21. yüzyılın en temel meselesi, insanlar (ve bütün canlılar) ile onların yaşadığı ortam, yani çevre arasındaki ilişki olacağa benzer. Daha doğrusu, canlılarla çevre arasında adamakıllı bozulmaya yüz tutan dengenin nasıl düzeltilebileceği meselesi. Çevre meselesine ilişkin en temel gerçeklik ise, fiziki dünyanın değişme hızı ile insan toplumunun bu değişmeye gösterdiği tepkinin yavaşlığı arasındaki keskin zıtlık.

İklim değişmesi üzerine çalışan uluslararası bilim insanlarının bundan dört ay önce yayınladıkları iki önemli rapordaki rakam ve grafikler bu zıtlığı hayli net biçimde ortaya ortaya koyuyor: Atmosferdeki karbondioksit (CO2) oranı, endüstri devriminin başladığı kabul edilen 1750 yılından bu yana %31 oranında artmış. Dahası, bugün havamızdaki CO2 oranı, büyük olasılıkla son 20 milyon yılda ulaşılan en yüksek seviye.

Dahası, günümüzdeki CO2 artışı, son 20,000 yıldan, yani son Buzul çağından bu yana görülmemiÅŸ bir hıza ulaÅŸmış! “Sokaktaki adam” bile, bu büyük deÄŸiÅŸimin insanın fosil yakıt tüketen yaÅŸama tarzından kaynaklandığını gösteren bilimsel kanıtları görebilir artık. Yeni raporlarda karbondioksit, metan ve nitratoksit gazları ile bacalardan fışkıran sülfür aerosollerinin atmosferdeki yoÄŸunluÄŸunu gösteren grafiklere şöyle bir göz atmak yeterli: Bu dört gazın atmosferdeki konsantrasyonu 1700′lerin sonlarına kadar yatay bir çizgi ile gösterilirken, 2000′e doÄŸru neredeyse dimdik bir düşey çizgiye dönüşüyor.

Bu dehÅŸetengiz dört grafik çizginin tek bir makul açıklaması var: Sebep aynı: Fosil yakıtların tüketilmesi. Gazlar, güneÅŸ ışınlarından gelen sıcaklığın atmosferden çıkmasına izin vermiyorlar, bir camekân gibi atmosfere hapsediyorlar onu. İşte size “sera etkisi”. Yani, küresel ısınma.

Küresel ısınmaya baÄŸlı olarak meydana gelen bir yığın aşırı iklim deÄŸiÅŸikliÄŸinin yalnız kanıtlarını deÄŸil, belirtilerini de gözle görebilecek hale geldik, sıradan insanlar olarak: Suudi Arabistan’da geçen ay ortalama 50 derece sıcaklık hüküm sürerken, daÄŸlık bölgede ilk kez lapa lapa kar yaÄŸdı, karayolları kapandı, 75 kiÅŸi yaralandı. Çin’de sadece 40 dakika yaÄŸan bir ÅŸiddetli yaÄŸmur sonucunda 16 kiÅŸi öldü, 30 kiÅŸi kayboldu, yüzbinlerce insan sel felaketzedesi oldu. Antakya’da bölge tarihinin en büyük sel felaketi trilyonlarca liralık maddi zarar yarattı, üç-dört gün önce Kocaeli’ne 10 – 15 dakika süreyle düşen ÅŸiddetlice bir yaÄŸmur, orada 1932′den beri görülen en büyük felakete yol açtı…

Dört bir yanı saran seller, dört bir yanı kasıp kavuran kuraklıklar, dev orman yangınları, eriyen kutuplar, kaybolup giden buzullar, yükselen okyanuslar, kaybolup giden türler, aÄŸararak ölüp giden mercan kayalıkları, okyanus akıntılarının kesilmesi ile yeniden girilecek bir buzul çağı ihtimali, ve yeniden yaÅŸanabilecek Nuh tufanları…

Her gün usandırıcı bir hızla artarak gözlerimizin önünden geçip giden bu haberler, raporlar, sivil kuruluşların çağrıları ve karanlık tahminler insan toplumları için bir değişim talebine yol açmıyor ama.

Asıl deÄŸiÅŸimin enerjide olduÄŸu düşünülüyor çünkü. Daha iyi bir hayat yaÅŸamak, daha kaliteli ÅŸeyleri daha çok tüketmek üzerine kurulu bir düşünce tarzı egemen. O yüzden de küresel ısınma konusunda herhangi bir tedbir almaktan çok, ekonomik ilerlemeye konsantre olmuÅŸ durumdayız. Bill McKibben’ın yazdığı gibi: “Bir anlamda, fiziki dünya, ekonomi dünyası kadar gerçekmiÅŸ gibi gelmiyor bize: Ekonomiyi kucaklayıp mıncıklıyoruz, siyasilerimiz ekonominin daha da büyümesini hızlandırmak için elden gelen tüm kararları alıyor. ‘Fosil yakıtlara bağımlılığımız, ekonomimize zarar verir,” dedi mi biri, iÅŸ oracıkta bitiyor. Ama, biri ‘Fosil yakıt bağımlılığı, gezegenimizi mahfediyor,’ dediÄŸinde, bu saçma sapan bir laf gibi görünüyor. Yani, dünyanın kendisi soyut, ekonomi ise somut gerçekliÄŸe dönüşmüş durumda.”

İşte bu yüzden de, çokuluslu dev petrol ÅŸirketleri fosil yakıtlardan kaynaklanan küresel ısınmayı yok saymak için milyonlarca dolar harcıyor; dev petrol ÅŸirketlerinin has “adamı” Bush da enerji sıkıntısını ve ekonomiyi tek gerçek kabul edip, gülünç denecek kadar sulandırılmış olan ve sera gazı salımlarını kısıtlamayan ülkelere yaptırımı olmayan Kyoto Protokolü’nü bile toptan reddiyor. O, dünyadaki son bakir alanları ve deniz diplerini petrol araÅŸtırmaları için kullanmayı planlıyor. ABD’den küresel ısınmayı önlemek için dünyanın yörüngesini deÄŸiÅŸtirmek gibi öneriler ciddi ciddi geliyor da, araba sayısını azaltıp daha küçük taşıtlara geçmek ya da alternatif enerji aramak gibi öneriler, gayri ciddi bulunmak bir yana, neredeyse “zındıklık” sayılıyor.

Öte yandan, bütün bu acaip durumun tek sorumlusu olarak çokuluslu şirketleri ya da dünyanın tek süpergücü ABD yönetimini suçlamanın ise pek bir anlamı olmadığını söylemek de gerekiyor. Durmadan tüketen, daha çok tüketen, gelişmek, büyümek isteyen insana hizmet ediyor onlar, eninde sonunda.

Ne yani? Dünyanın suyu ısınıyor diye o benzin yutan ciplerimizden, klimalarımızdan, merkezi ısınma sistemlerimizden, TIR dolu otoyollarımızdan ve alışveriş furyalarımızdan mı vazgeçelim?

Saf ticari hayatın o kısacık görüşlü kazanç hırsını bırakıp dayanışma ve bireysel özsaygıyı koyalım onların yerine?

Yok canım, bizden sonra tufan!

Ömer Madra
(Akıntıya Kürek’ten)