Masalda, yaÅŸadığı ada ile anakara arasındaki sakin denizde her gün tek başına balığa çıkan UraÅŸima adındaki fakir bir balıkçı anlatılır. UraÅŸima uzun siyah saçları olan genç ve yakışıklı bir adammış. Bir gün denizler kralının kızı yukarı bakıp da geniÅŸ gökyüzü dairesinden yüzerek geçen bir karaltıyı seyrederken, kayığının kenarından eÄŸilen UraÅŸima’yı görmüş.
Dalgaların içinden çıkarak, kendisiyle birlikte denizin altındaki sarayına gelmesi için UraÅŸima’ya yalvarmış. UraÅŸima önce, “Çocuklarım evde beni bekler,” diyerek kabul etmemiÅŸ. Ama denizler kralının kızı nasıl reddedilir? “Sadece bir geceliÄŸine,” demiÅŸ UraÅŸima.
Le Guin’in sekiz öyküden oluÅŸan ve Dünyanın DoÄŸum Günü kitabından on yıl kadar önce yazdığı İçdeniz Balıkçısı’nda, “Bilimkurgu Okumamak Üzerine” baÅŸlıklı bir giriÅŸ yazısı da yer alıyor. Her iki kitabında da ortak olan bazı olay, araç ve kavramları nasıl icat ettiÄŸini anlatıyor yazar. “Çörtme teorisini” ya da “nıh uçuÅŸu”nu merak edenlere tavsiye edilir.

Özgün adı: A Fisherman of the Inland Sea

Çeviri: Çiğdem Erkal İpek
Kapak İllüstrasyonu: Emine Bora

Kitabın Baskıları:
İlk Basım: Mart 2007

OKUMA PARÇASI
Bilimkurgu okumayan insanlar ve hatta bilimkurgu yazanların bir kısmı, bilimkurguda kullanılan fikirlerin hepsinin uzay mekaniÄŸi ve kuantum teorisi ile sıkı bir baÄŸdan kaynaklandığını ve sadece NASA’da çalışan ve video kayıt cihazını programlamayı bilen okurlar için yazıldığını varsayarlar veya öyleymiÅŸ gibi yaparlar. Böyle bir fantazi, yazarların kendilerini üstün hissetmelerini saÄŸlarken, okumayanlara da okumamak için bir gerekçe vermiÅŸ olur. Bunu anlamıyorum; teknoloji fobisinin derin, konforlu, oksijensiz maÄŸaralarına sığınarak zırlıyorlar. Bilimkurgu yazarlarının da çok azının “bunu” anladığını anlatmaya çalışmanın bir faydası yok bu insanlara. Biz de, videoya “BaÅŸyapıtlar KuÅŸağı”nı kaydetmeye niyetlendiÄŸimiz halde, genellikle “I Love Lucy” dizisinin yirmi dakikası ile bir güreÅŸ müsabakasının yarısını kaydetmiÅŸ olduÄŸumuzu fark ederiz. Bilimkurgu kitaplarındaki bilimsel fikirlerin çoÄŸu ilkokulu bitirmiÅŸ herkesin eksiksiz anlayabileceÄŸi ve gerçekten bilindik ÅŸeylerdir; öte yandan zaten kitabın sonunda kimse sizi bu bilgilerden sınava tabi tutmayacak. Kaldı ki bu yazılanlar fark ettirmeden verilen bir mühendislik dersi falan da deÄŸildir. Matematik Åžeytanının icadı olan “öykü ÅŸeklinde problemler” de deÄŸil. Öykü bunlar. KendiliÄŸinden ilginç, güzel, insanlık durumuna uygun olan bazı konularla oynayan kurgular sadece. Kaba ve kusurlu “bilimkurgu” adında dahi, “bilim”, “kurgu”nun hizmetindedir, “kurgu”nun anlamını tamamlayıcı bir iÅŸlevi vardır.
Mesela Karanlığın Sol Eli adlı kitabımdaki ana “fikir” bilimsel bir ÅŸey deÄŸildir ve teknoloji ile hiç alakası yoktur. Burada biraz fizyolojik hayal gücü vardır – bedensel bir deÄŸiÅŸim. Çünkü uyduruk dünya Gethen’deki insanların belli bir cinsiyeti yoktur. Zamanın çoÄŸunda cinsiyetsizdirler, ayda bir kez kızışırlar, bazen kadın, bazen erkek olarak. Bir Gethenli hem bir bebek doÄŸurabilir, hem de bir bebeÄŸin babası olabilir. Åžimdi, böyle bir ÅŸey uydurmak size ister tuhaf, ister uygunsuz, ister heyecan verici gelsin, bunu kavramak veya roman içinde ima ettiÄŸi ÅŸeyleri anlamak çok da bilimsel bir zekâ gerektirmez.
Aynı kitapta başka bir unsur da bir buzul çağının ortalarında olan gezegenin iklimiydi. Basit bir fikir: Soğuk; çok soğuk; hep çok soğuk. Dallanıp budaklanmalar, karmaşıklıklar ve akisler, hayal gücünün ayrıntılara inmesiyle ortaya çıkar.
Karanlığın Sol Eli’nin gerçekçi bir romandan tek farkı, okurdan o an için anlatı gerçekliÄŸinde belirli ve sınırlı bazı deÄŸiÅŸiklikleri kabul etmesinin istenmesidir. Yani iki buzul çağı arasındaki ılıman bir iklimde, iki cinsiyetli insanlar arasında Dünya’da (diyelim ki Gurur ve Önyargı’da veya istediÄŸiniz baÅŸka bir gerçekçi romanda) deÄŸil de, bir buzul çağında, erdiÅŸiler arasında Gethen’de bulunmuÅŸ oluyoruz. Bu arada her iki dünyanın da hayal ürünü olduÄŸunu hatırlamakta fayda var.
Öğelerdeki bilimkurgusal deÄŸiÅŸiklikler ne kadar eÄŸlenceli ve şık olsalar da esasen kitabın doÄŸası ve yapısının gerektirdiÄŸi ÅŸeylerdir. İster romanda asıl peÅŸine düşülen ya da keÅŸfedilen ÅŸeyler olsunlar, ister bir metafor veya sembol görevi görsünler, bu öğelerdeki deÄŸiÅŸiklikler toplum ve karakter psikolojisi çerçevesinde, kurgu tarzında betimlemeler, olaylar dizisi, duygular, imalar ve imgeler yoluyla çözümlenir ve somutlaÅŸtırılırlar. Bilimkurgulardaki betimlemeler, varsayılan ortak deneyimlere hitap eden gerçekçi kurgudakilere nazaran, Clifford Geertz’in deyimiyle bir bakıma daha “yoÄŸun”dur. Ama bunları anlamanın zorluÄŸu, herhangi bir karmaşık kurguyu takip etmenin zorluÄŸundan daha fazla deÄŸildir. Gethen dünyası daha az bildik bir yerdir, ama aslında
Jane Austen’ın araÅŸtırdığı ve son derece canlı bir ÅŸekilde somutlaÅŸtırdığı iki yüz yıl öncesinin İngiliz sosyal yaÅŸamına nazaran son derece basittir. Her ikisi de kelimeler dışında, yani bunlar hakkında okumak dışında ÅŸahsen deneyim edinebileceÄŸimiz yerler olmadığından, her iki dünyayı da anlamak için biraz çabaya ihtiyaç var. Bütün kurgu eserler bize baÅŸka türlü eriÅŸemeyeceÄŸimiz bir dünya sunarlar; bu dünyanın eriÅŸilmezliÄŸi ister geçmiÅŸte kalmış olmasından, ister uzak ya da hayali yerlerde geçmesinden, ister bizim başımızdan geçmemiÅŸ deneyimler hakkında olmasından, isterse bizi kendimizden farklı zihinlere götürmesinden kaynaklansın. Bazı insanlara göre dünyalardaki bu deÄŸiÅŸiklikler, bu tanışık olmama durumu, üstesinden gelinemez bir engeldir; bazılarına göre de bir macera ve zevktir.
Sürekli bilimkurgu okumasalar da en azından bir kere hakkıyla bilimkurgu okumaya çalışmış insanlar genellikle onu gayri insani, elitist ve kaçışçı bulduklarını söylerler. Bilimkurguların bütün karakterlerinin hem geleneklere uygun olmalarından, hem de olaÄŸandışı birer dâhi, uzay kahramanı, süper-hacker, erdiÅŸi uzaylı olmalarından dolayı bu kurguların gerçek insanların hayatta uÄŸraÅŸmak zorunda oldukları ÅŸeylere deÄŸinmekten kaçtığını ve böylece kurgunun temel iÅŸlevlerinden birini yerine getiremediÄŸini söylerler. Jane Austen’ın İngilteresi bize ne kadar uzak olursa olsun, kitabın içindeki insanlar akla yatkın ve bir ÅŸeyleri açıklayıcı gelir – onlar hakkında okurken, kendimiz hakkında bir ÅŸeyler öğreniriz. Bilimkurgunun kendimizden kaçmaktan baÅŸka bize sunduÄŸu bir ÅŸey yok mu?
Naylon karakter sendromu ilk bilimkurgularda gerçekten vardı, fakat yazarlar onlarca senedir karakterleri ve insan ilişkilerini araştırmak için bu edebi türü kullanıyor. Ben bunlardan biriyim. Tamamen hayal ürünü olan bir ortam, belirli bazı özellikler ve fırsatların yaratılması için en uygun ortamdır. Ama çağdaş romanların büyük bir bölümünün karakter romanı olmadığı da bir gerçek. Yüzyılın bu ucu, Elizabeth veya Victoria devirlerindeki gibi bir bireysellik çağı değil. Bizim gerçekçi yahut başka türlü öykülerimizde güvenilmez anlatıcılar, dağılmış görüş açıları, çoklu algılayış ve perspektifler bulunur; karakter derinliği ana değer olarak kabul edilmez. Olağanüstü metafor imkânlarıyla bilimkurgu birçok yazarı bireysellik sınırlarının ötesindeki bu araştırmanın en ön saflarına taşımıştır: Postmodernin yamaçlarındaki Şerpalar gibi.
Elitizme gelince, bu sorun bilimperestlikle ilgili olabilir: Teknolojik avantaj, ahlaki bir üstünlük zannediliyor. Yüksek teknokrasi emperyalizmi, kibri açısından eski ırkçı emperyalizme denktir; teknoloji düşkünleri bilginin/ağın içinde olmayanları, insan eliyle yapılmış doÄŸru gereçlere sahip olmayanları yok sayarlar. Onlar proleterlerdir, yığınlardır, suratları olmayan hiçlerdir. Gerek kurgu, gerekse tarih kitabında hikâye onlarla ilgili deÄŸildir. Hikâye, gerçekten etkileyici, gerçekten pahalı oyuncakları olan çocukların hikâyesidir. Böylece zamanla “insan” denilen ÅŸey, son derece geliÅŸkin ve hızlı büyüyen endüstriyel teknolojiye ulaÅŸabilenler diye tarif edilmeye baÅŸlanıyor fiilen. “Teknoloji”nin kendisi de bu tür ÅŸeylerle sınırlanıyor. Ben, KeÅŸif’ten önce Amerika Yerlilerinin hiçbir teknolojiye sahip olmadıklarını büyük bir samimiyetle söyleyen bir adamı kendi kulaklarımla duymuÅŸtum. Öyleyse fırınlanmış testiler hudayinabittir, sepetler yaz mevsiminde olgunlaşırlar. Machu Picchu da olduÄŸu yerde bitivermiÅŸtir.
İnsanlığı, karmaşık bir endüstriyel gelişim teknolojisinin üretici-tüketicileriyle sınırlandırmak gerçekten acayip bir fikir, tıpkı insanlığı Yunanlılarla, Çinlilerle veya İngilizlerin orta sınıfının üst kesimiyle sınırlandırmak gibi. Biraz fazla sayıda insan dışarıda kalıyor.
Bununla beraber bütün romanlar insanların çoğunu dışarıda bırakmak zorundadır. Karmaşık bir teknolojiyle ilgili bir romanda (nasıl desek) teknolojik açıdan farklı türde olanlar meşru olarak dışarıda bırakılabilir; tıpkı orta sınıfın yaşadığı banliyölerdeki zinalar hakkındaki bir romanın şehrin fakirlerine önem vermemesinde veya erkek ruhuna odaklanmış bir romanın kadınları atlamasında olduğu gibi. Ama bazılarının bu şekilde dışarıda bırakılması, avantajın üstünlük anlamına geldiği, bütün toplumun orta halli beyaz sınıftan oluştuğu ya da hakkında kitap yazmaya değer tek varlığın erkek cinsi olduğu şeklinde de okunabilir. Bir şeyin atlanmasıyla verilen ahlaki ve politik mesajlar, bunları verme bilinci üzerinden meşrulaştırılırlar; yazarın kültürünün bu bilince izin verdiği kadarıyla elbette. Bu iş, eninde sonunda bir sorumluluk alma meselesidir. Yazarlık sorumluluğunun inkârı ve kasti bir bilinçsizlik elitizm adını hak eder ve gerçekçilik de dahil her türden kurguyu fakirleştirir.
Diğer dünyaların, uzay yolculuğunun, geleceğin, hayali teknolojilerin, toplumların veya varlıkların imgelerini ve mecazlarını kullandığı için bilimkurgunun yaşamlarımızla insani bir bağ kurmaktan kaçtığı şeklindeki yargıyı kabul etmiyorum. Ciddiyet sahibi yazarlar tarafından kullanılmış olan bu imgeler ve mecazlar bizim yaşamlarımızın imgeleri ve mecazlarıdır; bizim hakkımızda, varlığımız ve seçimlerimiz hakkında şimdi ve burada başka türlü söylenemeyecek şeylerin meşru bir şekilde kurgu yoluyla simgesel söylenişidir. Bilimkurgunun yaptığı şey şimdiyi ve burayı genişletmektir.
Siz neyi ilgi çekici bulursunuz? Bazı insanlar için, sadece diğer insanlar ilginçtir. Bazı insanlar gerçekten de ağaçları, balıkları, yıldızları veya makinelerin nasıl çalıştığını, gökyüzünün neden mavi olduğunu hiç umursamaz; onlar, genellikle de dinlerinin etkisiyle sadece insana odaklıdır; bu insanlar ne bilimi, ne de bilimkurguyu sevebilirler. Antropoloji, psikoloji ve tıp hariç tüm bilim dalları gibi, bilimkurgu da sadece insan odaklı değildir. Diğer varlıkları ve varlığın diğer safhalarını da içerir. Bilimkurgu, gerçekçi romanın en büyük konusu hakkında, yani insanlar arasındaki ilişkiler hakkında olabilir ama bir insanla başka bir şey arasındaki, başka bir çeşit varlık, fikir, makine, deneyim veya toplum arasındaki bir ilişki de olabilir.
Son olarak da, bazı insanlar bana, bilimkurgular kasvetli olduÄŸu için bu kitaplardan kaçındıklarını söylüyorlar. EÄŸer felaket sonrası olabilecekler için insanlığı uyaran öykülere, birbirlerinden daha fazla zırlamayı marifet bilen yeni moda yazarlara ya da gevÅŸek-metal-boÅŸ-sanal karakter ve ortamlı Kapitalist GerçekçiliÄŸe dayanan romanlara denk geldilerse bu anlaşılabilir bir ÅŸey. Ama bence genellikle bu suçlama okurun kendi zihnindeki bir ürkekliÄŸi veya bir karamsarlığı yansıtır daha ziyade: deÄŸiÅŸime güvensizlik, hayal gücüne güvensizlik gibi. Birçok insan gerçekten de tam anlamıyla tanımadığı herhangi bir ÅŸey hakkında düşünmek zorunda kalmaktan ürker veya böyle bir ÅŸey karşısında karamsarlığa kapılır; denetimini yitirmekten korkar. Zaten son derece iyi bildikleri bir ÅŸey hakkında deÄŸilse okumazlar, baÅŸka bir renkse nefret ederler, McDonald’s deÄŸilse yemezler. Dünyanın onlardan önce de var olduÄŸunu, onlardan büyük olduÄŸunu ve onlarsız da yoluna devam edeceÄŸini bilmek istemezler. Tarihi sevmezler. Bilimkurguyu sevmezler. Tanrı onlara McDonald’s’ta yemek ve Cennet’te mutlu olmak nasip etsin.
Şimdi, insanların neden bilimkurgu sevmedikleri hakkında konuştuktan sonra, ben neden sevdiğimi söyleyeyim. Ben pek çok kurgu çeşidini, büyük ölçüde, hiçbiri tek bir türe has olmayan aynı özelliklerden dolayı severim. Ama bilimkurguda bulunan ve bilimkurguyla ilgili olarak sevdiğim şeyler özellikle şu meziyetlerdir: canlılık, genişlik, hayal gücünün kılı kırk yarması; oyunculuk, çeşitlilik ve mecaz gücü; geleneksel edebi beklentiler ve üsluplardan azadelik; ahlaki ciddiyet; akıl; heyecan vericilik ve güzellik.
Durun ÅŸu son kelime üzerinde biraz oyalanayım. Bir öykünün güzelliÄŸi düşünsel olabilir, tıpkı bir matematik ispatı veya billurdan bir yapı gibi; estetik olabilir, tıpkı iyi yapılmış bir eserin güzelliÄŸi gibi; insani, duygusal ve ahlaki olabilir; büyük ihtimalle de hepsi birden olacaktır. Yine de bilimkurgu eleÅŸtirmenleri hâlâ, bu öyküler sadece bazı fikirlerin açıklanmasıymış, sanki her ÅŸey düşünceyle ilgili “mesaj”dan ibaretmiÅŸ gibi davranıyorlar. Bu indirgemecilik, çağımızda yazılan pek çok bilimkurgunun incelikli ve güçlü tekniklerine, denemelerine ciddi ÅŸekilde ket vuruyor. Yazarlar dili postmodernistler gibi kullanıyor; eleÅŸtirmenler onların onlarca yıl gerisinde, dili tartışmıyorlar bile, seslerin, ritimlerin, tekrarların, kalıpların imalarına kulakları sağır – sanki yazının kendisi fikirler için sadece bir araçmış, ilacın etrafındaki jelatin kılıfmış gibi. Bu naiflikten baÅŸka bir ÅŸey deÄŸil. Üstelik en iyi bilimkurgularda en çok sevdiÄŸim ÅŸeyi, yani güzelliÄŸi tamamen gözden kaçırmış oluyorlar.

BU KİTAPTAKİ ÖYKÜLER ÜZERİNE

Tabii ki kendi öykülerimin güzelliğinden bahsedecek değilim. Onu eleştirmenlere bırakıp fikirler hakkında konuşmama ne dersiniz? Mesajlar hakkında değil ama. Bu öykülerde mesaj yoktur. Bunlar kader kısmet çeken tavşanların çektiği notlar değil. Öykü bunlar.
Son ve en uzun üç öykü aynı düzenek hakkında: Var olan hiçbir teknolojiden yapılmış bir çıkarım değil; haklılığı var olan hiçbir fizik teorisiyle kanıtlanamaz; tamamen, mazeret kabul etmez biçimde inanılmaz bir fikir. Katıksız bir düzmece. Dedikleri gibi, katıksız bilimkurgu.
Yıllar önce ilk bilimkurgu romanlarımı yazarken galaksinin bazı yönlerden güçlüklerle dolu olduÄŸunu fark etmiÅŸtim. Einstein’ın, hiçbir ÅŸeyin ışıktan daha hızlı gidemeyeceÄŸi teorisini kabul ettim (çünkü yerine koyabileceÄŸim bana ait daha ikna edici bir teorim yoktu). Ama bu, uzay gemileri bir yerden bir yere gidinceye kadar mümkün olamayacak kadar uzun bir zaman geçmesi gerektiÄŸi anlamına geliyordu.
Allahtan, eğer bu gemiler ışık hızıyla ya da ışık hızına yakın bir hızla gidebiliyorlarsa, bu durumda Albert Baba, ışık hızına yakın bir hızda giden bir uzay gemisindeki yolcunun bunu neredeyse anlık bir yolculuk gibi yaşamasını mümkün kılan zaman genişlemesi paradoksunu da bizlere sunmuştu. Eğer buradan yüz ışık yılı uzaktaki bir dünyaya, ışık hızına yakın bir hızla gidersek, bunu birkaç dakikada yapmışız gibi algılarız ve gittiğimiz yere ancak birkaç dakika daha yaşlanmış varırız. Ama geride bıraktığımız dünyada ve vardığımız dünyada, bu birkaç dakikada yıllar geçmiştir.
Bu paradoks, yıldızlar arası yolculuk yapanların hayatları, ilişkileri, hisleriyle başa çıkmaya çalışmak açısından harika bir paradokstur ve bunu birçok öykümde kullandım. Fakat iletişimi berbat bir hale sokuyor. İnsan yüz ışık yılı ilerideki diplomatik memuriyet yerine varıyor, ama onu oraya yollayan hükümetin hâlâ iktidarda olup olmadığını ya da hâlâ o megathorium sevkiyatına ihtiyaçları olup olmadığını bilemiyor.
EÄŸer iletiÅŸim kuramazsak, pek öyle yıldızlar arası ticaret, diplomasi veya herhangi bir iliÅŸki geliÅŸemez. Oysa romanlar genellikle iliÅŸkiler üzerinedir, insanlar arasında olsun veya olmasın. O yüzden ben yanıssalı icat etmiÅŸtim. (Sonra bunun ÅŸerefini, aletin nasıl çalıştığını bana anlatmak için çok uÄŸraÅŸan Anarresli Shevek’e verdim; ama önce ben icat etmiÅŸtim!)
Yanıssal Einstein’a karşı çıkıyor. Haber, maddesel bir ÅŸey deÄŸildir ve o yüzden (Ah. Bilimkurgusal “o yüzden”lere bayılıyorum!) yanıssal tarafından anında iletilebiliyor. Ne bir paradoks var, ne de zaman kayması. X’ten Y’ye yüz ışık yılı bir yolculuk yaptığımızda, Y’de bizi, X’in geçmiÅŸ bir asırlık tarihi bekler; bizi yollayan anarko-sendikalist ütopyacıların yerine kaçık teokratik bir diktatörlüğün geçip geçmediÄŸini merak etmemize gerek yok. Gerçekten de onları yanıssal ile hemen arayıp öğrenebiliriz. Alo? YoldaÅŸ? Hayır, ben kaçık bir teokratik diktatörüm.
Bilimsel olarak çok saçma da olsa, yanıssal sezgisel açıdan son derece tatmin edici bir şey, onu kabul edip inanması kolay. Neticede bizim dünyamızda bilgi ve haber, hatta telefondaki canlı seslerimiz bile maddeye sahip olmayan elektronik sinyaller olarak (görünüşte) anında dünyanın etrafında hareket ederken uyuşuk ve maddi bedenlerimiz onun çok gerisinden yürüyor, arabayla veya uçakla yetişiyor.
Tabii ki yanıssalın çalışmasını sağlayan da (görünüşte) bu. Ama kimse bugüne kadar bu konuda şikâyetçi olmadı. Ve zaman zaman yanıssalın başka birinin öyküsünde de boy gösterdiği oluyor. Yanıssal da tıpkı telefon, tuvalet kâğıdı gibi bir kolaylık.
İlk birkaç öyküde insansız uzay gemilerinin de anında yolculuk yapabildiklerini söylemiş veya ima etmiştim. Bu bir hataydı, sadece maddesiz varlıkların ışıktan daha hızlı gidebilecekleri yolunda kendi koyduğum kuralın ihlaliydi. Bir daha yapmadım ve kimsenin dikkatini çekmemiş olmasını umut ettim.
Ama insan hatalarına bakıp keşifler yapabiliyor; genellikle beklenmeyene yolu açan şey gayret değil de yanlışlar oluyor. Uzun bir zaman sonra bu insansız ve akla uygun düşmeyen gemileri düşünürken, ima edilen şeyde farklılığı meydana getirenin maddesel varlık değil de yaşam ya da akıl olduğunu anladım. İnsanlı bir gemi ile insansız bir gemi arasındaki tüm fark yaşayan bedenler, akıl ya da ruhtu. Bakın işte bu çok ilginçti. İçinde insan olan bir gemiyi ışıktan hızlı gitmekten ne alıkoyuyordu – yaşam mı, akıl mı, niyet mi? Peki insanları ışıktan daha hızlı götürebilecek yeni bir teknoloji icat edersen ne olur? O zaman ne olur?
Bu yeni uyduruk teknoloji en az yanıssal kadar imkânsız, ayrıca da sezgi-dışı olduğundan, uyduruk bir izahat bulmak için vakit harcamadım. Sadece ismini koydum: Çörtme teorisi. Yazarların ve ariflerin bildiği gibi, asıl olan isimdir.
Bir kez ismi bulunca hemen çalışmaya koyuldum; kelime hazinesine bir hayli zaman ayırdım. Anında yolculuğun, sıçramanın neye benzeyebileceğini kurguyla izah edebilmek için kelimelere ihtiyacım vardı; bunu yaparken düzeneğin nasıl çalıştığının tek izahatının neye benzediği olduğunu ve kelimelerin yetmediği yerde sözdiziminin insanı doğrudan başka bir dünyaya götürüp sonra hiç zaman kaybettirmeden geri getirebileceğini fark ettim.
Çörtmeli üç öykü de üstkurgu örneÄŸidir, yani bir öykü hakkındaki öyküler. “Åžobilerin Masalı”nda yaÅŸanan sıçrama, anlatım için bir metafor yerine geçiyor; anlatım da paylaşılan bir hakikati yapılandırmak için kullanılabilecek kesin olmayan, güvenilmez ama en etkili yolun metaforu niteliÄŸini taşıyor. “Ganam’a Dans” öyküsünde güvenilmez anlatım teması ya da baÅŸka bir deyiÅŸle farklılık gösteren tanıklıklar devam ederken, ileri teknoloji mensubu kibirli kahraman dış merkeze alınıyor ve çörtme salatasına o harika sürüklenme teorisi de ekleniyor. Son olarak da “Bir BaÅŸka Masal”da –zaman yolculuÄŸuyla ilgili benim az sayıdaki deneyimlerimden biri– aynı kiÅŸi hakkındaki, aynı zaman zarfında tamamen farklı ve tamamen doÄŸru iki ayrı öykünün yarattığı imkânları keÅŸfe çıkılıyor.
Bu öyküde çörtme teorisinin gereken teknolojiyi yaratmakta baÅŸarısız olduÄŸunu, bizi bir zaman kaybına uÄŸramadan, güvenilir bir ÅŸekilde X’ten Y’ye götüremediÄŸini fark ediyorum; ama sanırım denemeye devam edecekler. Bizler, türümüz icabı çok, çok hızlı gitmekten hoÅŸlanıyoruz. “Bir BaÅŸka Masal”da benim dikkatim, O gezegeninin hudutsuz duygusal olasılıklarla yüklü karmaşık iliÅŸkiler ve davranışlara yol açan evlilik ve cinsellik ayarlamalarına takıldı. Bizler, türümüzden dolayı hayatı çok, çok karmaşıklaÅŸtırmaya bayılırız.
“Gorgonidlerle İlk Temas” veya “Kuzey Yüzü Tırmanışı” hakkında konuÅŸmak istemiyorum – insanın yaptığı espriyi anlatmasından daha berbat bir ÅŸey olabilir mi? Öte yandan her ikisini de çok seviyorum. Komik öyküler, salakça öyküler ne büyük bir ihsan. İnsan böyle bir öykü yazmak için masa başına oturmaz, böyle bir ÅŸeye niyetlenilmez; onlar insanın ruhunun karanlık yanlarının armaÄŸanlarıdır.
“Kerasyon” bir atölye çalışması. Hepimize bir insan icadı ya da düzeni bir davranış veya âdet uydurma ödevi vermiÅŸtim; bütün bu maddelerin bir listesini yaptık, sonra hepimiz bunlardan istediÄŸimiz kadarını kullanarak birer öykü yazdık. Vauti-tuber kolyeler gibi birçok acayiplik bu listeden kaynaklanıyor, tıpkı kumda heykel yapma ve insan derisinden flüt yapma kavramları gibi. Arkadaşım Roussel kendi icadını şöyle açıklamıştı: “Kerasyon kulakla duyulamayan bir müzik aleti.” Altı kelimede bir Borges öyküsü. Ben bundan birkaç yüz kelime çıkarttım ve bunu yapmaktan büyük zevk aldım, ama çok fazla da geliÅŸtirmedim.
Bu kitaptaki öyküler arasında “Newton’un Uykusu” ile “Her Åžeyi DeÄŸiÅŸtiren TaÅŸ” bana en çok keder verenler. “TaÅŸ” bir mesel, ben meselleri pek sevmem. İçindeki hiddet öyküyü ağırlaÅŸtırır. Ama buradaki kilit imgeyi çok sevdim. Mavimsi yeÅŸil taşıma daha hafif bir ortam yaratabilmiÅŸ olmayı isterdim.
“Newton’un Uykusu”na gelince bu, “tek bir görüş açısı ve Newton’un Uykusu”ndan ırak olmamıza duacı olan Blake’ten alınma bir baÅŸlık. Dahası öykü Goya’nın olaÄŸanüstü eseri Mantığın Uykuya Dalışı Canavarlar DoÄŸurur ile de baÄŸlantılıdır. Newton’un Uykusu teknoloji karşıtı bir tenkit, teknoloji düşmanlarının kopardığı bir yaygara olarak okunabilir ve okunmuÅŸtur. BaÅŸta öyle olmasını amaçlamamıştım, daha çok uyarıcı bir öykü, yıllar boyunca okuduÄŸum, uzay gemileri ve uzay üslerindeki insanları dünyadakilerden daha üstünmüş gibi (bilerek ya da bilmeyerek burada elitizm sorunu yine karşımıza çıkıyor) tasvir eden birçok öykü ve romana bir tepki olarak tasarlamıştım. Ahmaklar sürüsü layık oldukları çamur içinde kalır, orada çoÄŸalır ve sefalet içinde ölürken; video kayıt cihazlarını programlamayı becerebilen birkaç kiÅŸi bu süper temiz askeri dünyacıklarda, modern bir elveriÅŸliliÄŸe sahip sanal cinsellikleriyle yaÅŸarlar ve iÅŸte insanlığın geleceÄŸi bunlardır. Bu bana en korkunç geleceklerden biri gibi geliyor.
Öte yandan öykü bu konuyla sınırlı kalmadı; kendi sorunlarıyla birlikte zihnime yürüyüp gelen, endiÅŸeli, aklı karışık bir adam olan İzi karakteri sayesinde geniÅŸledi. Akla uygun olmayan ÅŸeylerin varlığını kabul etmeyen, baÅŸka bir deyiÅŸle hakiki inancın neden iÅŸlemediÄŸini bir türlü göremeyen ve anlayamayan hakiki bir mümindi o. “Ganam’a Dans”taki Dalzul gibi İzi de trajik bir karakter, takdire ÅŸayan bir hilekâr, ama Dalzul’dan daha az azimkâr ve daha dürüst biri, o yüzden de daha çok ıstırap çekiyor. Aynı zamanda sürgünde; neredeyse bütün kahramanlarım öyle veya böyle bir çeÅŸit sürgünde oluyor.
Bazı eleÅŸtirmenler İzi’yi dermansız bir günah keçisi, benim dillere destan kana susamış, erkek düşmanı feminist kinime kurban gitmiÅŸ biri saydıkları için önemsemediler. Nasıl isterseniz öyle olsun beyler. Gerici tepkinin kızışmış kinini ne yapalım peki? Ama okur İzi’yi nasıl görürse görsün öykünün uzay yolculuÄŸu karşıtı olarak okunmuyor olduÄŸunu umarım. Ben uzayın keÅŸfedilmesi fikrini de, gerçeÄŸini de çok seviyorum ve bütün bu düşünceyi daha az ukalaca bir antiseptik haline getirmeye çalışıyordum. Ben gerçekten de gittiÄŸimiz her yere kendi çamurumuzu da götürmemiz gerektiÄŸine inanıyorum. Biz çamuruz. Biz Dünyayız.

Giriş: Bilimkurgu Okumamak Üzerine, s. 9-20.