<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>HiAxySheytan &#187; Tarih</title>
	<atom:link href="http://hiaxysheytan.com/category/tarih/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://hiaxysheytan.com</link>
	<description>Her boka maydanoz blog sitesi!</description>
	<lastBuildDate>Thu, 12 Aug 2010 11:52:39 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8.5</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Bugün 12 Eylül 1980&#8230;</title>
		<link>http://hiaxysheytan.com/1122/bugun-12-eylul-1980/</link>
		<comments>http://hiaxysheytan.com/1122/bugun-12-eylul-1980/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 12 Sep 2009 09:47:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>non serviam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[12 eylül]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hiaxysheytan.com/?p=1122</guid>
		<description><![CDATA[12 Eylül 1980&#8242;in üzerinden 29 yıl geçmiş. Toplumun hafızasında ve hayatında o denli derin izler bırakmış ki; hâla 12 Eylül, darbe ve darbenin yarattığı tahribatın izleri konuşuluyor.
Hatta darbenin derinleştirdiği sorunların çözümünün &#8220;yol haritaları&#8221; toplumun gündemini oluşturuyor. Kürt Meselesi bunların en başta geleni elbette&#8230;
Yıldıran, sadist ve zalim
Nedense 12 Eylül ve Kürde ait yaşanmışlıklar söz konusu olduğunda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>12 Eylül 1980&#8242;in üzerinden 29 yıl geçmiş. Toplumun hafızasında ve hayatında o denli derin izler bırakmış ki; hâla 12 Eylül, darbe ve darbenin yarattığı tahribatın izleri konuşuluyor.<br />
Hatta darbenin derinleştirdiği sorunların çözümünün &#8220;yol haritaları&#8221; toplumun gündemini oluşturuyor. Kürt Meselesi bunların en başta geleni elbette&#8230;</p>
<p><strong>Yıldıran, sadist ve zalim</strong><br />
Nedense 12 Eylül ve Kürde ait yaşanmışlıklar söz konusu olduğunda Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi&#8217;ni düşünürüm. Cezaevini düşünürken de oranın komutanı Yüzbaşı <strong>Esat Oktay Yıldıran</strong>&#8216;ı anımsarım.<br />
Komutan&#8217;dı, çünkü kendisini öyle adlandırmaktan hoşlanan ve kelimenin tam anlamıyla sadist biriydi. &#8220;Sizi yola getireceğim. Hafızanızı silip, sizi, en yakınlarınızın bile tanıyamayacağı yeni kişiliklere büründüreceğim&#8221; ilkesiyle yola çıkmış bir zalimdi Yüzbaşı Esat&#8230;<br />
Hasan Cemal&#8217;in kitabı Kürtlerin ilk 38 sayfasının sahibi Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası&#8217;nın eski yönetim Kurulu Başkanı rahmetli Felat Cemiloğlu, PKK&#8217;ye para yardımı yapmaktan Diyarbakır beş noluya düşmüştü, muhasebecisi Bedii Tan ile birlikte. (Bedii Tan şimdilerin popüler siyasetçisi <strong>Altan Tan</strong>&#8216;ın babası) <strong>Bedii Bey,</strong> Esat Oktay Yıldıran&#8217;ın işkenceleri sonucu hapse atıldığının hemen ertesinde işkence sonucu ölmüştü.<span id="more-1122"></span></p>
<p><strong>Felat Bey: Yaşım 30&#8242;larda olsaydı dağa çıkardım</strong><br />
<strong>Felat Cemiloğlu</strong> ise çıktığında bütün dişlerini çektirip yerine takma diş yaptırmıştı. &#8220;Bana dışkı yedirdiler. Ancak dökülenlerle birlikte sağlamlarını da söktürüp yerine takma diş yaptırarak ağzımdaki pisliğin yarattığından kurtulabilirdim. Aslında içerde birçoğumuza aynı zulmü reva gördüler de ben çıkıp bunu anlattım. Ve dışkı yedirme olayı benim şahsımda ifşa oldu işte&#8221; deyivermişti.<br />
Çıktıktan epeyce bir süre sonra 90&#8242;lı yıllarda birlikte bir dostun yakınının vefatı nedeniyle taziye evinde otururken Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi konusu gündeme geldiğinde, cemaate hitaben yüksek sesle şunları paylaşmıştı Felat Bey: &#8220;Çıktığımda eğer yaşım 30&#8242;lar civarında olsaydı samimi olarak ifade ediyorum o işkencelerden sonra dağa çıkardım&#8221;.</p>
<p><strong>Sohbette sadece gözlerine bakarım&#8230;</strong><br />
İşte, nedense toplum olarak öyle bir hale geldik ki; en büyük felaketin yaşanan travmaları kanıksamak olduğu noktasına gelip takıldık. Bugün Diyarbakır 5 Nolu&#8217;da yaşananları herhangi bir psikologa birinin anlatması söz konusu olduğunda, en basitinden <em>&#8216;o acıları yaşayan birinin çıktığında delirmemişse eğer ciddi sosyal sorunları olabileceğini ve ruhen tedavi edilmesi, rehabilitasyona tabi tutulması&#8217;</em> gerektiğini ifade ederler.<br />
O günlerin her Diyarbakır 5 Nolu&#8217;sundan çıkmış biriyle bir şekilde karşılaştığımda, buluştuğumda, sohbet ettiğimde sadece gözlerine bakarım. O gözlerde o günleri yaşanmışlığın hüznünü, acısını görür / görmek isterim.</p>
<p><strong>Aziz Nesin&#8217;in hayal gücü bile az geldi!</strong><br />
Bir kez daha bu vesileyle yazıyor olmamın hiçbir sakıncası yok. Anlatılan yıllarda <strong>Aziz Nesin</strong> Diyarbakır&#8217;a gelmişti. Bir vesileyle Diyarbakır 5 Nolu&#8217;da yatıp çıkmış kimi arkadaşlarla da görüşmüş ve onları dinlemişti. Sonunda da &#8220;Yahu çocuklar ben bir yazar olarak hayal gücümün çok iyi olduğunu sanırdım. Sizin hayal gücünüz benden de fazlaymış&#8221; diyerek beş nolu yaşanmışlık anlatılarına inanamamıştı.<br />
Evet! İnanmamak! Sanırım adı Kürt Sorunu olan ve 12 Eylülle daha da derinleşen sorunun bırakın entelektüel camiayı, sıradan Türk insanının algısında da bir inançsızlığa denk düştüğünü bilmem ifade etmeye gerek var mı? Ve tabii ki kanıksayıp, önemsememek! Dünyanın herhangi bir köşesindeki sıkıntıyı kendi sıkıntımız gibi düşünür sahip çıkıp destek olur hatta yaşatanları protesto ederken yanıbaşımızdaki sorunu önemsememek!</p>
<p><strong>Yüzbaşı Esat &#8220;Korku Krallığı&#8221; yaratmıştı&#8230;</strong><br />
İşte sanırım bugün bütün bir Cumhuriyet döneminin 80 küsur yılı boyunca kucağında büyüterek bugünlere getirdiği, 12 Eylül darbesinin de en kaba tabiriyle derinleştirdiği bir sorunla; Kürt Sorunuyla karşı karşıyayız.<br />
Sorunun bugün artık uluslararasılaşan devasa boyutuna, iç politikada parlamento muhalefetine, &#8220;ilkel milliyetçi&#8221; bir anlayışla gündelik politikaya kurban etmeye gayret eden CHP ve MHP gibi aktörlerle uğraşmaya çalışırken siyasal iktidarın da &#8220;canına minnet&#8221; kabilinden &#8220;sulandırıcı&#8221; argümanlarına kurban oluyoruz.<br />
Esat Oktay&#8217;ı anımsıyorum dedim ya! Yapı olarak ölümler birçok insan tekini üzer. İtiraf edeyim ki, anılan 80&#8242;li yıllarda Diyarbakır 5 No&#8217;luda Yüzbaşı Esat o denli bir &#8220;Korku Krallığı&#8221; yaratmıştı ki, Diyarbakır sokaklarında bile fısıltı halinde, kapı aralarında insanlar Yüzbaşı Esat&#8217;ın &#8220;içerdeki&#8221; zulümlerini konuşuyorlardı.</p>
<p><strong>Üzülmedim, &#8220;belasını buldu&#8221; deyiverdim</strong><br />
Bu nedenle yıllar sonra bir akşam vakti radyo haberlerinde İstanbul&#8217;da bir halk otobüsünde Diyarbakır 5 Nolu&#8217;nun &#8220;eski patronu&#8221; Esat Oktay Yıldıran&#8217;ın vurularak öldürüldüğünü duyduğumda hiç üzülmemiştim. &#8220;İşte bu kadar, yaptığı onca zulmün belasını buldu&#8221; deyivermiştim.<br />
Bugün Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi, Bakan <strong>Mehdi Eker</strong>&#8216;in basına verdiği ve bir daha da üzerine konuşmadığı kadarıyla &#8220;okul&#8221; yapılmak isteniyor.<br />
İşin doğrusu bunca acıların yaşandığı, en az 50 insanın çeşitli şekillerde öldürüldüğü, işkencenin bütün yöntemlerinin kurallı olarak uygulandığı, dünyanın en kötü on hapishanesi arasında sayıldığı bir hapishaneden okul yapmak herhalde ancak bizim tuhaf ülkemizde dile getirilir.<br />
Oysa dünyada bu tür dönemsel tanıklıkların yaşandığı ve tarih yazılırken bu türden mekânlar üzerinden yeniden bir tarih yazıcılığının dikkate alındığı çok çarpıcı örnekler vardır. Mesela Nazi Almanya&#8217;sındaki Yahudi Katliamı için çok çarpıcı bir örnek olan &#8220;Auschwitz kampı&#8221; bugün artık devlet müzesidir.</p>
<p><strong>12 Eylül&#8217;ün Kürde değen yüzü</strong><br />
Yine bu tür katliamlara, acılara tanıklık eden çok değişik müzeler dünyanın değişik ülkelerinde vardır ki; oraları dolaştığınızda o günleri sanki yeniden yaşıyor gibi olursunuz.<br />
İşte beş nolu böyle bir yerdi. 40 koğuşu ve 80 hücresi ile uygulamalı bir işkence, ölüm ve yok etme merkeziydi. Kürt halkının siyasetçilerine, entelektüellerine, bir halka &#8220;ders&#8221; olsun diye aklın hayalin almayacağı acılar yaşatılmış bir merkezdi Diyarbakır 5 No&#8217;lu.<br />
Bugün ifade etmek gerekiyor ki; koca bir ülkeye zulmüyle abad olmuş bir dönem olan 12 Eylül&#8217;ün Kürde değen yüzü benim cephemden Diyarbakır 5 No&#8217;lu Cezaevi&#8217;dir. Kürt, ateşin ve ihanetin içinden o zindan koşullarında adeta yeniden doğmuştur.<br />
İki açıdan bundan neredeyse otuz sene önce &#8220;okul&#8221; olarak &#8220;uygulamaya&#8221; tabi tutulmuş beş nolu. Bunlardan biri başarısızlığa uğramış, diğeriyse Kürdün haklı talepkârlığını bugünlere taşımıştır.</p>
<p><strong>5 No&#8217;lu, asimilasyonun okulu yapılamadı</strong><br />
Yüzbaşı Esat &#8220;Burası bir okuldur. Sizler de öğrencilerim. Sizleri adam edeceğim&#8221; diyordu 80&#8242;li yılların zindanında. Esat, bütün zalimliğine rağmen 5 No&#8217;luyu reddin, inkârın, imhanın ve asimilasyonun okulu yapamadı. Ama o zindanda o acıları yaşayan Kürt siyasetçileri orayı daha o yıllarda &#8220;okul&#8221; yaptı. Ve bugün bütün acılara, kayıplara, felaketlere karşın Kürt Sorunu mevcut haliyle &#8220;çözüm&#8221; sürecini zorluyorsa işte o yıllardaki Diyarbakır beş noluda oluşan &#8220;okulluların&#8221;, bir başka tabirle &#8220;telebelerin&#8221; kararlılığının semeresidir.</p>
<p><strong>Yeniden devleti okulu yapılmasına hayır!</strong><br />
Bu sebepten bugün orayı yeniden ve tersten üstü örtülü bir manipülasyonla devletin resmi okulu haline getirmek için gayrete göstermek, tek kelimeyle o yılları ruhunda ve bedeninde yaşamış, bugün aramızda olan ya da olmayan şahsiyetlerin kişiliğine hakarettir.<br />
5 No&#8217;luda yatıp acı çekmiş hangi babanın evladı her sabah o okulda gidip de ant içecek, sorarım sayın bakana. İyisi mi kulak vermek o yılların tanıklarına!<br />
Her bir koğuşunda ve hücresinde ayrı tanıklıkların bugünlere taşındığı bir &#8220;Hak, hukuk, insaniyet ve yüzleşme müzesi&#8221; olmalı Diyarbakır 5 No&#8217;lu. Ve ibret-i alem için de dünyaya teşhir edilmeli 5 No&#8217;lu. Belki özür ve telafi mantığı Kürt cephesinden 12 Eylülün yüz karası olarak böylece hal yoluna girer.</p>
<p>* Bu yazı Mülkiyeliler Birliği&#8217;nin 12 Eylül Bülteni&#8217;nde de yayımlanıyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://hiaxysheytan.com/1122/bugun-12-eylul-1980/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>1 Mayıs&#8217;ların, 8 Mart&#8217;ların, Onur Haftası&#8217;nın Amerikası</title>
		<link>http://hiaxysheytan.com/1068/1-mayislarin-8-martlarin-onur-haftasinin-amerikasi/</link>
		<comments>http://hiaxysheytan.com/1068/1-mayislarin-8-martlarin-onur-haftasinin-amerikasi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Jul 2009 09:04:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>non serviam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[1 mayıs]]></category>
		<category><![CDATA[8 mart]]></category>
		<category><![CDATA[amerika]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hiaxysheytan.com/?p=1068</guid>
		<description><![CDATA[ABD Bağımsızlık Gününde &#8220;Öteki ABD&#8221;nin ilk akla gelenlerini birlikte hatırlayalım: Stonewall&#8217;da tüm dünya LGBTT&#8217;lerine yol açacak isyanı, 8 Mart&#8217;ta 129 kadın işçinin ölümüyle son bulan grevi, 1 Mayıs&#8217;ta 12 saat çalışmaya karşı çıkan işçileri&#8230;
&#8220;6. Filo Defol&#8221;, &#8220;Gelme Bush&#8221;, &#8220;İşgale hayır&#8221;, &#8220;Kahrolsun Emperyalizm&#8221;, &#8220;NATO&#8217;ya hayır&#8221;&#8230; Küresel, yöresel fark etmez, tüm eylemlerde unutulmadan haykırılır. Hiç yoksa bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>ABD Bağımsızlık Gününde &#8220;Öteki ABD&#8221;nin ilk akla gelenlerini birlikte hatırlayalım: Stonewall&#8217;da tüm dünya LGBTT&#8217;lerine yol açacak isyanı, 8 Mart&#8217;ta 129 kadın işçinin ölümüyle son bulan grevi, 1 Mayıs&#8217;ta 12 saat çalışmaya karşı çıkan işçileri&#8230;</p>
<p>&#8220;6. Filo Defol&#8221;, &#8220;Gelme Bush&#8221;, &#8220;İşgale hayır&#8221;, &#8220;Kahrolsun Emperyalizm&#8221;, &#8220;NATO&#8217;ya hayır&#8221;&#8230; Küresel, yöresel fark etmez, tüm eylemlerde unutulmadan haykırılır. Hiç yoksa bir Sam Amca posteri ezilir, yakılır&#8230; ABD bu hep ayakta kalan tepki ve ilgiyi hak eder etmesine. Ama hiç bir zaman tek ABD olmadı. Britanya sömürgeciliğini yenerek ABD&#8217;yi tarih sahnesine çıkaran, 4 Temmuz 1776&#8242;da dünyanın ilk modern demokratik cumhuriyetinin ilanı eden Amerikalıların torunları, öteki Amerikalılar&#8221; sonraki yüzyıllarda insanlığın kurtuluş mücadelesine esin kaynağı olan pek çok eylemin sahibi oldular. Kuruluş yıldönümünde &#8220;öteki ABD&#8217;nin&#8221; ilk akla gelenlerini, sınıf hareketine yol açan, dünyaya yayılan eylemlerini birlikte hatırlayalım.</p>
<p>Bağımsızlık savaşı<br />
Her ne kadar önce vergi sorunu üzerine başlasa da sonunda Britanya sömürgeciliğine karşı ABD&#8217;nin bağımsızlığını ilan etmesiyle biten savaşın ardından tarihte, Amerika Birleşik Devletleri, ülkeyi anayasayla yöneten bir başkanın seçimle iş başına geldiği ilk modern demokratik cumhuriyet oldu.</p>
<p>Köleciliğin kaldırılması<br />
100 yıl önce köleliğin kaldırıldığı ABD&#8217;de bu yıl olayın yıl dönümünde ABD Senatosu, geçmişte Afrika kökenlilere karşı uygulanan &#8220;ırk ayrımı ve kölelikten&#8221; dolayı ABD halkı adına özür dileme kararı aldı.</p>
<p>8 saatlik iş günü<br />
İlk kez 1856&#8242;da Avustralya&#8217;nın Melbourne kentinde taş ve inşaat işçileri, günde sekiz saatlik iş günü için Melbourne Üniversitesi&#8217;nden Parlamento Evi&#8217;ne kadar bir yürüyüş düzenlemişlerdi. 1 Mayıs 1886&#8242;daysa Amerika İşçi Sendikaları Konfederasyonu önderliğinde işçiler günde 12 saat, haftada 6 gün olan çalışma takvimine karşı, günlük 8 saatlik çalışma talebiyle iş bıraktılar.</p>
<p>Chicago&#8217;da yapılan gösterilere yarım milyon işçi katıldı. Louisseville&#8217;de 6 binden fazla siyah ve beyaz işçi, birlikte yürüdü. O dönemde Louisseville&#8217;deki parklar, siyahlara kapalıydı. İşçiler, sokaklarda yürüdükten sonra hep birlikte Ulusal Park&#8217;a girdi. Her eyalet ve kentte, siyah ve beyaz işçilerin birlikte yaptığı gösteriler, gazeteler tarafından, &#8216;Böylece önyargı duvarı yıkılmış oldu&#8217; şeklinde yorumlanmıştı.</p>
<p>1 Mayıs<br />
Bu gösteriler 1 Mayıs&#8217;ı izleyen günlerde tüm harareti ile devam etti ve 4 Mayıs&#8217;ta kanlı Haymarket Olayı&#8217;na yol açtı.</p>
<p>Uygulanan yasal baskılarla bu gösterinin tekrarlanması engellendi. 1889&#8242;da toplanan İkinci Enternasyonal&#8217;de Fransız bir işçi temsilcisinin önerisiyle 1 Mayıs gününün tüm dünyada &#8220;Birlik, mücadele ve dayanışma günü &#8221; olarak kutlanmasına karar verildi. Böylece ikinci gösteri 1890 yılında yapılabildi.</p>
<p>8 Mart<br />
8 Mart 1857&#8242;de ABD&#8217;nin New York kentinde 40 bin dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başladı.</p>
<p>Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda çoğu kadın 129 işçi can verdi.</p>
<p>İşçilerin cenaze törenine 100 bini aşkın kişi katıldı.</p>
<p>26 &#8211; 27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka&#8217;nın Kopenhag kentinde 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart&#8217;ın &#8220;Dünya Kadınlar Günü&#8221; olarak anılması önerisini getirdi ve öneri oybirliğiyle kabul edildi.</p>
<p>İlk yıllarda belli bir tarih saptanmamıştı ve değişen tarihlerde fakat her zaman ilkbaharda anılıyordu. Tarihin 8 Mart olarak saptanışı 1921&#8242;de Moskova&#8217;da gerçekleştirilen 3. Uluslararası Kadınlar Konferansı&#8217;nda gerçekleşti. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı yılları arasında bazı ülkelerde anılması yasaklanan Dünya Kadınlar Günü, 1960&#8242;lı yılların sonunda Amerika Birleşik Devletleri&#8217;nde de anmaya başlanmasıyla daha güçlü bir şekilde gündeme geldi. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, New York&#8217;lu işçilere değinmese de 16 Aralık 1977 &#8216;de 8 Mart&#8217;ın &#8220;Dünya Kadınlar Günü&#8221; olarak anılmasını kabul etti.</p>
<p>LGBTT&#8217; nin onuru: Stonewall<br />
Stonewall ayaklanmaları, New York şehrinin Greenwich Village mahallesindeki Stonewall Inn&#8217;de 28 Haziran 1969 tarihinin erken saatlerinde eşcinselleri hedef alan bir polis baskınına karşı yapılan bir dizi hazırlıksız, geniş katılımlı gösteriler oldu.</p>
<p>Sonradan tarihte, eşcinsellerin kendilerine baskı kuran hükumet tarafından desteklenen bir sisteme karşı mücadele ettikleri ilk anı olarak tanımlanır ve hem Amerika Birleşik Devletleri&#8217;nde hem de tüm dünyadaki eşcinsel hakları hareketini başlatan olaydı.</p>
<p>Günümüzde her yıl Haziran ayının son haftası LGBTT&#8217;lerin onur haftası olarak Stonewall ayaklanmaları anılıyor.</p>
<p>http://bianet.org/biamag/dunya/115650-1-mayislarin-8-martlarin-onur-haftasinin-amerikasi</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://hiaxysheytan.com/1068/1-mayislarin-8-martlarin-onur-haftasinin-amerikasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sivas Ermenileri: Bin Varmış, Bir Yokmuş</title>
		<link>http://hiaxysheytan.com/1066/sivas-ermenileri-bin-varmis-bir-yokmus/</link>
		<comments>http://hiaxysheytan.com/1066/sivas-ermenileri-bin-varmis-bir-yokmus/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Jul 2009 09:03:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>non serviam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[ermeni katliamı]]></category>
		<category><![CDATA[sivas ermenileri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hiaxysheytan.com/?p=1066</guid>
		<description><![CDATA[Bir zamanlar 100 bine yakın Ermeni&#8217;nin yaşadığı Sivas&#8217;ta bugün 20 aile var. Okullarını artık açamıyorlar, bir iki kilise dışında ibadet edecek mekânları yok. Görkemli Surp Asdvadzadzin&#8217;in sadece bir bölümünü kullanmalarına izin veriliyor.

Sivas&#8217;ı Madımak katliamıyla hatırlıyor bugünkü kuşaklar, Aleviler ve Sünniler arasındaki gerilimle&#8230; Oysa Sivas&#8217;ın tarihi bir zamanlar bu toprakların çok daha zengin bir insan kaynağına [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bir zamanlar 100 bine yakın Ermeni&#8217;nin yaşadığı Sivas&#8217;ta bugün 20 aile var. Okullarını artık açamıyorlar, bir iki kilise dışında ibadet edecek mekânları yok. Görkemli Surp Asdvadzadzin&#8217;in sadece bir bölümünü kullanmalarına izin veriliyor.</p>
<p><img alt="" src="http://bianet.org/resim/olcekle/9978/490/325" class="aligncenter" width="490" height="325" /></p>
<p>Sivas&#8217;ı Madımak katliamıyla hatırlıyor bugünkü kuşaklar, Aleviler ve Sünniler arasındaki gerilimle&#8230; Oysa Sivas&#8217;ın tarihi bir zamanlar bu toprakların çok daha zengin bir insan kaynağına ev sahipliği yaptığına tanıklık ediyor. Yalnızca yüz yıl önce, Birinci Dünya Savaşı patlak vermeden, bugünkü Sivas iliyle hemen hemen aynı yerleşim yerlerini kapsayan Sivas Sancağı, Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı yerlerden biriydi.<span id="more-1066"></span></p>
<p>Sivas Sancağı<br />
1903 Vilayet salnamesine göre Karahisar-ı Şarki sancağı içinde bulunan ve bugün Sivas vilayetinin sınırları içinde bulunan Suşehri ve Koyulhisar kazalarının nüfusları da hesaba katılırsa, bugünkü Sivas Vilayeti sınırları içinde kalan topraklarda 393 bin 882 kişi yaşamaktaydı. Bugün (2008 nüfus sayımı sonuçlarına göre) bu alanda 631 bin 112 kişi yaşıyor.</p>
<p>Suşehri ve Koyulhisar kazalarının toplam nüfusu olan 53,298 kişi genel toplam nüfustan çıkarılırsa, Sivas Sancağı&#8217;nda o tarihte yaşayan nüfus 340 bin 584 kişi kadardı. 1903&#8242;te 393 bin 882 olan Sivas&#8217;ın toplam nüfusunun yüzde 78&#8242;ini (306 bin 331) Müslüman, yüzde 22&#8217;sini (87,551) gayri Müslim nüfus oluşturuyordu. Gayri Müslim nüfus daha ziyade, Sivas merkez, Suşehri, Tenos (Şarkışla), Hafik, Koçgiri (Zara), Divriği ve gürün kazalarında yoğunluk kazanıyordu. Yıldızeli ve Koyulhisar&#8217;da gayri Müslim nüfus yok denecek kadar azdı. Gayri Müslim nüfusun yüzde 90&#8242;ını (77 bin 960) Ermeni, yüzde 7&#8217;sini Rum (6 bin 46) ve yüzde 3&#8242;ünü diğer milletler teşkil etmekteydi.</p>
<p>Ermeni kayıtları<br />
Ermeni patriklerinden Mağakya Ormanyan 1912&#8242;de yayınladığı &#8220;Ermeni Kilisesi&#8221; adlı kitabında ise sancaktaki Ermeni nüfusunu kilise kayıtlarına dayanarak 97 bini Gregoryen, 5 bin 500&#8242;ü Katolik, 2 bini Protestan olmak üzere 104 bin 500 olarak verir. 1914 Osmanlı nüfus sayımında ise bu sancakta yaşayan Ermenilerin sayısı, 78 bin 605&#8242;i Gregoryen, 2 bin 395&#8242;i Katolik, 1 bin 915&#8242;i Protestan olmak üzere 82 bin 915 olarak geçer. Farklı kaynaklar, bu yıllarda Sivas kent merkezinin 45 bine yakın olan nüfusunun üçte birinden fazlasını Ermenilerin oluşturduğundan bahseder.</p>
<p>Aslında eski adı Sebastia olan bu şehrin, Roma İmparatorluğu&#8217;nun Armenia Minor adlı eyaletinin merkezi olduğunu ve 11. yüzyılda doğudan büyük bir Ermeni göçü aldığını dikkate alırsak bu nüfus verilerinin hiç de şaşırtıcı olmaması gerekir.</p>
<p>Hıristiyanlık mirası<br />
Gregoryen Ermenilerin şehirde Surp Asdvadzadzin, Surp Sarkis, Surp Pırgiç, Surp Minas, Surp Hagop, Surp Kevork adlı altı kiliseleri vardı. Bunlardan, ana kilise olan Surp Asdvadzadzin Kilisesi&#8217;nin içinde iki de şapel bulunuyordu. Şehirde ilk Hıristiyan şehit ve piskoposlarından olan Sivaslı Surp Vlas adına da bir şapel vardı. Sivaslı Müslümanlar tarafından da &#8220;evliya&#8221; olarak kabul edilen Surp Vlas&#8217;ın Medrese mahallesindeki mezarı hem Müslümanlar hem de Hıristiyanlar tarafından ziyaret edilirdi. Katolik Ermenilerin Surp Vlas adlı bir kiliselerinin bulunduğu şehirde Protestanların da iki kilisesi vardı.</p>
<p>Ticaret ve zanaatlar<br />
Geçiş yolları üzerinde bulunan şehrin ticari hayatında eskiden beri Ermeni tüccarlar önemli yerlere sahipti. Kuyumculuk, bıçakçılık, bakırcılık, çeşitli ahşap işleri gibi zanaatlar çoğunlukla Ermeniler tarafından icra edilirdi. Sivas&#8217;ın en büyük iş hanı olan Aramyan hanının kira geliri, Ermenilerin şehirdeki en yüksek okulları olan Tarkmançats Mektebi&#8217;nin masraflarını karşılamak için kullanılırdı. Diğer Ermeni okullarının da kendi giderlerini karşılamak için kiraya verdikleri mülkleri vardı.</p>
<p>Okullar<br />
Ermeni okulları, erkek öğrencilerin okuduğu Tarkmançats, Aramyan, Nersesyan, Pırgiçyan, Vartanyan; kız öğrencilerin okuduğu Hıripsimyan ve Bezikyan; kız ve erkek öğrencilerin birlikte okuduğu Lusinyan, Sahagyan, Torkomyan, Rupinyan,</p>
<p>Mıkhitaryan Mektepleriyle Aramyan anaokuluydu. Katolik Ermenilerin çocuklarının çoğu Cizvitlerin okullarına devam ederlerdi. Protestanlar tarafından yönetilen sekiz okulun ve Norhadyan adlı özel bir okulun bulunduğu Sivas&#8217;ta Ermenilerin kendi yetimhanelerinin dışında, İsviçreli misyonerlerin kurduğu bir yetimhane daha vardı. Şehirde bir de Ermeni hastanesi bulunuyordu.</p>
<p>Kültür<br />
Kültür alanında faaliyet gösteren çeşitli dernekleri, tiyatro grupları ve kumpanyaları olan Sivaslı Ermeniler gazete ve dergi de çıkarıyorlardı. 1905-1907 yıllarında yayınlanan &#8220;Ged&#8221;, 1909-1911 yıllarında önce haftalık, daha sonra iki haftada bir yayınlanan &#8220;Antranig&#8221;, 1910-1914 yıllarında yayınlanan haftalık gazete &#8220;Hoğtar&#8221;; 1910-1913 yıllarında yayınlanan aylık dergi &#8220;Nışdrag&#8221;, 1913 yılında yayınlanan &#8220;Ağavni&#8221;, 1913 yılında yayınlanan &#8220;Gapira&#8221;, 20. yüzyıl başında Sivas&#8217;ta çıkan Ermenice süreli yayınlardı. Sivas valiliğinin resmi yayını olan &#8220;Sivas&#8221; gazetesi de bir dönem Türkçe-Ermenice olarak yayınlanmıştı. Gazetenin editörü, vilayet matbaasının da başında bulunan Antranik Vartanyan&#8217;dı.</p>
<p>Din<br />
Şehrin birkaç km kuzeyindeki Surp Nişan Manastırı yakın vilayetlerden sürekli olarak ziyaretçilerin geldiği önemli bir hac merkeziydi. İçinde Surp Nişan, Surp Garabed ve Surp Asdvadzadzin adlı üç kilisenin bulunduğu manastırda çok sayıda kıymetli yazma kitabın muhafaza edildiği bir de kütüphane vardı.</p>
<p>Surp Asdvadzadzin Kilisesi ile Aramyan ve Tavityan Mekteplerinin yer aldığı, şehrin birkaç km dışındaki Tavra köyünde 1.500 kadar Ermeni yaşıyordu. Köyün yukarısında Surp Hagop ve Surp Anabad adlı iki de manastır vardı.</p>
<p>Sivas çevresinde Hıntragadar Surp Asdvadzadzin ve Surp Hıreşdagabed adlı iki manastır daha yer alıyordu. Çok geniş bir araziye sahip olan Surp Hıreşdagabed Manastırı&#8217;nın içinde Surp Garabed, Surp Asdvadzadzin ve Surp Hıreşdagabed adlı üç de kilise bulunuyordu.</p>
<p>Surp Sarkis Kilisesi&#8217;nin bulunduğu Pırknik (bg. Çayboyu); Surp Nigoğayos ve Surp Yerrortutyun Kiliseleri ile Pakradunyan Mektebi&#8217;nin bulunduğu İşhan (bg. İşhanı), Surp Sarkis Kilisesi ile iki okulun bulunduğu Şinkörek (bg. Esenyurt), Surp Hagop ve Surp Sarkis Kiliseleri ile bir okulun bulunduğu Kaldi, Surp Sarkis Kilisesi ile iki okulun bulunduğu Akkaya, Sivas şehrinin hemen yakınında, Ermenilerin yerleşik olduğu köylerin başlıcalarıydı. Bunlardan en büyüğü, bir kısmı Katolik olmak üzere 2.000&#8242;i aşkın nüfusu olan Pırknik&#8217;ti.</p>
<p>Yok edilen toplum<br />
Burada görev yapan misyonerlerin zamanında tuttukları günlük ve raporlarının yanı sıra Talat Paşa&#8217;nın &#8220;kara kaplı defteri&#8221; gibi çeşitli Osmanlı kaynakları, bu nüfusun tamamına yakının 1915&#8242;te sürüldüğünü, özellikle misyonerlerin raporları ise bu sürgünün katliamlarla birlikte yürüdüğünü gösteriyor. Din değiştirerek ya da değiştirmiş gibi yaparak burada kalanlar, 1918&#8242;den sonra şehre geri dönenler ve civardaki kaza ve köylerden toplananlar sayesinde Cumhuriyet döneminde belli bir Ermeni nüfusu şehirde varlığını sürdürüyorsa da bunların ne ekonomik ne de sosyal ve kültürel yönden eski varlığını sürdürdüğünden bahsetmemiz mümkün değil. Okullarını artık açamıyorlar, bir iki kilise dışında dini varlıklarını devam ettirecekleri mekânları kalmıyor. Vilayet binasının hemen çaprazında şehrin en önemli yerindeki en görkemli bina olan ana kiliseleri Surp Asdvadzadzin&#8217;in sadece bir bölümünü kullanmalarına izin veriliyor. 1952 yılında bu kilisenin hükümet eliyle dinamitler de kullanılarak yıkılması şehirdeki Ermenilere en büyük darbe oluyor. Bu olayla &#8220;artık size burada yer yok&#8221; mesajını alan Ermenilerin şehri terk etmesi hızlanıyor.</p>
<p>Bize kalan&#8230;<br />
Bugün Sivas&#8221;ta Ermenilerden geriye ne kaldı diye baktığımızda, (din değiştirerek burada yaşamaya devam eden kişileri saymazsak) 20 kadar aileden bahsedebiliriz. Görüştüğümüz Ermeniler her ne kadar konu komşuyla ilişkilerinin çok iyi olduğunu söylese de, cemaatın patrikhane nezdinde temsilcisi olarak görülmekten öte politik bir iddiası, faaliyeti olmayan Minas Usta (Durmaz) hakkında da bir öldürme planının son Ergenekon operasyonlarında ortaya çıkarıldığını dikkate alırsak bu ailelerin nasıl bir ortamda bulunduklarını düşünebiliriz.</p>
<p>Mimari varlık olarak neler kaldığına baktığımızda, şehrin göbeğinde (artık mülkiyeti Ermenilerde olmayan) Taşhan&#8217;dan, Bezirci mahallesinde biri yeni sahipleri tarafından restore edilerek lokanto olarak işletilen, diğerleri terk edilmiş ve yarı yıkık durumdaki 10-15 eski Ermeni evinden, askeri garnizonun içinde kalmış olan Surp Nişan Manastırı&#8217;nın bir kilisesinden ve yine askeri bölgedeki Surp Anabad Manastırı&#8217;nın kilisesinden, eski Pirkinik köyündeki bir iki ev, iki değirmen taşı, alınlığında Ermeni harfleriyle &#8220;Sahak&#8221; yazılı olan bir kapıdan başka bir şeyden bahsetmek mümkün değil. Yani her şey &#8220;Bir varmış, bir yokmuş&#8221; misali&#8230;</p>
<p>http://bianet.org/biamag/azinliklar/115648-sivas-ermenileri-bin-varmis-bir-yokmus</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://hiaxysheytan.com/1066/sivas-ermenileri-bin-varmis-bir-yokmus/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İspanyol Devriminde Anarşizm</title>
		<link>http://hiaxysheytan.com/1064/ispanyol-devriminde-anarsizm/</link>
		<comments>http://hiaxysheytan.com/1064/ispanyol-devriminde-anarsizm/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 Jul 2009 09:57:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>non serviam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anarşizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[featured articles]]></category>
		<category><![CDATA[İspanya iç savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[İspanyol Devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[İspanyol Devriminde Anarşizm]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hiaxysheytan.com/?p=1064</guid>
		<description><![CDATA[Bu yazı, giriş kısmını Noam Chomsky&#8217;nin yazdığı &#8220;Anarchism: From theory to Practice&#8221; adlı kitabının III. kısmından (Devrimci Pratik&#8217;te Anarşizm) çevrilmiştir. Fransızcadan İngilizceye tercüme eden: Mary Klopper.

Çevirenin Notu: Çevirenin metine yaptığı eklemeler, açıklamalar vb, [...] ile gösterilmiştir.
A. SOVYET SERABI
Sübjektif bilinçlilik ve objektif gerçeklik arasındaki zamansal farkı tarihte devamlı görürüz. Rus anarşistlerinin ve Rus damasına tanıklık edenlerin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bu yazı, giriş kısmını Noam Chomsky&#8217;nin yazdığı &#8220;Anarchism: From theory to Practice&#8221; adlı kitabının III. kısmından (Devrimci Pratik&#8217;te Anarşizm) çevrilmiştir. Fransızcadan İngilizceye tercüme eden: Mary Klopper.</p>
<p><img class="aligncenter" src="http://www.anarkismo.net/attachments/sep2008/fai_libertat_small.jpg" alt="" width="348" height="480" /></p>
<p><strong>Çevirenin Notu:</strong> Çevirenin metine yaptığı eklemeler, açıklamalar vb, [...] ile gösterilmiştir.</p>
<p><strong>A. SOVYET SERABI</strong><br />
Sübjektif bilinçlilik ve objektif gerçeklik arasındaki zamansal farkı tarihte devamlı görürüz. Rus anarşistlerinin ve Rus damasına tanıklık edenlerin 1920&#8242;ler gibi erken bir zamanda çıkardığı dersler, ancak yıllarca sonra bilinir, kabullenilir ve paylaşılır hale geldi. Dünyanın altıda biri üzerinde zafer kazanan ilk proleter devrim o kadar prestije sahipti ki, o kadar göz kamaştırıcıydı ki, işçi sınıfı hareketi bu etkileyici örnekle uzun süre hipnotize edilmiş bir halde kaldı. Rus sovyetlerinin yansımasındaki &#8220;Konseyler&#8221;, sadece İtalya&#8217;da değil, gördüğümüz üzere [başta] Almanya, Avusturya ve Macaristan olmak üzere her yere yayıldı. Almanya&#8217;da konseyler sistemi Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht&#8217;in Spartaküs Ligi programının temel maddesiydi.<span id="more-1064"></span></p>
<p>1919&#8242;da Bavyera Cumhuriyeti&#8217;nin başkanı Kurt Eisner Münih&#8217;te bir suikastla öldürüldü. Bunu takiben liberter yazar Gustav Landauer önderliğinde Sovyet Cumhuriyeti ilan edildi; fakat karşı-devrimle o da öldürüldü. Arkadaşı ve dava yoldaşı, anarşist şair Erich Muhsam işçileri savaş taburları [kurarak] değil, Rus ve Macar örneklerinde görüldüğü üzere konseyler oluşturarak; [ve] böylece [de] yüzyıllarca süren köleliği sona erdirmek üzere kol kola girmeye çağırdığı &#8220;Rate-Marseillaise&#8221; (Konseyler Marseillaise&#8217;i) besteledi.</p>
<p>Ama 1920&#8242;de, Rate-Kommunismus (Konseyler Komünizmi)&#8217;ni savunan muhalefet grubu Komünist Parti&#8217;den ayrılarak Alman Komünist İşçiler Partisi&#8217;ni (KAPD) kurdu26. Konseyler fikri Hollanda&#8217;da da Hermann Gorter ve Anton Pannekoek&#8217;in başını çektiği benzer gruplara esin kaynağı oldu. Lenin ile olan ateşli bir polemikte Gorter, Rus Devrimi&#8217;nin yıkılmaz liderini tamamen liberter bir tarzla şöyle cevaplamaktan çekinmemişti: &#8220;Halen kitlelere hakim olmayı hedeflemeyen ve onlara ihanet etmeyecek gerçek liderler arıyoruz. Onlara sahip olmadıkça da, her şeyin aşağıdan yukarıya tarzda ve kitlelerin kendi üstlerinde oluşturdukları diktatörlükle yapılmasını istiyoruz. Eğer bir dağ rehberim olsa ve beni uçuruma doğru yönlendirse, onsuz olmayı yeğlerim.&#8221; Pannekoek, konseylerin eski dünyanın hükümet biçimlerinin &#8211;aynen Gramsci gibi o da [bu hükümet biçimleri ile] &#8220;Bolşevik Diktatörlük&#8221; arasında bir fark görmüyordu&#8211; yerini alacak kendinden-yönetim biçimleri olduğunu savunuyordu.</p>
<p>Pek çok yerde, özellikle Bavyera, Almanya ve Hollanda&#8217;da anarşistler konseyler sisteminin pratik ve teorik olarak gelişmesinde olumlu roller oynadılar.</p>
<p>Benzer şekilde, İspanya&#8217;da anarko-sendikalistler Ekim Devrimi ile körleşmişlerdi. CNT&#8217;nin Madrid kongresi27 (10-20 Aralık 1919) &#8220;Rus halklarının destanı tüm dünya proletaryasını elektriklendirdi&#8221; şeklindeki bildirgeyi kabul ediyordu. &#8220;Nasıl bir güzel kendini sevdiği erkeğe hiç çekinmeden bırakıverirse&#8221;; kongre de gerçek bir emekçi enternasyonalinin kurulmasının temellerini saptamak üzere &#8211;evrensel bir emekçiler kongresinin düzenlenmesi umudunu barındırmakla beraber, devrimci karakteristiğinden dolayı Komünist Enternasyonal&#8217;e geçici olarak katılmaya büyük bir çoşku ile karar verdi. Karşı çıkan bir kaç zayıf ses duyuldu; Rus Devrimi &#8220;siyasi&#8221; bir devrimdi ve liberter [hürriyetçi - ing. libertarian] ülküleri ise içermemekteydi. Kongre bunları dikkate almayarak, 15 Temmuz 1920&#8242;de Moskova&#8217;da açılacak olan Üçüncü Enternasyonal&#8217;in İkinci Kongresine bir delege heyeti göndermeye karar verdi.</p>
<p>Ama bu süre zarfında aşk uyuşması zaten bozulmaya başlamıştı. İspanyol anarko-sendikalizmini temsil eden delegeye, uluslararası devrimci işçi-sendikası merkezinin kurulmasında yer alması amacı ile baskı yapılmaktaydı; ancak &#8220;siyasi erkin ele geçirilmesi&#8221;, &#8220;proletaryanın diktatörlüğü&#8221; gibi referanslar içeren ve işçi sendikaları ile komünist partiler arasında organik bağlar kurulmasını öneren &#8211;ilkinin sonrakine tabii olması ilişkisini belirsizce kamufle eden&#8211; bir yazı sunulunca, o da [İspanyol delegesi] artık durdu [gidişatı kabullenmemeye başladı]. Komünist Enternasyonal’in bir sonraki toplantısında çeşitli ulusların işçi-sendikası örgütlerinin ilgili ülkelerin komünist partilerince temsil edilmesi ve proje halindeki Kızıl İşçi-Sendikası Enternasyonali&#8217;nin açıkça Komünist Enternasyonal ve ilgili ulusal altbirimlerince kontrol edilmesi hedefleniyordu. İspanyol konuşmacı Angel Pestana, toplumsal devrimin liberter fikrini öne çıkararak şöyle diyordu: &#8220;Devrim asla bir parti çalışması değildir, olamaz. Parti&#8217;nin yapabileceğinin en fazlası bir hükümet darbesi (ing. coup d&#8217;etat) oluşumunu harekete geçirmektir. Ama hükümet darbesi bir devrim değildir&#8221;. Şöyle sona erdiriyordu [konuşmasını]: &#8220;Siz bize komünist parti olmadan devrimin olamayacağını, siyasi erki ele geçirmeden özgürleşmenin olamayacağını ve diktatörlük olmadan burjuvazinin yıkılamayacağını söylüyorsunuz; tüm bu savlar tamamen asılsızdır [ing. gratuitous].&#8221;</p>
<p>CNT delegesi tarafından ifade edilen çekincelerin ışığı altında, komünistler resmi açıklamanın &#8220;proletaryanın diktatörlüğü&#8221;ne dair kısmını gözden geçirme eğilimi gösterdiler. Nihayetinde ise Rus işçi-sendikası lideri Lozovsky, Pestana&#8217;nın öne sürdüğü düzeltmeler olmadan, ama onun imzasını koyarak yazının ilk halini resmileştirdi. Troçki konuşmacı kürsüsünden yaklaşık bir saat süre ile İspanyol delegesine saldırırken, Pestana saldırılara cevap vermek için zaman isteyince başkan tartışmaları bitirdiğini ilan etti.</p>
<p>Pestana Moskova&#8217;da birçok ay geçirdikten sonra, bu zaman zarfında elde edindiği izlenimler nedeni ile oldukça hayal kırıklığına uğramış bir şekilde 6 Ekim 1920&#8242;de Rusya&#8217;dan ayrıldı. Bunu takip eden Berlin ziyaretinden bahseden Rudolf Rocker, Pestana&#8217;yı &#8220;gemi enkazından kurtarılan&#8221; birisi olarak tanımlar. İspanyol yoldaşlarına gerçeği söyleyecek yüreği yoktur. Bu, ona Rus Devrimiyle oluşan müthiş umudun katledilmesi gibi geliyordu. İspanyol sınırını geçer geçmez hapse atılır ve böylece ilk konuşan olmanın acılı yükünden kurtulmuş oldu.</p>
<p>1921 yazı boyunca, Kızıl İşçi-Sendikası Enternasyonali&#8217;nin kurulması [sürecinde] CNT&#8217;den farklı bir delegasyon yer aldı. CNT delegeleri arasında Joaquin Maurin, Andreas Nin gibi Rus Bolşevizminin genç takipçileri vardı, ama öte yandan sakin bir kafaya sahip Fransız anarşisti Gaston Leval de yer alıyordu. Sessiz kalmaktansa, &#8220;burjuvazinin oyununa gelmekle&#8221; ve &#8220;karşı-devrime yardım etmekle&#8221; suçlanma riskini göze aldı. Kitlelere &#8220;Rusya&#8217;da başarısız olanın Devrim değil, ama Devlet olduğunu&#8221; söylememek ve &#8220;yaşayan Devrimin arkasından onu sakat bırakıp, öldürenin Devlet olduğunu&#8221; göstermemek, sessiz kalmaktan daha kötü olacaktı. Bu ifadeleri kendisi Kasım 1921&#8242;de Le Libertarie&#8217;de kullanıyordu. Bolşeviklerle herhangi &#8220;dürüst ve sadık bir işbirliğinin&#8221; olanaksızlığına kanaat getirerek, İspanya&#8217;ya dönüşünde CNT&#8217;e Üçüncü Enternasyonal&#8217;den ve yapay işçi sendikası bağlaşığından çekilmesi yönünde tavsiyede bulundu.</p>
<p>Bu başlangıçtan hareketle Pestana ilk raporunu yayınlamaya ve bunu takiben de bir ikincisi ile onu ayrıntılandırarak Bolşevizm hakkındaki tüm gerçeği ortaya çıkarmaya karar verdi:<br />
Komünist Partinin ilkeleri Devrimin ilk saatlerinde onayladığı ve resmen açıkladıklarının tamamen tersidir. Komünist Parti&#8217;nin ilkeleri, yöntemleri ve nihai amaçları Rus Devrimi&#8217;ndekilerin taban tabana zıttıdır&#8230;. Komünist Parti mutlak gücü eline geçirir geçirmez, komünist gibi düşünmeyen hiç kimsenin (o da kendi tanımlarına göre olmak üzere) hiçbir düşünme hakkına sahip olmadığını ilan etti&#8230;. Komünist Parti, Devrimin Rus proletaryasına sağladığı tüm kutsal hakları reddetti.</p>
<p>Pestana, bunun da ötesinde Komünist Enternasyonal&#8217;in geçerliliği üzerine de şüphelidir; Rus Komünist Partisi&#8217;nin açık bir uzantısı dünya proletaryasının gözünde Devrimi temsil edemez.</p>
<p>Bu raporu Haziran 1922&#8242;de Zaragosa&#8217;da toplanan ulusal kongrede alan CNT; sendika cephesinden, yani Kızıl İşçi Sendikası Enternasyonali&#8217;nden çekilmeye karar verdi. Aynı zamanda Aralık&#8217;ta Berlin&#8217;de düzenlenecek olan uluslararası anarko-sendikalist konferansına &#8211;daha sonra &#8220;Uluslararası Emekçi Birliği&#8221;ni (AIT) meydana getirecek olan&#8211; bir delege grubu gönderilmesine kararlaştırıldı. Bu aslında gerçekten uluslararası değildi, çünkü önemli İspanyol gruplarının dışında, diğer ülkelerde çok az sayıda katılımcının desteğine sahipti.28</p>
<p>Bu kopuştan beri, Moskova İspanyol anarşizmine karşı köklü bir nefret beslemektedir. CNT&#8217;den atılan Joaquin Maurin ve Andreas Nin, İspanya Komünist Partisine dahil oldular. Joaquin Maurin, 1924&#8242;de eski yoldaşlarına ölümüne kadar savaş açtığını bildiren bir broşür yayınladı. &#8220;İşçi hareketinin elli yıldır süregelen bir anarşist propagandanın izlerini taşıdığı bir ülkede, anarşizmin tamamen ortadan kaldırılması zor bir iştir. Fakat onların üstesinden gelmeliyiz&#8221;. Bu tehdit sonradan uygulamaya geçirilecekti.</p>
<p><strong>B. İSPANYA&#8217;DA ANARŞİST GELENEK</strong><br />
Böylece İspanyol anarşistleri Rus Devrimi&#8217;nin derslerini oldukça çabuk sindirmiş oldular ve bu da onların antinomiançn01 bir devrim hazırlamasında önemli bir ilham kaynağı oldu. Otoriter komünizmin giderek yozlaşması, komünizmin liberter biçiminin zaferinin sağlanması konusundaki kararlılığı arttırdı. Sovyet serabı tarafından oldukça hayal kırıklığına uğratılmışlardı ve Diego Abad de Santillan&#8217;ın sözleriyle anarşizmi &#8220;bu karanlık dönemde tekrar canlanmanın son ümidi&#8221; olarak görüyorlardı.</p>
<p>Liberter devrimin temeli, halk kitlelerinin bilinçlerine ve liberter teorisyenlerin düşüncelerine oldukça iyi bir şekilde yerleşmişti. Jose Peirats&#8217;a göre, anarko-sendikalizm &#8220;psikolojisi, mizacı ve tepkileri nedeni ile tüm İspanya&#8217;daki en İspanyol olan&#8221; şeydi. Karmaşık bir gelişmenin iki yönlü bir ürünüydü. Hem kırsal yaşam koşullarının oldukça eski haliyle sürdüğü azgelişmiş bir ülkenin gerilik durumuna, hem de bazı alanlardaki endüstrileşmeden doğmuş olan modern proletaryanın büyümesine uygun düşmekteydi. İspanyol anarşizminin biricik özelliği, geçmiş ve geleceğin ilginç bir karışımı olmasıydı. Bu iki eğilim arasındaki birleşim mükemmel olmaktan oldukça uzaktı.</p>
<p>1918&#8242;de CNT yarım milyondan fazla sendika üyesine sahipti. Endüstriyel alanda, Katalonya&#8217;da ve daha az ölçüde olmak üzere Madrid ve Valencia&#8217;da güçlü idi;29 fakat aynı zamanda, yerel kahramanlık ve kooperatif ruh ile harmanlanmış olan köy komünalizmi geleneğini koruyan yoksul köylüler arasında, kırsal alanda da derin köklere sahipti. 1898&#8242;de yazar Jaoquin Costa tarımsal kolektivizmin bu süregelmişliğini tanımlıyordu. Hala Pek çok köy, topraksızlara ayrılan ya da diğer köylerle ortaklaşa olarak hayvan yemlenmesi veya diğer komünal amaçlarla kullanılan alanların bulunduğu ortak mülkiyete sahipti. Güney&#8217;de, büyük ölçekli toprak sahipliliğinin olduğu bölgede, günlük tarımsal işçiler toplumsallaştırmayı [ing. socialisation] toprağın bölünmesine tercih ediyorlardı.</p>
<p>Bunun da ötesinde, onyıllarca kırsal kesimde küçük popüler broşürler aracılığı ile sürdürülen anarşist propaganda tarımsal kolektivizm için bir temel hazırlamıştı. CNT, özellikle güneyin (Endülüs), doğunun (Valencia civarındaki Levant [Doğu Akdeniz bölgesi] alanında) ve kuzeydoğunun (Aragon, Zaragosa civarında) köylüleri arasında güçlüydü.</p>
<p>Hem sanayide hem de tarımda [sahip olunan] bu çifte taban, İspanyol anarko-sendikalizminin liberter komünizminini belli ölçülerde birisi komünalist, diğeri sendikalist olmak üzere [iki] farklı yöne doğru şekillendirdi. Komünalizm daha fazla yerel ve daha kırsal bir ruhta ifade edilmekteydi, şüpheye yer vermeyecek şekilde temel kalesi Endülüs idi. Diğer yandan sendikalizm ise daha şehirliydi ve bütünlükçü [ing. unitarian] bir ruha sahipti &#8211;aynı zamanda da daha kuzeyli, çünkü ana merkezi Katalonya idi. Liberter teorisyenler ise bu konuda bir ölçüde dağınık ve bölünmüş haldeydiler.</p>
<p>Bazıları Kropotkin ve onun öğretisine, ama bu ilkel köy toplumunun İspanyol geleneği ile özdeşleştirdikleri Orta Çağ&#8217;ın komünlerinin basit bir idealleştirilmesine kalpten bağlıydılar. Favori sloganları ise &#8220;özgür komün&#8221; idi. 1931&#8242;de Cumhuriyetin kurulmasını takiben yaşanan köylü ayaklanmaları sırasında liberter komünizm içinde Pek çok ve farklı pratik deneyimler yaşandı. Bazı küçük [küçük toprak sahibi] çiftçiler, özgür karşılıklı anlaşmalar yoluyla oluşan gruplar [sayesinde] çalışmayı, kârı eşit olarak paylaşmaya ve tüketimlerini &#8220;ortak bir havuzdan sağlayarak&#8221; kendileri karşılamaya karar verdiler. Kendilerini çepeçevre saran toplum, vergi ve askeri hizmetten kurtulabileceklerine safça inanarak, belediye yönetimlerini tasfiye ederek yerlerine seçilmiş komiteleri geçirdiler.</p>
<p>İspanyol kolektivist, sendikalist ve enternasyonalist işçi hareketinin kurucusu Bakunin&#8217;di. Daha gerçekçi olan ve altın çağdan ziyade bugün ile ilgilenen anarşistler, Bakunin ve onun takipçisi Ricardo Mella&#8217;yı izlemeye eğilimlilerdi. Onlar ekonomik birlik konusu üzerine yoğunlaşıyorlar; emeğin ihtiyaçlara göre değil, çalışılan saate göre ödüllendirilmesinin daha akıllıca olacağı uzun bir geçiş döneminin gerekli olduğuna inanıyorlardı. Geleceğin ekonomik yapısının, yerel sendikaların ve endüstri dallarındaki federasyonların bir birleşiminden oluşacağını tasavvur ediyorlardı.</p>
<p>Uzunca bir süre, syndicatos unicos [yerel sendikalar, ing. local unions] CNT&#8217;e hakim olmuştu. İşçilere yakın olan, tüm toplu egoizmden [ing. corporate egoism] kurtulmuş olan bu gruplar, proletarya için fiziksel ve ruhani bir ev işlevi gördüler30. Bu yerel birliklerde verilen eğitim, sendika ve komün fikirlerinin sıradan emekçi militanların zihinlerinde kaynaşmasını sağladı.</p>
<p>1907 Uluslararası Anarşist Kongresi&#8217;nde31 sendikalistlerin anarşistlere karşı çıkmalarına neden olan teorik tartışmalar, pratikte de tekrar canlandırılarak İspanyol anarko-sendikalistlerinin bölünmesine neden oldu. CNT içinde günlük talepler çevresinde oluşan mücadele reformist eğilimlerin ortaya çıkmasına sebep oldu; bunun sonucunda anarşist doktrinlerin birliğini savunmak amacı ile 1927&#8242;de Federacion Anarquista Iberica [FAI, İberya Anarşist Federasyonu] kuruldu. 1931 yılında sendika hareketi içinde azınlığın &#8220;diktatörlüğünü&#8221; kınayan, sendikacılığın bağımsızlığını ilan eden ve onun kendi kendine yeterliliğini savunan sendikalist eğilimler &#8220;Otuzların Manifestosu&#8221;nu hazırladılar. Bazı sendikalar CNT&#8217;den ayrıldı; Temmuz 1936 devriminin arifesinde bu çatlaklar giderilse de, bazı reformist eğilimler sendika merkezinde var olmaya devam ettiler.</p>
<p><strong>C. TEORİ</strong><br />
İspanyol anarşistleri devamlı olarak uluslararası anarşizmin temel ve hatta ikincil çalışmalarını İspanyol dilinde basmaktaydılar. Böylece ihmalden ve belki de bir toptan yıkımdan sakındılar ve de hem devrimci hem de özgürlükçü olan sosyalizm geleneğini yaşattılar. Augustin Souchy kendini İspanyol anarşizminin hizmetine adayan Alman anarko-sendikalist bir yazardı. Ona göre, &#8220;toplumsal devrim sorunu onların sendikalarında ve grup toplantılarında, gazetelerinde, broşürlerinde ve kitaplarında devamlı suretle ve sistematik bir şekilde tartışılıyordu.&#8221;</p>
<p>1931&#8242;de İspanyol Cumhuriyetinin ilanı &#8220;umutlu&#8221; yazıların patlamasına yol açtı; Peirats daha pek çoğunun olduğunu belirtmekle beraber elliye yakın başlığı sıralamaktadır; bunun &#8220;devrimci yapılanma tutkusunun&#8221; ve insanları devrimci yol için hazırlamaya katkıda bulunan yazıların çoğalmasına yol açtığını da özellikle belirtir. James Guillaume&#8217;nin 1876 tarihli Ide&#8217;es sur L&#8217;Organisation Sociale adlı broşürü, 1930&#8242;da Paris&#8217;te yayınlanan Pierre Besnard&#8217;ın kitabında geniş ölçüde alıntılanması nedeni ile, İspanyol anarşistlerince bilinmekteydi. Arjantin&#8217;e yerleşen Gaston Leval 1931&#8242;de, aşağıda tartışacağımız üzere Diego Abad de Santillan&#8217;ın önemli çalışmalarına doğrudan esin kaynağı olacak Social Reconstruction in Spain&#8217;i [İspanya'da Toplumsal Yeniden Yapılanma] yayınladı.</p>
<p>1932&#8242;de bir köy doktoru olan Isaac Puente liberter komünizmin biraz basit ve idealist bir taslağını yayınladı; bu fikirler CNT&#8217;nin 1936 Zaragosa kongresinde değerlendirmeye alındı. Puente, 1933&#8242;te Aragon&#8217;da oluşan isyan taraftarı komitenin bizzat esin kaynağı oldu.</p>
<p>1936 Zaragosa programı doğrudan köy demokrasisini belli bir ayrıntı düzeyinde tanımlamaktaydı. Komünal konsey, ikamet edenlerin oluşturduğu genel meclis tarafından seçilecek ve Pek çok farklı teknik komitelerin temsilcilerinden oluşacaktı. Genel meclis, komünün çıkarlarının gerektirdiği her durumda, komünal konseyin üyelerinin isteği ile veya ikamet edenlerin doğrudan talepleri ile toplanacaktı. Pek çok sorumlu pozisyondakiler, idareci [ing. executive] ya da bürokratik hiçbir karaktere sahip olmayacaktı. Görevli olanlar [ing. incumbents] (bazı teknisyenler ve istatistikçiler hariç olmak üzere) görevlerini üreticiler olarak sürdürecek, herkes gibi genel meclisçe karar alınmasını gerektirmeyecek konuların ayrıntılarını tartışmak üzere günlük çalışmanın sonunda toplanacaklardı.</p>
<p>Aktif işçiler günlük birimler halinde değerlendirilen, harcadıkları emek miktarlarının kaydedileceği üretici kartları alacaklar ve bunları mallarla değiştirebileceklerdi. Toplumun aktif olmayan üyeleri ise sadece tüketici kartları alacaklardı. Genel bir norm (standart) olmayacak, komünlerin özerkliğine saygı gösterilecekti. Eğer uygun görürlerse diğer komünlerin çıkarlarını zedelemediği sürece, [komünler] farklı içsel değişim sistemleri oluşturabileceklerdi. Ama komünal özerklik hakkı, komünlerin yerel ve bölgesel federasyonlar içindeki kolektif dayanışma sorumluluğunu önlememeliydi.</p>
<p>Zaragosa kongresi üyelerinin ana kaygılarından birisi de zihinlerin geliştirilmesiydi. Tüm yaşamları boyunca bütün insanların bilim, sanat ve her çeşit araştırmaya erişimi sağlanacaktı &#8211;yalnızca bu faaliyetler [için harcanan] maddi kaynakların üretim ile uyumlu olması koşulu ile. Toplum artık kol işçileri ve entelektüeller olarak ikiye ayrılmayacak; tümü, eşanlı olarak hem biri hem de ötekisi olacaktı. Bu tip paralel faaliyetlerin gerçeğe dönüştürülmesi insan doğasındaki sağlıklı dengeyi ortaya çıkaracaktı. Üretici olarak günlük çalışması bittiği zaman, birey kendi zamanının mutlak efendisi olacaktı. CNT, özgürleşmiş bir toplumun maddi gereksinmelerini karşılar karşılamaz, tinsel gereksinmelerini daha baskın bir şekilde ifade edileceğini tahmin ediyordu.</p>
<p>İspanyol anarko-sendikalistleri uzunca bir süredir &#8220;ortak ilgi grupları&#8221; [ing. affinity groups] olarak adlandırılan grupların özerkliğini sağlamakla ilgilenmişlerdir. Üyeleri arasında, özellikle güneyin yoksul köylüleri arasında, doğallık ve vejetaryenlik takipçileri vardı. Bu her iki yaşam tarzı da liberter toplum için hazırlıkta, insanoğlunun dönüşümü için uygun olarak nitelendirilmişlerdir. Zaragosa kongresinde, üyeler &#8220;endüstriyelleşmeye uygun olmayan&#8221;, doğallık ve çıplaklık [ing. nudist] gruplarının kaderlerini ele almayı unutmamışlardır. Bu gruplar giderek kendi ihtiyaçlarını karşılayamaz duruma geldikçe, [Zaragosa] kongre[-si] bunların delegelerinin komünler konfederasyonu ile görüşerek, diğer tarımsal ve endüstriyel komünlerle özel ekonomik antlaşmalar yapacağını tahmin etmekteydi. Bu şimdi bizi güldürmekte mi? Çok büyük, kanlı bir toplumsal dönüşümün arifesinde, CNT birey olarak insanoğlunun sonsuz şekilde çeşitlenmiş arzularının karşılanmasını denemenin hiç de aptalca olmadığını düşünmüştür.</p>
<p>Suç ve cezaya ilişkin olarak, Zaragosa kongresi Bakunin&#8217;in öğretilerini takip etmiştir; toplumsal adaletsizlik suçun temel nedenidir, bunun sonucunda bu ortadan kaldırıldığı zaman suç nadiren oluşacaktır. Kongre insanın doğal olarak şeytan olmadığını onaylamıştır. Gerek ahlâk alanındaki gerekse üretici olarak ortaya çıkan bireysel yetersizlikler halk meclislerinde araştırılarak, her bir bağımsız durumu adilce bir çözüme kavuşturmak için her türlü çaba gösterilecektir.</p>
<p>Liberter komünizm tıbbi tedavi ve yeniden eğitim haricindeki tüm diğer cezalandırma biçimlerini kabul etmekte isteksizdir. Eğer bir takım hastalık koşulları sonucunda birey eşitleri arasında varolan uyumu zedeliyorsa, [bireyin] bu dengesiz koşulları tedavi edilecektir ve aynı zamanda [bireyin] etik ve toplumsal hisleri uyarılacaktır. Eğer erotik tutkular diğerlerinin özgürlüğüne saygı göstermekle tanımlanan sınırları aşarsa, Zaragosa kongresi fiziksel hastalıklar ve aşk sevdasına iyi geleceğine inanarak, &#8220;hava değişimi&#8221; önerisinde bulunmaktadır. Sendika federasyonu cinsel özgürlükle çevrilmiş bir toplumda bu gibi aşırı davranışların hala varolacağı konusunda oldukça şüpheliydi.</p>
<p>CNT kongresi Mayıs 1936&#8242;da Zaragosa programını onayladığı zaman, hiç kimse [programın] uygulanması zamanın sadece iki ay içinde geleceğini tahmin etmiyordu. Pratikte 19 Temmuz devrimci zaferini takip eden toprak ve sanayinin toplumsallaştırılması, ideal programından oldukça farklılaşmıştı. Komün kelimesi her satırda geçmekteyken, sosyalist üretim birimleri için gerçekte kullanılan kelime collectividades idi. Bu basit anlamda bir terminolojik değişiklik değildi; İspanyol kendine-yeterlilik yaratıcıları esin olarak diğer kaynaklara da baktılar.</p>
<p>Zaragosa kongresinden iki ay önce, Diego Abad de Santillan El Organismo Economicode la Revolucion [Devrimin Ekonomik Organizasyonu] adlı kitabını yayınlamıştı. Buradaki ekonomik yapı taslağı bir yerde Zaragosa programından farklı esinlere sahipti.</p>
<p>Birçok çağdaşının aksine, Santillan ondokuzuncu yüzyıl büyük anarşistlerinin katı ve steril bir takipçisi değildi. Son yirmi beş, otuz yıllık anarşist yazınının yeni ekonominin sorunlarına bu kadar az ilgi göstermesini ve gelecek için orijinal bir bakış oluşturamamasını üzüntü ile karşılıyordu. Diğer yandan anarşizm hemen hemen her dilde, tekrar tekrar soyut bir kavram olan özgürlük üzerinde durarak, inanılmaz sayıda çalışmalar ortaya koymuştu. Santillan bu sindirilmesi imkansız çalışmaları Birinci Enternasyonal&#8217;in ulusal ve uluslararası kongrelerinde sunulan raporlarla karşılaştırdı ve bu sonrakiler ona karşılaştırma için oldukça parlak gözüktüler. Bunlar, takip eden dönemlerdekilere göre, ekonomik problemleri çok daha iyi kavramışlardı.</p>
<p>Santillan gerici değildi, aksine zamanının adamıydı. &#8220;Modern endüstrinin inanılmaz gelişiminin daha önce öngörülmesi imkansız olan Pek çok yeni problem dizileri yarattığının&#8221; farkındaydı. Roma savaş arabalarına ya da zanaatçı üretiminin ilkel biçimlerine geri dönmek söz konusu dahi olamaz. Ekonomik izolasyon, dar [geleneksel] düşünce şekli, İspanyol çiftçisinin altın çağ nostaljisinin kalbinde yer alan patria chica (küçük baba toprağı), Kropotkin&#8217;in küçük-ölçekli ve ortaçağ &#8220;özgür komün&#8221; [fikirleri], tüm bunlar antik yapıtlar müzesine devredilmelidir. Bunlar artık zamanı geçmiş komünalist fikirlerin kalıntılarıdır. Ekonomik bakış açısından, hiçbir özgür komün varlığını sürdüremez. &#8220;Bizim idealimiz ülkenin ve devrim durumundaki bütün diğer ülkelerin ekonomileri ile ilintili, federe ve eklemlenmiş bulunan bir komündür&#8221;. Tek sahipliliği [başlılığı], iki başlı hydra [mitolojik iki başlı dev deniz yılanı] ile ikame etmek ne kolektivizmdir, ne de kendinden-yönetimdir. Toprak, fabrikalar, madenler, ulaşım araçları herkesin çalışmasının ürünleridirler ve herkesin kullanımına açık olmalıdırlar. Günümüzde ekonomi artık ne yerel, ne de ulusal; bunların ötesinde dünya-çapında [tanımlanıyor]. Modern yaşamın karakteristik özelliği tüm üretici ve bölüşümcü güçlerin uyum içinde olmasıdır. &#8220;Toplumsallaşmış ekonomi, yönlendirilen ve planlanan zorunlu bir gereksinimdir; ve modern ekonomik dünyanın eğilimlerine de uygundur.&#8221;</p>
<p>Santillan federal ekonomik konsey tarafından yürütülen koordinasyon ve planlama işlevlerinin politik bir otorite olmayacağını, aksine yalnızca bir koordinasyon organı, ekonomik ve yönetsel düzenleyici olacağını tasavvur ediyordu. Onun direktifleri, endüstrinin farklı kollarında [varolan] fabrika konseylerinin federasyonları[-nın bir araya gelmesi] ile oluşan sendikalar ve yerel ekonomik konseylerden gelecektir. Böylece federal konseyler birisi yerele, diğeri ise mesleğe [iş dalına] dayanan otoritenin iki uç halkasını birleştirirler. Tabandaki organizasyonlar, herhangi bir anda gerçek ekonomik durumun anlaşılmasını sağlayacak istatistikleri hazırlarlar. Böylece [federal konsey] ana eksiklikleri ve yeni endüstrilerin veya tarımsal ürünlerin en çok gerektirdiği sektörleri saptayabilir. &#8220;En yüksek otorite figürler ve istatistiklerde olduğu zaman, artık polise ihtiyaç da kalmayacak&#8221;. Böyle bir sistemde devlet baskısı hiçbir işleve sahip değildir, tamamen kısır ve hatta imkansızdır. Federal konsey yeni normların yaygınlaştırılmasını, bölgeler ve ulusal birliğin oluşumu arasındaki karşılıklı bağımlılığın artmasını amaçlar. Aynı zamanda yeni iş metotlarının, yeni imalat süreçlerinin ve yeni tarımsal tekniklerin araştırılmasını teşvik eder. İşgücünün bölgeler ve ekonominin dalları arasında dağıtımını sağlar.</p>
<p>Santillan&#8217;ın Rus Devrimi&#8217;nden Pek çok şey öğrendiğine şüphe yok. [Rus Devrimi] bir yandan devletin ve bürokratik mekanizmanın yeniden oluşması tehlikesine karşı uyanık olmak gerektiğini düşündürürken, öte yandan zaferle sonuçlanmış bir devrimin ara ekonomik formlardan &#8211;32 Marks ve Lenin&#8217;in &#8220;burjuva yasası&#8221; olarak adlandırdığı ve belli bir süre daha varolan&#8211; geçmesinin kaçınılmaz olduğunu düşündürdü. Örneğin banka ve para sisteminin bir kalemde ortadan kaldırılması söz konusu bile olamaz. Bu kurumlar dönüştürülmeli ve toplumsal hayatın devamlılığını sağlamak için değişimin geçici araçları olarak kullanılmalıdırlar ve yeni ekonomik biçimlerin yolunu hazırlamalıdırlar.</p>
<p>Santillan İspanyol Devriminde önemli bir role sahip olacaktır; [sırasıyla] Anti-Faşist Milis Merkez Komitesi&#8217;nin üyesi (Temmuz 1936&#8242;nın sonları), Katalonya Ekonomik Konseyi&#8217;nin üyesi (11 Ağustos) ve Katalonya hükümetinin Ekonomi Bakanı (Aralık ortası) olarak çalıştı.</p>
<p><strong>D. &#8220;A-POLİTİK&#8221; DEVRİM</strong><br />
İspanyol Devriminin hem liberter düşünürlerin akıllarında, hem de insanların bilinçlerinde nispeten iyi hazırlanmış olduğu söylenebilir. Bu nedenle İspanyol Sağının, Halk Cephesinin 1936 Şubatı seçim zaferini devrimin başlangıcı olarak nitelendirmesi hiç de sürpriz değildir.</p>
<p>Gerçekten de kitleler kısa zamanda dar kapsamlı [olan] seçim sandıklarındaki başarıyı aştılar. Onlar parlamento oyununun kurallarını göz ardı ettiler ve hapistekileri serbest bırakmak için hükümetin kurulmasını dahi beklemediler. Çiftçiler toprak sahiplerine [derebeyi, ing. landlords] kira ödemeyi bıraktılar; günlük tarım işçileri toprakları işgal ederek, ekmeye başladılar; köylüler belediye konseylerini lağvederek, kendi kendilerini yönetme sürecini hızlandırdılar; demiryolu işçileri demiryollarının ulusallaştırılması taleplerini desteklemek için greve gittiler. Madrid&#8217;in inşaat işçileri toplumsallaştırmanın ilk adım olan işçilerin kontrolünü talep ettiler.</p>
<p>Albay Franco&#8217;nun önderliği altındaki askeri liderler devrim belirtilerine darbe ile cevap verdiler. Fakat aslında zaten başlamış olan devrim sürecini hızlandırmaktan başka bir şey yapmadılar. Madrid&#8217;te, Barcelona&#8217;da, kısmen Valencia&#8217;da, Sevilla hariç hemen hemen tüm büyük şehirlerde insanlar taarruz durumuna geçtiler; barikatlar oluşturdular, sokaklarda barikatlar yükseldi ve stratejik yerleri işgal edildi. İşçiler sendikaların çağrılarına cevap vermek için dört bir yandan koştular. [İnsanlar] kendi hayatlarını hiçe sayarak, çıplak elleri ve açık bağırları ile Franco güçlerinin kalelerine saldırılar düzenlediler. Düşmandan silahlarını almakta ve askerleri kendi saflarına çekmekte oldukça başarılı oldular.</p>
<p>Halkın bu kini sayesinde askeri darbe yirmi dört saat içinde kontrol altına alındı ve toplumsal devrim kendiliğinden başlamış oldu. Farklı bölgelerde ve şehirlerde doğal olarak eşitsiz bir şekilde yayıldı, ama en çabuk Katalonya&#8217;da ve özellikle de Barcelona&#8217;da yayıldı. Halen kurulu olan otoriteler şaşkınlıklarından kurtulduklarında, artık aslında var olmadıklarının farkına vardılar. Devlet, polis, ordu, idare tüm hepsi, varoluş sebeplerini artık kaybettiklerini gördüler. Tüm Sivil Muhafızlar [ing. Civil Guard] işten el çektirilmiş ya da tasfiye edilmişti; zafer kazanmış işçiler düzenin devamını sağlıyorlardı. En acil konu gıda arzının organize edilmesiydi; komiteler gıda stoklarını barikatlardan kantinlere dönüştürülmüş [yerlere] dağıttılar ve sonra da komünal restoranlar açtılar. Komşu komitelerden yerel idareler oluşturuldu ve savaş komiteleri işçi milislerinin cepheye hareketlerini organize ettiler. Sendika merkezi gerçek anlamda bir şehir salonu [şehir konseyinin toplantı yaptığı salon anlamında, ing. town hall] oldu. Artık bu sadece faşizme karşı &#8220;cumhuriyetin savunulması&#8221; değildi, bu bir Devrimdi &#8211;ama Rus devriminin aksine bu Devrim, yıkıntılardan otoritesinin organlarını yaratmak zorunda değildi; Pek çok komiteleri ile tabanda varolan mevcut anarko-sendikalist organizasyonun varlığı sovyetlerin seçilmesini gereksiz kıldı. Katalonya&#8217;da CNT ve onun bilinçli azınlık grubu FAI, aslında sadece izafi olan yetkililerden çok daha güçlüydü.</p>
<p>Özellikle Barselona’da işçi komitelerinin aslında hali hazırda de facto [pratikte geçerli olarak] olarak sahip oldukları gücü yasal anlamda da ele geçirmelerini engelleyecek hiçbir şey yoktu. Ama bu gerçekleşmedi. Onyıllar boyunca İspanyol anarşizmi, insanları &#8220;politika&#8221;nın aldatıcılığına karşı uyarıyordu ve &#8220;ekonomik olanın&#8221; önceliğini belirtiyordu. Devrimin eşiğinde anarşistler şuna benzer bir şeyi öne sürdüler; bırakalım politikacılar istediklerini yapsınlar, biz &#8220;apolitikler&#8221; ise ekonomiye el atacağız. 3 Eylül 1936&#8242;da, CNT-FAI Enformasyon Bülteni, yayınladığı &#8220;Hükümetin Gereksizliği&#8221; adlı makalede ekonominin kamulaştırılmasının ipso de facto [resmen ifade edilmese de pratikte geçerli olan] oksijensizlikten ölecek olan &#8220;burjuva Devletinin tasfiyesi&#8221;ne yol açacağını öne sürüyordu.</p>
<p><strong>E. HÜKÜMETTE ANARŞİSTLER</strong><br />
Hükümetin bu derecede önemsiz olarak ele alınması kısa sürede tersine döndü ve İspanyol anarşistleri kısa süre içinde hükümetçi [ing. governmentalist] oldular. 19 Temmuz Devriminin hemen ertesinde Barselona’da, anarşist aktivist Garcia Oliver ile bir burjuva liberal olan Katalan hükümeti başkanı Companys arasında bir görüşme gerçekleşti. Aslında o [Companys] istifa etmek üzereydi, ama yerinde tutuldu. CNT ve FAI anarşist bir &#8220;diktatörlük&#8221; uygulamayı reddettiler ve diğer sol gruplarla işbirliği yapmaya niyetli olduklarını açıkladılar. Eylül ortasında CNT, on beş kişilik &#8220;Savunma Konseyi&#8221;ni oluşturmak için merkezi hükümet başkanı Largo Caballero&#8217;yu ziyaret etti &#8211;beş üye ile yetineceklerdi. Bu aslında başka bir adla olsa da kabineye katılma fikrinin kabul edilmesi demekti.</p>
<p>Bunu takiben anarşistler iki hükümette daha bakanlık kabul etmek durumunda kaldılar; ilk olarak Katalonya&#8217;da ve sonra da Madrid&#8217;de. Barselona’da olan İtalyan anarşisti Camillo Berneri, yoldaşı bakan Federica Montseny&#8217;e yazdığı açık mektupta anarşistleri hükümete girmekle rehine durumuna düşmekle ve [sınıf] düşmanlarıyla flört eden politikacılarla [beraber bir] cephe oluşturmakla suçladı33. Gerçekten de İspanyol anarşistlerinin parçası olmayı kabul ettikleri Devlet, resmi kişileri ve siyasi şahsiyetleri çoğu zaman cumhuriyete oldukça düşük seviyede bağlı olan &#8211;eğer o da [kadarı da] varsa&#8211; bir burjuva Devleti idi. Peki bu görüş değişikliğinin sebebi neydi?</p>
<p>İspanyol Devrimi, karşı-devrimci askeri darbeye cevap olarak ortaya çıkan proleter bir karşı saldırı sonucunda olmuştur. Başlangıcından itibaren Devrim (askeri açıdan) kendini-savunma özelliği gösterdi, çünkü anti-faşist milislerle [birlikte] Albay Franco&#8217;nun taraftarlarına karşı koymak zorundaydılar. Ortak bir tehlike ile karşı karşıya olan anarşistler, halihazırda Franco&#8217;nun isyanına karşı duran diğer sendika güçleriyle ve hatta politik partilerle bir araya gelmekten başka seçenekleri olmadığını düşündüler. Faşist güçler Franco&#8217;ya olan desteklerini arttırdıkça, anti-faşist mücadele de gerçek bir savaşa, klasik biçimdeki toptan bir savaşa dönüştü. Liberterler bunu ancak ilkelerinden &#8211;hem politik hem de askeri&#8211; daha fazla ödün vererek yapabilirlerdi. Yanlış olarak Devrim&#8217;in zaferinin ilk aşamada savaşı kazanarak sağlanabileceğine inanıyorlardı ve Santillan&#8217;ın itiraf ettiği gibi savaşa &#8220;her şeyi kurban ettiler&#8221;. Berneri boşu boşuna savaşın önceliğine karşı çıktı ve Franco&#8217;nun bozguna uğratılmasının ancak devrimci savaş ile sağlanabileceğini savundu. Devrimi geciktirmek [yavaşlatmak], aslında Cumhuriyetin en güçlü yanını, yani kitlelerin aktif katılımını zayıflatmak demekti. Konunun bundan daha ciddi tarafı ise, Batı demokrasileri tarafından ambargo konmuş olan ve ilerleyen faşist ordularının ağır tehlikesi altındaki Cumhuriyet İspanyasının var olmak için Sovyet askeri yardımına muhtaç olmasıydı. Bu yardım iki yönlü bir koşulla sağlanıyordu: 1) Komünist parti olabildiğince ve anarşistler en az kârı sağlamalı; 2) Stalin İspanya&#8217;da toplumsal devrimin ne pahasına olursa olsun engellenmesini istiyordu; sadece bunun [toplumsal devrimin] liberter olacağı nedeni ile değil, aynı zamanda bunun Hitler&#8217;e karşı oluşturulan &#8220;demokratik birlik&#8221;te SSCB&#8217;nin müttefiki olduğu varsayılan Britanya&#8217;ya ait olan sermaye yatırımlarının kamulaştırılması anlamına gelecek olması nedeni ile [engellenmesini istiyordu]. İspanyol Komünistleri Devrim&#8217;in olduğunu [dahi] inkar etmeye kadar işi vardırdılar; [onlara göre] yasal hükümet, basit anlamıyla askeri isyanının üstesinden gelmeye çalışıyordu. Mayıs 1937&#8242;de Barselona&#8217;da kanlı bir mücadele gerçekleşti ve işçiler Stalinist emirlerle hareket eden güçlerce silahsızlandırıldılar. Birleşik hareket etme adına anarşistler işçilerin karşılık vermesini engellediler. Cumhuriyet&#8217;in nihai yenilgisine kadar [anarşistlerin] Halk Cephesinin hatalarına katılmakta üzücü bir şekilde ısrar etmeleri bu kısa kitapta incelenemez.</p>
<p><strong>F. TARIM&#8217;DA KENDİNDEN YÖNETİM</strong><br />
Öte yandan en fazla önem verdikleri alanda, yani ekonomi alanında İspanyol anarşistleri tamamen ödünsüz bir görüntü çizdiler ve çok daha az ölçüde taviz verdiler. Tarımsal ve endüstriyel kendinden-yönetim büyük ölçüde kendiliğinden olmuştur. Ama Devlet güçlendikçe ve savaş gittikçe daha fazla totaliter bir hal aldıkça, savaşta olan burjuva cumhuriyeti ile komünist ya da liberter kolektivizm arasında da giderek keskinleşen bir uzlaşmazlık ortaya çıktı. Sonunda, geri çekilmek zorunda kalan kendinden-yönetim, &#8220;anti-faşizm&#8221; altarınaçn02 kurban edildi. Peirats&#8217;a göre kendinden-yönetimin bu tecrübesinin kuramsal çalışması hala yapılmayı beklemektedir; fakat bu zorlu bir iş olacaktır, çünkü kendinden-yönetim değişik yer ve zamanlarda Pek çok farklı biçimler göstermiştir. Bu konu aslında çok daha fazla ilgiyi hak etmektedir, çünkü hakkında göreceli olarak çok az şey bilmekteyiz. Cumhuriyetçi saflarda bile bu konu ya atlanmıştır, ya da oldukça önemsizce ele alınmıştır. İç savaş onu geriye itmiştir ve hatta bugün bile insan zihninde gölgede kalmaktadır. Örneğin İspanyol anarşizminin belki de en yaratıcı mirası olan To Die in Madrid [Madrid'de Ölmek] filminde dahi [bu konuya] hiç değinilmemektedir.</p>
<p>19 Temmuz 1936 Devrimi, Franco&#8217;nun askeri darbesine halkın yıldırım hızı ile cevap verdiği bir savunma hareketiydi. Sanayiciler ve büyük toprak sahipleri alelacele varlıklarını terk ederek, sığınmacı olarak yurtdışına kaçtılar. İşçiler ve köylüler bu terk edilmiş varlıklara el koydular, günlük tarım işçileri kendi başlarına bu toprakları ekmeye devam etme kararı aldılar. Oldukça kendiliğinden ve eşanlı olarak, kendilerini &#8220;kolektifler&#8221; etrafında birleştirdiler. Katalonya&#8217;da köylülerin bölgesel kongresi CNT ile birlikte toplandı ve 5 Eylül&#8217;de sendikanın yönetimi ve kontrolü altındaki toprakların kolektifleştirilmesi kararını açıkladı. Büyük topraklar ve faşistlerin mal varlıkları toplumsallaştırılırken, küçük toprak sahiplerine bireysel mülkiyet ile kolektif mülkiyet arasında özgür tercih yapma hakkı tanındı. Yasal düzenleme ise bundan sonra oluştu; Cumhuriyetçi merkez hükümeti 7 Ekim&#8217;de &#8220;faşist ayaklanma ile işbirliği yapan kişilerin&#8221; mal varlıklarına tazminatsız olmak üzere el koydu. Aslında bu yasal açıdan yetersiz bir hareketti, çünkü halk tarafından kendiliğinden şekillenen ve halihazırda gerçekleşmiş olan el koyma olaylarının ancak küçük bir kısmını kapsanmaktaydı; köylüler ise ister askeri darbede yer alanlarınki olsun, ister onlarınki olmasın topraklara el koyuyorlardı.</p>
<p>Büyük-ölçekli tarım için gerekli olan teknolojik kaynaklarının olmadığı azgelişmiş bir ülkede, köylüler toplumsallaşmış tarımdan ziyade halihazırda elde edemedikleri özel mülkiyet tarafından cezbedilmekteydiler. İspanya&#8217;da ise bunun aksine liberter eğitim ve kolektivist gelenek teknolojik azgelişmişliği bir anlamda ikame ederek, köylülerin bireysel eğilimlerini törpüledi ve onları sosyalizme doğru yönlendirdi. Köylülerin en yoksul kesiminin tercihi bu sonraki [kolektivist eğilim] olurken, Katalonya&#8217;dakiler gibi biraz daha iyi durumda olanlar ise bireyselliğe saplandılar. Toprak işçilerinin büyük bir kısmı (yüzde 90&#8242;ı) başlangıcından itibaren kolektiflere katıldılar. Bu karar köylüler ve şehirli işçiler arasında yakın bir işbirliği oluşmasını sağladı &#8211;şehirli işçiler işlevlerinin doğal bir gereği olarak üretim araçlarının toplumsallaştırılmasının destekleyicisiydiler. Toplumsal bilinçlilik kırsal kesimde şehirlerden daha ileri gözükmekteydi.</p>
<p>Tarımsal kolektifler, kendilerini iki yönlü bir yönetim mekanizması ile oluşturdular: ekonomik ve coğrafi. Bu iki işlev birbirinden ayrıydı, fakat çoğu zaman bu işlevleri üstlenen ya da kontrol eden sendikalardı. Her köyde emekçi köylülerin genel konseyi, ekonomik yönetimden sorumlu olacak bir yönetim komitesi seçmekteydi. Sekreter hariç tüm üyeler aynı zamanda da işçiliğe devam etmekteydiler. Çalışmak, on sekiz ve altmış yaşları arasındaki her sağlıklı erkek için zorunluydu. Köylüler on ya da daha fazla kişiden oluşan gruplara ayrılıyorlar, her grup bir delege tarafından yönlendiriliyordu; ve her bir gruba ilgili işin doğasına ve üyelerinin yaşlarına uygun olacak şekilde ekilecek bir alan ya da yapılacak bir görev verilmekteydi. Yönetim [idari] komitesi her akşam gruplardan gelen delegeleri kabul etmekteydi. Yerel idare konusunda ise, yapılan faaliyetlere dair raporları toplamak için komün ikamet edenleri sık sık genel meclis toplantılarına [ing. general assembly, genel kamuya açık toplantılar anlamında] çağırmaktaydı. Giysiler, ev mobilyaları, kişisel tasarruflar, küçük ev hayvanları, bahçe alanları ve aile için kullanılan kümeslikler hariç her şey ortak havuza konmaktaydı. Zanaatkârlar, berberler, ayakkabıcılar, vb. kolektiflerde toplanmıştı; topluluğa ait olan koyunlar birkaç yüz [koyundan] oluşan sürülere ayrılmış ve çobanların kontrolüne verilmişti ve sistemli bir şekilde dağlardaki otlaklıklara dağıtılmaktaydılar.</p>
<p>Ürünlerin paylaşılması konusunda ise Pek çok farklı sistem denenmiştir; bazıları kolektivizme dayanmaktaydı, bazıları ise tam bir komünizme dayanmaktaydı ve yine diğer bazıları ise bu ikisinin kombinasyonları ile şekillendirilmekteydi. Çoğu durumda ödeme ailenin ihtiyaçlarına göre yapılmaktaydı. Her ailenin başı genellikle kiliselerde ya da onun binalarında kurulmuş olan komünal dükkanlarda satılan tüketim maddeleri ile değiştirilebilecek olan özel olarak işaretlenmiş pesetaları [İspanyol para birimi] günlük ücret olarak almaktaydı. Tüketilmeden kalan miktar ise bireyin faydasına peseta kredi hesabına yatırılmaktaydı. Bu hesaptan ufak miktarlarda cep harçlığı çekmek mümkündü. Kira, elektrik, sağlık hizmetleri, ilaçlar, yaşlılık yardımları gibi şeyler tamamen ücretsizdi. Eğitim keza yine ücretsizdi ve okullar genelde eski manastırlarda kurulmuştu; [eğitim] on dört yaşın altındaki tüm çocuklar için zorunluydu ve onlar için el işçiliği yapmak yasaklanmıştı.</p>
<p>Kolektiflere üyelik anarşistlerin özgürlüğe olan ilgilerinin temellerinin gerektirdiği üzere gönüllüğe dayanmaktaydı. Küçük köylüler üzerinde hiç bir baskı uygulanmadı. Topluluğun dışında kalmayı seçenler, onun [topluluğun] hizmetlerinden ve faydalarından yararlanamıyorlardı, çünkü [bir anlamda] kendi kendilerine yeterli olduklarını kabul etmiş oluyorlardı. Ama istedikleri şekilde komünal çalışmaya katılmayı seçerek, ürünlerini komünal dükkanlara getirebilirlerdi. Böylece genel meclis toplantılarına katılabilir ve kolektif [-in sağladığı] faydaların bir kısmından yararlanabilirlerdi. Sadece ekebileceklerinden daha fazla toprağı almaları yasaklanmıştı ve sadece bir kısıtlamaya tabiydiler; varlıkları ve mülkiyetleri sosyalist düzeni rahatsız etmemeliydi. Bazı yerlerde toplumsallaştırılmış alanlar bireysel köylülerle yapılan gönüllü toprak değişimleri sayesinde daha büyük birimlere dönüştürülmüştü. Birçok köyde, bireyselciler &#8211;köylüler ya da tüccarlar olsun&#8211; zaman geçtikçe sayı olarak azaldı. Bunlar [kendilerini] izole edilmiş hissederek, kolektiflere katılmayı tercih ettiler.</p>
<p>Öyle gözüküyor ki kolektivist günlük ücret prensibini uygulayan birimler, insan doğasında hala köklü bir şekilde varolan &#8211;özellikle kadınlar arasında&#8211; egoizmi dikkate almayarak aceleci bir şekilde &#8211;göreceli olarak daha az [sayıda] olan&#8211; toptan komünizme geçmeyi deneyenlerden daha sağlam oldu. Paranın ortadan kaldırıldığı ve nüfusun, üretim ve tüketimini kolektifin dar limitleri içinde [oluşturulan] ortak havuzlardan kendi kendine karşıladığı köylerde, bu felç edici kendine-yeterlilik dezavantajı kendini hissettirdi ve kısa sürede bireysellik avantajlı duruma geldi; böylece [bu] komüne katılan, ama aslında komünist düşünce biçimine sahip olmayan Pek çok eski küçük köylünün terk etmesi bu toplulukların dağılmasına yol açtı.</p>
<p>Komünler bir araya gelerek, daha üst [seviyede] bölgesel federasyonların bulunduğu kanton federasyonlarını oluşturuyordu. Teorik olarak kanton federasyonuna ait olan tüm topraklar, aralarında sınırlar olmayan tek bir birim olarak kabul ediliyordu34. Köyler arasında dayanışma olabildiğince uç noktaya kadar götürülüyordu ve bu da eşitleme fonlarının en yoksul kolektiflere yardım olarak verilmesi ile sağlanıyordu. Aletler, hammaddeler ve ihtiyaç fazlası emek gereksinim duyan komünlerin kullanımına sunuluyordu.</p>
<p>Kırsal toplumsallaştırmanın boyutu farklı eyaletlerde farklılıklar göstermekteydi. Daha önce de söylendiği üzere, Katalonya küçük ve orta ölçekli çiftliklerden oluşmaktaydı ve köylüler güçlü bireysel geleneklere sahipti; bu nedenle de birkaç tane deneme amacı ile kurulandan başka [kolektif] yoktu. Bu bölgedeki tarımsal işçilerin yaratıcı girişimleri, Franco birlikleri ile savaşmak üzere kuzey cephesine giderken buradan geçen liberter milis birimi Durruti Kolu tarafından ve bunu takiben tabanda devrimci otoritenin &#8211;Cumhuriyet İspanya&#8217;sında türünün tek örneği olan&#8211; oluşturulması ile teşvik edilmiştir. Yarım milyon civarında üyesi olan 450&#8242;ye yakın kolektif oluşturuldu. İspanya&#8217;nın en zengin bölgesi olan (merkezi Valencia olan beş eyaletten oluşan) Levant bölgesinde coğrafi alanın % 43&#8242;ünü, narenciye üretimin % 50&#8217;sini ve narenciye ticaretinin % 70&#8242;ini oluşturan 900&#8242;e yakın kolektif kurulmuştu. Kastilya&#8217;da 100,000&#8242;e yakın üyesi olan 300 kolektif oluşturulmuştu. Toplumsallaştırma Estremadura&#8217;da ve Endülüs&#8217;ün bir kısmında da ilerleme gösterirken, Asturya&#8217;daki ise birkaç ilk [öncü] teşebbüs bastırılmıştı.</p>
<p>Birçok insanın kabul ettiğinin aksine kökten [tabandan, ing. grass-roots] sosyalizm sadece anarko-sendikalistlerin işi değildi. Gaston Leval&#8217;e göre kendinden-yönetimin destekleyicileri çoklukla &#8220;liberter olduğunu bilmeyen liberterler&#8221;di. Estremadura&#8217;da ve Endülüs&#8217;te, sosyal-demokrat, Katolik; ve Asturya&#8217;da ise komünist olan köylüler dahi kolektifleştirmenin öncülüğünü yaptılar. Ama anarşistler tarafından kontrol edilmeyen, belediyelerin otoriter bir şekilde büyük malikanelere el koyduğu güney topraklarında, günlük işçiler bunun devrimci bir dönüşüm olduğunu hissedemediler; ücretleri ve çalışma koşulları değişmedi, orada kendinden-yönetim yoktu.</p>
<p>Tarımsal kendinden-yönetim, &#8211;muhalefet tarafından sabote edildiği ve savaş nedeni ile kesintiye uğradığı yerler hariç&#8211; şüphe götürmez bir başarıydı. Halihazırda acınacak durumda olan büyük-ölçekli özel sahipliliğin performansını aşması zor olmadı. 10,000 civarındaki feodal toprak sahibi İspanyol Yarımadası topraklarının yarısını mülkiyeti altında bulunduruyordu. Bağımsız çiftçiler sınıfının gelişmesine müsaade etmektense veya günlük işçilerine yeterli ücret vermektense, topraklarının büyük bir kısmını nadasa bırakmak onlar için daha uygundu; [çünkü] bunlardan herhangi birini yapmak ortaçağdan kalan feodal otoritelerinin aşınmasına yol açacaktı. Bu nedenle onların varlığı İspanyol toprağının doğal refahının tam ölçüde geliştirilmesine engel teşkil etmekteydi.</p>
<p>Devrimden sonra topraklar rasyonel birimler halinde bir araya getirilerek, tarım uzmanlarının kararlarına ve genel plana uygun olarak büyük ölçekte işletilmeye başlandı. Tarımsal teknisyenlerin çalışmaları [ile elde edilen] ürünün daha önceye göre % 30-50 artmasına yol açtı. Ekilen alanlar arttırıldı; insan, hayvan ve mekanik enerji daha rasyonel şekilde kullanıldı ve çalışma yöntemleri kusursuzlaştırıldı. Ürünler çeşitlendirildi, sulama yaygınlaştırıldı, ağaçlandırma teşvik edildi ve fidanlıklar oluşturulmaya başlandı. Domuz ağılları inşa edildi, kırsal teknik okulları oluşturuldu ve örnek çiftlikler kurularak besi büyükbaş hayvan yetiştirilmesi geliştirildi; destekleyici tarımsal endüstriler işletmeye açıldı. Toplumsallaşmış tarım bir yandan toprağının büyük kısmını nadasa bırakan büyük-ölçekli sahipliliğe karşı; öte yandan da basit tekniklerle, verimsiz tohumlarla gübre kullanılmadan ekimin yapıldığı küçük ölçekli çiftçiliğe karşı üstünlüğünü ispatladı.</p>
<p>Tarımsal planlamaya yönelik ilk teşebbüsler ilgili kanton komiteleri tarafından kolektiflerden toplanan üretim ve tüketim istatistiklerinin sunulduğu ve kendi alanı içindeki üretimin miktarı ve kalitesini denetleyen bölge komiteleri tarafından ortaya atıldı. Satılmak üzere malları toplayan ve karşılığında bir bütün olarak bölgenin ihtiyaç duyduğu malları satın alan bölge komitesi, bölge dışı ticaretle uğraşmaktaydı. Yerel anarko-sendikalizm, organizasyonel yeteneğini ve koordinasyon kapasitesini en iyi Levant&#8217;da gösterdi. Narenciye ürünlerinin ihracatı modern ticari tekniklerin düzenli kullanımını gerektirmekteydi; zengin üreticilerin yarattığı bir takım ciddi anlaşmazlıklara rağmen bunlar gerçekten de oldukça başarılı bir şekilde uygulandı.</p>
<p>Kültürel gelişme maddi iyileşme ile birlikte gitmekteydi; yetişkinleri okur-yazar yapmak için kampanyalar başlatıldı; bölgesel federasyonlar bütün köylerde dersler, filmler ve tiyatro gösterileri organize ettiler. Bu başarılar sadece sendika organizasyonun gücü ile değil, önemli ölçüde de insanların zekası ve girişimleri ile gerçekleşmişti. Her ne kadar büyük çoğunluğu okur-yazar olmasa da, dışardan gözlemcilerin dikkatini de çektiği üzere, köylüler belli bir ölçüde sosyalist bilinçlilik, pratik bir iyi tavır, dayanışma ve fedakârlık ruhu gösterdiler. O zamanlar Britanya Bağımsız İşçi Partisi&#8217;nden olan, şimdinin Lord Brockway&#8217;i, Fenner Brockway Segorbe kolektifini ziyaret etmiş ve &#8220;köylülerin ruh hallerinin, iyimserliklerinin, ortak çabaya katkıda bulunma yollarının ve sonuçta hissettikleri gururun tümünün takdire şayan olduğunu&#8221; rapor etmişti.</p>
<p><strong>G. ENDÜSTRİ&#8217;DE KENDİNDEN-YÖNETİM</strong><br />
Kendinden yönetim, özellikle İspanya&#8217;nın en endüstriyelleşmiş bölgesi olan Katalonya&#8217;da endüstri&#8217;de de denendi. İşverenleri kaçmış olan fabrikalarda işçiler fabrikaların çalışmasını devam ettirmek için kendiliklerinden kontrolü ele aldılar. Üzerlerinde CNT&#8217;nin kırmızı ve siyah bayrağı dalgalanan Barselona fabrikaları, Devlet&#8217;in hiçbir müdahalesi ve yardımı olmadan; hatta zaman zaman da hiçbir deneyimli yönetsel yardım olmadan, dört haftadan fazla bir süre devrimci işçi komiteleri tarafından idare edildi. [Onlar] proletarya teknisyenler tarafından yardım edilmek gibi iyi bir şansa sahiptiler. 1917-18&#8242;de Rusya&#8217;da ve 1920&#8242;de İtalya&#8217;da kısa süren fabrika işgalleri deneyimlerinde mühendisler toplumsallaştırmanın bu yeni deneyimine yardımcı olmayı reddetmişlerdi; İspanya&#8217;da ise [mühendislerin] çoğunluğu başlangıçtan itibaren yakın bir işbirliği içinde bulundular.</p>
<p>Ekim 1936&#8242;da, endüstrinin toplumsallaştırmasını geliştirme amacı ile 600,000 işçinin temsil edildiği sendika konferansı Barselona’da toplandı. İşçilerin girişimleri 24 Ekim 1936 tarihli Katalan hükümetinin yasası ile kurumsallaştırıldı. Bu fait accompliçn03&#8242;i onaylamış oldu, ama kendinden-yönetimin yanına hükümet kontrolünü de koymuş oldu. Birisi sosyalist, diğeri özel olmak üzere iki ayrı sektör yaratıldı. Mal sahiplerinin üretimi durduğu ya da halk mahkemesi tarafından devrim-karşıtı ilan edildiği ve üretiminin önemli olduğuna karar verilen tüm yüz işçiden fazla işçi çalıştırılan fabrikalar (elli ile yüz işçi arasında işçi çalıştıranlardan ise eğer işçilerin dörtte üçü bu yönde bir talepte bulunursa) toplumsallaştırılacaktı &#8211;aslında pek çok işletme ağır borçlu olması nedeni ile toplumsallaştırıldı.</p>
<p>Kendinden-yönetim ile işleyen bir fabrika, farklı ticaret ve hizmetlerden temsilci olarak seçilen beş-on beş üyeli bir yönetim komitesi tarafından idare edilmekteydi. Yarısı her yıl yenilenmek üzere, [komite üyeleri] genel meclis toplantısında işçiler tarafından aday gösterilmekte ve iki yıl görevlerini sürdürmekteydiler. Komite kendi gücünü kısmen ya da tümü ile teslim ettiği bir yönetici atamaktaydı. Çok büyük fabrikalarda yönetici seçiminin bir üst organizasyon tarafından onaylanması gerekmekteydi. Bunun da ötesinde her komiteye bir hükümet denetçisi atanmaktaydı. Aslında bu tam bir kendinden yönetim değil, Katalan hükümeti ile yakın ilişki içinde olunan bir çeşit ortak yönetimdi.</p>
<p>İdari komite, ya işçilerin genel toplantısı kararı ile ya da endüstrinin belirli kollarının [ing. branches] (idari komitelerden dört, sendikalardan sekiz ve bir üst organizasyon tarafından atanan dört teknisyenden oluşan) genel konseyi kararı ile geri çağrılabiliyordu. Bu genel konsey işin ve kârın nasıl dağıtılacağını planlıyordu ve kararları bağlayıcıydı. Özel girişimin elinde bulunan işletmelerde ise seçilmiş işçi konseyleri, &#8220;işveren ile yakın işbirliği içinde bulunarak&#8221; üretim sürecini ve çalışma koşullarını kontrol etmekteydi. Toplumsallaştırılmış fabrikalarda ücret sistemi dokunulmadan eskisi gibi bırakıldı. Her işçiye sabit bir ücret ödenmeye devam edildi. Karlar fabrika düzeyinde paylaşılmıyordu ve toplumsallaştırmadan sonra ücretler çok az arttırıldı; aslında [artışlar] özel girişimcilerin elinde kalan sektörlerden de azdı.</p>
<p>24 Ekim 1936 yasası bir yandan kendinden-yönetim istekleri ile sol hükümetin yönlendirme eğilimleri arasında, öte yandan ise kapitalizm ile sosyalizm arasındaki karşılıklı yapılan tavizlerin bir sonucuydu. Liberter bir bakan tarafından hazırlanmış ve hükümette anarşist liderler bulunması sebebi ile CNT tarafından onaylanmıştı. Kendi elleri güç kollarının üzerinde dururken nasıl hükümetin kendinden-yönetime müdahalesine karşı çıkabilirlerdi? Kurdun bir kere koyun ağılına girmesine müsaade ettikten sonra, o artık nihayetinde mutlaka bir efendi olarak hareket edecekti.</p>
<p>Endüstri kollarının genel konseylerine dikkate değer güçler verilmesine rağmen, pratikte işçilerin kendinden-yönetimi bir tür dar kapsamlı egoizme, Peirats&#8217;ın deyimi ile &#8220;burjuva kooperatifizmi&#8221;ne doğru meyletti; her üretim birimi sadece kendi çıkarları ile ilgileniyordu. Zengin ve yoksul kolektifler vardı. Bir kısmı Devrim öncesindeki ücret seviyesini bile sürdüremezken, bazıları ise göreceli olarak yüksek ücretler ödeyebilmekteydi. Bazıları hammadde bolluğu içindeyken, diğerleri fazlası ile [hammadde] kıtlığını hissetmekteydi, vb. Bu dengesizlikler kaynakların oldukça adil bir şekilde dağıtılmasına imkan tanıyan merkezi dengeleme fonlarının oluşturulması ile kısa bir süre içinde giderildi. Aralık 1936&#8242;da zararlı rekabetin ve çabanın dağılmasını engellemeyi olanaklı kılmak için, üretimin farklı sektörlerini genel bir organik plan dahilinde koordine etme kararının alındığı sendika toplantısı Valencia&#8217;da yapıldı.</p>
<p>Bu noktada sendikalar yüzlerce küçük işletmeyi kapatarak, üretimi en iyi donanıma sahip olanlarda yoğunlaştırarak tüm ticaretin sistematik bir şekilde yeniden düzenlemesini üstlendiler. Örneğin Katalonya&#8217;da dökümhanelerin sayısı 70&#8242;den 24&#8242;e, deri atölyelerinin sayısı 71&#8242;den 40&#8242;a, cam atölyelerinin sayısı 100&#8242;den 30&#8242;a düştü. Ama sendikanın kontrolü altındaki endüstriyel merkezileşme anarko-sendikalist plancıların arzuladığı ölçüde hızlı ve etkili olamadı. Bu neden böyle oldu? Çünkü Stalinistler ve reformistler orta sınıfın mal varlığına el konulmasına karşı çıktılar ve özel sektöre karşı titiz bir saygı gösterdiler.</p>
<p>Bir bütün olarak endüstriyel kendinden-yönetim tarımsal kendinden-yönetim kadar başarılı oldu. Gözlemcilerin ilk izlenimleri, özellikle kendinden-yönetim ile yapılan şehirsel kamu hizmetlerinin mükemmel işlemesine bakarak, tamamen hayranlık doluydu. Hepsi değilse de bazı fabrikalar mükemmel bir şekilde yönetildi. Toplumsallaştırılmış endüstri faşizme karşı savaşta en önemli katkıyı sağladı. 1936&#8242;dan önce İspanya&#8217;da kurulmuş olan az sayıdaki silah fabrikası Katalonya&#8217;nın dışına kurulmuştu; işverenler gerçekte Katalan proletaryasından çekiniyordu. Bu nedenle, Cumhuriyetin savunmasında hizmet etmek üzere Barselona bölgesindeki fabrikaları büyük bir hızla [silah fabrikalarına] dönüştürmek gerekiyordu. İşçiler ve teknisyenler şevk ve heves ile [adeta] birbirleri ile yarışıyorlardı ve kısa zamanda içinde cepheye temel olarak Katalonya&#8217;da yapılan savaş malzemeleri gitmeye başladı. Savaş için önemli olan kimyasal ürünlerin imalatında da bundan az olmayan bir çaba sergilendi. Toplumsallaştırılmış sanayi sivil gereksinim alanlarında da oldukça hızlı gelişti; tekstil liflerinin dönüştürülmesi ilk defa İspanya&#8217;da gerçekleşti ve kenevir, halfa otu, pirinç tanesi ve selüloz gibi şeyler işlenmekteydi.</p>
<p><strong>H. ZAYIFLATILMIŞ KENDİNDEN-YÖNETİM</strong><br />
Bu arada kredi [mekanizması] ve dış ticaret burjuva Cumhuriyet hükümetinin isteği doğrultusunda özel sektörün elinde bırakılmıştır. Bankaların Devlet tarafından kontrol edildiği doğrudur, ama onları kendinden-yönetim altına sokmamak için özen gösterilmiştir. Birçok kolektif döner sermaye [işletmenin günlük işlemlerinde kullandığı para, ing. working capital] kıtlığı çekmekteydi ve Temmuz 1936 Devrimi sırasında ele geçirilen fonlarla yaşamak zorundaydı. Sonuçta onlar [kolektiflerin] günlük ihtiyaçlarının karşılanması için; kiliselere, manastırlara ait olan ya da Franco yandaşlarının kaçarken terk ettikleri mücevher ve değerli nesnelerin şans eseri ele geçirilmesi gerekli bir hale gelmiştir. CNT kendinden-yönetimi finanse etmek için &#8220;konfederal banka&#8221; kurulmasını önermiştir. Fakat toplumsallaştırılmamış olan özel finans kapital ile rekabet etmek ütopyacı bir şeydi. Tek çözüm tüm finans kapital&#8217;i organize proletaryanın ellerine teslim etmek olabilirdi; ama CNT Halk Cephesi içine adeta hapsolmuştu ve bu kadar ileriye gitmeye cesaret edemedi.</p>
<p>Cumhuriyet İspanya&#8217;sının çeşitli siyasi kadrolarının kendinden-yönetime karşı gittikçe artan ölçülerde gösterdikleri açık düşmanlık bunlara karşı olan ana engeldi. [Anarşist öneriler] işçi sınıfı ile küçük burjuvazi arasındaki &#8220;birleşik cephe&#8221;yi yıkmakla ve böylece de faşist düşmanın &#8220;oyununa düşmekle&#8221; itham ediliyordu (Onun kötüleyicileri Aragon cephesinde liberter öncülere silah vermeyi redderek, onları faşist makineli tüfekleri çıplak elleri ile karşılamaya zorlayacak kadar ileri gittiler &#8211;ve sonra da onları &#8220;avarelik&#8221;le suçladılar).</p>
<p>Kırsal kolektivizasyonun bir kısmını resmileştiren 7 Ekim 1936 yasasını yapan Stalinist tarım bakanı Vicente Uribe&#8217;idi. [Yasa] görünümünün aksine aslında anti-kolektivist bir ruha sahipti ve toplumsallaşmış gruplarda yaşayan köylülerin moralini bozmayı umut etmekteydi. Kolektivizasyonun geçerlilik kazanması gayet katı ve karmaşık yargı düzenlemelerine tabii tutulmuştu. Kolektifler aşırı derecede katı olan zamansal kısıtlar ile sıkıştırılmakta, zamanında yasallaştırılmayanlar yasadışı ilan edilmekte ve hakları olan topraklar ise eski sahiplerine iade edilmekteydi.</p>
<p>Uribe kolektiflere katılmak konusunda köylülerin cesaretini kırdı ve aralarına nifak tohumları ekti. Aralık 1936&#8242;da bireysel küçük mülk sahiplerine hitaben yaptığı konuşmasında, Komünist Parti ve hükümetin silahlarının onların hizmetinde olduğunu söylüyordu. Kolektiflere vermeyi reddettiği ithal gübreyi onlara vermekteydi. Katalonya ekonomisinden sorumlu olan Stalinist yoldaşı Juan Comorera ile birlikte, küçük ve orta ölçekli toprak sahiplerini gerici bir birlik çatısı altında topladılar, nihayetinde ise tüccarları ve hatta bazı büyük mülk sahiplerini de küçük [mülk sahipleri] gibi göstererek buraya [bu birliğe] üye yaptılar. Barselona’ya gıda sevkinden sorumlu olan organizasyonu işçi sendikalarının elinden alarak, özel ticaretin eline teslim ettiler.</p>
<p>Nihayet Mayıs 1937&#8242;de, Barselona’da Devrim&#8217;in öncü birlikleri yenildiğinde,35 koalisyon hükümeti tarımsal kendinden-yönetimi askeri yollarla dağıtacak ölçüde ileri gitti. &#8220;Mevcut merkezileşmenin dışında kaldığı&#8221; iddiası ile Aragon &#8220;bölgesel savunma konseyi&#8221; 10 Ağustos 1937 yasası ile resmen dağıtıldı. Kurucusu Joaquin Ascaso aslında kolektifler için fon toplama çabası içindeyken, &#8220;ihanet&#8221; ile suçlandı [sanırım yazının aslında bu cümlede bir eksiklik var]. Bundan kısa bir süre sonra tanklarla desteklenen (Stalinist) Komutan Birliği&#8217;nin [ing. Commander Lister] 11. Hareketli Bölüğü kolektiflere karşı harekete geçti. Aragon adeta bir düşman toprağı gibi işgal edildi, toplumsallaşmış işletmelerin sorumluları tutuklandı, yerleri işgal edildi ve sonra da kapatıldı; yönetim komiteleri lağvedildi, komünal dükkanlar boşaltıldı, mobilyaları yağma edildi ve ağılları boşaltıldı. Komünist basın &#8220;zorla yaptırılan kolektivizasyonun suçlularını&#8221; lanetlemeye başladı.</p>
<p>Tüm bu vahşete rağmen Stalinizm genel olarak Aragon köylülerini özel mülkiyet için zorlamada başarılı olamadı. Köylüler silah zoru ile mülkiyet kararnamelerini imzalıyorlardı, ama Birlik Bölüğü [ing. Lister Division] ayrılır ayrılmaz, bunlar ortadan kaldırılıyor ve kolektifler yeniden oluşturuluyordu. İspanyol Troçkisti G. Munis&#8217;in yazdığı gibi, &#8220;bu İspanyol Devrimi&#8217;nin en heyecanlandırıcı bölümüydü. Köylüler, hükümet terörü ve maruz kaldıkları ekonomik boykota rağmen, sosyalist inançlarını bir kere daha gösteriyorlardı.&#8221;</p>
<p>Aragon kolektiflerinin yeniden oluşmasında daha az kahramanca olan başka bir neden daha vardı; bu olaylardan sonra Komünist Parti farkına vardı ki bu olanlar kırsal kesimin yaşamsal enerjisini zarara uğratmıştı; insan gücü yetersizliği ürünleri tehlikeye sokmuş, Aragon cephesindeki savaşçıların moralini bozmuş ve tehlikeli bir şekilde orta sınıf toprak sahiplerini yeniden ortaya çıkarmıştı. Bu nedenle Parti kendi yaptığı hasarı onarmaya çabaladı ve bazı kolektifleri yeniden canlandırdı. Yeni kolektifler hiçbir zaman ne öncellerinin sahip olduğu toprak miktar ve kalitesine, ne de eski insan gücüne tekrar ulaşamadı; çünkü militanların çoğu ya tutuklanmıştı, ya da yargılanmaktan kaçarak cephedeki anarşist birliklere katılmıştı.</p>
<p>Cumhuriyetçiler ise Levant&#8217;da, Kastilya&#8217;da ve Huesca ve Teruel&#8217;in illerinde tarımsal kendinden-yönetime karşı benzer silahlı saldırılarda bulundular. Ama [kolektifler] Franco birliklerinin eline düşmemiş yerlerde, her ne pahasına olursa olsun yaşamaya devam ettiler &#8211;özellikle Levant&#8217;da.<br />
Valencia hükümetinin yerel sosyalizme karşı &#8211;en hafif deyimi ile&#8211; belirsiz tutumu İspanyol Cumhuriyeti&#8217;nin yenilgisine katkıda bulunmuş oldu; yoksul köylüler Cumhuriyet için çarpışmanın kendi faydalarına olduğunun her zaman açıkça farkında değillerdi.</p>
<p>Başarılarına rağmen, endüstriyel kendinden-yönetim idari bürokrasi ve otoriter sosyalistler tarafından sabote edildi. Radyo ve basın fabrika yönetim konseylerinin içtenliğini sorgulayan, şiddetli iftira kampanyaları başlattı. Cumhuriyetçi merkez hükümeti, Katalan ekonomisinin liberter bakanı Fabregas&#8217;ın milyar pesatalık banka tasarruf hesaplarını güvence olarak teklif etmesine rağmen, Katalonya kendinden-yönetim [işletmelerine] kredi açmayı reddetti. Haziran 1937&#8242;de Stalinist Comorera ekonomi bakanlığı görevine geldi ve kendinden-yönetilen fabrikaları özel sektöre adeta saçarcasına verdiği hammaddelerden yoksun bıraktı. Yine Katalan idaresi tarafından sipariş edilen [hammaddeleri] sosyalist işletmelere vermekte başarısız oldu.</p>
<p>Merkezi hükümet kolektifler üzerinde boğucu bir hakimiyete sahipti; ulaşımın millileştirilmesi bazılarına bir miktar [hammadde, vb.] arz etmeyi, diğerlerinin ise tüm arzını kesmeyi imkanlı hale getirmişti. Bunun yanı sıra Cumhuriyetçi ordu Katalan tekstil kolektiflerinden almak yerine, üniformaları ithal ediyordu. 22 Ağustos 1937&#8242;de, Ekim 1936 tarihli Katalan toplumsallaştırma yasasının metal ve madencilik endüstrilerine uygulanmasını durduran bir yasa geçirildi. Bu ulusal savunmanın gereksinimleri adına yapılmaktaydı ve Katalan yasasının &#8220;Anayasa&#8217;nın ruhuna aykırı&#8221; olduğu ifade edildi. Kendinden-yönetimce işten el çektirilen ustabaşılar ve yöneticiler ve kısmen de kendinden-yönetim altındaki işletmede teknik bir görev kabul etmekte isteksiz olanlar intikam arzusu ile dolu iken, tekrar işlerine geri alındılar.</p>
<p>[Kendinden-yönetimin] sonu ise tüm savaş endüstrilerinin 11 Ağustos 1938 yasası ile Savaş Tedarikleri Bakanlığı&#8217;nın kontrolü verilmesi ile geldi. Şişirilmiş ve kötü-davranışlı bürokrasi &#8211;tüm pozisyonlarını politik ilişkileri, özellikle de yakın dönemdeki Stalinist Komünist Partisi&#8217;ndeki üyelikleri nedeni ile [elde eden] müfettiş ve yönetici güruhu&#8211; fabrikalara doluştu. İşçiler ise, savaşın kritik ilk birkaç ayında yıkıntılardan yarattıkları işletmeler üzerindeki kontrollerini kaybetmekten dolayı moral çöküntüsü içindeydiler ve sonuçta da üretim düştü.</p>
<p>Diğer dallarda ise Katalan endüstriyel kendinden-yönetimi İspanyol Devrimi&#8217;nin tamamen çökertilmesine kadar devam etti. Ama temel pazarlarını kaybettiği, hammadde sıkıntısına düşüldüğü ve bunları satın almak için gerekli olan krediler hükümetçe durdurulduğu için [endüstriyel üretim] geriledi.<br />
Özetlemek gerekirse, yeni doğmuş olan İspanyol kolektifleri kısa bir süre içinde, kendi öncülerinin kanatlarını kıran ve içerdeki tepkilerle uzlaşan Cumhuriyet adına, klasik askeri metotlarla sürdürülen bir savaşın cübbesini [deli gömleğini,ing. strait jacket] giymeye zorlandı.</p>
<p>Kolektiflerin geriye bıraktığı dersler ise heyecanlandırıcıdır. 1938&#8242;de Emma Goldman bu nedenle onları şöyle yüceltmektedir: &#8220;Toprağın ve endüstrinin kolektifleştirilmesi tüm devrimci zamanların en büyük başarısı olarak karşımızda parıldamaktadır. Her ne kadar Franco kazansa da ve İspanyol anarşistleri ortadan kaldırılsa da, başlattıkları bu fikir yaşayacaktır.&#8221; 21 Temmuz 1937&#8242;de Barcelona&#8217;da, Federica Montseny alternatifleri ortaya koyduğu bir konuşma yaptı: &#8220;Bir yanda otoriteyi ve totaliter Devleti, devlet-güdümlü ekonomiyi ve tüm insanları militarize eden, Devlet&#8217;i devasa bir işverene, devasa bir girişimciye dönüştüren bir toplumsal organizasyon biçimini destekleyenler; diğer yanda ise madenlerin, fabrikaların ve atölyelerin sendika federasyonlarında örgütlenmiş işçilerin kendisi tarafından işletilmesini [destekleyenler]&#8220;. İşte İspanyol Devrimi&#8217;nin ikilemi buydu, ama [bu] yakın gelecekte dünya üzerindeki sosyalizmin [ikilemi] haline de gelebilir.</p>
<p><strong>I. DİPNOTLARI</strong><br />
26 Nisan 1922&#8242;de, KAPD Hollandalı ve Belçikalı muhalefet grupları ile birlikte &#8220;Komünist İşçiler Enternasyonali&#8221;ni kurdu.<br />
27 İspanyol Confederacion Nacional del Trabajo (CNT, Ulusal Emek Konfederasyonu).<br />
28 Örneğin, Fransa&#8217;da Pierre Besnard&#8217;ı takip eden sendikacılar Confederation Generale du Travail Unitaire (CGT, komünistlerle uyumlu)&#8217;den ihraç edildiler ve 1924&#8242;de Confederation Genarale du Travail Syndicaliste Revolutionaire&#8217;i kurdular.<br />
29 Kastilya ve Asturya, vb.&#8217;nde ise, sosyal-demokrat sendika merkezi, Union General de Trabajadores (UGT, Genel İşçi Sendikası) daha hakimdi.<br />
30 CNT 1931&#8242;de, sadece endüstriyel federasyonun kurulmasına karar verdi. 1919&#8242;da bu, &#8220;saf&#8221; anarşistler tarafından merkezileşmeye ve bürokrasiye yol açacağı savı ile reddedilmişti; ama, sendikaların tek bir endüstride yoğunlaşması ile kapitalizmin yoğunlaşmasına cevap vermekte bir zorunluluk haline gelmişti. Geniş endüstriyel federasyonlar ancak 1937&#8242;de istikrarlı hale geldi.<br />
31 Bakınız Sendikalarda Anarşistler [Anarchist in the Trade Unions]: Anarchism in Revolutionary Practice [Anonymoused]<br />
32 Marksistlerin aksine, anarşistlerin reddettiği ara politik biçimleri ile karıştırmayınız.<br />
33 CNT&#8217;nin bağlı olduğu The International Workers&#8217; Association (IWA, Uluslararası İşçi Birliği), hükümete katılması ve bunun sonucunda verdiği tavizler nedeni ile anarko-sendikalist sendika merkezine [CNT'e] suçlamalarda bulunduğu özel kongre toplantısını 11-13 Haziran 1937&#8242;de Paris&#8217;te yaptı. Bundan cesaretle, Sebastian Faure Le Libertarie&#8217;nin 8, 15 ve 22 Haziran sayılarında yayınlanan, &#8220;Ölümcül Meyil&#8221; adlı bir makale serisi yazdı. Bunlarda İspanyol anarşistlerinin hükümete katılması sertçe eleştirilmekteydi. Bunlar CNT&#8217;yi kızdırmıştı ve IWA sekreteri Pierre Besnard&#8217;ın istifa etmesine yol açtı.<br />
34 &#8220;Teori&#8217;de&#8221;, çünkü bu konuda köylüler arasında yasal davalar olmaktaydı.<br />
35 Bu Partido Obrero de Unido Marxista (POUM, Marksist Birleşik İşçi Partisi)&#8217;nin halktan anarşistlerle birlikte polisle silahlı mücadeleye giriştiği -sonradan yenilerek, ezildiği- bir döneme denk gelmektedir (Fransızca&#8217;dan çevirenin notu).</p>
<p><strong>Çevirenin Notları:</strong><br />
çn01 ahlâk kurallarına karşı gelen, yani burada Rus devriminin belirlediği ilkelerin dışında olan.<br />
çn02 altar: kurban kesilen özel yüksek yer, sunak, kurban taşı.<br />
çn03 (latince) halihazırda olmuş bir şey.</p>
<p>Daniel Guérin&#8217;in Hayat Hikayesi<br />
Daniel Guérin 19 Mayıs 1904&#8242;de Paris&#8217;te doğdu. Liberal burjuva ve Dreyfus yandaşı bir ailenin çocuğuydu. Edebiyat, sanat ve müzik öğrenimi gördü. Ecole libre des sciences politique diploması aldı. Daha sonra, işçi hareketine katılması ile birlikte hem gazetecilik yapıp hem sayısız tarihi ve toplumsal yapıtın yazarı oldu. Yapıtlarında ana tema anti-faşizm, anti-sömürgecilik, anti-militarizm, Fransız devriminin yeniden yorumu, anti-Stalinizm, anarşizm vb.&#8217;dir.<br />
Daniel Guérin ayrıca çok farklı etkinliklerde bulundu. Düzeltmenlik, sendikalararası bir komisyon sekreterliği, Théatre des Nations&#8217;da kültürel danışmanlık bunlardan birkaçıdır. Daniel Guérin yaşamı boyunca sık sık yurdundan uzaklaştı; Almanya, Lübnan, Norveç, Antiller, vs.&#8217;de yaşadı. Yapıtları birçok dile çevrilmiştir. Daniel Guérin 1988&#8242;de öldü.</p>
<p>Çeviri: Anarşist Bakış<br />
İngilizce Orijinali: &#8220;Anarchism in the Spanish Revolution&#8221;<br />
http://www.khaos.info/anarsizm/11354-ispanyol-devriminde-anarsizm/</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://hiaxysheytan.com/1064/ispanyol-devriminde-anarsizm/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>33 kurşun ve Muğlalı Paşa</title>
		<link>http://hiaxysheytan.com/1062/33-kursun-ve-muglali-pasa/</link>
		<comments>http://hiaxysheytan.com/1062/33-kursun-ve-muglali-pasa/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 Jul 2009 09:25:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>non serviam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[33 kurşun]]></category>
		<category><![CDATA[mustafa muğlalı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hiaxysheytan.com/?p=1062</guid>
		<description><![CDATA[Ünlü &#8216;33 kurşun&#8217; vakası, Türkiye-İran sınırında asayişsizliğin egemen olduğu yıllarda meydana gelmişti. Olayın suçlusu sayılan orgeneral Mustafa Muğlalı, yaşamını cezaevindeyken kaybetmişti.
Olayın üzerinden 60 yılı aşkın zaman geçti. Ve geçtiğimiz hafta gazetelerde iki satırlık bir haber: &#8220;Van&#8217;ın Özalp ilçesindeki jandarma sınır taburunun adı Mustafa Muğlalı Kışlası oldu.&#8221;
İmam-hatip tartışmaları arasında fazla dikkat çekmedi bu. Sadece Kürt çevrelerinde, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ünlü &#8216;33 kurşun&#8217; vakası, Türkiye-İran sınırında asayişsizliğin egemen olduğu yıllarda meydana gelmişti. Olayın suçlusu sayılan orgeneral Mustafa Muğlalı, yaşamını cezaevindeyken kaybetmişti.</p>
<p>Olayın üzerinden 60 yılı aşkın zaman geçti. Ve geçtiğimiz hafta gazetelerde iki satırlık bir haber: &#8220;Van&#8217;ın Özalp ilçesindeki jandarma sınır taburunun adı Mustafa Muğlalı Kışlası oldu.&#8221;<br />
İmam-hatip tartışmaları arasında fazla dikkat çekmedi bu. Sadece Kürt çevrelerinde, yaşananları Türk Silahlı Kuvvetleri&#8217;nin günümüz şartlarında onayladığı ve hatırlatmak istediği yorumlarıyla duyuruldu.<br />
Gerçek &#8216;Mustafa Muğlalı Olayı&#8217; diye bilinen hadisenin mahiyeti itibarıyla ordu tarafından onaylandığı, yani yapılanların doğru ve isabetli bulunduğu olamaz. Zira hadise her yönüyle Türk ordusunun geleneklerine aykırı. Dolayısıyla bu isimlendirme kararı olsa olsa o tarihte yaşananların bir orgeneralin idama mahkûm edilip cezaevinde kahrından ölmesini askerin hâlâ içine sindirememiş olduğunu gösterir. Doğuda terör dalgasının olanca şiddetiyle vurmaya devam ettiği dönemde yeterince atak ve kararlı hareket etmedikleri için eleştirilen komutanların, özel tim sorumlularının &#8220;Gün olur devran döner, yarın ikinci bir Mustafa Muğlalı olmak istemeyiz&#8221; cevaplarını unutmadık. Orgeneral Muğlalı&#8217;nın adı o gün bugün silahlı kuvvetlerin subay kadrosunun şuuraltında hâlâ bir simge.<br />
Peki ne olduydu Özalp&#8217;te? Ona gelelim.<span id="more-1062"></span></p>
<p><strong>Koyunları kim çaldı?</strong><br />
Türk-İran hududunun kaçakçılık ve çapulculuğa bugünkünden daha açık olduğu yıllardan söz ediyoruz. Doğuda ardı ardına yaşanan Kürt ayaklanmalarına ilişkin anıların taze olduğu, İran Kürtlerinin isyan edip Mahabat Cumhuriyeti&#8217;ni kurduğu, SSCB&#8217;nin Kürtler üzerindeki nüfuzunun dorukta olduğu yıllar.<br />
Sınırın İran tarafındaki Kürt aşiretlerine mensup kişilerin sıklıkla Türk topraklarına girip çapulculuk yaptıkları, köylere zarar verip sürüleri çaldıkları haberleri üzerine Van Valiliği zamanın İçişleri Bakanı Recep Peker&#8217;in de onayıyla gizli bir karar alır. Askeri birliklerin her ne vesileyle olursa olsun İran&#8217;a geçip orada takip yapması Ankara&#8217;nın başını ağrıtacağı için, bölgede jandarmanın kontrolunda, askerlerden oluşmayacak, Türkiye Cumhuriyeti devletiyle resmen ilişkisi gözükmeyecek şekilde bir çete kurulacak ve bu grup çapula karşı misilleme yapacaktır. Aslında onay falan aramaksızın Özalp Kaymakamı Hilmi Tuncel çok önceden çeteyi kurmuştur zaten. İçişleri Bakanlığı&#8217;nın izniyle devlet arkadan istim basar sadece. İddia edilir ki kaymakamın maksadı hudut güvenliğini sağlamak değil maddi çıkar sağlamaktır, hatta bu amacı doğrultusunda kendisine yandaş ve ortaklar da bulmuştur.<br />
Özalp Jandarma Kumandanı yüzbaşı ve Hudut Tabur Kumandanı binbaşı kaymakamla birliktedir. Binlerce koyun ya da inekten oluşan aşiret reislerine ait hayvan sürülerinin gasbından söz ediyoruz.<br />
Ankara izni verir vermesine ama ardından da panikleyip iptal eder. Van Valiliği Özalp Kaymakamı&#8217;na çetenin dağıtılması emrini tebliğ eder ama atı alanın Üsküdar&#8217;ı geçtiği ana denk gelir bu. Kaymakam duymamazlıktan gelir. Zira hududun öte yakasında el konulan koyunların bir kısmı çeteyi oluşturan sivil köylülere bırakılmakta, bir kısmı da &#8216;hayvanların satışından elde edilecek gelirle silah, cephane ihtiyacının karşılanması&#8217; maksadıyla kaymakamın uhdesinde bırakılmaktadır.<br />
Olayları tetikleyen gaspın İran tarafındaki Mehmedi Misto adındaki bir aşiret reisinin 2 bin koyununa el konulması olduğu söylenebilir. Türk dostu olarak tanınan, Rus işgali sırasında Türklerden yana tavır aldığı, hatta Kürt isyanları sırasında Ankara&#8217;ya istihbarat desteği verdiği bilinen bir aşirettir Mistolar.<br />
Mehmedi Misto hayvanlarını kimin gasp ettiğinin farkındadır ve doğrudan Özalp Kaymakamı&#8217;na mektup yazar, &#8220;Gasp edilen hayvanlarımı bana geri verin. Ricamı kabul etmezseniz ben hayvanlarımı aynı usulle geri almasını bilirim, ama Türk hükümetinin haysiyeti rencide olur&#8221; der. Kaymakam bu mektuba Misto&#8217;yu yatıştıracak cevap vermek yerine aşiret reisine, &#8220;Gelip karını da koynundan alırız&#8221; diye haber yollar. 1943 Temmuz&#8217;unda Mehmed Misto&#8217;nun adamlarını toplayıp Türk hududunu aşması ve birbuçuk kilometre içeri girip Özalp halkına ait 500&#8242;e yakın koyunu gasp etmesiyle tırmanır olay&#8230; Kaymakam ve etrafında kümelenen çete böyle bir baskının Türkiye tarafında yardımcılar bulunmadan gerçekleştirilemeyeceğini düşünerek harekete geçmeye karar verir, ancak askeri harekâta gerekçe olmak üzere Van Valiliği&#8217;ne, &#8220;Rus askerleri Özlap yakınlarına kadar geldi&#8221; diye şifreli bir telgraf çekerler. Aynı mealde bir rapor ordu kumandanlığına da iletilir.</p>
<p><strong>Milalengiz köylüleri</strong><br />
Baskının öcünü almak için kaymakam ve çevresinde kümelenen kadro ne yapacaklarını planlarken Rıfat adında bir arzuhalci, İranlıların işbirliği yaptığı kişilerin arandığını duyup fırsattan istifade arazi ihtilafı bulunan Milalengiz köylülerini ihbar eder. &#8220;Misto&#8217;ya adlarını vereceğim 40 kişi yardım etti&#8221; der. Kaymakam hemen bu isim listesini alır ve validen &#8216;tutuklanmalarına izin&#8217; ister. Köylüler apar topar içeri alınır. Ancak sevk edildikleri Özalp Sulh Ceza Mahkemesi içlerinden sadece beş kişiyi, kaymakamı küçük düşürmemek için tutuklar. Ancak bu sırada yangın bacayı sarmış &#8220;Özalp&#8217;e Rus askerinin girdiği&#8221; haberi üzerine Ankara ayaklanmıştır. Genelkurmay hemen 3. Ordu Kumandanı Mustafa Muğlalı&#8217;ya bölgeye gitmesi emrini verir. İçişleri Bakanlığı da hem birinci genel müfettişini hem de jandarma komutanını Özalp&#8217;e yönlendirir. Tedbir çetenin maksadını aşmış çığın fitilini ateşlemiştir ama o andan sonra olacakları durdurmaya yerel yöneticilerin gücü yetmez.</p>
<p><strong>Paşa&#8217;nın profili</strong><br />
Birinci Dünya Savaşı&#8217;nda her cephede harp etmiş, işgal yıllarında Ankara&#8217;ya &#8216;Yavuz Grubu&#8217; adı altında istihbarat ve cephane akıtan gruba komuta etmiş, Menemen ayaklanması sonrasında kurulan İstiklal Mahkemesi&#8217;ne başkan arandığında ilk akla gelmiş kişidir orgeneral Mustafa Muğlalı.<br />
Özalp&#8217;te hem kaymakam hem de yerel komutanlar sertliğiyle tanınan generalin hışmından korkup ona bir isyan ve işgal tablosu çizerler. Vatanın elden gitmesine hâkim dahil sivillerin sessiz kaldığını, ortada gizliden gizliye yürütülen planlı bir ihanetin var olduğunu anlatırlar paşaya. Ve &#8220;Bunları yargılamaya lüzum yok, infaz etmemiz gerek. Silahtan başka dilden anlamaz bunlar. Gevşek davranırsak hududun öbür tarafında tetikte bekleyenleri yüreklendiririz&#8221; derler.</p>
<p><strong>Tekrar gözaltı emri</strong><br />
Paşa onları dinledikten sonra mahkemenin serbest bıraktığı 35 kişinin tekrar gözaltına alınması emrini verir. Biri kadın, biri 11 yaşında çocuk, ikisi askerden izinli gelmiş 33 kişi bulunur. İki kişi firar etmiştir.<br />
İçişleri Bakanlığı&#8217;nın müfettişi Avni Doğan, tutuklularla görüşüp onların suçsuzluğunu anlar ama Muğlalı, yerel yönetici kaymakam ve subaylardan gelen, &#8220;Bunlar bizim ordunu nasıl ve nerede konuşlandığını Ruslara bildirerek casusluk da yapıyorlar&#8221; bilgisinin doğruluğuna kanidir.<br />
Onun için İçişleri Bakanlığı müfettişinin kulağını büker: &#8220;Karışma, yoksa seni kırbaçlatırım.&#8221; Ardından da Özalp&#8217;ten ayrılır Paşa. Ama geride, &#8220;Bu kişileri hududa götürülerek kendilerinden bilgi alınmasını, İran hududunun çapulcuların kimseye görünmeden geçilmesine elverişli noktalarının öğrenilmesini faydalı buluyorum. Bu adamların her an kaçmalarının mümkün olduğu göz önüne alındığında askerlerin uyanık bulunması ve gerektiğinde silah kullanılması şarttır&#8221; mealinde bir resmi yazı bırakarak. Mustafa Muğlalı paşanın bu yazının bir tür ölüm emri olduğunun farkına varmadığı söylenemez. Nitekim daha sonra yapılan yargılama sırasında askeri mahkeme de böyle algılar emri. Ve orgeneral muhtemel ki elini kana bulamayı istemediği için apar topar terk eder Özalp&#8217;i. Yerel yöneticilerin, &#8220;Paşam siz sıkıntıya girmeyin biz hallederiz&#8221; dedikleri düşünülebilir.</p>
<p><strong>30 Temmuz 1943</strong><br />
Teferruatını anlatmak acı verir. 30 Temmuz 1943 günü gece yarısından sonra tutuklular jandarma tarafından cezaevinden alınıp hudut taburu komutanına teslim edilir. Komutan tutuklular arasında bulunan bir kadını kimseye sormadan serbest bırakır, kalan 32 kişiyi Çilli Gediği denilen hududa yakın bölgeye götürür. Hepsinin elleri bağlıdır. Bir işaret mangasının havaya ateş açmasından sonra iki manga da kafilenin üzerine ateş açar.<br />
Olaydan sonra tutulan tutanaklarda saldırıya uğranıldığı, saldırganlara açılan ateş neticesi 32 şakinin öldürüldüğü bilgisi yer alır.<br />
Bir not daha&#8230; Rus casusu oldukları ve İranlı çapulculara yataklık ettikleri kuşkusuyla daha önce tutuklanan 5 kişi sevk edildikleri Van Ağır Ceza Mahkemesi&#8217;nde yapılan yargılamaları sonucu beraat ederler.<br />
Olayın Ankara&#8217;da duyulmasından sonra tartışmaların başladığı biliniyor. Ancak CHP iktidarının Demokrat Parti baskısını hissettiği 1946 seçimlerine kadar olayı örtbas ettiği de. Seçimden sonra muhalefetteki DP&#8217;nin baskısıyla verilen soruşturma emri neticesi Mustafa Muğlalı 1949&#8242;da askeri mahkemede yargılandı ve 32 kişinin öldürülmesinden sorumlu bulunarak idama mahkûm edildi. Ancak daha sonra Yargıtay kararı bozup orgeneralin cezasını 20 sene ağır hapse indirdi. Muğlalı paşa astları tarafından kandırılmışlığın kahrıyla 1951 yılı sonunda cezaevinde öldü.</p>
<p>Kaynak: http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=116496 </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://hiaxysheytan.com/1062/33-kursun-ve-muglali-pasa/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Frida Kahlo</title>
		<link>http://hiaxysheytan.com/987/frida-kahlo/</link>
		<comments>http://hiaxysheytan.com/987/frida-kahlo/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 29 Nov 2008 12:07:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>non serviam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hayatın...]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[frida]]></category>
		<category><![CDATA[Frida Kahlo]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hiaxysheytan.com/?p=987</guid>
		<description><![CDATA[Modern resmin sürrealist öncüsü Frida Kahlo, keder yüklü trajik yaşamı ve resim sanatındaki dehasının yanı sıra, Küba Devrimi’ni destekleyen komünizm savuculuğu ve biseksül tercihleriyle, yaşarken efsane olmayı başaran ender feminist ressamlardan biridir.

Sürrealist resim sanatında, Salvador Dali’yi bile gölgede bırakan Meksika’nın efsanevi kadın ressamı Magdalene Carmen Frida Kahlo Calderon, 6 Temmuz 1907’de Meksika’nın Cayoacan şehrinde doğar. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Modern resmin sürrealist öncüsü Frida Kahlo, keder yüklü trajik yaşamı ve resim sanatındaki dehasının yanı sıra, Küba Devrimi’ni destekleyen komünizm savuculuğu ve biseksül tercihleriyle, yaşarken efsane olmayı başaran ender feminist ressamlardan biridir.</p>
<div><img src="http://www.bianet.org/resim/olcekle/6187/300/375" border="0" alt="" /></div>
<p>Sürrealist resim sanatında, Salvador Dali’yi bile gölgede bırakan Meksika’nın efsanevi kadın ressamı Magdalene Carmen Frida Kahlo Calderon, 6 Temmuz 1907’de Meksika’nın Cayoacan şehrinde doğar. Adı Almanca’da “barış” anlamına gelen Kahlo’nun babası, Nazi Almanyası’ndan kaçan bir Macar Yahudi’si; annesi ise, Kızılderili kökenli İspanyol’dur. Ailesinin dört kızından üçüncüsü olan Frida, kendine doğum günü olarak Meksika devrimi’nin gerçekleştiği 7 Temmuz 1910 tarihini seçerek, hayatını modern Meksika’nın doğum gününde başlatır.</p>
<p>Yaşamı boyunca Küba Devrimi’ni destekleyen Frida Kahlo, okuldayken anarşist bir gruba dahil olarak politik görüşlerini sanatıyla birleştirir. Altı yaşındayken geçirdiği çocuk felci nedeniyle bir bacağı özürlü kalan Frida, kendine “tahta bacak Frida” adını takacak kadar kendisiyle barışık bir kişiliğe sahipti. Yetişme çağında, Ulusal Hazırlık Okulu’na devam ederek sanat, edebiyat ve felsefeyle ilgilenen Frida, dönemin önemli entelektüelleriyle arkadaşlık eder.<span id="more-987"></span> 19 yaşındayken geçirdiği trafik kazasıyla, tüm yaşamı değişen Frida, yaşamı boyunca hastaneler ve doktorlar arasında mekik dokudu.</p>
<p>32 defa ameliyat olan Frida Kahlo’nun çocuk felci nedeniyle özürlü olan sağ bacağı kesilir. Hastaneden çıktıktan sonra ailesinin teşvikiyle resim yapmaya başlayan Frida, büyük fiziksel acılar çekmesine rağmen hasta yatağının tavanındaki aynaya bakarak, oto portreler yapmaya başlar. 1972’de yürümeye başlayan Frida, döneminin ünlü sanat ve politik çevrelerine de girmeye başlar.</p>
<p><strong>Devrimci Bir Feminist</strong><br />
1929’da Meksika Komünist Partisi’ne üye olan Frida, bu dönemde Meksika’nın Michelangelo’su olarak anılan Dieogo Riviere ile tanışır. Bir süre sonra evlenen çift birlikte Amerika’ya giderek 1933’e kadar orada yaşar. Fırtınalı bir beraberlik sürdüren ikili, Frida’nın sağlık sorunu nedeniyle çocuk sahibi olamaz ve Riviera’nın onu aldatması yüzünden 1939’da ayrılırlar. Bir yıl sonra yeniden barışan çift, Kahlo’nun çocukluğunu yaşadığı duvarları masmavi boyalı ünlü “Mavi Eve” yerleşir. Frida Kahlo evliliği süresince marjinal bir hayat yaşar ve Rus Devrimi’nin önde gelen isimlerinden Troçki’yle birlikte olur.</p>
<p>Troçki’nin karısının bu ilişkiyi öğrenmesi üzerine ayrılırlar. Frida, Troçki’ye düzenlenen suikast sonucu sorgulanır ve Amerika’daki Riviera’nın yanına döner. Erkekler kadar kadınlarla da gizlemediği ilişkiler yaşayan Frida Kahlo’nun özgür cinselliği tablolarına da yansır. Psikanalitik bir bağlamda, sürekli ölümle iç içe yaşadığı bir hayatı; sanatın ölümcül tutkusuna transfer etmeyi başararak cinsel arzu ile yaşam arzusunu resmine yansıtır.</p>
<p>1938’de New York’ta açtığı ilk sergisi, ona muazzam bir ün getirir. 1930’da Paris’te sergi açan Frida, 1943’te Esmeralda adlı sanat okulunda ders verir. 1950’de sağlık nedenleri dolayısıyla hastaneye yatırılan Kahlo, 1953’te yeniden ilk kişisel sergisini Meksika’da açar.</p>
<p>Ölmeden önce tamamladığı son tablosu, Yaşasın Yaşam olan bir natürmorttur. Kendi oto portrelerine takıntılı olan Frida, yatağını tavanındaki aynadan bakarak “gündüzlerinin celladı olan geceyi” yansıtır tuvallerine. Picasso’ya “bir insan yüzlerini onun kadar iyi çizmeyi bilmiyoruz” dedirten Frida, beslediği papağan ile maymunun portresini de yapar.</p>
<p><strong>Sürrealist Gerçekçilik</strong><br />
Resimleri sürrealist olarak tanımlansa da bu tanımı reddeden Frida, acısını ve hüznünü aktardığı tablolarıyla Meksika kültürünü ve devrimci ruhunu sanatına yansıtır.</p>
<p>Resimlerinde sembolik, gerçekçi ve sürrealist bir teknikle kendi acısını ve cinselliğini anlatan Frida, resimle kendini yeniden doğurur ve bu doğumu, Doğumum adlı tablosuna bütün çarpıcılığıyla yansıtır. Andre Breton’un desteğiyle açtığı serginin getirdiği uluslarası ünle, tablolarından para kazanmayı başaran Frida, Kandisky’nin de dikkatini çeker. Çerçeve adlı tablosu, bugün Louvre Müzesi’ndedir.</p>
<p>Tablolarının büyük bir çoğunluğuysa bugün, sanatçının fanatiği olan ve 2002’de çekilen ünlü ressamın yaşamını anlatan Frida adlı filmde oynamak için kıyasıya bir mücadele vererek, rolü Salma Hayek’e kaptıran ünlü pop yıldızı Madonna’nın koleksiyonundadır. Doğduğu, ünlü “Mavi Ev” ölümünden sonra bir müze haline getirilen Kahlo, bugün hâlâ “Fridamani” olarak adlandırılan bir çılgınlıkla sevilen, resim sanatının efsanevi isimlerinden biridir. Yaşamını kısıtlayan bedensel ve ruhsal acılarını, sanatsal yaratıcılığıyla aşan ünlü ressamın yeteneği kadar cesareti de hayranlarını etkiler.</p>
<p>Sanattaki feminizmi ve politik kimliğinin yanı sıra, biseksüel cinsel yaşamıyla da bir çok insanı ve sanatçıyı etkileyen Frida Kahlo, devrimci ruhuyla bugün edebiyattan, toplumsal cinsiyet çalışmalarına da kadar bir çok disipline ilham kaynağı olan modern eserleriyle ölümsüzleşmiştir.(YK/EÜ)</p>
<p>BİA Haber Merkezi &#8211; İstanbul<br />
29 Kasım 2008, Cumartesi<br />
Yeliz KIZILARSLAN</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://hiaxysheytan.com/987/frida-kahlo/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yeterince tıkandık&#8230;</title>
		<link>http://hiaxysheytan.com/955/tikandik/</link>
		<comments>http://hiaxysheytan.com/955/tikandik/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 25 Nov 2008 09:07:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>non serviam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hiaxysheytan.com/?p=955</guid>
		<description><![CDATA[
İnsanlar dünyanın güvenli ve düzenli bir yer olması için yıllarca çalışırlardı. Ama hiç kimse bunun ne kadar sıkıcı olabileceğinin farkında değildi. Bütün dünyanın parsellendiğini, hız limitleri konduğunu, bölümlere ayrıldığını, vergilendirildiğini ve düzenlendiğini, bütün insanların sınavlardan geçirildiğini, fişlendiğini, nerede oturduğunun ne yaptığının kaydının yapıldığını düşünün. Hiç kimseye macera yaşayacak bir alan kalmadı, satın alınabilenler hariç. Lunaparka [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img alt="" src="http://www.borev.net/choke.jpg" class="aligncenter" width="418" height="414" /></p>
<p>İnsanlar dünyanın güvenli ve düzenli bir yer olması için yıllarca çalışırlardı. Ama hiç kimse bunun ne kadar sıkıcı olabileceğinin farkında değildi. Bütün dünyanın parsellendiğini, hız limitleri konduğunu, bölümlere ayrıldığını, vergilendirildiğini ve düzenlendiğini, bütün insanların sınavlardan geçirildiğini, fişlendiğini, nerede oturduğunun ne yaptığının kaydının yapıldığını düşünün. Hiç kimseye macera yaşayacak bir alan kalmadı, satın alınabilenler hariç. Lunaparka gitmek, film izlemek gibi. Ama yine de bunlar sahte heyecanlardı. Dinozorların çocukları yemeyeceğini bilirsiniz. Büyük bir sahte afetin olma şansı bile oy çoğunluğuyla ortadan kaldırıldı. Gerçek afet veya risk ihtimali olmadığından, gerçek kurtuluş şansı da ortadan kalkmış oldu. Gerçek mutluluk yok. Gerçek heyecan yok. Eğlence, keşif, buluş yok. Bizi koruyan kanunlar aslında bizi can sıkıntısına mahkum etmekten başka bir işe yaramazlar.Gerçek karmaşaya ulaşamadığımız sürece, asla gerçekten huzurlu olamayacağız. Her şey berbat bir hal almadığı sürece yoluna da girmeyecek. Keşfedilmemiş tek alan, elle tutulamayanların dünyasıdır. Bunu dışındaki her şey çok sıkı örülmüştür. Çok fazla kanunun içinde hapsolmuş durumdayız.<span id="more-955"></span></p>
<p>Elle tutulamayanlar derken interneti, filmleri, müziği, hikayeleri, sanatı, dedikoduları, bilgisayar programlarını, yani gerçek olmayan her şeyi kastediyordu. Sanal gerçeklikten bahsediyordu. Yalandan inanılan şeyler. Kültür. Gerçek dışı şeyler gerçeklikten daha güçlüdür. Çünkü hiçbir şey sizin hayalinizdeki kadar mükemmel olamaz. Çünkü sadece elle tutulamayan fikirler, mefhumlar, inanışlar ve fanteziler kalır. Taşlar ufalanır. Ağaçlar çürür. İnsanlar da maalesef ölürler. Fakat bir düşünce, bir rüya, bir efsane gibi aslında son derece kırılgan şeyler yaşarlar da yaşarlar.</p>
<p>Amacım insanlara anlatabilecekleri neşeli hikayeler sunmak. Beni mahkum etmeniz çok gereksizdi. Bürokrasiniz ve kanunlarımız dünyayı temiz ve güvenli bir toplama kampına çevirdi. Kölelerden oluşan bir jenerasyon yetiştiriyoruz. Çocuklarımıza çaresiz olmayı öğretiyoruz. Öyle planlanmış vaziyetteyiz ve ince ince yönetiliyoruz ki, burası artık dünya olmaktan çıktı. Burası lanet olası bir sahil güvenlik teknesi oldu.</p>
<p>Chuck Palahniuk<br />
Tıkanma<br />
Ayrıntı Yayınevi</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://hiaxysheytan.com/955/tikandik/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türkler nasıl müslüman oldu?</title>
		<link>http://hiaxysheytan.com/661/turkler-nasil-musluman-oldu-2/</link>
		<comments>http://hiaxysheytan.com/661/turkler-nasil-musluman-oldu-2/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 10 Oct 2008 17:49:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>non serviam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Emre Kongar]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihimizle Yüzleşmek]]></category>
		<category><![CDATA[Türkler nasıl müslüman oldu?]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hiaxysheytan.com/?p=661</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Batıya doğru göç eden Türkler ile kuzeye doğru çıkan Arapların karşılaşmaları çok kanlı geçmiştir.
&#8220;Resmi tarih&#8221;e bakarsanız 751 yılındaki Talas Savaşı&#8217;nda Türkler , Çinlilere karşı Araplara yardım etmişlerdir,Araplar bu sayede savaşı kazanmışlar, sonra da Türkler zaten eski inançları olan Şamanizm e çok yakın ilkeler içeren Müslümanlığı Gönüllü olarak kabul etmişlerdir.&#8221;
Oysa Türklerle Araplar , Talas savaşı&#8217;ndan çok [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&#8220;Batıya doğru göç eden Türkler ile kuzeye doğru çıkan Arapların karşılaşmaları çok kanlı geçmiştir.<br />
&#8220;Resmi tarih&#8221;e bakarsanız 751 yılındaki Talas Savaşı&#8217;nda Türkler , Çinlilere karşı Araplara yardım etmişlerdir,Araplar bu sayede savaşı kazanmışlar, sonra da Türkler zaten eski inançları olan Şamanizm e çok yakın ilkeler içeren Müslümanlığı Gönüllü olarak kabul etmişlerdir.&#8221;<br />
Oysa Türklerle Araplar , Talas savaşı&#8217;ndan çok daha önce karşılaşmışlardır.<br />
Bu karşılaşma ne yazık ki çok kanlı sayfalarla yazılmıştır. Bu durum Ne Türklerin ne de Arapların suçudur; O dönemin tarihsel gerçekleri böyledir. <span id="more-661"></span><br />
Talas savaşını Çinliler kazansaydı tarih bu seferde büyük bir olasılıkla &#8221; Çinliler, Türklerin yardımı sayesinde savaşı kazandılar &#8221; diye yazacaktı.<br />
Çünkü savaş sırasında hem Çin tarafıda hem Arap tarafında Çeşitli Türk boyları vardı. </p>
<p>Aslında Türkle ile Araplar arasındaki temas 600&#8242;lü yılların sonunda , Dört Halife Dönemi&#8217;nin sonunda başlamıştır .<br />
Türklerle Araplar Maveraünnehir&#8217;de yani bugünkü Kazakistan , Özbekistan , Türkmenistan ve İran &#8216;a kadar yayılan bölgede karşılaşmışlardır.<br />
Çatışmalar Horosan&#8217;da , Semerkan , Buhara gibi kentlerde odaklanmıştı.<br />
Kuteybe Bin Müslim , Yezid Bin Mühelleb , Said Bin Haraşi,Eşres Bin Abdullah , Nasr Bin Seyyar gibi Horasan valileri , binlerce Türk ü öldürmüş Arap komutanlardı.<br />
700 lü yıllarda Horasan çok şiddetli savaşlarave aldatılarak teslim alınan Türklerin acımasızca kılıçtan geçirilmeleri gibi kanlı olaylara tanık olur.<br />
Fakat bu savaşlara ve kanlı olaylara karşın &#8220;resmi tarih&#8221; Türklerin kendi özgür iradeleriyle,gönüllü olarak Müslümanlığa geçtikleri konusunda ısrarlıdır.<br />
Oysa bütün dinlerin gelişmesinde olduğu gibi Türklerin de büyük ölçüde yenilgiler sonunda Müslümanlığı kabul ettikleri tarihsel bir gerçektir. &#8221; </p>
<p>Kaynak: Emre Kongar-Tarihimizle Yüzleşmek</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://hiaxysheytan.com/661/turkler-nasil-musluman-oldu-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>YAKIN TARİHİMİZ VE NECDET BULUT CİNAYETİ</title>
		<link>http://hiaxysheytan.com/564/yakin-tarihimiz-ve-necdet-bulut-cinayeti/</link>
		<comments>http://hiaxysheytan.com/564/yakin-tarihimiz-ve-necdet-bulut-cinayeti/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 08 Oct 2008 16:24:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>non serviam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hiaxysheytan.com/?p=564</guid>
		<description><![CDATA[1938 yılında Sivas/ Gürün&#8217;de doğan, bilgisayar alanında doktora yapmış ilk bilim adamımız Dr. Necdet Bulut cinayetinin önemini, yakın tarihimizle ilgili süreçler içinde değerlendirmemiz doğru olacaktır .
1968-1970 yılları dünyada emperyalizmin kriz yıllarıdır ve sistem bu krizden çıkışı, krize neden olan faktörleri ortadan kaldırmak suretiyle, yani, kaybetmiş olduğu siyasal ve ekonomik hakimiyet alanlarını geri alarak ve yeni [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="font-size: large; color: #ffffff; font-family: Arial;">1</span></strong><span class="content">938 yılında Sivas/ Gürün&#8217;de doğan, bilgisayar alanında doktora yapmış ilk bilim adamımız Dr. Necdet Bulut cinayetinin önemini, yakın tarihimizle ilgili süreçler içinde değerlendirmemiz doğru olacaktır .<br />
1968-1970 yılları dünyada emperyalizmin kriz yıllarıdır ve sistem bu krizden çıkışı, krize neden olan faktörleri ortadan kaldırmak suretiyle, yani, kaybetmiş olduğu siyasal ve ekonomik hakimiyet alanlarını geri alarak ve yeni alanlar kazanarak,1982 yıllarına kadar uzayan bir zaman dilimi içinde sağlamaya çalışacaktır.</p>
<p>Globalizm adını verdiğimiz bu yeni aşamada, kapitalizm, hakimiyet alanlarındaki ulus-devletlere dayattığı neoliberal politikalarla onların finansman ve üretim alanlarına müdahale etmesini önleyerek yani pazarları, hammadde kaynaklarını ve emeği kendi sömürüsüne tam anlamıyla açarak krizden kurtulmayı planlamaktadır.</p>
<p>Türkiye&#8217;deyse, 1961 Anayasasını savunan emekçi sınıfların ve bütünleşiği 68 Hareketiyle zinde güçlerin ABD Emperyalizmine karşı sürdürdüğü mücadele, tekelci sermaye düzeninin ve ABD&#8217;nin ekonomik ve siyasal hakimiyet alanlarını daraltıyor, kendilerine karşı potansiyel bir tehdit oluşturuyordu.  <span id="more-564"></span></p>
<p>Bir başka deyişle, Türkiye egemenlerinin düzeni de, parçası olduğu emperyalist sistem gibi, kriz koşulları altındaydı ve çözümü askeri bir rejimde arıyorlardı. Öyle de yaptılar.                                                                                <br />
&#8220;Genişletilmiş Komuta Konseyi&#8221; adlı Cunta, 12 Mart 1971&#8242;de yönetime el koydu. </p>
<p>12 Mart askeri darbesinin hedefinde yükselen halk hareketinin bertaraf edilmesi, oligarşik egemenlerle işbirlikçileri olan tekelci burjuvazinin taleplerinin tatmini ve mutlak iktidarlarının pekleştirilmesi bulunmaktadır.</p>
<p>12 Mart rejiminde, her ne kadar, tekelci burjuvazi hedefine tamamen ulaşamamışsa da sömürüden aldığı pay ve siyasal etkinliğinin artması yükselen bir sürece girmiştir.</p>
<p>12 Mart&#8217;ın yarım bıraktığı işin tamamlaması ise, bir başka bahara, 12 Eylül darbecilerine kalacaktır. 12 Eylül darbesi ile tekelci burjuvazinin 12 Mart&#8217;ta tamamlanamayan hükümranlığı süreci geliştirilerek, kurumsal ve hukuksal anlamda tekelci burjuvazi lehine son nokta konulacaktır.</p>
<p>12 Mart sonrası yıllarda Türkiye ekonomisi de kapitalizmin global krizinin etkisi altındadır. Dönemin Başbakanı Demirel, &#8220;70 sente&#8221; muhtaç olduğunu ilan etmektedir. Fabrikalar durma noktasına gelmiş, ödemeler dengesi bozulmuştur, bütçe açıkları büyümekte, ekonomi küçülmektedir. Enflasyon % 100&#8242;ün üzerindedir, işsizlik % 15&#8242;e çıkmıştır. Grevde 35 bin, toplu sözleşme masasında 800 bin işçi bulunmaktadır.<br />
Nihayet bu ekonomik bataklıktan çıkışın yolunu (!) IMF ve Dünya Bankası önerdi. 24 Ocak 1980&#8242;de bu kararlar açıklandı.</p>
<p>&#8220;Petrokimya, demir-çelik gibi yatırım malları üretimleri Türkiye&#8217;ye uygun değildi. Türkiye özellikle ucuz hammaddeli, yoğun ve ucuz emek ağırlıklı tüketim mallarının üretiminde yoğunlaşmalı, turizmi geliştirmeli ve düşük maliyetli ara malları üreterek dünya piyasasına dönük ucuz fason üretimler yapmalıydı&#8221;.<br />
Emperyalizmin Türkiye&#8217;ye biçtiği rol buydu.<br />
<img src="http://hiaxysheytan.com/wp-admin/photo/Resim%2020.jpg" alt="" width="440" height="302" /><br />
Yani, 24 Ocak Kararlarının nedeni sadece Türkiye&#8217;nin içinde bulunduğu kriz değil, aynı zamanda da emperyalizmin sistem olarak içinde bulunduğu krizden çıkışına destek olmaktı.</p>
<p>47 TL olan ABD doları bir anda 70 TL&#8217;ye çıkarılmış, KİT ürünlerine % 300-400&#8242;ü bulan zamlar yapılmış, temel tüketim maddelerindeki sübvansiyonlar kaldırılmıştı. Emekçi halkımız için daha fazla yoksulluk anlamına gelen 24 Ocak kararları, tam bir şok etkisi yarattı.</p>
<p>Ancak bu acı reçetenin hayata geçirilebilmesi seçimlerle yönetime gelen hükümetler eliyle mümkün değildi, halkımızın yükselen demokratik muhalefeti bunun önünde önemli bir engel olarak durmaktaydı.<br />
Bu durumda da çözüm askeri bir rejimde arandı.</p>
<p>ABD Emperyalizmi ve yerli işbirlikçileri darbe kararı aldılar.</p>
<p>Darbenin meşruiyet kazanabilmesi için önce parlamanter rejimle sosyal yaşam istikrarsızlaştırılacaktı.<br />
Yanıltıcı &#8220;Sağ-Sol, Alevi-Sünni Çatışması&#8221; adıyla, ülkücü gladyo çetelerinin bireysel/kitlesel katliamlara girişip toplum tarafından sevilen kişileri, ilerici-yurtsever öğretim üyelerini, bilim adamlarını katletmeleri yoluyla oluşturulan kitlesel korku, güvensizlik, yılgınlık ve &#8220;Anarşi&#8221; ortamında, &#8220;Şeriat amaçlı&#8221; kalkışmalarla, &#8220;Cumhurbaşkanı seçimi&#8221;nin yokuşa sürülmesiyle, rejim istikrarsızlaştırıldı, cuntaya sözde meşruiyet kazandırıldı.</p>
<p>Tabir yerindeyse önce kaybetmiş olduğumuz eşeğe üzülecek sonra bulunca sevinecektik.<br />
İşte bu konjonktürde, Dr. Necdet Bulut, Prof. Bedrettin Cömert, Abdi İpekçi, Dr. Cavit Orhan Tütengil, Ord. Prof. Bedri Karafakioğlu, Doğan Öz ve benzeri çok sayıda aydınımızın da içinde bulunduğu, binlerce insan öldürüldü.</p>
<p>ODTU ve KTU Bilgisayar Merkezlerinin kurucusu ve öğretim üyesi, ODTÜ Akademik Konseyi üyesi, özerk ve demokratik üniversite savaşçısı, Türkiye Bilişim Derneği kurucusu ve Genel Başkanı, Tüm Öğretim Üyeleri Derneği (TÜMÖD) kurucularından ve Genel Yazmanı, Tüm Teknik Elemanlar Derneği (TÜTED) kurucularından ve yönetim kurulu üyesi, 1977 Genel Seçimleri Türkiye İşçi Partisi (TİP) İzmir milletvekili adayı değerli Necdet Bulut&#8217;un içinde eşi ve oğlu ile birlikte bulunduğu arabası, 26 Kasım 1978 gecesi, ülkücü tetikçilerce Trabzon&#8217;daki lojmanının girişinde çapraz ateşe tutuldu. Oğlu ve eşi hafif yaralandı. Ağır yaralanan Bulut&#8217;sa, 8 Aralık 1977 günü, Ankara Hacettepe Hastanesi&#8217;nde vefat etti.</p>
<p>Necdet Bulut&#8217;a ateş eden, Ülkü Ocakları üyesi üç tetikçi 15&#8242;er yıl, onları azmettiren üç Ülkü Ocakları üyesi ise müebbet hapse mahkum oldular. Ancak Askeri Yargıtay, Bulut&#8217;un ölümünde &#8220;tıbbi hata&#8221;(!) ve tıbbi açıdan &#8220;meslek ve sanatta acemilik&#8221; saptayarak(!) bu kararları bozdu ve yargılama, yeterli kanıt bulunamadığı gerekçesiyle 1985&#8242;te beraatle sonuçlandı.</p>
<p>Bir diğer deyişle, rejim, bir yandan maşalarına güven ve cesaret vermeyi sürdürerek onları teşvik etmeye devam ederken, diğer yandan da demokrasi güçleri üzerindeki tehdit, yıldırma ve imha politikalarını bir kez daha ilan etmiş oluyordu.</p>
<p>KTÜ Senatosu, üniversite bilgisayar merkezini &#8216;Dr. Necdet Bulut Bilgisayar Merkezi&#8217; olarak adlandırdı. ODTÜ&#8217;de &#8216;üçlü amfi&#8217; olarak bilinen binaya  &#8216;Dr. Necdet Bulut Amfisi&#8217; adı verildi, binanın giriş kapısına bu adı belirten bir mermer levha konuldu.</p>
<p>1980 darbesini izleyen yıllarda KTÜ&#8217;deki merkezin adından Necdet Bulut adı silindi. ODTÜ&#8217;deki mermer levha da Rektör Mehmet Gönlübol tarafından söktürüldü. </span></p>
<p><span class="content"><img src="http://hiaxysheytan.com/wp-admin/photo/12_eylul.jpg" alt="" width="440" height="300" /></p>
<p>Türkiye Bilişim Derneği Necdet Bulut&#8217;un anısına, Dr. Necdet Bulut Bilişim Ödülü&#8217;nü kurdu ve ölümünün 20. yıldönümünde Bolu dolaylarında oluşturduğu bir ormana &#8216;Dr. Necdet Bulut Bilişim Ormanı&#8217; adını verdi.      TBD, ayrıca, ODTÜ Rektörlüğü&#8217;ne başvurarak Necdet Bulut&#8217;un üçlü amfiden silinen adının yeniden konulması dileğini iletti. Aynı dileği, ODTÜ Öğretim Elemanları Derneği de, ölümünün 25&#8242;inci yılında rektörlüğe iletti.  <br />
             <br />
Bu dileğe, ODTÜ Mezunlar Derneği olarak sahip çıkmak ve Necdet Bulut&#8217;un üçlü amfiden silinen adının yeniden yerine konulmasını talep etmek bizlerin de görevi olmalıdır.<br />
Necdet Bulut cinayetinin ve benzeri diğer cinayetlerin hesabının sorulabilmesinin, ancak 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinin yargılanabildiği, GLADYO çetelerinin yargılanarak tasfiye edilebileceği demokratik süreçlerde mümkün olabileceğinin bilincindeyiz.</p>
<p>Bülent Vargel </span><br />
14 Aralık 2007</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://hiaxysheytan.com/564/yakin-tarihimiz-ve-necdet-bulut-cinayeti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tarihte Bugün</title>
		<link>http://hiaxysheytan.com/623/tarihte-bugun/</link>
		<comments>http://hiaxysheytan.com/623/tarihte-bugun/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 08 Oct 2008 08:04:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>non serviam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Che Guevara]]></category>
		<category><![CDATA[Ernesto Che Guevara]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hiaxysheytan.com/?p=623</guid>
		<description><![CDATA[
1967 &#8211; Ernesto Che Guevara Bolivya&#8217;da kurşuna dizildi. 1965&#8242;te devrimi Afrika ve Latin Amerika&#8217;ya yaymak için Küba&#8217;dan ayrılmış, 8 Ekim 1967&#8242;de La Higuera kasabasında CIA destekli özel harekat birliklerinin eline düşmüştü.14 Haziran 1928&#8242;de Arjantin&#8217;de doğan Che, 1956&#8242;da Meksika&#8217;da Kübalı devrimcilerle birleşmiş, Fidel Castro ile birlikte Batista diktatörlüğünün 1959&#8242;da devrilmesine öncülük etmişti.
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img alt="" src="http://www.bianet.org/history/image/1876/thumb/Che_Roman-Cieslewicz2.jpg" class="aligncenter" width="93" height="150" /></p>
<p>1967 &#8211; Ernesto Che Guevara Bolivya&#8217;da kurşuna dizildi. 1965&#8242;te devrimi Afrika ve Latin Amerika&#8217;ya yaymak için Küba&#8217;dan ayrılmış, 8 Ekim 1967&#8242;de La Higuera kasabasında CIA destekli özel harekat birliklerinin eline düşmüştü.14 Haziran 1928&#8242;de Arjantin&#8217;de doğan Che, 1956&#8242;da Meksika&#8217;da Kübalı devrimcilerle birleşmiş, Fidel Castro ile birlikte Batista diktatörlüğünün 1959&#8242;da devrilmesine öncülük etmişti.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://hiaxysheytan.com/623/tarihte-bugun/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

