AÄŸlardık. Göz yaÅŸlarımızı dışarı taşırmazdık. Sessizce içimize akardı. Yabancılığımız belki bundandı… BirikmiÅŸ tuzlu suların en dibinde ruhlarımızı yıkardık. Ve kendimizden en kolay göz yaÅŸlarımızın üzerinden kaçardık. Sessiz hıçkırıklara yelken basardık. Yanaklarına süzülen yaÅŸları titrek mum alevleri aydınlatırdı. Gecenin sessizliÄŸinde genç bir adamın çığlığı yankılanırdı. O ne yapardı, ne zaman bağırırdı , ne zaman aÄŸlardı bilmezdik.
Bilinmezlere gebe geceleri Onsuz geçirdik…
Sonra susardık. Zaten çok fazla konuÅŸmazdık. KonuÅŸtuÄŸumuzda neden sustuÄŸumuzu suçluların telaşıyla birbirimize sorardık. Susuldu mu, dolu dolu susulurdu. Kimi anlar sessizliklerimizde yatıya kalırdık. O anlarda sen O?nun üzerini örterdin , ben sana sarılırdım, O tavandaki yıldızları sayardı. Gecenin içine doÄŸru kaybolurdun , kaybolurdum, kaybolurdu… Kara bir delik bizi sonsuzluklara atar, bir çocuk ruhu kapkara bir kuyuya atlar, bir parantez karanlıklara kanat açardı.
O karanlıklar hiç aydınlanmadı.
Ve kaçardık. Kendimize yakalanmazdık. Yakalamak için çaba da harcamazdık. Yalnızlığımızı yalnızca kendimizle paylaşırdık. İşte o anlarda, dünya üç yalnızın etrafında dönerdi. Ve üç yalnız bedeni bir tek bulutlu geceler severdi. Birbirimizi ilk gördüğümüz anda, daha önce rastladığımızı ve daha sonra karşılaşacağımızı anlamıştık. Kim bilir, belki ilk kez bunu anladığımız anda yanılmıştık. Sen de bilirsin ya, insan bazen bir su birikintisinin üzerine düşen yansımaları gerçeğinden ayıramıyor. Ayırmamak işine geliyor, diyelim. Kendi silüetini karanlık bir suyun üzerinde hiç yapamayacağı gibi narin narin salınırken görmek, insana garip bir haz veriyor. Oysa yabancı ruhların üzerimize düşen gölgeleri her zaman da mutluluk getirmiyor. Ve bir ?iz?den geriye hiç bir zaman, hiçbir ?iz? kalmıyor. Ne dersin sen, ben ya da o, hangimiz birbirimizin üzerinde bir iz bırakmayı başardık ? Hangimiz, ileride çocuklarımıza anlatılmaya değecek anlar, anılar bıraktık?
Hayatın, kaçak ruhları yakaladığı bir kahve molasında, soÄŸuk bir kış akÅŸamında, ?kırgınlıklardan? baÅŸka konuÅŸacak ne kaldı ? Sonuçta Sen kaçtın, ben kaçtım, o kaçtı…
En iyi yapabildiğimiz birbirimizden kaçmaktı.
Başardık.
Hep kızgındık. Kırgınlıklarımızı özenle saklardık. Şeffaf örtülerin ardından gözlerimize bakamazdık. Hayat işte böyle ertelenirdi. Oysa çözülür sanılan düğümlerin üzerine hep yenileri eklendi. Ben seni bir kol saati gibi kolumda taşıdım, sen yelkovanı kovalayan akrebe takıldın, o ikimize de aldırmadı. Bir de ikimize inat bizim yapamadıklarımızı yaptı.
Hayatı bir kol saatinin dışında yaşamayı başardı.
Anlatamazdık, anlatamadık da… Anlatılamayan uzaklıklardık. Bir ÅŸiÅŸenin içinde denize bırakılmış yardım mesajlarıydık. Dalgaların arasında kendimize bir yol aradık. MuhteÅŸem fırtınaları , aydınlık yaÄŸmurları ve bir okyanusta batan güneÅŸin ardından yaÅŸanan o muhteÅŸem anları kimseyle paylaÅŸamadık. Oysa umudu hep içimizde yaÅŸattık. Her görünen kayalık , ulaşılamaz büyük kıtalardı. Halimize köpek balıkları gülümser , yunuslar aÄŸlardı. Biz açıkçası büyük kıtalar aramanın büyüsüne aldandık. Ardını görmediÄŸimiz kıyıları ararken ÅŸiÅŸenin içinde yazılı mesaja bakamadık. Peki ÅŸimdi bak bakalım sonunda ne yaptık?
Bir kıyıya ulaÅŸamadın , ulaÅŸamadım , o da ulaÅŸamadı…
Taşıdığımız mesajlar ve biz.. Her birimiz… kendi ÅŸiÅŸesinde mahsur kaldı.
Hayvanlardık. Bilmem bu yüzden mi insanlardan uzak kaldık . DostluÄŸu , nefreti aynı anda ÅŸehveti paylaÅŸtık. En büyük yalanları, en çok sevdiklerimize sakladık. Tutkularımızın gücünü aldatılınca anladık. Av?da, avlanan, avcılardık… Kendimizden korktuk, içimizdeki hayvanlardan saklandık. Saklanmayı görünmez olmak saydık.
O senden kaçtı, sen benden, ben zaten çaresizdim bu kaçak ikilinin sessizliÄŸinden…
Uçamazdık.Bir süre sonra uçmayı da aklımızdan çıkardık. Kanat çırpıp uzaklaşamadık. Birbirimize katlanmak zorundaydık. Sonuçta işte bu yüzyılda , bu toprakların üzerine sıkışıp kaldık. 3 oda bir salon ahlak anlayışlarında kutsal hazineleri aradık. Sen üç adım ileri atacaktın , \\ ben iki adım sola , \\ O, kazmayı vuracaktı,\\ yüzyıllık yalnızlığa.
Oysa ortada ne bir harita vardı , ne de iÅŸaret taÅŸları… Bizim asıl bulamadığımız, koskoca yalnız bir çınar , koyu sarı bir sonbahar, bir de ondan geriye kalan dökülmüş yapraklar – dı…
Ne dersin, belki de kurbandık. Koyamadığımız kuralların altında kaldık. Umduklarımızı değil (biz de diğerleri gibi) umulanı yapmak zorunda kaldık. Adı yanlış telaffuz edilen ülkeler gibi kendimizi başkalarında ararken, hep bir yabancı ile karşılaştık. Ya adları yanlış söyledik ya da yanlış adlara farklı anlamlar yükledik. Konuşamadığımız diller bahanemizdi. En iyi bahaneleri yaşanmayan aşklar tüketti.
GörmediÄŸim sen , ben, bir de hiç karşılaÅŸmadığın o. Biz üç orospu, üç müşteri , üç pezevenk ya da, üç saÄŸlıklı beden , üç hastalıklı ruh , üç doktor olmayı aynı zaman aralığında baÅŸardık. Geride kalanları kendi günahları ile baÅŸ baÅŸa yaÅŸamaya bıraktık. Biz birbirini tanımayan ÅŸizofren dünyaları, paranoyak geçmiÅŸlerimiz eÅŸliÄŸinde paylaÅŸtık. Åžimdi bir mektup estetiÄŸinde hayatta (belki de) son hesaplaÅŸmalarımızı yapıyoruz. Ve en özel duygularımızı nedendir bilmem baÅŸkaları ile paylaşıyoruz. Anlatılamayanları , anlaşılamayanları, anlatırken biraz tedirgin , biraz üzgün ,biraz ürkek ve biraz da hiç tanımadığın bir yabancıdan yardım istermişçesine samimi bir ÅŸekilde yazıyoruz. Yıllardır ulaÅŸamadığımız ruhlara, yıllarca nasıl bir kadehte , bir bedende, bir yürekte teselli aradıysak, ÅŸimdi kendimizi yarım kalmış cümlelere vuruyoruz. Olmayan insanlara, olmayacak hayallerle , olan biteni ÅŸifreli cümlelerle sunuyoruz. Ne sen, ne ben, ne de o… bu ÅŸifreleri çözemedi. Belki bu yüzden üzerine bir isim yazma cesaretini gösteremediÄŸi mektupları gönderemedi. Yine belki bu yüzden önümüzde öylece duran büyük fırsatları da göremedik. Her seferinde elimizin tersi ile ?kendimizi? bir kenara ittik.
Ben , sen , bir de üç noktalı, O
yanıldık.
İsimsiz mektupları yanlış adreslere yolladık.

Cüneyt Özdemir
dipnot.tv’den