Carmen Laforet: Hiç
filed in Edebiyat on Eki.26, 2008

İspanya İç Savaşı’nın hemen ertesinde, gencecik bir kızın yazdığı ve 1944 Nadal ödülünü kazanan Hiç, 2004′te yazarının ölümünden sonra dünyanın her yerinde yeniden keÅŸfedildi. On sekiz yaşındaki Andrea, öksüz kaldıktan sonra üniversite eÄŸitimi için köyünden Barselona’ya, zenginliÄŸi ve kültürüyle hep gözünü kamaÅŸtırmış olan anne tarafından akrabalarının evine gelir. Ancak akrabaları savaÅŸ sırasında servetlerini kaybetmiÅŸ, korkunç bir yoksullukla baÅŸ etmeye çalışmaktadırlar. Genç kız bir yandan okuldaki zengin öğrenciler arasında bocalarken bir yandan da evde tanık olduÄŸu tuhaflıklarla masumiyetini yitirmeye baÅŸlar. Karanlık, güçlü bir hayal gücü ile ince mizahı birleÅŸtiren ve bir büyüme öyküsü içinde Franko rejiminin ilk günlerini ürkütücü bir berraklıkla anlatan bu roman, pek çok eleÅŸtirmen tarafından yirminci yüzyılda Avrupa’da yayımlanan en önemli yapıtlar arasında sayılıyor.
Özgün adı: Nada
Çeviri: Zerrin Yanıkkaya
Kapak Resmi: Lucian Freud
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Yazar: Carmen Laforet
Okuma Parçası
Ruhumun derinliklerini karmakarışık eden ama bir yandan da kara bulutları silip süpüren, acı veren kısa bir esinti gibi geçen o ateşlenmeyi neye borçluyum, bilmiyorum. Önemli olan kimse doktor çağırmayı akıl edemeden geçmesi, geçerken beni tuhaf ve halsiz bir rahatlık hissiyle bırakmasıydı. Kalkabildiğim ilk gün, örtüyü ayaklarıma doğru atar atmaz, eve geldiğimden beri elimi kolumu bağlayan o bunaltıcı ortamı da üstümden attığım hissine kapıldım.
Angustias, yaşlı olduğunu belli eden manalı bir yüzün derisi gibi kırış kırış olan ayakkabılarımı gözden geçirerek, su alan parçalanmış tabanlarına işaret etti ve ıslak ayaklarla dolaştığımdan soğuk kapmış olduğumu söyledi.
“Ayrıca, bak yavrum, insan yoksul olunca, akrabaların merhametine sığınarak yaÅŸamak zorunda kalınca, ÅŸahsi eÅŸyalarına daha iyi bakmak zorundadır. Daha az yürüyüp daha dikkatli adım atmalısın… Hiç öyle bakma bana, zira ben iÅŸteyken ne yaptığını gayet iyi bildiÄŸimi söylüyorum sana. SokaÄŸa çıktığını ve seni yakalamayayım diye ben gelmeden önce geri döndüğünü biliyorum. Nereye gittiÄŸini öğrenebilir miyiz?”
“Belli bir yere gitmiyorum. Sokaklarda dolaÅŸmak hoÅŸuma gidiyor. Åžehirde dolaÅŸmak…”
“İyi de tek başına gitmekten hoÅŸlanıyorsun yavrum, serseriler gibi. Erkeklerin her türlü densizliÄŸine karşı kendini tehlikeye atıyorsun. Yoksa besleme misin sen?.. Senin yaşındayken, beni yalnız başıma dışarı bırakmazlardı, sokak kapısına bile gidemezdim. Seni uyarıyorum, üniversiteye gidip gelmen gerektiÄŸini anlıyorum ama… sokak köpekleri gibi orada burada sürtmeni… Dünyada tek başına olduÄŸunda, canının istediÄŸini yap. Ancak ÅŸimdi bir ailen, bir evin ve bir adın var. Köydeki kuzininin sana iyi alışkanlıklar telkin edemediÄŸini biliyordum zaten. Baban tuhaf bir adamdı… Kuzinin harika bir insan olmadığından deÄŸil tabii, pek titiz deÄŸildi. Her ÅŸeye raÄŸmen, köyün sokaklarında oradan oraya koÅŸturup durmuyordun herhalde.”
“Hayır.”
“İyi iÅŸte burada hiç yapma. Anlaşıldı mı?”
Israrcı olmadım. Ne diyebilirdim ki?
Tam giderken, birdenbire tüyleri diken diken, geri döndü.
“Umarım, Las Ramblas’tan limana doÄŸru inmemiÅŸsindir.”
“Neden inmeyeyim?”
“Bak yavrum, bazı sokaklar vardır ki, genç bir hanım bir kez girdi mi, itibarını hepten kaybeder. Çin mahallesinden söz ediyorum… Nerede baÅŸladığını sen bilmezsin…”
“Yo, gayet iyi biliyorum. Çin mahallesine girmedim ama… Ne var orada?”
Angustias öfkeyle baktı bana.
“Sefiller, hırsızlar ve ÅŸeytanın ÅŸimÅŸeÄŸi, iÅŸte bu var.”
(Bense, o anda, Çin mahallesini bir güzellik kıvılcımıyla aydınlanmış olarak hayal ettim.)
Angustias’la karşı karşıya kalacağımız an, karşı konulmaz bir fırtına gibi gün geçtikçe yakınlaşıyordu. Daha ilk konuÅŸmamızda, asla anlaÅŸamayacağımızı anlamıştım. Sonra, ilk izlenimlerimin kederi ve ÅŸaÅŸkınlığı, teyzeme büyük bir avantaj saÄŸlamıştı. “Ama –diye düşündüm heyecanla, bu konuÅŸmadan sonra– bu dönem sona erdi.” Saatlerimi özgürce kullanacağım, yeni bir hayata girdiÄŸimi gördüm ve Angustias’a istihzayla gülümsedim.
Üniversiteye dönüp ders seçmeye gittiğimde, biriken izlenimler içimde mayalanmış gibi geldi bana. Hayatımda ilk kez, kendimi konuşkan biri gibi ve arkadaşlık kurarken buldum. Fazla çaba sarf etmeden, sınıftan kızlı erkekli bir grup arkadaşla ilişki kurmayı başardım. İşin aslı, beni onlara götüren, şimdi bir savunma önsezisi olarak somutlayabildiğim, tanımlanamayan bir arzu olmuştu: Sadece kendi kuşağımdan, benimle aynı zevkleri paylaşan bu varlıklar bana arka çıkabilir ve beni olgun insanların az buçuk hayali dünyasına karşı koruyabilirlerdi. Gerçekten, galiba o zamanlar böyle bir desteğe ihtiyacım vardı.
Erkek çocuklarla, kızların pek sevdiÄŸi, sırların gizemli ve imalarla dolu tonunu tutturmanın imkânsız olduÄŸunu hemen anladım; ruhu didik didik etmenin cazibesini, yıllarca depolanmış duyarlılığın muhabbetini onlarla paylaÅŸamazdınız… Üniversitedeki çeteyle iliÅŸkilerimde, daha önce hayal bile etmediÄŸim genel sorunlar hakkında bir yığın tartışmanın içinde buldum kendimi, merkezsizleÅŸmiÅŸ ama aynı zamanda mutlu hissediyordum kendimi.
Pons, grubun en genci, bir gün bana şöyle dedi:
“Daha önce, hep insanlarla konuÅŸmaktan kaçarak nasıl yaÅŸayabiliyordun? Åžunu söyleyeyim, bize çok komik gelirdin. Ena seninle eÄŸlenerek çok gülerdi. Çok tuhaf olduÄŸunu söylerdi, neyin vardı senin?”
Biraz kederle omuz silktim, çünkü tanıdığım bütün gençler içinde en fazla deÄŸer verdiÄŸim kiÅŸi Ena’ydı.
Arkadaşı olmayı düşünmediğim zamanlarda bile, o kızdan hoşlanıyordum ve bunun karşılıksız olmadığından da emindim. Birkaç kez, çeşitli bahanelerle, nazikçe benimle konuşabilmek için yanıma gelmişti. Okulun ilk günü, ünlü bir kemancının akrabası olup olmadığımı sormuştu. Hatırlıyorum da, soru bana saçma gelmişti, hatta beni güldürmüştü.
Onu herkese yeğ tutan tek kişi ben değildim. Çoğu kez onun başı çektiği konuşmalarımızda cazibe merkezi gibi bir şey oluşturuyordu. Hınzırlığı da zekâsı da dillere destandı. Adım gibi emindim, eğer o beni alaylarının hedef tahtası olarak seçtiyse, gerçekten bütün bir yıl boyunca sınıfın maskarası olmuşumdur.
İçin için hınç duyarak uzaktan baktım ona. Ena’nın hoÅŸ ve duygusal bir yüzü, pırıl pırıl parlayan korkunç gözleri vardı. YumuÅŸak jestleri, bedeni ve sarı saçlarındaki gençlik duruÅŸuyla, kocaman gözlerindeki alay ve pırıltı yüklü yeÅŸilimsi bakış arasındaki karşıtlık bir ölçüde büyüleyiciydi.
Ben Pons’la konuÅŸurken, o eliyle beni selamladı. Sonra, Edebiyat Fakültesi’nin avlusunda ders saatini bekleyen gürültücü grupların arasından geçerek bana yaklaÅŸtı. Yanıma geldiÄŸinde yanakları al al olmuÅŸtu, yine muhteÅŸem bir ÅŸaka yapmış olmalıydı.
“Bizi yalnız bırak Pons, olmaz mı?”
“Pons’a,” dedi bana, çocuÄŸun ince uzun figürü uzaklaşırken, “dikkat etmek gerekir. Kalbi çabuk kırılan insanlardandır o. Åžimdi bizi yalnız bırakmasını isteyerek, onurunu kıracak bir ÅŸey yaptım… Ama seninle konuÅŸmam gerek.”
Sadece birkaç dakika önce, şimdiye kadar hiç fark etmediğim şakaları nedeniyle, ben de kendimi yaralanmış hissediyordum. Ama şimdi yakınlığıyla kalbimi kazanmıştı.
Üniversitenin taÅŸ avlularında onunla dolaÅŸmak ve bir gün benim de ona, yaÅŸarken hep bir tartışmaya neden olan ama o sıralarda gözüme romantizmle yüklü gelmeye baÅŸlayan evdeki karanlık hayatımı anlatacağımı düşünerek konuÅŸmasını dinlemek hoÅŸuma giderdi. Bana kalırsa Ena’nın çok ilgisini çekecekti ve benim onun sorunlarını anladığımdan daha iyi anlayacaktı. O zamana kadar ona hiç hayatımdan söz etmemiÅŸtim elbette. DuyduÄŸum bu konuÅŸma arzusu sayesinde arkadaÅŸ olmuÅŸtuk; ama konuÅŸmak ve hayal kurmak bana her daim zor gelen ÅŸeylerdi; o konuÅŸurken, beni bitap düşüren ama bir yandan da ilginç gelen bir bekleme hissiyle dinlemeyi tercih ederdim. İşte böyle, o akÅŸamüstü Pons yanımızdan ayrıldığında, tereddütlerim ve sırlarımı açık etme arzum arasındaki tatlı sert gerilimin sona ereceÄŸini hayal bile edemezdim.
“Hani ÅŸu geçenlerde sana söz ettiÄŸim kemancı var ya, bugün onun hakkında bir araÅŸtırma yaptım… Hatırladın mı? Seninle aynı tuhaf soyadını taşımanın yanı sıra, senin gibi Aribau sokağında oturuyormuÅŸ. Adı Román. Gerçekten senin akraban deÄŸil mi?” dedi bana.
“Benim dayım; ama gerçek bir müzisyen olduÄŸunu bilmiyordum.” Aileden baÅŸka kimsenin keman çaldığını bilmediÄŸine emindim.
“İyi ama ben onun adını baÅŸkalarından duydum.”
Ena’nın Aribau sokağıyla herhangi bir iliÅŸkisi olabileceÄŸini düşününce, hafiften bir heyecan sarmaya baÅŸladı beni. Bir yandan da neredeyse aldatılmış hissettim kendimi.
“Beni dayınla tanıştırmanı istiyorum.”
“Peki.”
Sustuk kaldık. Ena’nın bana bir açıklama yapmasını istiyordum. O da belki benim konuÅŸmamı istiyordu. Oysa nedenini bilmeden, arkadaşımla birlikte, Aribau sokağı dünyasını yorumlamak artık imkânsız geldi bana. Ena’yı, Román’ın –”ünlü bir kemancı”nın– karşısına götürüp o adamın pejmürde görüntüsü karşısında gözlerinde belirecek alaya ve hayal kırıklığına tanıklık etmenin feci ÅŸekilde üzücü olacağını düşündüm. Ena’nın iyi kesimli elbisesi ve saçlarının tatlı kokusunun yanında, kötü giyimli, musluk suyu ve ekÅŸi mutfak sabunu kokusu yayan biri olduÄŸumu fark edince, gençlik döneminde sık rastlanan cesaret kırılması ve utanç anlarından birini yaÅŸadım.
Ena bana bakıyordu. Hatırlıyorum da tam o esnada sınıfa girmek zorunda kalmamız bana rahat bir nefes aldırmıştı.
“Çıkışta beni bekle!” diye seslendi bana.
Ben hep en arka sırada otururdum, oysa ona arkadaÅŸları, en ön sırada yer ayırırlardı. Profesör açıklamalarını yaparken zihnim karmakarışık bir haldeydi. Hayatımda açık seçik belirgin olmaya baÅŸlayan bu iki dünyayı birbirine karıştırmamaya yemin ettim: basit içtenliÄŸiyle öğrenci arkadaÅŸlarımın dünyası ile evimin pis ve pek misafirperver olmayan dünyasını. Román’ın müziÄŸinden, kızıl saçlı Gloria’dan, geceleri hayalet gibi dolaÅŸan çocuksu büyükannemden söz etme arzum bana aptalca göründü. Bütün bunları uzun uzun muhabbetlerde fantastik varsayımlarla süslemenin cazibesi dışında, geriye sadece geldiÄŸimde beni periÅŸan eden ve eÄŸer Román’la tanıştırabilirsem, Ena’nın görebileceÄŸi sefil gerçeklik kalıyordu.
Bu yüzden, o gün ders biter bitmez üniversiteden sıvıştım ve arkadaşımın kendinden emin bakışlarından kaçarak sanki kötü bir şey yapmışım gibi eve koştum.
Aribau sokağındaki dairemize geldiÄŸimde, hemen Román’ı bulmak istedim, zira geçmiÅŸ bir zamandaki baÅŸarısı ve ünüyle ilgili sırrı –bu sırrı kıskançlıkla saklıyordu anlaşılan– bildiÄŸimi anlaması için müthiÅŸ güçlü bir isteÄŸe kapılmıştım. Ancak o gün yemek vakti Román’ı göremedim. Bu durum beni hayal kırıklığına uÄŸrattıysa da ÅŸaşırtmadı, zira Román sık sık yemeÄŸe gelmezdi. Gloria, bebeÄŸinin sümüğünü temizliyordu, sınırsız ölçüde kaba göründü gözüme, Angustias da tahammül edilemeyecek haldeydi.
Ertesi gün ve birkaç gün daha, sorularını unutmuÅŸ olduÄŸuna kendimi ikna edinceye kadar Ena’dan kaçtım durdum. Román’ı da evde görmüyordum.
Gloria bana dedi ki:
“Arada bir seyahate çıktığını bilmiyor musun? Hiç kimseye söylemez. Aşçı kadının dışında kimse bilmez nereye gittiÄŸini…”
(”Acaba Román –diye düşünüyordum– bazı kiÅŸilerin kendisini ünlü biri olarak algıladıklarını, insanların hâlâ onu unutmadıklarını biliyor mu?”)
Bir akşamüstü, mutfağa yaklaştım.
“Söyleyin Antonia, dayımın ne zaman döneceÄŸini biliyor musunuz?”
Kadın, o dehşetengiz gülümsemesiyle, hızla bana doğru döndü.
“Dönecek. Dönmekten hiç vazgeçmez. Gider, geri döner. Geri döner, gider… Ama hiçbir zaman ortadan kaybolmaz, öyle deÄŸil mi, Hayta? EndiÅŸelenecek bir ÅŸey yok.”
Her zamanki gibi, kırmızı dili dışarıda, arkasında duran köpeğe doğru döndü.
“DeÄŸil mi Hayta, hiçbir zaman ortadan kaybolmaz o?”
Hayvanın gözleri kadına bakarken sarı sarı ışıldıyordu, kadının küçük ve koyu renkli gözleri de, tutuşturmaya başladığı közün dumanları içinde aynı şekilde ışıl ışıl parlıyordu.
Birkaç saniye böyle, sabit, hipnotize edilmiÅŸ gibi kaldılar. Antonia’nın fazla bilgi vermeyen yorumuna tek bir kelime bile eklemeyeceÄŸinden emindim.
Kendisi bir akÅŸam alacasında çıkıp gelmeden önce Román’la ilgili bir ÅŸey öğrenemedim. O gün büyükannem ve Angustias’la yalnızdım, üstüne üstlük, sanki ıslahanedeydim de, Angustias beni parmak uçlarıma basarak dışarı kaçmaya çalıştığım anda avlamıştı. Böyle bir anda, Román’ın geliÅŸi bende alışılmadık bir neÅŸeye yol açtı.
Alnında ve burnunda güneş yanığıyla, daha esmer ama daha zayıf, tıraşı gelmiş ve gömleğinin yakası kirliymiş gibi göründü gözüme.
Angustias onu yukarıdan aşağıya süzdü.
“Nerede olduÄŸunu bilmek isterim!”
Dayım papağanı okşamak için kafesinden dışarı çıkarırken, bir punduna getirip hınzırca baktı ona.
“Sana söyleyeceÄŸime emin olabilirsin… PapaÄŸanıma kim baktı, anne?”
“Ben, oÄŸlum,” dedi büyükannem, gülümseyerek, “hiç unutmuyorum…”
“TeÅŸekkür ederim, anne.”
Annesini sanki havaya kaldıracakmış gibi belinden kavradı, sonra başından öptü.
“Çok iyi bir yere gitmiÅŸ olamazsın. Senin nerelerde sürttüğünü bana bildirdiler, Román. Artık eskisi gibi olmadığını bildiÄŸimi söyleyeyim sana… Ahlak anlayışın arzu edilenin hayli altında.”
Román, yolculuğun halsizliğini üstünden atmak ister gibi, göğsünü gerdi.
“Peki ya sana, belki de o sürttüğüm yerlerde, kız kardeÅŸimin ahlak anlayışı hakkında araÅŸtırma yapmayı baÅŸardığımı söylersem?”
“Saçma sapan konuÅŸma, budala! Hele yeÄŸenimin yanında.”
“YeÄŸenimiz ÅŸaşırmayacaktır. Annem de, gözlerini kocaman kocaman açsa da, ÅŸaşırmaz…”
Angustias’ın elmacık kemikleri sarı kırmızı görünüyordu ve göğsünün heyecanlanan bütün kadınlar gibi inip kalkmaya baÅŸlaması bana ilginç gelmiÅŸti.
“Pireneler’de bir iÅŸ peÅŸinde koÅŸuyordum,” dedi Román. “Birkaç günlüğüne Puigcerdá’da durdum, çok güzel bir köydür; daha iyi zamanlarından tanıdığım, kocasının bir suçluymuÅŸ gibi uÅŸakların göz hapsi altında, iç karartıcı evine kapattığı zavallı bir kadının da ziyaretine gittim haliyle.”
“İşyerimdeki ÅŸefin, don Jerónimo’nun karısını kastediyorsan, sen de gayet iyi biliyorsun ki kadın delirdi ve onu akıl hastanesine göndermeden önce, adam tercihen…”
“Evet, görüyorum ki söz konusu olan ÅŸefin olunca, meseleleri gayet iyi biliyorsun, zavallı Bayan Sanz’dan söz ediyorum… DeliliÄŸine gelince, bundan hiç kuÅŸkum yok. Ama o duruma gelmesinde kimin suçu var?”
“Sen bana neler ima ediyorsun?” diye bağırdı Angustias, öyle acı dolu bir sesle ki (bu kez gerçekten), içim acıdı.
“Hiç!” dedi Román ÅŸaşılası bir hafiflikle, bir taraftan da tuhaf bir gülümsemeyle bıyığını yukarı doÄŸru sıvazlıyordu.
Román’la konuÅŸma isteÄŸimin tam ortasında, aÄŸzım açık donakalmıştım. Dayımla konuÅŸmayı hayal ederek heyecanlı günler geçirmiÅŸtim; ona ilginç geleceÄŸini ve hoÅŸuna gideceÄŸini sandığım haberlerim vardı.
Bu gibi durumlarda yaptığımdan daha coşkulu bir şekilde ona sarılmak için sandalyeden kalktığımda, dilimin ucunda ona söylemeye hazırlandığım sürprizin neşesiyle zıp zıp zıplıyordum. Arkasından gelen sahne, şevkimi kırmıştı.
Göz ucuyla Angustias teyzeye baktım –o sırada Román benimle konuşuyordu– etajere yaslanmış, yüzü çok düşünceli, kederli bir ifadeyle buruşmuştu, ama ağlamıyordu, ağlama alışkanlığı yoktu pek.
Román sakin sakin bir sandalyeye oturdu ve bana Pireneler’ den söz etmeye baÅŸladı. Bizimle –İspanyollar– Avrupa’nın geri kalanı arasında dikilen bu muhteÅŸem toprak kıvrımlarının yerkürenin gerçekten yüce yerlerinden biri olduÄŸunu söyledi. Bana kardan, derin vadilerden, buz gibi soÄŸuk, pırıl pırıl gökyüzünden söz etti.
“Nedendir bilmem doÄŸayı bir türlü sevemiyorum; öyle dehÅŸetli, öyle hırçın ve bazen olduÄŸu gibi öyle muhteÅŸem ki… Galiba devasa olan ÅŸeylere karşı ilgimi kaybettim. Saatlerimin tik takları, dar geçitlerin rüzgârlarından daha çok ayaklandırıyor duygularımı… Ben kapalıyım,” diye bitirdi sözünü.
Bunu duyduÄŸumda, Román’a benim yaÅŸlarımda bir genç kızın, onun yeteneÄŸini takdir ettiÄŸinden söz etmenin bir anlamı olmadığını düşünüyordum, yeteneÄŸinin ünü onu hiç ilgilendirmiyordu. Ayrıca dışarıdan gelen bütün övgülere bile isteye kapatmıştı kendini.
Román konuÅŸurken, zevkten gözlerini kısan köpeÄŸin kulaklarını okÅŸuyordu. Hizmetçi, kapıdan onları gözetliyordu; ne yaptığının farkında olmadan, ellerini –kara tırnaklarıyla, mecali kalmamış ellerini– önlüğe kuruluyor ve güvenle, ısrarla köpeÄŸin kulaklarındaki Román’ın ellerine bakıyordu.
Beşinci Bölüm, s. 51-59.
Cevap Yaz