Bahara Kadar Bekle Bandini
filed in Edebiyat on Eki.13, 2008
St.Catherine’in sekizinci sınıfının dershanesinde üçe çeyrek vardı. Takma gözü fena halde aÄŸrı yapan Rahibe Mary Celia barut gibiydi. Sol gözü seÄŸirip duruyordu, tamamen istem dışı. On bir erkek, dokuz kızdan oluÅŸmuÅŸ yirmi kiÅŸilik sınıf seÄŸiren gözü izliyordu.
Üçe çeyrek var: teneffüse on beÅŸ dakika. Nellie Doyle, ince elbisesi kalçalarının arasındaki çatlaÄŸa sıkışmış, Eli Whitney’in çırçır makinesinin ekonomik sonuçlarını anlatıyordu. Nellie’nin hemen arkasında oturan iki oÄŸlan, Jim Lacey ile Eddie Holm, katıla katıla ama sessizce gülüyorlardı kızın elbisesine.
YaÅŸlı Celia’nın camdan sol gözünün kapağı sıçramaya baÅŸlarsa dikkatli olmaları defalarca söylenmiÅŸti onlara oysa, ama ÅŸu Doyle’a bakar mısınız?
“Eli Whitney’in çırçır makinesinin ekonomik sonuçları pamukçuluk tarihinin zirvesidir,” dedi Nellie.
Rahibe Mary Celia ayağa kalktı.
“Holm ve Lacey!” dedi sertçe. “AyaÄŸa kalkın!”
Nellie ÅŸaÅŸkınlık içinde yerine oturdu, iki oÄŸlan ayaÄŸa kalktılar. Lacey’nin dizleri takırdadı, sınıf kıkırdadı. Lacey önce sırıttı, sonra kızardı. Holm öksürdü, başını öne eÄŸip kurÅŸun kaleminin üzerindeki markayı inceledi. İlk defa dikkatini çekiyordu kalemin üzerindeki yazı.
“Holm ve Lacey,” dedi Rahibe Celia. “Sınıfımda sırıtkan aptallar görmekten usandım. Oturun!”
Sonra bütün sınıfa konuÅŸtu, ama sadece erkeklere hitap ediyordu aslında, kızlarla sorun yaÅŸamıyordu genellikle: “Dersi dinlemeyen ilk haytaya saat altıya kadar sınıfta kalma cezası vereceÄŸim. Devam et, Nellie.”
Nellie ayaÄŸa kalktı yine. Lacey ve Holmes, ucuz kurtulmanın ÅŸaÅŸkınlığı ve Nellie’nin elbisesi yine çatlaÄŸa sıkışır da gülerler endiÅŸesiyle öbür tarafa bakıyorlardı.
“Eli Whitney’in çırçır makinesi pamukçuluk tarihinde devrim yaratmıştır,” dedi Nellie.
“Hey, Holm,” diye fısıldadı Lacey önünde oturan oÄŸlana, “Bandini’ye salamımı ilet.”
Koridorun karşı tarafında, üç sıra önde oturuyordu Arturo. Başını öne eğmiş, göğsünü sıraya yaslamış, mürekkep okkasına dayadığı küçük aynaya bakarak elindeki kurşun kalemle burnunun üzerindeki çilleri sayıyordu. Bir önceki gece limon suyu sürmüştü yüzüne; çilleri yok etmek için en etkili yöntemdi sözüm ona. Doksan üç, doksan dört, doksan beş… Hayatın anlamsızlığıyla meşguldü zihni. Kışın ortasındaydılar, güneş akşam üzeri yüzünü gösterip kayboluyordu; burnundaki ve yanaklarındaki çillerin sayısı dokuz artmış, genel sayım doksan beşe ulaşmıştı.
Ne manası vardı yaÅŸamaya devam etmenin? Üstelik bir gece önce yüzüne limon suyu sürmüştü. Neydi dünkü Denver Post’ta çillerin limon suyundan, “rüzgâr gibi kaçtığını” yazan yalancı kadının adı? Çilli olmak yeterince kötüydü zaten, ama bildiÄŸi kadarıyla, dünyadaki tek çilli İtalyan’dı. Nereden gelmiÅŸti bu çiller? Ailenin hangi tarafından mirastı o Allahın cezası minik bakır benekleri?
NeÅŸesiz bir biçimde sol kulağını çekiÅŸtirmeye baÅŸladı. Eli Whitney’in çırçır makinesinin ekonomik sonuçlarına dair sunulan rapor çok uzaktan geliyordu ona. Josephina Perlotta devam ediyordu rapora ÅŸimdi: Josephina Perlotta’nın çırçır makinesi üzerine ne dediÄŸi kimin umurundaydı? İtalyan’dı Perlotta, Dago’nun teki -çırçır makineleri hakkında ne bilebilirdi ki?
Haziranda bu lanet Katolik okulundan mezun olacak, İtalyanların sayısının bir elin parmaklarını geçmediği devlet lisesine yazılacaktı. Sol kulağındaki sayım on yediyi bulmuştu, dünkü sayımdan iki fazla. Allah belalarını versin bu çillerin! Şimdi yeni bir ses konuşuyordu çırçır makineleri hakkında, bir keman kadar yumuşak bir ses; tenini delen tınılar gönderiyor, soluğunu kesiyordu.
Kalemini masanın üzerine koydu, aÄŸzı gevÅŸedi. Önünde duruyordu iÅŸte -güzeller güzeli Rosa Pinelli’si, aÅŸkı, biricik sevgilisi. Ah, çırçır makinesi! Ah, harikulade Eli Whitney! Ah, Rosa, ne kadar güzelsin. Seviyorum seni, Rosa, seviyorum, seviyorum, seviyorum!
Evet, o da İtalyan’dı; ama onun suçu muydu? Bandini bundan ne kadar suçluysa, o da o kadar suçluydu. Ah, ÅŸu saçlar! Åžu omuzlar! O canım yeÅŸil elbise! Åžu ses! Ah, Rosa! Anlat onlara Rosa’m. Çırçır makinesini anlat onlara! Biliyorum, Rosa, benden nefret ediyorsun. Ama ben seni seviyorum, Rosa. Seni seviyorum ve bir gün New York Yanks’in orta sahasında göreceksin beni, Rosa. Orta sahada olacağım, balım, ve sen benim sevgilim olacaksın, üçüncü kalenin arkasındaki locada beni seyredeceksin, ve atış sırası bana gelecek; dokuzuncu devrenin ikinci yarısı, Yanks üç sayı geride. Ama sen tasalanma, Rosa! Üç kalede adamımız varken o atış yerine dikileceÄŸim ve sen bana bir öpücük uçuracaksın ve ben o elmayı çaktığım gibi orta saha duvarının üzerinden aşırtacağım. Tarih yazacağım, balım. Sen beni öp, ben tarih yazayım!
“Arturo Bandini!”
Çillerim de olmayacak o zaman, Rosa. Gitmiş olacaklar -büyüyünce mutlaka giderlermiş.
“Arturo Bandini!”
Adımı da deÄŸiÅŸtireceÄŸim, Rosa. Banning diye çaÄŸrılacağım; Art, Bombacı Banning…”
“Arturo Bandini!”
Bu kez duydu çaÄŸrıldığını. Dünya Finali’nin uÄŸultusu dinmiÅŸti. Başını kaldırdığında Rahibe Mary Celia’yı gördü tepesinde, masayı yumrukluyor, sol gözü deli gibi seÄŸiriyordu. Ona bakıyorlardı, hepsi, Rosa’sı bile gülüyordu ona, ve kurduÄŸu düşü yüksek sesle anlattığını fark edince midesi yuvarlanıp gitti altından. DiÄŸerleri gülebilirlerdi dilediklerince, ama Rosa -ah, Rosa, üstelik onun kahkahası diÄŸerlerinden daha tizdi, içini delmiÅŸti, ve nefret etti ondan: Louisville kömür madeninde çalışan İtalyan bir maden işçisinin Dago kızı; lanet olası bir maden işçisi. Salvatore’ydi adı; Salvatore Pinelli, elinden baÅŸka bir ÅŸey gelmediÄŸi için maden işçiliÄŸi yapan aÅŸağılık herifin tekiydi. Yıllarca, yüz yıl, iki yüz yıl dayanacak bir duvar örebilir miydi?
Peh -Dago hıyarı, bir sivri kazması, kepinde de bir ampulü vardı; iki paralık bir Dago sıçanı gibi yerin altına inmek zorundaydı hayatını kazanmak için. Onun adı Arturo Bandini’ydi, bu okulda bu konuda söyleyecek sözü olan meydana çıkıp burnunu kırdırabilirdi.
“Arturo Bandini!”
“Tamam,” dedi sözcüğü uzatarak. “Tamam, Rahibe Celia. Duydum sizi.”
Sonra ayağa kalktı. Bütün sınıf onu seyrediyordu. Rosa arkasında oturan kıza bir şeyler fısıldadı elinin gerisinde gülümseyerek. Arturo fark etti ve çilleri hakkında, ya da pantolonundaki yama hakkında, ya da saçının uzamış olduğu hakkında, ya da babasından kendi bedenine uydurulmuş ve üzerinde bir türlü doğru dürüst durmayan gömleği hakkında bir şey söylediğini sanıp zor tuttu kendini ona bağırmamak için.
“Bandini,” dedi Rahibe Celia. “geri zekalı olduÄŸuna şüphe yok. Biraz önce sınıfı dikkatli olma konusunda uyardım. Böyle bir aptallık ödülsüz kalmamalıdır. Saat altıya kadar okulda kalacaksın.”
Yerine oturdu ve üç zili titretti koridorları.
(Bahara Kadar Bekle Bandini’den)
(John Fante)
(Çeviri: Avi Pardo)
Cevap Yaz