Charles Bukowski: Ekmek Arası
filed in Edebiyat on Eki.26, 2008
“İlgi duymuyordum. Hiçbir ÅŸeye ilgi duymuyordum. Nasıl kaçabileceÄŸime dair hiç fikrim yoktu. DiÄŸerleri yaÅŸamdan tat alıyorlardı hiç olmazsa. Benim anlamadığım bir ÅŸeyi anlamışlardı sanki. Bende bir eksiklik vardı belki de. Mümkündü. Sık sık aÅŸağılık duygusuna kapılırdım. Onlardan uzak olmak istiyordum. Gidecek yerim yoktu ama. İntihar? Tanrım, çaba gerektiriyordu. BeÅŸ yıl uyumak istiyordum ama izin vermezlerdi.” – Charles Bukowski
Bukowski’den ailesine, çoculuÄŸuna, lise yıllarına, vesaire dair 58 epizodluk bir anlatı… Henüz Bukowski okumadıysanız, tarzı için kitabın en başındaki ilk beÅŸ epizoda bakabilirsiniz. (Arka Kapak)
Okuma Parçası
İlk anımsadığım, bir şeyin altında olduğum. Bir masanın altındaydım, bir masa ayağı gördüm, insanların bacaklarını ve masa örtüsünün sarkan bir parçasını. Karanlıktı orası, orda olmaktan hoşnuttum. Almanya olmalıydı. Bir veya iki yaşındaydım. 1922 senesi. İyi hissediyordum kendimi masanın altında. Halıya ve insan bacaklarına güneş ışığı vurmuştu. Güneş ışığını seviyordum. İnsan bacakları ilginç değildi, sarkan masa örtüsü, masa ayağı, güneş ışığı daha ilginçti.
Sonra hiç… sonra bir Noel ağacı. Mumlar. Kuş süslemeleri: gagalarından küçük böğürtlen dalları sarkan kuşlar. Bir yıldız. Kavga eden iki iri insan. Yemek yiyen insanlar, sürekli yiyen insanlar. Ben de yiyordum. Kaşığım öyle bükülmüştü ki, yemek yemek istediğimde sağ elimle tutmak zorundaydım. Sol elimle tutarsam kaşığın dış kısmı ağzıma bakıyordu. Kaşığı sol elimle tutmak istiyordum.
İki insan: biri daha iri ve kıvırcık saçlı, iri bir burnu var, büyük bir aÄŸzı, gür kaÅŸları; iri olan sürekli öfkeli, bağırıyor bazen; daha ufak olan sessiz, yuvarlak yüzlü, solgun, gözleri iri. İkisinden de korkuyordum. Bazen bir üçüncü kiÅŸi olurdu, boyun kısmı dantelli elbiseler giyen ÅŸiÅŸman biri. İri bir broÅŸ takıyor, yüzü üstünden kıllar çıkan siÄŸillerle kaplı. “Emily” diyorlar ona. Mutlu deÄŸildiler bu insanlar bir arada. Emily babaannemdi. Babamın adı “Henry” idi. Annemin adı “Katherine”. Adlarıyla hitap etmiyordum onlara. Ben “Henry Junior” idim. Genellikle Almanca konuÅŸuyordu bu insanlar, baÅŸlarda ben de Almanca konuÅŸuyordum.
Babaannemin ilk anımsadığım sözü ÅŸudur: “Hepinizi gömeceÄŸim!” İlk söylediÄŸinde yemeÄŸe baÅŸlamak üzereydik, daha sonraları da bu cümleyi tam yemek öncesi söylemeyi sürdürdü. Yemek yemek çok önemliydi. Patates püresi ve et suyu, özellikle pazarları. Rosto, Alman sosisi, ravent, tuzlama lahana, bezelye, havuç, ıspanak, çalı fasulye, tavuk, köfte, spagetti ve ravioli. SoÄŸan yahnisi, kuÅŸkonmaz ve her pazar vanilya dondurmalı çilek pastası. Kahvaltıda yumurta, kızarmış ekmek ve sosis. Bazen çörek ve pastırmalı yumurta. Kahve sürekli vardı. Ama en iyi patates püresini, et suyunu ve babaannemin “hepinizi gömeceÄŸim!” deyiÅŸini anımsıyorum. Amerika’ya geldikten sonra, Los Angeles Pasadena’dan kırmızı tramvaya binip sık sık ziyaretimize gelirdi. Biz T-Model Ford’umuzla seyrek giderdik onu görmeye.
Babaannemin evini severdim. Biber aÄŸaçlarının altında küçük bir evdi. Emily’nin kanaryalarının her biri ayrı bir kafesteydi. Bir ziyaretimizi özellikle anımsıyorum. Babaannem kuÅŸların uyuyabilmesi için kuÅŸ kafeslerine beyaz kılıflar geçiriyordu. İnsanlar iskemlelerine oturmuÅŸ laflıyorlardı. Odada bir piyano vardı, piyanoya oturup tuÅŸlara vurdum, insanlar konuÅŸurken piyanodan çıkan sesleri dinledim. Neredeyse ses vermeyen son tuÅŸlara bastığımda çıkan sesleri seviyordum en çok. Birbirlerine çarpan buz parçacıklarının çıkardıkları sesleri çaÄŸrıştırıyorlardı.
“Keser misin ÅŸunu!” dedi babam yüksek sesle.
“Bırak çalsın çocuk,” dedi babaannem.
Annem gülümsedi.
“Bu çocuk,” dedi babaannem, “onu beÅŸiÄŸinden alıp öpmek istediÄŸimde burnuma bir yumruk attı.”
Onlar konuşmayı, ben de piyanonun tuşlarına basmayı sürdürmüştüm.
“Neden akort ettirmiyorsun ÅŸunu?” diye sordu babam.
Sonra, büyükbabamı görmeye gideceğimiz söylendi bana. Babaannemle büyükbabam ayrı yaşıyorlardı. Büyükbabamın kötü biri olduğu, nefesinin kötü koktuğu söyleniyordu.
“Nefesi neden kokuyor?”
Cevap vermediler.
“Nefesi neden kokuyor?”
“İçer.”
T-Model arabamıza binip Leonard büyükbabayı ziyarete gittik. Eve geldiÄŸimizde terastaydı büyükbaba. YaÅŸlı ama dimdik. Almanya’da subayken Amerika sokaklarının altın olduÄŸunu duymuÅŸ, göç etmiÅŸti. Altın deÄŸildi sokaklar, o da bir inÅŸaat ÅŸirketine müdür olmuÅŸtu.
Diğerleri arabadan inmediler. Büyükbaba parmak salladı bana. Biri kapıyı açtı, inip ona doğru yürüdüm. Saçları tamamen beyaz ve uzundu, sakalı da öyle. Yakınlaşınca gözlerinin parladığını gördüm, bana bakan iki mavi ışıktılar. Bir mesafe bırakıp durdum.
“Henry,” dedi büyükbaba, “sen ve ben, birbirimizi tanıyoruz. İçeri gel.”
Elini uzattı. Yanına gidince nefesindeki kokuyu aldım. Çok kesifti koku, gördüğüm en güzel adamdı ama, ve beni korkutmuyordu.
Evine girdim. Bir iskemleye doğru götürdü beni.
“Otur, lütfen. Sevindim seni gördüğüme.”
Başka bir odaya gitti. Sonra bir teneke kutuyla döndü.
“Bu sana. Aç.”
Kutunun kapağını kurcalamaya başladım, açamıyordum.
“Dur,” dedi, “bana ver.”
Kapağını gevşetip kutuyu bana geri verdi. Kapağı çektim ve kutunun içinde bir haç duruyordu. Kurdeleli bir Alman haçı.
“İstemem,” dedim, “sende kalsın.”
“Senin,” dedi, “yapışkanlı bir rozet.”
“TeÅŸekkür ederim.”
“Gitsen iyi olacak. Seni merak ederler.”
“Peki, alasmarladık.”
“Güle güle, Henry. Dur, bekle…”
Durdum. İki parmağını pantolonunun küçük cebine sokup öbür eliyle uzun bir altın zinciri çekmeye başladı. Sonra da altın cep saatini hediye etti bana, zinciriyle.
“TeÅŸekkürler, büyükbaba.”
Dışarda bekliyorlardı, T-Model’e bindim ve uzaklaÅŸtık. Yol boyunca birçok ÅŸeyden söz ettiler. Sürekli konuÅŸurlardı. Babaannemin evine dönerken de durmadan konuÅŸmuÅŸlar, ama büyükbabamdan bir kez bile söz etmemiÅŸlerdi.
2
T-Model arabamızı anımsıyorum. Yüksek bir arabaydı, yan taraflardaki ahşap kaplamaların dostça bir görünümleri vardı. Soğuk günlerde, sabahları ve genellikle başka zamanlarda da marş basmaz, babam motoru manivela ile önden çalıştırmak zorunda kalırdı, defalarca çevirirdi kolu motor çalışana dek.
“Bunu yaparken kolunu kırabilir insan. At gibi tepiyor.”
Anneannemin bizi ziyaret etmediği pazarlar arabamızla gezintiye çıkardık. Bizimkiler portakal bahçelerini severlerdi, kilometrelerce portakal ağaçları, çiçek açmak üzere ya da portakal dolu. Bir piknik sepetimiz, bir de metal kutumuz vardı. Metal kutuda buz, üstünde de dondurulmuş meyve konserveleri, sepette ise salamlı sandöviçler, cips ve meşrubat olurdu. Meşrubatlar sürekli kutuyla sepet arasında mekik dokurlardı, çabuk dondukları için sık sık çözülmeleri gerekiyordu.
Babam Camel sigarası içer, sigara paketiyle birçok numara gösterirdi bize. Kaç piramit var bu resimde? Sayın. Sayardık ve bize başka piramitler gösterirdi.
Develerin hörgüçleri ve paketin üstündeki yazılarla ilgili numaralar da biliyordu. Camel sigarası sihirliydi.
Belleğimde yer etmiş özel bir pazar var. Piknik sepeti boştu. Ama portakal bahçeleri boyunca yol alıp yaşadığımız yerden uzaklaşıyorduk.
“Baba,” dedi annem, “benzinimiz biter mi?”
“Hayır, yeterince allahın cezası benzin var.”
“Nereye gidiyoruz?”
“Kendime allahın cezası portakallardan toplayacağım!”
Annem hiç kımıldamadı ve yola devam ettik. Babam arabayı yolun kenarına çekip tel örgünün yanına park etti ve orda oturup dinlendik. Sonra babam kapıyı açıp dışarı çıktı.
“Sepeti getir.”
Tel örgünün üstünden atladık.
“Beni izleyin,” dedi babam.
Derken iki sıra portakal ağacının arasındaydık, dalların ve yaprakların gölgesinin altında. Babam durup uzandı ve en yakın ağacın alt dallarından portakal koparmaya başladı. Portakalları ağaçtan koparırken öfkeli görünüyordu, bir aşağı bir yukarı sallanan dallar da öyle. Portakalları annemin tuttuğu sepetin içine atıyordu. Bazen ıskalıyordu, o zaman da ben portakalın peşine düşüp sepete koyuyordum. Babam bir ağaçtan öbürüne gidiyordu, alt dallardan kopardığı portakalları sepete atarak.
“Baba, yeter bu kadar,” dedi annem.
“Yetmez.”
Koparmayı sürdürdü.
Sonra bir adam geldi yanımıza, çok uzun boylu biri. Elinde tüfek vardı.
“Hey ahbap, ne yaptığını sanıyorsun?”
“Portakal topluyorum. Bol miktarda var burda.”
“Bunlar benim portakallarım. Dinle beni ÅŸimdi, kadınına portakalları yere dökmesini söyle.”
“Yeterince allahın cezası portakal var burda. Birkaçı eksilse ne olur?”
“Bir tek portakalım bile eksilmeyecek! Kadınına onları yere dökmesini söyle!”
Adam silahını babama doğrulttu.
“Dök onları,” dedi babam anneme.
Portakallar yerde yuvarlandılar.
“Åžimdi,” dedi adam, “bahçemden çıkın.”
“Bu portakalların hepsine ihtiyacın yok.”
“Ben neye ihtiyacım olduÄŸunu biliyorum. Çıkın.”
“Senin gibileri asmalı!”
“Burda kanun benim. Yaylan!”
Adam tüfeğini doğrulttu tekrar. Babam dönüp geriye doğru yürümeye başladı. Biz onu izledik, adam da bizi. Sonra arabaya bindik ama çalışmayacağı tuttu yine. Babam elle çalıştırmak için arabadan indi. İki kez denedi ama çalışmadı. Babam terlemeye başlamıştı. Adam yol kenarında duruyordu.
“Åžu allahın cezası ÅŸeyi çalıştır!” dedi.
Babam manivelayı tekrar çevirmeye hazırlandı. “Senin toprağında deÄŸiliz! İstediÄŸimiz kadar kalırız burda!”
“BoÅŸversene! Åžu aleti burdan çıkar, hemen!”
Babam kolu tekrar çevirdi. Motor tekleyip stop etti. Annem kucağında boş piknik sepeti, oturuyordu. Adama bakmaya korkuyordum. Babam bir kez daha çevirdi kolu ve motor çalıştı. Arabaya atlayıp vitese taktı.
“Geri gelme,” dedi adam, “bir dahaki sefere bu kadar ÅŸanslı olamazsın.”
Babam arabayı yola çıkarıp sürdü. Adam hâlâ yol kenarındaydı. Babam çok hızlı sürüyordu. Sonra arabayı yavaşlatıp U-dönüşü yaptı. Adamın durduğu yere doğru sürdü. Adam gitmişti. Dönüş yoluna koyulduk.
“Bir gün geri dönüp o orospu çocuÄŸuna gününü göstereceÄŸim,” dedi babam.
“Baba, güzel bir yemek yiyelim bu akÅŸam. Ne istersin?” diye sordu annem.
“Domuz pirzolası,” dedi babam.
Arabayı bu kadar hızlı sürdüğünü görmemiştim daha önce.
3
Babamın iki erkek kardeÅŸi vardı. Küçüğünün adı Ben, büyüğünün John’du. Alkolik ve baÅŸarısızdılar ikisi de. Annemle babam sık sık söz ederlerdi onlardan.
“İkisi de bir baltaya sap olamadı,” dedi babam.
“Kötü bir aileden geliyorsun,” dedi annem.
“Senin kardeÅŸin de bir bok deÄŸil!”
Dayım Almanya’daydı. Babam hep kötü konuÅŸurdu onun hakkında.
Bir de eniÅŸtem vardı. Jack, halam Elinore’un kocası. Jack eniÅŸte ile Elinore halamı hiç görmemiÅŸtim, çünkü babamın onlarla arası yoktu.
“Elimdeki ÅŸu yara izini görüyor musun?” diye sordu babam. “Elinore ben çok küçükken elindeki sivri kalemi batırdığında oldu bu. Hiç kaybolmadı bu iz.”
Babam insanlardan hoÅŸlanmazdı. Benden de hoÅŸlanmıyordu. “Çocuklar görünmeli, ama sesleri çıkmamalı,” derdi bana.
Emily büyükannenin gelmediği bir pazar sabahıydı.
“Gidip Ben’i görmeliyiz,” dedi annem, “ölüyor.”
“Emily’den dünyanın parasını ödünç aldı. Kumar, kadın ve içkiye gitti paralar.”
“Biliyorum,” dedi annem.
“Emily öldüğünde hiç para bırakmayacak.”
“Yine de gidip Ben’i görmeliyiz. Sadece iki haftası kalmış diyorlar.”
“Peki, peki, gideriz.”
T-Model’e binip yola çıktık. Yol uzundu, annem yolda inip çiçek aldı. DaÄŸlara doÄŸru gidiyorduk. Dağın eteÄŸine vardık ve tırmanmaya baÅŸladık. Yol kavisliydi. Ben Amca tepedeki sanatoryumda kalıyordu, veremdi.
“Ben’i burda tutmak Emily’ye pahalıya patlıyordur,” dedi babam.
“Leonard yardım ediyordur belki.”
“Metelik yok onda. SarhoÅŸ olup dağıttı hepsini.”
“Leonard büyükbabayı seviyorum ben.”
“Çocuklar görünmeli, ama sesleri çıkmamalı,” dedi babam. Sonra, “Ah, o Leonard, çocuklarına sadece sarhoÅŸ olduÄŸu zaman iyi davranırdı. Bizimle ÅŸakalaşıp para verirdi. Ama ertesi gün ayıldığında dünyanın en kötü adamıydı tekrar,” diye devam etti.
Güzel tırmanıyordu T-Model dağ yolunu. Hava açık ve güneşliydi.
“İşte geldik,” dedi babam. Arabayı sanatoryumun park yerine doÄŸru yöneltti ve arabadan indik. Annemle babamın peÅŸinden binaya girdim. Odasına girdiÄŸimizde Ben Amca yatağında oturmuÅŸ pencereden dışarı bakıyordu. Biz içeri girerken başını çevirip bize baktı. Çok yakışıklı bir adamdı. İnceydi, siyah saçları, parıldayan koyu renk gözleri vardı. Parlak bir ışık saçıyordu gözleri.
“Merhaba Ben,” dedi annem.
“Merhaba Katy.” Sonra bana baktı. “Henry mi bu?”
“Evet.”
“Oturun.”
Babam ve ben oturduk.
Annem ayakta duruyordu. “Bu çiçekler için bir vazo yok mu, Ben?”
“Çok güzel çiçekler, teÅŸekkür ederim, Katy. Hayır, odada vazo yok.”
“Ben bir vazo bulayım,” dedi annem.
Elinde çiçeklerle odadan çıktı.
“Sevgililerin nerde ÅŸimdi, Ben?”
“Arada sırada uÄŸruyorlar.”
“Eminim.”
“UÄŸruyorlar.”
“Katherine seni görmek istediÄŸi için burdayız.”
“Biliyorum.”
“Ben de istedim seni görmeyi Ben Amca. Çok güzel adamsın bence.”
“Kıçım gibi güzel,” dedi babam.
Annem döndü, çiçekleri bir vazoya koymuştu.
“Pencerenin yanındaki ÅŸu masaya koyayım.”
“Çok güzel çiçekler, Katy.”
Annem oturdu.
“Fazla kalamayacağız,” dedi babam.
Ben Amca elini şiltenin altına sokup bir paket sigara çıkardı, bir tane çekti ve bir kibrit çakıp yaktı. Derin bir nefes çekip dumanı saldı.
“Sigara içmenin yasak olduÄŸunu biliyorsun,” dedi babam. “O sigaraları nerden bulduÄŸunu da biliyorum. Orospular getiriyorlar. Doktora söyleyeceÄŸim, o orospuların buraya girmesine izin vermesin.”
“Bi bok yiyemezsin,” dedi amcam.
“Åžu sigarayı aÄŸzından çekip almak geliyor içimden!”
“İçinden doÄŸru dürüst bir ÅŸey gelmez senin zaten,” dedi amcam.
“Ben,” dedi annem, “sigara içmemelisin, öldürecek seni.”
“İyi bir hayatım oldu,” dedi amcam.
“Hiçbir zaman iyi bir hayatın olmadı,” dedi babam. “Yalan, içki, borç, orospular. Ömründe bir gün bile çalışmadın! Åžimdi de ölüyorsun, 24 yaşında!”
“İyiydi,” dedi amcam. Camel sigarasından derin bir nefes daha çekip dumanı üfledi.
“Çıkalım burdan,” dedi babam, “bu adam delirmiÅŸ.”
Babam ayağa kalktı. Sonra annem kalktı. Sonra ben.
“Güle güle, Katy,” dedi amcam, “ve güle güle Henry.” Hangi Henry’yi kastettiÄŸini belirtmek için bana bakmıştı.
Babamın peşinden sanatoryumdan çıkıp park yerindeki arabamıza doğru yürüdük. Bindik, çalıştı ve kavisli dağ yolundan aşağı inmeye başladık.
“Daha uzun kalmalıydık,” dedi annem.
“Tüberkülozun bulaşıcı olduÄŸunu bilmiyor musun?” diye sordu babam.
“Güzel adam bence,” dedim.
“Hastalıktan,” dedi babam, “öyle bir görünüm verir onlara. Tüberküloz dışında çok ÅŸey daha kapmıştır.”
“Ne gibi ÅŸeyler?” diye sordum.
“Sana söyleyemem,” diye yanıtladı babam. Ben ne olabileceklerini merak ederken, babam kavisli yolda direksiyon sallıyordu.
4
BaÅŸka bir pazar yine T-Model’e binip John amcamı aramaya çıkmıştık.
“Azmi yok,” dedi babam. “Hangi cesaretle allahın cezası yüzünü kaldırıp insanların gözlerine bakıyor anlamıyorum.”
“Tütün çiÄŸnemese keÅŸke,” dedi annem, “her yere tükürüyor.”
“Bu ülkenin tüm insanları onun gibi olsaydı Çin istilasına uÄŸramıştık, çamaşırları biz yıkıyor olurduk.”
“John’un hiç ÅŸansı olmadı,” dedi annem. “Küçük yaÅŸta evi terk etti. Sen lise bitirdin hiç olmazsa.”
“Kolej,” dedi babam.
“Nerde?” diye sordu annem.
“Indiana Üniversitesi.”
“Jack sadece lise okuduÄŸunu söylemiÅŸti.”
“Sadece lise okuyan Jack. Bu yüzden zenginlerin bahçıvanlığını yapıyor.”
“Jack eniÅŸtemi hiç görebilecek miyim?” diye sordum.
“Bakalım John amcanı bulabilecek miyiz önce,” dedi babam.
“Çinliler gerçekten bu ülkeyi istila etmek istiyorlar mı?” diye sordum.
“Asırlardır pusudalar o sarı ÅŸeytanlar. Japonlar’la savaÅŸmak zorunda kalmaları engelledi onları.”
“Kim daha iyi savaşır, Çinliler mi yoksa Japonlar mı?”
“Japonlar. Sorun Çinliler’in çok fazla olmalarında. Bir Çinli’yi öldürdüğün zaman ortadan ikiye bölünüp iki Çinli olur.”
“Tenleri neden sarı?”
“Su içeceklerine kendi çiÅŸlerini içerler de ondan.”
“Baba, böyle konuÅŸma çocukla!”
“Öyleyse soru sormayı kesmesini söyle.”
Bir başka sıcak Los Angeles gününde yol alıyorduk. Annemin üstünde güzel bir elbise, başında şık bir şapka vardı. Annem böyle giyindiğinde dimdik oturur, boynu kasılırdı.
“KeÅŸke yeterli paramız olsa da John ve ailesine yardımcı olabilsek,” dedi annem.
“İçine iÅŸeyebilecekleri bir taslarının bile olmaması benim suçum deÄŸil,” diye cevap verdi babam.
“Baba, John da senin gibi savaÅŸa katıldı. Bir ÅŸeyleri hak ettiÄŸine inanmıyor musun?”
“Hiç yükselemedi. Ben başçavuÅŸ oldum.”
“KardeÅŸlerinin hepsi senin gibi olamazlar ki Henry.”
“Allahın cezası bir dürtüleri yok! Topraktan geçinebileceklerini sanıyorlar!”
Bir süre daha yol aldık. John Amca ile ailesi küçük bir binada yaşıyorlardı. Çatlak kaldırımda yürüyüp eğri büğrü bir terasa çıktık ve babam zile bastı. Zil çalmadı. Kapıyı vurdu, sert.
Uzun gibi gelen bir süreden sonra kapı aralandı. Sonra biraz daha açıldı. Anna yengem göründü. Çok inceydi, avurtları çökmüştü ve göz altlarında halkalar vardı, mor halkalar. Sesi de inceydi.
“Oh, Henry… Katherine… içeri girin, lütfen…”
Peşinden içeri girdik. Çok az eşya vardı. Bir kahvaltı masası, dört iskemle ve iki yatak. Annemle babam iskemlelere oturdular. İki kız, Katherine ve Betsy (isimlerini sonradan öğrendim) lavabonun başında durmuş neredeyse boş bir fıstık ezmesi kavanozundan fıstık ezmesi kazımakla meşguldüler.
“Öğle yemeÄŸi yiyorduk,” dedi Anna yenge.
Kızlar kuru ekmek parçalarına azıcık fıstık ezmesi sürmüşlerdi. Kavanozun içine bakıp bıçakla kazıyorlardı.
“John nerde?” diye sordu babam.
Yılgın bir şekilde oturdu yengem. Çok güçsüz görünüyordu, çok solgun. Elbisesi kirliydi, saçları taranmamış, yorgun, hüzünlü.
“Onu bekliyoruz. Bir süredir görmedik.”
“Nereye gitti?”
“Bilmiyorum. Motosiklete atlayıp gitti.”
“Tek düşündüğü motosikleti,” dedi babam.
“Küçük Henry mi bu?”
“Evet.”
“Sadece bakıyor. Çok sessiz.”
“Böyle istiyoruz onu.”
“Durgun sular derin olur.”
“Bu öyle deÄŸil. Tek derin yanı kulaklarındaki delikler.”
Kızlar ekmek parçalarını alıp dışarı çıktılar, eşiğe oturup yemeye başladılar. Bizimle konuşmamışlardı. Çok hoş bulmuştum onları. Anneleri gibi inceydiler ama yine de çok hoştular.
“Nasılsın Anna?” diye sordu annem.
“İyiyim.”
“İyi görünmüyorsun Anna. Gıdaya ihtiyacın var sanıyorum.”
“Senin oÄŸlan niye oturmuyor? Otur Henry.”
“Ayakta durmayı sever,” dedi babam. “Güçlenmesini saÄŸlar, Çinliler’le dövüşmeye hazırlanıyor.”
“Çinliler’i sevmiyor musun?” diye sordu yengem.
“Hayır,” dedim.
“Durumunuz nasıl Anna?” diye sordu babam.
“Çok kötü aslında… Evsahibi kira için sıkıştırıp duruyor. Çok da çirkinleÅŸebiliyor. Korkutuyor beni. Ne yapacağımı bilmiyorum.”
“Polislerin John’un peÅŸinde olduklarını duydum,” dedi babam.
“Fazla bir ÅŸey yapmadı.”
“Ne yaptı?”
“Sahte on sentlik bastı.”
“On sentlik mi? Tanrım, nasıl bir gaye bu?”
“Aslında kötü olmak istemiyor John.”
“Hiçbir ÅŸey olmak istemiyor bana sorarsan.”
“Eline bir fırsat geçse bir ÅŸeyler olur.”
“KurbaÄŸanın kanatları olsaydı hoplaya hoplaya kıçını eskitmezdi!”
Sessizlik oldu, öylece oturdular. Dönüp dışarı baktım. Kızlar terastan ayrılmışlar, bir yerlere gitmişlerdi.
“Gel otur Henry,” dedi Anna yenge.
Kımıldamadım. “TeÅŸekkür ederim. İyiyim böyle.”
“Anna,” diye sordu annem, “John’un geleceÄŸinden emin misin?”
“Piliçlerden bıkınca döner,” dedi babam.
“John çocuklarını çok sever…” dedi Anna.
“Polisler baÅŸka bir iÅŸ yüzünden peÅŸindelermiÅŸ diye duydum.”
“Ne?”
“Tecavüz.”
“Tecavüz mü?”
“Evet Anna. Öyle duydum. Motosikleti ile gidiyormuÅŸ bir gün, genç bir kız otostop yapmış. Motorunun arkasına binmiÅŸ ve John yolda boÅŸ bir garaj görmüş. Garaja girip kapıyı kapamış ve kıza tecavüz etmiÅŸ.”
“Nasıl öğrendin bunu?”
“Öğrenmek mi? Polisler gelip bana söylediler, nerde olduÄŸunu sordular.”
“Söyledin mi?”
“Niçin söyleyeyim? Hapse girip sorumluluklarından kaçsın diye mi? İstediÄŸi bu zaten.”
“Hiç böyle düşünmemiÅŸtim.”
“Tecavüzü hoÅŸ gördüğümden deÄŸil…”
“Bir erkek ne yaptığının farkında olmaz bazen.”
“Ne?”
“Çocuklar bir yandan, yaÅŸam sıkıntısı ve üzüntü bir yandan… Pek çekici deÄŸilim artık. Genç bir kız gördü, hoÅŸuna gitti… Kız motosikletine bindi, kollarını beline dolamıştır filan…”
“Ne?” diye sordu babam, “Sana tecavüz etseler hoÅŸuna gider miydi?”
“Gitmezdi sanırım.”
“O kızın da hoÅŸuna gitmemiÅŸtir eminim.”
Bir sinek belirdi ve masanın etrafında daireler çizmeye başladı. İzledik.
“Yiyecek hiçbir ÅŸey yok burda,” dedi babam. “Bu sinek yanlış yere gelmiÅŸ.”
Sinek daha cüretkâr uçmaya, giderek bize daha yakın daireler çizip vızıldamaya başladı. Daireler küçüldükçe vızıltısı artıyordu.
“Polislere John’un eve gelebileceÄŸini söylemezsin deÄŸil mi?” diye sordu yengem babama.
“Bu kadar kolay kurtulmasına izin veremem,” dedi babam.
Annem eli ile çabuk bir hareket yaptı. Elini kapattı ve masanın üstüne koydu.
“Yakaladım,” dedi.
“Neyi yakaladın?” diye sordu babam.
“SineÄŸi,” dedi annem tebessüm ederek.
“Sana inanmıyorum…”
“SineÄŸi görebiliyor musun? Sinek yok oldu.”
“Uçup gitti.”
“Hayır, avucumda.”
“Kimse bu kadar hızlı olamaz.”
“Ama avucumda.”
“Palavra.”
“Bana inanmıyor musun?”
“Hayır.”
“Aç aÄŸzını öyleyse.”
“Peki.”
Babam ağzını açtı ve annem elini ağzına dayadı. Babam birden sıçrayıp boğazını tuttu.
“AMAN TANRIM!”
Sinek ağzından çıkıp tekrar daireler çizmeye başladı.
“Bu kadar yeter,” dedi babam, “eve gidiyoruz!”
Ayağa kalkıp dışarı çıktı, yürüyüp arabaya bindi ve kaskatı oturdu, tehlikeli görünüyordu.
“Birkaç kutu konserve getirdik size,” dedi annem yengeme. “Para veremediÄŸimiz için kusura bakma ama Henry para verirsek John’un içkiye veya motosikleti için benzine yatıracağını düşünüyor. Fazla bir ÅŸey deÄŸil, biraz çorba, biraz et, bezelye…”
“Oh, Katherine, teÅŸekkür ederim, ikinize de…”
Annem kalktı ve onu izledim. Arabada iki koli konserve vardı. Babamın dimdik oturduğunu gördüm, kızgındı hâlâ.
Annem kolilerden küçük olanı bana verip büyüğünü kendi aldı ve peşinden eve yürüdüm. Kolileri masanın üstüne koyduk. Anna yenge gelip konservelerden birini eline aldı. Bezelye konservesiydi, kutunun üstündeki etikette küçük ve yuvarlak yeşil bezelyeler vardı.
“Bu harika,” dedi yengem.
“Anna, gitmemiz gerekiyor. Henry’nin gururu kırıldı.”
Yengem kollarını anneme doladı. “Her ÅŸey o kadar kötü gitti ki. Ama bu bir rüya gibi. Hele kızlar eve bir gelsinler. Konserveleri görünce delirecekler!”
Annem yengeme bir kez daha sarıldı ve ayrıldılar.
“John kötü biri deÄŸil,” dedi yengem.
“Biliyorum,” dedi annem. “Allahaısmarladık Anna.”
“Güle güle Katherine. Güle güle Henry.”
Annem dönüp kapıya doğru yürüdü. Onu takip ettim. Arabaya yürüyüp bindik. Babam arabayı çalıştırdı.
Uzaklaşırken yengemin kapının önünde durup el salladığını gördüm. Babam karşılık vermedi. Ben de vermedim.
5
Babamı sevmemeye baÅŸlamıştım. Sürekli bir ÅŸeylere kızıyor, gittiÄŸimiz her yerde insanlarla tartışıyordu. Ama pek korkutamıyordu onları; genellikle sakin bir ÅŸekilde ona bakıyorlardı ve bu onu daha da öfkelendiriyordu. Ender olarak dışarda yediÄŸimizde yemekleri beÄŸenmiyor, ödemeyi reddediyordu. “Bu kremada sinek boku var! Ne biçim yer burası?”
“Kusura bakmayın efendim, ödemeyebilirsiniz. Yeter ki gidin.”
“GideceÄŸim tabii ki! Ama geri geleceÄŸim! AteÅŸe vereceÄŸim bu allahın cezası yeri!”
Bir keresinde eczaneye girmiÅŸtik, annemle ben baÅŸka bir taraftayken babam tezgâhtar adama bağırmaya baÅŸlamıştı. BaÅŸka bir tezgâhtar anneme, “Kim bu korkunç adam? Buraya her geldiÄŸinde mesele çıkartıyor,” diye sormuÅŸtu.
“O benim kocam,” diye cevap vermiÅŸti annem.
BaÅŸka bir olay anımsıyorum. Babam süt dağıtıcısı olarak çalışıyor, sabahın erken saatlerinde süt dağıtmaya çıkıyordu. Bir sabah beni uyandırmıştı. “Gel, sana bir ÅŸey göstermek istiyorum.” Onunla dışarı çıktım. Üstümde pijamalarım, ayağımda terliklerim vardı. Bir atın çektiÄŸi süt arabasına doÄŸru yürüdük. At hareketsiz duruyordu. “İzle,” dedi babam. Bir kesme ÅŸeker çıkarıp avucuna koydu ve atın aÄŸzına doÄŸru tuttu. At elinden ÅŸekeri yedi. “Åžimdi sen dene…” Elime bir kesme ÅŸeker koydu. Çok iri bir attı. “Biraz daha yaklaÅŸ! Elini uzat!” Atın elimi ısıracağından korkuyordum. At başını eÄŸdi; burun deliklerini gördüm, dudakları geri çekilmiÅŸti, sonra dilini ve diÅŸlerini gördüm, ÅŸeker gitmiÅŸti. “İşte. Bir daha dene…” Tekrar denedim. At ÅŸekeri alıp başını salladı. “Åžimdi,” dedi babam, “at üstüne sıçmadan seni içeri götüreyim.”
BaÅŸka çocuklarla oynamama izin yoktu. “Kötü çocuklar onlar,” derdi babam, “fakir ailelerin çocukları.” “Evet,” diye katılırdı annem. Annemle babam zengin olmayı arzuladıklarından kendilerini öyle görüyorlardı.
Yaşıtlarımla arkadaÅŸlık kurmaya yuvada baÅŸlamıştım. Tuhaftılar, gülüyor, konuÅŸuyor, mutlu görünüyorlardı. Onlardan hoÅŸlanmamıştım. Sürekli hastalanacak, kusacakmış gibi hissediyordum kendimi, hava da durgun ve beyazdı hep. Suluboya resim yapıyorduk. Bahçedeki turpların resmini yapmış, bir hafta sonra da turpları tuzlayıp yemiÅŸtik. Yuvadaki öğretmenimi seviyordum, annemden babamdan çok seviyordum onu. Problemlerden biri tuvalete gitmekti. Sürekli tuvalete gitme ihtiyacı duyuyordum, ama diÄŸerlerinin bunu bilmesini istemediÄŸim için tutuyordum. Çok zordu tutmak. Ve hava beyazdı, midem bulanırdı, iÅŸemek ve sıçmak isterdim ama tek kelime etmezdim. BaÅŸka biri tuvaletten döndüğünde “pissin sen, orda bir ÅŸey yaptın,” diye düşünürdüm…
Küçük kızlar, kısa elbiseleri, uzun saçları ve güzel gözleri ile çok hoştular ama, belli etmemelerine rağmen onlar da orda bir şeyler yapıyorlar diye düşünürdüm.
Yuvadan en çok aklımda kalan havanın beyazlığı olmuştu…
İlkokul farklıydı, birinci sınıftan altıncı sınıfa. Çocukların bazıları on iki yaşındaydılar ve hepimiz yoksul semtlerden geliyorduk. Tuvalete gitmeye baÅŸlamıştım ama sadece iÅŸemek için. Bir keresinde tuvaletten çıkarken küçük çocuklardan birinin su fıskiyesinden su içtiÄŸini gördüm. Ondan daha iri bir çocuk arkadan gelip çocuÄŸun başını fıskiyenin musluÄŸuna çarpmıştı. Küçük çocuk yüzünü kaldırdığında birkaç diÅŸi kırılmıştı, aÄŸzından kan geliyordu. Fıskiyeye kan bulaÅŸmıştı. “Bundan kimseye söz edersen gerçekten okurum canına,” dedi iri olan ona. Çocuk mendilini çıkarıp aÄŸzına götürdü. Ben sınıfa döndüm, öğretmenimiz George Washington ve Forge Vadisi’ni anlatıyordu bize.
Her akşamüstü, okul çıkışında, üst sınıflardan iki çocuk arasında dövüş olurdu mutlaka. Öğretmenlerin hiç uğramadığı arka taraftaki tel örgülerin orda. Ve dövüş hiçbir zaman adil değildi; iri çocuklardan biri kendinden daha ufak çocuklardan birini yumruklaya yumruklaya tel örgülere dayardı. Daha ufak olan karşılık vermeye çalışırdı ama faydasızdı. Kısa bir süre sonra yüzü ve gömleği kana bulanırdı. Daha ufak olan sesini çıkarmadan, merhamet dilenmeden yerdi dayağı. Nihayet iri olan geri çekilir ve dövüş biterdi. Diğer çocuklar kazananla beraber eve yürürlerdi. Ben dersler ve dövüş boyunca bokumu tuttuktan sonra tek başıma eve dönerdim. Genellikle eve vardığımda rahatlama ihtiyacım geçmiş olurdu. Canımı sıkardı bu.
Cevap Yaz