<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>HiAxySheytan &#187; Edebiyat</title>
	<atom:link href="http://hiaxysheytan.com/category/edebiyat/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://hiaxysheytan.com</link>
	<description>Her boka maydanoz blog sitesi!</description>
	<lastBuildDate>Thu, 12 Aug 2010 11:52:39 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8.5</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Maksim Gorki: Boles</title>
		<link>http://hiaxysheytan.com/2257/maksim-gorki-boles/</link>
		<comments>http://hiaxysheytan.com/2257/maksim-gorki-boles/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 14 Nov 2009 20:54:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>non serviam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[boles]]></category>
		<category><![CDATA[gorki]]></category>
		<category><![CDATA[maksim]]></category>
		<category><![CDATA[Maksim Gorki]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hiaxysheytan.com/?p=2257</guid>
		<description><![CDATA[Tanıdıklarımdan biri bana şu hikâyeyi anlattı bir gün:
Moskova’da öğrenciyken, “malûm kadınlar”dan biriyle, anlarsın ya, komşuluk etmek zorunda kalmıştım. Tereza adında bir Polonyalıydı. İri-yarı, kömür küfesinden çıkmış gibi kara bir kadındı. Birbirine bitişik kaşları, baltayla yontulmuşcasına kaba-saba bir suratı vardı. Karanlık gözlerinin hayvanca parıltısından, kalın ve gür sesinden, külhani tavırlarından, satıcı kadınlara benzer iri gövdesinden ürkerdim… [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Tanıdıklarımdan biri bana şu hikâyeyi anlattı bir gün:</p>
<p>Moskova’da öğrenciyken, “malûm kadınlar”dan biriyle, anlarsın ya, komşuluk etmek zorunda kalmıştım. Tereza adında bir Polonyalıydı. İri-yarı, kömür küfesinden çıkmış gibi kara bir kadındı. Birbirine bitişik kaşları, baltayla yontulmuşcasına kaba-saba bir suratı vardı. Karanlık gözlerinin hayvanca parıltısından, kalın ve gür sesinden, külhani tavırlarından, satıcı kadınlara benzer iri gövdesinden ürkerdim… Ben tavan arasında oturuyordum. Onun kapısı da tam benimkinin karşısındaydı.</p>
<p>Kadının evde olduğunu bildiğim zamanlar kapımı hiç açmazdım. Gerçi evde bulunduğu yoktu pek. Arada bir merdivenlerde ya da avluda karşılaştığımızda, yüzüme bakarak, bana yırtıcı ve arsızca gelen bir tavırla gülümserdi. Çok kez fitil gibi sarhoş, saçı başı darmadağın bir halde raslardım ona. Bu sırada gözleri kayar, yüzüne her zamankinden daha çirkin bir gülümseme yayılır:</p>
<p>- İyisiniz inşallah bay öğrenci! derdi. Arkasından da nefretimi büsbütün artıran aptalca kahkahalar atardı. Bu gibi karşılaşmalardan ve selamlaşmalardan kurtulmanın tek çaresi evden ayrılmaktı. Fakat penceresi geniş bir görünümü kucaklayan şipşirin bir odam vardı. Sokağımız da çok sessizdi… Sıkıyordum dişimi.<br />
Bir sabah yatağıma uzanmış, üniversiteye gitmemek için birtakım bahaneler bulmaya çalışarak yatarken, birdenbire kapının açıldığını ve iğrenç Tereza’nın o kalın sesiyle:<br />
- İyisiniz inşallah bay öğrenci!.. diye seslendiğini işittim.<br />
Kadının sıkıntılı yüzünde yalvaran bir anlatım vardı… Tuhaf, alışılmadık bir şeydi bu.<br />
- Ne istiyorsunuz? dedim.<br />
- Şey… efendim… Sizden bir dileğim vardı da… Artık ne kadar zahmetse…<br />
Yattığım yerden:<br />
“Numara yapıyor!” diye düşündüm. “Sıkı dur Yegor! Seni yoldan çıkarmak istiyor bu canavar…”<br />
Kadın yalvaran bir sesle, ezile büzüle sözlerini tamamladı:<br />
- Şey… Memlekete bir mektup yazdırmak istiyordum da…<br />
İçimden:<br />
“Hay Allah kahretsin! Çattık!” diye düşündüm, kalkıp masanın başına geçtim, bir kâğıt çekip:<br />
- Şuraya geçin, oturun ve söyleyin…dedim.<br />
Tereza içeri girdi, sandalyenin bir kıyısına ilişti, suçlu suçlu yüzüme bakmaya başladı.<br />
- Evet… Mektup kime yazılacak?<br />
- Varşova yolu üzerindeki Sventsyan kentinde Boleslav Kaşput’a.<br />
- Peki… Söyleyin bakalım…<br />
- Sevgili Bolesim… Canımın içi… Benim biricik sevgilim… Meryem Anamız seni korusun! Altın yüreklim… Mahzun kumruna, Terezana niçin çoktandır mektup yazmıyorsun?..<br />
Az kalsın basıyordum kahkahayı. Bir metre yetmiş beş santim boyunda, yumruğu bir batman ağırlığında, ömrü boyunca baca temizleyip bir kez olsun yıkanmamış gibi kapkara suratlı bir mahzun kumru!..</p>
<p>Gülmemi güçlükle tutarak:<br />
- Kim bu Bolest? diye sordum. (*)<br />
Kadın, Boles adını bozarak söylememden incinmişçesine:<br />
- Boles nişanlımdır, bay öğrenci… dedi.<br />
- Nişanlınız mı?..<br />
- Beyefendi niçin şaşırdılar? Bir genç kızın nişanlısı olamaz mı?..<br />
Sevsinler genç kızı!.. Büsbütün şaşırmıştım ya, bozuntuya vermemeye çalışarak:<br />
- Yoo… diye karşılık verdim. Niçin olmasın? Her şey olabilir… Çoktan beri mi nişanlısınız?..<br />
- Altı yıldır…<br />
Vay canına!..<br />
Neyse… Böylece mektubu yazıp bitirdik. Hem de öyle ateşli bir aşk mektubu oldu ki, hani yazdıran Tereza değil de ondan az daha ufak bir başkası olsaydı bu Boles’in yerinde olmak isterdim doğrusu.<br />
Tereza başını eğerek:<br />
- Oldu… dedi. Yardımınız için size teşekkür ederim bay öğrenci! Acaba ben de size bir hizmette bulunabilir miyim?<br />
- Hayır, eksik olmayın!<br />
- Hani, bir yırtığınız, söküğünüz varsa…<br />
Bu kadın kılığına girmiş fil eskisi iyiden iyiye tepemi attırmaya başlamıştı. Sert bir tavırla, onun herhangi bir hizmetine ihtiyacım olmadığını bildirdim.<br />
Çıkıp gitti.<br />
Aradan iki hafta geçti… Bir akşam üstü ıslık çalarak pencereden dışarı bakıyor, ne yapabileceğimi düşünüyordum. Hava bozuk olduğu için bir yere gitmek istemiyordum. Canım sıkılıyordu. Bir ara kendimi eleştirmeye koyuldum. Bu da oldukça sıkıcı bir iştir ya, başka bir şey yapmak gelmiyordu içimden. Bu sırada kapı açıldı. Çok şükür. Bir gelen var…<br />
- Bay öğrencinin acele bir işleri var mıydı acaba?..<br />
Hay Allah!.. Tereza’ymış!..<br />
- Hayır… Ne istiyorsunuz?<br />
- Beyefendiden bir mektup daha yazmalarını dileyecektim de…<br />
- Pekâlâ… Boles’e mi yine?<br />
- Hayır, bu kez mektup ondan gelecek.<br />
- Ne-e?..</p>
<p>- Oh, ne sersemim!.. Bağışlayın… ben.. yani… demek istedim ki… Bu kez, anlıyorsunuz ya, mektup benden değil de… kadın arkadaşlarımın birinden… Yani… Kadın değil de bir erkekten demek istiyorum… Kendisi yazmıyor… Fakat bir nişanlısı var… Adı da benimki gibi, Tereza… İşte sizden bu öteki Tereza’ya mektup yazmanızı dileyecektim de…<br />
Yüzü allak bullak olmuştu. Karşımda sallanıp duruyor, titreyen ellerini ovuşturuyordu… İşi anlamaya başlamıştım…<br />
- Bana bakın bayan! dedim. Bu ne Boles işi , ne de Tereza. Yalan söylüyorsunuz! Boş yere uğraşmayın, sizinle ahbaplığa niyetim yok… Anladınız mı?<br />
Kadın birdenbire tuhaf bir korkuya kapıldı. Yüzü kıpkırımızı oldu, sendeledi, bir şeyler söylemek istercesine dudaklarını kıpırdattı. Fakat ağzından tek sözcük çıkmadı.<br />
İşin nereye varacağını bekliyor, beni yoldan çıkarmak istediğini sanmakla da bir parça yanıldığımı sezinliyordum. Anlamadığım başka şeyler vardı galiba.<br />
Tereza neden sonra:<br />
- Bay öğrenci… diye söze başladıysa da ansızın elini sallayarak sert bir hareketle geri döndü, çıkıp gitti. İçimde kötü bir duyguyla öylece kalakalmıştım. Sonra kapısını şiddetle çarptığını işittim… Kızmıştı besbelli… Bir süre düşündüm; gidip onu geri çağırmaya, ne isterse yazmaya karar verdim.<br />
Odasına girdiğimde, dirseklerini masaya dayamış, başını ellerinin arasına almış oturuyordu.<br />
- Bana bakın, dedim…<br />
… Bu hikâyeyi anlatırken burasına geldiğimde hep bir tuhaf olurum nedense… Ne aptallık! Neyse…<br />
- Bana bakın, dedim…<br />
Kadın yerinden fırladı, gözleri parlayarak üstüme yürüdü, ellerini omzuma koydu ve fısıltıyla, daha doğrusı hırıltıyla:<br />
- Ne olacak? dedi. Ha, ne olacak? Evet, tam bildiğiniz gibi! Boles, Moles yok… Tereza da yok! Ama size ne bundan? Kâğıt üzerinde kalemi oynatıvermek çok mu zorunuza gidiyor? Ha? Ah sizler! Muhallebi çocukları! Evet!.. Ne Boles var, ne de Tereza! Yalnızca ben varım! Ne çıkar bundan? Ha? Ne çıkar?..<br />
Bu karşılama serseme çevirmişti beni.<br />
- Durun hele, dedim. Ne demek istiyorsunuz? Boles diye biri yok mu yani?<br />
- Evet, yok! Ne çıkar bundan?..<br />
- Ya Tereza, o da mı yok?<br />
- Tereza da yok! Tereza benim!<br />
Hiçbir şey anlamamıştım. Gözlerimi fal taşı gibi açmış, kadının yüzüne bakıyor; hangimizin delirdiğini anlamaya çalışıyordum. Tereza yeniden masaya doğru gitti, bir şeyler arandı, sonra yanıma geldi ve incinmiş bir sesle:<br />
- Boles’e yazmak size bu kadar güç geldiyse, alın mektubunuzu! dedi… Alın!.. Ben başkalarına da yazdırabilirim…<br />
Bir de baktım, Boles’e yazdığım mektubu tutuyor elinde… Vay canına!..<br />
- Bana bakın Tereza! dedim. Ne demek oluyor bütün bunlar? Niçin başka mektuplar yazdırasınız? Göndermiyorsunuz ki onları…<br />
- Kime gönderecekmişim?<br />
- Kime olacak… Boles’e!..<br />
- Ama Boles diye biri yok ki!..<br />
Şaşıp kalmıştım! Ne halin varsa gör deyip ayrılmaktan başka çare kalmamıştı. Fakat kadın durumu açıkladı.<br />
İncinmiş bir sesle:<br />
- Ne çıkar? diye söze başladı. Yoksa yok! (Ve sanki onun niçin olmadığına akıl erdiremiyormuş gibi ellerini iki yana açtı.) Ama ben olmasını istiyorum… Ben de herkes gibi insan değil miyim?.. Evet… biliyorum… biliyorum ama… ona mektup yazmamın kimseye bir zararı yok ki…<br />
- Affedersiniz, kimden söz ediyorsunuz?<br />
- Boles’ten…<br />
- Hani Boles yoktu?..<br />
- Ah, Meryem Ana!.. Yoksa yok, ne çıkar bundan?.. Yok, ama bana varmış gibi geliyor… Ona mektup yazıyorum ve böylece var oluyor… O da bana, Tereza’ya karşılık veriyor… Sonra ben yeniden yazıyorum…</p>
<p>Anlamıştım… O an ne kadar üzüldüğümü, utandığımı anlatamam… Bir insan yaşıyordu üç adım ötemde… Sevgiye, yakınlığa ihtiyacı olan ve bunu hiç kimsede bulamayan bu insan, sonunda kendi kafasının içinde kendine bir sevgili yaratmıştı…</p>
<p>- Boles’e yazdığınız mektubu başkalarına okutup dinliyorum… O zaman Boles varmış gibi geliyor bana… Şimdi de Boles’ten Tereza’ya… yani bana… bir mektup yazmanızı diliyorum sizden… Onu başkalarına okutup dinlediğimde Boles’in varlığına büsbütün inanacağım… Yaşamak benim için daha kolaylaşacak…<br />
… İşte böyleyken böyle!.. Aklıma geldikçe bir tuhaf olurum!.. O günden sonra düzenli olarak haftada iki kez Tereza’nın Boles’e mektuplarını, Boles’in de cevaplarını yazmaya başladım. Cevapları özene bezene kaleme alırdım… Tereza bunları dinlerken o kocaman sesiyle avaz avaz ağlardı. Ve düzmece Boles’in mektuplarıyla ona gözyaşı döktürmemin karşılığında çoraplarımı, gömleklerimi yamar, söküklerimi dikerdi. Bu mektup hikâyesinden üç ay sonra bir sebepten hapse attılar onu. Şimdi ölmüştür belki de.<br />
Dostum sigarasının külünü üfledi, dalgın bir tavırla gökyüzüne bakarak sözlerini tamamladı:</p>
<p>İşte böyle… İnsan acıyı tattıkça şefkati daha çok arar… Ama köhnemiş erdemlerimizin duvarları arasına sıkışan, birbirimize tepeden bakan bizler bunu anlayamıyoruz. Çok ahmakça, çok acı sonuçlar doğuruyor bu anlayışsızlığımız. Diyoruz ki, düşkün insanlar!.. Ne demektir bu?.. Onlar da bizler gibi aynı kemikten, aynı kandan, aynı etten ve sinirden yapılmışlardır. Her şeyden önce insandırlar… Yüzyıllardır işitip dururuz bu “düşkün insanlar” sözünü. Ne saçma şey! Asıl düşkünler bizleriz! Hem de adamakıllı düşkün!.. Kendini beğenmişliğin, mutsuz insanlara tepeden bakmanın uçurumuna düşmüşüz… O insanlar ki tek eksikleri bizden daha az kurnaz olmaları ve kendilerine iyi insan süsü vermeyi daha az becerebilmeleridir… Neyse… Bırakalım bunları… Bu sözler o kadar çok söylendi ki, insan bir daha tekrarlamaya utanıyor!…</p>
<p>1896 / Bozkırda / Çevirmen: Ataol Behramoğlu / Yaşanmış Hikayeler</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://hiaxysheytan.com/2257/maksim-gorki-boles/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yeni Başlayanlar için KAPİTAL</title>
		<link>http://hiaxysheytan.com/1516/yeni-baslayanlar-icin-kapital/</link>
		<comments>http://hiaxysheytan.com/1516/yeni-baslayanlar-icin-kapital/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 15 Oct 2009 06:44:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>non serviam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hiaxysheytan.com/?p=1516</guid>
		<description><![CDATA[ “Ne? Das Kapital’i okumak mı?” Bunu yapmak için Einstein’ın beynine ve peygamber sabrına sahip olman gerekir. Bu doğru değil. Bu komik, ele avuca sığmaz, çok yönlü ve zengin içerikli kitapta, David Smith ve Phil Evans, çok zengin resimlerle, yalın bir dil kullanarak, Kapital’in anlaşılması zor bir kitap olduğu efsanesini yerle bir ediyorlar. Elinizdeki kitap [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p> “Ne? Das Kapital’i okumak mı?” Bunu yapmak için Einstein’ın beynine ve peygamber sabrına sahip olman gerekir. Bu doğru değil. Bu komik, ele avuca sığmaz, çok yönlü ve zengin içerikli kitapta, David Smith ve Phil Evans, çok zengin resimlerle, yalın bir dil kullanarak, Kapital’in anlaşılması zor bir kitap olduğu efsanesini yerle bir ediyorlar. Elinizdeki kitap Marx’ın temel kavramlarını bayağılığa düşmeden, büyük bir beceriyle basitleştiriyor ve bunu yaparken mizahı elden bırakmıyor ve Marx’ın bu büyük eserinin bugün de son derece geçerli ve canlı olduğu gerçeğini adeta çizgi roman tadında okuyucuya sunuyor.</p>
<p>Kapital, Marx’ın emek, ücretler, işsizlik, fabrikalar, makineler ve metalar; para, fiyatlar ve değer; sömürü, kapitalistler ile işçiler arasındaki uzlaşmaz çelişki; işçi sınıfının insan onuruna yakışır bir yaşam, özgürlük ve iktidar mücadelesi hakkında yazmış olduğu başyapıtıdır.</p>
<p>Dünya kapitalist sisteminin büyük bir kriz içinde debelenmekte olduğu bugünlerde 15 ile 115 yaş arasındaki herkesin okuması gereken bir kitap.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://hiaxysheytan.com/1516/yeni-baslayanlar-icin-kapital/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Çek elini pipinden Adolf</title>
		<link>http://hiaxysheytan.com/1092/cek-elini-pipinden-adolf/</link>
		<comments>http://hiaxysheytan.com/1092/cek-elini-pipinden-adolf/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Jul 2009 14:51:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>non serviam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Çek elini pipinden Adolf]]></category>
		<category><![CDATA[Ursula K. Le Guin]]></category>
		<category><![CDATA[Ursula K. Leguin]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hiaxysheytan.com/?p=1092</guid>
		<description><![CDATA[ Eli hep pipisinde olan Adolf’e böyle bağırıp durmasaydı bahtsız Klara Teyze1, tarih başka türlü mü yazılırdı? Sanmam. Çünkü Adolf’e değilse bile, Mussolini’ye, Pinochet’ye, Netekimzade Kenan Efendi’ye, Ziya-ül Hak’a, Pol Pot’a, Hanry Kissinger ya da George W. Bush’a ve maalesef, sürüsüne bereket nice diktatöre çocukluğunda böyle bağırılıyordu, bağırılacaktı başka bir zamanda başka bir yerde. İktidar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p> Eli hep pipisinde olan Adolf’e böyle bağırıp durmasaydı bahtsız Klara Teyze1, tarih başka türlü mü yazılırdı? Sanmam. Çünkü Adolf’e değilse bile, Mussolini’ye, Pinochet’ye, Netekimzade Kenan Efendi’ye, Ziya-ül Hak’a, Pol Pot’a, Hanry Kissinger ya da George W. Bush’a ve maalesef, sürüsüne bereket nice diktatöre çocukluğunda böyle bağırılıyordu, bağırılacaktı başka bir zamanda başka bir yerde. İktidar ve iktidarsızlık bir sembol olarak apış aramızdaki derin yere çağrışımlıydı. Derin, saklı, her yerde sergilenmesi ayıp, ama hayatımızı yönlendiren fallik bir duruş ile devletin/otoritenin duruşu, ta çocukluğumuzda beynimize kazındı. Pipisi değil de kukusu olanlarımız ise, iktidar kuku üzerinden kurulmadığı, kuku bizzat hükmedilme alanı sayıldığı için, ‘çek elini!’ uyarısından önce tokadı yediler ve yemekteler. Eli poposuna gidenlerimize ise tokat bile layık görülmedi ve onlar sırf bundan dolayı temerküz kamplarına gönderildiler/ gönderilmekteler.2<br />
   Kuku, mızrak ya da süngü çağrışımlı değil torba/çuval çağrışımlıdır ve biraz sonra aktaracağım metafor/mecaz üzerinden insanın insan olma sürecinde daha önemli bir yeri vardır. Mızrak/ bıçak/süngü/penis bu yeri gasp ettiği için, tarih biraz da iktidarın/otoritenin mızrağı çuvala sığdırma çabasından (ama aslında sığdıramadığı için de, bu noktada, bir tekerrürden) ibarettir.<span id="more-1092"></span> Ursula K. Le Guin (Elisabeth Fisher’den aktardığı) ‘çuval kuramı’ndan hareketle, tarih öncesi çağlarda insanların besinlerinin çoğunluğunu bitkilerin oluşturduğunu ve eliyle taşıyacağından fazlasını ve çocuğu taşımak için bir torba benzeri araca ihtiyaç duyması gerektiğini ve bu yüzden insanın bulduğu ilk araç-gereçlerden birinin kesici ve delici aletlerden çok, bir torba olması gerektiğini ileri sürer. Kesici ve delici alete öncelik veren kuramların ise hikâye/kahraman ikilisinin baskınlığı ve erkeği/gücü öne çıkarması dolayısıyla insana gurur duyulacak bir geçmiş ve gelecek kurgusu sunamayacakları sonucuna varır. Bu hikâye/kahraman eşleştirmesini biraz daha geliştirelim. ‘Büyük’ insanlar, diğerlerinin uğraştığı küçük ve günlük uğraşların insanları olmadıkları kuruntusu içindedirler ve bütün bir insanlığın hayatını düzenleyecek kamusal projelerle meşguldürler. Bahçeye sebze dikmek, tavukları yemlemek, kedileri beslemek, çocukla ya da sevgiliyle oynaşmak bu büyük adamların işi değildir.<br />
   Namlunun ucundaki iktidara ulaşma, memleketi kurtarma, işçilere, gençlere, kadınlara bilinç taşıma faaliyeti duygusallığı kaldırmaz. Yeni hikâyeler, yeni kahramanlar, yeni kurtarıcılar gereklidir. Hatta mitolojik çağlardan farklı olarak kahramanlar-kurtarıcılar ötesi yaratıklar olan liderlere/politikacılara ve düzenli ordulara ihtiyaç vardır. Ve eski çağlarda olduğu gibi değildir artık hikâyeler; nasıl ki o zamanlardaki gibi çıplak gezmiyor, iktidar çağrışımlı organlarımızı saklıyorsak, av partilerimizi, silahlarımızı, savaşlarımızı, hükmetme aygıtlarımızı da bir gizlilik ve yasak perdesi altında sunmalıyız. Öyle ki, bu muamma hali ve abartı gerçek gücümüzün ötesinde bir etki ve korku-sindirmeye yol açsın. (Son yaşanan savaş öncesi ve savaş durumunda ABD’nin savunma ve saldırı sistemlerinin haline bakınca, bu görülebilir.)<br />
   Hikâye politikadır artık. Çünkü gücü politikanın başarısı belirler. Avlanan mamut değil, halk ve iktidardır; politik rakipler ve karşıtlardır. İçinde derecelenmiş ve parçalanmış ilişkiler barındırmayan uyumlu ilişkiler ve yaşam kurguları ise, tıpkı çuval kuramcılarının öngördükleri günlük yaşamlar gibi, küçümsenmeli, dışlanmalı, manipülasyon ve dezenformasyon araçları da kullanılarak düşman ilan edilmelidir. Mamut etinden köftelerimiz Mc Donald’s’larda pişmiş olarak ya da meclis tavanına atılarak test edilmiş ve çiğ olarak sunulmaktadır. ‘Bu sabah Elif’le mantar toplamaya çıktık. Sonra bahçedeki marulları çapaladık ve tavukları taze sebzeyle besledik. Ardından kendi yapımımız olan aletlerle müzik yaptık ve tekneyle biraz gezindik. Akşam da köy meydanında, biz denizdeyken olan kavgayla ilgili konuşmak ve sorunu çözmek için diğer köylülerle bir araya geldik.’ diye bir arzı hal yine çekici değildir. Çekici olan seçim olsun ya da olmasın taraftara ve oy pusulasına indirgenmiş halk, ele geçirilecek ya da üzerinde etkili olunacak politik iktidar ya da küçük iktidar alanları, soyları kurutulacak iç ve dış düşmanlardır. Dünya büyük avcı için bir ‘national geographie’dir. Av hikâyeleri bire bin katılarak anlatılır. Yalanlar, avcının gücü elinden kaçırma korkusunu ve hikâyeden sıkılanın bu hikâyeye bir son verme cesaretini bastırmak içindir. ‘Adalet ve özgürlük’ diyenlerin ‘mıymıy’ talepleri nedir ki, muhteşem bombaların ve silahların yanında? Seyyah olup şu alemi gezecekler avuçlarını yalasın; bir lokma bir hırka, bir ağaç gölgesi/çadır/baraka isteyenler de. Sesten hızlı uçaklarına atladıkları gibi birkaç dakikada yapar bu işi avcılar. Hız gereklidir ve yok etme gücü. İkiz/üçüz/dördüz/&#8230; kulelerin, kubbelerin, minarelerin yüceliğinin yanında cüce kalır diğerleri. Hepsi hepsi süngüye/bombaya bakar onlardan kurtulmak.<br />
   ‘Destanımızda kimlerin maceralarına yer verdiğinize’ bakar tercihiniz. Gücün gölgesinde, her an ölüm ve zulüm korkusuyla bir ‘yaşam’ bir yanda; diğer yanda basit ve uyumlu bir yaşam. Nasıl? Mızrağa mızrakla, süngüye süngüyle, bombaya bombayla karşılık vererek değil tabi ki. Yok edici aletlerin dehşet dengesi hiçbir zaman beceremeyecek bunu. Nasıl bir ülkü kurduysanız ona uygun yöntem ve araçlar kullanmak durumundasınız. Ülkünüze ters düşen araçların mazereti yoktur. Elinizde olarak/olmayarak ahlâksızlaştırırlar/kirletirler sizi. Kendilerini o araçların üzerine konuşlandırmış olanlar zaten, onları güdüleyen şey hep böyle örgütlenmek olduğundan, sizden bir adım önde olacaklardır daima. Şimşir mızrağın karşısına meşeden mızrakla mı çıktınız, bir zaman gelir çelik mızrak bulursunuz karşınızda. Daha sonra tank-tüfek. Evlerde kurulan basit atölyelerde düşmanınkine denk silahlar üretilebildiği zamanlar çok gerilerde kaldı. Erdem ve sorumluluk; ahlâk ve dışlama; dayanışma ve örgütlülük; işte mümkünse ancak bunlarla karşısında durabilirsiniz. Ondan bile kurtulana kadar, meşru müdafaa hakkınızı kulak arkası yapabilirsiniz (sigara içmeyenler için başka bir deyim de kullanılabilir burada).<br />
   Yani avcıyı avlanmaktan alıkoymak, dahası avlama-avlanmanın kendisinden kurtulmak mümkün. Kapıları tutan bezirgan başlarına haraç vermeden, korkunun yerine varlığın bütünselliğinden doğan ve doğal bir ölümü de içine sindirmiş yaşamı koyarak, zulme ve savaşa karşı direnerek, ‘çek elini pipinden&#8230;’ diyebilme kararlılığını göstererek. Bir çocuğa ‘çek elini pipinden’ demenin yıkıcı sonuçlarına sonraları maruz kalmamak, onunla oynayabildiği sürece alıkoymamak, herhangi bir organla ilişkinin yersizce kesilmesinin ilerde tehlikelerle dolu bir patolojik muammaya dönüşmesine şahit olmamak ve bu durumla uğraşmamak için, bir çocuğa bunun denmemesi gerektiği kanaatindeyim. Ama sonraki yaşlarda, apış mantarlarından kurtulmanın bir yolunu bulmadığından olsa gerek, gücü ve mülkiyeti hep sakınıp güvence altında tutmak, iktidar aracının hep yerinde ve kullanılmaya hazır durduğundan emin olmak için, elini ha bire oralarına götüren koca adamların o hastalıklı erkeklik gösterilerini sıkılarak ve iğrenerek seyretmek zorunda kalmamak için, bunu yapabilmeliyiz. Hükmedici gücün her darda kaldığında, sıkıştığında elinin bir silaha ya da bombaları yollayan bir düğmeye gitmesini kahredici bir şov gibi izlememek için artık boylu boslu olmuş bu ‘çocuklara’ ‘Çek elini pipinden!’ diyebilmeliyiz. Bugün daha da net olarak görüldüğü gibi, dünyanın ve çevresindeki işgal edilmiş uzayın selâmeti buna bağlı.</p>
<p><em>dipnotlar:<br />
1 Adolf Hitler’in bahtsız annesi.<br />
2 Saldırganlığı ve şiddeti SADECE bu mecaz-metaforla açıkladığım sanılmasın. Ama bunun pek önemli olduğuna dair kanaatimi de belirtmeliyim.</em></p>
<p>&#8220;Bildiğimiz kadarıyla insansıların evrim geçirip insana dönüştüğü tropik bölgelerde, türün temel gıdası bitkilerdi. (&#8230;) o bölgelerdeki insanlar yüzde 65 ila 80 oranında toplayıcılık yaparak besleniyorlardı; yalnızca kutup iklimlerinde et başlıca gıda maddesi olarak kendini gösteriyordu. (&#8230;) Tarih öncesinin ortalama insanı, haftada on beş saat kadar çalışarak gül gibi geçinip gidiyordu. İnsan haftada on beş saat çalışmayla hayatı kazanabiliyorsa, başka şeyler için pek fazla zamanı kalıyor demektir. O kadar ki, belki de hayatlarını renklendirecek çocukları, el işçiliği, aşçılık, şarkı söylemek gibi yetenekleri ya da kafa yoracak pek enteresan düşünceleri olmayan huzursuz tipler, bu zaman bolluğu yüzünde şöyle bir dolanıp mamut avlamaya karar vermiş olabilirler. Sonra da becerikli avcılar sırtlarında bir ton et, bol bol fildişi ve bir hikâye taşıyarak yorgun argın geri dönüyorlardı. Hayatı değiştiren şey et değildi burada. Hikâyeydi. Yabani yulaf tohumlarını ellerimin bütün gücüyle asılıp kabuğundan kopardım, (&#8230;) sonra pirelerin ısırdığı yerlerimi kaşıdım. Ool komik bir şey anlattı, derken dereye gidip bir su içtik, biraz da kertenkeleleri seyrettik, sonra oralarda biraz daha yulaf görmeyeyim mi&#8230; diye devam eden bir macerayı şöyle gerçekten sürükleyici bir hikâye haline getirmek hiç kolay değil. Mızrağımı o kıllı, devasa gövdeye sapladım; o sırada canavar Oob’u kocaman dişlerinden birine geçirmiş havada savuruyor, Oob avaz avaz haykırarak kıvranıyor, kanı kıpkızıl yağmur gibi üstümüze boşanıyordu, neyse ki şaşmaz okumla mamutu tam gözünden vurdum, beyni dağılınca hayvan devrildi, Boob da onun altında kalıp un ufak oldu&#8230; gibi bir anlatıyla karşılaştırılamaz, klasmana bile girmez. Bu ikinci hikâyede yalnız eylem değil, bir de kahraman var. Kahramanlar güçlüdür. Siz neye uğradığınızı anlamadan bir de bakarsınız ki yabani yulaf çayırındaki adamlar ve kadınlar, onların çocukları, yapıcıların el becerisi, düşünenlerin düşünceleri ve şarkıcıların şarkıları o örgüye eklenmiş, hepsi kahramanın öyküsünde göreve koşulmuş. Ama hikâye onların değil kahramanın hikâyesi.&#8221;</p>
<p>Ursula K. Le Guin; Kadınlar, Rüyalar; Ejderhalar; s. 52-53; Metis Yayınları</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://hiaxysheytan.com/1092/cek-elini-pipinden-adolf/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Başlıksız..</title>
		<link>http://hiaxysheytan.com/1038/basliksiz/</link>
		<comments>http://hiaxysheytan.com/1038/basliksiz/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Apr 2009 19:18:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>non serviam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Lorem Ipsum]]></category>
		<category><![CDATA[chuck palahniuk]]></category>
		<category><![CDATA[görünmez canavarlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hiaxysheytan.com/?p=1038</guid>
		<description><![CDATA[İnsanlara nasıl olduklarını sormamızın sebebi, kendi hakkımızda konuşmak istememizdir. / Chuck Palahniuk Görünmez Canavarlar&#8217;dan
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İnsanlara nasıl olduklarını sormamızın sebebi, kendi hakkımızda konuşmak istememizdir. / Chuck Palahniuk Görünmez Canavarlar&#8217;dan</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://hiaxysheytan.com/1038/basliksiz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İçmek Üzerine</title>
		<link>http://hiaxysheytan.com/1036/icmek-uzerine/</link>
		<comments>http://hiaxysheytan.com/1036/icmek-uzerine/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Apr 2009 19:18:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>non serviam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Lorem Ipsum]]></category>
		<category><![CDATA[charles bukowski]]></category>
		<category><![CDATA[İçmek Üzerine]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hiaxysheytan.com/?p=1036</guid>
		<description><![CDATA[“Bir alkolik asla önündeki yarım şişeyi kenara itip &#8216;tamam&#8230;&#8217; demez. Şişeyi son damlasına kadar içer, ondan sonra &#8216;tamam&#8230;&#8217; der” buyurdu Bukowski.
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>“Bir alkolik asla önündeki yarım şişeyi kenara itip &#8216;tamam&#8230;&#8217; demez. Şişeyi son damlasına kadar içer, ondan sonra &#8216;tamam&#8230;&#8217; der” buyurdu Bukowski.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://hiaxysheytan.com/1036/icmek-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Köprü</title>
		<link>http://hiaxysheytan.com/1032/kopru/</link>
		<comments>http://hiaxysheytan.com/1032/kopru/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Apr 2009 19:16:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>non serviam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Friedrich Nietzsche]]></category>
		<category><![CDATA[Irvin Yalom]]></category>
		<category><![CDATA[nietzsche ağladığında]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hiaxysheytan.com/?p=1032</guid>
		<description><![CDATA[“Hepimiz bazen birileriyle o kadar yakınlaşırız ki dostluğumuzu ya da kardeşliğimizi hiçbir şey engellemiyormuş gibi görünür, bizi ayıran küçücük bir köprü vardır, hepsi o kadar.
Ama tam sen bu köprüye adım atacakken sana şu soruyu sorsam :
“Bu köprüyü geçip bana gelir misin?”
İşte o anda artık bunu istemeyiverirsin, sorumu tekrarlasam öylece suskun kalırsın.
O andan itibaren aramıza dağlar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>“Hepimiz bazen birileriyle o kadar yakınlaşırız ki dostluğumuzu ya da kardeşliğimizi hiçbir şey engellemiyormuş gibi görünür, bizi ayıran küçücük bir köprü vardır, hepsi o kadar.<br />
Ama tam sen bu köprüye adım atacakken sana şu soruyu sorsam :<br />
“Bu köprüyü geçip bana gelir misin?”<br />
İşte o anda artık bunu istemeyiverirsin, sorumu tekrarlasam öylece suskun kalırsın.<br />
O andan itibaren aramıza dağlar ve azgın nehirler girer, bizi ayıran ve birbirimize yabancılaştıran duvarlar bitiverir önümüzde. Ve bir araya gelmek istesek de artık yapamayız.<br />
Ama o küçücük köprüyü düşündüğünde sözcüklere sığmayacak kadar büyüyüverir gözünde; yutkunur ve şaşar kalırsın&#8230;” der Nietzsche Yalom onu ağlattığında.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://hiaxysheytan.com/1032/kopru/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hiçbir şey</title>
		<link>http://hiaxysheytan.com/1026/hicbir-sey/</link>
		<comments>http://hiaxysheytan.com/1026/hicbir-sey/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Apr 2009 19:14:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>non serviam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Lorem Ipsum]]></category>
		<category><![CDATA[charles bukowski]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hiaxysheytan.com/?p=1026</guid>
		<description><![CDATA[Hiçbir şey
ziyan olmaz derler
ya öyle
ya da böyle
her şey ziyan olmuştur zaten&#8230; /Charles Bukowski
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Hiçbir şey<br />
ziyan olmaz derler<br />
ya öyle<br />
ya da böyle<br />
her şey ziyan olmuştur zaten&#8230; /Charles Bukowski</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://hiaxysheytan.com/1026/hicbir-sey/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Etki ve tepki</title>
		<link>http://hiaxysheytan.com/1021/etki-ve-tepki/</link>
		<comments>http://hiaxysheytan.com/1021/etki-ve-tepki/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Apr 2009 19:11:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>non serviam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Lorem Ipsum]]></category>
		<category><![CDATA[charles bukowski]]></category>
		<category><![CDATA[etki ve tepki]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hiaxysheytan.com/?p=1021</guid>
		<description><![CDATA[En iyilerimizin sonu genellikle kendi ellerinden olur
sırf uzaklaşmak için,
ve geride kalanlar
birinin onlardan
uzaklaşmayı neden isteyebileceğini
bir türlü tam olarak anlayamazlar&#8230;
/ Charles Bukowski
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>En iyilerimizin sonu genellikle kendi ellerinden olur<br />
sırf uzaklaşmak için,<br />
ve geride kalanlar<br />
birinin onlardan<br />
uzaklaşmayı neden isteyebileceğini<br />
bir türlü tam olarak anlayamazlar&#8230;<br />
/ Charles Bukowski</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://hiaxysheytan.com/1021/etki-ve-tepki/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Günün notu, otu boku</title>
		<link>http://hiaxysheytan.com/1015/gunun-notu-otu-boku/</link>
		<comments>http://hiaxysheytan.com/1015/gunun-notu-otu-boku/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Apr 2009 19:07:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>non serviam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Lorem Ipsum]]></category>
		<category><![CDATA[Cesare Pavese]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşama Uğraşı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hiaxysheytan.com/?p=1015</guid>
		<description><![CDATA[Bir kadın eğer budalaysa, eninde sonunda bir insan yıkıntısı ile karşılaşır ve onu
kurtarmaya çalışır.
Kimi zaman da başarır bu işi. Ama bir kadın, eğer budala değilse, eninde sonunda akıllı, sağlıklı bir adam bulup onu yıkıntıya çevirir. Her zaman başarır bu işi. (Yaşama Uğraşı&#8217;ndan sf:38)
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bir kadın eğer budalaysa, eninde sonunda bir insan yıkıntısı ile karşılaşır ve onu<br />
kurtarmaya çalışır.</p>
<p>Kimi zaman da başarır bu işi. Ama bir kadın, eğer budala değilse, eninde sonunda akıllı, sağlıklı bir adam bulup onu yıkıntıya çevirir. Her zaman başarır bu işi. (Yaşama Uğraşı&#8217;ndan sf:38)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://hiaxysheytan.com/1015/gunun-notu-otu-boku/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Invictus</title>
		<link>http://hiaxysheytan.com/1013/invictus/</link>
		<comments>http://hiaxysheytan.com/1013/invictus/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Apr 2009 19:06:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>non serviam</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Invictus]]></category>
		<category><![CDATA[william ernest henley]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://hiaxysheytan.com/?p=1013</guid>
		<description><![CDATA[beni saran gecenin içinden
mezar kadar kara, baştan başa
şükrederim hangi tanrılar verdiyse bana
fethedilmez ruhumu
ne ürktüm, ne bağırdım şartların pençesine düştüğüm anda bile
kaderin sopasıyla kanadı da başım
yine boyun eğmedim
öfke ve gözyaşı dolu bu yerin ötesinde
beklemiyor başka hiçbir sey
gölgelerin dehşetinden
yine de korkmaz bir halde
buluyor ve bulacak beni
yılların yılgınlığı ve tehdidi
kapı ne kadar dar olsa da
cezalarım ne kadar ağır [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>beni saran gecenin içinden<br />
mezar kadar kara, baştan başa<br />
şükrederim hangi tanrılar verdiyse bana<br />
fethedilmez ruhumu<br />
ne ürktüm, ne bağırdım şartların pençesine düştüğüm anda bile<br />
kaderin sopasıyla kanadı da başım<br />
yine boyun eğmedim<br />
öfke ve gözyaşı dolu bu yerin ötesinde<br />
beklemiyor başka hiçbir sey<br />
gölgelerin dehşetinden<br />
yine de korkmaz bir halde<br />
buluyor ve bulacak beni<br />
yılların yılgınlığı ve tehdidi<br />
kapı ne kadar dar olsa da<br />
cezalarım ne kadar ağır olsa da<br />
kaderimin efendisi de benim<br />
ruhumun kaptanı da&#8230;</p>
<p>william ernest henley</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://hiaxysheytan.com/1013/invictus/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

