Ursula K. Le Guin: Mülksüzler
filed in Edebiyat on Eki.26, 2008
Birinci bölüm, “Anarres – Urras”, s. 11-19
Bir duvar vardı. Önemli görünmüyordu. Kesilmemiş taşlardan örülmüş, kabaca sıvanmıştı; erişkin biri üzerinden uzanıp bakabilir, bir çocuk bile üzerine tırmanabilirdi. Yolla kesiştiği yerde bir kapısı yoktu; orada yerin geometrisine indirgeniyordu: bir çizgiye, bir sınır düşüncesine. Ama düşünce gerçekti. Önemliydi. Yedi kuşak boyunca dünyada o duvardan daha önemli bir şey olmamıştı.
Bütün duvarlar gibi iki anlamlı, iki yüzlüydü. Neyin içeride, neyin dışarıda olduğu, duvarın hangi yanından baktığınıza bağlıydı.
Bir tarafından bakıldığında duvar, Anarres Limanı adı verilen yirmi beÅŸ hektar çorak alanı çevreliyordu. Limanda bir çift büyük servis vinci, bir roket fırlatma platformu, üç ambar, bir kamyon garajı ve bir yatakhane vardı. Yatakhane saÄŸlam, pis ve yaslı görünüyordu, ne bahçesi vardı, ne de içinde çocukları; açıkçası orada ne kimse yaşıyor, ne de kimsenin uzun süre kalması düşünülüyordu. Aslında bir karantina bölgesiydi. Duvar yalnızca iniÅŸ alanını deÄŸil, uzaydan gelen gemileri, o gemilerle gelen insanları, geldikleri dünyaları ve evrenin geri kalan kısmını hapsediyordu. Evreni çevreliyor, Anarres’i dışarda, özgür bırakıyordu.
Öteki tarafından bakıldığında duvar Anarres’i çevreliyordu: bütün gezegen içerideydi, diÄŸer dünyalardan ve insanlardan yalıtılmış, karantinaya alınmış, dev bir esir kampıydı.
Yoldan birkaç kişi iniş alanına doğru geliyor, birkaçı da yolla duvarın kesiştiği yerde bekliyordu.
ÇoÄŸu kez yakındaki Abbenay kentinden insanlar, bir uzay gemisi görmek umuduyla, ya da yalnızca duvarı görmek için gelirlerdi. Ne de olsa dünyalarının tek sınırlayıcı duvarıydı o. BaÅŸka hiç bir yerde Girilmez levhasına rastlayamazlardı. Özellikle yeni yetmeler kapılıyordu duvarın çekiciliÄŸine. Yanaşıp üstüne otururlardı. Ambarlardaki taşıyıcılardan sandıkları indiren, izlenecek bir ekip görmeyi umarlardı. Platformda bir yük gemisine bile rastlayabilirlerdi. Yük gemileri yılda yalnız sekiz kez gelirdi. GeliÅŸleri limanda çalışanlar dışında kimseye duyurulmazdı. Onun için bu kez izleyiciler çalışan birilerini görünce, baÅŸlangıçta heyecanlandılar. Ama onlar bir uçta; hareketli vinçlerle çevrilmiÅŸ, alçak, kara kule alanın öbür ucunda duruyordu. Sonra ambar ekiplerinin birinden bir kadın gelip “Bugünlük kapatıyoruz kardeÅŸler,” dedi. Güvenlik kolluÄŸu takıyordu, en az uzay gemisi kadar seyrek görülen bir ÅŸeydi bu. İşte bu biraz heyecan yaratmıştı. Kadının sesi yumuÅŸaktı, ama bir kesinlik seziliyordu. Takımının ustabaşıydı; sorun çıkacak olursa yoldaÅŸları ona arka çıkardı. Zaten görülecek pek bir ÅŸey de yoktu. Yabancılar, dış dünyalılar gemilerinde saklanıyorlardı. Gösteri yoktu.
Savunma ekibi için de sıkıcı bir gösteriydi bu. Bazen ustabaşı birinin duvarı aÅŸmaya çalışmasını diliyordu; gemiden atlayan bir yabancının veya gemiye yakından göz atmaya çalışan Abbenay’lı bir çocuÄŸun. Ama bu hiç olmamıştı. Hiç bir zaman hiç bir ÅŸey olmuyordu. Olay gerçekten çıktığında da, o hazırlıklı deÄŸildi.
Dikkatli’nin kaptanı “O kalabalık gemime mi saldıracak?” diye sordu.
Ustabaşı baktı ve limanda gerçekten büyük, yüz ya da daha fazla kişiden oluşan bir kalabalık olduğunu gördü. Orada öylece duruyorlardı. Kıtlık sırasında ürün taşıyan trenleri istasyonlarda bekleyen insanların durduğu gibi. Ustabaşını korkutuyordu bu.
“Hayır,” dedi yavaÅŸ ve sınırlı İocası’yla. “Protesto ediyorlar. Åžeyi protesto ediyorlar… Nasıl derler… Yolcuyu.”
“Åžu gemiye binecek pezevengin mi peÅŸindeler yani? Onu ya da bizi durdurmaya mı çalışacaklar?”
Ustabaşının diline çevrilemeyen “pezevenk” kelimesi kendi halkı için yabancı bir terimden baÅŸka bir ÅŸey ifade etmiyordu ona, ama ne kelimenin söyleniÅŸi hoÅŸuna gitmiÅŸti, ne kaptanın ses tonu, ne de kaptanın kendisi. “Başının çaresine bakabilir misin?” dedi.
“BoÅŸversene. Sen yalnızca geri kalan yükün boÅŸaltılmasını saÄŸla, çabuk olsun. Åžu yolcu olacak pezevengi de gemiye getir. Hiç bir Odocu kalabalığı bize bir ÅŸey yapamaz.” Beline taktığı, ÅŸekilsiz bir penise benzeyen madeni nesneyi okÅŸadı ve silahsız kadına hor görerek baktı.
Kadın, silah olduÄŸunu bildiÄŸi fallik nesneye soÄŸuk bir bakış fırlattı. “Gemi 14′te yüklenmiÅŸ olacak,” dedi. “Mürettebat içeride güvencede olur. Kalkış 14:40′ta. Yardım istersen UçuÅŸ Kontrol’a teyp mesajı bırak.” Kaptan bir ÅŸey diyemeden uzaklaÅŸtı. Kızınca adamlarına ve kalabalığa karşı daha sert davranıyordu. “Yolu açın!” dedi duvara yaklaşırken. “Kamyonlar geliyor, kaza çıkmasın. Kenara çekilin!”
Kalabalıktaki erkek ve kadınlar onunla ve kendi aralarında tartışmaya başladılar. Yolu geçip duruyorlardı, bazıları duvarı geçti. Ama yine de yolu açtılar. Ustabaşı kalabalığı yola getirmekte ne kadar deneyimsizse, onlar da bir kalabalık oluşturmakta o kadar deneyimsizdiler. Bir kalabalığın öğeleri değil, bir topluluğun üyeleri olduklarından kitle psikolojisiyle hareket etmiyorlardı. Ne kadar insan varsa o kadar değişik duygu vardı. Ayrıca komutların rasgele olmasını beklemediklerinden, komutlara uymama deneyimleri de yoktu. Deneyimsizlikleri yolcunun hayatını kurtardı.
Bazıları oraya bir haini öldürmeye gelmişlerdi. Bazıları ise onun gitmesini engellemeye veya ona hakaret etmeye, ya da yalnızca bakmaya gelmişlerdi. Bütün bu diğerleri, katillerin yolunu tıkıyordu. Hiç birinde ateşli silah yoktu, ancak birkaçı bıçak taşıyordu. Onlar için saldırının anlamı yalnızca bedensel saldırıydı, haini ellerine geçirmek istiyorlardı. Korunmuş olarak, bir araç içinde gelmesini bekliyorlardı. Mal taşıyan bir kamyonu incelemeye çalışır ve öfkeli sürücüsüyle tartışırken, aradıkları adam yalnız başına ve yürüyerek geldi. Farkına vardıkları zaman çoktan alanın yarısını geçmişti, arkasında beş savunma görevlisi onu izliyordu. Onu öldürmek isteyenler takibe –çok geçti– sonra da taş atmaya –pek de geç değildi– giriştiler. Hedefledikleri adamı tam gemiye binerken ıskaladılar, ama koca bir taş savunma görevlilerinden birinin tam kafasına geldi ve adamı anında öldürdü.
Geminin kapakları kapandı. Savunma ekibindekiler geri dönüp ölü arkadaÅŸlarını taşıdılar; gemiye doÄŸru koÅŸarak gelen kalabalığın önderlerini durdurmak için herhangi bir ÅŸey yapmıyorlardı, ama öfke ve ÅŸoktan yüzü bembeyaz olan ustabaşı onlar geçerken arkalarından küfretti. Kalabalık ise ustabaşına çarpmamak için kenardan geçti. Gemiye ulaÅŸtıklarında kalabalığın öncü kolu dağıldı ve kararsız, durdu. Geminin sessizliÄŸi, dev, iskeletsi servis kulelerinin ani hareketleri, toprağın garip yanık görüntüsü, insan boyutlarında herhangi bir ÅŸeyin olmaması zihinlerini karıştırıyordu. Gemiye baÄŸlı bir aletten çıkan buhar veya gaz kaçağı bazılarını irkiltti, yukarıda kara tüneller gibi duran roketlere tedirginlikle baktılar. Limanın öte yanında bir uyarı sireni öttü. Önce biri, sonra bir baÅŸkası kapıya doÄŸru yöneldi. Kimse onları durdurmadı. On dakika içinde liman boÅŸalmış, kalabalık Abbenay’a giden yol boyunca dağılmıştı. Hiç bir ÅŸey olmamış gibiydi.
Dikkatli’nin içinde ise bir sürü ÅŸey oluyordu. Yer Kontrol, fırlatma zamanını öne aldığı için bütün iÅŸlemler iki kat hızlı yapılmak zorundaydı. Kaptan, ayak altında dolaÅŸmamaları için yolcuyla doktorun kemerlerinin baÄŸlanıp mürettebat kamarasında kilitli tutulmalarını emretmiÅŸti. Kamarada bir ekran vardı, isterlerse kalkışı izleyebilirlerdi.
Yolcu izliyordu. Limanı, limanın çevresindeki duvarı, duvarın ta dışında, Ne Thera dağlarının maki ve seyrek gümüşi aydikeniyle benekli uzak bayırlarını görüyordu.
Bütün bunlar birdenbire parıldayarak akıp gitti ekrandan. Yolcu başının yastıklı arkalığa bastırıldığını hissettı. Dişçi koltuğuna benziyordu, baş geriye bastırılmış, çene zorla açılmış. Nefes alamıyordu, midesi bulanıyordu, korkudan barsaklarının gevşediğini duydu. Bütün bedeni onu ele geçiren güçlere haykırıyordu, şimdi değil, henüz değil, bekleyin!
Onu kurtaran gözleri oldu. Görmekte ve aktarmakta ısrar ettikleri ÅŸey onu dehÅŸetin donukluÄŸundan çıkardı. Çünkü ÅŸimdi ekranda garip bir görüntü, soluk, taÅŸtan dev bir düzlük vardı. Büyük Vadi’nin üstündeki daÄŸlardan görünen çöldü bu. Büyük Vadi’ye nasıl dönmüştü? Kendi kendine uçakta olduÄŸunu söylemeye çalıştı. Yoo, uzay gemisinde. Düzlüğün kenarı suya yansıyan ışığın, uzak bir denizin ışığının parıltısıyla ışıldadı. O çöllerde hiç su yoktu. Gördüğü neydi o zaman? TaÅŸ düzlük artık düz deÄŸil, güneÅŸ ışığıyla dolu dev bir çanak gibi oyuktu. O izlerken çanak ışıklar saçarak düzleÅŸti. Birdenbire üzerinde boylu boyunca bir çizgi belirdi, soyut, geometrik, bir çemberin mükemmel kesiti. Bu yayın ötesinde karanlık vardı. Bu karanlık bütün resmi tersine çevirdi, negatifini aldı. Gerçek, taÅŸ kısmı artık içbükey ve ışık dolu deÄŸil, dışbükey ve ışığı yansıtan, ışığı yadsıyan bir hal almıştı. Bir düzlük veya çanak deÄŸil, bir küre, karanlıkta düşen, ta uzaklara düşüp giden beyaz, taÅŸtan bir toptu. Onun dünyasıydı bu.
“Anlamıyorum,” dedi yüksek sesle.
Birisi onu yanıtladı. Bir süre, iskemlesinin yanında oturan kişinin onunla konuştuğunu, onu yanıtladığını anlayamadı, çünkü artık bir yanıtın ne olduğunu anlayamıyordu. Yalnız bir tek şeyin açıkça farkındaydı, kendi mutlak yalıtılmışlığının. Dünya altından kaymış ve yalnız bırakılmıştı.
Her zaman bunun olacağından korkmuştu, ölümden korktuğundan da çok. Ölmek, kendini yitirmek ve diğerlerine katılmaktır. O ise kendini kurtarmış, diğerlerini yitirmişti.
En sonunda yanında duran adama bakmayı baÅŸardı. Bir yabancıydı kuÅŸkusuz. Bundan sonra hep yabancılar olacaktı çevresinde. Adam yabancı bir dilde konuÅŸuyordu: İoca. Kelimeler anlamlıydı. Bütün küçük ÅŸeyler anlamlıydı, yalnızca bütünü anlamsızdı. Adam onu iskemleye baÄŸlayan kemerlerle ilgili bir ÅŸey söylüyordu. Kemerlerle oynadı. İskemle doÄŸruldu; başı döndüğü ve dengesini yitirdiÄŸi için az daha düşüyordu. Adam herhangi birinin yaralanıp yaralanmadığını sorup duruyordu. Kimden bahsediyordu? “Yaralanmadığından emin mi?” İoca’da doÄŸrudan hitabın kibar ÅŸekli üçüncü tekil ÅŸahıstı. Adam onu kastediyordu. Neden yaralanabileceÄŸini bilmiyordu; adam taÅŸ atmayla ilgili bir ÅŸeyler söylüyordu. Ama taÅŸ hiç bir zaman çarpmayacak, diye düşündü. Taşı, karanlıkta düşen beyaz taşı görmek için yeniden ekrana baktı, ama ekran boÅŸtu.
“İyiyim,” dedi sonunda rasgele.
Bu adamı tatmin etmedi. “Lütfen benimle gelin. Ben doktorum.”
“İyiyim.”
“Lütfen benimle gelin, Doktor Shevek!”
“Sen doktorsun,” dedi Shevek bir anlık duraklamadan sonra. “Ben deÄŸilim. Adım Shevek.”
Kısa, açık tenli, dazlak bir adam olan doktor kaygıyla yüzünü ekÅŸitti. “Efendim, odanızda kalmalısınız– bulaşıcı hastalık tehlikesi– benden baÅŸka kimseyle iliÅŸkide olmamanız gerekliydi, iki aylık dezenfektasyon süresinden boÅŸuna geçtim, ÅŸu kaptanın Allah belasını versin! Lütfen benimle gelin, efendim. Beni sorumlu tutarlar–”
Shevek küçük adamın tedirgin olduÄŸunu algıladı. Vicdan azabı veya sempati duymuyordu, ama ÅŸu anda olduÄŸu yerde, mutlak yalnızlıkta bile tek bir kural, tanıdığı tek kural geçerliydi. “Peki,” dedi ve ayaÄŸa kalktı.
Hâlâ başı dönüyor, sağ omuzu ağrıyordu. Geminin hareket ediyor olması gerektiğini biliyordu, ama hareket duygusu yoktu; yalnızca sessizlik, korkunç ve kesin bir sessizlik vardı duvarların dışında. Doktor sessiz madeni koridorlardan geçirerek bir odaya götürdü onu.
Çok küçük, sıkıca kapalı bir odaydı bu, duvarları boÅŸtu. Oda, Shevek’i itiyordu, unutmak istediÄŸi bir yeri anımsatıyordu ona. EÅŸikte durdu. Ama doktor ısrar etti, yalvardı; o da içeriye girdi.
Rafa benzeyen yataÄŸa oturdu ve doktoru kayıtsızca izledi. Hâlâ sersem ve uyuÅŸuk hissediyordu kendini. İlgilenmesi gerektiÄŸini biliyordu; bu adam gördüğü ilk Urras’lıydı. Ama çok yorgundu. Arkasına yaslanıp uyuyabilirdi.
Bir gece önce sabaha kadar oturup makalelerini karıştırmıştı. Üç gün önce Takver’le çocukları Barış-ve-Bolluk’a götürmüştü, o zamandan beri de hep meÅŸguldü, radyo kulesine koÅŸup Urras’takilerle son dakika görüşmeleri yapıyor, Bedap ve diÄŸerleriyle tasarıları ve olanakları tartışıyordu. Bütün bu koÅŸuÅŸturma boyunca, Takver gittiÄŸinden beri aslında onun iÅŸleri deÄŸil, iÅŸlerin onu yaptığını hissediyordu. BaÅŸkalarının elindeydi. Kendi iradesi iÅŸlememiÅŸti. İradesi harekete geçme gereÄŸi duymamıştı. Her ÅŸeyi baÅŸlatan, bu anı ve etrafındaki duvarları yaratan kendi iradesiydi. Ne kadar önce? Yıllar. BeÅŸ yıl önce, Chakar’da, daÄŸlarda, gecenin sessizliÄŸinde Takver’e “Abbenay’a gidip duvarları yıkacağım,” dediÄŸi zaman. Hatta daha da önce, çok önce, Toz’da, kıtlık ve umutsuzluk yıllarında, bir daha asla kendi iradesi dışında hareket etmeme sözü verdiÄŸi zaman. O sözü tutarak buraya getirmiÅŸti kendini: bu zamansız ana, bu dünyasız yere, bu küçük odaya, bu hücreye.
Doktor çürümüş omuzunu inceledi (çürük Shevek’i ÅŸaşırtmıştı; limanda ne olup bittiÄŸini farkedemeyecek kadar gergin ve telaÅŸlıydı, taşın çarptığını duymamıştı bile). Doktor elinde bir iÄŸneyle ona dönmüş bekliyordu.
“Bunu istemiyorum,” dedi Shevek. KonuÅŸurken İocası yavaÅŸtı, radyo konuÅŸmalarından bildiÄŸi kadarıyla kötü de telaffuz ediyordu, ama dilbilgisi yeterince düzgündü. Anlamakta konuÅŸmaktan daha fazla güçlük çekiyordu.
“Bu kızamık aşısı,” dedi doktor, her profesyonel gibi o da sağırdı.
“Hayır,” dedi Shevek.
Doktor bir an dudağını ısırdı, sonra “Kızamığın ne olduÄŸunu biliyor musunuz efendim?” dedi.
“Hayır.”
“Bir hastalık. Bulaşıcı. Genellikle eriÅŸkinlerde ÅŸiddetlidir. Anarres’te yok; gezegene yerleÅŸilirken alınan koruyucu önlemler hastalığın kökünü kazıdı. Urras’ta çok sık görülür. Sizi öldürebilir. Sık görülen birçok diÄŸer viral enfeksiyon gibi. Bağışıklığınız yok. SaÄŸ elinizi mi kullanıyorsunuz efendim?”
Shevek otomatik olarak “hayır” anlamında başını salladı. Doktor bir sihirbaz zarafetiyle iÄŸneyi saÄŸ koluna batırdı. Shevek buna ve diÄŸer iÄŸnelere sessizce razı oldu. KuÅŸkulanmaya veya karşı çıkmaya hakkı yoktu. Kendini bu insanlara teslim etmiÅŸti; doÄŸuÅŸtan kendinin olan karar hakkını devretmiÅŸti. Dünyasıyla birlikte, VadedilmiÅŸ dünyasıyla, o çorak taÅŸla birlikte bu hak da elinden kayıp düşmüş, ondan uzaklaÅŸmıştı.
Doktor konuÅŸmaya devam etti, ama o dinlemiyordu.
Saatler, günler boyunca bir boşlukta, geçmişsiz ve geleceksiz, kuru ve berbat bir boşlukta yaşadı. Dışarıda sessizlik vardı. Kolları ve kaba etleri iğnelerden sızlıyordu; ateşi çıktı, kendini kaybettirecek kadar yükselmeyen, ama onu bilinç ile bilinçsizlik arasındaki sınır bölgesinde bırakan bir ateşti bu. Zaman geçmiyordu. Zaman oydu: yalnız o. Irmak oydu, ok da, taş da o. Ama hareket etmiyordu. Atılan taş hâlâ orta yerde asılı duruyordu. Gündüz veya gece yoktu. Bazen doktor ışığı kapatıyor veya açıyordu. Yatağın yanındaki duvarda bir saat vardı, kolu anlamsızca göstergedeki yirmi şeklin birinden diğerine hareket ediyordu.
Uzun, derin bir uykudan sonra uyandı ve yüzü saate dönük yattığı için uykulu gözlerle onu inceledi. Kolu 15′ten biraz ileride duruyordu, eÄŸer gösterge 24 saatlik Anarres saati gibi geceyarısından baÅŸlayarak okunursa öğleden sonra sayılırdı. Ama uzayda iki dünya arasındayken nasıl öğleden sonra olabilirdi? Geminin de kendine ait bir zamanı olması gerekiyordu tabii. Bunu keÅŸfetmek ona müthiÅŸ bir cesaret verdi. DoÄŸrulduÄŸunda başı dönmedi. Yataktan kalkıp dengesini bulmaya çalıştı; gerçi topuklarının yere tam yapışmadığını hissediyordu, ama fena deÄŸildi. Geminin yerçekimi çok zayıf olmalıydı. Bu duyguyu pek sevmemiÅŸti; sürekliliÄŸe, saÄŸlamlığa ve katı gerçeklere gereksinimi vardı. Bunları aramak için küçük odayı sistemli bir biçimde incelemeye baÅŸladı.
BoÅŸ duvarlar, her biri panele bir dokunuÅŸta ortaya çıkmaya hazır sürprizlerle doluydu: lavabo, bok taburesi, ayna, masa, iskemle, dolap, raflar. Lavaboyla ilgili bir sürü tümüyle gizemli elektronik aygıt vardı ve musluk kolunu bıraktığınızda su kesilmiyordu. Shevek bunun ya insan doÄŸasına duyulan büyük güvenin, ya da bol miktarda sıcak suyun göstergesi olduÄŸunu düşündü. İkincisinin doÄŸru olduÄŸunu varsayarak bol suyla yıkandı, havlu bulamadığı için de sıcak hava üfleyip gıdıklayan gizemli aygıtlardan biriyle kurulandı. Kendi elbiselerini bulamadığı için, uyandığında üstünde olan ÅŸeyleri giydi: İkisi de sarı üzerine küçük mavi benekli, gevÅŸek tutturulmuÅŸ bir pantolon ve ÅŸekilsiz bir tünik. Aynada kendine baktı. Yarattığı etki olumsuzdu. Urras’ta böyle mi giyiniyorlardı? BoÅŸ yere bir tarak aradı, sonunda saçını eliyle arkaya yatırdı ve kendine çeki düzen vermiÅŸ olarak odadan çıkmaya hazırlandı.
Çıkamadı. Kapı kilitliydi.
Metis Yayınları
Cevap Yaz