Sert Erkekler Åžiir Yazar
filed in Edebiyat on Eki.13, 2008
Sean Penn’in gözünden Charles Bukowski
1987
Interview, Eylül 1987.
Editörün notu: Time dergisi Charles Bukowski’yi “Amerikan ayak takımının mümtaz ÅŸairi,” olarak nitelendirdi. Ancak ÅŸair gerçek hayran kitlesini Avrupa’da bulmuÅŸ. Bukowski bugün dünyanın en çok okunan ÅŸairlerinden biri. Kitapları sadece Almanya’da iki milyonun üzerinde satmış.
Bugün 66 yaşında olan Bukowski’nin 32 ÅŸiir kitabı, 5 öykü derlemesi ve 4 romanı var. En iyi bilinen eserleri Ekmek Arası, Kadınlar, Sıcak Su MüziÄŸi, Ölüler Böyle Sever, Postane, Sıradan Delilik Öyküleri ve Bana AÅŸkını Getir.
İlk senaryosundan yapılan film BarsineÄŸi sonbaharda tüm ülkede gösterime girecek. BaÅŸrollerinde Mickey Rourke ve Faye Dunaway’in oynadığı, yönetmenliÄŸini Barbet Schroeder’in yaptığı film Bukowski’nin gençlik döneminden birkaç günü kapsıyor. BarsineÄŸi’nin iki esas karakteri Henry ve Wanda Amerikan toplumunun yakasına yapışan mumyalanmış yaÅŸam tarzından kaçmaya çalışan iki kiÅŸidir,” Bukowski’ye göre. “Henry ile Wanda teslimiyetin canlı ölümünü kabullenmeyi reddederler. Bu film onların cesur deliliklerine odaklanmaktadır.”
Oyuncu ve ÅŸair Sean Penn’den Bukowski’yi ziyaret etmesini ve büyük adamın cesur deliliÄŸine odaklanmasını istedik.
BARLAR ÜZERİNE:
Barlara pek gitmiyorum artık. Sistemimden çıkardım onları. Åžimdi bir bara girdiÄŸimde öğürüyorum, O kadar çok bar gördüm ki, yetti bana -gençken yapılacak iÅŸtir bara gitmek, biliyor musun, bir hatun kaldırmaya çalışmak, birileriyle dövüşmek filan, bütün o maço saçmalık – benim yaşımda yapılacak iÅŸ deÄŸil. Barlara iÅŸemek için giriyorum artık. Yıllarımı geçirdim barlarda. Bara girip kusmak için doÄŸru helaya giderdim, oraya varmıştı iÅŸ.
ALKOL ÜZERİNE:
Alkol bu dünyaya gelmiş en muhteşem şeylerden biri muhtemelen -beni saymazsak tabii ki. Evet… bu dünyaya gelmiş en muhteşem iki şeyi saptadık. İşte… iyi anlaşırız ben ve alkol. Çoğu insan için yıkıcıdır. Ben onlardan biri değilim. En yaratıcı yazılarımı sarhoşken yazmışımdır. Kadınlarla bile, ben biraz çekingenimdir sevişme konusunda, bu yüzden alkol bana cinsel olarak daha özgür olma olanağı tanımıştır. Alkol özgürlüktür benim için, çünkü ben esas olarak içine kapanık, mahcup biriyim, oysa alkol bana bir kahraman olma, pervasızca işler yapıp uzay ve mekanda uzun adımlarla yürüme fırsatı tanır… bu yüzden seviyorum… evet.
SİGARA İÇMEK ÜZERİNE:
Seviyorum sigara içmeyi. Duman ve alkol birbirlerini dengeliyor. Eskiden deli gibi içtikten sonra uyanırdım ve ellerim nikotinden sapsarı olurdu, eldiven gibi… kahverengi nerdeyse… içimden, ” Hasiktir… ciÄŸerlerim ne haldedir kim bilir? Aman Allahım!” diye geçirirdim.
DÖVÜŞMEK ÜZERİNE:
En iyisi kimsenin döveceÄŸini tahmin etmediÄŸi birini dövmektir. Öyle biriyle kapıştım bir keresinde, bana kafa tutup duruyordu. “Tamam lan, gel bakalım,” dedim. Fos çıktı herif -hiç zorlanmadan marizledim. Yerde öylece yatıyordu. Burnu kan içinde filan. Şöyle dedi bana: “Hay Allah, o kadar ağır hareket eden birisin ki seni kolaylıkla pataklarım sanmıştım. Ama dövüş baÅŸlayınca ellerini göremedim, o ne hızdı öyle. Ne oldu?” Ben de, “Bilmiyorum, moruk, bu iÅŸ böyledir,” dedim. Saklarsın. O an için saklarsın.
KEDİLER ÜZERİNE:
Kedilerin arasında olmak çok iyidir. Kendini kötü hissediyorsan kedilere bakar ve kendini çok daha iyi hissedersin, çünkü onlar her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu bilirler; öyle fazla heyecanlanmak ya da üzülmek için bir neden yok. Onlar bunu bilirler. Kurtarıcıdır kediler. Ne kadar çok kedin varsa o kadar uzun yaşarsın. Yüz kedin varsa on kedin olduğunda yaşayacağının on katı daha uzun yaşarsın. Bu gerçek bir gün keşfedilecek ve herkesin binlerce kedisi olacak ve kimse ölmeyecek. Gerçekten çok saçma.
KADINLAR VE CİNSELLİK ÜZERİNE:
Åžikayet etme makineleri diyorum ben onlara. Erkek aÄŸzıyla kuÅŸ tutsa yaranamaz kadına. Bir de isteri krizlerini hesaba katarsan… unut gitsin. Dışarı çıkıp arabaya atlar ve gazlarım, nereye olursa. Yoktur baÅŸka yolu. Yapıları farklı galiba, deÄŸil mi? İsteri krizine girerler… konuÅŸamazsın. Sen gitmeye kalkarsın, anlamazlar. (Bir kadının tiz sesiyle:) NEREYE GİDİYORSUN? “Kaçıyorum burdan, bebeÄŸim!” Benim kadın düşmanı olduÄŸumu düşünüyorlar, ama deÄŸilim. Kitaplarımı okumayıp duyduklarıyla karar veren insanlar bunlar. “Bukowski kadın düşmanı bir domuzdur!” Bunu duyuyorlar ama iÅŸin aslı nedir diye merak etmiyorlar. Evet, zaman zaman kadınları aÅŸağıladığım doÄŸru, ama erkekleri de aÅŸağılıyorum. Hatta herkesten çok kendimi aÅŸağılarım. Birinin aÅŸağılanmayı hak ettiÄŸini düşünüyorsam aÅŸağılarım -erkek, kadın, çocuk, köpek, fark etmez. Kadınlar fazla hassas, ayrımcılığa maruz kaldıklarını sanıyorlar. Onların sorunu da bu.
İLKİ:
İlkini düzmek gerçekten tuhaftı -bilmiyordum- bana yalamayı filan öğretti. Hiçbir ÅŸey bilmiyordum. “Hank,” dedi, “büyük bir yazarsın, ama kadınlar hakkında bir bok bilmiyorsun!” Ben de, “Ne demek istiyorsun, bir sürü kadınla düzüştüm ben,” dedim. “Hayır, bilmiyorsun, izin ver de sana öğreteyim,” dedi. “Pekala,” dedim. Sonra, “Sen çok iyi bir öğrencisin, hemen kapıyorsun,” dedi. Bu kadar -(Biraz utanıyor. Ayrıntılardan deÄŸil, hatırlamanın duygusallığından daha çok.) Ama yarık yalamak filan bir süre sonra insana kendini uÅŸak gibi hissettiriyor. Kadınları memnun etmek hoÅŸuma gidiyor, ama… Cinsellik çok abartılıyor, moruk. Seks sadece abazansan harika.
AIDS’DEN ÖNCE SEKS VE EVLİLİĞİ ÜZERİNE:
Hayatımın yarısı yatakta geçiyordu bir ara. Bilmiyorum, bir trans haliydi galiba, düzüşme transı. Düzüş, düzüş… (gülüyor)… Öyleydim! (gülüyor)
Ve kadınlar, birkaç laf ettikten sonra bileklerinden kavrarsın, “Hadi, güzelim.”Yatak odasına götürüp düzersin. Ve itiraz etmezler, moruk. O ritme girdikten sonra takılırsın. Çok fazla kadın var ortalıkta. İyi görünürler, ama kopmuÅŸlardır. Tek baÅŸlarına yaÅŸarlar, iÅŸe giderler, eve dönerler… Birinin onları öyle götürmesi büyük ÅŸeydir onlar için. Bir de oturup içiyor ve konuÅŸuyorsa, iyi vakit geçiriyorlar demektir. İyiydi… ÅŸanslıydım. ÇaÄŸdaÅŸ kadınlar… söküklerini dikmezler ama… onu unut.
YAZMAK ÜZERİNE:
Küçük bir kıza tecavüz eden bir adamın bakış açısından bir öykü yazdım. İnsanlar beni suçladılar. Biri söyleÅŸiye geldi. “Küçük kızlara tecavüz etmekten mi hoÅŸlanırsınız?” diye sordu. “Tabii ki, hayır,” dedim, “ben hayatı fotoÄŸraflarım.” Yazdığım bir sürü ÅŸey yüzünden başım belaya girdi. Öte yandan, bela kitap sattırır. Ama, iÅŸin esasına inersek, ben kendim için yazarım. (Sigarasından derin bir nefes çekiyor.) Böyle. “Duman” benim, kül küllüğün… budur yayınlanmak.
Asla gündüz yazmam. Çıplakken alış veriş merkezinde koşmak gibi bir şey gündüz yazmak. Herkes seni görür. Gece… işte o zaman numara çekebilirsin… sihir.
ŞİİR ÜZERİNE:
İlkokulun bahçesindeyken “ÅŸair” ya da “ÅŸiir” sözcüğü telaffuz edildiÄŸinde bütün çocuklar gülüp alay ederlerdi. Åžimdi anlıyorum nedenini, çünkü sahte bir üründür ÅŸiir. Yüzyıllardır sahte, züppe ve kökleÅŸmiÅŸ. Aşırı-hassas. Aşırı-deÄŸerli. Çöp yığını bana sorarsan. Yüzyıllardır ÅŸiir niyetine çöp üretiliyor. Sahtekarlık, kalpazanlık.
Birkaç iyi şair var tabii ki, beni yanlış anlama. Li Po adında Çinli bir şair var örneğin. Çoğu şairin kendi bokuyla on iki-on dört sayfada katamayacağı kadar duygu, gerçeklik ve tutkuyu dört-beş yalın dizeye sığdırabilen bir şair. Şarapçıydı da üstelik. Şiirlerini tutuşturup nehirde yüzdürür, şarap içermiş. İmparatorlar onu çok severmiş, çünkü ne dediğini anlarlarmış… Ama, tabii ki, sadece kötü şiirlerini tutuştururmuş. (gülüyor)
Benim yapmaya çalıştığım, affına sığınarak, hayatın fabrika işçisi boyutunu edebiyata katmaktır… işten eve döndüğünde dırdır eden karısı. Sıradan insanın gündelik gerçekliği… yüzyılların şiirinde pek söz edilmeyen bir şey. Yüzyılların şiirinin bok olduğunu söylediğim kayıtlara geçsin. Utanç verici.
CELİNE ÜZERİNE:
Celine’i ilk okuduÄŸumda yataÄŸa bir kutu Ritz krakerle girmiÅŸtim. Onu okurken bir yandan da kraker yiyordum. Sonra gülmeye baÅŸladım, krakerleri çatır çatır yerken bir yandan da kahkaha atıyordum. Bir solukta okudum romanı. Bir kutu krakeri bitirdim, moruk. Kalkıp su içtim. Görmeliydin beni. Kımıldayamıyordum. İyi bir yazar iÅŸte böyle yapar adamı. Öldürür nerdeyse… kötü bir yazar da.
SHAKESPEARE ÜZERİNE:
OkunurluÄŸu zayıf ve fazlasıyla abartılmış bir yazar bence. Ama kimse bunu duymak istemiyor. Görüyor musun, tapınaklara saldıramıyorsun. Yüzyıllarla yerleÅŸmiÅŸ bir yazar Shakespeare. “Kanımca bilmem kim kötü bir aktör!” diyebiliyorsun. Ama Shakespeare boktan bir yazardır diyemiyorsun. Bir ÅŸey ne kadar eskiyse züppeler ona o kadar yapışır, vantuz gibi. Züppeler bir ÅŸeyin emniyetli olduÄŸunu hissetmesinler… yapışırlar. Onlara gerçeÄŸi söylediÄŸin zaman da delirirler. Kaldıramazlar. Bütün düşünce sistemlerine saldırmış olursun. Tiksindiriyorlar beni.
OKUMAKTAN EN ÇOK HAZ DUYDUĞU ŞEY ÜZERİNE:
The National Enquirer’da şöyle bir ÅŸey okudum: “Kocanız eÅŸcinsel mi?” Linda bir keresinde bana, “İbne gibi sesin var!” dedi. Ben de, “Öyle mi, hep merak ederdim,” dedim. (Gülüyor) Bu makale şöyle devam ediyor. “KaÅŸlarını yoluyor mu?” İçimden, hasiktir, ben bunu hep yapıyorum, diye geçirdim. Artık ne olduÄŸumu biliyorum… İbneyim! Tamam. The National Enquirer’a bana ne olduÄŸumu söylediÄŸi için müteÅŸekkirim.
MİZAH VE ÖLÜM ÜZERİNE:
Çok az mizah var. Sıkı mizahçı diyebileceÄŸim son adam James Thurber’dı. Ama mizahı o kadar muhteÅŸemdi ki gözardı edildi. Bu adam çağın psikolog/psikiyatr’ı diyebileceÄŸimiz biriydi. Kadın erkek iliÅŸkisini çözmüştü. Her derde deva. Mizahı o denli gerçekçidir ki çılgınca rahatlama çığlıkları olarak çıkar kahkahalar içinden. Thurber’dan baÅŸka kimse gelmiyor aklıma… Bende de bir parça var… Onunki gibi deÄŸil ama. Benimkine mizah denmez aslında. Ben ona… “komik bir uç,” diyorum. Tutkunum o komik uca. Ne olursa olsun… mutlaka saçma ve gülünç bir tarafı vardır. Nerdeyse her ÅŸey gülünçtür. Biliyorsun, her gün sıçarız. Bu da saçma sapandır. Öyle deÄŸil mi sence? İşemek zorundayız, yemek yemek zorundayız, kulaklarımızdan bal mumu çıkıyor, kaşınıyoruz. Gerçekten çirkin ve aptalca, biliyor musun?
Ucubeyiz. Bunu idrak edebilsek kendimizi sevmeyi becerebileceÄŸiz belki… içimizde dolanan bağırsaklarımızla, birbirimizin gözlerine bakıp, “seni seviyorum,” derken içimizde yavaşça karbona dönüşen bokumuzla… ve birbirimizin yanında osurmayız. Her ÅŸeyin komik bir yanı var…
Sonra da ölürüz. Ama, ölüm bizi hak etmiyor. Biz ölüme bütün delilleri gösterdik, ama o bize tek bir delil bile göstermedi. Doğarak hayatı hak mı ettik? Hayır, ama o orospu çocuğu ensemize yapışıyor. Kızıyorum ölüme. Hayata da kızıyorum. İkisinin arasında sıkışıp kalmış olmaya kızıyorum. Kaç kez intihara kalkıştığımı biliyor musun? Zaman tanı bana. 66 yaşındayım henüz. Hâlâ çalışıyorum.
İntihar kompleksin varsa hiçbir ÅŸey seni rahatsız etmez… Hipodromda kaybetmek dışında. O insanın canını sıkıyor. Neden acaba?… Çünkü hipodromda yüreÄŸini deÄŸil de beynini kullanıyorsun.
Hayatımda hiç ata binmedim.
Beni asıl ilgilendiren doğru veya yanlış karar vermek, atlar umurumda değil.
HİPODROM ÜZERİNE:
Bir ara hayatımı hipodromda kazanmayı denedim. Acı verici. Heyecan verici. Her şey sınırdadır -kira- her şey. Ama, fazla ihtiyatlı olmaya başlıyorsun… aynı şey değil.
Bir keresinde tam dönemecin önünde oturuyordum. On iki at vardı o koÅŸuda ve dönemece geldiklerinde kopma yoktu, sıkı bir grup halinde koÅŸuyorlardı. Çılgın bir görüntüydü. Atların kıçlarına baktım ve içimden, “Delilik bu, tam bir delilik!” diye geçirdim. Ama dört yüz-beÅŸ yüz dolar kazandığın günler de vardır, arka arkaya sekiz koÅŸuyu bilirsin ve kendini Tanrı gibi hissedersin, her ÅŸeyi biliyormuÅŸ gibi. Her ÅŸey bu iÅŸin bir parçasıdır.
(Bana dönüyor:)
CB: Bütün günlerin iyi geçmez, değil mi?
SP: Hayır.
CB: Bazı günler iyi mi?
SP: Evet.
CB: Çoğu mu?
SP: Evet.
(Kısa bir sessizlikten sonra şaşırmış bir biçimde gülüyor)
CB: Sadece birkaçı demeni bekliyordum… Hayal kırıklığına uğrattın beni!
İNSANLAR ÜZERİNE:
İnsanlara fazla bakmam. Rahatsız edicidir. Birine çok fazla bakarsan onun gibi olmaya başlarsın derler. Zavallı Linda.
Fazla gereksinim duymam insanlara. Beni doldurmazlar, boşaltırlar. Kimseye saygı duymuyorum. Böyle bir sorunum var… Yalan söylüyorum, ama inan, doğru.
Hipodromdaki parkçı çocuk iyidir. Bazen, hipodrom çıkışında şöyle bir konuşma geçer aramızda:
“Hey, n’aber, moruk?” diye sorar.
“Bıçağı gırtlağıma dayamak üzereyim… Beyaz bayrağı sallamaya hazırım. Benden bu kadar.”
“Adam sen de! Bir gece birlikte çıkıp içelim. Bu geceye ne dersin? Birkaç kiÅŸiyi marizleyip birkaç hatun düzeriz.”
“Åžu iÅŸi bir düşüneyim, Frank.”
“Biliyor musun, iÅŸler ne kadar sarpa sararsa, ben o kadar akıllanırım.”
“Sen hayli akıllı bir adam olmalısın, Frank.”
“İyi ki seninle gençliÄŸinde tanışmamışız.”
“Evet, biliyorum ne diyeceÄŸini. İkimiz de ÅŸimdi San Quentin Hapishanesi’ndeolurduk.”
“DoÄŸru!”
HİPODROMDA TANINMAK ÜZERİNE:
Geçen gün tribünde oturuyordum, birinin bana baktığını hissettim. Başıma gelecekleri bildiÄŸimden yer deÄŸiÅŸtirmek için ayaÄŸa kalktım. “Affedersiniz?” dedi. “Evet, ne istiyorsun?” diye sordum. “Siz Bukowski misiniz?” dedi. “Hayır!” dedim. “İnsanlar bunu size sürekli soruyorlardır herhalde?” dedi. “Evet!” dedim ve uzaklaÅŸtım. Biliyorsun, daha önce de tartıştık bunu. Mahremiyet gibisi yoktur. Ben insanları severim, biliyorsun. Kitaplarımı sevmeleri filan güzel… Ama ben kitap deÄŸilim, anlıyor musun? Ben o kitapları yazan kiÅŸiyim, ama yanıma gelip başımdan aÅŸağı gül yaprakları filan dökmelerini istemiyorum. Soluk almak istiyorum. Benimle takılmak istiyorlar. Beraberimde birkaç çılgın fahiÅŸe getireceÄŸimi, birilerini yumruklayacağımı filan düşünüyorlar herhalde. Öyküleri okuyorlar! Lanet olsun, o anlattıklarım yirmi yıl önce, otuz yıl önce olmuÅŸ ÅŸeyler, birader!
ŞÖHRET ÜZERİNE:
Öğütür insanı. FahiÅŸedir, kancıktır, tüm zamanların en büyük öğütücüsüdür. Ben ÅŸanslıyım, çünkü Avrupa’da büyük bir şöhretim var, burdaysa fazla tanınmıyorum. Dünyanın en talihli adamlarından biriyim. Åžanslı bir köpek. Şöhret korkunç bir ÅŸey gerçekten. Sıradanlık cetvelinde bir ölçüdür, birinci viteste çalışan beyinler. DeÄŸersizdir. Seçkin bir seyirci çok daha iyidir.
YALNIZLIK ÜZERİNE:
Hiç yalnız hissetmedim kendimi. Bir odada tek başıma kaldım, intiharın eÅŸiÄŸinde. Kendimi çok kötü hissettiÄŸim oldu, ama hiçbir zaman birinin odaya girip kendimi daha iyi hissetmemi saÄŸlayacağını düşünmedim… ya da birkaç kiÅŸinin. BaÅŸka bir deyiÅŸle, yalnızlık beni hiçbir zaman rahatsız etmemiÅŸtir, çünkü yalnız kalmaya doyamam. Ben kendimi insan dolu bir odada ya da tezahürat yapan seyircilerle dolu bir tribünde en yalnız hissederim. Ibsen’den bir alıntı yapacağım: “En güçlü insanlar genellikle yalnızdır.” Hiçbir zaman içimden, “ÅŸuh bir sarışın içeri girip beni düzecek, taÅŸaklarımı ovacak ve kendimi daha iyi hissedeceÄŸim,” diye geçirmedim. Hayır, onun hiçbir yararı olmaz. İnsanları bilirsin, “Hey, Cuma akÅŸamı, ne yapacağız? Burda kös kös oturacak mıyız?” Evet, kesinlikle. Çünkü yok dışarıda bir ÅŸey. Aptallık sadece. Aptal insanlarla fingirdeyen aptal insanlar. Geceye koÅŸa koÅŸa çıkmak gibi bir ihtiyaç içinde olmadım hiçbir zaman. Barlarda gizlendim, çünkü fabrikalarda gizlenmek istemiyordum. Hepsi bu. Milyonlarca insan adına özür dilerim, ama ben kendimi hiçbir zaman yalnız hissetmedim. Kendimden hoÅŸnutum. BildiÄŸim en iyi eÄŸlence kendimim. Biraz daha ÅŸarap içelim!
TEMBELLİK ÜZERİNE:
Önemlidir -tembellik etmeyi bilmek lazım. İşin özü tempodur. Yaptığından tamamen uzaklaşıp doÄŸru zamanda mola almazsan her ÅŸeyi kaybedersin. İster aktör ol, ister ev kadını, fark etmez… Doruk noktalarının arasında hiçbir ÅŸey yapmadığın boÅŸluklar olmalı. YataÄŸa uzanıp tavanı seyret. Bu çok, çok önemlidir… Hiçbir ÅŸey yapmamak, çok çok önemli. Ve bu çaÄŸdaÅŸ toplumda kaç kiÅŸi yapıyor bunu? Çok az. Bu yüzden herkes kaçık, saldırgan, öfke ve nefret dolu. Eskiden, evlenmeden önce, bütün perdeleri çekip yataÄŸa girer, üç-dört gün yataktan çıkmazdım. Sıçmak için kalkar, konserve fasulye yiyip tekrar yataÄŸa girerdim. Üç-dört gün yatakta kalırdım. Sonra kalkar, giyinir ve dışarı çıkardım. Pırıl pırıl bir güneÅŸ olurdu dışarda, harikulade sesler. Güçlü hissederdim kendimi, ÅŸarj edilmiÅŸ bir akü gibi. Ama canımı sıkan ilk ÅŸey ne olurdu, biliyor musun? Kaldırımda gördüğüm ilk insan yüzü. Åžarjımın yarısını kaybederdim o anda. Kapitalizmle yüklü devasa, boÅŸ, aptal ve duygusuz bir yüz -”öğütülmüş” Ve içimden, “Ahhhh, yarısını götürdü!” derdim. Yine de deÄŸerdi ama, öteki yarısı benimdi. Evet, tembellik. Öyle derin düşüncelere dalmaktan filan da söz etmiyorum. Serbest düşünce, bir yere varmaya çalışmadan… salyangoz gibi. Harikuladedir.
GÜZELLİK ÜZERİNE:
Güzellik diye bir ÅŸey yok, özellikle insan yüzünde… fizyonomi dediÄŸimiz ÅŸey. Hatlar arası uyum söz konusudur, matematikseldir. Burun fazla göze batmasın, yanlar modaya uygun olsun, kulak memeleri fazla iri olmasın, saçlar uzun… Genellemelerden oluÅŸmuÅŸ bir serap. Kimileri bazı yüzleri harikulade bulur, ama gerçekte, son kertede, deÄŸillerdir. Sıfıra eÅŸitlenmiÅŸ cebirsel bir denklem. “Gerçek güzellik”, tabii ki, kiÅŸilikte yatar. KaÅŸların biçiminde deÄŸil. Pek çok kadın bana beni harikulade bulduklarını söylemiÅŸtir… oysa benim yüzüme bakmak bir kase çorbaya bakmaktan farksızdır.
ÇİRKİNLİK ÜZERİNE:
Yoktur çirkinlik diye bir şey. Biçimsizlik vardır, ama dışa dönük bir çirkinlik yoktur… Ben konuştum.
BİR ZAMANLAR:
Kışın ortasıydı, New York’taydım. Yazar olmaya çalışıyor, açlıktan ölüyordum. Üç-dört gündür aÄŸzıma lokma girmemiÅŸti. Sonunda, “kocaman bir torba patlamış mısır yiyeceÄŸim,” dedim. Tanrım, uzun zaman olmuÅŸtu bir ÅŸey tatmayalı, lezizdi. O patlamış mısır tanelerinin her biri biftekti sanki! ÇiÄŸniyordum ve zavallı mideme iniyorlardı. “TEÅžEKKÜR EDERİM TEÅžEKKÜR EDERİM TEÅžEKKÜR EDERİM!” diyordu midem. Cennetteydim. Yürürken iki kiÅŸi geçti yanımdan ve biri diÄŸerine “Tanrım!” dedi. DiÄŸeri, “Ne oldu?” diye sordu. O da “Patlamış mısır yiyen adamı görmedin mi? Tanrım, korkunçtu!” Patlamış mısırın tadı biraz kaçtı bunu duyduÄŸumda. Ne demek, korkunç, diye geçirdim. Korkunç mu? Cennetteyim lan ben. Biraz pejmürde bir halim vardı gerçi. Hapı yutmuÅŸ birini hissederler onlar.
BASIN ÜZERİNE:
Saldırıya uÄŸramaktan hoÅŸlanırım aslında. “İğrenç Bukowski!” Gülümserim bunu görünce, biliyor musun, hoÅŸuma gider. “Ah, berbat bir yazar!” Bu beni daha da sevindirir. Beslenirim bununla. Ama biri bana, “Hey, seni bilmem hangi üniversitede ders olarak okutuyorlar,” dediÄŸinde aÄŸzım açık bakakalırım. Bilmiyorum… fazla kabul görmek ürkütücü. Bir yerlerde yanlış bir ÅŸey yaptın demektir.
Hakkımda söylenen kötü ÅŸeyler eÄŸlendirir beni. Kitap satışlarını artırır ve beni kötü kılar. Kendimi iyi hissetmeye ihtiyacım yok, çünkü iyi biriyim zaten. Ama kötü? Bu yeni bir boyut katıyor bana. (Sol elinin serçe parmağını kaldırarak) Bu parmağı fark ettin mi daha önce? (Parmak felce uÄŸramış gibi aÅŸağı doÄŸru kıvrık) Bir gece sarhoÅŸken kırdım. Nasıl kırdım bilmiyorum, ama doÄŸru kaynamadı gördüğün gibi. Gel gör ki klavyenin “a” tuÅŸu için mükemmel… ve neden gizleyeyim… kiÅŸiliÄŸime katkıda bulunuyor. Gördün mu, ÅŸimdi hem kiÅŸiliÄŸim hem de farklı bir boyutum var. (Gülüyor.)
CESARET ÜZERİNE:
Cesur insanların çoğunun hayal gücü zayıftır. İşler yolunda gitmezse başlarına gelecekleri kestiremezler sanki. Gerçekten cesur olanlar hayal güçlerini yenip yapmaları gerekeni yapanlardır.
KORKU ÜZERİNE:
Hakkında hiçbir şey bilmiyorum.
ŞİDDET ÜZERİNE:
Åžiddetin çoklukla yanlış yorumlandığını düşünüyorum. Belli bir ÅŸiddet gereklidir. Hepimizin içinde çıkmayı talep eden bir enerji var. O enerji bastırılırsa deliririz. Hepimizin arzuladığı o mutlak huzur hali arzulanacak bir bölge deÄŸildir. Bir ÅŸekilde yapımıza uygun deÄŸil. Boks maçlarını seyretmeyi bu yüzden seviyorum, gençliÄŸimde de bu yüzden severdim arka sokaklarda dövüşmeyi. “Enerjinin ÅŸerefli bir biçimde dışa vurulması,” bazen ÅŸiddet olarak yorumlanır. “İlginç delilik” ve “iÄŸrenç delilik” vardır. Åžiddetin de iyi ve kötü biçimleri var. Yani belirsiz bir sözcük ÅŸiddet. BaÅŸkalarına fazla zarar vermedikçe yerine göre iyi olabilir.
FİZİKSEL ACI ÜZERİNE:
ÇocukluÄŸumda matkapla deldiler beni. İri çıbanlarım vardı. Fiziksel acıya karşı dayanıklılık kazanabiliyorsun. Hastaneye gidiyordum ve beni deliyorlardı, bir gün içeri biri girdi ve “ömrümde matkaba bu kadar dayanıklı birini görmedim,” dedi. Cesaret deÄŸil bu -çok fazla fiziksel acıya maruz kalırsan, teslim olursun- bir süreçtir, uyum saÄŸlarsın.
Zihinsel acıya uyum sağlanmaz ama. Benden uzak olsun.
PSİKİYATRİ ÜZERİNE:
Psikiyatri hastalarını ne bekler? Fatura.
Psikiyatr ile hastası arasındaki temel sorun psikiyatrın kitabı harfiyen uygulamasıdır, oysa hasta hayatın ona yaptıkları için oradadır. Kitapta bazı doÄŸrular olmakla birlikte, sayfalar hep aynıdır, oysa her hasta biraz farklıdır. KiÅŸisel sorunların çeÅŸitliliÄŸi sayfa sayısından çok daha fazladır. Anlıyor musun? “saati ÅŸu kadar dolar, zil çaldığında seans bitmiÅŸtir,” diyemeyeceÄŸin kadar çok deli var ortalıkta. Bunu duymak insanı yarı yarıya delirtir zaten. Tam kendilerini daha iyi hissedip açılmaya baÅŸladıklarında psikiyatr, “HemÅŸire, bir sonraki randevuyu ayarlayın,” der ve hasta buz gibi kalır. İğrenç bir dünya. Tek düşündükleri paranı almak. Seni tedavi etmek deÄŸil. Para, para. Zil çalınca bir sonraki deliyi getirin. Hassas deli zil çaldığında bir güzel düzeleceÄŸini bilir. DeliliÄŸi tedavi etmenin sınırı yoktur, faturası da olmamalı. Benim gördüğüm psikiyatrların çoÄŸunun birkaç tahtası eksik zaten. Ama fazla rahatlar… hepsi fazla rahat. Bence hasta biraz delilik görmek ister, çok deÄŸil ama. Offf! (Sıkılıyor) PSİKİYATRLAR TAMAMEN YARARSIZDIRLAR! Sıradaki soru lütfen?
İNANÇ ÜZERİNE:
İnanan insanlar için iyidir inanç. Benim sırtıma yüklemeyin ama. Bir tesisatçıya kutsal ruhtan daha fazla inancım var benim. Tesisatçılar son derece yararlı bir iş yaparlar. Bokun akmasını sağlarlar.
OLUMSUZLUK ÜZERİNE:
Her zaman olumsuz olmakla suçlandım. Çamur atma sanatından baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir olumsuzluk. Zayıflıktır bence. ” Her ÅŸey yanlış! HER ÅžEY YANLIÅž!” demekten baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. “Bu doÄŸru deÄŸil!” “O doÄŸru deÄŸil!” İnsanın o anda olup bitene uyum saÄŸlamasına engel olan bir zayıflıktır olumsuzluk. Evet, kesinlikle zayıflıktır, aynı iyimserlik gibi. “GüneÅŸ parlıyor, kuÅŸlar ötüyor, gülümse.” O da palavra. Gerçek ikisinin arasında bir yerde yatıyor. Her ÅŸey olması gerektiÄŸi gibi. BaÅŸ etmeye hazır deÄŸilsen… geçmiÅŸ olsun.
GELENEKSEL AHLAK ANLAYIŞI ÜZERİNE:
Cehennem olmayabilir, ama yargılayanlar bir tane yaratabilir. İnsanlara çok fazla ÅŸey öğretildiÄŸini düşünüyorum. Her ÅŸey fazla öğretiliyor. Başına gelenlerden öğrenebilmelisin, tepkinden. Tuhaf bir sözcük kullanmak zorundayım burda… “İyi”. Nerden geldiÄŸini bilmiyorum, ama hepimizin içinde doÄŸuÅŸtan bir iyilik damarı olduÄŸunu düşünüyorum. Tanrı’ya inanmıyorum, ama içimizdeki o iyilik damarına inanıyorum. O damarı beslemek mümkün. Tampon tampona trafikte biri sana yol verdiÄŸinde sihirdir her seferinde… Umut verir insana.
SÖYLEŞİLER ÜZERİNE:
Köşeye sıkışmak gibi. Mahcubiyet verici. Bu yüzden her zaman bütün doğruyu söylemem. Doğrunun etrafında dolanıp kafa bulmayı severim, bu yüzden de eğlendirmek ve palavra adına bazen yanlış bilgi de veririm. Beni tanımak istiyorsan asla söyleşilerimi okuma. Bunu da yok say.
(Çeviri Avi Pardo, “GüneÅŸ İşte Burdayım”dan, Parantez yay.)
Cevap Yaz