Ursula K. Le Guin: Yerdeniz
filed in Edebiyat, KategorilenmemiÅŸ, Mizah on Eki.26, 2008
Açılış bölümü, “Sisteki Savaşçılar”, Yerdeniz Büyücüsü, s. 7-19
Başını, fırtına yüklü Kuzey DoÄŸu Denizi’nden bir mil kadar yükseÄŸe kaldıran tek bir daÄŸdan oluÅŸmuÅŸ Gont Adası, büyücüleriyle ünlüdür. Gont’un yüksek vadilerindeki kasabalarından, derin ve karanlık koylarındaki limanÅŸehirlerinden, Adalar Diyarı’nın hükümdarlarına ÅŸehirlerde büyücü olarak hizmet eden veya Yerdeniz’de adadan adaya büyüler yaparak dolaÅŸan birçok Gontlu çıkmıştır. Bazılarının anlattığına göre bunların en büyüğü, en azından en büyük gezgini, yaÅŸadığı devirde hem ejderhalar efendisi hem de BaÅŸbüyücü olan Çevik Atmaca adında bir adammış. Çevik Atmaca’nın hayat hikâyesi gerek Ged’in Kahramanlıkları’nda gerekse baÅŸka ÅŸarkılarda anlatılmaktadır, ama bu öykü, onun ünlenmesinden, adına ÅŸarkılar yakılmasından önce olanların öyküsüdür.
Çevik Atmaca, Kuzey Yakası Vadisi’nin başındaki dağın yükseklerine kurulu OnakçaaÄŸaç adında bir köyde dünyaya gelmiÅŸti. Bu vadinin çayır ve tarlaları köyün aÅŸağısından kademe kademe denize doÄŸru iner. Bölgedeki diÄŸer kasabalar Ar Nehri’nin kıvrımlarına kurulmuÅŸtur. Köyün yukarısında ise sadece, zirvenin kayasına ve karına doÄŸru, tepe tepe yükselen bir orman vardır.
Çocukken taşıdığı ad olan Duny, ona annesi tarafından verilmiÅŸti; zaten annesinin ona verebildiÄŸi, sadece hayatı ve ismi olmuÅŸtu çünkü daha Çevik Atmaca bir yaşına varmadan annesi ölmüştü. Köyün tunçustası olan babası pek konuÅŸmayan, suratsız bir adamdı. Duny’nin altı aÄŸabeyi de yaşça ondan oldukça büyük olduÄŸundan, toprağı iÅŸlemek, denizlere açılmak veya tunç-ustası olmak için Kuzey Yakası Vadisi’ndeki baÅŸka kasabalara giderek evden bir bir ayrılmışlardı. ÇocuÄŸu ÅŸefkatle yetiÅŸtirebilecek kimse kalmamıştı. Duny bir yaban gibi yetiÅŸti; kuvvetli bir ayrık otu; gürültücü, maÄŸrur ve huysuz, boylu poslu, çevik bir oÄŸlan. Köyün öteki çocukları ile birlikte dere kaynaklarının üzerindeki dik çayırlarda keçi otlatıyordu Duny; körükleri harekete geçirecek kadar kuvvetlenince de babası onu kamçı ve dayakla tunç iÅŸliÄŸinde çırak olarak çalıştırmaya baÅŸlamıştı. Ama o pek bir iÅŸe yaramıyordu. Hep iÅŸten kaytarıp kaçıyor, ormanın derinliklerinde dolaşıyor, tüm Gont nehirleri gibi hızlı ve soÄŸuk akan Ar Nehri’nin gölcüklerinde yüzüyor, sarp kayalık ve uçurumlardan ormanın tepesindeki, Perregal’dan sonra hiçbir adanın var olmadığı engin kuzey okyanusunu seyredebileceÄŸi zirvelere tırmanıyordu.
Köylerinde, ölen annesinin bir kız kardeÅŸi yaşıyordu. Bebekken yapılması gereken ÅŸeyleri bu teyzesi yerine getirmiÅŸti, fakat kadının da kendisine ait iÅŸleri vardı; Duny kendi başının çaresine bakabilecek bir duruma gelince de onunla artık hiç ilgilenmemeye baÅŸladı. Fakat bir gün, Duny henüz yedi yaşında, dünyadaki sanatlar ve güçler hakkında hiçbir ÅŸey bilmeyen cahil bir çocukken, teyzesinin kulübenin damına çıkıp aÅŸağıya inmek istemeyen bir keçiye söylediÄŸi sözleri duydu: Keçi, teyzesinin söylediÄŸi tekerlemeyi duyunca hemen atlayıp yanına gitmiÅŸti. Ertesi gün, Yüksek Åželâle’deki çayırlarda, uzun kıllı keçileri otlatırken Duny anlamını, iÅŸlevini ve ne tür sözcükler olduÄŸunu bilmeden, duymuÅŸ olduÄŸu sözcüklerle onlara seslendi:
Noth hierth malk man
hiolk han merth han!
Duny tekerlemeyi yüksek sesle haykırınca keçiler ona doğru geldiler. Hızla geldiler, hepsi bir arada ve hiç ses çıkarmadan. Sarı gözlerindeki karanlık yarıktan ona baktılar.
Duny güldü ve ona keçiler üzerinde iktidar sağlayan tekerlemeyi bir kez daha haykırdı. Keçiler ona daha da yaklaştılar; ıkış tıkış etrafını sardılar. Birdenbire Duny keçilerin kalın sivri boynuzlarından, tuhaf gözlerinden ve tuhaf sessizliklerinden ürktü. Onlardan kurtulup kaçmak istedi. Etrafında bir yumak olmuş keçiler de onunla beraber koştular; sonunda bütün keçiler, görünmez bir iple bir araya bağlanmış gibi saldırırcasına köye vardılar, çocuk da ortalarında ağlıyor ve böğürüyordu. Köylüler keçilere sövmek ve oğlana gülmek için evlerinden dışarı fırladılar. Aralarından, oğlanın teyzesi geldi; o gülmüyordu. Keçilere bir şey söyledi ve hayvanlar büyüden kurtularak meleşip otlamaya başladılar.
“Benimle gel,” dedi teyzesi Duny’ye.
Duny’yi, tek başına yaÅŸadığı kulübesine götürdü. Genellikle buraya çocukların girmesine izin vermezdi; çocuklar da buradan korkarlardı zaten. Kulübe alçak ve karanlık, penceresizdi; civanperçemi, solucan otu ve defne gibi ÅŸifalı bitkilerden çıkan güzel kokularla doluydu. İçerde teyzesi ateÅŸin önüne baÄŸdaÅŸ kurarak oturdu, dağınık siyah saçlarının arasından yan gözle oÄŸlana bakıp keçilere ne dediÄŸini, tekerlemenin ne olduÄŸunu bilip bilmediÄŸini sordu. OÄŸlanın hiçbir ÅŸey bilmediÄŸi halde keçileri, yanına gelip onu izlemeleri için büyü ile baÄŸladığını öğrenince Duny’ nin, gücün malzemesine sahip olduÄŸunu anladı.
Kızkardeşinin oğlu olarak ona hiçbir şey ifade etmeyen bu oğlana, artık başka bir gözle bakmaya başladı. Onu övdü ve ona daha çok hoşlanacağı tekerlemeler öğretebileceğini söyledi. Bir salyangozu kabuğundan dışarı baktıracak bir sözcük veya bir şahini gökyüzünden çağıracak bir isim gibi.
“Evet, öğret bana o ismi!” dedi keçilerin uyandırdığı korkudan kurtulup, teyzesinin, ne kadar akıllı olduÄŸu yolundaki övgüleriyle kasılmakta olan Duny.
Cadı kadın “EÄŸer sana öğretirsem, hiçbir zaman o sözcüğü diÄŸer çocuklara söylemeyeceksin,” dedi.
“Söz.”
Kadın onun bu istekli cahilliÄŸine gülümsedi. “İyi o halde. Fakat sözünü baÄŸlayacağım. Ben tekrar çözünceye kadar dilin baÄŸlanacak, sana öğrettiÄŸim sözü baÅŸka birinin duyabileceÄŸi bir yerde söyleyemeyeceksin. Sanatımızın sırlarını saklamamız gerek.”
“İyi,” dedi oÄŸlan. Çünkü arkadaÅŸlarının bilmediÄŸi ve yapmadığı ÅŸeyleri bilmek ve yapmak düşüncesi hoÅŸuna gittiÄŸinden, sırrı oyun arkadaÅŸlarına söylemeye hiç niyeti yoktu.
Teyzesi dağınık saçını arkasına toplayıp elbisesinin kemerine düğüm attıktan sonra tekrar baÄŸdaÅŸ kurup ateÅŸe avuç avuç yaprak atarken, o, kıpırdamadan oturdu. Böylece ateÅŸten çıkan duman yayılıp kulübenin karanlığını doldurdu. Kadın ÅŸarkı söylemeye baÅŸladı. Sesi zaman zaman deÄŸiÅŸiyor, yükselip alçalıyordu; sanki baÅŸka bir ses onun içinden ÅŸarkı söylüyormuÅŸ gibi. Åžarkı sürdü de sürdü, ta ki oÄŸlan uyanık mı, uyuyor mu olduÄŸunu anlayamayacak hale gelinceye kadar. Tüm bu süre içinde de cadının hiç havlamayan yaÅŸlı siyah köpeÄŸi, dumandan kanlanan gözleriyle oÄŸlanın yanında oturdu. Sonra cadı kadın, Duny’ye anlamadığı bir dilde konuÅŸtu; sihir çocuÄŸu etkisine alıp onu sessizleÅŸtirinceye kadar da, ona bazı tekerlemeleri ve sözleri birlikte söyletti.
“KonuÅŸ!” dedi, tılsımı denemek için.
Çocuk konuşamadı ama güldü.
O zaman teyzesi çocuğun gücünden biraz korktu çünkü bu yapabildiği en güçlü büyüydü: Sadece konuşmasını denetim altına almaya ve onu susturmaya değil, aynı zamanda, sihir sanatında hizmette bulunması için onu kendisine bağlamaya çalışmıştı. Büyü onu bağladığı halde çocuk yine de gülebilmişti. Kadın bir şey söylemedi. Duman dağılıncaya kadar ateşin üzerine su döktü ve içmesi için oğlana su verdi. Odanın havası temizlenip çocuk tekrar konuşmaya başlayınca ona, şahinin çağrıldığında gelmesini sağlayan asıl ismini öğretti.
Bu, Duny’nin tüm hayatı boyunca izleyeceÄŸi büyücülük yolundaki, bir gölgeyi avlamak için denizde ve karada, ölüm krallığının ışıksız kıyılarına kadar kovaladığı yoldaki, ilk adımıydı.
Åžahinleri adlarıyla çağırdığında, havadan kendisine doÄŸru alçaldıklarını ve prenslerin avcı kuÅŸları gibi bileÄŸine ÅŸimÅŸek kanatlarıyla konduklarını anladığı zaman, diÄŸer isimlerin açlığını duyarak teyzesine gidip atmacanın da, balık kartalının da, kartalın da isimlerini öğrenmek istedi. Gücün sözcüklerini öğrenebilmek için cadının kendisinden istediÄŸi herÅŸeyi yaptı; öğrendiklerinin hepsi yapması veya bilmesi hoÅŸ ÅŸeyler olmasa da, öğrettiÄŸi herÅŸeyi öğrendi. Gont’ta bir söz vardır: Bir kadın büyüsü kadar zayıf. Bir söz daha vardır: Bir kadın büyüsü kadar habis. OnakçaaÄŸaç’ın cadısı kara büyücü deÄŸildi; Kadim Güçler’le bir alışveriÅŸi olmamış, yüksek sanatlarla da hiç uÄŸraÅŸmamıştı; ama cahil insanlar arasında yaÅŸayan cahil bir kadın olarak yeteneÄŸini, sık sık aptalca ve belirsiz amaçlara harcıyordu. Gerçek büyücülerin bildiÄŸi, yolunda hizmet verdiÄŸi ve büyülerini gerçekten gereksinim duyulmadan kullanmalarını engelleyen Denge ve Düzen hakkında hiçbir ÅŸey bilmiyordu. Onun her durum için bir büyüsü vardı ve sürekli tılsımlar yapıyordu. Bilgilerinin çoÄŸu, beÅŸ para etmez birer hileydi; ayrıca gerçek büyüyü, sahte büyüden ayıramıyordu. Bir sürü hastalık tanıyordu; belki de hasta etmekte, iyi etmekten daha ustaydı. Birçok köy cadısı gibi aÅŸk iksirleri kaynatabiliyordu; ama daha baÅŸka, daha çirkin iksirleri de vardı, erkeklerin kıskançlık ve nefretine yarayan. Fakat bu tür çalışmaları genç çırağından uzak tutuyor, ona, elinden geldiÄŸince dürüst bir sanat öğretmeye çalışıyordu.
İlk baÅŸlarda Ged’in büyücülük sanatından aldığı tüm zevk çocukçaydı; bu sanatın ona verdiÄŸi, hayvan ve kuÅŸları etkilemesine yarayan güç ve bunların bilgisiydi. Tüm yaÅŸamı boyunca da bundan hep zevk aldı. Onu sık sık yüksek çayırlarda, etrafında yırtıcı kuÅŸlarla gören diÄŸer çocuklar, ona Çevik Atmaca adını takmışlardı; gerçek isminin bilinmediÄŸi daha sonraki yaÅŸamında, gündelik isim olarak taşıdığı bu ismi de böylece edinmiÅŸ oldu.
Cadı kadın, bir sihirbazın insanlar üzerinde edinebileceÄŸi büyük gücü, ÅŸerefi ve zenginliÄŸi anlattıkça, Duny daha yararlı bilgiler edinmeye koyuldu. Çok çabuk öğreniyordu. Cadı onu övüyordu; köyün çocukları ise ondan korkmaya baÅŸladılar. Kendisi de, kısa bir süre sonra, insanlar arasında önemli biri olacağına emindi. Böylece on iki yaşına kadar cadıyla, kelime kelime, büyü büyü, çalışmaya devam etti ve kadının bildiÄŸi ÅŸeylerin çoÄŸunu öğrendi. Cadı ona bulma, baÄŸlama, onarma, açma ve ortaya çıkarma tılsımlarıyla ilgili ve ÅŸifalı otlar ve tedavi konusunda bütün bildiklerini öğretti. Halk ÅŸairlerinin öyküleri ve Büyük Kahramanlıklar hakkında bildiÄŸi herÅŸeyi ona söyledi; öğretmeni olan sihirbazın kendisine öğrettiÄŸi Gerçek Lisan sözcüklerini, o da Duny’ye öğretti. Ayrıca Duny, Kuzey Yakası Vadisi’nde ve DoÄŸu Ormanı’nda, bir kasabadan bir kasabaya gezen iklimciler ve gezgin hokkabazlardan, çeÅŸitli numaralar, ÅŸakalar ve gözbağı tılsımları öğrenmiÅŸti. İşte, bu hafif tılsımların birinin sayesinde, içindeki büyük gücün varlığını kanıtladı.
O günlerde Kargad İmparatorluÄŸu güçlüydü. İmparatorluk, Kuzey ve DoÄŸu Uçyöreleri arasında kalan dört ülkeden oluÅŸur: Karego-At, Atuan, Hur-at-Hur, Atnini. Buralarda konuÅŸulan dil Adalar Diyarı’nda veya diÄŸer Uçyöreler’de konuÅŸulan hiçbir dile benzemez; buraların insanları da, kanın renginden ve yanan köylerin kokusundan hoÅŸlanan, beyaz tenli, sarı saçlı, vahÅŸi, barbar insanlardır. Bir yıl önce kırmızı yelkenli gemilerden oluÅŸan filolarının büyük gücüyle akınlar yaparak, Torikles ve güçlü bir ada olan Torheven’e saldırmışlardı. Bu olayın haberi kuzeye, Gont’a kadar geldi fakat Gontlu hükümdarlar kendi korsanlıklarıyla meÅŸgul olduklarından diÄŸer ülkelerin kederlerine pek aldırış etmediler. Derken Spevy de Karglar’ın eline düştü, yaÄŸmalandı, yakıldı yıkıldı, halkı esir alındı; öyle ki burası hâlâ bir enkaz halindedir. Karglar zafer tutkusuyla Gont’un yanına kadar yanaşıp otuz büyük gemiyle, bir ordu halinde DoÄŸu Limanı’na çıktılar. SavaÅŸtılar, ÅŸehri aldılar ve yaktılar. Gemilerini Ar Nehri’nin aÄŸzında koruma altında bırakıp, önlerine çıkan hayvanları ve insanları keserek, yaÄŸmalayarak, yıkarak Vadi’den yukarı çıktılar. İlerledikçe gruplara ayrıldılar; her grup canının çektiÄŸi yere gitti. Bunların ellerinden kaçanlar, zirvedeki köyleri uyardılar. Kısa bir süre sonra da OnakçaaÄŸaç’taki insanlar, doÄŸuda, gökleri karartan dumanları gördü; o gece Yüksek Åželâle’ye tırmananlar aÅŸağıya, ince bir sis tabakası altında kalmış, hasata hazırken tutuÅŸturulmuÅŸ tarlalardaki yangınlarla yol yol kırmızı görünen Vadi’ye; alev alev dallarda kızaran meyvalarıyla yanmış meyva bahçelerine; için için yanan harap çiftlik evlerine baktılar.
Köylülerin bir kısmı, koyaklardan kaçıp ormana gizlendi, bir kısmı hayatları pahasına savaÅŸmak için hazırlandı; bir baÅŸka bölümü ise hiçbir ÅŸey yapmadan ağıtlar yakmaya baÅŸladı. Cadı kaçanlar arasındaydı. Kapperding Uçurumu’nda bir maÄŸaraya gizlenip, maÄŸaranın aÄŸzını da büyülerle mühürledi. Duny’nin babası, yani tunçustası, kalanlar arasındaydı; elli yıldır çalıştığı tunç ocağını terk etmemiÅŸti. Bütün gece boyunca, elinde hazır bulunan madeni, mızrak ucu haline getirmek için döverek çalıştı. DiÄŸerleri de onunla birlikte bu uçları kürek ve çapaların saplarına –yuva açıp adam gibi vidalayacak vakit olmadığından– baÄŸlayarak çalıştılar. Köyde avlanmak için kullanılan oklardan ve bıçaklardan baÅŸka silah yoktu; çünkü Gont’un daÄŸlarında yaÅŸayan halk savaşçı deÄŸildir; onlar savaşçılarıyla deÄŸil, keçi hırsızları, deniz korsanları ve büyücüleriyle ünlüdür.
GüneÅŸin doÄŸmasıyla beraber adanın yükseklerine, çoÄŸu güz sabahında olduÄŸu gibi, kalın, beyaz bir de sis çöktü. OnakçaaÄŸaç’ın kulübe ve evleri arasındaki sokaklarda, köylüler okları, yayları ve yeni yapılmış mızraklarıyla, Karglar’ın uzakta mı yakında mı olduÄŸunu bilemeden, sessizce, hepsi de ÅŸekilleri, uzaklıkları ve tehlikeleri onlardan gizleyen sisin içine bakarak, bekliyorlardı. Duny onların yanındaydı. Bütün gece ateÅŸi havayla besleyen tunç ocağının körüğünde, keçi tulumundan yapılmış körüğün saplarını indirip kaldırarak çalışmıştı. Åžimdi ise kolları yapmış olduÄŸu iÅŸten dolayı öylesine aÄŸrıyor ve titriyordu ki, seçtiÄŸi mızrağı elinde tutamıyordu. Nasıl savaÅŸacağına, kendisine veya köylülere nasıl yardımcı olacağına bir türlü aklı ermiyordu. Ya daha henüz bir çocukken, Karglı’nın birinin mızrağına saplanıp da ölürse diye endiÅŸelenmeye baÅŸladı: Ya gerçek adını, erkeklik adını öğrenmeden karanlıklar ülkesine giderse. SoÄŸuk sisin neminden ıslanmış cılız kollarına bir baktı; kuvvetsizliÄŸine hiddetlendi; kuvvetinin sınırlarını biliyordu. İçinde bir güç vardı. Bir de nasıl kullanıldığını bilse; bildiÄŸi tüm sihirler içinden kendisine ve beraberindekilere bir üstünlük, en azından bir ÅŸans saÄŸlayabilecek hileler aradı. Fakat güç, sadece ihtiyaç olduÄŸunda ortaya çıkmaz: Bilgi de olması gerekir.
Sonunda berrak gökyüzünün zirvelerinde, tüm çıplaklığı ile parlayan güneÅŸin sıcaklığı altında, sis dağılmaya baÅŸladı. Sis hareket edip büyük kümeler ve dumanlı huzmeler halinde aralandıkça, köylüler bir grup savaşçının daÄŸdan yukarı doÄŸru çıkmakta olduÄŸunu gördü. Karglar tunçtan baÅŸlıklar ve baldır zırhları, kalın deriden göğüslükler, tahta ve tunçtan kalkanlar ile korunuyor; kılıç ve uzun Karg mızrakları taşıyorlardı. Ar’ın derin kıyısından dolana dolana, böbürlenerek, gürültüyle, dağınık bir sıra halinde, beyaz yüzlerinin seçilebileceÄŸi kadar yakına geldiler. Birbirlerine seslenirken kullandıkları anlaşılmaz sözcükler de duyuluyordu. Bu akıncı birlikte yüz kadar adam vardı, çok deÄŸil; ama köyde yalnızca on sekiz adam ve oÄŸlan vardı.
İşte o anda ihtiyaç bilgiyi çağırdı: Duny, Karglar’ın önünde uzanan yolun üzerindeki sisin incelip, dağıldığını görünce, yararlanabileceÄŸi bir büyüsü olduÄŸunu fark etti. OÄŸlanı çırak olarak almaya çalışan Vadi’deki yaÅŸlı bir iklimci, ona birkaç tılsım öğretmiÅŸti. Bu numaralardan birine, sisörme deniyordu; bu belli bir yerde, belli bir süre için sisi bir arada tutan birleÅŸtirici bir büyüydü. Bu tılsımla, gözbağı konusunda yetenekli bir kiÅŸi, sisi bir süre dayanıp sonra dağılan, hayalete benzeyen ÅŸekillere sokabilirdi. OÄŸlanın bu yeteneÄŸi yoktu, zaten onun niyeti de baÅŸkaydı; ayrıca büyüyü kendi amacı için kullanabilecek gücü vardı. Çabuk çabuk ve yüksek sesle köyün sınırlarını çizen yerlerin isimlerini söyledikten sonra sisörme büyüsünü tekrarladı; fakat bu büyünün arasına, gizleme büyüsünün sözlerini de kattı ve en sonunda büyüyü harekete geçiren sözcüğü haykırdı.
Tam büyüsünü bitirmiÅŸti ki, arkasından gelmekte olan babası kafasına hızlı bir ÅŸamar indirip onu yere serdi. “Adam gibi dur salak! Söylenmeyi bırak. EÄŸer dövüşemeyeceksen git de saklan!”
Duny ayaÄŸa kalktı. Artık Karglar’ın köyün sınırına, sepicinin bahçesinin kıyısındaki ulu porsukaÄŸacının yanına kadar gelmiÅŸ olduklarını duyuyordu. Sesleri ve silahlarının ÅŸakırtısı netleÅŸmiÅŸti; fakat yine de görünmüyorlardı. Sis, köyün üzerinde yoÄŸunlaÅŸmıştı, ışığı, insanın kendi ellerini göremeyeceÄŸi kadar zayıflatıyor, etrafı bulanıklaÅŸtırıyordu.
“Hepimizi sakladım,” dedi Duny, asık bir yüzle. Babasının vurduÄŸu yer aÄŸrıyordu çünkü; sonra çift yönlü yaptığı büyü de gücünü kurutmuÅŸtu. “Elimden geldiÄŸi kadar bu sisi burada tutacağım. Söyle öbürlerine, onları Yüksek Åželâle’ye doÄŸru çeksinler.”
Tunçustası bu garip ve nemli siste bir hayalet gibi duran oÄŸluna baktı. Duny’nin söylemek istediÄŸini anlaması bir dakikasını aldı, ama anlar anlamaz hemen öbürlerini bulup ne yapmaları gerektiÄŸini bildirmek için –köyün her köşesini bucağını ezbere bildiÄŸinden– sessizce koÅŸtu. Karglar bir evin damını tutuÅŸturunca, gri siste, bir de kırmızı bir leke yayılmaya baÅŸlamıştı. Fakat Karglar hâlâ köye girmemiÅŸlerdi; sisin, ganimetlerini ve avlarını tüm çıplaklığıyla gözler önüne serecek ölçüde dağılmasını bekliyorlardı.
Evi yakılan sepici, Karglar’ın burunlarının dibine, düzenli bir ÅŸekilde gölgeden çıkıp bağırıp tekrar gölge içinde kaybolmaları için birkaç oÄŸlan yolladı. Bu arada adamlar bahçe parmaklıklarının arkasından emekleyerek, evden eve koÅŸarak diÄŸer yönden Karglar’a yaklaÅŸmışlar, bir yumak halinde duran savaşçılara ok ve mızraklarla saldırmışlardı. Karglar’dan biri, daha yeni dövülmüş sıcak tunçtan mızrağın boydan boya vücudunu delip geçmesiyle yere düştü. Bir kısmı da okla vuruldu, ama hepsi de çok sinirlenmiÅŸti. O zaman onlar da sisin içindeki çelimsiz saldırganlarına karşı saldırıya geçtiler; fakat karşılarında sadece seslerin yankılandığı bir sis kütlesi buldular. Önlerindeki sisi, büyük, tüylü ve kanlı mızraklarıyla delerek sesleri izlediler. Cadde boyunca bağıra çağıra ilerlediler. BoÅŸ evler ve kulübeler, kıpır kıpır gri sisin içinden belirip belirip kaybolurken, köyün içinden geçip gittiklerini anlamamışlardı bile. Köylüler etrafı çok iyi tanıdıklarından, çoÄŸu önde dağınık bir ÅŸekilde koÅŸuyorlardı. Fakat bazıları, oÄŸlan çocukları ve yaÅŸlılar yavaÅŸtı. Karglar’ın ayakları bunlara takılınca, savaÅŸ çığlıkları atarak ya mızraklarını çektiler ya da kılıçlarıyla deÅŸtiler. Atuan’ın Beyaz KardeÅŸ Tanrıları’nın isimlerini haykırdılar:
“Wuluah! Atwah!”
Gruptakilerin bir kısmı, ayaklarının altındaki toprağın sertleÅŸtiÄŸini fark edince durdu, fakat diÄŸerleri hemen burunlarının dibinde ilerleyen loÅŸ ve titrek ÅŸekilleri izleyerek hayalet köyü aramak için yollarına devam etti. Tüm sis, dört bir yandan kaçışan, titreyen, solan ÅŸekillerle canlanmış gibiydi. Bir grup Karg, hayaletleri dosdoÄŸru Ar’ın kaynaklarının bulunduÄŸu uçurum kenarına, Yüksek Åželâle’ye doÄŸru kovaladı. İzledikleri ÅŸekiller, önlerindeki boÅŸluÄŸa doÄŸru kaçıp, incelmekte olan sisin içinde kayboldular. Onları izleyenler, çığlıklar atarak önce sisin, ardından da aniden beliren güneÅŸ ışığının arasından, otuz metre aÅŸağıya, kayaların arasındaki sığ göllere düştü. Onların ardından gelip de düşmemiÅŸ olanlar, uçurumun kenarında durup, sesleri dinlediler.
O zaman Karglar’ın içine bir endiÅŸe düştü; bu acaip siste köylüleri deÄŸil, birbirlerini aramaya koyuldular. Tepenin olduÄŸu tarafta bir araya geldiklerinde, yine de aralarında, arkadan koÅŸup gelip bıçaklayan ve sonra tekrar yok olan, hayalete benzeyen, baÅŸka ÅŸekiller vardı. Karglar birdenbire gri renkli kör sisten çıkıp da sabah güneÅŸi altında çıplak ve parlak duran nehri ve köyün altındaki koyakları görünceye kadar, yokuÅŸaÅŸağı, düşe kalka ve sessizce koÅŸmaya baÅŸladılar. Sonra durdular, bir araya geldiler ve geriye baktılar. Dalgalanan ve kıvrılan gri bir duvar yolun öte yanında, gerisindeki herÅŸeyi saklayarak, bomboÅŸ duruyordu. Duvardan ise sadece, geride kalmış, uzun mızrakları omuzlarından sallanan bir iki arkadaÅŸları, tökezleyerek saldırırcasına çıktı. Arkalarına bile bakmadan gittiler. Hepsi bu büyülü yerden uzaklara, aÅŸağıya indi.
Bu savaşçılar, Kuzey Yakası Vadisi’nin daha aÅŸağılarında savaÅŸtan nasiplerini aldılar. Ovark’tan kıyıya kadar uzanan DoÄŸu Ormanı kasabalarındaki adamlar toplanarak, Gont’u istila edenlere karşı savaÅŸmaya gitti. Gruplar halinde daÄŸlardan aÅŸağıya indiler; o gün ve ertesi gün Karglar DoÄŸu Limanı’nın üstündeki kumsallara kadar geri püskürtüldü. Buraya vardıklarında gemilerinin yakılmış olduÄŸunu gördüler; bunun üzerine sırtlarını denize vererek, hepsi ölünceye kadar savaÅŸa devam etti. Armouth’ın kumları, gelgit temizleyinceye kadar, kanla kahverengiye boyandı.
Fakat, o sabah OnakçaaÄŸaç köyünde ve Yüksek Åželâle’de nemli gri sis, bir süre daha asılı kaldıktan sonra aniden dağıldı ve eridi gitti. İnsanlar, orada burada, sabahın rüzgârlı parlaklığında kalakaldılar ve merakla çevrelerine bakındılar. Burada, kanlar içinde, dağılmış uzun sarı saçlarıyla ölü bir Karg yatıyordu; orada ise dövüş sırasında bir kral gibi ölmüş olan sepici.
Köyde, ateÅŸe verdikleri ev hâlâ alev alevdi. Savaşı kazandıklarından, evi söndürmek için koÅŸtular. Sokakta ulu porsukaÄŸacının yanında, tunçustasının oÄŸlu Duny’yi tek başına, yaralanmamış ama afallamış biri gibi sessiz ve aptal aptal dururken buldular. Yapmış olduÄŸu ÅŸeyin farkındaydılar; onu babasının evine götürdüler, cadıyı maÄŸarasından çıkıp canlarını ve mallarını kurtarmış olan bu delikanlıyı kurtarsın diye çağırmaya gittiler. Karglar tarafından sadece dört kiÅŸi öldürülmüş ve bir ev yakılmıştı.
OÄŸlan silahla yaralanmamıştı ama ne yemek yiyebiliyor, ne konuÅŸabiliyor, ne de uyuyabiliyordu; kendisine söylenen sözleri duymuyor, kendisini görmeye gelenleri görmüyor gibiydi. O yörelerde, onu hasta eden ÅŸeyden kurtaracak kadar büyüden anlayan biri yoktu. Teyzesi “gücünden fazlasını harcadı,” dedi, ama ona yardım edecek bilgisi yoktu.
O, bu ÅŸekilde karanlıklar içinde sessiz yatarken, bir sis örerek bir sürü gölge sayesinde Karglı cengâverleri korkutup kaçıran delikanlının öyküsü, tüm Kuzey Yakası Vadisi’nde, DoÄŸu Ormanı’nda, yüksek daÄŸlarda, daÄŸların ardında, hatta Gont’un Büyük Limanı’nda bile anlatıldı. Böylece Armouth’daki kıyımın beÅŸinci gününde OnakçaaÄŸaç köyüne bir yabancı geldi: Başı açık, pelerinli, kendi boyunda meÅŸe bir asa taşıyan, ne genç ne yaÅŸlı bir adam. ÇoÄŸu insan gibi Ar yolundan çıkarak deÄŸil, daha yüksek daÄŸlardaki ormandan inerek geldi. Onun bir büyücü olduÄŸunu hemen anlayan köyün kadınları, adam dertlerine deva olabileceÄŸini söyleyince, onu doÄŸruca tunçustasının evine getirdiler. OÄŸlanın babası ve teyzesi dışında herkesi dışarı çıkaran Yabancı, sadece, karanlıklara dalmış gözlerle yatan Duny’nin karyolasının üzerine eÄŸilip, elini oÄŸlanın anlına koyup, dudaklarına bir kez dokundu.
Duny, etrafına bakınarak yavaş yavaş doğruldu. Kısa bir süre sonra da konuştu; kuvveti ve açlık hissi geri gelmeye başladı. Ona yemesi ve içmesi için bir şeyler verdiler. Kara gözlerini yabancıdan alamayan Duny, tekrar yattı.
Tunçustası, yabancıya, “Sen pek öyle sıradan bir adama benzemiyorsun,” dedi.
“Bu çocuk da sıradan bir adam olmayacak,” diye cevap verdi diÄŸeri. “Onun sis ile yaptığı kahramanlıklar, yaÅŸadığım yer olan Re Albi’ye kadar geldi. Buraya ona adını takmaya geldim, tabii eÄŸer dedikleri gibi henüz erkekliÄŸe adımını atmadıysa.”
Cadı tunçustasına, “EniÅŸte, bu adam mutlaka Re Albi Büyücüsü Sessiz Ogion’dur; zelzeleye dizgin vuran adam…” diye fısıldadı.
“Beyim,” dedi büyük isimlerden çekinmek gibi bir huyu olmayan tunçustası, “önümüzdeki ay oÄŸlum on üç yaşında olacak ama biz GeçiÅŸ’i, bu kış, Gündönümü eÄŸlentilerinde gerçekleÅŸtirmeyi düşündük.”
“Bırakın bir an önce bir ismi olsun,” dedi büyücü, “çünkü bir isme ihtiyacı var. Åžimdi baÅŸka bir iÅŸim var, fakat sizin seçtiÄŸiniz gün geri geleceÄŸim. Ondan sonra giderken, eÄŸer uygun görürseniz onu da yanımda götüreceÄŸim. EÄŸer uygun olduÄŸunu kanıtlayabilirse, onu çırağım olarak yanıma alacağım veya yeteneklerine göre eÄŸitilmesini saÄŸlayacağım. Büyücü olarak doÄŸmuÅŸ birinin aklını karanlıkta bırakmak tehlikelidir.”
Ogion çok kibar ama kesin bir tarzda konuşuyordu; dikkafalı tunçustası bütün söylediklerini kabul etti.
OÄŸlanın on üç yaşını doldurduÄŸu gün, daha parlak yapraklar aÄŸaçların dallarından düşmeden, sonbaharın güzelliklerinin yeni yeni yaÅŸanmaya baÅŸladığı günlerde, Ogion Gont Dağı’ndaki gezilerinden, köye geri döndü; böylece GeçiÅŸ töreni yapıldı. Cadı oÄŸlandan, annesinin ona bir bebekken vermiÅŸ olduÄŸu Duny ismini geri aldı. Çocuk isimsiz ve çıplak olarak yüksek uçurumların dibinden fışkıran Ar’ın soÄŸuk kaynaklarına girdi. O suya girerken, güneÅŸin önünden su bulutları geçti ve gölcükte çocuÄŸun etrafındaki suların üzerinde büyük gölgeler kayıp oynaÅŸtı. Çocuk bu canlı ve çivi gibi suda, soÄŸuktan titrese de, davranması gerektiÄŸi gibi, yavaşça ve dimdik yürüyerek karşı kıyıya geçti. Kıyıya gelince, kendisini beklemekte olan Ogion elini uzattı ve oÄŸlanı kolundan kavrayarak ona gerçek ismini fısıldadı: Ged.
Böylece adı, güçlerin kullanımı konusunda çok zeki olan birisi tarafından takılmış oldu.
Daha eÄŸlentilerin bitmesine çok varken; daha bütün köylüler bol yiyecek ve içecek bira ile Vadi’den gelen bir okuyucunun söylediÄŸi Ejderha Efendilerinin Kahramanlıkları türkülerini dinleyerek eÄŸlenirken, büyücü alçak sesle Ged’e “Haydi oÄŸlum. Köy halkıyla vedalaÅŸ, bırak onlar eÄŸlensinler,” dedi.
Ged, babasının kendisi için yaptığı tunç bıçak, sepicinin karısının ona göre diktiği deri bir kaban ve teyzesinin onun için tılsımladığı akçaağaçtan bir bastondan ibaret olan eşyasını aldı. Pantolonu ve gömleğinden başka, bütün sahip olduğu şeyler bunlardı. Hepsiyle vedalaştı; dünyada tanımış olduğu tüm insanlarla. Nehrin kaynaklarının yukarısında, uçurumun altına dağılmış köye bir kez baktı. Sonra yeni ustasıyla, bu dağlık adanın dik ormanları, aydınlık sonbaharın yaprakları ve gölgeleri arasından yola koyuldu.
Metis Yayınları
Cevap Yaz