Elif Şafak: Şehrin aynaları
filed in Edebiyat on Eki.26, 2008
Ne zaman içim daralsa, niçin buraya geldiğimi hatırlatıyorum kendime. Bıkıp usanmadan tekrar ediyorum, kafamda hiçbir şüpheye yer kalmasın diye:
“Aynalar ÅŸehrine geldim çünkü benden evvel yazılmış bir hikâyenin içindeyim. Aynalar ÅŸehrindeyim çünkü kim olduÄŸumun peÅŸindeyim.”
GeldiÄŸimden beri neredeyse hiç dışarı çıkmadım evden. Sadece bir kere kayığa binip karşıya geçtim; bir de, birkaç kez sabahın tenha saatlerinde Hasköy’ü arşınladım, o kadar. Yukarı mahallenin yakınlarındaki o meÅŸhur kuyuya taÅŸ attım bir defasında. Sonra, kuyuya yaslanıp, taşın çıkartacağı sesi bekledim uzun uzun. Fakat ses bir türlü gelmedi. Ne suya dalan, ne de topraÄŸa çakılan taşın sesi… Sanki taÅŸ kuyunun dibine varamadan, daha yarı yoldayken, buhar olup göğe aÄŸdı. Bu kuyu ürpertti beni. Sade kuyu mu? Bu ÅŸehir beni korkutuyor. Burası hiçbir yere, hiçbir ÅŸeye benzemiyor. İnsanları pürtelaÅŸ, sokakları pürvelvele. Her an tetikte bekliyorum; kopacak kıyametin nişânelerini arıyorum karşıma çıkan her sûrette. Kimbilir, belki de gariplik bende. Korkularla büyütüldüğüm, hep birilerinden, bir ÅŸeylerden korktuÄŸum için belki de bu ÅŸehir böyle dehÅŸetengiz görünüyor gözüme. Gene de bir türlü anlayamıyorum. Babam, kokularını yadırgadığım bu ÅŸehrin nesini sevdi, niçin bilhassa buraya geldi? Ve niçin buraya “aynalar ÅŸehri” dedi?
Haham Yakup ziyaretime geldi birkaç kez. O kadar yaşlı ki, sade saçları değil derisi bile ağarmış sanki. Ondan babamı anlatmasını isteyemiyorum bir türlü. Zaten o da bu konuyu açmaya pek hevesli görünmüyor. Tuhaf bir adam. Bazen, halimi anlayıp bana hak veriyor sanki. Gözlerinde, bir hayli yabancısı olduğum ama beni pek de rahatsız etmeyen şefkat parıltıları buluyorum böyle zamanlarda. Bazen de, hâlâ cemaate katılmadığım için ateş püskürüyor. Sesini kâh yükseltip, kâh alçaltarak paylıyor beni. Haksız da sayılmaz hani. Şimdiye değin, onca badire atlatıp da, bu şehre ayak basmayı başaran Yahudilerin yaptıkları ilk iş, bunca zamandır bir kendilerine ve belki de rüyalarına sakladıkları dinleri ile tanışmak olmuş. Bu insanlara, aldıkları her yeni isim, yepyeni bir geçmiş sunmuş. Bana gelince, ben bunu yapmak istediğimden emin değilim. Daha kim olduğumu bile bilmeden, kalkıp bir de din edinmek mânâsız geliyor. Bu, bir gölgeye kıyafet dikmek gibi bir şey. Hangi gölgenin kıyafete ihtiyacı olabilir ki?
Evin iÅŸlerini çekip çeviren, yemeklerimi piÅŸiren bir kadın var. YaÅŸlı, Müslüman bir kadın. İsmi ZiÅŸan. Yaşına raÄŸmen beni hayrete düşürecek kadar çalışkan. İş yaparken, dudakları kıpır kıpır. Devamlı dua ediyor. Ara sıra meraklı gözlerle süzüyor beni, ama hiçbir ÅŸey sormuyor. Bazen, gizlice, okunmuÅŸ çörekotları koyuyor yastığımın altına. Nedense böyle zamanlarda hep deliksiz uyuyorum. ZiÅŸan Kadın’ın varlığından hoÅŸnudum. Belki bu sadedil kadının dindarlığıdır bana böyle huzur veren. Onun batıl itikatlarında, içimi kaplayan boÅŸluÄŸa haddini hatırlatan, korkularımı yatıştıran bir ÅŸeyler var. Belki de, tıpkı benim gibi korkularla yaÅŸayan birine rastladığım için memnunum. ZiÅŸan Kadın baktığı her yerde, duyduÄŸu her çıtırtıda görülmeyeni, duyulmayanı tespit ediyor. En büyük korkusu ise evin karşısındaki evliya türbesi. YaÄŸmurlu gecelerde evliyanın ayaklanıp sokaklarda dolaÅŸtığına, bazen de sırf muziplik olsun diye evlerin kapısını çaldığına inanıyor. EÄŸer böyle gecelerde birisi çıkıp da türbeyi gözetlemeye kalkarsa evliyanın bundan çok rahatsız olacağını, rahatsız olduÄŸunda da pılı pırtıyı toplayıp bir baÅŸka diyara göç edeceÄŸini, giderken de hayır dualarını beraberinde götüreceÄŸini söylüyor. Ve eÄŸer yaÄŸmurlu bir gecenin sabahında, daha gün aÄŸarmadan kalkarsam; kalkıp da gözlerimde biriken çapakları yıkayıp tertemiz bir nazarla dışarı bakarsam; evliyanın, kadri bilinmemiÅŸ bir kolyenin boncukları gibi çamurlara saçılmış ayak izlerini görebileceÄŸimi fısıldıyor kulağıma.
Zaman zaman, haramilerin pusu kurduÄŸu bir yolda yüreÄŸini çaldırmaktan korkan bir yolcunun tedirgin adımlarıyla evden ayrılıp, türbeyi ziyarete gidiyor. Giderken darı götürüyor yanında. O ve onun gibi pek çok Müslüman kadın türbenin etrafına darı döküp, dua ediyorlar. ZiÅŸan Kadın’la inatlaÅŸmak gibi bir niyetim yok, ama ben yaÄŸmurlu gecelerde evliyanın türbesine bakmayı seviyorum. Böyle gecelerde evliyayı deÄŸil, oraya buraya saçılan ve her yaÄŸmur damlası ile birlikte topraÄŸa biraz daha gömülen darı tanelerini düşünüyorum.
Sabahları, üzerinde minicik mavi çiçekleri olan, kulpu yaldızlı bir fincanla kahve getiriyor bana. Buraya geldiğimden beri mütemadiyen kahve içiyorum. Çikolatanın yerini tuttuğunu söyleyemem ama galiba adamakıllı alıştım kahveye. İçmediğimde huzursuz oluyorum. Korkularım büyüyor. Zişan Kadın falıma bakmak istiyor ısrarla. Bilmediklerimi bilmesini istemediğimden, münasip bahanelerle geçiştiriyorum her defasında.
Geldiğimden beri yağmur yağıyor şehirde. Zişan Kadın, evliyanın her gece her gece dolaşmaktan bitap düşmesinden korkuyor. Bense, ne zaman güneşin sarısını özlesem, niçin buraya geldiğimi hatırlatıyorum kendime.
“Aynalar ÅŸehrine geldim çünkü benim hikâyemin önünü, benden evvel kaleme alınmış bir baÅŸka hikâye tıkıyor. Aynalar ÅŸehrindeyim çünkü bir kez ÅŸu bendi yıkabilsem sular çaÄŸlayacak, deli deli akacak; hissediyorum.”
Her zaman bu kadar süslü cümleler kurmayı başaramıyorum oysa. Bazen, hakikat bütün çirkinliği ve çirkefiyle karşıma dikildiğinde, âkıbetimi allayıp pullamak, süsleyip püslemek gelmiyor içimden. Böyle zamanlarda gözlerimi kapatıp, usulca arkama yaslanıyorum ve küfüre özenen kelimelerin dişlerimin arasında bıraktığı o kekremsi tatla oyalanıyorum.
“Aynalar ÅŸehrindeyim çünkü ben bir korkağım; ve ne olduÄŸunu bilen her korkak gibi, bu sırrı kendime saklıyorum.”
Metis Yayınları
Cevap Yaz