Savaş sırasında güçlükle iş bulunabiliyordu; tarlalarda çalışamayacak kadar çelimsizdim, köylüler çiftlikte çocuklarını yada yakınlarını çalıştırmayı yeğ tutuyorlardı. Yersiz yurtsuz biri olarak herkesin şamar oğlanıydım. Sonunda yanında iş bulduğum çiftçi, eğlenmek için gömleğime yapışarak beni çekiyor ve dövüyordu. Ara sıra kardeşleriyle dostlarını çağırıyor, birlikte oyun oynuyorlardı: Onlardan birkaç adım ötede durup gözlerimi açarak ileri bakarken yüzüme tükürüyorlar, gözüme kaydedecekleri isabet sayısı üzerine bahse tutuşuyorlardı. Bu tükürük oyunu köyde çok yaygınlaşmaya başlıyordu. Kızların, oğlanların, çiftçilerin, karılarının, sarhoşların ya da içmeyenlerin, herkesin hedefiydim.

Günün birinde mantardan zehirlenen bir çocuÄŸun, köyün en zengin çiftçilerinden birinin çocuÄŸunun cenazesinde bulundum. Herkes bayramlıklarını giymiÅŸti, iyi ve alçakgönüllü görünüşleri vardı. Çukurun başında dikilen yıkılmış babaya bakıyordum. Yeni sürülmüş toprak gibi sapsarıydı yüzü, gözleri ÅŸiÅŸ ve kırmızıydı. Karısına yaslanıyor, bacakları bükülüyor, adamı güçlükle taşıyabiliyordu. Tabutu çukurun kıyısına bıraktıklarında, cilalı kapağın üstüne kendisini attı, çocuÄŸun kendisiymiÅŸ gibi tabutu öpmeye ve onunla konuÅŸmaya koyuldu. Çiftçinin ve karısının yakarmaları sessizliÄŸi yırtıyordu, sanki boÅŸ sahnede bir trajedi korosu hiç durmaksızın haykırıyordu. Köylülerin çocuklarına duyduÄŸu sevginin, hayvanlar arasında yayılan ateÅŸ gibi denetlenemeyen bir güç olduÄŸunu anladım. Sık sık çocuklarının ipeksi saçlarını okÅŸayan anneleri, çocuklarını havaya atıp tutarak eÄŸlenen babaları görüyordum. Tombul bacakları üzerinde sendeleyen, rüzgarın tokatladığı ayçiçeklerini dik tutan güçten destek alır gibi yuvarlanıp yeniden doÄŸrulan çocukları görüyordum. Sonra bir gün, umutsuz memeleriyle koca sürüyü birbirine katan, debelene debelene, ağır ağır can veren bir koyun gördüm. Köylüler, hayvanın otlarken bir olta iÄŸnesi ya da cam parçası yutmuÅŸ olabileceÄŸini söylüyorlardı. Aylar geçti. Bir sabah, sığırtmaçlığını yaptığım sürüden bir inek, komÅŸulardan birinin çiftliÄŸine daldı ve ürüne zarar verdi. Durum patronuma bildirildi. Tarlalardan döndüğümde beni bekliyordu. Beni ambara sürükledi, bacaklarım kan içinde kalana dek kırbaçladı. Sonunda, hırsından böğürerek deri kayışı suratıma fırlattı. Atılan olta iÄŸnelerini toplamaya ve ambarın arkasına gömmeye koyuldum. Çiftçiyle karısı kiliseye gittiÄŸinde gizli yerime süzülüyordum. Taze somunlardan aldığım ekmek içiyle topaklar yapıyordum; her birine de iki olta iÄŸnesiyle cam tozu koyuyordum. Çiftçinin üç çocuÄŸundan en küçüğüyle oynamayı severdim. Onu sık sık avluda bulur, kurbaÄŸa ya da leylek taklidi yaparak kahkahalarla güldürürdüm. Bir akÅŸam küçük kız göğsüme sokuldu. Ekmek içinden yaptığım topaklardan birini aldım, tükürüğümle ıslattım ve aÄŸzına attığı gibi yutmasını istedim. Durakladığını görünce, bir elma dilimi alıp aÄŸzımın içine koydum, iÅŸaret parmağımla ittim ve yuttum. Küçük kız da benden gördüğünü yaparak ekmek topaklarını birbiri ardına yuttu. Yüzüne bakmamak için başımı çevirdim ve babasının kırbacının yakıcılığından baÅŸka ÅŸey düşünmemeye kendimi zorladım. O andan sonra, zalim patronlarıma korkmadan bakmaya, sille tokat giriÅŸip kötü davranmalarına yol açmaya baÅŸladım. En ufak bir acı duymuyordum. YediÄŸim her kırbaç darbesini, benimkinden yüz kat beter bir acıyla ödeyeceklerdi. Artık kurbanları deÄŸildim: Onların hem yargıcı, hem de celladı oluvermiÅŸtim. Bölgede ne doktor vardı, ne de hastane. En yakın demiryolundan da, kırk yılda bir yük treni geçerdi. Gün doÄŸarken gözyaÅŸları içindeki ana baba, soluyup duran çocuklarını kiliseye, kutsaması için papaza götürdüler. Alacakaranlık çökerken, daha da umutsuz, ölüm halindeki çocukları büyü yapan sihirbazların uzaklardaki kulübelerine taşıdılar. Ama ölüm inatla haracını alıyor ve çocuklar teker teker ölüyordu. Köylülerin bazıları Tanrıya lanet okuyor, fısıldayarak tek evladı Hazreti İsa’yı, böylesine gaddar bir dünya yaratmakla iÅŸlediÄŸi günahın kefaretini ödemek için kendi eliyle çarmıha gerdiÄŸini söylüyorlardı. Bazı köylüler de, bombalanan ÅŸehirlerden, savaÅŸlardan, kamplardan ya da gece gündüz içinde insanların yakıldığı fırınlardan uzak durmak için ölümün gelip köylere yerleÅŸtiÄŸini savunuyorlardı. (…)