Ursula K. Le Guin: Yerdeniz
filed in Edebiyat on Eki.26, 2008
Açılış bölümü, Öteki Rüzgâr, s. 11-14
KuÄŸu kanatları gibi uzun ve ak yelkenler Uzakaşıran adlı gemiyi yaz havasından geçirip körfezin içine, Silahlı Kayalar’dan Gont Limanı’na doÄŸru taşıdı. Gemi, mendireÄŸin kara tarafındaki durgun sulara yellerin, o kadar kendinden emin ve zarif bir mahlukatı olarak kaydı ki, eski rıhtımda balık avlayan birkaç kasabalı onu neÅŸeyle selamlayıp, geminin burunda duran tek yolcusu ile mürettebatına el salladı.
Yolcu, eski siyah pelerinli, zayıf bohçalı, zayıf bir adamdı; muhtemelen sihirbaz veya küçük bir tacirdi, önemsiz biri yani. İki balıkçı, gemi yükünü boşaltmaya hazırlanırken, güverteyle rıhtım üzerinde yaşanan koşuşturmayı seyretti; yolcu gemiden ayrılırken gemicilerden birinin adamın arkasından sol elinin başparmağı, işaret ve serçe parmaklarıyla nişan alarak, Bir daha geri gelmeyesin!, mealinde bir işaret yapması üzerine yolcuya biraz merakla, şöyle bir baktılar.
Adam rıhtımda biraz tereddüt etti, bohçasını sırtladı ve Gont Limanı’nın sokaklarına doÄŸru yola koyuldu. Son derece hareketli sokaklardan geçip seyyar satıcılarla, pazarlık ede ede alışveriÅŸ yapan alıcılarla kaynaÅŸan, kaldırım taÅŸları balık pulları ve tuzlu sularla parlayan Balık Pazarı’na vardı. EÄŸer izlediÄŸi bir yol var idiyse bile bir süre sonra bunu at arabaları, tezgâhlar, kalabalık ve ölü balıkların donuk bakışları arasında yitirdi.
Uzun boylu, yaÅŸlı bir kadın ringa balıklarının tazelikleriyle balıkçı kadının dürüstlüğüne hakaretler yaÄŸdırdığı bir tezgâhın yanından ayrıldı. Kadının kendisine hiddetle baktığını gören yabancı düşüncesizce, “Re Albi’ye nereden gideceÄŸimi söyleyebilir misiniz acaba?” dedi.
“Git kendini domuz çamuruna at, boÄŸ daha iyi,” dedi uzun boylu kadın ve yabancıyı solmuÅŸ, yılmış bir halde bırakarak iri adımlarla yürüyerek uzaklaÅŸtı. Fakat haysiyetini kurtarma fırsatını derhal gören balıkçı kadın seslendi: “Re Albi mi dedin? Aradığın Re Albi mi adam? Söyle o zaman! YaÅŸlı Büyücü’nün evi, sen Re Albi’de orayı arıyorsundur. Evet, öyledir. Oradaki köşeden döneceksin, bak oradaki Mığrı Yolu’ndan yukarı, ta kuleye varıncaya kadar tırman…”
Pazardan çıkar çıkmaz geniÅŸ sokaklar adamı tepeye doÄŸru çıkardı ve ÅŸehir kapılarından birinin yanındaki koca nöbetçi kulelerinin önünden geçirdi. DiÅŸleri kolları boyunda, taÅŸ gözleri kasaba ve koya kör kör bakan, hakikisi kadar kocaman iki taÅŸ ejderha kapıyı muhafaza ediyordu. Yayılıp oturmuÅŸ bir nöbetçi ona yolun tepesinde sola dönünce Re Albi’ye varacağını söyledi. “Köyden de YaÅŸlı Büyücü’nün evini sorarak geç,” dedi nöbetçi.
Böylece yabancı ağır adımlarla yola, oldukça dik olan yola koyuldu; yürürken bir yandan da yukarıdaki daha dik yamaçlara, adanın üzerine bir bulut gibi sarkan Gont Dağı’nın ta uzaktaki zirvesine bakıyordu.
Uzun bir yol ve sıcak bir gündü. Kısa süre sonra siyah pelerinini çıkartarak çıplak kafayla, ceketsiz devam etti yoluna. Kasabadayken aklına su bulmak veya yiyecek almak gelmemişti, belki de utanmıştı, çünkü şehirlere alışık, yabancılarla rahatlıkla konuşabilen bir adam değildi.
Birkaç uzun milden sonra, epeydir tozlu yol üzerinde, uzaktaki beyaz toz kütlesi içinde kara bir leke olarak gördüğü arabaya yetişti. Kaplumbağalar kadar yaşlı, kırışık ve umutsuz görünen iki küçük öküz tarafından çekilen araba gıcırdayarak yol alıyordu. Öküzlerine benzeyen arabacıya selam verdi. Arabacı bir şey söylemedi, sadece gözlerini kırptı.
“Acaba yolda bir pınar var mı?” diye sordu yabancı.
Arabacı başını yavaşça salladı. Uzun bir süre sonra, “Hayır,” dedi. Biraz sonra, “Yok,” dedi.
Hep birlikte zahmetle yollarına devam ettiler. Cesareti kırılan yabancı saatte ancak bir mil kadar ilerleyen öküzlerden daha hızlı gidemiyordu.
Arabacının tek söz etmeden ona bir şey uzattığını fark etti: sepet örgüsü içinde irice toprak bir testi. Testiyi alınca çok ağır olduğunu fark etti ve kendi hakkına düşeni içip, teşekkürlerini ileterek testiyi aldığından çok az hafiflemiş bir halde iade etti.
“Atla,” dedi arabacı bir süre sonra.
“TeÅŸekkür ederim. Yürürüm. Re Albi’ye daha ne kadar vardır?”
Tekerlekler gıcırdadı. Öküzlerin önce biri, sonra diğeri derin birer nefes aldı. Tozlu kürkleri sıcak güneş altında tatlı tatlı kokuyordu.
“On mil,” dedi arabacı. Düşündü, sonra, “Belki de on ikidir,” dedi. Bir süre sonra, “Daha az deÄŸil,” dedi.
“O halde yürümeye devam edeyim,” dedi yabancı.
Suyla canlanan yabancı, öküzlerin önüne geçmeyi baÅŸarmıştı; arabacı yeniden konuÅŸtuÄŸunda öküzler, araba ve arabacı epey bir arkasında kalmıştı. “YaÅŸlı Büyücü’nün evine gidiyorsun,” dedi ihtiyar adam. EÄŸer bu bir soru idiyse, cevap beklemiyor gibiydi. Yolcu yoluna devam etti.
Yola koyulduğunda, yol hâlâ dağın o engin gölgesi altındaydı ama Re Albi olduğunu düşündüğü küçük köye doğru sola döndüğünde, güneş batı göğünde parlıyordu; altında ise deniz çelik gibi bembeyaz uzanıyordu.
Dağınık halde birkaç küçük ev, tozlu küçük bir meydan, tek bir musluktan cılızca akan suyuyla bir çeşme vardı. Çeşmeye yöneldi, avcuna doldurup kana kana su içti, başını musluğun altına tutup serin suyun saçlarının arasına girmesi için saçlarını karıştırarak suyu omuzlarından aşağıya akıttı. İki pis küçük oğlan ile bir pis kız çocuğunun sessiz incelemesi altında bir süre çeşmenin yalağına oturdu.
“Bu, nalbant deÄŸil,” dedi oÄŸlanlardan biri.
Yolcu ıslak saçlarını eliyle düzeltti.
“YaÅŸlı Büyücü’nün evine gidecek,” dedi kız, “aptal.”
“Uuaaa!” dedi oÄŸlan, bir eliyle yüzünü çekiÅŸtirip çarpık, korkunç bir surat yaparken, diÄŸer eliyle havayı tırmalar gibi yaparak.
“Dikkat et, Sert,” dedi diÄŸer oÄŸlan.
“Götürüvereyim,” dedi kız yolcuya.
“TeÅŸekkür ederim,” dedi adam, yorgun argın ayaÄŸa kalkarak.
“Bak, asası yok,” dedi oÄŸlanlardan biri; diÄŸeri, “Var demedimdi ki,” dedi. Yabancı taÅŸlık çayırdan kuzeye doÄŸru ilerledikten sonra sola dönüp dik bir ÅŸekilde alçalan patikaya doÄŸru kızı izlerken, iki oÄŸlan somurtarak onları seyretti.
Güneş deniz üzerinde parlıyordu. Yabancının gözleri kamaştı; ayrıca yüksek ufuk ve sürekli esen rüzgâr başını döndürmüştü. Çocuk önünde hoplayıp zıplayan bir gölgeden başka bir şey değildi. Durdu.
“Haydi,” dedi kız ama o da durdu. Adam patikadan kıza doÄŸru gitti. “İşte,” dedi çocuk. Uçurumun kenarında, az ötede duran ahÅŸap bir ev gördü.
“Ben korkmuyom ki,” dedi kız. “Sert’in babası pazara götürsün diye, ben onların yumurtalarını çok taşıdım ki. Bir keresinde ordaki kadın bana ÅŸeftali verdi. YaÅŸlı hanım. Sert, çaldın diyo ama ben hiç çalmam. Hadi git. Kadın yok. İkisi de yok.”
Kıpırdamadan durmuş evi işaret ediyordu.
“Evde kimse yok mu?”
“YaÅŸlı adam var. YaÅŸlı Atmaca olan.”
Yolcu devam etti. Çocuk, adam evin köşesinden dönünceye kadar durup seyretti.
Metis Yayınları
Cevap Yaz