<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>HiAxySheytan &#187; charles bukowski</title>
	<atom:link href="http://hiaxysheytan.com/tag/charles-bukowski/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://hiaxysheytan.com</link>
	<description>Her boka maydanoz blog sitesi!</description>
	<lastBuildDate>Thu, 12 Aug 2010 11:52:39 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8.5</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Günün Notu</title>
		<link>http://hiaxysheytan.com/2209/gunun-notu/</link>
		<comments>http://hiaxysheytan.com/2209/gunun-notu/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 30 Oct 2009 18:00:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>non serviam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Lorem Ipsum]]></category>
		<category><![CDATA[bukowski]]></category>
		<category><![CDATA[charles bukowski]]></category>
		<category><![CDATA[Günün Notu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hiaxysheytan.com/?p=2209</guid>
		<description><![CDATA[Toplumdaki geri zekalıların geri zekalı olduklarını idrak edemeyip onları koruyacak birileri daima vardır. Bunu idrak edememelerinin nedeni kendilerinin de geri zekalı olmalarıdır. Geri zekalılar cennetinde yaşıyoruz; bu şekilde yaşayıp birbirlerine bu şekilde davranmalarının nedeni bu. Onların bileceği iş, beni ilgilendirmez. Ama ne var ki onlarla yaşamak zorundayım. / Charles Bukowski

	Etiketler: bukowski, charles bukowski, Günün Notu

	Bunu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Toplumdaki geri zekalıların geri zekalı olduklarını idrak edemeyip onları koruyacak birileri daima vardır. Bunu idrak edememelerinin nedeni kendilerinin de geri zekalı olmalarıdır. Geri zekalılar cennetinde yaşıyoruz; bu şekilde yaşayıp birbirlerine bu şekilde davranmalarının nedeni bu. Onların bileceği iş, beni ilgilendirmez. Ama ne var ki onlarla yaşamak zorundayım. / <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/charles-bukowski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with charles bukowski">Charles Bukowski</a></p>

	Etiketler: <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/bukowski/" title="bukowski" rel="tag">bukowski</a>, <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/charles-bukowski/" title="charles bukowski" rel="tag">charles bukowski</a>, <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/gunun-notu/" title="Günün Notu" rel="tag">Günün Notu</a><br />

	<h6>Bunu alan bunu da aldı:</h6>
	<ul class="st-related-posts">
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/733/siradan-delilik-oykuleri/" title="Sıradan delilik öyküleri (13 Ekim 2008)">Sıradan delilik öyküleri</a> (0)</li>
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/719/sicak-su-muzigi/" title="SICAK SU MÜZİĞİ (13 Ekim 2008)">SICAK SU MÜZİĞİ</a> (0)</li>
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/742/shakespeare-bunu-asla-yapmazdi/" title="SHAKESPEARE BUNU ASLA YAPMAZDI (13 Ekim 2008)">SHAKESPEARE BUNU ASLA YAPMAZDI</a> (0)</li>
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/731/sevimli-bir-ask-hikayesi/" title="SEVİMLİ BİR AŞK HİKAYESİ (13 Ekim 2008)">SEVİMLİ BİR AŞK HİKAYESİ</a> (0)</li>
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/782/sert-erkekler-siir-yazar/" title="Sert Erkekler Şiir Yazar (13 Ekim 2008)">Sert Erkekler Şiir Yazar</a> (0)</li>
</ul>

]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://hiaxysheytan.com/2209/gunun-notu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İçmek Üzerine</title>
		<link>http://hiaxysheytan.com/1036/icmek-uzerine/</link>
		<comments>http://hiaxysheytan.com/1036/icmek-uzerine/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Apr 2009 19:18:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>non serviam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Lorem Ipsum]]></category>
		<category><![CDATA[charles bukowski]]></category>
		<category><![CDATA[İçmek Üzerine]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hiaxysheytan.com/?p=1036</guid>
		<description><![CDATA[“Bir alkolik asla önündeki yarım şişeyi kenara itip &#8216;tamam&#8230;&#8217; demez. Şişeyi son damlasına kadar içer, ondan sonra &#8216;tamam&#8230;&#8217; der” buyurdu Bukowski.

	Etiketler: charles bukowski, İçmek Üzerine

	Bunu alan bunu da aldı:
	
	Sıradan delilik öyküleri (0)
	SICAK SU MÜZİĞİ (0)
	SHAKESPEARE BUNU ASLA YAPMAZDI (0)
	SEVİMLİ BİR AŞK HİKAYESİ (0)
	Sert Erkekler Şiir Yazar (0)


]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>“Bir alkolik asla önündeki yarım şişeyi kenara itip &#8216;tamam&#8230;&#8217; demez. Şişeyi son damlasına kadar içer, ondan sonra &#8216;tamam&#8230;&#8217; der” buyurdu <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/bukowski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with bukowski">Bukowski</a>.</p>

	Etiketler: <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/charles-bukowski/" title="charles bukowski" rel="tag">charles bukowski</a>, <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/icmek-uzerine/" title="İçmek Üzerine" rel="tag">İçmek Üzerine</a><br />

	<h6>Bunu alan bunu da aldı:</h6>
	<ul class="st-related-posts">
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/733/siradan-delilik-oykuleri/" title="Sıradan delilik öyküleri (13 Ekim 2008)">Sıradan delilik öyküleri</a> (0)</li>
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/719/sicak-su-muzigi/" title="SICAK SU MÜZİĞİ (13 Ekim 2008)">SICAK SU MÜZİĞİ</a> (0)</li>
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/742/shakespeare-bunu-asla-yapmazdi/" title="SHAKESPEARE BUNU ASLA YAPMAZDI (13 Ekim 2008)">SHAKESPEARE BUNU ASLA YAPMAZDI</a> (0)</li>
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/731/sevimli-bir-ask-hikayesi/" title="SEVİMLİ BİR AŞK HİKAYESİ (13 Ekim 2008)">SEVİMLİ BİR AŞK HİKAYESİ</a> (0)</li>
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/782/sert-erkekler-siir-yazar/" title="Sert Erkekler Şiir Yazar (13 Ekim 2008)">Sert Erkekler Şiir Yazar</a> (0)</li>
</ul>

]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://hiaxysheytan.com/1036/icmek-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hiçbir şey</title>
		<link>http://hiaxysheytan.com/1026/hicbir-sey/</link>
		<comments>http://hiaxysheytan.com/1026/hicbir-sey/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Apr 2009 19:14:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>non serviam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Lorem Ipsum]]></category>
		<category><![CDATA[charles bukowski]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hiaxysheytan.com/?p=1026</guid>
		<description><![CDATA[Hiçbir şey
ziyan olmaz derler
ya öyle
ya da böyle
her şey ziyan olmuştur zaten&#8230; /Charles Bukowski

	Etiketler: charles bukowski

	Bunu alan bunu da aldı:
	
	Sıradan delilik öyküleri (0)
	SICAK SU MÜZİĞİ (0)
	SHAKESPEARE BUNU ASLA YAPMAZDI (0)
	SEVİMLİ BİR AŞK HİKAYESİ (0)
	Sert Erkekler Şiir Yazar (0)


]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Hiçbir şey<br />
ziyan olmaz derler<br />
ya öyle<br />
ya da böyle<br />
her şey ziyan olmuştur zaten&#8230; /<a href="http://hiaxysheytan.com/tag/charles-bukowski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with charles bukowski">Charles Bukowski</a></p>

	Etiketler: <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/charles-bukowski/" title="charles bukowski" rel="tag">charles bukowski</a><br />

	<h6>Bunu alan bunu da aldı:</h6>
	<ul class="st-related-posts">
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/733/siradan-delilik-oykuleri/" title="Sıradan delilik öyküleri (13 Ekim 2008)">Sıradan delilik öyküleri</a> (0)</li>
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/719/sicak-su-muzigi/" title="SICAK SU MÜZİĞİ (13 Ekim 2008)">SICAK SU MÜZİĞİ</a> (0)</li>
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/742/shakespeare-bunu-asla-yapmazdi/" title="SHAKESPEARE BUNU ASLA YAPMAZDI (13 Ekim 2008)">SHAKESPEARE BUNU ASLA YAPMAZDI</a> (0)</li>
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/731/sevimli-bir-ask-hikayesi/" title="SEVİMLİ BİR AŞK HİKAYESİ (13 Ekim 2008)">SEVİMLİ BİR AŞK HİKAYESİ</a> (0)</li>
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/782/sert-erkekler-siir-yazar/" title="Sert Erkekler Şiir Yazar (13 Ekim 2008)">Sert Erkekler Şiir Yazar</a> (0)</li>
</ul>

]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://hiaxysheytan.com/1026/hicbir-sey/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Etki ve tepki</title>
		<link>http://hiaxysheytan.com/1021/etki-ve-tepki/</link>
		<comments>http://hiaxysheytan.com/1021/etki-ve-tepki/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Apr 2009 19:11:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>non serviam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Lorem Ipsum]]></category>
		<category><![CDATA[charles bukowski]]></category>
		<category><![CDATA[etki ve tepki]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hiaxysheytan.com/?p=1021</guid>
		<description><![CDATA[En iyilerimizin sonu genellikle kendi ellerinden olur
sırf uzaklaşmak için,
ve geride kalanlar
birinin onlardan
uzaklaşmayı neden isteyebileceğini
bir türlü tam olarak anlayamazlar&#8230;
/ Charles Bukowski

	Etiketler: charles bukowski, etki ve tepki

	Bunu alan bunu da aldı:
	
	Sıradan delilik öyküleri (0)
	SICAK SU MÜZİĞİ (0)
	SHAKESPEARE BUNU ASLA YAPMAZDI (0)
	SEVİMLİ BİR AŞK HİKAYESİ (0)
	Sert Erkekler Şiir Yazar (0)


]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>En iyilerimizin sonu genellikle kendi ellerinden olur<br />
sırf uzaklaşmak için,<br />
ve geride kalanlar<br />
birinin onlardan<br />
uzaklaşmayı neden isteyebileceğini<br />
bir türlü tam olarak anlayamazlar&#8230;<br />
/ <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/charles-bukowski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with charles bukowski">Charles Bukowski</a></p>

	Etiketler: <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/charles-bukowski/" title="charles bukowski" rel="tag">charles bukowski</a>, <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/etki-ve-tepki/" title="etki ve tepki" rel="tag">etki ve tepki</a><br />

	<h6>Bunu alan bunu da aldı:</h6>
	<ul class="st-related-posts">
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/733/siradan-delilik-oykuleri/" title="Sıradan delilik öyküleri (13 Ekim 2008)">Sıradan delilik öyküleri</a> (0)</li>
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/719/sicak-su-muzigi/" title="SICAK SU MÜZİĞİ (13 Ekim 2008)">SICAK SU MÜZİĞİ</a> (0)</li>
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/742/shakespeare-bunu-asla-yapmazdi/" title="SHAKESPEARE BUNU ASLA YAPMAZDI (13 Ekim 2008)">SHAKESPEARE BUNU ASLA YAPMAZDI</a> (0)</li>
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/731/sevimli-bir-ask-hikayesi/" title="SEVİMLİ BİR AŞK HİKAYESİ (13 Ekim 2008)">SEVİMLİ BİR AŞK HİKAYESİ</a> (0)</li>
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/782/sert-erkekler-siir-yazar/" title="Sert Erkekler Şiir Yazar (13 Ekim 2008)">Sert Erkekler Şiir Yazar</a> (0)</li>
</ul>

]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://hiaxysheytan.com/1021/etki-ve-tepki/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Charles Bukowski: Büyük Zen Düğünü</title>
		<link>http://hiaxysheytan.com/918/charles-bukowski-buyuk-zen-dugunu/</link>
		<comments>http://hiaxysheytan.com/918/charles-bukowski-buyuk-zen-dugunu/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 26 Oct 2008 11:03:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>non serviam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Zen Düğünü]]></category>
		<category><![CDATA[charles bukowski]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hiaxysheytan.com/?p=918</guid>
		<description><![CDATA[Arka koltuktaydım, Romanya ekmeği, ciğer ezmesi, bira ve meşrubatların arasına sıkışmış; on yıl önce ölen babamın cenazesinden bu yana ilk kez bağladığım yeşil kravatımla. Şimdi bir Zen düğününde sağdıç olacaktım. Hollis saatte 130 kilometre sürüyor, Roy&#8217;un iki metrelik sakalı yüzüme uçuşuyor. Benim 62 model Comet arabamdayız ama ben kullanamıyorum – sigorta yok, iki kez alkollü [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Arka koltuktaydım, Romanya ekmeği, ciğer ezmesi, bira ve meşrubatların arasına sıkışmış; on yıl önce ölen babamın cenazesinden bu yana ilk kez bağladığım yeşil kravatımla. Şimdi bir Zen düğününde sağdıç olacaktım. Hollis saatte 130 kilometre sürüyor, Roy&#8217;un iki metrelik sakalı yüzüme uçuşuyor. Benim 62 model Comet arabamdayız ama ben kullanamıyorum – sigorta yok, iki kez alkollü araba kullanmaktan enselenmişim ve zaten sarhoş olmaktayım. Hollis&#8217;le Roy üç senedir beraber yaşıyorlar, Hollis sağlıyor geçimlerini. Arka koltukta oturmuş bira içiyorum. Roy bana tek tek Hollis&#8217;in aile fertlerini anlatıyor. Roy daha becerikli entelektüel palavralarla, ağzı laf yapıyor. Evlerinin duvarları ilginç fotoğraflarla kaplı.<br />
       Bir de Roy&#8217;un otuzbir çekerken boşalışının fotoğrafı. Roy tek başına çekmiş o fotoğrafı. Otomatik kamera ile. İp bağlayarak, tel filan. Teşkilat. Mükemmel pozu yakalayıncaya kadar altı kez patlatmak zorunda kaldığını iddia ediyor Roy. Bir günlük bir çalışma. Duvarda duruyor.<span id="more-918"></span> Sütlü bir poz. Hollis karayolundan çıkıyor. Çok uzak değilmiş. Bazı zenginlerin evlerinde bir kilometre kadar bir giriş vardır. Bu pek uzun değildi: 300 metre kadar. Dışarı çıkıyoruz. Tropik bahçeler. Dört veya beş köpek. İri, kara, bol tüylü, salya sümük yaratıklar. Sonu gelmeyen merdivenler. Kapıya varamadık bir türlü – işte ordaydı, zengin insan, verandada durmuş bize bakıyor, elinde içkisi. Ve Roy bağırdı, &#8220;Hey Harvey, seni orospu çocuğu, seni görmek ne güzel!&#8221;<br />
       Harvey bir ufak gülümsedi, &#8220;Seni gördüğüme sevindim Roy.&#8221;<br />
       İri çoban köpeklerinden biri sol bacağımı çiğniyor. &#8220;Köpeğini çağır Harvey, orospu çocuğu, seni görmek çok güzel!&#8221; diye bağırıyorum.<br />
       &#8220;Aristo, kes artık!&#8221;<br />
       Aristo uzaklaştı, tam zamanında.<br />
       Ve.<br />
       Merdivenlerden inip çıkmaya başladık, elimizde salamlar, tuzlanmış Macar kedibalığı, karides. Istakoz kuyruğu. Kıyma halinde doğranmış güvercin kıçı.<br />
       Her şeyi içeri taşıdık. Oturup bir bira kaptım. Tek kravatlı insan bendim. Tek düğün hediyesi getiren de. Aristo&#8217;nun çiğnediği bacakla duvarın arasına sakladım hediyeyi.<br />
       &#8220;<a href="http://hiaxysheytan.com/tag/charles-bukowski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with charles bukowski">Charles Bukowski</a>&#8230;&#8221;<br />
       Ayağa kalktım.<br />
       &#8220;Ah, <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/charles-bukowski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with charles bukowski">Charles Bukowski</a>!&#8221;<br />
       &#8220;Hı, hıı.&#8221;<br />
       Sonra:<br />
       &#8220;Bu Marty.&#8221;<br />
       &#8220;Merhaba Marty.&#8221;<br />
       &#8220;Ve bu Elsie.&#8221;<br />
       &#8220;Merhaba Elsie.&#8221;<br />
       &#8220;Siz gerçekten,&#8221; diye sordu, &#8220;sarhoş olunca eşyaları ve camları kırıp ellerinizi parçalar mısınız?&#8221;<br />
       &#8220;Hı, hıı.&#8221;<br />
       &#8220;Bu işler için biraz yaşlısınız.&#8221;<br />
       &#8220;Bak Elsie, kafamı bozma benim…&#8221;<br />
       &#8220;Ve bu Tina.&#8221;<br />
       &#8220;Merhaba Tina.&#8221;<br />
       Oturdum.<br />
       Adlar! İlk karımla iki buçuk yıldır evliydik, bir gece misafirlerim gelmişti. Karıma: &#8220;Bu yarım-kıç Louie, bu Marie, Saksofon Kraliçesi, bu topal Nick,&#8221; demiştim. Sonra gelenlere dönüp, &#8220;Bu karım… bu karım… bu …&#8221; deyip durmuştum. Sonunda karıma dönüp sormuştum: &#8220;Neydi senin adın allahaşkına?&#8221;<br />
       &#8220;Barbara.&#8221;<br />
       &#8220;Bu Barbara,&#8221; dediydim onlara.<br />
       Zen Üstadı henüz gelmemişti. Oturup bira içmeyi sürdürdüm.<br />
       Birtakım başka insanlar gelmişti. Merdivenlerden çıkıp duruyorlardı. Hollis&#8217;in akrabaları. Roy&#8217;un bir ailesi yoktu anlaşılan. Zavallı Roy. Ömründe bir tek gün çalışmamıştır. Bir bira daha aldım.<br />
       Merdivenlerden yukarı çıkıyorlardı: sahtekârlar, düzenbazlar, sakatlar, değişik aldatmaca alanlarında çalışan pazarlamacılar. Aile fertleri ve dostlar. Düzinelerle. Düğün hediyesi yok, kravat yok.<br />
       Biraz daha çekildim köşeme.<br />
       Adamın biri bayağı kötü durumdaydı. Merdivenleri çıkması 25 dakika sürdü. Özel koltuk değnekleri yaptırmıştı kendine. Güçlü aletler, koltuk altları lastikli filan. Alüminyum ve lastik. Bu yavruya tahta olmaz. Olayı çözdüm: sulandırılmış uyuşturucu veya zamanında yapılmamış bir ödeme. Berberde sakal tıraşı olurken kırıvermişlerdi diz kapaklarını, yüzünde ıslak ve sıcak havlu ile otururken. Birkaç hayati yerini ıskalamışlardı sadece.<br />
       Başkaları da vardı. Bir tanesi UCLA&#8217;da öğretim üyesiydi. Bir diğeri San Pedro Körfezi&#8217;nden Çin balıkçı tekneleri ile uyuşturucu sokuyordu.<br />
       Bu yüzyılın en büyük katil ve tüccarları ile tanıştırılıyordum.<br />
       Ben, şu anda işsiz.<br />
       Sonra Harvey geldi yukarı.<br />
       &#8220;Bir sulu viskiye ne dersin <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/bukowski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with bukowski">Bukowski</a>?&#8221;<br />
       &#8220;Tabii Harvey, tabii.&#8221;<br />
       Mutfağa doğru yürüdük.<br />
       &#8220;Bu kravat neyin nesi?&#8221;<br />
       &#8220;Pantolonumun fermuarı bozuk ve donum çok kısa, kravatım çükümün üstündeki kılları örtüyor.&#8221;<br />
       &#8220;Yaşayan en büyük öykü ustası sensin bence.&#8221;<br />
       &#8220;Tabii Harvey, viski nerde?&#8221;<br />
       Harvey bana şişeyi gösterdi.<br />
       &#8220;Öykülerinden birinde bu markanın sözünü ettiğinden beri bu markayı içiyorum.&#8221;<br />
       &#8220;Ama başka marka içiyorum şimdi Harvey. Daha iyisini buldum.&#8221;<br />
       &#8220;Nedir adı?&#8221;<br />
       &#8220;Hatırlayabiliyorsam allah belamı versin.&#8221;<br />
       Yüksek bir su bardağı bulup yarısını su, yarısını viski doldurdum.<br />
       &#8220;Sinirlere iyi gelir,&#8221; dedim, &#8220;biliyorsun.&#8221;<br />
       &#8220;Tabii <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/bukowski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with bukowski">Bukowski</a>.&#8221;<br />
       Bir dikişte içtim.<br />
       &#8220;Bir tane daha?&#8221;<br />
       &#8220;Tabii.&#8221;<br />
       Bir tane daha alıp içeri gittim, köşeme çekildim. Bu arada yeni bir heyecan yaşanıyordu. Zen Üstadı GELMİŞTİ!<br />
       Üstat çok fiyakalı bir kıyafet giymişti ve gözlerini kısarak bakıyordu. Veya öyleydi gözleri.<br />
       Zen Üstadı çok sakin görünüyordu. İçkimi dipleyip tazelemeye gittim ve döndüm.<br />
       Altın saçlı bir çocuk girdi içeri. On bir yaşlarında.<br />
       &#8220;<a href="http://hiaxysheytan.com/tag/bukowski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with bukowski">Bukowski</a>,&#8221; dedi bana, &#8220;öykülerinden bazılarını okudum. Bence, okuduğum en büyük yazar sensin!&#8221;<br />
       Uzun sarı bukleler. İnce bir beden.<br />
       &#8220;Tamam yavrum, yeterince büyüdüğünde evleniriz. Senin paranla geçiniriz. Ben yorulmaya başladım. Beni küçük hava delikleri olan cam bir kafesin içine koyup herkese gösterirsin. Genç çocuklarla düşüp kalkmana izin veririm. İzlerim bile sizi.&#8221;<br />
       &#8220;<a href="http://hiaxysheytan.com/tag/bukowski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with bukowski">Bukowski</a>! Saçlarım uzun diye kız olduğumu düşünüyorsun hemen! Adım Paul! Tanıştırılmıştık! Hatırlamıyor musun?&#8221;<br />
       Paul&#8217;un babası, Harvey, bana bakıyordu. Gözlerini gördüm. Benim o kadar da iyi bir yazar olmadığıma karar verdiğini anladım o anda. Belki de kötü bir yazar olduğuma. Kimse sonsuza dek saklanamaz.<br />
       Ama oğlan iyiydi: &#8220;Ziyan yok <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/bukowski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with bukowski">Bukowski</a>,&#8221; dedi, &#8220;yine de okuduğum en büyük yazar sensin! Babam bazı öykülerini okumama izin verdi…&#8221;<br />
       Sonra elektrikler kesildi. Hak etmişti bunu oğlan gevezeliği ile…<br />
       Ama her yer mum doluydu. Herkes eline bir mum alıp yakıyordu.<br />
       &#8220;Allah kahretsin, sigorta atmış olmalı, sigortayı değiştirin,&#8221; dedim.<br />
       Biri sigorta ile ilgili olmadığını söyledi, başka bir şeydi, ben de vazgeçip, mumların yakılması sürerken mutfağa gittim, kendime bir içki koymaya. Hay allah, Harvey ordaydı.<br />
       &#8220;Nefis bir oğlun var Harvey. Oğlun Peter…&#8221;<br />
       &#8220;Paul.&#8221;<br />
       &#8220;Afedersin. İncil adları karışıyor.&#8221;<br />
       &#8220;Anlıyorum.&#8221;<br />
       (Zenginler anlarlar; sadece bir şey yapmazlar anladıkları şeyler için.)<br />
       Harvey yeni bir şişe açtı. Kafka&#8217;dan söz ettik. Dos, Turgenev, Gogol. Kabız konuşmalar, can sıkıcı. Ortalık mumlardan geçilmiyordu. Zen Üstadı artık başlamak istiyordu. Roy bana iki yüzük vermişti. Yokladım. Hâlâ ordaydılar. Herkes bizi bekliyordu. O kadar viskiden sonra Harvey&#8217;nin yere yığılacağını umuyordum. Boşuna bekliyordum. Benim her içişime karşılık iki tane içmişti ve hâlâ ayaktaydı. Pek sık olmaz bu. On dakika kadar süren mum yakma seansında yarım şişe devirmiştik. Dışarı çıktık. Yüzükleri Roy&#8217;a verdim. Roy günler önce Zen Üstadı ile konuşup benim ayyaşın biri olduğumu anlatmıştı –güvenilmez– ya umursamaz ya da saldırgan – dolayısıyla yüzükleri <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/bukowski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with bukowski">Bukowski</a>&#8217;den isteme tören sırasında, orda olmayabilir. Veya yüzükleri kaybedebilir veya <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/bukowski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with bukowski">Bukowski</a>&#8217;yi.<br />
       İşte ordaydım, nihayet Üstat küçük kara kitabını parmaklamaya başladı. Pek kalın görünmüyordu. 150 sayfa kadar sanıyorum.<br />
       &#8220;Tören esnasında içki ve sigara içilmemesini talep ediyorum,&#8221; dedi Zen.<br />
       İçkimi dipledim. Her yerde içkiler dipleniyordu.<br />
       Sonra Zen Üstadı küçük ve boktan gülümsedi.<br />
       Hıristiyan düğünlerini deneyim yoluyla tanıyordum maalesef. Zen töreni Hıristiyan törenlerini andırıyordu aslında, biraz daha tantanalıydı sadece. Bir süre sonra küçük çubuklar yakıldı. Bir kutu dolusu vardı Zen&#8217;de – iki yüz veya üç yüz tane. Çubuklar yakıldıktan sonra bir tanesi bir kum kavanozunun ortasına dikildi. O Zen çubuğuydu. Sonra Roy&#8217;a yanan çubuğunu Zen çubuğunun yanına dikmesi söylendi, Hollis&#8217;e de diğer yanına dikmesi.<br />
       Ama çubuklar iyi yerleştirilmemişti, Zen Üstadı, gülümseyerek uzandı ve çubukları düzeltti, yeni bir derinlik ve yüksekliğe.<br />
       Sonra Zen Üstadı kahverengi bir tespih çıkardı.<br />
       Tespihi Roy&#8217;a verdi.<br />
       &#8220;Şimdi mi?&#8221; diye sordu Roy.<br />
       Allah kahretsin, diye düşündüm, Roy her konuda okuyup bilgi sahibi olan biriydi, kendi düğünüyle ilgili bilgiyi neden edinmemişti?<br />
       Zen uzanıp Hollis&#8217;in sağ elini Roy&#8217;un sol elinin üstüne koydu, böylece tespih ikisinin de elini çevrelemişti.<br />
       &#8220;Kabul ediyor musun…&#8221;<br />
       &#8220;Ediyorum…&#8221;<br />
       (Bu mu Zen, diye düşündüm.)<br />
       &#8220;Ve sen Hollis, kabul ediyor musun…&#8221;<br />
       &#8220;Ediyorum…&#8221;<br />
       Bu arada mum ışığında götün biri fotoğraf çekip duruyordu, yüzlerce. Canımı sıkmış, beni huzursuz etmişti, FBI olabilirdi.<br />
       &#8220;Klik! Klik! Klik!&#8221;<br />
       Hepimiz temizdik tabii ki. Ama tedbirsizlik söz konusuydu, sinir olmuştum.<br />
       Sonra mum ışığında Zen Üstadı&#8217;nın kulaklarını fark ettim. Mum ışığı kulaklarının içinden geçiyordu, son derece ince tuvalet kâğıdından yapılmışlardı sanki.<br />
       Bir erkekte şimdiye kadar gördüğüm en küçük kulaklara sahipti Zen. Onu kutsal yapan buydu! Bu kulaklar mutlaka benim olmalıydılar! Cüzdanıma koyabilir, erkek kedime verebilir veya anı olarak saklardım. Yastığımın altına da koyabilirdim.<br />
       Tabii ki biliyordum kendimle bu şekilde konuşmamın nedeninin viski olduğunu, ama bir yandan da hiç bilmiyordum bunu.<br />
       Zen Üstadı&#8217;nın kulaklarına bakıp duruyordum.<br />
       Birtakım başka konuşmalar yapıldı.<br />
       &#8220;… ve sen Roy, Hollis ile beraberliğin süresince uyuşturucu kullanmayacağına söz veriyor musun?&#8221;<br />
       Roy duraksadı. Sonra tesbihin içinden kenetlendi elleri: &#8220;Söz veriyorum, uyuşturucu kullanmayacağım,&#8221; dedi Roy.<br />
       Kısa bir süre sonra bitmişti. Zen Üstadı doğrulup, gülümsedi hafifçe.<br />
       Roy&#8217;un omuzuna dokundum: &#8220;Tebrikler.&#8221;<br />
       Sonra eğilip Hollis&#8217;in başını iki elimle tuttum ve o hari-kûlade dudaklarından öptüm.<br />
       Herkes oturmaya devam ediyordu. Geri zekâlılardan oluşmuş bir millet.<br />
       Kimse kıpırdamadı. Mumlar geri zekâlı mumlar gibi yanmayı sürdürdüler.<br />
       Zen Üstadı&#8217;nın yanına gittim. Elini sıktım: &#8220;Teşekkürler. Töreni çok güzel yönettiniz.&#8221;<br />
       Hoşuna gitmişti, kendimi daha iyi hissettim. Ama diğer gangsterler, Oryantal&#8217;in elini sıkmayacak kadar aptal ve gururluydular.<br />
       Sadece bir kişi daha öptü Hollis&#8217;i. Sadece bir kişi sıkmıştı Zen Üstadı&#8217;nın elini. Yıldırım nikâhı yapsalar da olurmuş. Boş bir aile kalabalığı!<br />
       Düğün bitmişti ve daha bir soğumuştu ortalık. Birbirlerine bakıp duruyorlardı. İnsan ırkını asla anlayamayacaktım, ama birilerinin şarlatanı oynaması gerekiyordu. Yeşil kravatımı çıkarıp fırlattım:<br />
       &#8220;HEY! OROSPU ÇOCUKLARI! İÇİNİZDE ACIKAN YOK MU?&#8221;<br />
       Masaya gidip peynir atıştırmaya başladım, birkaçı yerinden kalkıp, bana katıldı, yapacak başka bir şey bulamayan insanlar gibi.<br />
       Onları orda bırakıp viski için mutfağa gittim.<br />
       Mutfakta içkimi tazelerken Zen Üstadı&#8217;nın, &#8220;Benim artık gitmem gerek,&#8221; dediğini duydum.<br />
       &#8220;Aaa, gitmeyin…&#8221; diyen tiz bir kadın sesi geldi son üç yılın en kapsamlı gangster toplantısı kalabalığının içinden. O bile inandırıcı olamamıştı. Ne işim vardı benim bunların arasında? Veya UCLA profesörünün? Yok, UCLA profesörü oraya aitti.<br />
       Bir pişmanlık gösterisi yapılmalıydı. Olanları bağışlatacak bir şey.<br />
       Üstat&#8217;ın kapıdan çıktığını duyar duymaz içkimi dipleyip dışarı fırladım. Orospu çocukları ile dolu, mum ışığı ile aydınlatılmış odada, insanların arasından koşarak (hiç de kolay olmamıştı) kapıyı açtım, kapadım ve işte… Bay Zen&#8217;in on beş basamak gerisindeydim. Aşağı inmek için 45 veya 50 basamak daha vardı. Onun her adımına iki adım sendeleyerek peşine düştüm.<br />
       Bağırdım: &#8220;Hey! Üstadım!&#8221;<br />
       Zen döndü, &#8220;Evet, ihtiyar?&#8221;<br />
       İhtiyar?<br />
       Kıvrılarak tropikal bahçeye inen merdivende durmuş birbirimize bakıyorduk. Daha samimi bir ilişki kurmanın zamanı gelmişti.<br />
       &#8220;Ya koduğum kulaklarını vereceksin bana ya da kıyafetini – üstündeki o neon ışıklı robu!&#8221;<br />
       &#8220;Delirmişsin sen ihtiyar!&#8221;<br />
       &#8220;Böyle değersiz ve peşin hükümlü yargılarda bulunmaktan öte bir şeyler olduğunu sanırdım Zen&#8217;de. Beni hayal kırıklığına uğrattın Üstat!&#8221;<br />
       Zen yukarı bakarken avuçlarını bitiştirdi.<br />
       Basamaklardan aşağı bıraktım kendimi ona doğru uçarak, yere düşmek üzereyken bir yumruk savurdum ama yönü olmayan bir devinimdim, ıskaladım. Zen beni yakalayıp düzeltti.<br />
       &#8220;Oğlum, oğlum…&#8221;<br />
       Çok yakındık. Bir yumruk çıkardım. İyi yakaladım onu bu sefer. Tısladı. Bir adım geri çekildi. Tekrar salladım bir tane, ıskaladım. Yarım metre solundan geçmiştim. Cehennemden ithal edilmiş bazı bitkilerin içine düştüm. Kalktım, ona doğru yürüdüm tekrar. Ve ay ışığında pantolonumun önünü gördüm – kan, mum ve kusmuk lekeleri.<br />
       &#8220;Sen de kendi üstadın ile karşı karşıyasın orospu çocuğu,&#8221; diye bir açıklama yaptım üstüne yürürken. Bekledi. Yıllardır ayak işlerinde çalışmak tamamen öldürmemişti kaslarımı. Boşluğuna iyi bir yumruk yerleştirdim, 110 kilo ağırlığımla destekli.<br />
       Zen küçük bir nefes bıraktı, bir kez daha gökyüzüne danışıp Doğu dilinde bir şeyler söyledi ve bana küçük bir karate darbesi indirdi, şefkatle, ve o anda bana Brezilya ormanlarının insan yiyen bitkileri gibi görünen birtakım saçma Meksika kaktüslerinin arasına düştüm. Ay ışığında iyice gevşedim, mor bir çiçek üstüme doğru eğilip nefesimi kesmeye çalışıncaya dek kaldım öylece.<br />
       Allah kahretsin, Harvard Klasikleri için 150 yıl geçmesi gerekmişti. Seçim yoktu: Yattığım yerden kalkıp sürünerek merdivenleri tırmanmaya başladım. Tepeye vardığımda ayağa kalktım ve kapıyı açıp içeri girdim. Kimse farkıma varmamıştı. Boktan muhabbetlerini sürdürüyorlardı. Köşeme yığıldım. Karate darbesi sol kaşımı açmıştı. Mendilimi buldum.<br />
       &#8220;Allah kahretsin! Bir içkiye ihtiyacım var!&#8221; diye bağırdım.<br />
       Harvey elinde bir içki ile geldi. Susuz viski. Bir dikişte içtim. İnsan vızıltısı nasıl bu kadar anlamsız olabiliyordu? Bana gelinin annesi diye tanıştırılan kadının bacaklarını iyice açtığını fark ettim, fena değildiler, naylon çoraplar, pahalı topuklular, artı uç kısmındaki küçük mücevherler. Geri zekâlı birini bile tahrik etmeye yeterdi, ve ben sadece yarı-geriydim.<br />
       Ayağa kalkıp gelinin annesinin yanına gittim, eteğini kalçalarına kadar yırtıp hızla dizinden başlayıp yukarı doğru öpmeye başladım.<br />
       Mum ışığının yararı olmuştu. Her şeyin.<br />
       &#8220;Hey!&#8221; diye kendine geldi birden, &#8220;ne yaptığını sanıyorsun sen?&#8221;<br />
       &#8220;Kıçından boklar çıkana kadar düzeceğim seni! Ne dersin?&#8221;<br />
       Beni itti ve sırt üstü yere düştüm, debelenip ayağa kalkmaya çalıştım.<br />
       &#8220;Allahın cezası Amazon!&#8221; diye bağırdım ona.<br />
       Nihayet iki veya üç dakika kadar sonra kalkabildim. Biri güldü. Kendimi tekrar ayakta bulunca mutfağa yollandım. Kendime bir içki koydum, dipledim, sonra tazeleyip dışarı çıktım.<br />
       Ordaydılar işte: Lanet akrabalar.<br />
       &#8220;Roy veya Hollis?&#8221; diye sordum, &#8220;Neden hediyenizi açmıyorsunuz?&#8221;<br />
       Hediye 50 metre folyo kâğıdına sarılmıştı. Roy folyoyu açıp duruyordu. Nihayet açtı hepsini.<br />
       &#8220;Bir yastıkta kocayın!&#8221; diye bağırdım.<br />
       Herkes görmüştü hediyeyi. Çıt çıkmıyordu.<br />
       İspanya&#8217;nın en iyi el işi sanatçılarından biri tarafından yapılmış küçük bir tabuttu. Alt kısmı pembemsi-kırmızı bir kaplamaydı. Gerçek bir tabutun küçük bir kopyasıydı, ancak bu sevgi ile yapılmıştı belki.<br />
       Roy bana öldürücü bakışlarından birini attı. Tahtanın nasıl cilalanması gerektiğine dair talimat kâğıdını tabutun içine atıp kapağını kapadı.<br />
       Kimse tek kelime etmiyordu. Düğünün tek hediyesi hoş karşılanmamıştı. Ama kısa sürede toparlanıp iki paralık konuşmalarına döndüler.<br />
       Suskunlaşmıştım. Küçük tabutum ile gurur duymuştum oysa. Saatlerce hediye aramıştım. Çıldırmak üzereydim ki rafların birinde tek başına duran tabut gözüme ilişmişti. Üstünde elimi gezdirmiş, ters çevirip içine bakmıştım. Fiyat yüksekti ama işçilik mükemmeldi. Tahtası, küçük menteşeleri, her şey. Aynı zamanda karınca zehirine ihtiyacım vardı. Karıncalar ön kapıma yuva yapmışlardı. Arka tarafta karınca zehiri bulup her şeyi kasaya götürdüm. Genç bir kız duruyordu kasada. Tabutu işaret edip sordum.<br />
       &#8220;Bunun ne olduğunu biliyor musun?&#8221;<br />
       &#8220;Ne?&#8221;<br />
       &#8220;Bir tabut.&#8221;<br />
       Açıp gösterdim ona.<br />
       &#8220;Karıncalar beni deli ediyorlar. Ne yapacağım biliyor musun?&#8221;<br />
       &#8220;Ne?&#8221;<br />
       &#8220;Karıncaları öldürüp bu küçük tabutun içine koyacağım ve gömeceğim!&#8221;<br />
       Güldü. &#8220;Günüme renk kattın!&#8221;<br />
       Genç insanlara takılmak mümkün değil artık; tamamen üstün bir ırk. Parayı ödeyip dışarı çıktım…<br />
       Ama şimdi, düğünde, kimse gülmemişti. Kırmızı bir kurdele ile ambalajlanmış düdüklü bir tencere onları mutlu edebilirdi oysa. Yoksa etmez miydi?<br />
       Harvey, zengin olan, aralarında en nazik olandı nihayet. Belki de nazik olabilecek kadar parası olduğu için. Sonra okuduklarımın arasından Eski Çin&#8217;e ait bir şey hatırladım:<br />
       &#8220;Zengin olmayı mı yeğlersin, sanatçı olmayı mı?&#8221;<br />
       &#8220;Zengin olmayı çünkü sanatçılar sürekli zenginlerin ön kapısında bekleşiyor.&#8221;<br />
       İçkimi içtim ve umursamadım artık. Birden her şey bitmişti. Kendi arabamın arka koltuğundaydım tekrar, Hollis direksiyondaydı yine, Roy&#8217;un sakalı yüzüme uçuşuyordu. Elimdeki şişeye asıldım.<br />
       &#8220;Baksanıza, benim küçük tabutumu çöpe mi attınız? İkinizi de seviyorum, biliyorsunuz bunu! Neden attınız benim küçük tabutumu?&#8221;<br />
       &#8220;İşte <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/bukowski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with bukowski">Bukowski</a>! Tabutun burda!&#8221;<br />
       Roy bana doğru uzatıp, gösterdi.<br />
       &#8220;Ah, iyi!&#8221;<br />
       &#8220;Geri almak ister misin?&#8221;<br />
       &#8220;Hayır! Hayır! Sizin tek hediyeniz! Saklayın! Lütfen!&#8221;<br />
       &#8220;Peki.&#8221;<br />
       Yolun geri kalan kısmı oldukça sessiz geçti. Oturduğum semtte park yeri bulmak güçtü. Evimden iki sokak ilerde bir yer buldular. Arabamı park edip, anahtarları elime sıkıştırdılar. Sonra karşıya geçip kendi arabalarına doğru gidişlerini izledim. Kendi yerime doğru yürürken onları izlemeyi sürdürdüm ve pantolonumun paçalarından birine basıp elimde Harvey&#8217;nin şişesi ile kapaklandım. Tepe üstü düşerken içgüdüsel olarak elimdeki şişenin kırılmaması gerektiğini düşündüm (anne ve bebek) ve asfalta düşerken başımı ve şişeyi yukarda tutup, omuzlarımın üstüne inmeye gayret ettim. Şişeyi kurtardım ama başım kaldırıma çarptı. KÜT!<br />
       İkisi de düşüşümü izlemişlerdi. Kendimden geçecek kadar sarsılmıştım nerdeyse ama onlara seslenmeyi başardım: &#8220;Roy, Hollis! Beni kapıma kadar götürün lütfen, yaralıyım!&#8221;<br />
       Bir an durup bana baktılar. Sonra arabalarına binip, çalıştırdılar ve arkalarına yaslanıp güzelce uzaklaştılar.<br />
       Bir şeyler için cezalandırılıyordum. Tabut? Her neyse – arabamın kullanılması, veya şarlatanlığım ve/veya sağdıçlığım… İşlerine yaramazdım artık. İnsanlık iğrendirmiştir beni hep. Aslında, onları özellikle iğrenç kılan o akraba-ilişkisi hastalığıydı, ki buna evlilik, güç değiş tokuşu ve yardımlaşma, mahalleniz, bölgeniz, şehriniz, ülkeniz, devletiniz, milletiniz de dahil… Herkes birbirini kıçından yakalamış bu hayvanca-korku aptallığı ile vızıldadıkları kurtuluş kovanında.<br />
       Her şey pırıl pırıldı, beni orda yardımlarını isterken terk ettiklerinde her şeyi kavramıştım.<br />
       Beş dakika daha diye geçirdim aklımdan. Kimse beni rahatsız etmeden beş dakika daha yatabilirsem burda, kendimde kalkabilecek gücü bulabilecek, evime doğru yürüyüp içeri girebilecektim. Kanunsuzların sonuncusuydum ben. Billy the Kid elime su dökemezdi. Beş dakika daha. İzin verin de inime varayım. Yaralarım kapanır. Bir dahaki sefere beni bu tür toplantılara çağırdıklarında onlara ne yapmaları gerektiğini söylerdim. Beş dakika. Hepsi bu.<br />
       İki kadın yaklaştı. Dönüp bana baktılar.<br />
       &#8220;Ah, şuna bak? Nesi var?&#8221;<br />
       &#8220;Sarhoş.&#8221;<br />
       &#8220;Hasta olmasın?&#8221;<br />
       &#8220;Hayır, şişeye nasıl sarılmış baksana. Bir bebek tutar gibi.&#8221;<br />
       Allah kahretsin. Bağırdım onlara:<br />
       &#8220;İKİNİZİ DE YALARIM! KURUYUNCAYA KADAR EMERİM İKİNİZİ DE, KANCIKLAR!&#8221;<br />
       &#8220;Oooooh!&#8221;<br />
       İkisi de oturdukları binaya doğru koştular. Cam kapıdan girip kayboldular. Ve ben hâlâ kalkamıyordum, bir şeylerin sağdıcı. Tek yapmam gereken şey evime ulaşmaktı – elli metre ilerde bir milyon ışık yılı kadar yakın. Kiralık bir kapıdan elli metre uzakta. İki dakika daha ve kalkabilecektim. Her deneme ile biraz daha güçleniyordum. Eski bir ayyaş her zaman ayağa kalkar, yeterince zaman tanıyın yeter ki. Bir dakika daha ve kalkmıştım.<br />
       Ve gelmişlerdi. Dünyanın kaçık aile yapısının iki ferdi. Yaptıklarını neden yaptıklarını sorgulamayan iki deli. Tepe ışığını açık bırakıp bir arabanın yanına yanaştılar. Dışarı çıktılar. Birinin elinde el feneri vardı.<br />
       &#8220;<a href="http://hiaxysheytan.com/tag/bukowski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with bukowski">Bukowski</a>,&#8221; dedi elinde fener olan, &#8220;başını belaya sokmadan duramıyorsun değil mi?&#8221;<br />
       Adımı biliyordu bir yerden, başka seferlerden.<br />
       &#8220;Bak,&#8221; dedim, &#8220;tökezledim sadece. Başımı çarptım. Bilincimi asla yitirmem, tehlikeli değilim. Kapıma gitmeme yardımcı olur musunuz? İzin verin de yatağıma girip uyuyayım, her şeyi unutayım. Doğru olan da bu olmaz mı sizce?&#8221;<br />
       &#8220;İki kadın onlara tecavüz etmek istediğinizi ihbar etti efendim.&#8221;<br />
       &#8220;Beyler, asla iki kadına aynı anda tecavüz etmeyi düşünmem.&#8221;<br />
       Polislerden biri elindeki aptal feneri yüzüme doğrulttu. Ona müthiş bir üstünlük duygusu veriyordu.<br />
       &#8220;Hürriyetimden elli metre uzaktayım! Bunu anlayamıyor musunuz?&#8221;<br />
       &#8220;Kasabanın en büyük eğlencesi sensin <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/bukowski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with bukowski">Bukowski</a>. Bize bundan daha iyi bir neden göstermen gerek.&#8221;<br />
       &#8220;Durun, düşüneyim – kaldırımda serilmiş olarak yatarken gördüğünüz bu şey, bir düğünün sonucudur, bir Zen düğününün.&#8221;<br />
       &#8220;Biri seninle evlenmek mi istedi?&#8221;<br />
       &#8220;Benimle değil göt&#8230;&#8221;<br />
       El fenerini iyice yüzüme yaklaştırdı.<br />
       &#8220;Kanunu korumakla görevli memurlara daha saygılı olmanı isteriz.&#8221;<br />
       &#8220;Afedersiniz, bir an için unuttum.&#8221;<br />
       Kan boynumdan aşağı inmiş, gömleğimden içeri sızıyordu. Çok yorgundum – her şeyden.<br />
       &#8220;<a href="http://hiaxysheytan.com/tag/bukowski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with bukowski">Bukowski</a>,&#8221; dedi el fenerini yüzüme tutan, &#8220;neden başını belaya sokmadan duramıyorsun?&#8221;<br />
       &#8220;Kesin bu boktan muhabbeti,&#8221; dedim, &#8220;kodese gidelim.&#8221;<br />
       Kelepçeleri takıp arka koltuğa fırlattılar beni. Alışık olduğum şeyler.<br />
       Yavaşça sürüyorlardı, mümkün ve delice şeylerden söz ederek – ön balkonu genişletmek gibi, veya bir havuz, anneanneleri için bir oda ilave etmek. Spora gelince –bunlar gerçek erkektiler– Dodgers hâlâ şampiyon olma şansına sahipti, onları zorlayan birkaç takıma rağmen. Tekrar aileye dönüş – Dodgers kazanınca onlar da kazanıyordu. Bir adam aya ayak basınca onlar da basmış oluyorlardı. Ama açlıktan ölen biri onlardan üç kuruş istemesin – kimlik yok, s..tir git, bok kafalı. Sivil dolaştıkları zaman tabii ki. Bir polisten para isteyen bir aç görülmemiştir henüz. Bu konuda şüpheniz olmasın.<br />
       Bir şekilde suç işlemişlerin kuyruğundaydım bir kez daha. Genç olanlar kendilerini ne beklediğini bilmiyorlardı henüz. ANAYASAL haklarından filan söz ediyorlardı. Genç polisler, şehir kodeslerinde olsun, kasaba kodeslerinde olsun, sarhoşların üstünde çalışıp eğitimlerini tamamlıyorlardı. Kendilerini bu şekilde ispatlıyorlardı. Gözümün önünde birini asansöre bindirip bir aşağı bir yukarı inip çıktılar, dışarı çıktıklarında adam tanınmaz haldeydi – İNSAN HAKLARI diye bağıran bir siyahtı asansöre binmeden önce. Sonra beyaz bir adam ANAYASA ile ilgili bir şeyler bağırmaya başladı, onu tutup o kadar hızlı götürdüler ki yürüyemedi, ayakları yere değmeden gitmişti. Geri getirdiklerinde onu duvara yasladılar, öylece durmuş titriyordu, vücudunun her yerinde kırmızı lekeler vardı, titremesi kesilmiyordu bir türlü.<br />
       Fotoğraf çektirdim tekrar. Tekrar parmak izi alındı.<br />
       Ayyaşların hücresine götürdüler beni, kapıyı açtılar, gerisi odadaki 150 kişinin arasında bir yer bulmaktan ibaretti. Bir lağım çukuru. Kusmuk ve sidikten geçilmiyordu yerler. Hemşerilerimin arasında kendime bir yer buldum. <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/charles-bukowski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with charles bukowski">Charles Bukowski</a>&#8217;ydim ben, Santa Barbara&#8217;nın Kaliforniya Üniversitesi&#8217;nin kütüphanesinde kitaplarım bulunuyordu, orda benim bir dâhi olduğumu düşünen biri vardı. Tahtalara uzandım. Genç bir ses duydum. Bir delikanlı.<br />
       &#8220;Bir çeyreğe üflerim sizi bayım!&#8221;<br />
       Bozuk paralarını, banknotları, kimliğini, anahtarlarını, bıçağını ve sigaralarını alıp sana bir depozit kâğıdı verirlerdi. Ki ya kaybederdin ya da çaldırırdın. Ama hep para ve sigara olurdu içerde.<br />
       &#8220;Üzgünüm evlat,&#8221; dedim ona, &#8220;son kuruşumu bile aldılar.&#8221;<br />
       Dört saat sonra uyumayı başardım.<br />
       İşte.<br />
       Bir Zen düğününün sağdıcıydım ve bahse girerim ki gelin ile damat o gece düzüşmediler bile. Ama birileri düzülmüştü. </p>
<p><em>Metis Yayınları<br />
&#8220;Büyük Zen Düğünü&#8221;, s. 7-24</em></p>

	Etiketler: <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/buyuk-zen-dugunu/" title="Büyük Zen Düğünü" rel="tag">Büyük Zen Düğünü</a>, <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/charles-bukowski/" title="charles bukowski" rel="tag">charles bukowski</a><br />

	<h6>Bunu alan bunu da aldı:</h6>
	<ul class="st-related-posts">
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/733/siradan-delilik-oykuleri/" title="Sıradan delilik öyküleri (13 Ekim 2008)">Sıradan delilik öyküleri</a> (0)</li>
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/719/sicak-su-muzigi/" title="SICAK SU MÜZİĞİ (13 Ekim 2008)">SICAK SU MÜZİĞİ</a> (0)</li>
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/742/shakespeare-bunu-asla-yapmazdi/" title="SHAKESPEARE BUNU ASLA YAPMAZDI (13 Ekim 2008)">SHAKESPEARE BUNU ASLA YAPMAZDI</a> (0)</li>
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/731/sevimli-bir-ask-hikayesi/" title="SEVİMLİ BİR AŞK HİKAYESİ (13 Ekim 2008)">SEVİMLİ BİR AŞK HİKAYESİ</a> (0)</li>
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/782/sert-erkekler-siir-yazar/" title="Sert Erkekler Şiir Yazar (13 Ekim 2008)">Sert Erkekler Şiir Yazar</a> (0)</li>
</ul>

]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://hiaxysheytan.com/918/charles-bukowski-buyuk-zen-dugunu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Charles Bukowski: Ekmek Arası</title>
		<link>http://hiaxysheytan.com/912/charles-bukowski-ekmek-arasi/</link>
		<comments>http://hiaxysheytan.com/912/charles-bukowski-ekmek-arasi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 26 Oct 2008 10:59:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>non serviam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[charles bukowski]]></category>
		<category><![CDATA[Ekmek Arası]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hiaxysheytan.com/?p=912</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;İlgi duymuyordum. Hiçbir şeye ilgi duymuyordum. Nasıl kaçabileceğime dair hiç fikrim yoktu. Diğerleri yaşamdan tat alıyorlardı hiç olmazsa. Benim anlamadığım bir şeyi anlamışlardı sanki. Bende bir eksiklik vardı belki de. Mümkündü. Sık sık aşağılık duygusuna kapılırdım. Onlardan uzak olmak istiyordum. Gidecek yerim yoktu ama. İntihar? Tanrım, çaba gerektiriyordu. Beş yıl uyumak istiyordum ama izin vermezlerdi.&#8221; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img alt="" src="http://www.metiskitap.com/ToolBoxVA%5CData%5CDataFiles%5CMds%5CImage/BookCover/Size4/kk917.jpg" class="alignleft" width="200" height="161" />&#8220;İlgi duymuyordum. Hiçbir şeye ilgi duymuyordum. Nasıl kaçabileceğime dair hiç fikrim yoktu. Diğerleri yaşamdan tat alıyorlardı hiç olmazsa. Benim anlamadığım bir şeyi anlamışlardı sanki. Bende bir eksiklik vardı belki de. Mümkündü. Sık sık aşağılık duygusuna kapılırdım. Onlardan uzak olmak istiyordum. Gidecek yerim yoktu ama. İntihar? Tanrım, çaba gerektiriyordu. Beş yıl uyumak istiyordum ama izin vermezlerdi.&#8221; – <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/charles-bukowski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with charles bukowski">Charles Bukowski</a><br />
       <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/bukowski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with bukowski">Bukowski</a>&#8217;den ailesine, çoculuğuna, lise yıllarına, vesaire dair 58 epizodluk bir anlatı&#8230; Henüz <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/bukowski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with bukowski">Bukowski</a> okumadıysanız, tarzı için kitabın en başındaki ilk beş epizoda bakabilirsiniz.<span id="more-912"></span> (Arka Kapak)</p>
<p><strong>Okuma Parçası</strong><br />
İlk anımsadığım, bir şeyin altında olduğum. Bir masanın altındaydım, bir masa ayağı gördüm, insanların bacaklarını ve masa örtüsünün sarkan bir parçasını. Karanlıktı orası, orda olmaktan hoşnuttum. Almanya olmalıydı. Bir veya iki yaşındaydım. 1922 senesi. İyi hissediyordum kendimi masanın altında. Halıya ve insan bacaklarına güneş ışığı vurmuştu. Güneş ışığını seviyordum. İnsan bacakları ilginç değildi, sarkan masa örtüsü, masa ayağı, güneş ışığı daha ilginçti.<br />
       Sonra hiç… sonra bir Noel ağacı. Mumlar. Kuş süslemeleri: gagalarından küçük böğürtlen dalları sarkan kuşlar. Bir yıldız. Kavga eden iki iri insan. Yemek yiyen insanlar, sürekli yiyen insanlar. Ben de yiyordum. Kaşığım öyle bükülmüştü ki, yemek yemek istediğimde sağ elimle tutmak zorundaydım. Sol elimle tutarsam kaşığın dış kısmı ağzıma bakıyordu. Kaşığı sol elimle tutmak istiyordum.<br />
       İki insan: biri daha iri ve kıvırcık saçlı, iri bir burnu var, büyük bir ağzı, gür kaşları; iri olan sürekli öfkeli, bağırıyor bazen; daha ufak olan sessiz, yuvarlak yüzlü, solgun, gözleri iri. İkisinden de korkuyordum. Bazen bir üçüncü kişi olurdu, boyun kısmı dantelli elbiseler giyen şişman biri. İri bir broş takıyor, yüzü üstünden kıllar çıkan siğillerle kaplı. &#8220;Emily&#8221; diyorlar ona. Mutlu değildiler bu insanlar bir arada. Emily babaannemdi. Babamın adı &#8220;Henry&#8221; idi. Annemin adı &#8220;Katherine&#8221;. Adlarıyla hitap etmiyordum onlara. Ben &#8220;Henry Junior&#8221; idim. Genellikle Almanca konuşuyordu bu insanlar, başlarda ben de Almanca konuşuyordum.<br />
       Babaannemin ilk anımsadığım sözü şudur: &#8220;Hepinizi gömeceğim!&#8221; İlk söylediğinde yemeğe başlamak üzereydik, daha sonraları da bu cümleyi tam yemek öncesi söylemeyi sürdürdü. Yemek yemek çok önemliydi. Patates püresi ve et suyu, özellikle pazarları. Rosto, Alman sosisi, ravent, tuzlama lahana, bezelye, havuç, ıspanak, çalı fasulye, tavuk, köfte, spagetti ve ravioli. Soğan yahnisi, kuşkonmaz ve her pazar vanilya dondurmalı çilek pastası. Kahvaltıda yumurta, kızarmış ekmek ve sosis. Bazen çörek ve pastırmalı yumurta. Kahve sürekli vardı. Ama en iyi patates püresini, et suyunu ve babaannemin &#8220;hepinizi gömeceğim!&#8221; deyişini anımsıyorum. Amerika&#8217;ya geldikten sonra, Los Angeles Pasadena&#8217;dan kırmızı tramvaya binip sık sık ziyaretimize gelirdi. Biz T-Model Ford&#8217;umuzla seyrek giderdik onu görmeye.<br />
       Babaannemin evini severdim. Biber ağaçlarının altında küçük bir evdi. Emily&#8217;nin kanaryalarının her biri ayrı bir kafesteydi. Bir ziyaretimizi özellikle anımsıyorum. Babaannem kuşların uyuyabilmesi için kuş kafeslerine beyaz kılıflar geçiriyordu. İnsanlar iskemlelerine oturmuş laflıyorlardı. Odada bir piyano vardı, piyanoya oturup tuşlara vurdum, insanlar konuşurken piyanodan çıkan sesleri dinledim. Neredeyse ses vermeyen son tuşlara bastığımda çıkan sesleri seviyordum en çok. Birbirlerine çarpan buz parçacıklarının çıkardıkları sesleri çağrıştırıyorlardı.<br />
       &#8220;Keser misin şunu!&#8221; dedi babam yüksek sesle.<br />
       &#8220;Bırak çalsın çocuk,&#8221; dedi babaannem.<br />
       Annem gülümsedi.<br />
       &#8220;Bu çocuk,&#8221; dedi babaannem, &#8220;onu beşiğinden alıp öpmek istediğimde burnuma bir yumruk attı.&#8221;<br />
       Onlar konuşmayı, ben de piyanonun tuşlarına basmayı sürdürmüştüm.<br />
       &#8220;Neden akort ettirmiyorsun şunu?&#8221; diye sordu babam.<br />
       Sonra, büyükbabamı görmeye gideceğimiz söylendi bana. Babaannemle büyükbabam ayrı yaşıyorlardı. Büyükbabamın kötü biri olduğu, nefesinin kötü koktuğu söyleniyordu.<br />
       &#8220;Nefesi neden kokuyor?&#8221;<br />
       Cevap vermediler.<br />
       &#8220;Nefesi neden kokuyor?&#8221;<br />
       &#8220;İçer.&#8221;<br />
       T-Model arabamıza binip Leonard büyükbabayı ziyarete gittik. Eve geldiğimizde terastaydı büyükbaba. Yaşlı ama dimdik. Almanya&#8217;da subayken Amerika sokaklarının altın olduğunu duymuş, göç etmişti. Altın değildi sokaklar, o da bir inşaat şirketine müdür olmuştu.<br />
       Diğerleri arabadan inmediler. Büyükbaba parmak salladı bana. Biri kapıyı açtı, inip ona doğru yürüdüm. Saçları tamamen beyaz ve uzundu, sakalı da öyle. Yakınlaşınca gözlerinin parladığını gördüm, bana bakan iki mavi ışıktılar. Bir mesafe bırakıp durdum.<br />
       &#8220;Henry,&#8221; dedi büyükbaba, &#8220;sen ve ben, birbirimizi tanıyoruz. İçeri gel.&#8221;<br />
       Elini uzattı. Yanına gidince nefesindeki kokuyu aldım. Çok kesifti koku, gördüğüm en güzel adamdı ama, ve beni korkutmuyordu.<br />
       Evine girdim. Bir iskemleye doğru götürdü beni.<br />
       &#8220;Otur, lütfen. Sevindim seni gördüğüme.&#8221;<br />
       Başka bir odaya gitti. Sonra bir teneke kutuyla döndü.<br />
       &#8220;Bu sana. Aç.&#8221;<br />
       Kutunun kapağını kurcalamaya başladım, açamıyordum.<br />
       &#8220;Dur,&#8221; dedi, &#8220;bana ver.&#8221;<br />
       Kapağını gevşetip kutuyu bana geri verdi. Kapağı çektim ve kutunun içinde bir haç duruyordu. Kurdeleli bir Alman haçı.<br />
       &#8220;İstemem,&#8221; dedim, &#8220;sende kalsın.&#8221;<br />
       &#8220;Senin,&#8221; dedi, &#8220;yapışkanlı bir rozet.&#8221;<br />
       &#8220;Teşekkür ederim.&#8221;<br />
       &#8220;Gitsen iyi olacak. Seni merak ederler.&#8221;<br />
       &#8220;Peki, alasmarladık.&#8221;<br />
       &#8220;Güle güle, Henry. Dur, bekle…&#8221;<br />
       Durdum. İki parmağını pantolonunun küçük cebine sokup öbür eliyle uzun bir altın zinciri çekmeye başladı. Sonra da altın cep saatini hediye etti bana, zinciriyle.<br />
       &#8220;Teşekkürler, büyükbaba.&#8221;<br />
       Dışarda bekliyorlardı, T-Model&#8217;e bindim ve uzaklaştık. Yol boyunca birçok şeyden söz ettiler. Sürekli konuşurlardı. Babaannemin evine dönerken de durmadan konuşmuşlar, ama büyükbabamdan bir kez bile söz etmemişlerdi.</p>
<p>2</p>
<p>T-Model arabamızı anımsıyorum. Yüksek bir arabaydı, yan taraflardaki ahşap kaplamaların dostça bir görünümleri vardı. Soğuk günlerde, sabahları ve genellikle başka zamanlarda da marş basmaz, babam motoru manivela ile önden çalıştırmak zorunda kalırdı, defalarca çevirirdi kolu motor çalışana dek.<br />
       &#8220;Bunu yaparken kolunu kırabilir insan. At gibi tepiyor.&#8221;<br />
       Anneannemin bizi ziyaret etmediği pazarlar arabamızla gezintiye çıkardık. Bizimkiler portakal bahçelerini severlerdi, kilometrelerce portakal ağaçları, çiçek açmak üzere ya da portakal dolu. Bir piknik sepetimiz, bir de metal kutumuz vardı. Metal kutuda buz, üstünde de dondurulmuş meyve konserveleri, sepette ise salamlı sandöviçler, cips ve meşrubat olurdu. Meşrubatlar sürekli kutuyla sepet arasında mekik dokurlardı, çabuk dondukları için sık sık çözülmeleri gerekiyordu.<br />
       Babam Camel sigarası içer, sigara paketiyle birçok numara gösterirdi bize. Kaç piramit var bu resimde? Sayın. Sayardık ve bize başka piramitler gösterirdi.<br />
       Develerin hörgüçleri ve paketin üstündeki yazılarla ilgili numaralar da biliyordu. Camel sigarası sihirliydi.<br />
       Belleğimde yer etmiş özel bir pazar var. Piknik sepeti boştu. Ama portakal bahçeleri boyunca yol alıp yaşadığımız yerden uzaklaşıyorduk.<br />
       &#8220;Baba,&#8221; dedi annem, &#8220;benzinimiz biter mi?&#8221;<br />
       &#8220;Hayır, yeterince allahın cezası benzin var.&#8221;<br />
       &#8220;Nereye gidiyoruz?&#8221;<br />
       &#8220;Kendime allahın cezası portakallardan toplayacağım!&#8221;<br />
       Annem hiç kımıldamadı ve yola devam ettik. Babam arabayı yolun kenarına çekip tel örgünün yanına park etti ve orda oturup dinlendik. Sonra babam kapıyı açıp dışarı çıktı.<br />
       &#8220;Sepeti getir.&#8221;<br />
       Tel örgünün üstünden atladık.<br />
       &#8220;Beni izleyin,&#8221; dedi babam.<br />
       Derken iki sıra portakal ağacının arasındaydık, dalların ve yaprakların gölgesinin altında. Babam durup uzandı ve en yakın ağacın alt dallarından portakal koparmaya başladı. Portakalları ağaçtan koparırken öfkeli görünüyordu, bir aşağı bir yukarı sallanan dallar da öyle. Portakalları annemin tuttuğu sepetin içine atıyordu. Bazen ıskalıyordu, o zaman da ben portakalın peşine düşüp sepete koyuyordum. Babam bir ağaçtan öbürüne gidiyordu, alt dallardan kopardığı portakalları sepete atarak.<br />
       &#8220;Baba, yeter bu kadar,&#8221; dedi annem.<br />
       &#8220;Yetmez.&#8221;<br />
       Koparmayı sürdürdü.<br />
       Sonra bir adam geldi yanımıza, çok uzun boylu biri. Elinde tüfek vardı.<br />
       &#8220;Hey ahbap, ne yaptığını sanıyorsun?&#8221;<br />
       &#8220;Portakal topluyorum. Bol miktarda var burda.&#8221;<br />
       &#8220;Bunlar benim portakallarım. Dinle beni şimdi, kadınına portakalları yere dökmesini söyle.&#8221;<br />
       &#8220;Yeterince allahın cezası portakal var burda. Birkaçı eksilse ne olur?&#8221;<br />
       &#8220;Bir tek portakalım bile eksilmeyecek! Kadınına onları yere dökmesini söyle!&#8221;<br />
       Adam silahını babama doğrulttu.<br />
       &#8220;Dök onları,&#8221; dedi babam anneme.<br />
       Portakallar yerde yuvarlandılar.<br />
       &#8220;Şimdi,&#8221; dedi adam, &#8220;bahçemden çıkın.&#8221;<br />
       &#8220;Bu portakalların hepsine ihtiyacın yok.&#8221;<br />
       &#8220;Ben neye ihtiyacım olduğunu biliyorum. Çıkın.&#8221;<br />
       &#8220;Senin gibileri asmalı!&#8221;<br />
       &#8220;Burda kanun benim. Yaylan!&#8221;<br />
       Adam tüfeğini doğrulttu tekrar. Babam dönüp geriye doğru yürümeye başladı. Biz onu izledik, adam da bizi. Sonra arabaya bindik ama çalışmayacağı tuttu yine. Babam elle çalıştırmak için arabadan indi. İki kez denedi ama çalışmadı. Babam terlemeye başlamıştı. Adam yol kenarında duruyordu.<br />
       &#8220;Şu allahın cezası şeyi çalıştır!&#8221; dedi.<br />
       Babam manivelayı tekrar çevirmeye hazırlandı. &#8220;Senin toprağında değiliz! İstediğimiz kadar kalırız burda!&#8221;<br />
       &#8220;Boşversene! Şu aleti burdan çıkar, hemen!&#8221;<br />
       Babam kolu tekrar çevirdi. Motor tekleyip stop etti. Annem kucağında boş piknik sepeti, oturuyordu. Adama bakmaya korkuyordum. Babam bir kez daha çevirdi kolu ve motor çalıştı. Arabaya atlayıp vitese taktı.<br />
       &#8220;Geri gelme,&#8221; dedi adam, &#8220;bir dahaki sefere bu kadar şanslı olamazsın.&#8221;<br />
       Babam arabayı yola çıkarıp sürdü. Adam hâlâ yol kenarındaydı. Babam çok hızlı sürüyordu. Sonra arabayı yavaşlatıp U-dönüşü yaptı. Adamın durduğu yere doğru sürdü. Adam gitmişti. Dönüş yoluna koyulduk.<br />
       &#8220;Bir gün geri dönüp o orospu çocuğuna gününü göstereceğim,&#8221; dedi babam.<br />
       &#8220;Baba, güzel bir yemek yiyelim bu akşam. Ne istersin?&#8221; diye sordu annem.<br />
       &#8220;Domuz pirzolası,&#8221; dedi babam.<br />
       Arabayı bu kadar hızlı sürdüğünü görmemiştim daha önce.</p>
<p>3</p>
<p>Babamın iki erkek kardeşi vardı. Küçüğünün adı Ben, büyüğünün John&#8217;du. Alkolik ve başarısızdılar ikisi de. Annemle babam sık sık söz ederlerdi onlardan.<br />
       &#8220;İkisi de bir baltaya sap olamadı,&#8221; dedi babam.<br />
       &#8220;Kötü bir aileden geliyorsun,&#8221; dedi annem.<br />
       &#8220;Senin kardeşin de bir bok değil!&#8221;<br />
       Dayım Almanya&#8217;daydı. Babam hep kötü konuşurdu onun hakkında.<br />
       Bir de eniştem vardı. Jack, halam Elinore&#8217;un kocası. Jack enişte ile Elinore halamı hiç görmemiştim, çünkü babamın onlarla arası yoktu.<br />
       &#8220;Elimdeki şu yara izini görüyor musun?&#8221; diye sordu babam. &#8220;Elinore ben çok küçükken elindeki sivri kalemi batırdığında oldu bu. Hiç kaybolmadı bu iz.&#8221;<br />
       Babam insanlardan hoşlanmazdı. Benden de hoşlanmıyordu. &#8220;Çocuklar görünmeli, ama sesleri çıkmamalı,&#8221; derdi bana.<br />
       Emily büyükannenin gelmediği bir pazar sabahıydı.<br />
       &#8220;Gidip Ben&#8217;i görmeliyiz,&#8221; dedi annem, &#8220;ölüyor.&#8221;<br />
       &#8220;Emily&#8217;den dünyanın parasını ödünç aldı. Kumar, kadın ve içkiye gitti paralar.&#8221;<br />
       &#8220;Biliyorum,&#8221; dedi annem.<br />
       &#8220;Emily öldüğünde hiç para bırakmayacak.&#8221;<br />
       &#8220;Yine de gidip Ben&#8217;i görmeliyiz. Sadece iki haftası kalmış diyorlar.&#8221;<br />
       &#8220;Peki, peki, gideriz.&#8221;<br />
       T-Model&#8217;e binip yola çıktık. Yol uzundu, annem yolda inip çiçek aldı. Dağlara doğru gidiyorduk. Dağın eteğine vardık ve tırmanmaya başladık. Yol kavisliydi. Ben Amca tepedeki sanatoryumda kalıyordu, veremdi.<br />
       &#8220;Ben&#8217;i burda tutmak Emily&#8217;ye pahalıya patlıyordur,&#8221; dedi babam.<br />
       &#8220;Leonard yardım ediyordur belki.&#8221;<br />
       &#8220;Metelik yok onda. Sarhoş olup dağıttı hepsini.&#8221;<br />
       &#8220;Leonard büyükbabayı seviyorum ben.&#8221;<br />
       &#8220;Çocuklar görünmeli, ama sesleri çıkmamalı,&#8221; dedi babam. Sonra, &#8220;Ah, o Leonard, çocuklarına sadece sarhoş olduğu zaman iyi davranırdı. Bizimle şakalaşıp para verirdi. Ama ertesi gün ayıldığında dünyanın en kötü adamıydı tekrar,&#8221; diye devam etti.<br />
       Güzel tırmanıyordu T-Model dağ yolunu. Hava açık ve güneşliydi.<br />
       &#8220;İşte geldik,&#8221; dedi babam. Arabayı sanatoryumun park yerine doğru yöneltti ve arabadan indik. Annemle babamın peşinden binaya girdim. Odasına girdiğimizde Ben Amca yatağında oturmuş pencereden dışarı bakıyordu. Biz içeri girerken başını çevirip bize baktı. Çok yakışıklı bir adamdı. İnceydi, siyah saçları, parıldayan koyu renk gözleri vardı. Parlak bir ışık saçıyordu gözleri.<br />
       &#8220;Merhaba Ben,&#8221; dedi annem.<br />
       &#8220;Merhaba Katy.&#8221; Sonra bana baktı. &#8220;Henry mi bu?&#8221;<br />
       &#8220;Evet.&#8221;<br />
       &#8220;Oturun.&#8221;<br />
       Babam ve ben oturduk.<br />
       Annem ayakta duruyordu. &#8220;Bu çiçekler için bir vazo yok mu, Ben?&#8221;<br />
       &#8220;Çok güzel çiçekler, teşekkür ederim, Katy. Hayır, odada vazo yok.&#8221;<br />
       &#8220;Ben bir vazo bulayım,&#8221; dedi annem.<br />
       Elinde çiçeklerle odadan çıktı.<br />
       &#8220;Sevgililerin nerde şimdi, Ben?&#8221;<br />
       &#8220;Arada sırada uğruyorlar.&#8221;<br />
       &#8220;Eminim.&#8221;<br />
       &#8220;Uğruyorlar.&#8221;<br />
       &#8220;Katherine seni görmek istediği için burdayız.&#8221;<br />
       &#8220;Biliyorum.&#8221;<br />
       &#8220;Ben de istedim seni görmeyi Ben Amca. Çok güzel adamsın bence.&#8221;<br />
       &#8220;Kıçım gibi güzel,&#8221; dedi babam.<br />
       Annem döndü, çiçekleri bir vazoya koymuştu.<br />
       &#8220;Pencerenin yanındaki şu masaya koyayım.&#8221;<br />
       &#8220;Çok güzel çiçekler, Katy.&#8221;<br />
       Annem oturdu.<br />
       &#8220;Fazla kalamayacağız,&#8221; dedi babam.<br />
       Ben Amca elini şiltenin altına sokup bir paket sigara çıkardı, bir tane çekti ve bir kibrit çakıp yaktı. Derin bir nefes çekip dumanı saldı.<br />
       &#8220;Sigara içmenin yasak olduğunu biliyorsun,&#8221; dedi babam. &#8220;O sigaraları nerden bulduğunu da biliyorum. Orospular getiriyorlar. Doktora söyleyeceğim, o orospuların buraya girmesine izin vermesin.&#8221;<br />
       &#8220;Bi bok yiyemezsin,&#8221; dedi amcam.<br />
       &#8220;Şu sigarayı ağzından çekip almak geliyor içimden!&#8221;<br />
       &#8220;İçinden doğru dürüst bir şey gelmez senin zaten,&#8221; dedi amcam.<br />
       &#8220;Ben,&#8221; dedi annem, &#8220;sigara içmemelisin, öldürecek seni.&#8221;<br />
       &#8220;İyi bir hayatım oldu,&#8221; dedi amcam.<br />
       &#8220;Hiçbir zaman iyi bir hayatın olmadı,&#8221; dedi babam. &#8220;Yalan, içki, borç, orospular. Ömründe bir gün bile çalışmadın! Şimdi de ölüyorsun, 24 yaşında!&#8221;<br />
       &#8220;İyiydi,&#8221; dedi amcam. Camel sigarasından derin bir nefes daha çekip dumanı üfledi.<br />
       &#8220;Çıkalım burdan,&#8221; dedi babam, &#8220;bu adam delirmiş.&#8221;<br />
       Babam ayağa kalktı. Sonra annem kalktı. Sonra ben.<br />
       &#8220;Güle güle, Katy,&#8221; dedi amcam, &#8220;ve güle güle Henry.&#8221; Hangi Henry&#8217;yi kastettiğini belirtmek için bana bakmıştı.<br />
       Babamın peşinden sanatoryumdan çıkıp park yerindeki arabamıza doğru yürüdük. Bindik, çalıştı ve kavisli dağ yolundan aşağı inmeye başladık.<br />
       &#8220;Daha uzun kalmalıydık,&#8221; dedi annem.<br />
       &#8220;Tüberkülozun bulaşıcı olduğunu bilmiyor musun?&#8221; diye sordu babam.<br />
       &#8220;Güzel adam bence,&#8221; dedim.<br />
       &#8220;Hastalıktan,&#8221; dedi babam, &#8220;öyle bir görünüm verir onlara. Tüberküloz dışında çok şey daha kapmıştır.&#8221;<br />
       &#8220;Ne gibi şeyler?&#8221; diye sordum.<br />
       &#8220;Sana söyleyemem,&#8221; diye yanıtladı babam. Ben ne olabileceklerini merak ederken, babam kavisli yolda direksiyon sallıyordu.</p>
<p>4</p>
<p>Başka bir pazar yine T-Model&#8217;e binip John amcamı aramaya çıkmıştık.<br />
       &#8220;Azmi yok,&#8221; dedi babam. &#8220;Hangi cesaretle allahın cezası yüzünü kaldırıp insanların gözlerine bakıyor anlamıyorum.&#8221;<br />
       &#8220;Tütün çiğnemese keşke,&#8221; dedi annem, &#8220;her yere tükürüyor.&#8221;<br />
       &#8220;Bu ülkenin tüm insanları onun gibi olsaydı Çin istilasına uğramıştık, çamaşırları biz yıkıyor olurduk.&#8221;<br />
       &#8220;John&#8217;un hiç şansı olmadı,&#8221; dedi annem. &#8220;Küçük yaşta evi terk etti. Sen lise bitirdin hiç olmazsa.&#8221;<br />
       &#8220;Kolej,&#8221; dedi babam.<br />
       &#8220;Nerde?&#8221; diye sordu annem.<br />
       &#8220;Indiana Üniversitesi.&#8221;<br />
       &#8220;Jack sadece lise okuduğunu söylemişti.&#8221;<br />
       &#8220;Sadece lise okuyan Jack. Bu yüzden zenginlerin bahçıvanlığını yapıyor.&#8221;<br />
       &#8220;Jack eniştemi hiç görebilecek miyim?&#8221; diye sordum.<br />
       &#8220;Bakalım John amcanı bulabilecek miyiz önce,&#8221; dedi babam.<br />
       &#8220;Çinliler gerçekten bu ülkeyi istila etmek istiyorlar mı?&#8221; diye sordum.<br />
       &#8220;Asırlardır pusudalar o sarı şeytanlar. Japonlar&#8217;la savaşmak zorunda kalmaları engelledi onları.&#8221;<br />
       &#8220;Kim daha iyi savaşır, Çinliler mi yoksa Japonlar mı?&#8221;<br />
       &#8220;Japonlar. Sorun Çinliler&#8217;in çok fazla olmalarında. Bir Çinli&#8217;yi öldürdüğün zaman ortadan ikiye bölünüp iki Çinli olur.&#8221;<br />
       &#8220;Tenleri neden sarı?&#8221;<br />
       &#8220;Su içeceklerine kendi çişlerini içerler de ondan.&#8221;<br />
       &#8220;Baba, böyle konuşma çocukla!&#8221;<br />
       &#8220;Öyleyse soru sormayı kesmesini söyle.&#8221;<br />
       Bir başka sıcak Los Angeles gününde yol alıyorduk. Annemin üstünde güzel bir elbise, başında şık bir şapka vardı. Annem böyle giyindiğinde dimdik oturur, boynu kasılırdı.<br />
       &#8220;Keşke yeterli paramız olsa da John ve ailesine yardımcı olabilsek,&#8221; dedi annem.<br />
       &#8220;İçine işeyebilecekleri bir taslarının bile olmaması benim suçum değil,&#8221; diye cevap verdi babam.<br />
       &#8220;Baba, John da senin gibi savaşa katıldı. Bir şeyleri hak ettiğine inanmıyor musun?&#8221;<br />
       &#8220;Hiç yükselemedi. Ben başçavuş oldum.&#8221;<br />
       &#8220;Kardeşlerinin hepsi senin gibi olamazlar ki Henry.&#8221;<br />
       &#8220;Allahın cezası bir dürtüleri yok! Topraktan geçinebileceklerini sanıyorlar!&#8221;<br />
       Bir süre daha yol aldık. John Amca ile ailesi küçük bir binada yaşıyorlardı. Çatlak kaldırımda yürüyüp eğri büğrü bir terasa çıktık ve babam zile bastı. Zil çalmadı. Kapıyı vurdu, sert.<br />
       Uzun gibi gelen bir süreden sonra kapı aralandı. Sonra biraz daha açıldı. Anna yengem göründü. Çok inceydi, avurtları çökmüştü ve göz altlarında halkalar vardı, mor halkalar. Sesi de inceydi.<br />
       &#8220;Oh, Henry… Katherine… içeri girin, lütfen…&#8221;<br />
       Peşinden içeri girdik. Çok az eşya vardı. Bir kahvaltı masası, dört iskemle ve iki yatak. Annemle babam iskemlelere oturdular. İki kız, Katherine ve Betsy (isimlerini sonradan öğrendim) lavabonun başında durmuş neredeyse boş bir fıstık ezmesi kavanozundan fıstık ezmesi kazımakla meşguldüler.<br />
       &#8220;Öğle yemeği yiyorduk,&#8221; dedi Anna yenge.<br />
       Kızlar kuru ekmek parçalarına azıcık fıstık ezmesi sürmüşlerdi. Kavanozun içine bakıp bıçakla kazıyorlardı.<br />
       &#8220;John nerde?&#8221; diye sordu babam.<br />
       Yılgın bir şekilde oturdu yengem. Çok güçsüz görünüyordu, çok solgun. Elbisesi kirliydi, saçları taranmamış, yorgun, hüzünlü.<br />
       &#8220;Onu bekliyoruz. Bir süredir görmedik.&#8221;<br />
       &#8220;Nereye gitti?&#8221;<br />
       &#8220;Bilmiyorum. Motosiklete atlayıp gitti.&#8221;<br />
       &#8220;Tek düşündüğü motosikleti,&#8221; dedi babam.<br />
       &#8220;Küçük Henry mi bu?&#8221;<br />
       &#8220;Evet.&#8221;<br />
       &#8220;Sadece bakıyor. Çok sessiz.&#8221;<br />
       &#8220;Böyle istiyoruz onu.&#8221;<br />
       &#8220;Durgun sular derin olur.&#8221;<br />
       &#8220;Bu öyle değil. Tek derin yanı kulaklarındaki delikler.&#8221;<br />
       Kızlar ekmek parçalarını alıp dışarı çıktılar, eşiğe oturup yemeye başladılar. Bizimle konuşmamışlardı. Çok hoş bulmuştum onları. Anneleri gibi inceydiler ama yine de çok hoştular.<br />
       &#8220;Nasılsın Anna?&#8221; diye sordu annem.<br />
       &#8220;İyiyim.&#8221;<br />
       &#8220;İyi görünmüyorsun Anna. Gıdaya ihtiyacın var sanıyorum.&#8221;<br />
       &#8220;Senin oğlan niye oturmuyor? Otur Henry.&#8221;<br />
       &#8220;Ayakta durmayı sever,&#8221; dedi babam. &#8220;Güçlenmesini sağlar, Çinliler&#8217;le dövüşmeye hazırlanıyor.&#8221;<br />
       &#8220;Çinliler&#8217;i sevmiyor musun?&#8221; diye sordu yengem.<br />
       &#8220;Hayır,&#8221; dedim.<br />
       &#8220;Durumunuz nasıl Anna?&#8221; diye sordu babam.<br />
       &#8220;Çok kötü aslında… Evsahibi kira için sıkıştırıp duruyor. Çok da çirkinleşebiliyor. Korkutuyor beni. Ne yapacağımı bilmiyorum.&#8221;<br />
       &#8220;Polislerin John&#8217;un peşinde olduklarını duydum,&#8221; dedi babam.<br />
       &#8220;Fazla bir şey yapmadı.&#8221;<br />
       &#8220;Ne yaptı?&#8221;<br />
       &#8220;Sahte on sentlik bastı.&#8221;<br />
       &#8220;On sentlik mi? Tanrım, nasıl bir gaye bu?&#8221;<br />
       &#8220;Aslında kötü olmak istemiyor John.&#8221;<br />
       &#8220;Hiçbir şey olmak istemiyor bana sorarsan.&#8221;<br />
       &#8220;Eline bir fırsat geçse bir şeyler olur.&#8221;<br />
       &#8220;Kurbağanın kanatları olsaydı hoplaya hoplaya kıçını eskitmezdi!&#8221;<br />
       Sessizlik oldu, öylece oturdular. Dönüp dışarı baktım. Kızlar terastan ayrılmışlar, bir yerlere gitmişlerdi.<br />
       &#8220;Gel otur Henry,&#8221; dedi Anna yenge.<br />
       Kımıldamadım. &#8220;Teşekkür ederim. İyiyim böyle.&#8221;<br />
       &#8220;Anna,&#8221; diye sordu annem, &#8220;John&#8217;un geleceğinden emin misin?&#8221;<br />
       &#8220;Piliçlerden bıkınca döner,&#8221; dedi babam.<br />
       &#8220;John çocuklarını çok sever…&#8221; dedi Anna.<br />
       &#8220;Polisler başka bir iş yüzünden peşindelermiş diye duydum.&#8221;<br />
       &#8220;Ne?&#8221;<br />
       &#8220;Tecavüz.&#8221;<br />
       &#8220;Tecavüz mü?&#8221;<br />
       &#8220;Evet Anna. Öyle duydum. Motosikleti ile gidiyormuş bir gün, genç bir kız otostop yapmış. Motorunun arkasına binmiş ve John yolda boş bir garaj görmüş. Garaja girip kapıyı kapamış ve kıza tecavüz etmiş.&#8221;<br />
       &#8220;Nasıl öğrendin bunu?&#8221;<br />
       &#8220;Öğrenmek mi? Polisler gelip bana söylediler, nerde olduğunu sordular.&#8221;<br />
       &#8220;Söyledin mi?&#8221;<br />
       &#8220;Niçin söyleyeyim? Hapse girip sorumluluklarından kaçsın diye mi? İstediği bu zaten.&#8221;<br />
       &#8220;Hiç böyle düşünmemiştim.&#8221;<br />
       &#8220;Tecavüzü hoş gördüğümden değil…&#8221;<br />
       &#8220;Bir erkek ne yaptığının farkında olmaz bazen.&#8221;<br />
       &#8220;Ne?&#8221;<br />
       &#8220;Çocuklar bir yandan, yaşam sıkıntısı ve üzüntü bir yandan… Pek çekici değilim artık. Genç bir kız gördü, hoşuna gitti… Kız motosikletine bindi, kollarını beline dolamıştır filan…&#8221;<br />
       &#8220;Ne?&#8221; diye sordu babam, &#8220;Sana tecavüz etseler hoşuna gider miydi?&#8221;<br />
       &#8220;Gitmezdi sanırım.&#8221;<br />
       &#8220;O kızın da hoşuna gitmemiştir eminim.&#8221;<br />
       Bir sinek belirdi ve masanın etrafında daireler çizmeye başladı. İzledik.<br />
       &#8220;Yiyecek hiçbir şey yok burda,&#8221; dedi babam. &#8220;Bu sinek yanlış yere gelmiş.&#8221;<br />
       Sinek daha cüretkâr uçmaya, giderek bize daha yakın daireler çizip vızıldamaya başladı. Daireler küçüldükçe vızıltısı artıyordu.<br />
       &#8220;Polislere John&#8217;un eve gelebileceğini söylemezsin değil mi?&#8221; diye sordu yengem babama.<br />
       &#8220;Bu kadar kolay kurtulmasına izin veremem,&#8221; dedi babam.<br />
       Annem eli ile çabuk bir hareket yaptı. Elini kapattı ve masanın üstüne koydu.<br />
       &#8220;Yakaladım,&#8221; dedi.<br />
       &#8220;Neyi yakaladın?&#8221; diye sordu babam.<br />
       &#8220;Sineği,&#8221; dedi annem tebessüm ederek.<br />
       &#8220;Sana inanmıyorum…&#8221;<br />
       &#8220;Sineği görebiliyor musun? Sinek yok oldu.&#8221;<br />
       &#8220;Uçup gitti.&#8221;<br />
       &#8220;Hayır, avucumda.&#8221;<br />
       &#8220;Kimse bu kadar hızlı olamaz.&#8221;<br />
       &#8220;Ama avucumda.&#8221;<br />
       &#8220;Palavra.&#8221;<br />
       &#8220;Bana inanmıyor musun?&#8221;<br />
       &#8220;Hayır.&#8221;<br />
       &#8220;Aç ağzını öyleyse.&#8221;<br />
       &#8220;Peki.&#8221;<br />
       Babam ağzını açtı ve annem elini ağzına dayadı. Babam birden sıçrayıp boğazını tuttu.<br />
       &#8220;AMAN TANRIM!&#8221;<br />
       Sinek ağzından çıkıp tekrar daireler çizmeye başladı.<br />
       &#8220;Bu kadar yeter,&#8221; dedi babam, &#8220;eve gidiyoruz!&#8221;<br />
       Ayağa kalkıp dışarı çıktı, yürüyüp arabaya bindi ve kaskatı oturdu, tehlikeli görünüyordu.<br />
       &#8220;Birkaç kutu konserve getirdik size,&#8221; dedi annem yengeme. &#8220;Para veremediğimiz için kusura bakma ama Henry para verirsek John&#8217;un içkiye veya motosikleti için benzine yatıracağını düşünüyor. Fazla bir şey değil, biraz çorba, biraz et, bezelye…&#8221;<br />
       &#8220;Oh, Katherine, teşekkür ederim, ikinize de…&#8221;<br />
       Annem kalktı ve onu izledim. Arabada iki koli konserve vardı. Babamın dimdik oturduğunu gördüm, kızgındı hâlâ.<br />
       Annem kolilerden küçük olanı bana verip büyüğünü kendi aldı ve peşinden eve yürüdüm. Kolileri masanın üstüne koyduk. Anna yenge gelip konservelerden birini eline aldı. Bezelye konservesiydi, kutunun üstündeki etikette küçük ve yuvarlak yeşil bezelyeler vardı.<br />
       &#8220;Bu harika,&#8221; dedi yengem.<br />
       &#8220;Anna, gitmemiz gerekiyor. Henry&#8217;nin gururu kırıldı.&#8221;<br />
       Yengem kollarını anneme doladı. &#8220;Her şey o kadar kötü gitti ki. Ama bu bir rüya gibi. Hele kızlar eve bir gelsinler. Konserveleri görünce delirecekler!&#8221;<br />
       Annem yengeme bir kez daha sarıldı ve ayrıldılar.<br />
       &#8220;John kötü biri değil,&#8221; dedi yengem.<br />
       &#8220;Biliyorum,&#8221; dedi annem. &#8220;Allahaısmarladık Anna.&#8221;<br />
       &#8220;Güle güle Katherine. Güle güle Henry.&#8221;<br />
       Annem dönüp kapıya doğru yürüdü. Onu takip ettim. Arabaya yürüyüp bindik. Babam arabayı çalıştırdı.<br />
       Uzaklaşırken yengemin kapının önünde durup el salladığını gördüm. Babam karşılık vermedi. Ben de vermedim.</p>
<p>5</p>
<p>Babamı sevmemeye başlamıştım. Sürekli bir şeylere kızıyor, gittiğimiz her yerde insanlarla tartışıyordu. Ama pek korkutamıyordu onları; genellikle sakin bir şekilde ona bakıyorlardı ve bu onu daha da öfkelendiriyordu. Ender olarak dışarda yediğimizde yemekleri beğenmiyor, ödemeyi reddediyordu. &#8220;Bu kremada sinek boku var! Ne biçim yer burası?&#8221;<br />
       &#8220;Kusura bakmayın efendim, ödemeyebilirsiniz. Yeter ki gidin.&#8221;<br />
       &#8220;Gideceğim tabii ki! Ama geri geleceğim! Ateşe vereceğim bu allahın cezası yeri!&#8221;<br />
       Bir keresinde eczaneye girmiştik, annemle ben başka bir taraftayken babam tezgâhtar adama bağırmaya başlamıştı. Başka bir tezgâhtar anneme, &#8220;Kim bu korkunç adam? Buraya her geldiğinde mesele çıkartıyor,&#8221; diye sormuştu.<br />
       &#8220;O benim kocam,&#8221; diye cevap vermişti annem.<br />
       Başka bir olay anımsıyorum. Babam süt dağıtıcısı olarak çalışıyor, sabahın erken saatlerinde süt dağıtmaya çıkıyordu. Bir sabah beni uyandırmıştı. &#8220;Gel, sana bir şey göstermek istiyorum.&#8221; Onunla dışarı çıktım. Üstümde pijamalarım, ayağımda terliklerim vardı. Bir atın çektiği süt arabasına doğru yürüdük. At hareketsiz duruyordu. &#8220;İzle,&#8221; dedi babam. Bir kesme şeker çıkarıp avucuna koydu ve atın ağzına doğru tuttu. At elinden şekeri yedi. &#8220;Şimdi sen dene…&#8221; Elime bir kesme şeker koydu. Çok iri bir attı. &#8220;Biraz daha yaklaş! Elini uzat!&#8221; Atın elimi ısıracağından korkuyordum. At başını eğdi; burun deliklerini gördüm, dudakları geri çekilmişti, sonra dilini ve dişlerini gördüm, şeker gitmişti. &#8220;İşte. Bir daha dene…&#8221; Tekrar denedim. At şekeri alıp başını salladı. &#8220;Şimdi,&#8221; dedi babam, &#8220;at üstüne sıçmadan seni içeri götüreyim.&#8221;<br />
       Başka çocuklarla oynamama izin yoktu. &#8220;Kötü çocuklar onlar,&#8221; derdi babam, &#8220;fakir ailelerin çocukları.&#8221; &#8220;Evet,&#8221; diye katılırdı annem. Annemle babam zengin olmayı arzuladıklarından kendilerini öyle görüyorlardı.<br />
       Yaşıtlarımla arkadaşlık kurmaya yuvada başlamıştım. Tuhaftılar, gülüyor, konuşuyor, mutlu görünüyorlardı. Onlardan hoşlanmamıştım. Sürekli hastalanacak, kusacakmış gibi hissediyordum kendimi, hava da durgun ve beyazdı hep. Suluboya resim yapıyorduk. Bahçedeki turpların resmini yapmış, bir hafta sonra da turpları tuzlayıp yemiştik. Yuvadaki öğretmenimi seviyordum, annemden babamdan çok seviyordum onu. Problemlerden biri tuvalete gitmekti. Sürekli tuvalete gitme ihtiyacı duyuyordum, ama diğerlerinin bunu bilmesini istemediğim için tutuyordum. Çok zordu tutmak. Ve hava beyazdı, midem bulanırdı, işemek ve sıçmak isterdim ama tek kelime etmezdim. Başka biri tuvaletten döndüğünde &#8220;pissin sen, orda bir şey yaptın,&#8221; diye düşünürdüm…<br />
       Küçük kızlar, kısa elbiseleri, uzun saçları ve güzel gözleri ile çok hoştular ama, belli etmemelerine rağmen onlar da orda bir şeyler yapıyorlar diye düşünürdüm.<br />
       Yuvadan en çok aklımda kalan havanın beyazlığı olmuştu…<br />
       İlkokul farklıydı, birinci sınıftan altıncı sınıfa. Çocukların bazıları on iki yaşındaydılar ve hepimiz yoksul semtlerden geliyorduk. Tuvalete gitmeye başlamıştım ama sadece işemek için. Bir keresinde tuvaletten çıkarken küçük çocuklardan birinin su fıskiyesinden su içtiğini gördüm. Ondan daha iri bir çocuk arkadan gelip çocuğun başını fıskiyenin musluğuna çarpmıştı. Küçük çocuk yüzünü kaldırdığında birkaç dişi kırılmıştı, ağzından kan geliyordu. Fıskiyeye kan bulaşmıştı. &#8220;Bundan kimseye söz edersen gerçekten okurum canına,&#8221; dedi iri olan ona. Çocuk mendilini çıkarıp ağzına götürdü. Ben sınıfa döndüm, öğretmenimiz George Washington ve Forge Vadisi&#8217;ni anlatıyordu bize.<br />
       Her akşamüstü, okul çıkışında, üst sınıflardan iki çocuk arasında dövüş olurdu mutlaka. Öğretmenlerin hiç uğramadığı arka taraftaki tel örgülerin orda. Ve dövüş hiçbir zaman adil değildi; iri çocuklardan biri kendinden daha ufak çocuklardan birini yumruklaya yumruklaya tel örgülere dayardı. Daha ufak olan karşılık vermeye çalışırdı ama faydasızdı. Kısa bir süre sonra yüzü ve gömleği kana bulanırdı. Daha ufak olan sesini çıkarmadan, merhamet dilenmeden yerdi dayağı. Nihayet iri olan geri çekilir ve dövüş biterdi. Diğer çocuklar kazananla beraber eve yürürlerdi. Ben dersler ve dövüş boyunca bokumu tuttuktan sonra tek başıma eve dönerdim. Genellikle eve vardığımda rahatlama ihtiyacım geçmiş olurdu. Canımı sıkardı bu.</p>

	Etiketler: <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/charles-bukowski/" title="charles bukowski" rel="tag">charles bukowski</a>, <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/ekmek-arasi/" title="Ekmek Arası" rel="tag">Ekmek Arası</a>, <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/kitap/" title="Kitap" rel="tag">Kitap</a><br />

	<h6>Bunu alan bunu da aldı:</h6>
	<ul class="st-related-posts">
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/900/ursula-k-le-guin-marifetler/" title="Ursula K. Le Guin: Marifetler (26 Ekim 2008)">Ursula K. Le Guin: Marifetler</a> (0)</li>
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/733/siradan-delilik-oykuleri/" title="Sıradan delilik öyküleri (13 Ekim 2008)">Sıradan delilik öyküleri</a> (0)</li>
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/719/sicak-su-muzigi/" title="SICAK SU MÜZİĞİ (13 Ekim 2008)">SICAK SU MÜZİĞİ</a> (0)</li>
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/742/shakespeare-bunu-asla-yapmazdi/" title="SHAKESPEARE BUNU ASLA YAPMAZDI (13 Ekim 2008)">SHAKESPEARE BUNU ASLA YAPMAZDI</a> (0)</li>
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/731/sevimli-bir-ask-hikayesi/" title="SEVİMLİ BİR AŞK HİKAYESİ (13 Ekim 2008)">SEVİMLİ BİR AŞK HİKAYESİ</a> (0)</li>
</ul>

]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://hiaxysheytan.com/912/charles-bukowski-ekmek-arasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Charles Bukowski: Factotum</title>
		<link>http://hiaxysheytan.com/910/charles-bukowski-factotum/</link>
		<comments>http://hiaxysheytan.com/910/charles-bukowski-factotum/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 26 Oct 2008 10:55:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>non serviam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[charles bukowski]]></category>
		<category><![CDATA[factotum]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hiaxysheytan.com/?p=910</guid>
		<description><![CDATA[Zengin olmayı düşleyen yoksul ve despot bir babanın cehenneme çevirdiği ergenlik döneminden sonra iki yıl Los Angeles Üniversitesi&#8217;nde gazetecilik bölümüne devam eden Charles Bukowski (Henry Chinaski) kararını verir. Babası gibi biri zengin olmak istediğine göre, o tersini isteyecektir. Aylaklığı. Ancak erken yaşta saptadığı bir hedefi vardır. Yazar olmak.
       Mukavva [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img alt="" src="http://www.metiskitap.com/ToolBoxVA%5CData%5CDataFiles%5CMds%5CImage/BookCover/Size4/kk923.jpg" class="alignleft" width="200" height="164" />Zengin olmayı düşleyen yoksul ve despot bir babanın cehenneme çevirdiği ergenlik döneminden sonra iki yıl Los Angeles Üniversitesi&#8217;nde gazetecilik bölümüne devam eden <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/charles-bukowski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with charles bukowski">Charles Bukowski</a> (Henry Chinaski) kararını verir. Babası gibi biri zengin olmak istediğine göre, o tersini isteyecektir. Aylaklığı. Ancak erken yaşta saptadığı bir hedefi vardır. Yazar olmak.<br />
       Mukavva bavulunu alıp yola düştüğünde yirmi iki yaşındadır. Ucuz pansiyon odalarında sefaletle boğuşup yazmaya çalışırken kendine gerçek bir dost edinmiştir. Alkol.<br />
       Bar Sineği filminde beş günlük bir kesitini senaryolaştırdığı bu dönem yaklaşık on yıl sürer. Eyalet eyalet dolaşıp, pansiyon kirası ve içki giderlerini karşılamak için sayısız ikinci, hatta üçüncü sınıf işlere girip çıkar. <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/bukowski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with bukowski">Bukowski</a> roman, öykü ve şiirlerinde sık sık özlemle söz ettiği bu dönemi anlatırken mizahının ve onu çağdaş Amerikan edebiyatının önde gelen yazarlarından biri yapan eşsiz yalınlığının doruğundadır.<span id="more-910"></span></p>
<p><strong>Okuma Parçası</strong><br />
Açılış bölümü, s. 7-17</p>
<p>1</p>
<p>Sabahın beşinde New Orleans&#8217;a vardığımda yağmur yağıyordu. Bir süre otobüs terminalinde oturdum ama insanlar canımı sıkmaya başlayınca bavulumu alıp dışarı çıktım ve yağmurda yürümeye başladım. Kiralık bir oda bulabileceğim yoksul semtlerin ne tarafta olduklarını bilmiyordum.<br />
       Mukavva bir bavulum vardı, dökülüyordu. Bir zamanlar siyahtı ama siyah kaplama yer yer soyulunca altından sarı mukavva çıkmıştı ortaya. Siyah ayakkabı boyasıyla oraları kapatmaya çalışmıştım. Yürürken boya akmaya başlamış, bavulumu sersem gibi bir elimden diğerine geçirirken pantolonumun iki paçasını da lekelemiştim.<br />
       Yeni bir şehir daha; bu kez şansım yaver giderdi belki.<br />
       Yağmur kesildi ve güneş açtı. Telaşsız yürüyordum.<br />
       &#8220;Hey, zavallı beyaz pislik!&#8221;<br />
       Bavulumu yere bıraktım. Verandanın basamaklarında bacak bacak üstüne atmış melez bir kadın oturuyordu. İyi parçaydı.<br />
       &#8220;Merhaba beyaz pislik!&#8221;<br />
       Cevap vermedim. Öylece durup baktım ona.<br />
       &#8220;Güzel bir kadınla yatmak ister misin?&#8221;<br />
       Güldü. Eteği iyice yukarı çıkmıştı, bacağını sallıyordu; güzeldi bacakları, yüksek ökçeleri çekmişti ve bacağını sallayıp güldü bana. Bavulumu alıp ona doğru yürüdüm. Yürürken sol taraftaki pencere perdesinin kıpırdadığını fark ettim. Siyah bir erkek yüzü gördüm. Jersey Joe Woolcott&#8217;u andırıyordu. Geri dönüp kaldırıma doğru yürüdüm. Melezin kahkahası sokağın sonuna varana dek izledi beni.</p>
<p>2</p>
<p>Bir barın karşısında, ikinci katta bir oda buldum. Barın adı The Gankplank&#8217;ti. Kapıları açıktı, pencereden barın içini görebiliyordum. Bir sürü yıpranmış yüz vardı orda, ilginç yüzler de. Geceleri odamda oturup şarap içiyor, pencereden bardaki insan yüzlerini inceleyip paramın tükenmesini bekliyordum. Gündüzleri uzun ve ağır yürüyüşlere çıkıyordum. Güvercinleri izliyordum saatlerce. Paramın dayanması için günde tek öğünle yetiniyordum. Pis bir aşçısı olan kirli bir kafe bulmuştum, kahvaltısı zengindi ama –çörek, mısır ekmeği, sosis– hem de ucuz.</p>
<p>3</p>
<p>Bir gün yine sokağa çıkmış dolanıyor, kendimi mutlu ve rahat hissediyordum. Güneş tam olması gerektiği gibiydi. Tatlı. Barış vardı havada. Bir sokağın ortalarında, bir dükkânın önünde adamın teki duruyordu. Önünden geçtim.<br />
       &#8220;Hey, ARKADAŞ!&#8221;<br />
       Durup geri döndüm.<br />
       &#8220;İş ister misin?&#8221;<br />
       Yanına gittim. Omuzunun üstünden geniş bir oda görebiliyordum. Her iki yanında kadın ve erkeklerin dizildiği uzun bir masa. Önlerinde duran bir şeylere çekiçle vuruyorlardı. Loş ışıkta vurdukları şey midye gibi görünüyordu. Midye kokusu da vardı havada. Dönüp yürümeye devam ettim.<br />
       Babamın nasıl her gece eve gelip annemle iş konuştuğunu anımsadım. Kapıdan girmesi ile başlar, yemek boyunca devam eder, babamın saat 20.00&#8242;de yatıp ertesi gün dinlenmiş olarak işe gitmesi gerektiği için &#8220;bütün ışıklar sönsün!&#8221; diye bağırdığı yatak odasında biterdi. İş dışında konu yoktu onun için.<br />
       Köşede başka biri durdurdu beni.<br />
       &#8220;Dinle dostum…&#8221; diye başladı.<br />
       &#8220;Evet?&#8221; diye sordum.<br />
       &#8220;I. Dünya Savaşı&#8217;na katıldım ben. Bu ülke için hayatımı tehlikeye attım ama kimse bana iş vermiyor. Yaptığıma saygı duymuyorlar. Karnım aç, yardım et bana…&#8221;<br />
       &#8220;Çalışmıyorum.&#8221;<br />
       &#8220;Çalışmıyor musun?&#8221;<br />
       &#8220;Öyle.&#8221;<br />
       Uzaklaştım. Karşı kaldırıma geçtim.<br />
       &#8220;Yalan söylüyorsun!&#8221; diye bağırdı arkamdan. &#8220;Çalışıyorsun. Var senin bir işin!&#8221;<br />
       Birkaç gün sonra iş arıyordum.</p>
<p>4</p>
<p>Masanın öbür yanında işitme cihazı olan bir adam vardı, kablosu yüzünün yanından sarkıp pillerin bulunduğu gömlek cebine giriyordu. Ofis loş ve rahattı. Üstünde eski, kahverengi bir takım vardı, gömleği buruşuk, kravatı kenarlarından yıpranmıştı. Heathercliff&#8217;ti adı.<br />
       İlanı bir yerel gazetede görmüştüm ve adres odama yakındı.<br />
       Gözü gelecekte genç adamlar aranıyor. Tecrübe gerekmez. Dağıtım bölümünde başla ve yüksel.<br />
       Azimli görünmeye çalışan dört-beş gençle beraber dışarıda bekliyordum. Başvuru formlarımızı doldurup teslim etmiştik, şimdi bekliyorduk. En son ben çağrıldım.<br />
       &#8220;Bay Chinaski, Demir Yolları&#8217;ndan neden ayrıldınız?&#8221;<br />
       &#8220;Demir Yolları bir gelecek vadetmiyor diye düşündüm.&#8221;<br />
       &#8220;İyi bir sendikaları, kapsamlı bir sağlık ve emeklilik sigortaları var.&#8221;<br />
       &#8220;Benim yaşımda emeklilik düşünmek yersiz.&#8221;<br />
       &#8220;New Orleans&#8217;a neden geldiniz?&#8221;<br />
       &#8220;Los Angeles&#8217;da geniş bir çevrem var, bir kariyer edinmeme engel teşkil ettiklerini düşünmeye başlamıştım. Rahatsız edilmeden konsantre olabileceğim bir yerde olmak istedim.&#8221;<br />
       &#8220;Bizimle çalışmayı sürdüreceğinizden nasıl emin olabiliriz?&#8221;<br />
       &#8220;Olamazsınız.&#8221;<br />
       &#8220;Neden?&#8221;<br />
       &#8220;İlanınızda azimli birine gelecek vadediyorsunuz. Gelecek görmezsem işi bırakırım.&#8221;<br />
       &#8220;Neden sakal tıraşı olmadınız? Bir bahis mi kaybettiniz?&#8221;<br />
       &#8220;Henüz değil.&#8221;<br />
       &#8220;Henüz değil mi?&#8221;<br />
       &#8220;Hayır; evsahibimle sakalıma rağmen bir günde iş bulacağıma dair bahse girdim.&#8221;<br />
       &#8220;Peki, sizi haberdar ederiz.&#8221;<br />
       &#8220;Telefonum yok.&#8221;<br />
       &#8220;Ziyan yok Bay Chinaski.&#8221;<br />
       Çıkıp odama döndüm. Kirli koridorun sonundaki banyoya gidip sıcak bir banyo yaptım. Sonra elbiselerimi tekrar giyip sokağa çıktım ve bir şişe şarap aldım. Odama dönüp pencerenin önünde şarabımı yudumlayıp bardakileri, gelip geçenleri izledim. Yavaş içiyordum ve bir silah bulup çabucak şu işi bitirmeyi geçirdim aklımdan tekrar – fazla konuşup düşünmeden. Cesaret meselesi. Ben pek cesur değildim. Şişeyi bitirip yattım. Sabah dört sularında kapının çalınmasıyla uyandım. Elinde telegraf bir çocuk. Telegrafı açtım:<br />
       BAY CHINASKI. SABAH 8&#8242;DE İŞTE OLUN.<br />
       R. M. HEATHERCLIFF.</p>
<p>5</p>
<p>Bir dergi yayıncıları dağıtım şirketiydi bu, paketleme masasının önünde dikilip paketteki dergi adedinin irsaliyeyi tutup tutmadığını kontrol ediyorduk. Sonra irsaliyeyi imzalayıp paketi başka şehirlere yollanacak şekilde hazırlıyor ya da yerel dağıtım için kamyona yüklüyorduk. İş kolay ve monotondu ama çalışanlar sürekli panik içindeydiler. İşlerini kaybetmekten korkuyorlardı. Çoğunluk genç insanlardı ve bir sorumlu yoktu aralarında. Birkaç saat sonra iki kadın arasında tartışma çıktı. Dergilerle ilgili bir şeydi. Çizgi romanları paketliyorduk ve masanın öbür yanında bir şeyler ters gitmişti. <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/kadinlar/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kadınlar">Kadınlar</a> giderek hiddetleniyorlardı.<br />
       &#8220;Bakın,&#8221; dedim, &#8220;okumaya bile değmeyen kitaplar için tartışıyorsunuz.&#8221;<br />
       &#8220;Öyle mi?&#8221; dedi kadınlardan biri, &#8220;bu işi kendine yakıştıramadığını biliyoruz.&#8221;<br />
       &#8220;Yakıştıramamak mı?&#8221;<br />
       &#8220;Tavrın öyle. Fark etmedik mi sanıyorsun?&#8221;<br />
       İşini yapmanın yeterli olmadığını, ilgili, hatta tutkulu olman gerektiğini ilk kez o anda anlamıştım.<br />
       Üç-dört gün daha çalıştım orda, cuma günü saat hesabı para verdiler bize. Sarı zarf içinde yeşil banknotlar ve bozukluk. Gerçek para, çek değil.<br />
       Paydos saatine doğru kamyon şoförü yanımıza geldi. Bir dergi yığınının üstüne oturup bir sigara yaktı.<br />
       &#8220;Tamam Harry,&#8221; dedi memurlardan birine, &#8220;zam aldım bugün. İki dolar.&#8221;<br />
       Paydostan sonra bir şişe şarap alıp odama gittim, biraz içtikten sonra şirkete telefon ettim. Uzun süre çaldırdım telefonu. Sonunda Bay Heathercliff açtı. Hâlâ ordaydı.<br />
       &#8220;Bay Heathercliff?&#8221;<br />
       &#8220;Evet?&#8221;<br />
       &#8220;Chinaski ben.&#8221;<br />
       &#8220;Evet Bay Chinaski?&#8221;<br />
       &#8220;İki dolar zam istiyorum.&#8221;<br />
       &#8220;Ne?&#8221;<br />
       &#8220;Doğru duydunuz. Kamyon şoförünüze yapmışsınız.&#8221;<br />
       &#8220;Ama iki yıldır bizimle o.&#8221;<br />
       &#8220;Zam istiyorum. İhtiyacım var.&#8221;<br />
       &#8220;Haftada on yedi dolar alıyorsun ve on dokuz istiyorsun, öyle mi?&#8221;<br />
       &#8220;Evet. Kabul ediyor musunuz?&#8221;<br />
       &#8220;Mümkün değil.&#8221;<br />
       &#8220;Öyleyse işi bırakıyorum.&#8221; Kapattım telefonu.</p>
<p>6</p>
<p>Pazartesi günü akşamdan kalmaydım. Sakal tıraşı olup bir ilanın peşine düştüm. Gözlerinin altında koyu halkalar olan, kolluk takmış bir editörün karşısında oturuyordum. Haftalardır uyumamış gibi bir görünümü vardı. Serin ve loştu içerisi. Kentteki iki yerel gazeteden küçüğünün hazırlandığı odaydı. İnsanlar okuma lambalarının altında yeni baskıyı derliyorlardı.<br />
       &#8220;Haftada on iki dolar,&#8221; dedi.<br />
       &#8220;Peki,&#8221; dedim, &#8220;kabul ediyorum.&#8221;<br />
       Sıhhatsiz görünümlü bir göbeği olan kısa boylu bir adamla çalışıyordum. Eski tip bir köstekli saati vardı, altın zincirli. Yelek ve güneş şapkası giymişti. Dudakları dolgun, yüzü etliydi. Yüzündeki çizgilerde kişilik yoktu, birkaç kez katlanıp sonradan açılmış bir karton parçasını andırıyordu yüzü. Ayağında köşeli ayakkabılar vardı, tütün çiğniyor, arada sırada ayağının dibindeki hokkanın içine tükürüyordu.<br />
       &#8220;Bay Belger,&#8221; diye söze başladı uykuya gereksinimi varmış gibi görünen adamı kastederek, &#8220;bu gazeteyi ayağa kaldırabilmek için büyük çaba sarfetti. İyi adamdır. O gelmeden önce iflasın eşiğindeydik.&#8221; Sonra bana baktı. &#8220;Bu işi genellikle üniversite öğrencilerine verirler.&#8221;<br />
       Kurbağanın teki diye düşündüm, evet, bir kurbağa.<br />
       &#8220;Yani,&#8221; diye devam etti, &#8220;öğrencilere verilir bu iş genellikle. Çağrılana dek kitaplarını okuyup ders çalışır öğrenciler. Öğrenci misin sen?&#8221;<br />
       &#8220;Hayır.&#8221;<br />
       Genellikle öğrencilere verirler bu tür işleri.&#8221;<br />
       Çalışma odama dönüp oturdum. Oda, içinde ilanlar için kullanılan çinko klişelerin bulunduğu çekmecelerden geçilmiyordu. Bu klişelerin çoğu tekrar tekrar kullanılıyordu. Birçok baskı vardı ayrıca – firma isimleri ve logolar. Şişman adam &#8220;Chinaski!&#8221; diye bağırınca gidip hangi klişeyi istediğini soruyordum. Bazen rakip gazeteye gidip onlardan ödünç klişe almam gerekiyordu. Onlar da bizden alıyorlardı. İyi bir yürüyüştü ve arka sokakta ucuz bira içebileceğim bir yer keşfetmiştim. Bana çok fazla iş düşmüyordu, birahane ikinci adresim olmuştu. Şişman yokluğumu fark etmeye başlamıştı. Önceleri pis pis bakmakla yetindi. Sonra bir gün,<br />
       &#8220;Nerdeydin?&#8221; diye sordu.<br />
       &#8220;Bir bira içtim.&#8221;<br />
       &#8220;Öğrencilere verilmesi gerekir bu işin.&#8221;<br />
       &#8220;Öğrenci değilim ben.&#8221;<br />
       &#8220;Sana yol vermeliyim. Sürekli burda olacak birine ihtiyacım var.&#8221;<br />
       Şişman adam beni Belger&#8217;e götürdü. Belger her zaman olduğu gibi yorgun görünüyordu. &#8220;Bu iş bir öğrenciye verilmeli Bay Belger. Korkarım ki bu adam uygun değil. Bir öğrenci bulmalıyız.&#8221;<br />
       &#8220;Peki,&#8221; dedi Belger. Şişman adam uzaklaştı.<br />
       &#8220;Nedir sana borcumuz?&#8221;<br />
       &#8220;Beş gün.&#8221;<br />
       &#8220;Peki, muhasebeye git.&#8221;<br />
       &#8220;Dinle Belger, bu ihtiyar iğrenç biri.&#8221;<br />
       Belger iç geçirdi. &#8220;Lanet olsun, bilmiyor muyum sanıyorsun?&#8221;</p>
<p>7</p>
<p>Hâlâ Louisiana&#8217;daydık. Önümüzde uzun bir Teksas yolculuğu vardı. Konserve yiyecekler vermişlerdi bize ama açacak vermemişlerdi. Konserve kutularımı yere koyup tahta sıraya uzandım. Diğerleri kompartmanın ön kısmında toplanmışlardı, konuşup gülüşüyorlardı. Gözlerimi kapattım.<br />
       On dakika sonra ahşap sıranın aralıklarından toz kalktığını hissettim. Çok eski bir toz, tabut tozu, ölüm kokuyordu, uzun zamandır ölü olan bir şeyin tozu gibi. Burun deliklerime girdi, kaşlarıma yerleşti, ağzıma girmeye çalıştı. Sonra derin nefes sesleri duydum. Aralıklardan sıranın altına gizlenmiş bir adam gördüm, oydu tozu üfleyen. Doğruldum. Adam süratle sıranın altından çıkıp kompartmanın ön kısmına gitti. Yüzümü silip ona baktım. İnanılır gibi değildi.<br />
       &#8220;Buraya gelirse bana yardımcı olmanızı istiyorum,&#8221; dedi diğerlerine. &#8220;Söz verin yardım edeceğinize…&#8221;<br />
       Hepsi beni izliyordu. Sıraya uzandım tekrar. Konuşmalarını duyabiliyordum:<br />
       &#8220;Nedir bunun derdi?&#8221; &#8220;Kendini ne sanıyor?&#8221; &#8220;Kimseyle konuşmuyor.&#8221; &#8220;Kendi başına duruyor hep.&#8221;<br />
       &#8220;İndiğimizde okuruz onun canına. Orospu çocuğu.&#8221;<br />
       &#8220;Onu haklayabilir misin Paul? Bana kaçık gibi geldi.&#8221;<br />
       &#8220;Ben haklayamazsam başkası haklar. Onunla işimiz bittiğinde boku yemiş olacak.&#8221;<br />
       Bir süre sonra su içmek için kompartmanın ön kısmına doğru yürüdüm. Yürürken tek kelime etmediler. Su içerken sessizce beni izlediler. Sonra yerime dönerken tekrar başladılar konuşmaya.<br />
       Tren sık sık bir yerlerde duruyordu, gece ve gündüz. Her durakta biraz yeşillik, yakında bir kasaba oluyordu; adamlardan bir-ikisi atlayıp gidiyorlardı.<br />
       &#8220;Hey, Collins ve Martinez nerdeler?&#8221;<br />
       Ustabaşı, işçi listesini alıp isimleri karaladı. Yanıma geldi. &#8220;Kimsin sen?&#8221;<br />
       &#8220;Chinaski.&#8221;<br />
       &#8220;Kalacak mısın?&#8221;<br />
       &#8220;İşe ihtiyacım var.&#8221;<br />
       &#8220;Peki.&#8221; Uzaklaştı.<br />
       El Paso&#8217;da ustabaşı gelip tren değiştireceğimizi söyledi. Yakın bir otelde bir gece kalabilmemiz için bir bilet tutuşturdular elimize, bir bilet de yerel bir kafede yemek için. Sabaha karşı yeni trene nerden, ne zaman, nasıl bineceğimizi de tarif ettiler.<br />
       Herkes kafede yemeğini yerken ben dışarda bekledim. Dişlerini karıştırıp sohbet ederek dışarı çıkarlarken içeri yürüdüm.<br />
       &#8220;İyice benzetelim şunu. Orospu çocuğu!&#8221;<br />
       &#8220;Nefret ediyorum bu çirkin heriften moruk.&#8221;<br />
       İçeri girip soğanlı bir hamburger ısmarladım. Ekmeğe sürecek yağ yoktu ama kahve iyiydi. Dışarı çıktığımda gitmişlerdi. Berduşun biri karşıdan bana doğru yürüyordu. Otel biletimi ona verdim.<br />
       O gece parkta yattım. Daha güvenliydi. Öyle yorgundum ki tahta bank beni hiç rahatsız etmedi. Uyudum.<br />
       Bir zaman sonra kükremeyi andıran bir sesle uyandım. Timsahların kükrediğini bilmezdim. Aslında başka şeyleri de çağrıştırıyordu kükreme: hastalıklı bir iç çekiş ve yılan tıslaması. Kapanan çenesinin takırtısını da duydum. Sarhoş bir denizci göle girmiş, timsahlardan birini kuyruğundan yakalayıp kaldırmıştı. Yaratık kıvrılıp duruyor, denizciye dişlerini geçirmek için çabalıyor ama başaramıyordu. Çenesi korkunç ancak çok yavaş ve beceriksizdi. Başka bir denizci ile bir genç kız durmuş gülerek onu izliyorlardı. Sonra denizci kızı öptü ve diğerini timsahla boğuşurken bırakıp uzaklaştılar…<br />
       Sonra güneş uyandırdı beni ikinci kez. Gömleğim ısınmıştı. El yakıyordu nerdeyse. Denizci gitmişti. Timsah da. Batı tarafında bir bankta genç bir kız ile iki delikanlı oturmuşlardı. Onlar da geceyi parkta geçirmişlerdi anlaşılan. Çocuklardan biri ayağa kalktı.<br />
       &#8220;Mickey,&#8221; dedi genç kız, &#8220;önün kabarmış!&#8221;<br />
       Güldüler.<br />
       &#8220;Kaç paramız var?&#8221;<br />
       Ceplerine baktılar. Beş sentleri vardı.<br />
       &#8220;Ne yapacağız?&#8221;<br />
       &#8220;Bilmiyorum. Yürümeye başlayalım.&#8221;<br />
       Uzaklaşmalarını izledim, parktan çıkıp şehre girmelerini.</p>
<p>8</p>
<p>Tren iki-üç gün için Los Angeles&#8217;da durmuştu. Tekrar yatak ve yemek biletleri verildi. Otel biletimi karşıma çıkan ilk berduşa verdim yine. Yemek yiyebileceğim kafeyi ararken kendimi New Orleans&#8217;dan beri benimle aynı kompartmanda bulunan iki adamın arkasında yürürken buldum. Biraz hızlanıp yakaladım onları.<br />
       &#8220;Nasılsınız arkadaşlar?&#8221;<br />
       &#8220;Aa, iyiyiz, gayet iyiyiz.&#8221;<br />
       &#8220;Emin misiniz? Canınızı sıkan bir şey var mı?&#8221;<br />
       &#8220;Hayır, her şey yolunda.&#8221;<br />
       Önden gidip kafeyi buldum. Bira vardı, yemek biletimle bira ısmarladım. Çete olduğu gibi ordaydı. Biletimin karşıladığı kadar bira içtikten sonra dışarı çıktığımda cebimde ailemin evine gitmek için gerekli tramvay parasına ancak yetecek bir para kalmıştı.</p>
<p>9</p>
<p>Annem kapıyı açıp karşısında beni görünce bir çığlık attı. &#8220;Oğlum! Sen misin gerçekten?&#8221;<br />
       &#8220;Uykuya ihtiyacım var.&#8221;<br />
       &#8220;Odan her zaman hazır, seni bekliyor.&#8221;<br />
       Odama gidip soyundum ve yatağa girdim. Akşamüstü altı sularında annem uyandırdı. &#8220;Baban geldi.&#8221;<br />
       Kalkıp giyindim. Aşağı indiğimde sofra kurulmuştu.<br />
       Babam iri bir adamdı, benden uzun ve kahverengi gözlü; benimkiler yeşildir. Burnu çok büyüktü ve kulaklarını fark etmemek olanaksızdı. Kulakları başından sıçramak ister gibiydiler.<br />
       &#8220;Dinle,&#8221; dedi babam, &#8220;burda kalacaksan oda, yemek ve çamaşır için para ödemen gerekir. İş bulunca maaşından keseriz, borcun bitene kadar.&#8221;<br />
       Sessizlik içinde sürdürdük yemeyi.</p>
<p><strong>Serserinin Yaşamı</strong><br />
Bir yazar çıkar ortaya, o güne dek yazılan kalıplaşmış edebiyata tepki duyarak yazmaya başlar. Bu sanat tarihinin bilinen öyküsüdür, çoğu akım kendinden önceki sanatçılara tepki duyarak başlar, edebiyatta da yenilik arayan yazar, dilin tüm olanaklarını keşfetme arayışına girer.<br />
       Elbette yenilik peşindeki yazarın en büyük zorluğu statüko yayınlarla para kazanmaya alışmış yayınevleri tarafından kabul edilmektir, güçlü yayıncılardan önce, şansını yeraltı ve amatör dergilerde dener. Bazen, şanslıysa, edebiyat çevresi taze bir nefes alarak onu kabul eder; diğer zamanlarda da senelerce bıkmadan eser üretmesi ve yılmaması gerekir. <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/charles-bukowski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with charles bukowski">Charles Bukowski</a>&#8217;nin yazarlık yaşamı bu senaryonun iyi örneğidir. İlk dönemlerinde sanat çevrelerinin tanımak istemediği Walt Whitman ve Allen Ginsberg -şimdi bu isimler Amerikan edebiyatının önde gelen şairlerinden sayılır- gibi tamamen dışlanmıştır.<br />
       Birinci Dünya Savaşı&#8217;nda Batı Almanya&#8217;da görev yapan asker babası ile Alman annesi, o iki yaşındayken Amerika&#8217;ya umutlu gelecek hayalleriyle döndüler; fakat bu hayaller kısa zamanda büyük ekonomik kriz yüzünden umutsuzluğa dönüşünce, işsiz, parasız ve mutsuz bir ortamda büyümesine neden oldu küçük Charles&#8217;ın. Otobiyografilerinde anlattığı gibi babası tarafından nedensiz yere sık sık dayak yemesi ve &#8220;acne vulgaris&#8221; adıyla bilinen cilt hastalığı, ergenlik çağını da dışlanmış geçirmesine neden oldu. &#8220;Acımasızca ve çok sıklıkla dayak yerseniz, bundan sonra sadece çok zorunlu olanları söylemeye başlarsınız; yani, üzerinizde yapay olan her şey düşer. Eğer bu durumdan bir gün kurtulursanız, geride kalan genellikle en gerçek doğanızdır. Çocukluğunda ağır cezalar görmüş biri, büyüdüğünde çok güçlü, çok iyi ya da tamamen yönünü şaşırmış bir katil, tecavüzcü veya deli olur. Gördüğünüz gibi babam çok iyi edebiyat öğretmeniydi: Bana acının ne olduğunu öğretti, nedensiz acı&#8230;&#8221;<br />
       <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/bukowski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with bukowski">Bukowski</a> kötü geçen çocukluğundan iki şeye tutunarak sağ kalmayı başardı: Yazarlık ve alkol. Fakat birinci tutkusundan kazandıkları, ikinci tutkusunu almaya bile yetmiyordu çoğu zaman; o da, bulaşıkçı, kamyon şoförü, postacı olarak para kazanmaya çalıştı. Sonuçta yaşamı ve içkisi, yazdıklarının konusu oldu. Kendini, acınası yaşamını, yoksulları, evsizleri, gururu incinmiş insanların gerçeklerini, abartmadan ve çekici kılmaya çalışmadan anlatıyordu.<br />
       Şiirlerini ve öykülerini çok özel yapan öğelere de sahipti. En başta günlük dilin müzikal niteliğini yakalamıştı, yaşama bakarken kendine ya da çevresindekilere acımıyordu, duygusallıktan uzak sıradan detayları, küfürlü konuşmaları, öznesinden hep belli bir uzaklıkta aktarıyordu. Bu mesafe sayesinde gerçekçi hatta bazen komik bile oluyordu. Hayatın inceliklerine dokunduğunda da, mitolojiden uzak, işe yaramazlık hissediliyordu.<br />
       William S. Burroughs gibi yaşamın karanlıklarını anlatanlardan farklı kılan özelliği ise, bu onun seçtiği bir yaşam değildi, sadece böyle yaşamayı biliyordu ve sürünenleri övgüyle anlatmıyordu, entelektüel çıkış yolları da aramıyordu; bu yaşamdan para sayesinde çıkacağını umuyordu ve öyle de oldu. Yazdıklarıyla (önce Avrupa&#8217;da, çok sonra da Amerika&#8217;da) para kazanmaya başlayınca şartlarını değiştirmekte hiç zorlanmadı, BMW arabası, genç ve güzel karısı, daha iyi bir ev, daha iyi mahalleler, onu ne yazmaktan, ne de içkiden uzaklaştırdı. Aynı duyarlılıkla, hep bildiği insan manzaraları şiirlerinde yer alıyordu.<br />
       <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/bukowski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with bukowski">Bukowski</a> en çok eleştiriyi kuşkusuz tutucu çevrelerden aldı. Eleştirinin kaynağında sanatı değil, yaşam tarzı yatıyordu. Anlatılanlar öylesine itici ve uzak bir dünyanın gerçkeleriydi ki, ayyaş, hastalıklı, kumar düşkünü yazarın başarısız yaşamının ötesi görünmüyordu. İçtenliği kolaylıkla göz ardı ediliyordu. Şiirlerinde çok sık &#8220;gibi&#8221;, &#8220;benzer&#8221;, &#8220;çok&#8221; gibi kelimeleri kullanması da bazı eleştirmenlere göre şiirsellikten uzaklaştırıyordu yazdıklarını. Oysa <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/bukowski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with bukowski">Bukowski</a> 1981&#8242;de verdiği bir röportajda &#8220;deha, çok derin anlamı olan şeyleri çok basit söyleme yeteneğidir&#8221; diyerek yazı tekniğini de dile getiriyordu. Sıradan adamın dilini yeniden yaratmadaki ustalığı, bir bira içerken dostlarla sıradan konuşma ağzıyla yazılmış olması edebiyat çevrelerinin alışık olmadığı bir yenilik olduğu için bugün bile küçümsenmesine neden olur.<br />
       <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/bukowski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with bukowski">Bukowski</a>&#8217;nin bir başka tutkusu da müziktir. En umutsuz günlerinde Mahler ya da Şostakoviç dinleyerek yenilenir. &#8220;Borodin&#8217;in yaşamı&#8221; adlı şiiri de başyapıtlarından biri sayılır. İlk dönem şiirlerinden biri olmasına rağmen, daha sonraki yıllarda yazacaklarının izlerini taşır. Borodin&#8217;in çekilmez karısını, devamlı söylenmesini anlattıktan sonra &#8220;o sadece bir kimyacıydı/ rahatlamak için müzik bestelerdi/ evi insanlarla dolu olurdu/ öğrenciler, sanatçılar, alkolikler, işsizler/ çünkü o hiçbir zaman hayır diyemezdi&#8221; dedikten sonra, şiiri &#8220;bir daha Borodin dinlerken/ düşün&#8221; diye bitirir. Şiirlerinin sonunda okuyucuyu düşünmeye itmesi de şiir-öykülerinin vazgeçilmez özelliklerinden biridir. Burada <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/bukowski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with bukowski">Bukowski</a> okuyucuya nasihat vermek yerine sanki elinden tutar ve görmediği bir adamı tanıması için ona tanıtır. Sanatçının yaşamından seçtiği özelikler onun sanatıyla iç içedir.<br />
       19. yüzyılda sanata bakarken sanatçı ile sanatı birbirlerinden tamamen ayırma gerekli görülürdü. Oysa Schumann&#8217;ın bir eseri bestelediğinde delirme sınırına ne kadar yaklaştığını görmek eseri de daha iyi tanımamızı sağlar. Bugün sanata bakarken sanatçıyı tanıma isteğini yadsımadan bakıyoruz, çünkü eserin ardındaki sanatçıyı tanımak, eseri de anlamamız için yol gösteriyor. <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/bukowski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with bukowski">Bukowski</a>&#8217;nin sanata yaklaşımı da sanatçı ile sanatı birbirlerinden koparmadan bir bütün olarak algıladığını gösterir. 20. yüzyıl yazarlarını ve sanatçılarını anlamak için bu olgunun öneminin ne kadar altı çizilse azdır. <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/bukowski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with bukowski">Bukowski</a>&#8217;nin de yazarlığı ile yaşamı bir bütün oluşturur. Öykü şiirlerinde anlattığı kişiler gibi yaratan ile yaratılan aynı madalyonun farklı yüzleridir. Kendi yazdıklarına da bu gözle bakılmasını istemek onun yazar olarak en doğal hakkıdır.</p>
<p><em>Ayda Su, “Serserinin yaşamı”, Cumhuriyet <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/kitap/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kitap">Kitap</a>, 24 Mayıs 2001</em></p>

	Etiketler: <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/charles-bukowski/" title="charles bukowski" rel="tag">charles bukowski</a>, <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/factotum/" title="factotum" rel="tag">factotum</a><br />

	<h6>Bunu alan bunu da aldı:</h6>
	<ul class="st-related-posts">
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/350/charles-bukowski-factotum-dan/" title="Charles Bukowski &#8211; Factotum &#8216;dan (17 Eylül 2008)">Charles Bukowski &#8211; Factotum &#8216;dan</a> (0)</li>
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/733/siradan-delilik-oykuleri/" title="Sıradan delilik öyküleri (13 Ekim 2008)">Sıradan delilik öyküleri</a> (0)</li>
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/719/sicak-su-muzigi/" title="SICAK SU MÜZİĞİ (13 Ekim 2008)">SICAK SU MÜZİĞİ</a> (0)</li>
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/742/shakespeare-bunu-asla-yapmazdi/" title="SHAKESPEARE BUNU ASLA YAPMAZDI (13 Ekim 2008)">SHAKESPEARE BUNU ASLA YAPMAZDI</a> (0)</li>
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/731/sevimli-bir-ask-hikayesi/" title="SEVİMLİ BİR AŞK HİKAYESİ (13 Ekim 2008)">SEVİMLİ BİR AŞK HİKAYESİ</a> (0)</li>
</ul>

]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://hiaxysheytan.com/910/charles-bukowski-factotum/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sert Erkekler Şiir Yazar</title>
		<link>http://hiaxysheytan.com/782/sert-erkekler-siir-yazar/</link>
		<comments>http://hiaxysheytan.com/782/sert-erkekler-siir-yazar/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 13 Oct 2008 10:37:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>non serviam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[charles bukowski]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hiaxysheytan.com/?p=782</guid>
		<description><![CDATA[Sean Penn&#8217;in gözünden Charles Bukowski 
1987
Interview, Eylül 1987.
Editörün notu: Time dergisi Charles Bukowski&#8217;yi &#8220;Amerikan ayak takımının mümtaz şairi,&#8221; olarak nitelendirdi. Ancak şair gerçek hayran kitlesini Avrupa&#8217;da bulmuş. Bukowski bugün dünyanın en çok okunan şairlerinden biri. Kitapları sadece Almanya&#8217;da iki milyonun üzerinde satmış.
Bugün 66 yaşında olan Bukowski&#8217;nin 32 şiir kitabı, 5 öykü derlemesi ve 4 romanı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sean Penn&#8217;in gözünden <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/charles-bukowski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with charles bukowski">Charles Bukowski</a> </p>
<p>1987</p>
<p>Interview, Eylül 1987.</p>
<p>Editörün notu: Time dergisi <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/charles-bukowski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with charles bukowski">Charles Bukowski</a>&#8217;yi &#8220;Amerikan ayak takımının mümtaz şairi,&#8221; olarak nitelendirdi. Ancak şair gerçek hayran kitlesini Avrupa&#8217;da bulmuş. <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/bukowski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with bukowski">Bukowski</a> bugün dünyanın en çok okunan şairlerinden biri. Kitapları sadece Almanya&#8217;da iki milyonun üzerinde satmış.<br />
Bugün 66 yaşında olan <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/bukowski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with bukowski">Bukowski</a>&#8217;nin 32 şiir kitabı, 5 öykü derlemesi ve 4 romanı var. En iyi bilinen eserleri Ekmek Arası, <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/kadinlar/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kadınlar">Kadınlar</a>, Sıcak Su Müziği, Ölüler Böyle Sever, Postane, Sıradan Delilik Öyküleri ve Bana Aşkını Getir.<span id="more-782"></span><br />
İlk senaryosundan yapılan film Barsineği sonbaharda tüm ülkede gösterime girecek. Başrollerinde Mickey Rourke ve Faye Dunaway&#8217;in oynadığı, yönetmenliğini Barbet Schroeder&#8217;in yaptığı film <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/bukowski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with bukowski">Bukowski</a>&#8217;nin gençlik döneminden birkaç günü kapsıyor. Barsineği&#8217;nin iki esas karakteri Henry ve Wanda Amerikan toplumunun yakasına yapışan mumyalanmış yaşam tarzından kaçmaya çalışan iki kişidir,&#8221; <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/bukowski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with bukowski">Bukowski</a>&#8217;ye göre. &#8220;Henry ile Wanda teslimiyetin canlı ölümünü kabullenmeyi reddederler. Bu film onların cesur deliliklerine odaklanmaktadır.&#8221;<br />
Oyuncu ve şair Sean Penn&#8217;den <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/bukowski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with bukowski">Bukowski</a>&#8217;yi ziyaret etmesini ve büyük adamın cesur deliliğine odaklanmasını istedik.</p>
<p>BARLAR ÜZERİNE:<br />
Barlara pek gitmiyorum artık. Sistemimden çıkardım onları. Şimdi bir bara girdiğimde öğürüyorum, O kadar çok bar gördüm ki, yetti bana -gençken yapılacak iştir bara gitmek, biliyor musun, bir hatun kaldırmaya çalışmak, birileriyle dövüşmek filan, bütün o maço saçmalık &#8211; benim yaşımda yapılacak iş değil. Barlara işemek için giriyorum artık. Yıllarımı geçirdim barlarda. Bara girip kusmak için doğru helaya giderdim, oraya varmıştı iş.</p>
<p>ALKOL ÜZERİNE:<br />
Alkol bu dünyaya gelmiş en muhteşem şeylerden biri muhtemelen -beni saymazsak tabii ki. Evet… bu dünyaya gelmiş en muhteşem iki şeyi saptadık. İşte… iyi anlaşırız ben ve alkol. Çoğu insan için yıkıcıdır. Ben onlardan biri değilim. En yaratıcı yazılarımı sarhoşken yazmışımdır. Kadınlarla bile, ben biraz çekingenimdir sevişme konusunda, bu yüzden alkol bana cinsel olarak daha özgür olma olanağı tanımıştır. Alkol özgürlüktür benim için, çünkü ben esas olarak içine kapanık, mahcup biriyim, oysa alkol bana bir kahraman olma, pervasızca işler yapıp uzay ve mekanda uzun adımlarla yürüme fırsatı tanır… bu yüzden seviyorum… evet.</p>
<p>SİGARA İÇMEK ÜZERİNE:<br />
Seviyorum sigara içmeyi. Duman ve alkol birbirlerini dengeliyor. Eskiden deli gibi içtikten sonra uyanırdım ve ellerim nikotinden sapsarı olurdu, eldiven gibi… kahverengi nerdeyse… içimden, &#8221; Hasiktir… ciğerlerim ne haldedir kim bilir? Aman Allahım!&#8221; diye geçirirdim.</p>
<p>DÖVÜŞMEK ÜZERİNE:<br />
En iyisi kimsenin döveceğini tahmin etmediği birini dövmektir. Öyle biriyle kapıştım bir keresinde, bana kafa tutup duruyordu. &#8220;Tamam lan, gel bakalım,&#8221; dedim. Fos çıktı herif -hiç zorlanmadan marizledim. Yerde öylece yatıyordu. Burnu kan içinde filan. Şöyle dedi bana: &#8220;Hay Allah, o kadar ağır hareket eden birisin ki seni kolaylıkla pataklarım sanmıştım. Ama dövüş başlayınca ellerini göremedim, o ne hızdı öyle. Ne oldu?&#8221; Ben de, &#8220;Bilmiyorum, moruk, bu iş böyledir,&#8221; dedim. Saklarsın. O an için saklarsın.</p>
<p>KEDİLER ÜZERİNE:<br />
Kedilerin arasında olmak çok iyidir. Kendini kötü hissediyorsan kedilere bakar ve kendini çok daha iyi hissedersin, çünkü onlar her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu bilirler; öyle fazla heyecanlanmak ya da üzülmek için bir neden yok. Onlar bunu bilirler. Kurtarıcıdır kediler. Ne kadar çok kedin varsa o kadar uzun yaşarsın. Yüz kedin varsa on kedin olduğunda yaşayacağının on katı daha uzun yaşarsın. Bu gerçek bir gün keşfedilecek ve herkesin binlerce kedisi olacak ve kimse ölmeyecek. Gerçekten çok saçma.</p>
<p>KADINLAR VE CİNSELLİK ÜZERİNE:<br />
Şikayet etme makineleri diyorum ben onlara. Erkek ağzıyla kuş tutsa yaranamaz kadına. Bir de isteri krizlerini hesaba katarsan… unut gitsin. Dışarı çıkıp arabaya atlar ve gazlarım, nereye olursa. Yoktur başka yolu. Yapıları farklı galiba, değil mi? İsteri krizine girerler… konuşamazsın. Sen gitmeye kalkarsın, anlamazlar. (Bir kadının tiz sesiyle:) NEREYE GİDİYORSUN? &#8220;Kaçıyorum burdan, bebeğim!&#8221; Benim kadın düşmanı olduğumu düşünüyorlar, ama değilim. Kitaplarımı okumayıp duyduklarıyla karar veren insanlar bunlar. &#8220;<a href="http://hiaxysheytan.com/tag/bukowski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with bukowski">Bukowski</a> kadın düşmanı bir domuzdur!&#8221; Bunu duyuyorlar ama işin aslı nedir diye merak etmiyorlar. Evet, zaman zaman <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/kadinlar/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kadınlar">kadınlar</a>ı aşağıladığım doğru, ama erkekleri de aşağılıyorum. Hatta herkesten çok kendimi aşağılarım. Birinin aşağılanmayı hak ettiğini düşünüyorsam aşağılarım -erkek, kadın, çocuk, köpek, fark etmez. <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/kadinlar/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kadınlar">Kadınlar</a> fazla hassas, ayrımcılığa maruz kaldıklarını sanıyorlar. Onların sorunu da bu. </p>
<p>İLKİ:<br />
İlkini düzmek gerçekten tuhaftı -bilmiyordum- bana yalamayı filan öğretti. Hiçbir şey bilmiyordum. &#8220;Hank,&#8221; dedi, &#8220;büyük bir yazarsın, ama <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/kadinlar/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kadınlar">kadınlar</a> hakkında bir bok bilmiyorsun!&#8221; Ben de, &#8220;Ne demek istiyorsun, bir sürü kadınla düzüştüm ben,&#8221; dedim. &#8220;Hayır, bilmiyorsun, izin ver de sana öğreteyim,&#8221; dedi. &#8220;Pekala,&#8221; dedim. Sonra, &#8220;Sen çok iyi bir öğrencisin, hemen kapıyorsun,&#8221; dedi. Bu kadar -(Biraz utanıyor. Ayrıntılardan değil, hatırlamanın duygusallığından daha çok.) Ama yarık yalamak filan bir süre sonra insana kendini uşak gibi hissettiriyor. <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/kadinlar/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kadınlar">Kadınlar</a>ı memnun etmek hoşuma gidiyor, ama… Cinsellik çok abartılıyor, moruk. Seks sadece abazansan harika. </p>
<p>AIDS&#8217;DEN ÖNCE SEKS VE EVLİLİĞİ ÜZERİNE:<br />
Hayatımın yarısı yatakta geçiyordu bir ara. Bilmiyorum, bir trans haliydi galiba, düzüşme transı. Düzüş, düzüş… (gülüyor)… Öyleydim! (gülüyor)<br />
Ve <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/kadinlar/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kadınlar">kadınlar</a>, birkaç laf ettikten sonra bileklerinden kavrarsın, &#8220;Hadi, güzelim.&#8221;Yatak odasına götürüp düzersin. Ve itiraz etmezler, moruk. O ritme girdikten sonra takılırsın. Çok fazla kadın var ortalıkta. İyi görünürler, ama kopmuşlardır. Tek başlarına yaşarlar, işe giderler, eve dönerler… Birinin onları öyle götürmesi büyük şeydir onlar için. Bir de oturup içiyor ve konuşuyorsa, iyi vakit geçiriyorlar demektir. İyiydi… şanslıydım. Çağdaş <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/kadinlar/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kadınlar">kadınlar</a>… söküklerini dikmezler ama… onu unut.</p>
<p>YAZMAK ÜZERİNE:<br />
Küçük bir kıza tecavüz eden bir adamın bakış açısından bir öykü yazdım. İnsanlar beni suçladılar. Biri söyleşiye geldi. &#8220;Küçük kızlara tecavüz etmekten mi hoşlanırsınız?&#8221; diye sordu. &#8220;Tabii ki, hayır,&#8221; dedim, &#8220;ben hayatı fotoğraflarım.&#8221; Yazdığım bir sürü şey yüzünden başım belaya girdi. Öte yandan, bela <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/kitap/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kitap">kitap</a> sattırır. Ama, işin esasına inersek, ben kendim için yazarım. (Sigarasından derin bir nefes çekiyor.) Böyle. &#8220;Duman&#8221; benim, kül küllüğün… budur yayınlanmak.<br />
Asla gündüz yazmam. Çıplakken alış veriş merkezinde koşmak gibi bir şey gündüz yazmak. Herkes seni görür. Gece… işte o zaman numara çekebilirsin… sihir.</p>
<p>ŞİİR ÜZERİNE:<br />
İlkokulun bahçesindeyken &#8220;şair&#8221; ya da &#8220;şiir&#8221; sözcüğü telaffuz edildiğinde bütün çocuklar gülüp alay ederlerdi. Şimdi anlıyorum nedenini, çünkü sahte bir üründür şiir. Yüzyıllardır sahte, züppe ve kökleşmiş. Aşırı-hassas. Aşırı-değerli. Çöp yığını bana sorarsan. Yüzyıllardır şiir niyetine çöp üretiliyor. Sahtekarlık, kalpazanlık.</p>
<p>Birkaç iyi şair var tabii ki, beni yanlış anlama. Li Po adında Çinli bir şair var örneğin. Çoğu şairin kendi bokuyla on iki-on dört sayfada katamayacağı kadar duygu, gerçeklik ve tutkuyu dört-beş yalın dizeye sığdırabilen bir şair. Şarapçıydı da üstelik. Şiirlerini tutuşturup nehirde yüzdürür, şarap içermiş. İmparatorlar onu çok severmiş, çünkü ne dediğini anlarlarmış… Ama, tabii ki, sadece kötü şiirlerini tutuştururmuş. (gülüyor)</p>
<p>Benim yapmaya çalıştığım, affına sığınarak, hayatın fabrika işçisi boyutunu edebiyata katmaktır… işten eve döndüğünde dırdır eden karısı. Sıradan insanın gündelik gerçekliği… yüzyılların şiirinde pek söz edilmeyen bir şey. Yüzyılların şiirinin bok olduğunu söylediğim kayıtlara geçsin. Utanç verici.</p>
<p>CELİNE ÜZERİNE:<br />
Celine&#8217;i ilk okuduğumda yatağa bir kutu Ritz krakerle girmiştim. Onu okurken bir yandan da kraker yiyordum. Sonra gülmeye başladım, krakerleri çatır çatır yerken bir yandan da kahkaha atıyordum. Bir solukta okudum romanı. Bir kutu krakeri bitirdim, moruk. Kalkıp su içtim. Görmeliydin beni. Kımıldayamıyordum. İyi bir yazar işte böyle yapar adamı. Öldürür nerdeyse… kötü bir yazar da.</p>
<p>SHAKESPEARE ÜZERİNE:<br />
Okunurluğu zayıf ve fazlasıyla abartılmış bir yazar bence. Ama kimse bunu duymak istemiyor. Görüyor musun, tapınaklara saldıramıyorsun. Yüzyıllarla yerleşmiş bir yazar Shakespeare. &#8220;Kanımca bilmem kim kötü bir aktör!&#8221; diyebiliyorsun. Ama Shakespeare boktan bir yazardır diyemiyorsun. Bir şey ne kadar eskiyse züppeler ona o kadar yapışır, vantuz gibi. Züppeler bir şeyin emniyetli olduğunu hissetmesinler… yapışırlar. Onlara gerçeği söylediğin zaman da delirirler. Kaldıramazlar. Bütün düşünce sistemlerine saldırmış olursun. Tiksindiriyorlar beni.</p>
<p>OKUMAKTAN EN ÇOK HAZ DUYDUĞU ŞEY ÜZERİNE:<br />
The National Enquirer&#8217;da şöyle bir şey okudum: &#8220;Kocanız eşcinsel mi?&#8221; Linda bir keresinde bana, &#8220;İbne gibi sesin var!&#8221; dedi. Ben de, &#8220;Öyle mi, hep merak ederdim,&#8221; dedim. (Gülüyor) Bu makale şöyle devam ediyor. &#8220;Kaşlarını yoluyor mu?&#8221; İçimden, hasiktir, ben bunu hep yapıyorum, diye geçirdim. Artık ne olduğumu biliyorum… İbneyim! Tamam. The National Enquirer&#8217;a bana ne olduğumu söylediği için müteşekkirim. </p>
<p>MİZAH VE ÖLÜM ÜZERİNE:<br />
Çok az mizah var. Sıkı mizahçı diyebileceğim son adam James Thurber&#8217;dı. Ama mizahı o kadar muhteşemdi ki gözardı edildi. Bu adam çağın psikolog/psikiyatr&#8217;ı diyebileceğimiz biriydi. Kadın erkek ilişkisini çözmüştü. Her derde deva. Mizahı o denli gerçekçidir ki çılgınca rahatlama çığlıkları olarak çıkar kahkahalar içinden. Thurber&#8217;dan başka kimse gelmiyor aklıma… Bende de bir parça var… Onunki gibi değil ama. Benimkine mizah denmez aslında. Ben ona… &#8220;komik bir uç,&#8221; diyorum. Tutkunum o komik uca. Ne olursa olsun… mutlaka saçma ve gülünç bir tarafı vardır. Nerdeyse her şey gülünçtür. Biliyorsun, her gün sıçarız. Bu da saçma sapandır. Öyle değil mi sence? İşemek zorundayız, yemek yemek zorundayız, kulaklarımızdan bal mumu çıkıyor, kaşınıyoruz. Gerçekten çirkin ve aptalca, biliyor musun? </p>
<p>Ucubeyiz. Bunu idrak edebilsek kendimizi sevmeyi becerebileceğiz belki… içimizde dolanan bağırsaklarımızla, birbirimizin gözlerine bakıp, &#8220;seni seviyorum,&#8221; derken içimizde yavaşça karbona dönüşen bokumuzla… ve birbirimizin yanında osurmayız. Her şeyin komik bir yanı var…</p>
<p>Sonra da ölürüz. Ama, ölüm bizi hak etmiyor. Biz ölüme bütün delilleri gösterdik, ama o bize tek bir delil bile göstermedi. Doğarak hayatı hak mı ettik? Hayır, ama o orospu çocuğu ensemize yapışıyor. Kızıyorum ölüme. Hayata da kızıyorum. İkisinin arasında sıkışıp kalmış olmaya kızıyorum. Kaç kez intihara kalkıştığımı biliyor musun? Zaman tanı bana. 66 yaşındayım henüz. Hâlâ çalışıyorum.</p>
<p>İntihar kompleksin varsa hiçbir şey seni rahatsız etmez… Hipodromda kaybetmek dışında. O insanın canını sıkıyor. Neden acaba?&#8230; Çünkü hipodromda yüreğini değil de beynini kullanıyorsun.</p>
<p>Hayatımda hiç ata binmedim.</p>
<p>Beni asıl ilgilendiren doğru veya yanlış karar vermek, atlar umurumda değil.</p>
<p>HİPODROM ÜZERİNE:<br />
Bir ara hayatımı hipodromda kazanmayı denedim. Acı verici. Heyecan verici. Her şey sınırdadır -kira- her şey. Ama, fazla ihtiyatlı olmaya başlıyorsun… aynı şey değil.</p>
<p>Bir keresinde tam dönemecin önünde oturuyordum. On iki at vardı o koşuda ve dönemece geldiklerinde kopma yoktu, sıkı bir grup halinde koşuyorlardı. Çılgın bir görüntüydü. Atların kıçlarına baktım ve içimden, &#8220;Delilik bu, tam bir delilik!&#8221; diye geçirdim. Ama dört yüz-beş yüz dolar kazandığın günler de vardır, arka arkaya sekiz koşuyu bilirsin ve kendini Tanrı gibi hissedersin, her şeyi biliyormuş gibi. Her şey bu işin bir parçasıdır.<br />
(Bana dönüyor:)<br />
CB: Bütün günlerin iyi geçmez, değil mi?<br />
SP: Hayır.<br />
CB: Bazı günler iyi mi?<br />
SP: Evet.<br />
CB: Çoğu mu?<br />
SP: Evet.<br />
(Kısa bir sessizlikten sonra şaşırmış bir biçimde gülüyor)<br />
CB: Sadece birkaçı demeni bekliyordum… Hayal kırıklığına uğrattın beni!</p>
<p>İNSANLAR ÜZERİNE:<br />
İnsanlara fazla bakmam. Rahatsız edicidir. Birine çok fazla bakarsan onun gibi olmaya başlarsın derler. Zavallı Linda.</p>
<p>Fazla gereksinim duymam insanlara. Beni doldurmazlar, boşaltırlar. Kimseye saygı duymuyorum. Böyle bir sorunum var… Yalan söylüyorum, ama inan, doğru.<br />
Hipodromdaki parkçı çocuk iyidir. Bazen, hipodrom çıkışında şöyle bir konuşma geçer aramızda:<br />
&#8220;Hey, n&#8217;aber, moruk?&#8221; diye sorar.<br />
&#8220;Bıçağı gırtlağıma dayamak üzereyim… Beyaz bayrağı sallamaya hazırım. Benden bu kadar.&#8221;<br />
&#8220;Adam sen de! Bir gece birlikte çıkıp içelim. Bu geceye ne dersin? Birkaç kişiyi marizleyip birkaç hatun düzeriz.&#8221;<br />
&#8220;Şu işi bir düşüneyim, Frank.&#8221;<br />
&#8220;Biliyor musun, işler ne kadar sarpa sararsa, ben o kadar akıllanırım.&#8221;<br />
&#8220;Sen hayli akıllı bir adam olmalısın, Frank.&#8221;<br />
&#8220;İyi ki seninle gençliğinde tanışmamışız.&#8221;<br />
&#8220;Evet, biliyorum ne diyeceğini. İkimiz de şimdi San Quentin Hapishanesi&#8217;ndeolurduk.&#8221;<br />
&#8220;Doğru!&#8221;</p>
<p>HİPODROMDA TANINMAK ÜZERİNE:<br />
Geçen gün tribünde oturuyordum, birinin bana baktığını hissettim. Başıma gelecekleri bildiğimden yer değiştirmek için ayağa kalktım. &#8220;Affedersiniz?&#8221; dedi. &#8220;Evet, ne istiyorsun?&#8221; diye sordum. &#8220;Siz <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/bukowski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with bukowski">Bukowski</a> misiniz?&#8221; dedi. &#8220;Hayır!&#8221; dedim. &#8220;İnsanlar bunu size sürekli soruyorlardır herhalde?&#8221; dedi. &#8220;Evet!&#8221; dedim ve uzaklaştım. Biliyorsun, daha önce de tartıştık bunu. Mahremiyet gibisi yoktur. Ben insanları severim, biliyorsun. Kitaplarımı sevmeleri filan güzel… Ama ben <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/kitap/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kitap">kitap</a> değilim, anlıyor musun? Ben o kitapları yazan kişiyim, ama yanıma gelip başımdan aşağı gül yaprakları filan dökmelerini istemiyorum. Soluk almak istiyorum. Benimle takılmak istiyorlar. Beraberimde birkaç çılgın fahişe getireceğimi, birilerini yumruklayacağımı filan düşünüyorlar herhalde. Öyküleri okuyorlar! Lanet olsun, o anlattıklarım yirmi yıl önce, otuz yıl önce olmuş şeyler, birader!</p>
<p>ŞÖHRET ÜZERİNE:<br />
Öğütür insanı. Fahişedir, kancıktır, tüm zamanların en büyük öğütücüsüdür. Ben şanslıyım, çünkü Avrupa&#8217;da büyük bir şöhretim var, burdaysa fazla tanınmıyorum. Dünyanın en talihli adamlarından biriyim. Şanslı bir köpek. Şöhret korkunç bir şey gerçekten. Sıradanlık cetvelinde bir ölçüdür, birinci viteste çalışan beyinler. Değersizdir. Seçkin bir seyirci çok daha iyidir.</p>
<p>YALNIZLIK ÜZERİNE:<br />
Hiç yalnız hissetmedim kendimi. Bir odada tek başıma kaldım, intiharın eşiğinde. Kendimi çok kötü hissettiğim oldu, ama hiçbir zaman birinin odaya girip kendimi daha iyi hissetmemi sağlayacağını düşünmedim… ya da birkaç kişinin. Başka bir deyişle, yalnızlık beni hiçbir zaman rahatsız etmemiştir, çünkü yalnız kalmaya doyamam. Ben kendimi insan dolu bir odada ya da tezahürat yapan seyircilerle dolu bir tribünde en yalnız hissederim. Ibsen&#8217;den bir alıntı yapacağım: &#8220;En güçlü insanlar genellikle yalnızdır.&#8221; Hiçbir zaman içimden, &#8220;şuh bir sarışın içeri girip beni düzecek, taşaklarımı ovacak ve kendimi daha iyi hissedeceğim,&#8221; diye geçirmedim. Hayır, onun hiçbir yararı olmaz. İnsanları bilirsin, &#8220;Hey, Cuma akşamı, ne yapacağız? Burda kös kös oturacak mıyız?&#8221; Evet, kesinlikle. Çünkü yok dışarıda bir şey. Aptallık sadece. Aptal insanlarla fingirdeyen aptal insanlar. Geceye koşa koşa çıkmak gibi bir ihtiyaç içinde olmadım hiçbir zaman. Barlarda gizlendim, çünkü fabrikalarda gizlenmek istemiyordum. Hepsi bu. Milyonlarca insan adına özür dilerim, ama ben kendimi hiçbir zaman yalnız hissetmedim. Kendimden hoşnutum. Bildiğim en iyi eğlence kendimim. Biraz daha şarap içelim!</p>
<p>TEMBELLİK ÜZERİNE:<br />
Önemlidir -tembellik etmeyi bilmek lazım. İşin özü tempodur. Yaptığından tamamen uzaklaşıp doğru zamanda mola almazsan her şeyi kaybedersin. İster aktör ol, ister ev kadını, fark etmez… Doruk noktalarının arasında hiçbir şey yapmadığın boşluklar olmalı. Yatağa uzanıp tavanı seyret. Bu çok, çok önemlidir… Hiçbir şey yapmamak, çok çok önemli. Ve bu çağdaş toplumda kaç kişi yapıyor bunu? Çok az. Bu yüzden herkes kaçık, saldırgan, öfke ve nefret dolu. Eskiden, evlenmeden önce, bütün perdeleri çekip yatağa girer, üç-dört gün yataktan çıkmazdım. Sıçmak için kalkar, konserve fasulye yiyip tekrar yatağa girerdim. Üç-dört gün yatakta kalırdım. Sonra kalkar, giyinir ve dışarı çıkardım. Pırıl pırıl bir güneş olurdu dışarda, harikulade sesler. Güçlü hissederdim kendimi, şarj edilmiş bir akü gibi. Ama canımı sıkan ilk şey ne olurdu, biliyor musun? Kaldırımda gördüğüm ilk insan yüzü. Şarjımın yarısını kaybederdim o anda. Kapitalizmle yüklü devasa, boş, aptal ve duygusuz bir yüz -&#8221;öğütülmüş&#8221; Ve içimden, &#8220;Ahhhh, yarısını götürdü!&#8221; derdim. Yine de değerdi ama, öteki yarısı benimdi. Evet, tembellik. Öyle derin düşüncelere dalmaktan filan da söz etmiyorum. Serbest düşünce, bir yere varmaya çalışmadan… salyangoz gibi. Harikuladedir.</p>
<p>GÜZELLİK ÜZERİNE:<br />
Güzellik diye bir şey yok, özellikle insan yüzünde… fizyonomi dediğimiz şey. Hatlar arası uyum söz konusudur, matematikseldir. Burun fazla göze batmasın, yanlar modaya uygun olsun, kulak memeleri fazla iri olmasın, saçlar uzun… Genellemelerden oluşmuş bir serap. Kimileri bazı yüzleri harikulade bulur, ama gerçekte, son kertede, değillerdir. Sıfıra eşitlenmiş cebirsel bir denklem. &#8220;Gerçek güzellik&#8221;, tabii ki, kişilikte yatar. Kaşların biçiminde değil. Pek çok kadın bana beni harikulade bulduklarını söylemiştir… oysa benim yüzüme bakmak bir kase çorbaya bakmaktan farksızdır.</p>
<p>ÇİRKİNLİK ÜZERİNE:<br />
Yoktur çirkinlik diye bir şey. Biçimsizlik vardır, ama dışa dönük bir çirkinlik yoktur… Ben konuştum.</p>
<p>BİR ZAMANLAR:<br />
Kışın ortasıydı, New York&#8217;taydım. Yazar olmaya çalışıyor, açlıktan ölüyordum. Üç-dört gündür ağzıma lokma girmemişti. Sonunda, &#8220;kocaman bir torba patlamış mısır yiyeceğim,&#8221; dedim. Tanrım, uzun zaman olmuştu bir şey tatmayalı, lezizdi. O patlamış mısır tanelerinin her biri biftekti sanki! Çiğniyordum ve zavallı mideme iniyorlardı. &#8220;TEŞEKKÜR EDERİM TEŞEKKÜR EDERİM TEŞEKKÜR EDERİM!&#8221; diyordu midem. Cennetteydim. Yürürken iki kişi geçti yanımdan ve biri diğerine &#8220;Tanrım!&#8221; dedi. Diğeri, &#8220;Ne oldu?&#8221; diye sordu. O da &#8220;Patlamış mısır yiyen adamı görmedin mi? Tanrım, korkunçtu!&#8221; Patlamış mısırın tadı biraz kaçtı bunu duyduğumda. Ne demek, korkunç, diye geçirdim. Korkunç mu? Cennetteyim lan ben. Biraz pejmürde bir halim vardı gerçi. Hapı yutmuş birini hissederler onlar.</p>
<p>BASIN ÜZERİNE:<br />
Saldırıya uğramaktan hoşlanırım aslında. &#8220;İğrenç <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/bukowski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with bukowski">Bukowski</a>!&#8221; Gülümserim bunu görünce, biliyor musun, hoşuma gider. &#8220;Ah, berbat bir yazar!&#8221; Bu beni daha da sevindirir. Beslenirim bununla. Ama biri bana, &#8220;Hey, seni bilmem hangi üniversitede ders olarak okutuyorlar,&#8221; dediğinde ağzım açık bakakalırım. Bilmiyorum… fazla kabul görmek ürkütücü. Bir yerlerde yanlış bir şey yaptın demektir. </p>
<p>Hakkımda söylenen kötü şeyler eğlendirir beni. <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/kitap/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kitap">Kitap</a> satışlarını artırır ve beni kötü kılar. Kendimi iyi hissetmeye ihtiyacım yok, çünkü iyi biriyim zaten. Ama kötü? Bu yeni bir boyut katıyor bana. (Sol elinin serçe parmağını kaldırarak) Bu parmağı fark ettin mi daha önce? (Parmak felce uğramış gibi aşağı doğru kıvrık) Bir gece sarhoşken kırdım. Nasıl kırdım bilmiyorum, ama doğru kaynamadı gördüğün gibi. Gel gör ki klavyenin &#8220;a&#8221; tuşu için mükemmel… ve neden gizleyeyim… kişiliğime katkıda bulunuyor. Gördün mu, şimdi hem kişiliğim hem de farklı bir boyutum var. (Gülüyor.)</p>
<p>CESARET ÜZERİNE:<br />
Cesur insanların çoğunun hayal gücü zayıftır. İşler yolunda gitmezse başlarına gelecekleri kestiremezler sanki. Gerçekten cesur olanlar hayal güçlerini yenip yapmaları gerekeni yapanlardır.</p>
<p>KORKU ÜZERİNE:<br />
Hakkında hiçbir şey bilmiyorum. </p>
<p>ŞİDDET ÜZERİNE:<br />
Şiddetin çoklukla yanlış yorumlandığını düşünüyorum. Belli bir şiddet gereklidir. Hepimizin içinde çıkmayı talep eden bir enerji var. O enerji bastırılırsa deliririz. Hepimizin arzuladığı o mutlak huzur hali arzulanacak bir bölge değildir. Bir şekilde yapımıza uygun değil. Boks maçlarını seyretmeyi bu yüzden seviyorum, gençliğimde de bu yüzden severdim arka sokaklarda dövüşmeyi. &#8220;Enerjinin şerefli bir biçimde dışa vurulması,&#8221; bazen şiddet olarak yorumlanır. &#8220;İlginç delilik&#8221; ve &#8220;iğrenç delilik&#8221; vardır. Şiddetin de iyi ve kötü biçimleri var. Yani belirsiz bir sözcük şiddet. Başkalarına fazla zarar vermedikçe yerine göre iyi olabilir.</p>
<p>FİZİKSEL ACI ÜZERİNE:<br />
Çocukluğumda matkapla deldiler beni. İri çıbanlarım vardı. Fiziksel acıya karşı dayanıklılık kazanabiliyorsun. Hastaneye gidiyordum ve beni deliyorlardı, bir gün içeri biri girdi ve &#8220;ömrümde matkaba bu kadar dayanıklı birini görmedim,&#8221; dedi. Cesaret değil bu -çok fazla fiziksel acıya maruz kalırsan, teslim olursun- bir süreçtir, uyum sağlarsın.</p>
<p>Zihinsel acıya uyum sağlanmaz ama. Benden uzak olsun.</p>
<p>PSİKİYATRİ ÜZERİNE:<br />
Psikiyatri hastalarını ne bekler? Fatura.</p>
<p>Psikiyatr ile hastası arasındaki temel sorun psikiyatrın kitabı harfiyen uygulamasıdır, oysa hasta hayatın ona yaptıkları için oradadır. Kitapta bazı doğrular olmakla birlikte, sayfalar hep aynıdır, oysa her hasta biraz farklıdır. Kişisel sorunların çeşitliliği sayfa sayısından çok daha fazladır. Anlıyor musun? &#8220;saati şu kadar dolar, zil çaldığında seans bitmiştir,&#8221; diyemeyeceğin kadar çok deli var ortalıkta. Bunu duymak insanı yarı yarıya delirtir zaten. Tam kendilerini daha iyi hissedip açılmaya başladıklarında psikiyatr, &#8220;Hemşire, bir sonraki randevuyu ayarlayın,&#8221; der ve hasta buz gibi kalır. İğrenç bir dünya. Tek düşündükleri paranı almak. Seni tedavi etmek değil. Para, para. Zil çalınca bir sonraki deliyi getirin. Hassas deli zil çaldığında bir güzel düzeleceğini bilir. Deliliği tedavi etmenin sınırı yoktur, faturası da olmamalı. Benim gördüğüm psikiyatrların çoğunun birkaç tahtası eksik zaten. Ama fazla rahatlar… hepsi fazla rahat. Bence hasta biraz delilik görmek ister, çok değil ama. Offf! (Sıkılıyor) PSİKİYATRLAR TAMAMEN YARARSIZDIRLAR! Sıradaki soru lütfen?</p>
<p>İNANÇ ÜZERİNE:<br />
İnanan insanlar için iyidir inanç. Benim sırtıma yüklemeyin ama. Bir tesisatçıya kutsal ruhtan daha fazla inancım var benim. Tesisatçılar son derece yararlı bir iş yaparlar. Bokun akmasını sağlarlar.</p>
<p>OLUMSUZLUK ÜZERİNE:<br />
Her zaman olumsuz olmakla suçlandım. Çamur atma sanatından başka bir şey değildir olumsuzluk. Zayıflıktır bence. &#8221; Her şey yanlış! HER ŞEY YANLIŞ!&#8221; demekten başka bir şey değildir. &#8220;Bu doğru değil!&#8221; &#8220;O doğru değil!&#8221; İnsanın o anda olup bitene uyum sağlamasına engel olan bir zayıflıktır olumsuzluk. Evet, kesinlikle zayıflıktır, aynı iyimserlik gibi. &#8220;Güneş parlıyor, kuşlar ötüyor, gülümse.&#8221; O da palavra. Gerçek ikisinin arasında bir yerde yatıyor. Her şey olması gerektiği gibi. Baş etmeye hazır değilsen… geçmiş olsun.</p>
<p>GELENEKSEL AHLAK ANLAYIŞI ÜZERİNE:<br />
Cehennem olmayabilir, ama yargılayanlar bir tane yaratabilir. İnsanlara çok fazla şey öğretildiğini düşünüyorum. Her şey fazla öğretiliyor. Başına gelenlerden öğrenebilmelisin, tepkinden. Tuhaf bir sözcük kullanmak zorundayım burda… &#8220;İyi&#8221;. Nerden geldiğini bilmiyorum, ama hepimizin içinde doğuştan bir iyilik damarı olduğunu düşünüyorum. Tanrı&#8217;ya inanmıyorum, ama içimizdeki o iyilik damarına inanıyorum. O damarı beslemek mümkün. Tampon tampona trafikte biri sana yol verdiğinde sihirdir her seferinde… Umut verir insana.</p>
<p>SÖYLEŞİLER ÜZERİNE:<br />
Köşeye sıkışmak gibi. Mahcubiyet verici. Bu yüzden her zaman bütün doğruyu söylemem. Doğrunun etrafında dolanıp kafa bulmayı severim, bu yüzden de eğlendirmek ve palavra adına bazen yanlış bilgi de veririm. Beni tanımak istiyorsan asla söyleşilerimi okuma. Bunu da yok say. </p>
<p>(Çeviri Avi Pardo, &#8220;Güneş İşte Burdayım&#8221;dan, Parantez yay.)</p>

	Etiketler: <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/charles-bukowski/" title="charles bukowski" rel="tag">charles bukowski</a><br />

	<h6>Bunu alan bunu da aldı:</h6>
	<ul class="st-related-posts">
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/733/siradan-delilik-oykuleri/" title="Sıradan delilik öyküleri (13 Ekim 2008)">Sıradan delilik öyküleri</a> (0)</li>
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/719/sicak-su-muzigi/" title="SICAK SU MÜZİĞİ (13 Ekim 2008)">SICAK SU MÜZİĞİ</a> (0)</li>
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/742/shakespeare-bunu-asla-yapmazdi/" title="SHAKESPEARE BUNU ASLA YAPMAZDI (13 Ekim 2008)">SHAKESPEARE BUNU ASLA YAPMAZDI</a> (0)</li>
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/731/sevimli-bir-ask-hikayesi/" title="SEVİMLİ BİR AŞK HİKAYESİ (13 Ekim 2008)">SEVİMLİ BİR AŞK HİKAYESİ</a> (0)</li>
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/735/sarhos-cal-piyanoyu-vurmali-calgi-gibi-parmaklar-biraz-kanamaya-baslayana-dek/" title="SARHOŞ ÇAL PİYANOYU, VURMALI ÇALGI GİBİ, PARMAKLAR BİRAZ KANAMAYA BAŞLAYANA DEK (13 Ekim 2008)">SARHOŞ ÇAL PİYANOYU, VURMALI ÇALGI GİBİ, PARMAKLAR BİRAZ KANAMAYA BAŞLAYANA DEK</a> (0)</li>
</ul>

]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://hiaxysheytan.com/782/sert-erkekler-siir-yazar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Charles Bukowski:  KADINLAR</title>
		<link>http://hiaxysheytan.com/780/charles-bukowski-kadinlar/</link>
		<comments>http://hiaxysheytan.com/780/charles-bukowski-kadinlar/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 13 Oct 2008 10:35:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>non serviam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[charles bukowski]]></category>
		<category><![CDATA[Kadınlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hiaxysheytan.com/?p=780</guid>
		<description><![CDATA[Lydia Vance&#8217;i ilk kez nerede gördüğümden emin değilim. 6 yıl kadar önceydi, postanedeki memuriyetimden istifa etmiş, yazar olmaya çalışıyordum. Korkudan ödüm bokuma karışıyor, her zamankinden daha fazla içiyordum. İlk romanımı yazmaya çalışıyordum. Yazarken her gece bir şişe viski ve altılık bira paketleri tüketiyordum. Ucuz puro tüttürüyor, yazıyor, içiyor, ortalık aydınlanıncaya kadar radyoda klasik müzik dinliyordum.
Gecede [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Lydia Vance&#8217;i ilk kez nerede gördüğümden emin değilim. 6 yıl kadar önceydi, postanedeki memuriyetimden istifa etmiş, yazar olmaya çalışıyordum. Korkudan ödüm bokuma karışıyor, her zamankinden daha fazla içiyordum. İlk romanımı yazmaya çalışıyordum. Yazarken her gece bir şişe viski ve altılık bira paketleri tüketiyordum. Ucuz puro tüttürüyor, yazıyor, içiyor, ortalık aydınlanıncaya kadar radyoda klasik müzik dinliyordum.</p>
<p>Gecede on sayfa gibi bir hedef saptamıştım ama ancak ertesi gün bilebiliyordum kaç sayfa yazdığımı. Sabah kalkar, kusar, sonra kaç sayfa yazdığıma bakmak için salona girip kanepenin üzerindeki sayfaları sayardım. On sayfadan fazla olurdu mutlaka. Bazen, 17, 18, 23, 25 sayfa. Tabii ki işin temizlenmesi, hatta bir kısmının çöpe atılması gerekiyordu. Yirmi bir gecemi aldı o ilk romanı yazmak.<span id="more-780"></span></p>
<p>Yaşadığım avludaki binaların sahipleri hemen arkamdaki dairedeydiler ve aklımı kaçırmış olduğumu düşünüyorlardı. Her sabah uyandığımda ön balkonda büyük bir kesekağıdı bulurdum. İçeriği genellikle değişirdi, ama daha çok domates, turp, portakal, yeşil soğan, çorba konservesi ve kırmızı soğan olurdu kesekağıdında. Her iki gecede bir onlarla bira içerdim. İhtiyar sızar, yaşlı karısı ile elele tutuşup arada sırada öpüşürdük. Kapıdan çıkarken sıkı yumulurdum mutlaka. Yüzü kırış kırıştı, ama bu onun suçu değildi. Katolik&#8217;ti, Pazar sabahları pembe şapkasını başına geçirip kiliseye giderken pek hoş görünürdü.</p>
<p>Lydia Vance&#8217;i ilk şiir dinletimi verdiğim gece tanımıştım galiba. Kenmore Bulvarı&#8217;nda bir kitapevinde, The Drawbridge. Ödüm bokuma karışıyordu yine. Üstün, ama ödü bokuna karışmış hissediyordum kendimi. İçeri girdiğimde sadece ayakta duracak yer vardı. Zenci bir hatunla yaşayan kitapevinin işletmecisi Peter&#8217;ın önünde bir yığın banknot duruyordu. &#8220;Her dinleti böyle dolsa bir Hindistan yolculuğu daha yapabilirim!&#8221; dedi bana. İçeri girdim, alkışlamaya başladılar. İlk şiir dinletimdi, bekaretimi kaybetmek üzereydim.</p>
<p>Yarım saat okuyup ara verdim. Henüz ayıktım, karanlığın içinden bakan gözleri fark edebiliyordum. Birkaç kişi yanıma gelip benimle konuştu. Sonra bir boşluk anında Lydia Vance rampa etti. Masalardan birine oturmuş bira içiyordum. Ellerini masanın kenarına koydu, eğildi ve bana baktı. Uzun, kestane rengi saçları vardı, çok uzun. Burnu dikkat çekiciydi, gözlerinden biri diğerine tam uymuyordu. Ama hayat saçıyordu -biliyordunuz orada olduğunu. Aramızda bir elektriklenme olduğunu hissedebiliyordum. Bu elektrik dalgalarının bazıları kafa karıştırıcı ve nahoştu, ama oradaydılar. O bana baktı, ben de ona. Yakası saçaklı süet bir kovboy ceketi vardı Lydia Vance&#8217;in üzerinde. &#8220;Püsküllerini parçalamak isterdim,&#8221; dedim ona, &#8220;ordan başlayabiliriz!&#8221;</p>
<p>Lydia gitti. İşe yaramamıştı. Hiçbir zaman bilemedim kadınlara ne diyeceğimi. Ama kıçı güzeldi. Benden uzaklaşan o harikulade kıçı seyrettim.</p>
<p>Dinletinin ikinci bölümünü tamamladım ve kaldırımda yanlarından geçtiğim <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/kadinlar/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kadınlar">kadınlar</a>ı nasıl unutursam, Lydia Vance&#8217;i de öyle unuttum. Paramı aldım, birkaç peçeteyle birkaç kağıt parçası imzaladım, sonra çıktım ve eve gazladım.</p>
<p>Her gece ilk romanımın üzerinde çalışıyordum. 18:18&#8242;den önce asla başlamazdım yazmaya. Annex Terminal&#8217;i Postanesi&#8217;nde çalıştığım günlerde mesaimin başlama saatiydi 18:18. Saat 18:00&#8242;di geldiklerinde: Peter ve Lydia Vance. Kapıyı açtım. &#8220;Bak Henry, ne getirdim sana!&#8221; dedi Peter.</p>
<p>Lydia sehpanın üzerine çıktı. Daha önce üstünde gördüklerimden bile dar bir kot giymişti. Uzun, kestane rengi saçlarını bir yandan öbür yana savurdu. Deliydi; mucizevi. İlk olarak onunla gerçekten sevişme ihtimalini düşündüm. Şiir okumaya başladı. Kendi şiirleri. Berbattılar. Peter onu durdurmaya çalıştı.</p>
<p>&#8220;Hayır! Hayır! Kafiyeli şiir okunmaz Chinaski&#8217;nin evinde!&#8221;</p>
<p>&#8220;Bırak, okusun, Peter!&#8221;</p>
<p>Kalçalarını seyretmek istiyordum. Sehpanın üzerinde uzun adımlarla bir ileri bir geri gidip geliyordu. Sonra dans etmeye başladı. Kollarını salladı. Şiirleri çok kötüydü, vücudu ve deliliği değil.</p>
<p>Sehpadan yere sıçradı Lydia.</p>
<p>&#8220;Beğendin mi, Henry?&#8221;</p>
<p>&#8220;Neyi?&#8221;</p>
<p>&#8220;Şiirleri.&#8221;</p>
<p>&#8220;Beğendiğimi söyleyemem.&#8221;</p>
<p>Lydia elinde şiir sayfalarıyla öylece duruyordu. Peter onu tuttu. &#8220;Düzüşelim!&#8221; dedi ona. &#8220;Hadi, düzüşelim!&#8221;</p>
<p>Lydia onu itti.</p>
<p>&#8220;Pekala,&#8221; dedi Peter. &#8220;Öyleyse ben gidiyorum!&#8221;</p>
<p>&#8220;Gidersen git. Benim arabam var,&#8221; dedi Lydia. &#8220;Eve dönebilirim.&#8221;</p>
<p>Peter kapıya gitti. Durup döndü. &#8220;Pekala, Chinaski! Sana ne getirdiğimi unutma!&#8221;</p>
<p>Kapıyı çarptı ve gitti. Lydia kanepeye oturdu, kapıya yakın. Bir metre uzağına oturdum. Baktım ona. Harikulade görünüyordu. Korkuyordum. Uzanıp saçına dokundum. Sihirdi saçları. Çektim elimi. &#8220;Hepsi senin saçın mı gerçekten?&#8221; diye sordum. Biliyordum onun olduğunu. &#8220;Evet,&#8221; dedi, &#8220;hepsi benim.&#8221; Elimi çenesinin altına yerleştirip son derece becereksiz bir biçimde yüzünü kendime doğru çevirmeye çalıştım. Kendimden emin değildim bu durumlarda. Hafifçe öptüm.</p>
<p>Ayağa fırladı Lydia. &#8220;Gitmem gerek. Çocuk bakıcısına para ödüyorum.&#8221;</p>
<p>&#8220;Dur,&#8221; dedim, &#8220;kal. Ben öderim. Biraz daha kal.&#8221;</p>
<p>&#8220;Hayır, kalamam,&#8221; dedi. &#8220;Gitmeliyim.&#8221;</p>
<p>Kapıya doğru yürüdü. Peşinden gittim. Sonra kapıyı açtı. Sonra döndü. Tuttuğum gibi kendime çektim. Yüzünü kaldırıp minicik bir öpücük verdi bana. Sonra geri çekilip şiir sayfalarını tutuşturdu elime. Kapı kapandı. Elimde sayfalarla kanepeye oturup arabasını çalıştırışını dinledim.</p>
<p>Şiirler teksir edilip zımbalanmışlardı, başlığı da HERRR&#8217;di. Birkaçına göz gezdirdim. İlginçtiler, mizah ve cinsellik dolu, ama kötü yazılmışlardı. Lydia ve üç kızkardeşine aittiler -bir arada şen şakrak ve seksi.</p>
<p>Sayfaları fırlatıp viski şişesini açtım. Hava kararmıştı. Radyoda daha çok Mozart, Brahms ve Bee çalıyordu.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>(<a href="http://hiaxysheytan.com/tag/kadinlar/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Kadınlar">Kadınlar</a>&#8217;dan)</p>
<p>(Çeviri: Avi Pardo) </p>

	Etiketler: <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/charles-bukowski/" title="charles bukowski" rel="tag">charles bukowski</a>, <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/kadinlar/" title="Kadınlar" rel="tag">Kadınlar</a><br />

	<h6>Bunu alan bunu da aldı:</h6>
	<ul class="st-related-posts">
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/733/siradan-delilik-oykuleri/" title="Sıradan delilik öyküleri (13 Ekim 2008)">Sıradan delilik öyküleri</a> (0)</li>
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/719/sicak-su-muzigi/" title="SICAK SU MÜZİĞİ (13 Ekim 2008)">SICAK SU MÜZİĞİ</a> (0)</li>
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/742/shakespeare-bunu-asla-yapmazdi/" title="SHAKESPEARE BUNU ASLA YAPMAZDI (13 Ekim 2008)">SHAKESPEARE BUNU ASLA YAPMAZDI</a> (0)</li>
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/731/sevimli-bir-ask-hikayesi/" title="SEVİMLİ BİR AŞK HİKAYESİ (13 Ekim 2008)">SEVİMLİ BİR AŞK HİKAYESİ</a> (0)</li>
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/782/sert-erkekler-siir-yazar/" title="Sert Erkekler Şiir Yazar (13 Ekim 2008)">Sert Erkekler Şiir Yazar</a> (0)</li>
</ul>

]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://hiaxysheytan.com/780/charles-bukowski-kadinlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>pis moruğun notları</title>
		<link>http://hiaxysheytan.com/770/pis-morugun-notlari-2/</link>
		<comments>http://hiaxysheytan.com/770/pis-morugun-notlari-2/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 13 Oct 2008 10:30:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>non serviam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[charles bukowski]]></category>
		<category><![CDATA[Pis Moruğun Notları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hiaxysheytan.com/?p=770</guid>
		<description><![CDATA[otur Stirkoff.
sağolun, efendim.
ayaklarını uzatabilirsin.
çok lütufkarsınız, efendim.
Stirkoff, anladığım kadarı ile adalet ve eşitlik gibi konuları irdeleyen yazılar yazıyorsun; coşku ve kurtuluş hakkı üzerine de. doğru mu bu, Stirkoff?
evet, efendim.
dünyada geniş anlamda adalet sağlanabilir mi sence?
hiç sanmam, efendim.
öyleyse bu boktan yazıları neden yazıyorsun? kendini kötü mü hissediyorsun?
son zamanlarda pek iyi değilim, efendim. delirdiğimi düşünüyorum.
fazlaca mı içiyorsun, Stirkoff?
elbette, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>otur Stirkoff.</p>
<p>sağolun, efendim.</p>
<p>ayaklarını uzatabilirsin.</p>
<p>çok lütufkarsınız, efendim.</p>
<p>Stirkoff, anladığım kadarı ile adalet ve eşitlik gibi konuları irdeleyen yazılar yazıyorsun; coşku ve kurtuluş hakkı üzerine de. doğru mu bu, Stirkoff?</p>
<p>evet, efendim.</p>
<p>dünyada geniş anlamda adalet sağlanabilir mi sence?</p>
<p>hiç sanmam, efendim.</p>
<p>öyleyse bu boktan yazıları neden yazıyorsun? kendini kötü mü hissediyorsun?<span id="more-770"></span></p>
<p>son zamanlarda pek iyi değilim, efendim. delirdiğimi düşünüyorum.</p>
<p>fazlaca mı içiyorsun, Stirkoff?</p>
<p>elbette, efendim.</p>
<p>çükünle oynar mısın?</p>
<p>sürekli, efendim.</p>
<p>nasıl?</p>
<p>anlayamadım, efendim?</p>
<p>yani nasıl bir yöntem uygularsın?</p>
<p>dört-beş çiğ yumurta ile yarım kilo kıymayı dar ağızlı bir vazoya döküyorum. müzik olarak da Vaughn Williams ya da Darius Milhaud yeğlerim.</p>
<p>cam mı?</p>
<p>hayır .m.</p>
<p>yahu vazoyu soruyorum, cam mı?</p>
<p>değil, efendim.</p>
<p>hiç evlendin mi?</p>
<p>birkaç kez.</p>
<p>evliliklerinde ters giden neydi, Stirkoff?</p>
<p>her şey, efendim.</p>
<p>hayatının en iyi sevişmesini anlat.</p>
<p>dört-beş çiğ yumurta ile yarım kilo kıymayı�</p>
<p>tamam, tamam!</p>
<p>öyledir, efendim.</p>
<p>daha iyi ve adil bir düzen özleminin aslında çürümeden ve başarısızlık duygusundan kaynaklandığının farkında mısın?</p>
<p>evet, efendim.</p>
<p>baban kötü bir insan mıydı?</p>
<p>bilmiyorum, efendim.</p>
<p>ne demek bilmiyorum?</p>
<p>yani kıyaslamak güç, efendim. sadece bir babam oldu.</p>
<p>benimle kafa mı buluyorsun, Stirkoff.</p>
<p>hayır, efendim: dediğiniz gibi, adalet yoktur.</p>
<p>baban seni döver miydi?</p>
<p>sıra ile döverlerdi, efendim.</p>
<p>hani bir baban vardı?</p>
<p>herkesin bir babası vardır, efendim. ben annemi kastetmiştim. o da kendi payına döverdi.</p>
<p>seni sever miydi?</p>
<p>kendinin bir uzantısı olarak, evet.</p>
<p>sevgi başka nedir ki?</p>
<p>iyi bir şeye değer verecek kadar sağduyulu olmaktır. kan bağı gerekmez. kırmızı bir deniz topu ya da üzerine tereyağı sürülmüş kızarmış ekmek de sevilebilir.</p>
<p>tereyağlı kızarmış ekmeğe AŞIK olabileceğini mi söylüyorsun, Stirkoff?</p>
<p>her zaman değil, efendim. bazı sabahlarda, güneş ışınları belli bir açıdan gelirken belki. aşk habersiz gelir gider.</p>
<p>bir insanı sevmek mümkün mü sence?</p>
<p>iyi tanımadığınız biri ise belki. ben insanları pencereden seyretmeyi severim.</p>
<p>sen bir korkaksın, Stirkoff.</p>
<p>kesinlikle, efendim.</p>
<p>nedir senin korkak tanımın?</p>
<p>bir aslanla silahsız dövüşmeden önce tereddüt eden kimse.</p>
<p>peki cesur kime denir?</p>
<p>aslanın ne olduğunu bilmeyene.</p>
<p>herkes bilir aslanın ne olduğunu.</p>
<p>herkes aslanın ne olduğunu bildiğini sanır, efendim.</p>
<p>budala tanımın nedir?</p>
<p>zaman ve kan ziyan edildiğinin farkında olmayan kimse.</p>
<p>bilge diye kime denir o zaman?</p>
<p>bilge insan yoktur, efendim.</p>
<p>öyleyse budala da yoktur. gece olmazsa gündüz olmaz. siyah olmazsa beyaz olmaz.</p>
<p>özür dilerim, efendim. ben her şeyin neyse o olduğu kanısındayım. başka şeylere bağımlı olmaksızın.</p>
<p>o dar ağızlı vazolara fazla girip çıkmışsın sen, Stirkoff. her şeyin zaten olması gerektiği gibi olduğunu anlamıyor musun? yanlış diye bir şey yoktur.</p>
<p>anlıyorum, efendim. olan olmuştur.</p>
<p>kelleni vurdursam ne dersin?</p>
<p>bir şey diyemem, efendim.</p>
<p>demek istediğim şu: kelleni vurdursam ben İRADE sense HİÇ olursun.</p>
<p>başka bir şey olurdum, efendim.</p>
<p>benim SEÇİMİM doğrultusunda.</p>
<p>ikimizin de, efendim.</p>
<p>rahat et! rahat et! uzat ayaklarını.</p>
<p>çok lütufkarsınız, efendim.</p>
<p>hayır, ikimiz de lütufkarız.</p>
<p>elbette, efendim.</p>
<p>demek delirdiğini hissediyorsun, Stirkoff? peki delirdiğini hissettiğin zaman ne yaparsın?</p>
<p>şiir yazarım.</p>
<p>şiir delilik midir?</p>
<p>şiir olmayan her şey deliliktir.</p>
<p>yani.</p>
<p>çirkinlik deliliktir.</p>
<p>çirkin nedir?</p>
<p>kişiye göre değişir.</p>
<p>delilik gerekli midir?</p>
<p>vardır.</p>
<p>gerekli midir?</p>
<p>bilmiyorum, efendim.</p>
<p>çok şey biliyormuş havalarındasın, Stirkoff. bilgi nedir?</p>
<p>mümkün olduğunca az şey bilmektir</p>
<p>ne demek o?</p>
<p>bilmiyorum, efendim?</p>
<p>bir köprü inşa edebilir misin?</p>
<p>hayır.</p>
<p>silah üretebilir misin?</p>
<p>hayır.</p>
<p>ikisi de bilgi ürünüdür.</p>
<p>köprü köprüdür. silah da silah.</p>
<p>kelleni vurduracağım, Stirkoff.</p>
<p>sağolun, efendim.</p>
<p>niye?</p>
<p>beni motive ettiğiniz için. motivasyon sıkıntısı çekiyorum, efendim.</p>
<p>ben ADALET&#8217;im.</p>
<p>belki.</p>
<p>Ben ÜSTÜN&#8217;üm. işkenceye yatıracağım seni. çığlıklar atacaksın. ölümünü dileneceksin.</p>
<p>şüphesiz efendim.</p>
<p>ben senin efendinim, anlamıyor musun?</p>
<p>beni yönetebilirsiniz. ama yapacağınız şeyler yapılabilir şeyler olmaktan öteye gitmeyecektir.</p>
<p>zekice konuşuyorsun ama işkence altında bu kadar zeki olamayacaksın.</p>
<p>sanmıyorum, efendim.</p>
<p>bana bak. Darius Milhaud, Vaughn Williams dinlemek de ne oluyor? Beatles&#8217;ı duymadın mı?</p>
<p>onları herkes bilir, efendim.</p>
<p>onları sevmez misin?</p>
<p>onlardan nefret etmem.</p>
<p>nefret ettiğin bir şarkıcı var mı?</p>
<p>şarkıcılardan nefret edilmez.</p>
<p>şarkı söylemeye çalışan birinden?</p>
<p>Frank Sinatra.</p>
<p>neden?</p>
<p>hasta bir toplumun hastalığının depreşmesine neden olduğu için.</p>
<p>gazete okur musun?</p>
<p>sadece bir gazete.</p>
<p>hangisi?</p>
<p>AÇIK KENT.</p>
<p>GARDİYAN! BU ADAMI İŞKENCE ODASINA GÖTÜRÜN. HEMEN İŞKENCEYE BAŞLAYIN!</p>
<p>efendim, son bir istekte bulunabilir miyim?</p>
<p>evet.</p>
<p>vazomu yanıma alabilir miyim?</p>
<p>hayır, bana lazım.</p>
<p>efendim?</p>
<p>el koyuyorum. zapta geçsin. gardiyan bu sersemi derhal götür! ve bana biraz şey getir�</p>
<p>ne, efendim?</p>
<p>altı yumurta ile yarım kilo kıyma.</p>
<p>gardiyan mahkümu dışarı çıkarır. kral öne eğilip düğmeye basar. Vaughn Williams çalmaya başlar teypte. bitli bir köpek güneşin altında titreşen harikulade bir limon ağacına işerken dünya dönmeye devam eder.</p>
<p>* * *</p>
<p><a href="http://hiaxysheytan.com/tag/charles-bukowski/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with charles bukowski">Charles Bukowski</a>, pis moruğun notları&#8217;ndan, Çeviri: Avi Pardo</p>

	Etiketler: <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/charles-bukowski/" title="charles bukowski" rel="tag">charles bukowski</a>, <a href="http://hiaxysheytan.com/tag/pis-morugun-notlari/" title="Pis Moruğun Notları" rel="tag">Pis Moruğun Notları</a><br />

	<h6>Bunu alan bunu da aldı:</h6>
	<ul class="st-related-posts">
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/727/pis-morugun-notlari/" title="Pis moruğun notları (13 Ekim 2008)">Pis moruğun notları</a> (0)</li>
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/513/charles-bukowski-pis-morugun-notlari/" title="Charles Bukowski &#8211; Pis Moruğun Notları (08 Ekim 2008)">Charles Bukowski &#8211; Pis Moruğun Notları</a> (0)</li>
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/733/siradan-delilik-oykuleri/" title="Sıradan delilik öyküleri (13 Ekim 2008)">Sıradan delilik öyküleri</a> (0)</li>
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/719/sicak-su-muzigi/" title="SICAK SU MÜZİĞİ (13 Ekim 2008)">SICAK SU MÜZİĞİ</a> (0)</li>
	<li><a href="http://hiaxysheytan.com/742/shakespeare-bunu-asla-yapmazdi/" title="SHAKESPEARE BUNU ASLA YAPMAZDI (13 Ekim 2008)">SHAKESPEARE BUNU ASLA YAPMAZDI</a> (0)</li>
</ul>

]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://hiaxysheytan.com/770/pis-morugun-notlari-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
