Ursula K. Le Guin: Dünyaya Orman Denir
filed in Edebiyat on Eki.26, 2008
AÄŸaçlarda kardeÅŸ gibi yaÅŸayan ve düşleri en az bizim gündelik yaÅŸamımız kadar gerçek olan bir ırk, kendini “gerçekçi” Arzlılara karşı nasıl savunabilir?
1970′lerin baÅŸlarında yazdığı Dünyaya Orman Denir’de Le Guin ABD’nin Vietnam savaşı politikasına doÄŸrudan göndermeler yapar. Arz, Athshe’ye uygarlık götürüyordu. Silahlar, sanayi, ÅŸehirler ve fahiÅŸeler. Tüm bunlara yer açmak için Athshe’nin yüzeyini kaplayan ormanları kesmek gerekecekti; zaten Arz’ın da ahÅŸaba ihtiyacı vardı. HerÅŸey yolundaydı yani. Ancak Athshe’nin yerli halkı olan ufak tefek tüylü yaratıkların dilinde “Orman” ve “Dünya” eÅŸanlamlı kelimelerdi; ikisi de “Athshe” demekti. O güne kadar ÅŸiddeti,savaÅŸmayı ve öldürmeyi tanımamış olan Athshe insanları dünyalarını -ormanlarını- yok olmaktan korumak için savaÅŸmayı ve öldürmeyi öğrenmek zorunda kalacaklardı artık. Dünya kurtulsa bile aynı dünya olabilecek miydi peki?
Le Guin, Dünyaya Orman Denir için şunları söylüyor:
“Yazmak çoÄŸunlukla zor ama keyifli bir iÅŸtir benim için; bu öyküyü yazması kolaydı ama pek keyifli deÄŸildi. Bana hiç seçenek bırakmadı. Ülserli bir patronun sekreterine mektup yazdırması gibi yazdırdı kendini bana. Ben orman ve düş üzerine yazmak istiyordum; yani belirli bir ekolojiyi içeriden bir bakışla betimlemek, biraz da Hadfield’in ve Dement’in uyku düşlerinin iÅŸlevleri ve düşün yararları üzerine görüşleriyle oynamak istiyordum. Ama patron ekolojik dengenin tahrip edilmesinden ve duygusal dengenin reddedilmesinden bahsetmek istiyordu. Oyun oynamak istemiyordu. Ahlak dersi vermek istiyordu. Ahlak dersi veren öyküleri pek sevmem, çoÄŸunlukla iyilik duygusundan yoksun olurlar. Umarım bu öykü öyle deÄŸildir. Madem bir kere ahlak dersi vermek zorunda kaldım, ÅŸunu söyleyebilirim bir tek. Don Davidson olmak Raj Lyubov olmaktan daha da acı vericidir.” – Ursula K. Le Guin (Arka Kapak)
OKUMA PARÇASI
Açılış bölümü, s. 5-9
Aklında bir gün evvelinden kalma iki ÅŸeyle uyandı Yüzbaşı Davidson; karanlıkta uzanırken bir süre onları seyretti. İyi olan: yeni kadın yüklü gemi gelmiÅŸti. İnanılır gibi deÄŸil. Burada, Centralville’delerdi, NAFAL’a göre Arz’dan yirmi yedi ışıkyılı, kopterle Smith Kampı’ndan dört saat uzaklıkta, Yeni Tahiti Kolonisi için ikinci çiftleÅŸgen kadın grubu, hepsi saÄŸlam ve temiz, 212 baÅŸ kullanıma hazır insan stoku. Ya da, en azından, yeteri kadar kullanılabilir. Kötü olan: Çöplük Adası’ndan gelen mahsul kaybı ve erozyonla ilgili rapor; tam bir bozgun. 212 baÅŸ yataÄŸa atılabilir memeli vücudun görüntüsü Yüzbaşı Davidson’un zihninde, yaÄŸmurun sürülmüş toprağı çamura çevirip kırmızı bulanık bir çorba gibi incelterek kayalardan aÅŸağı, hızla dövdüğü denize döktüğünü gördüğünde belirsizleÅŸti. Erozyon, Smith Kampı’nı yönetmek üzere Çöplük Adası’ndan ayrılmasından önce baÅŸlamıştı, tanrı vergisi olan olaÄŸanüstü görsel hafızası sayesinde herÅŸeyi çok net olarak hatırlıyordu. Görünüşe bakılırsa Kocakafa Kees haklıydı, iÅŸlenmesi planlanan arazide bir sürü aÄŸacı ayakta bırakmak gerekliydi. Yine de, toprağın bilimsel olarak iÅŸlendiÄŸi bir soya fasulyesi tarlasında, aÄŸaçlar yüzünden niçin bu kadar çok yer harcamak gerektiÄŸini anlamış deÄŸildi. Ohio’da böyle deÄŸildi; mısır istedin mi mısır ekersin ve de aÄŸaç gibi ÅŸeyler için hiç mi hiç yer kaybetmezsin. Fakat o zamanlar Arz ehlileÅŸtirilmiÅŸ bir gezegendi, oysa Yeni Tahiti için aynı ÅŸey söylenemezdi. Zaten burada olma nedeni de buydu: ehlileÅŸtirmek. Madem Çöplük Adası sırf kaya ve çukurlardan oluÅŸuyor, bırakın onu; baÅŸka bir adada yeniden baÅŸlayın ve daha iyisini yaratın. Bize boyun eÄŸdiremezsin, biz İnsanoÄŸlu’yuz. Bunun ne demek olduÄŸunu çok yakında öğreneceksin, kahrolası lanet gezegen, diye düşündü Davidson ve barakasının karanlığında meydan okurcasına diÅŸlerini gıcırdattı. İnsanoÄŸlunu düşünürken aklına Kadın geldi ve gülümseyen, kırıtan küçük vücutlar yine zihninde dolaÅŸmaya baÅŸladı.
“Ben,” diye bağırdı, doÄŸrulup çıplak ayaklarını soÄŸuk zemine sallandırırken. “Sıcak su hazırla, acele-et-çabuk!” Gürültüsünden iyice uyandı. Bir dizi rahat hareketle gerindi, göğsünü kaşıdı, ÅŸortunu çekti ve barakadan güneÅŸin aydınlattığı meydana çıktı. İriyarı, sert kaslı bir adamdı, iyi geliÅŸtirdiÄŸi vücudundan hoÅŸnuttu. Yaratıkçığı Ben, her zamanki gibi ateÅŸ üzerinde dumanlar çıkan sıcak suyunu hazırlamış, boÅŸluÄŸa bakmaktaydı. Yaratıkçıklar hiç uyumazlar, sadece oturur ve bakarlar. “Kahvaltı. Acele-et-çabuk!” dedi Davidson, yaratıkçığın havlu ve ayna ile beraber hazır ettiÄŸi jiletini kaba tahta masadan alırken.
Kalkmadan önce son anda Merkez’e uçup kendisine yeni kadınlar bakmaya karar vermiÅŸ olduÄŸundan bu gün yapacağı çok iÅŸ vardı. İki binden fazla erkek arasında 212 çok uzun dayanmazdı, ve ilk grup gibi muhtemelen bunların da çoÄŸunluÄŸu Koloni Gelini’ydi, sadece yirmi ya da otuzu EÄŸlence Personeli olarak gelmiÅŸti; ama o bebekler gerçekten çok arzulu kızlardı ve bu sefer en azından birini ilk olarak kapmaya kararlıydı. SaÄŸ yanağını vızıldayan jilete doÄŸru gergin tutarken, sol tarafıyla sırıttı.
YaÅŸlı yaratıkçık sallanıyor, aÅŸevinden kahvaltıyı getirmesi bir saat alıyordu. “Acele-et-çabuk!” diye bağırdı Davidson, Ben uÄŸraÅŸarak kemiksiz bedenin başıboÅŸ hareketlerini bir yürüyüşe çevirdi. AÅŸağı yukarı bir metre boyundaydı ve sırtındaki tüyler yeÅŸilden çok beyazdı; yaÅŸlıydı ve bir yaratıkçık için bile fazla kafasızdı, ancak Davidson onu nasıl idare edeceÄŸini bilirdi. Adamların birçoÄŸu bu beÅŸ para etmez yaratıkları idare edemiyorlardı ama Davidson’un hiç böyle bir problemi olmamıştı; eÄŸer emeÄŸine deÄŸecek olsa, hepsini evcilleÅŸtirebilirdi. DeÄŸmezdi gerçi. Getirin buraya yeteri kadar insan, yapın makinalarla robotları, kurun çiftliklerle ÅŸehirleri, bir daha kimsenin de yaratıkçıklara ihtiyacı kalmazdı. Ayrıca iyi de olurdu. Çünkü bu dünya, Yeni Tahiti, gerçek anlamıyla insanoÄŸlu içindi. Temizlenip boÅŸaltıldığı, karanlık ormanın hububat tarlalarına yer açmak üzere kesildiÄŸi, ilkel kasvet, yabanilik ve cehalet silinip süpürüldüğü zaman burası cennet, gerçek bir Aden olurdu. Yıpranmış Arz’dan daha iyi bir dünya. Ve bu onun dünyası olurdu. Çünkü Davidson’un içinde, çok derinlerinde bu vardı: dünya-terbiyecisi. Palavracı bir adam deÄŸildi, ölçüsünü bilirdi. Sadece bunun için yaratılmıştı. Ne istediÄŸini biliyordu, nasıl elde edeceÄŸini de. Ve istediÄŸini her zaman elde etmiÅŸti.
Gözleri mavi golf topları gibi dışarı fırlamış Kees Van Sten’in ÅŸiÅŸko, beyaz ve endiÅŸeli görüntüsünün yaklaÅŸtığını görmek bile keyfini kaçıramadı.
“Don,” dedi Kees selamlamadan, “aÄŸaç kesimcileri Arazi’ de yine kırmızı geyik avlamışlar. Salonun arka odasında on sekiz çift boynuz var”.
“Hiç kimse yasak avlananları yasak avlanmaktan alıkoyamamıştır, Kees.”
“Sen onları durdurabilirsin. Bunun için sıkıyönetim altında yaşıyoruz, bunun için bu Koloni’yi Ordu yönetiyor. Kurallar’ı uygulamak için”.
ÅžiÅŸko Kocakafa’dan cephe taarruzu! Bu neredeyse komikti. “Peki,” dedi Davidson anlayışlı bir ÅŸekilde. “Onları durdurabilirdim. Ama bak, benim ilgilendiÄŸim insanlar; benim iÅŸim onlar, senin de dediÄŸin gibi. Ve önemli olan da onlar. Hayvanlar deÄŸil. EÄŸer küçük bir gayri resmi av partisi bu kahrolası hayata tahammül edebilmelerine yardım ediyorsa, o zaman görmezlikten gelirim. Biraz eÄŸlenmeleri gerek”.
“Oyunları, sporları, hobileri, filmleri, geçen yüzyılın tüm önemli spor olaylarının teleteypleri, içkileri, marihuanaları, düşgördürücüleri ve Ordu’nun pek yaratıcı olmayan hijyenik eÅŸcinsellik düzenlemelerinden memnun olmayanlar için Merkez’de bir sürü taze kadın var. Senin şımarık, kötü ahlaklı sınır kahramanlarının nadir bulunan yerli bir canlı türünü ‘eÄŸlence için’ yok etmelerine gerek yok. EÄŸer harekete geçmezsen Yüzbaşı Gosse’ye bir Ekoloji İhlal Tutanağı rapor etmem gerekecek”.
“EÄŸer uygun görüyorsan yapabilirsin Kees,” dedi sinirini hiç bozmayan Davidson. Kees gibi bir Avrupalı’nın duygularının kontrolünü kaybettiÄŸinde yüzünün kıpkırmızı olması biraz dokunaklıydı. “Bu senin iÅŸin ne de olsa. Sana karşı koymayacağım; tartışmayı Merkez’de yapıp kimin haklı olduÄŸuna karar verebilirler. Görüyor musun Kees, sen burayı, aslında nasılsa öyle korumak istiyorsun. Büyük bir Ulusal Orman gibi. Bakmak ve incelemek için. Harika, sen bir uz’sun. Fakat bak, iÅŸleri bitiren biz sıradan adamlarız. Arz’ın oduna ihtiyacı var, hem de feci ÅŸekilde. Odunu Yeni Tahiti’de buluyoruz. Bu yüzden aÄŸaç kesimcisiyiz. Bak, ayrıldığımız nokta ÅŸu ki, senin için Arz önce gelmiyor aslında. Benim için ise önemli olan o.”
Kees o mavi golf-topu gözleriyle yan yan baktı. “Öyle mi? Bu dünyayı Arz’a mı benzetmek istiyorsun, ha? Beton çölüne?”
“Arz dediÄŸimde, Kees, insanları kastediyorum. İnsanoÄŸlunu. Sen geyikler, aÄŸaçlar ve fiberotu için endiÅŸeleniyorsun, çok güzel, senin bileceÄŸin iÅŸ. Fakat ben olayları önem derecelerine göre görmek isterim, yukarıdan aÅŸağıya, ve yukarıda, ÅŸimdiye kadar hep insan oldu. Åžu anda buradayız, o zaman bu dünya bizim istediÄŸimiz ÅŸekilde dönecek. İster beÄŸen ister beÄŸenme, bu yüzleÅŸmen gereken bir gerçek; iÅŸler böyle yürüyor. Dinle Kees, Merkez’e inip kolonimizin yeni üyelerine bir göz atacağım. Gelmek ister misin?”
“Hayır, saÄŸolun Yüzbaşı Davidson,” dedi uz laboratuvar barakasına doÄŸru ilerlerken. Gerçekten deliydi. O kahrolası geyikler için üzüntü içindeydi. Gerçekten muhteÅŸem hayvanlardı doÄŸrusu. Davidson’un canlı hafızası ilk gördüğünü hatırladı, burada Smith Toprağı’nda, büyük kırmızı bir gölge, yerden omuza kadar iki metre, dar altın boynuz tacı, çevik, cesur bir hayvan, hayal edilebilecek en iyi av hayvanı. Arz’dayken, Yüksek Kayalık DaÄŸlar’da ve Himalaya Parkları’nda bile robot geyikler kullanılıyordu, gerçekleri neredeyse yok olmuÅŸtu. Bunlar bir avcının rüyasıydılar. Bu yüzden de avlanılacaklardı. Hay kör ÅŸeytan, yabani yaratıkçıklar bile o iÄŸrenç oklarıyla avlıyorlardı onları. Geyikler avlanılacaktı çünkü onların burada olma nedeni buydu. Fakat zavallı yufka yürekli Kees bunu göremiyordu. Aslında akıllı bir adamdı, ama gerçekçi deÄŸildi, yeteri kadar sert deÄŸildi. Kazanan tarafta oynamak gerektiÄŸini, aksi takdirde kaybedeceÄŸini görmüyordu. Ve kazanan her zaman İnsanoÄŸlu’ydu. Fatih.
Cevap Yaz