Evin girişine saptığımda babamı gördüm odunluğun yanında. Öfkeli görünmüyordu, ben kamyoneti yanaştırırken ifadesiz bir yüzle beni seyrediyordu.

“Selam,” dedim.

Bir müddet daha baktı, sonra odunluğun kapısını açtı. Karıştırıcıyı geri geri odunluğa soktum, gözünü ayırmadan bakmaya devam etti. Motoru kapatıp yere sıçradığımda hâlâ bakıyordu.

“Her ÅŸeyi açıklayacağım,” dedim.

Zinciri çözerken de üzerimdeydi gözleri. “Sana yeni bir karıştırıcı almayı düşünüyordum,” dedim. “Bu hurdaya ne vereceklerini öğrenmek istedim.”

Paltosunu çıkarıp çiviye asarken devam ettim: “Bu yaz birlikte çalışacağımıza göre teçhizatı yenilemenin tam zamanı diye düşündüm. Modası geçmiÅŸ makinelerle rekabet gücümüzü düşürmenin alemi yok.”

Paltosunun altına pantolonuyla uyumsuz bir ceket giymiÅŸti. “Sonra sana danışmam gerektiÄŸini düşündüm. Bu ekibin reisi sensin ne de olsa.”

Kamyonetin yanına gidip yumruÄŸuyla çamurluÄŸuna vurdu hafifçe. “Bunu da mı çaldın?” diye sordu.

Kenny’nin kamyoneti babasından ödünç aldığını söyledim.

“Bu ne?” diye sordu uzanıp yarısı kazağımın cebinden dışarı taÅŸmış iyelik belgesini çekerek. Belgeyi açıp inceledi, gözlerinin beyazı büyüdü.

“Adam gibi çalmayı bile beceremiyorsun,” dedi başını sallayarak. “Sahte imzamı yanlış satıra atmışsın.”

Gülümsedim. “Yanılıyorsun. İmzanı taklit etmeye kalkışsaydım burda olur muydum? Bir ÅŸey mi çaldım? Neyi çaldım? Karıştırıcıyı mı? İşte, her zamanki yerinde. Bu asılsız ithamlar gücüme gidiyor.”

Gözlerini dikmiş bakıyordu yine. Barakanın kapısı açıktı, tabanları yağlamayı düşündüm. Birkaç blok boyunca kovalayabilirdi beni, ama asla yakalayamazdı. Birden sağ eli hareket etti ve yüzüme bir sille indi; bir boksör gibi dans ediyordu, gardını almış, ayaklarının etrafında kömür tozu bulutları.

“Savun kendini!” diye emretti ayak parmaklarının üzerinde yaylanıp etrafımda daireler çizerek. Durdum öylece, ÅŸaÅŸkın, karşılık vermeden. Asla dövüşemezdim onunla, asla. Kendimi direklerinden koruyarak geri çekildim.

“Lanet olası, dövüş!”

“Niçin?”

“Benden çalabiliyorsan, dövüşebilmelisin de. Hadi, vur bana.”

Ani bir direk patladı burnumda. Acı, cam kırılması gibi, çabuk ve kör edici. Kan tadı. Elimi burnuma götürdüm, parmaklarımın arasında sıcak kanı hissettim. Dehşet içinde soluğu kesildi, kendi yanağına bir tokat attı.

“Mama Mia!”

Kendini dışarı atıp ellerini kara daldırdı, avuçlarında karla koşarak döndü ve yüzüme doğru uzattı. Burnumu karın içine soktum, birkaç saniye sonra kanama kesildi. Yüzüm ıslak ve soğuktu. Beyaz benekli mavi bir mendil çıkarıp yüzümü sildi. Solgundu, parmağını özenle burun kemiğinin üzerinde gezdirirken elleri titriyordu.

“İyiyim,” dedim.

“Neden?” diye sordu. “Sen hırsız deÄŸilsin -neden?”

Asıl nedeni kanlı burnumdu belki, ama bir kez için olsun baba oğul olmaktan çıkıp arkadaş olmuştuk; umutlarımdan ve çaresizliğimden söz ettim ona, yoksulluğun can sıkıntısından, evden ayrılıp profesyonel beysbolcu olarak şansımı deneme isteğimden. Bir puro yakıp kapıya gitti, sırtı bana dönük; barakayı puro dumanı kaplarken düşümü anlattım ona.

Bana doğru döndüğündü ne öfke vardı yüzünde ne de hayal kırıklığı; şefkat sadece, anlama isteği.

“Bir yıl bekle,” dedi alçak sesle. “Liseyi bitir, sonra git.”

“Åžimdi gitmek istiyorum!”

“Dinlemiyorsun. Her ÅŸey senin istediÄŸin gibi olsun istiyorsun. Bu da ne kadar toy olduÄŸunu gösterir.”

“Sana yardım etmek istiyorum, Baba. Eve para göndermek istiyorum. Åžu paltodan kurtulur, kendine yeni giysiler alırsın.”

İnceledi beni, kaÅŸları çatık, düşünceli. “Yeterince iyi olduÄŸunu nerden biliyorsun?”

“Çünkü doÄŸuÅŸtan atıcıyım.”

Yüzünü buruÅŸturdu, karar vermeye çalışıyordu. “Bilmiyorum. DoÄŸru olanı yapmak istiyorum. Biriyle konuÅŸmam gerek.”

“Kiminle?”

“Bilmiyorum. Ne kadar lazım?”

“Elli.”

Islık çalıp başını yavaşça salladı. “İyi deÄŸil. Tuzak bu. Yaparsam yanlış, yapmazsam yine yanlış.”

Parayı nereden bulduÄŸu umurumda deÄŸildi. Edna Pruitt’ten bile alabilirdi, beni ilgilendirmezdi. Geri alacaktı, ilk iÅŸim ona parayı göndermek olacaktı. Cubs’la sözleÅŸme imzalarken bu tür ÅŸeyler için ayrı bir madde koyacaktım. Ek bir bin dolar belki.

Kamyonete binip kasabanın merkezine doÄŸru sürdük. Sevdi kamyoneti. Yıllardan beridir bir kamyonet sahibi olmayı arzuluyordu. Yeni bir iÅŸ aldığında teçhizatını taşımak için Chet’s Nakliyat’tan kamyonet kiralardı.

“Güzel kamyonet,” dedi içini inceleyerek.

“İki ay sonra senin de yepyeni bir kamyonetin olacak” dedim. “Sıfır kilometre, yan tarafında da adın yazacak: Molise İnÅŸaat Åžirketi.”

“Kes, evlat. Ne biliyorsun dünya hakkında?”

“Dünya kimin umurunda? Beysbol ver bana.”

İç geçirdi, sıkıntılıydı, acı okunuyordu yüzünde. Kamyoneti Onyx’in önüne çektim, indi.

“Beni hayal kırıklığına uÄŸratmayacaksın, Baba. Bir tek sana güveniyorum bu dünyada.”

“Bakalım. Biriyle konuÅŸmam gerek.”

“Bana bu fırsatı tanıdığın için sana minnettarım.”

Bağırdı: “Kes artık, anlıyor musun? Kes.”

Kapıyı çarpıp hızla Onyx’e girdi. Kamyoneti Kenny’lerin dükkanına sürüp arka tarafa park ettim. Bay Parrish arka kapıyı açıp dışarı çıktı. Kamyonetin etrafında dolanıp dikkatle kontrol etti. SoÄŸuk gözlerini yüzüme dikti.

“Bir daha bu kamyoneti kullandığını görmeyeyim.”

“Kenny’den izin aldım.”

“Geber,” dedi.

* * *

John Fante, 1933 Berbat Bir Yıldı’dan, Çeviri: Avi Pardo