıksız kalıp o karanlık sürekliliği içinde yitip gidecektir. Ama yalnız karanlığa gömülecektir: onun hiçleşip gideceğini sanacak kadar çılgın insan yoktur her halde.</p>
<p>Hiçleşip gidecek olan biziz, toprak, yeni bir bilinç gelip de kendisini uyandırana dek baygın uykusuna devam edecektir. Böylece, “gizleri bu­lan” bir varlık olduğumuzu, ama aynı zamanda, bulup or­taya çıkardığımız şeye oranla daha önemsiz kaldığımızı bi­liriz.</p>
<p>Sanatsal yaratışın belli başlı dürtülerinden biri, hiç kuşkusuz, dünyaya oranla daha önemli, olduğumuzu duyma gereksinimidir. Tarlaların ya da denizin bulup ortaya çıkar­dığım şu görünüşünü, yüzdeki şu anlamı, oradaki bağları sıkılaştırarak, düzen olmayan yere düzen getirerek, eşyalar arasındaki başka başkalığa zihinsel bir birlik kazandırarak bir kez üstüne, bir yazıya dökersem, bu görünüşü, bu ha­vayı yarattığımın bilincine varırım, yani yarattığım şeye oranla kendimi daha önemli hissederim.</p>
<p>Ama bu kez de yaratılan nesne elimden kaçıp gider: bulup ortaya çıkarma ile yaratma işini bir arada yürütemem. Yaratıcı çalışmaya oranla yaratış ikinci plana düşer. Bir kere, başkalarına ke­sin olarak gözükse bile, yaratılan nesne bize hep sallantıda, bekleme durumunda gibi gelir: şu çizgiyi, şu rengi, şu söz­cüğü her an değiştirebiliriz; bu yüzden de yaratılmış olan şey hiçbir zaman bize kendini zorla kabul ettirmez. Yeni yetişen bir ressam ustasına sorar: “Tabloma ne zaman bit­miş gözüyle bakmalıyım.” Ustanın karşılığı şöyledir: “Kar­şısına geçip de, şaşkınlıkla: ‘Ben mi yaptım bunu! dediğin zaman.”</p>
<p>Bir başka deyişle: hiç bir zaman. Çünkü bunu diyebilmek, kendi eserine başka birinin gözleriyle bakıp yaratılan şeyin üstündeki örtüleri kaldırmak anlamına gelecektir. Oy­sa şurası çok açık ki bizler ortaya konan eserden çok, yaratıcı çalışmamızın bilincine varırız. Bir çanak ya da bir çatı</p>
<p>söz konusu olduğunda ve biz bunları geleneksel ölçülere göre, nasıl kullanılacağı belli aygıtlardan yararlanarak yapmaya başladığımızda, ellerimizi kullanarak çalışan Heideg­ger’in o ünlü “belirsiz insanı, yani herkes”dir. Bu durumda, sonuç, gözümüze hala nesnelliğini sürdürecek kadar garip gözükebilir. Ama yaratışın kurallarını, ölçüleri, değer ölçü­lerini kendimiz ortaya koyuyorsak ve yaratıcı itki ta içimiz­den geliyorsa, o zaman eserimizde ancak kendimizi buluruz: bu eseri yargılarken kullandığımız yasaları kendimiz koy­muşuzdur; orada bulduğumuz kendi öykümüz, kendi aşkı­mız, kendi sevincimizdir; artık hiç dokunmadan baksak bi­le, bu eserde hiç bir zaman bir sevinç ya da bir aşk bulma­yız: onları oraya biz koyarız; bez ya da kâğıt üzerinde elde ettiğimiz sonuçlar hiç bir zaman nesnel gözükmez bize; çok iyi tanırız onları doğuran yolları.</p>
<p>Bu yollar hep birer öznel buluş olarak kalır: bizim esinlenişimiz bizim kurnazlığımız, kısacası kendimizdir bunlar, ve kendi eserimizi algılama’ya çalıştığımız zaman, onu bir kez daha yaratırız, onu meyda­na getiren işlemleri kafamızda tekrarlarız, her özelliğini bir sonuç gibi görürüz. Böylece, algılama sırasında nesne asıl öğe, özne ise önemsiz öğe gibi gözükür; özne önemliliği ya­ratışta arar ve bulur, ama o zaman da nesne önemini yiti­rir.</p>
<p>Bu dialektik en açık olarak yazı sanatında ortaya çıkar. Çünkü edebi nesne, ancak devinim içinde varolan garip bir topaçtır. Bu nesneyi ortaya çıkarabilmek için okuma adını verdiğimiz somut bir edim gereklidir ve topaç, bu okuma sürdüğünce vardır. Okuma kesildi mi, kağıt üzerindeki ka­ra çizgilerden başka bir şey yoktur artık karşımızda.Ayakkabıcı, eğer ölçüsü tutuyorsa, kendi yaptığı ayakkabıyı giye­bildiği, bir mimar kendi yaptığı evde oturabildiği halde, ya­zar kendi yazdığını okuyamaz. Okurken bir tahmin yürütürüz, bekleriz. Cümlenin sonunu, bir sonraki cümleyi, bir sonraki sayfayı tahmin ederiz; onların bu tahminleri doğrulamasını ya da çürütmesini bekleriz; okuma bir yığın varsa­yımdan, birbirini özleyen düşlerle uyanışlardan, umutlardan ve hayal kırıklıklarından meydana gelir; okuyucular hep okudukları cümlenin ilersindedirler, ilerledikleri ölçüde bir yanı yıkılan, bir yanı sağlamlaşan, bir sayfadan ötekine dur­madan gerileyen ve edebi nesnenin hareketli ufkunu mey­dana getiren, yalnızca olması mümkün bir gelecek içindedir­ler. Beklemenin, geleceğin, bilmezliğin( bulunmadığı yerde nesnellik olamaz. Oysa yazma işinde, gerçek okumayı ola­naksız kılan, gizli bir yarı-okuma vardır. Sözcükler kalemin ucunda biçimlendiğinde yazar da onları görür tabii, ama okuyucu gibi görmez, çünkü yazmadan önce tanımaktadır onları, bakışının görevi, okunmayı bekleyen bu uyuyan söz­cükleri okşayarak uyandırmak değil, imlerin akışını denetle­mek, düzene koymaktır; bu salt düzenleyici bir iştir aslında, ve bakış burada, küçük imlâ yanlışları dışında, hiç bir şey öğretmez insana. Yazar ne tahmin eder, ne de görünüşe göre düşünür: tasarlar.</p>
<p>Kimi zaman kendini bekler, hani her zamanki deyimle, esinlenişi bekler. Ama insan kendini, başkalarını beklediği gibi beklemez; yazar, geleceğin daha oluşmadığını, bu geleceği kendisinin kurması gerektiğini bildiği için duraksar; kahramanının başına ne geleceğini he­nüz bilmiyorsa, bu, yalnızca bu konuda düşünmemiş, bir karara varmamış bulunduğunu gösterir; bu durumda gele­cek bembeyaz bir sayfadır, oysa okuyucunun geleceği kita­bın sonuyla kendisi arasında kalan, tıka basa sözcükle dolu şu iki yüz sayfada”. Görüldüğü gibi, yazar her yerde kendi bilgisiyle, kendi istemiyle, kısacası kendi kendisiyle karşıla­şır, hep kendi öznelliğine dokunur, yarattığı nesne elinin eremeyeceği yerdedir, yazar onu kendisi için yaratmaz. Sonradan kendi yazdığını okusa bile çok geçtir artık; cümlesi hiç bir zaman gözüne tam bir nesne gibi gözükmeyecektir.</p>
<p>Öznelin sınırına dek gider, ama bu sınırı aşamaz, bir çizgi­nin, bir özdeyişin, yerini bulmuş bir sıfatın etkisini beğe­nir; ama bu, onların başkası üzerinde yapacakları etkidir; yazar bu etkiyi beğenebilir, ama duyamaz. Proust, Char­lus’ün homoseksüelliğini sonradan keşfetmedi, çünkü kita­ba başlamadan buna karar vermişti. Ve eser günün birinde yazan için nesnelliğe benzer bir şey kazanırsa, bunun ne­deni, aradan yıllar geçmiş, yazarın eseri unutmuş olmasın­dadır, artık onun içine giremeyişinde ve onu yeniden ya­zamayacak duruma gelmiş olmasındadır. Ömrünün sonun­da Toplum Sözleşmesi’ni okuyan Rousseau gibi.</p>
<p>Demek ki insanın kendisi için yazması diye bir şey yoktur: böyle bir şey tam bir bozgun olurdu; insan heye­canlarını kağıt üstüne dökmekle onlara güç bela cansız bir uzantı sağlayabilir belki. Yaratıcı edim, bir eserin ortaya çı­kışındaki noksan ve soyut bir andan başka bir şey değildir; eğer yazar tek başına yaşasaydı, istediği kadar yazsın, eser hiç bir zaman bir nesne gibi ortaya çıkmayacak ve yazarın ya kalemi bırakması, ya da umutsuzluğa kapılması gereke­cekti. Ama yazma işleminin karşısında dialektik bir bağlaşık terim, yani okuma işlemi vardır ve birbirine bağlı bu iki edim iki ayrı edimci gerektirir. Zihnin eseri olan bu so­mut ve hayali nesneyi yazarla okuyucunun birleşik çabası ortaya çıkaracaktır. Sanat ancak başkası için ve onun aracı­lığıyla vardır.</p>
<p>Gerçekten de okuma, algılama ile yaratışım bireşimi gi­bidir1; hem öznenin, hem de nesnenin önemli olduğunu gösterir; nesne önemlidir, çünkü kesin olarak aşkındır, ken­dine özgü yapıları zorla benimsetir ve onu beklemek ve göz­lemek zorunluğu vardır; ama özne de önemlidir, çünkü yalnızca nesneyi ortaya çıkarmak için (yani ortada bir nesne­nin mevcut olması için gereken şeyi yapmak üzere) değil, ayrıca bu nesnenin mutlak bir biçimde varolması (yani bu nesneyi yaratmak) için gereklidir. Kısacası, okuyucu hem keşfettiğinin, hem de yarattığının bilincine varır, yaratır­ken keşfettiğini, keşfederken yarattığını fark eder. Gerçek­ten de, okumanın mekanik bir işlem olduğu ve, bir fotoğraf kağıdının ışıktan etkilenişi gibi, okuyucunun da imlerden etkilendiği sanılmamalıdır. Eğer okuyucu dalgın, yorgun, aptal, ya da şaşkınsa, ilişkilerin çoğu gözünden kaçacak, nesneyi “alamayacaktır” (bu sözcüğü ateş “almak” ya da “almamak” deyimlerindeki anlamında düşünmek gerekir); karanlığın içinden sanki rasgele bir takım cümleler çekip çıkaracaktır.</p>
<p>Eğer iyi bir günündeyse, sözcüklerin ötesinde bireşimsel bir biçim tasarlayacaktır ki, her cümle bu biçi­min ufak bir işlevinden başka bir şey olmayacaktır: “tema”, “konu” ya da “anlam”. Böylece, daha işin başında gö­rülüyor ki anlam sözcüklerde değildir, çünkü tam tersine, bu sözcüklerin her birinin imlemini anlamamıza yardım eden şey anlamın kendisidir; ve dil aracılığıyla gerçekleşmesine rağmen, edebi nesne, hiç bir zaman dilin içinde verilmemiş­tir; tam tersine, yapısı gereği, sessizliktir, sözün yadsınma­sıdır. Nitekim bir kitapta yan yana uz atılmış duran yüz bin sözcük birer birer okunsa bile, eserin anlamı ortaya çıkmayabilir; anlam sözcüklerin toplamı değildir, onların ör­gensel (organique) bütünlüğüdür. Eğer okuyucu bu sessiz­liğe bir anda ve hemen hemen kılavuzsuz erişemezse, hiç bir şey yapılmamış demektir. Kısacası, eğer okuyucu bu sessizliği kafasında uydurmazsa ve sonra da uykudan uyandırdığı sözcükleri ve cümleleri onun içine yerleştirmez ve orada tutmazsa, hiç bir şey elde edilemez. Eğer bana, bu işleme ikinci bir icat ya da buluş adını vermenin daha uygun düşeceğini söylerseniz, ben de size böyle bir icadın, ilk icat kadar yeni ve benzersiz bir edim olacağını söylerim. Özellikle de, bir nesne daha önce hiç varolmadıysa, onu ne yeniden icat etmek, ne de keşfetmek söz konusu olabilir, derim.</p>
<p>Çünkü, yazarın asıl ereği sessizlikse de, kendisi bu­nu hiç bir zaman tadamamıştır; onun sessizliği özneldir ve dilden sonra gelir, sözcük yokluğudur bu, esinlenişin kayıt­sızlaşmış ve yaşanmış sessizliğidir; söz, sonradan onu ken­dine özgü kılacaktır; oysa okuyucunun yarattığı sessizlik bir nesnedir. Ve bu nesnenin içinde daha başka sessizlikler vardır: yazarın söylemediği şeylerdir bunlar. Burada söz ko­nusu olan, okumanın ortaya çıkardığı nesnenin dışında hiç bir anlam taşıyamayacak pek özel niyetlerdir; bununla bir­likte ona yoğunluk kazandıran ve şu benzersiz çehreyi ve­ren de işte bu niyetlerdir. Bu niyetlerin dile getirilmemiş olduğunu söylemek yetersizdir: onlar aslında dile getirilmesi olanaksız şeylerdir.</p>
<p>Ve işte bu yüzden okumanın hiç bir belli anında bulamayız onları; her yerde vardırlar, hiç bir yerde yokturlar: Grand Maulnes’ün o olağanüstü niteliği, Armance’ın süslülüğü, Kafka mitolojisindeki gerçeklik ve doğruluk payı, bütün bunlar hiç bir yerde verilmemiştir; okuyucunun, yazılı şeyi hiç durmadan aşarak bütün bunları kafasında yaratması gerekir. Hiç kuşkusuz yazar ona yol gösterir; ama sadece yol gösterir; koyduğu işaret kazıkla­rının arası boştur, bu boşlukları doldurmak gerekir, onların ötesine geçmek gerekir. Sözün kısası, okuma kılavuzlu bir yaratıştır.</p>
<p>Gerçekten de, bir bakıma, edebi nesnede okuyu­cunun öznelliğinden başka bir öz yoktur: Raskolnikof’un bekleyişi, ona ödünç verdiğim, kendi bekleyişimdir; oku­yucunun bu sabırsızlığı olmasa, ortada cılız imlerden başka bir şey kalmayacaktır; sorgu yargıcına duyduğu nefret, be­nim imler tarafından kışkırtılan, elde edilen nefretimdir, ve sorgu yargıcının kendisi bile, Raskolnikof aracılığıyla ona duyduğum nefret olmadan varolamayacaktır; bu nefret­tir ona can veren, etidir bu onun. Ama öte yandan sözcükler, duygularımızı kışkırtmak ve sonra onları bize doğru yansıtmak üzere kurulmuş birer tuzak gibi oradadırlar; her sözcük bir aşkınlık yoludur, o duygulanımlarımızı haberdar eder, adlandırır, hayali bir kişiye yükler, bu kişi de onları bizim yerimize yaşar ve onun bu ödünç alınmış tutkular­dan başka bir özü yoktur; sözcük bu tutkulara birer amaç, birer perspektif, bir ufuk kazandırır</p>
<p>Böylece, okuyucu için, her şey yapılmayı beklemektedir ve her şey daha önce yapılmıştır; eser ancak onun yetenekleri ölçüsünde vardır; okuduğu ve yarattığı sırada, her an anlamayı daha ileri gö­türülebileceğini, daha derinine yaratabileceğini bilir; ve bu yüzden de eser ona eşya gibi tükenmek bilmez ve katı ola­rak gözükür. Öznelliğimizin ürünleri şeklinde ortaya çıktık­ça, gözlerimizin önünde geçirimsiz nesnellikler halinde do­nup kalan bu değerli ve mutlak üretimi biz, Kant’ın tanrısal Akıl’a özgü diye gördüğü şu “akılsal sezgi”ye benzete­biliriz pekala.</p>
<p>Yaratış ancak okumada bütünlendiğine, sanatçı başla­dığı işi bitirme görevini bir başkasına bırakmak zorunda ol­duğuna ve ancak okuyucunun bilinci aracılığıyla kendisini eserinin önemli bir öğesi olarak yakalayabildiğine göre, her edebi eser bir çağrıdır.</p>
<p>Yazmak, benim dil aracılığıyla giriştiğim ortaya çıkarışı nesnel varlık durumuna geçirmesi için okuyucuya çağrıda bulunmaktır. Ve eğer yazarın neye çağ­rıda .bulunduğunu soracak olursanız, cevap çok basittir, Her kitapta, estetik nesnenin ortaya çıkışını gerektirecek kadar neden değil de, yalnızca bu nesnenin yaratılması için bir takım çağrılar bulunduğundan; ayrıca yazarın zihninde bu iş için yeterli bir neden mevcut olmadığı ve hiç bir zaman elinden kurtulamayacağı öznelliği de nesnelliğe geçiş için yeterli bir sebep olmadığından, sanat eserinin yaratılışı, daha önce elde bulunan verilerle açıklanamayacak yeni bir olaydır. Ve bu kılavuzlu yaratış mutlak bir başlangıç oldu­ğuna göre, sanat eserini okuyucunun özgürlüğü, hem de en katkısız özgürlüğü yaratmaktadır.</p>
<p>Öyleyse yazar, eserinin ortaya konuşuna yardım etmesi için okuyucunun özgürlüğüne çağrıda bulunmaktadır. Denecek ki, bütün araçlar özgürlü­ğümüze hitap eder, çünkü bunlar gerçekleşebilecek bir eyle­min aygıtlarıdır ve bu konuda, sanat eseri biricik örnek değildir.</p>
<p>Gerçekten de araç, bir işlemin donup kalmış taslağıdır. Bununla birlikte araç, varsayımsal emir kipi düzeyin­de kalır: bir çekici, bir sandığı çakmakta ya da komşumu gebertmekte kullanabilirim. Kendi başına ele aldığımda, çe­kiç özgürlüğüme yönetilmiş bir çağrı değildir, beni özgürlü­ğümle yüz yüze getirmez, yapacağım işde kullanılacak yol­ları özgürce bulabilmenin yerine bir dizi geleneksel düzen­li davranış geçirerek daha çok özgürlüğüme hizmet etme ereğini taşır.</p>
<p>Kitapsa özgürlüğüme hizmet etmez: onu gerektirir. Gerçekten de sahici özgürlüğü zorlama, büyüleme ya da yalvarmalarla çağıramazsınız. Ona erişebilmek için tek bir yol vardır: ilkin onu tanımak, sonra da güvenmek; en sonunda da ondan, kendi adına, yani ona duyduğumuz gü­ven adına, bir edim istemek. Demek ki kitap, araç gibi, herhangi bir amaca varmanın bir yolu değildir: O kendini okuyucunun özgürlüğü önüne bir amaç gibi çıkarır. Kant’ın “amaçsız amaçlılık” deyimi, bence, sanat eserini nitelemeye hiç uygun düşmeyen bir deyimdir.</p>
<p>Gerçekten de bu deyim, estetik nesnenin yalnızca bir ereklilik dış görünüşü taşıdığı ve hayal gücünün özgür ve düzenli oyununu gerektirmekten öte geçmediğini içermektedir. Bunu ileri sürmek, se­yircinin hayal gücünde yalnızca düzenleyici değil, aynı zamanda kurucu bir işlev bulunduğunu unutmaktır; oyun oynamaz bu hayalgücü, onun görevi sanatçının bıraktığı izlere göre gü­zel nesneyi yaratmaktır.</p>
<p>O, zihnin öteki işlevleri gibi, kendi kendisine bakıp zevklenemez, hep dışardadır, hep bir giri­şime bağlıdır. Eğer bir nesnede, böyle bir şey düşünmediği­miz anda bile bir amaç bulunduğunu kabul ettirecek kadar kurallara uygun bir düzenlilik bulunsaydı, o zaman amaçsız amaçlılıktan söz edilebilirdi..Güzeli bu türlü tanımlasak sanatın güzelliğiyle doğal güzelliği bir tutabilirdik. (Kant’ın amacı da budur zaten) -; çünkü, örneğin bir çiçekte o ka­dar çok bakışım (symetrie), öylesine birbirine uyan renk­ler, öylesine düzgün çizgiler vardır ki, insanın içinden daha ilk anda bütün bu özelliklerde amaççı bir açıklama aramak ve bunları bilinmez bir amaca yönelmiş yollar gibi görmek gelir. Ama düpedüz bir yanılmadır bu: doğadaki güzellikle sanattaki güzelliğin en ufak bir ilişkisi yoktur. Sanat eseri bir amaç gütmez; bu konuda Kant’la aynı fikirdeyiz. Ama bu, sanat eserinin kendisinin bir amaç oluşundan ileri gel­mektedir. Kant’ın formülü her tablonun, her yontunun, her kitabın içinde çınlayan çağrıyı hiç hesaba katmamaktadır. Kant eserin önce bir olgu gibi, ancak daha sonra bir görü gibi varolduğunu sanıyor.</p>
<p>Oysa eser ancak kendisine bakıldığı zaman vardır ve öncelikle de katkısız bir çağrı, katkısız bir vara gerektirimidir. O, varlığı belli, ereği ise belirsiz bir aygıt değildir: yerine getirilmesi gerekli bir ödev gibi çıkar karşımıza, daha ilk anda şartsız emir kipi içinde yer alır. Şu kitabı masaya bırakıvermek bütünüyle elinizdedir. Ama açtığınız an, sorumluluğunu yüklenmişsiniz demektir.</p>
<p>Çünkü özgürlük, öznelliğin özgür işleyişinden alınan tadda değil, bir buyruğun gerektirdiği yaratıcı edimde ortaya çı­kar. Değer dediğimiz şey de işte bu amaç; aşkın, ama seve seve katlanılan, en gerçek özgürlükle uyulan bu buyruktur. Sanat eseri, bir çağrı olduğu için bir değerdir.</p>
<p>Eğer okuyucumu benim giriştiğim işi sona erdirmeye çağırıyorsam, şurası çok açık ki, onu katkısız bir özgürlük, katkısız bir yaratıcı güç, koşulsuz bir etkinlik gibi görüyo­rum demektir; bu durumda, hiç bir zaman onun edilginli­ğine çağrıda bulunamam, yani onu etkilemeye, ona bir anda korku, istek ya da kızgınlık gibi heyecanlar vermeye kalkışa­mam. Tahmin edilmeleri, yönetilebilmeleri mümkün olduğu ve elde, önceden denenip etkinlikleri görülmüş yollar bulunduğu için, yalnızca bu heyecanları kışkırtmakla uğraşan yazarlar da var tabii. Ama, ta eski çağlardan beri, sahneye çocuk sokmakla suçlanan Euripides gibi, bu yazarlar da böyle dav­randıkları için suçlanmaktadır. Tutkunun bulunduğu yerde özgürlük başkalaşmış, yabancılaşmış durumdadır; kendini ufak tefek şeylere körü körüne kaptırdığından, asıl işi olan mutlak bir amaç yaratmayı unutur.</p>
<p>O zaman kitap, kin ya da arzuyu besleyen bir araç olur çıkar. Yazar okuyucuyu al­lak bullak etme peşinde koşmamalıdır, yoksa kendi kendi­siyle çelişir; ille de bir şeyler beklemek istiyorsa, yalnızca yerine getirilecek görevi önermelidir.</p>
<p>Sanat eserinin belli başlı niteliği, yani katkısız bir sunu olma niteliği de bura­dan geliyor işte: okuyucunun elinde belli bir estetik geri çe­kilme payı bulunmalıdır. Gautier’nin, budalaca, “sanat için sanat” kuramıyla, Parnasçıların da sanatçının kayıtsızlığıyla karıştırdıkları şey işte budur. Söz konusu olan şey yalnızca bir sakınımdır ve Genet buna, daha doğru bir deyimle, “ya­zarın okuyucuya karşı nezaketi” adını veriyor. Ama bu de­mek değildir ki yazar kalkıp bilmem hangi soyut ve kav­ramsal bir özgürlüğe çağrıda bulunsun. Estetik nesne ancak duygularla yaratılır; eğer dokunaklıysa, bu ancak bizim gözyaşlarımızda ortaya çıkar; gülünçse, bunu ancak bi­zim gülüşümüz kanıtlayacaktır.</p>
<p>Ne var ki bu duygular ayrı bir türdedir: çıkış noktalarında özgürlük vardır onların, ödünç verilmiştirler. Anlatıya bağladığım inanç bile gönül rızasıyla verilmiş bir inançtır. Sözcüğün Hıristiyanca anla­mıyla, bir Tutku’dur bu, yani yaptığı özveriyle aşkın bir sonuç elde etmek üzere, bile bile edilginlik durumuna giren bir özgürlüktür. Okuyucu kendini saflaştırır, saflık içine iner ve saflık, sonunda bir düş gibi üzerine çökse bile, öz­gürlüğünün her an bilincindedir. Zaman zaman yazarları şu ikilem içine kapatmak istediler: “Ya anlattığınız öyküye ina­ndır, ki bu dayanılacak şey değildir; ya da hiç inanılmaz, ki bu da gülünçtür.” Ama bunun kanıtı saçma, çünkü estetik bilincin özelliği, bağlanma yoluyla, yemin ederek inanma­dır; kendi kendine ve yazara sürekli olarak inanmadır; inan­mayı seçmek üzere hiç durmadan yenilenen bir seçmedir. Her an uyanabilirim ve bilirim bunu; ama istemem: oku­ma, özgür bir düştür. Öyle ki, bu hayalî inanca dayanarak oynanan bütün bu duygular, özgürlüğümün özel dalgalanma­ları gibidirler; onlar, bu özgürlüğü özümlemek ya gizlemek şöyle dursun, tam tersine, özgürlüğümün kendi kendisini keşfedebilmek üzere seçtiği yollardır. Daha önce de söy­ledim: Raskolnikof, kendisine duyduğum ve onu yaşatan şu tiksinti ve sevgi karışımı olmasa, gölge gibi kalacaktır.</p>
<p>Ama, hayalî nesneye özgü bir tersyüz oluşla, tiksintimi ya da beğenmemi kışkırtan onun davranışları olmayıp, tersine, Raskolnikof’un davranışlarına yoğunluk ve nesnellik kazan­dıran benim tiksintim ve beğenişimdir. Demek ki, okuyucu­nun duygulanımları hiç bir zaman nesnenin etkisi altında değildir ve hiç bir dış gerçeklik onları koşullandıramayaca­ğı için, kaynaklarını sürekli olarak özgürlükten alırlar, yani bu duygulanımlar tepeden tırnağa cömerttirler &#8211; çünkü ben, başlangıcında da, bitiminde de özgürlük bulunan bir duygu­lanıma cömert derim. Bu duruma göre, okuma bir cömertlik temrinidir; ve yazarın okuyucudan beklediği, soyut bir öz­gürlüğün uygulanması değil, tutkuları, önyargıları, beğenile­ri, cinsel mizacı ve değer ölçüleriyle bütün kişiliğini verme­sidir. Yalnız bu kişilik eliaçıklıkla verilecektir; yazarın yü­reği özgürlük doludur ve bu özgürlük duyarlığının en karanlık yanlarını bile değiştirmektedir. Ve nasıl etkinlik nes­neyi daha iyi yaratmak üzere edilgenleştiyse, aynı şekilde edilginlik de bir edim olmakta, okuyan insan en yüksek duyarlık düzeyine ulaşmaktadır. İşte bu yüzden, yürekleri­nin katılığıyla tanınmış kişilerin hayali mutsuzluklar karşı­sında gözyaşı döktüğüne tanık oluruz; bu gibiler bir an için, ömürleri boyunca kendi özgürlüklerini kendi gözlerin­den saklamamış bulunsalardı nasıl olacak idiyseler öyle olmuşlardır.</p>
<p>Demek ki yazar, okuyucuların özgürlüğüne çağrıda bu­lunmak için yazar ve bu özgürlüğün eserini canlandırmasını bekler. Ama bununla yetinmez ve okuyuculardan, onlara gös­terdiği güveni kendisine göstermelerini, kendi yaratıcı öz­gürlüğünü tanımalarını ve bakışık ve ters yönlü bir çağrıy­la bu özgürlüğü davet etmelerini ister. Ve işte bu noktada okumanın bir başka dialektik çelişkisi ortaya çıkıyor: ken­di özgürlüğümüzü hissettiğimiz oranda başkasının özgürlü­ğüne saygı duyarız; başkası bizden ne kadar çok şey bek­lerse, biz de başkasından o kadar çok şey bekleriz.</p>
<p>Bir görünüm karşısında heyecan duyduğum zaman, bu görünümü yaratanın ben olmadığımı çok iyi bilirim; ama ben olmasam, gözlerimin önünde ağaçlar, yapraklar, toprak ve otlar arasında beliren ilişkilerin varolmayacağını da bilirim. Renklerin uyuşumunda, biçimlerin birbirine uygun­luğunda ve rüzgarın doğurduğu hareketlerde yakaladığım şu amaçlılık görünüşünü açık1ayamayacağımı pek iyi bilirim. Bununla birlikte o vardır, gözlerimin önündedir ve aslında ben, ancak daha önceden varolan bir şeyi,var edebilirim, ama, Tanrı’ya inansam bile, evrensel Tanrı çağrısıyla gözü­mün önündeki özel görünüm arasında, salt sözsel bir ilinti dışında, hiç bir ilinti kuramam: Tanrı’nın manzarayı ben zevk alayım diye yarattığı ya da beni bu manzaradan hoşlanayım diye yarattığını söylemek, soruyu cevap yerine koymaktır. Şu mavi ile şu yeşil arasındaki uyum isteyerek mi yaratılmıştır.</p>
<p>Nasıl bilebilirim bunu? Evrensel bir yaratan fikri, hiç bir özel niyetin doğruluğunu garantileyemez; hele şu ele aldığımız du­rumda … Çünkü çimenin yeşili biyolojik yasalarla, pek özel sürekliliklerle, coğrafi bir gerekircilikle açıklanmaktadır, oy­sa suyun maviliği ırmağın derinliğinden, toprağın yapısın­dan, suyun akış hızından gelmektedir. Renklerin bir araya gelişi, eğer bir isteğe bağlıysa, ancak üstüne üstlük olabilir; iki neden dizisinin raslaşmasıdır bu, yani, ilk bakışta, bir raslantı sonucudur. En iyi durumda bile, “amaçlılık” karanlık bir şey olarak kalmaktadır. Bulduğumuz bütün ilintiler birer varsayımdır; hiç bir amaç önümüze bir buyruk gibi çıkma­maktadır, çünkü bu amaçların hiç biri bir yaratıcı tarafından istenmiş olduğunu açıkça belli etmemektedir.. Nitekim, do­ğal özellik hiç bir zaman özgürlüğümüze çağrıda bulunmaz. Daha doğrusu, yaprakların, biçimlerin, hareketlerin bütü­nünde, düzene benzer bir şey, yani bu özgürlüğü gerekti­riyormuş gibi duran, ama bakışlar altında eriyip giden yalancı bir çağrı vardır. Bakışlarımızı bu düzenlilik üstünde gezdirmeye başladığımız an, çağrı yok olur: bir başımıza kalırız, şu renkle bu rengi ya da bir üçüncüsünü bir araya getirmek, ağaçla suyu, ya da ağaçla göğü, ya da ağaç, su ve göğü birleştirmek elimizdedir.</p>
<p>Özgürlüğüm, keyfi bir istek olup çıkar; yeni ilişkiler kurduğum oranda, beni çağıran ya­lancı nesnellikten uzaklaşırım; eşyanın meydana getirdiği belli belirsiz motifler üzerinde düş kurarım; doğal gerçeklik, bu düşler için bir vesileden başka bir şey değildir artık. Ya da, bir an için algılanan bu düzenliliğin bana hiç kimse tarafından verilmemiş oluşundan, yani sahici olmayışından bü­yük bir üzüntü duyarak, düşümü yakalayıp bir bez üstüne, bir yazıya dökmem mümkündür. Böyle yapmakla, doğal gö­rünümlerde beliren amaçsız amaçlılık ile öteki insanların ba­kışı arasına girerim; bu amaçsız amaçlılığı onlara aktarırım; o, bu aktarmayla insanlaşır; sanat burada bir verme töreni olur ve yalnız bu verme bile bir değişime yol açar: burada, san­ki maderşahi adlandırmalarda ve güçlerde bir değiş tokuş olmuştur, bu maderşahi düzende ana adlara sahip değildir, ama dayıyla yeğen arasında aracılık etmeye devam etmekte­dir. Geçerken bu yanılsamayı yakaladığıma- göre; onu öteki insanların önüne getirdiğime ve onlar adına bu ya­nılsamayı ortaya çıkardığıma, onların yerine bu konuda dü­şündüğüme göre, artık buna güvenle bakabilirler: yanılsama artık bir niyete bağlıdır. Bana gelince, hiç kuşku yok ki ben, başkalarına aktardığım nesnel düzenlemeyi hiç bir zaman göremem ve öznellikle nesnellik sınırında kalakalırım.</p>
<p>Oysa okuyucu, güvenlik içinde ilerler. O ne kadar uza­ğa giderse gitsin, gene de yazar daha uzağa gitmiştir. Kita­bın çeşitli öğeleri.- bölüm ya da sözcükler &#8211; arasında bu­lacağı yakınlık ne olursa olsun, güvenlik içindedir okuyucu : çünkü bu yakınlıklar bile bile yaratılmıştır. Hatta,</p>
<p>Descartes’ın dediği gibi, o, aralarında hiçbir ilinti bulunmayan bölümler arasında bile sanki gizli bir düzen varmışcasına davranabilir, yaratıcı bu yolu ondan önce geçmiştir ve en güzel düzensizlikler bile sanatın sonucudur, yani bir çeşit düzendir. Okuma bir tümevarım, araya yeni öğeler katma, ya da çıkarmadır ve tıpkı uzun bir süre bilimsel tümevarımın temeli sanılan tanrısal istem gibi, bütün bu etkinliklerin (faa­liyetlerin) temeli de yazarın istemindedir. Tatlı bir güç, ilk sayfadan son sayfaya dek bizimle birlikte ilerler ve bize destek olur. Bu, bizler sanatçının niyetlerini kolaycacık bulup ortaya çıkaracağız demek değildir: daha önce de söylediği­miz gibi, bu niyetler bir takım sanılara dayanır ve okuma yaşantısı denen bir şey vardır; ama bu görüsel sanılar, içinde bulunduğumuz açık kesinlikle, yani bir kitapta ortaya çı­kan güzelliklerin hiç bir zaman bir raslantı sonucu olmadığı kesinliğiyle desteklenmektedir.</p>
<p>Ağaç ile gök, doğada, ancak bir raslantı sonucu bir araya gelirler; oysa bir romanda kah­ramanlar şu kulede, şu hapishanedeyseler, şu bahçede geziniyorsalar, burada söz konusu olan şey, hem bir dizi bağım­sız nedenin yeniden canlandırılması (roman kişisi, ruh­sal ve toplumsal bir dizi olayın doğurduğu belli bir ruh durumundadır: öte yandan, belli bir yere gitmektedir ve kentin biçimi onun belli bir parktan geçmesini gerektirmekte­dir), hem de daha derin bir amaçlılığın dile getirilmesidir; çünkü park ancak belli bir ruh durumuyla uyuşmak, nesne­ler yardımıyla bu ruh durumunu dile getirmek ya da kes­kin bir karşıtlıkla onu daha belirginleştirmek üzere varolmuştur; ve ruh durumunun kendisi de manzarayla birlikte düşünülmüştür. Burada nedensellik dış görünüş biçiminde­dir ve buna “nedensiz nedensellik” adı verilebilir; derin gerçeklik ise amaçlılıktır…</p>
<p>Ama amaçlar düzenini böyle bü­yük bir güvenle nedenler düzeni altına yerleştirebilmem, da­ha kitabın kapağnı açarken, nesnenin kaynağını insanî öz­gürlükten aldığını olumlayışımdan ileri gelmektedir. Sanatçı­nın tutku yüzünden ve tutkuyla yazdığından kuşkulansaydım, güvenim bir anda uçup giderdi, çünkü bu durumda neden­ler dizisini amaçlar dizisiyle desteklemenin hiç bir anlamı kalmayacaktı, çünkü amaçlar dizisi de ruhsal bir nedensel­likle desteklenmiş olacak ve sonunda, sanat eseri gerekir­cilik zinciri içine girmiş bulunacaktı. Şuna hiç kuşku yok ki, okuduğum sırada, yazarın kendini bir tutkuya kaptırabi­leceğini, hatta eserini önce bir tutkunun etkisi altında ta­sarlamış bulunabileceğini yadsımıyorum. Ama onun yazma­ya karar verişi, kendini duygulanımlarından uzak tutmasını gerektirmektedir; kısacası, tıpkı okurken benim yaptığım gi­bi, heyecanlarını özgür heyecanlar durumuna getirmesi, ya­ni cömertçe verme durumunu alması gerekir. Demek ki oku­ma, yazarla okuyucu arasında bir cömertlik antlaşmasıdır; her ikisi de birbirine güvenir, birbirine inanır, kendinden beklediğini karşısındakinden de bekler. Çünkü bu güven eli ­açıklığın ta kendisidir: hiç kimse yazarı, özgürlüğünün okuyucu tarafından kötüye kullanılacağına inanmaya zorlayamaz; hiç kimse de okuyucuyu yazarın kendisine karşı böyle davranacağına zorla inandıramaz. Her ikisi de özgür bir karar verirler. O zaman aralarında dialektik bir alış-veriş başlar; okurken, bir şeyler beklerim, okuduğum şey isteklerimi kar­şılıyorsa, beni, yazardan daha fazlasını istemeye, yani yazarın benden daha fazla şey beklemesini istemeye iter. Ve ters yönden bakılırsa, yazar da benim isteklerimi en yüksek dereceye çıkarmamı bekler. Böylece özgürlüğüm kendini ortaya koyarken, karşımdaki insanın özgürlüğünü ortaya çıkarmış olur.</p>
<p>Estetik nesnenin «gerçek» (ya da böyle olduğunu ileri süren) veya «biçimci» bir sanatın ürünü olması pek önemli değildir. Her iki durumda da, doğal ilintiler tepetaklak edilmiştir: Cezanne’ın tablosu da birinci planda yer alan şu ağaç, öncelikle nedensel bir zincirlemenin sonucudur. Ama nedensellik bir yanılsamadır; tabloya baktığımız sürece bu nedensellik bir önerme olarak kalacaktır tabii, ama derin bir amaçlılık tarafından da desteklenecektir: ağacın şuraya konması, tablonun, şu biçim ile şu renklerin ön plana yerleştirilmesini gerektirmesindendir. Böylece gözümüz, görüngüsel nedenselliğin ardında, nesnenin iç yapısı olan amaçlılığı yakalamakta ve, amaçlılığın ötesinde de, bunun kaynağı ve ilksel temeli olan insanî özgürlüğe ulaşmaktadır. Ver Meer’in gerçekçiliği öylesine aşırıdır ki, ilk bakışta fotoğraf gibi re­sim yaptığı sanılabilir.</p>
<p>Ama resimlerindeki eşyanın göz alıcı­lığı, o ufacık tuğla duvarların pembe ve kadifemsi parlaklığı, bir hanımeli dalının mavi kalınlığı, koridorların cilalı karanlıklığı, kişilerin okunmuş su vazosu üzerindeki taşlar gibi parlak ve portakal rengindeki derisi incelendiği zaman duyulan zevk de ortaya koyar ki, amaçlılık biçimlerde ya da renklerde değil, ressamın özdeksel hayal gücündedir; burada, eşyaya şu ya da bu biçimi verdirten sebep o eşyanın öz ve hamurunun ta kendisidir; bu gerçekçi ressamla, mutlak ya­ratışa belki daha çok yaklaşıyoruz; çünkü burada, madde­nin edilginliğinde buluyoruz insanın özgürlüğünü.</p>
<p>Oysa, eser hiç bir zaman boyanan, yontulan ya da an­latılan nesneyle sınırlı değildir; eşyayı nasıl dünya perdesi önünde görüyorsak, sanat eserinin canlandırdığı nesneleri de evren perdesi önünde seyrederiz. Fabrice’nin serüvenle­rinin ardında, 1820 İtalya’sı, Avusturya’sı ve Fransa’sı görü­nür; rahip Blanes de yıldızlarıyla birlikte göğe ve sonra da bütün yeryüzüne bakar. Her ne kadar ressam bize bir tarla ya da bir vazo dolusu çiçek sunarsa da, tabloları bütün dün­yaya açılan birer penceredir; başaklar arasına dalıp giden şu kırmızı yolu biz, Van Gogh’un çizdiğinden daha öteye, başka buğday tarlaları arasında, başka bulutlar altında, denize dökülen bir ırmağa dek izleriz; ve tarlaların varlığı ile erek­liliğin varlığını ayakta tutan derin toprağı sonsuza dek, dünyanın öteki ucuna dek uzatırız. Demek ki yaratıcı edim, yarattığı ya da yeniden canlandırdığı birkaç nesne aracı1ığı” ile, dünyayı tekrar ele geçirme ereğini güder. Her tablo, her kitap varlığın bütünlüğünün yeniden ele geçirilişidir; her sanat eseri bu bütünlüğü seyircinin özgürlüğü önüne getirir.</p>
<p>Çünkü sanatın en son ereği de budur: dünyayı olduğu gibi, ama sanki kaynağını insanı özgürlükten alıyormuş gibi gös­tererek yeniden ele geçirmek, yakalamak. Bununla birlikte, yazarın yarattığı şey ancak seyircinin gözünde nesnel bir gerçeklik kazandığı için, bu ele geçiriş, bu yakalayış, sey­retme &#8211; ve özellikle de okuma &#8211; ayiniyle kutsanır. Az ön­ce ortaya attığımız soruya daha iyi karşılık verecek durumdayız şimdi: yazar, aralarındaki karşılıklı istekler yardımıy­la varlığın bütünlüğünü insanoğluna yeniden kazandırsınlar ve evreni tekrar insanlık örtüsüyle kaplasınlar diye öteki insanların özgürlüğüne çağrıda bulunur.</p>
<p>Bu işi daha ileri götürmek istersek, yazarın, bütün öte­ki sanatçılar gibi, okuyucularına, genellikle estetik zevk adı verilen ve kendi payıma, daha çok, estetik sevinç diye adlandıracağım bir çeşit duygulanım vermek istediğini hatır­latmamız gerekir; bu duygulanımın belirmesi, eserin eksik­siz duruma geldiğini gösterir. Öyleyse bu duygulanımı daha önce sıraladığımız gözlemlerin ışığında inceleyelim. Gerçek­ten de, yaratıcının yarattığı sırada tadamadığı bu sevinç, se­yircinin, yani ele aldığımız durumda, okuyucunun estetik bi­linciyle birdir. Bu, karmaşık, ama yapıları birbirini koşul­landıran ve birbirinden ayrılmayan bir duygudur. Bu duy­gu, ilkin amaç-araçların ve araç-amaçların2 yararcı çağlayışını bir an için durduran aşkın ve mutlak bir ereğin, yani bir çağrının; ya da, aynı şey demek olan, bir değerin tanınması, kabul edilmesidir.</p>
<p>Ve bu değerin bende uyandırdığı durum­sal bilinç, zorunlu olarak, özgürlüğümün durumsal-olmayan bilinciyle bir aradadır; çünkü özgürlük aşkın bir gereklikle kendisini belli eder. Özgürlüğün kendi kendini tanıyışı, ka­bul edişi sevinçtir, ama durumsal-olmayan bilincin bu yapı­sı bir başka yapıyı içermektedir: gerçekten de) okuma bir yaratış olduğuna göre, özgürlüğüm yalnızca katkısız bir başına buyrukluk gibi değil, yaratıcı bir etkinlik gibi ortaya çıkmakta; yani kendi yasasını kendi koymakla yetinmeyip aynı zamanda nesneyi yaratanın da kendisi olduğunu farket­mektedir.</p>
<p>Sözün en gerçek anlamıyla estetik görüngü, yani yaratılan nesnenin yaratıcısına bir nesne gibi gözüktüğü yaratış işte bu düzeyde ortaya çıkmaktadır; yaratıcı bir tek bu durumda yarattığı nesnenin tadına varmaktadır. Ve oku­nan eserin durumsal bilincine verilen tat adı da, burada es­tetik sevincin bir temel yapısıyla karşı karşıya bulunduğu­muzu yeterince göstermektedir. Bu durumsal zevkin yanında, önemli bir şey olarak algıladığımız nesneye oranla kendimizin de vazgeçilmez olduğunu fark ederiz; bu ikincisi durum­sal değildir; bilincin bu görünüşüne ben estetik bilinç diyeceğim: yani güvenlik duygusu; en güçlü estetik heyecanlara yüce bir dinginlik kazandıran işte bu duygudur; kaynağını, öznellikle nesnellik arasındaki sıkı bir uyumun saptanmasın­dan almaktadır. Öte yandan estetik nesne hayalî şeyler aracı­lığıyla yakalanmak istenen dünyanın ta kendisi olduğu için, estetik zevk (sevinç), dünyanın bir değer, yani insani özgür­lüğün önüne çıkarılan bir görev olduğu konusundaki durum­sal bilinçle aynı zamanda tadılır.</p>
<p>Ve ben bu bilince estetik değişim adını vereceğim; çünkü dünya, çoğu kez, içinde bu­lunduğumuz durumun sınırı, bizi bizden ayıran sonsuz uzak­lık, verinin bireşimsel bütünlüğü, engeller ile araçların ayrımsızlaşmış birliği gibi gözükmekte &#8211; ama hiç bir zaman özgürlüğümüze yönelmiş bir istek, bir gereklik gibi gözük­memektedir. Bu yüzden, estetik sevinç hani şu ben-olmayan şeyi ele geçirmenin ve içleştirmenin bilincine vardığını düzey­de doğmaktadır, çünkü bu durumda veriyi buyruk, olguyu da değer biçimine dönüştürmekteyim: dünya benim göre­vim’ dir; yani özgürlüğümün en önemli ve gönül rızasıyla kabul edilmiş görevi, evren denen şu biricik ve mutlak nes­neyi, koşulsuz bir devinim içinde, varlık haline getirmektir.</p>
<p>Üçüncü olarak da, daha önce ele aldığımız yapılar insanı özgürlükler arasında varılmış bir antlaşmayı içermektedir; çünkü, bir kere okuma, yazarın özgürlüğünün güvenle ve bir şeyler bekleyerek tanınmasıdır; öte yandan da estetik zevk bir değer halinde hissedildiği için, başkasına yöneltilmiş mutlak bir isteği kapsamaktadır; bu, her insanın, bir özgürlük olarak bir eseri okurken aynı zevki almak istemesidir. Böylece bütün insanlık en büyük özgürlük içinde oradadır, hem kendi malı olan, hem de kendisinin “dışında” kalan bir dünyanın varlığını desteklemektedir. Estetik sevinçteki du­rumsal bilinç, dünyayı hem şu anda olduğu, hem de ilerde olması gerektiği gibi; hem bütünüyle bizim, hem de bize iyice yabancı ve bizim olduğu oranda bize yabancı kalan bir dünya halinde yakalayan imgeci (imageante) bir bilinçtir. Durumsal olmayan bilinç ise, evrensel bir güvenle evrensel bir gerekliğe konu olduğu için, insani özgürlüklerin meydana getirdiği uyumlu bütünlüğü gerçekten kavramaktadır.</p>
<p>Demek ki yazmak hem dünyanın üstündeki örtüleri kaldırmak, hem de onu okuyucunun cömertliğinin karşı­sına görev gibi çıkartmaktır. Yazmak, varlığın bütünlüğü için pek gerekli olduğunuzu kabul ettirebilmek üzere baş­kasının bilincine başvurmaktır; bu, önemliliği aracı</p>
<p>kişilerde yaşamak istemektir; ama öte yandan gerçek dünya ancak eylem içinde ortaya çıktığından, ancak bu dünyayı değiştirmek üzere aştığımız zaman kendimizi onun içinde hissettiğimizden, romancının evreni, eğer bu evreni bir aş­ma hareketi sırasında bulup ortaya çıkarmamış olsaydık, sığ kalacaktı. Sık sık dikkatimizi çekmiştir: bir nesne, anla­tı içinde, varoluş yoğunluğunu ona ayrılan betimlemelerin sayı ve uzunluğundan değil, kendisiyle çeşitli kişiler</p>
<p>arasındaki bağların karmaşıklığından alır; nesne, kullanıldığı, alınıp konulduğu, kısacası kişiler tarafından erekler uğruna aşıldığı oranda gerçeklik kazanacaktır. Roman dünyası, yani eşyalarla insanların bütünü için de durum aynıdır: bu dünyanın en büyük yoğunluğa erişebilmesi için, okuyu­cunun onu keşfetmesine yarayan şu yarı ortaya çıkarış, ya­rı yaratışın aynı zamanda eyleme hayalî bir katılış olması gerekir; bir başka deyişle, bu dünya, değiştirmek istediğiniz oranda canlanacaktır. Gerçekçiliğin yanılgısı, gerçeğin seyretmekle ortaya çıkacağını ve bunun sonucu olarak da, yansız bir betimleme yapılabileceğini sanmak olmuştur. İyi ama, algılamanın kendisi yan tutarak gerçekleştiğine göre, yalnızca adlandırma bile nesneyi değiştirmek anlamına gel­diğine göre, bu iş nasıl mümkün olacaktı? Ve evrenin vaz­geçilmez, önemli bir öğesi olmak isteyen yazar, bu evrendeki haksızlıklardan nasıl sıyrılabilirdi acaba? Oysa onun da payı bulunmalıdır bu haksızlıklarda; ama yazarın haksız­lık yaratmayı kabul edişi, ancak bu haksızlıkları ortadan kaldırmak üzere girişilmiş bir aşma hareketi içindedir.</p>
<p>Ba­na, yani okuyana gelince, eğer haksızlık dolu bir dünya ya­ratıyor ve onun varolmasına yardım ediyorsam, bunun so­rumlusu olmamak elimde değildir. Ve yazarın bütün sa­natı beni, kendisinin bulup ortaya çıkardığı şeyi yaratma’­ya, yani suç ortaklığına katılmaya zorlayışındadır. Böylece onunla ben, evrenin sorumluluğunu yükleniveririz. Özgür­lüklerimizin ortak çabasıyla desteklendiği ve yazar onu be­nim aracılığımla insanî olana katmak istediği için, bu ev­renin gerçekten kendisi olarak, en derin özüyle, sanki in­sanı özgürlüğü amaç edinmiş bir özgürlük tarafından destek­leniyormuş ve bu özgürlük onu bir baştan bir başa geçip gidiyormuş gibi belirmesi, bir amaçlar sitesi olamasa bile, hiç değilse bu siteye giden yolun bir aşaması, yani bir oluşum olması gerekir ve biz onu üzerimize çöken ezici bir kütle gibi değil, tersine bu amaçlar sitesine doğru aşılışı açısından görüp öyle sunmalıyız; betimlediği insanlık ne denli kötü ve umutsuz olursa olsun, eserde bir cömertlik havası bulunmalıdır.</p>
<p>Hiç kuşkusuz, bu eli açıklık öğretici söylevler ya da erdemli kişiler aracılığıyla dile gelmeyecek­tir: hatta bunun önceden düşünülmüş bile olmaması gere­kir ve iyi duygularla iyi kitap yazılmadığı besbellidir. Ama bu cömertlik kitabın alt dokusu, kişilerin ve eşyaların bi­çildiği kumaş olmalıdır: konu ne olursa olsun, bir çeşit ha­fiflik her yanda hissedilmeli ve eserin hiç bir zaman doğal bir veri olmayıp, tersine, bir gereklik ve bir sunu (arma­ğan) olduğunu anımsatmalıdır.</p>
<p>Şu dünyanın haksızlıklarıy­la birlikte önüme getirilişi, bu haksızlıkları soğukkanlılık­la seyredeyim diye değil, tiksintimle canlandırayım, üstle­rindeki perdeyi kaldırayım ve onları birer haksızlık, yani yokedilmesi-gereken-yolsuzluklar olarak yaratayım diyedir. Böylece yazarın evreni ancak okuyucunun incelemesi, hay­ranlığı, tiksinmesi sonunda tüm derinliğiyle ortaya çıkacaktır; ve cömert sevgi bir sürdürme yemini, cömert tik­sinme bir değiştirme yemini, hayranlık ise bir öykünme yeminidir; edebiyat ile ahlak apayrı şeyler olmasına rağmen, estetik buyruğun kökünde ahlaki bir buyruk bulunduğunu fark ederiz.</p>
<p>Çünkü yazar, yazma zahmetine katlanışıyla okuyucu­larının özgürlüğünü; okuyucu da, daha kitabı açtığı an ya­zarın özgürlüğünü tanıdığına göre, sanat eseri, hangi yön­den bakılırsa bakılsın, insanların özgürlüğüne güvenme işi­dir . Ve gerek okuyucular, gerekse yazar bu özgürlüğü ancak onun ortaya çıkması için tanıdıklarına göre, eser, dünyanın, insanî özgürlüğü gerektiren hayali bir canlandırılışı olarak tanımlanabilir. Bundan öncelikle şu sonuç çıkıyor: kullanılan renkler ne denli koyu olursa olsun, dünyayı, insanlar onun karşısında özgürlüklerini hissetsinler diye betimlediğimize göre, kara edebiyat yoktur. Demek ki ancak iyi ve kötü romanlar vardır. Ve kötü roman, pohpohlayarak hoşa gitmeye çalışan romandır, iyi romansa bir inanma ve inanılma işidir. Yalnız, yazar aralarında bir uyum kurmak istediği bu özgürlükler karşısına eseri, ancak, her an daha fazla özgürleşen bir dünya görünüşü altında çıkarabilir.</p>
<p>Ya­zarın yarattığı bu cömertlik yağmurunun bir haksızlığın onaylanması için kullanılması ve okuyucunun, insanın insana kulluğunu destekleyen ya da kabullenen ya da bunu yargılamaktan kaçınan bir eseri okurken özgürlüğünün ta­dına varması akıl alacak şey değildir.</p>
<p>Beyazlara karşı duyu­lan nefretle dopdolu olsa da, Amerikalı bir zencinin iyi bir roman yazmış olması düşünülebilir, çünkü bu nefret aracı­lığıyla istediği şey, kendi ırkının özgürlüğüdür. Ve o beni cömertliğe çağırdığı için, kendimi katkısız bir özgürlük ha­linde hissettiğim an, ezilen bir ırkla özdeş olmakta güçlük çekmem. Bu durumda beyaz ırka ve, ben de bu ırktan olduğuma göre, kendime karşı çıkarak, bütün özgürlüklerden kara derili insanların özgürlüğünden yana olmalarını iste­rim.</p>
<p>Ama hiç kimse yahudi düşmanlığını överek iyi bir ro­man yazılacağını düşünemez.3 Çünkü hiç kimse, özgür1üğü­mün sımsıkı bağlarla bütün öteki insanların özgürlüğüne bağlı olduğunu hissettiğim an, beni bu özgürlüğü bazı in­sanların köleleştirilmesini onaylamak için kullanmaya zor­layamaz. Böylece, ister denemeci, yergici, mizahçı ya da ro­mancı olsun; isterse yalnızca bireysel tutkulardan söz etsin ya da toplumun yönetim biçimine saldırsın, yazarın, özgür insanlara hitap eden bu özgür kişinin tek bir konusu var­dır: özgürlük. Bu böyle olunca da, okuyucularını köleleştirme yolunda atacağı her adım sanatını tehlikeye düşürür.</p>
<p>Faşizm, bir demirciyi, insan olarak etkileyecek, ama demirci olarak bel­ki de etkilemeyecektir: oysa bir yazarı her iki durumda da, hatta belki yaşamından çok mesleğinde etkileyecektir. Sa­vaştan önce faşizmin gelmesini isteyen bazı yazarların, Naziler tam kendilerini göklere çıkardığı sırada, kuruyup git­tiklerini gördüm. Özellikle Drieu la Rochelle geliyor aklı­ma: yanıldı, ama içtendi, böyle olduğunu gösterdi. Güdüm­lü bir derginin yönetimini kabullenmişti. İlk birkaç ay yurttaşlarını azarlıyor, paylıyor, onlara uzun vaızlar çeki­yordu. Hiç kimse karşılık vermedi: çünkü artık bunu ya­pacak özgürlüğe sahip değildik. Kızdı buna, okuyucularını hissedemiyordu artık.</p>
<p>Daha sıkı girişti, ama söylediklerinin anlaşıldığını gösterecek hiç bir belirti yoktu. Ne bir nefret, ne de bir kızgınlık belirtisi: hiç bir şey yoktu. Şaşırdı, telaşa kapıldı, Almanlara acı acı dert yandı; makaleleri önce anlı şanlıydı, kezzaplaştılar; öyle bir an geldi ki, göğsünü yumrukladı: hor gördüğü satılmış bazı gazeteciler bir yana, hiç bir yankı gelmedi. Yönetmenlikten çekildi, sonra geri geldi, biraz daha konuştu, ama hep ıssızlıkta. En sonunda, öteki insanların suskunluğuyla süngülenmiş olarak sustu. Onları köleleştirmek istemişti, ama o çılgın kafasında, bu işin de isteğe bağlı, hala özgür bir şey olduğunu sanmıştı; sonra yola geldi; içindeki insanî yan bu dönüşten pek hoş­nut oldu, ama yazar yanı buna dayanamadı. Aynı günlerde, ne mutlu ki sayıları daha kalabalık olan öteki yazarlar, yazma özgürlüğünün yurttaş özgürlüğünü içerdiğini anlıyorlardı. İnsan köleler için yazmaz.</p>
<p>Düzyazı sanatı, düzya­zının anlam taşıdığı biricik yönetim biçimi olan demokrasi ile bağdaşır ancak. Biri tehlikedeyse, öteki de öyledir. Ve o zaman onları kalemle savunmak yetmez. Bir gün gelir, kalem durmak zorunda kalır; o zaman yazarın kalemi bırakıp silaha sarılması gerekir. Böylece, hangi yoldan gelmiş olur­sanız olun, savunduğunuz görüşler ne olursa olsun, edebi­yat sizi kavganın ortasına atıverir; yazmak, özgürlük iste­menin bir biçimidir; bir kez yazmaya başladınız mı, ister istemez bağlanmışsınızdır.</p>
<p>Neye bağlanmışızdır? diye sorulabilir. Özgürlüğü ko­rumaya, demek, kolay bir karşılık olur. Tıpkı Julien Ben­da’nın rahibi gibi, ihanetten önce, düşünsel bir takım de­ğerlerin bekçiliğini mi yapmalı; yoksa, siyasal ve toplum­sal kavgalara katılarak somut ve günlük özgürlüğü mü ko­rumalı? Bu soru, çok basit gibi gözüken, ama hiç bir zaman aklımıza getirmediğimiz bir başka soruya bağlıdır: “Kimin için yazıyoruz?”</p>
<p>* * *</p>
<p>NOTLAR:</p>
<p>1 Öteki sanat eserleri (tablo, senfoni, heykel, vb.) karşısında seyircinin tutumu da, daha değişik derecelerde olmak üzere, aynıdır.</p>
<p>2 Kılgısal yaşam’da, her yol, aranmaya başlandığı an, amaç gibi, ve her amaç da bir başka ereğe varma yolu gibi gözükebilir.</p>
<p>3 Bu son görüş karşısında bazıları heyecana kapıl­dı. Ben de diyorum ki, açık amacı insanların ezilmesine hizmet etmek olan iyi bir tek roman, Yahudilere, Zencilere, işçilere, sömürge halklarına karşı yazılmış bir tanecik iyi roman adı verin bana. “Eğer bugün yoksa,” denecek, “bu, günün birinde yazılmayacağını göstermez ki.” Ama bunu dediğiniz an soyut bir kuramcı olduğunuzu itiraf etmiş olu­yorsunuz. Ben öyle değilim. Çünkü siz soyut sanat kavra­mınız adına ileri sürüyorsunuz şu hiç gerçekleşmemiş şeyin olasılığını; oysa ben, herkesin kabul ettiği bir olgu için bir açıklama öne sürmekle yetiniyorum.</p>
<p>Jean Paul SARTRE – Edebiyat Üzerine</p>
<p>Çev: Bertan Onaran / de yayınları &#8211; Şubat 1967</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://hiaxysheytan.com/152/jean-paul-sartre-nicin-yaziyoruz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

