Roma’nın Batısı’ndan
filed in Edebiyat on Eki.13, 2008
Universal Stüdyoları kırk dakika uzaklıktaydı. Körfez boyunca uzanan kıyı daÄŸlarını bir çırpıda kat ettikten sonra Malibu Kanyonu üzerinden karayoluna girip Universal’ın yolunu tuttum. Evdeki durum beni kaygılandırıyordu. Harriet’in ruh durumu hayra alamet deÄŸildi. Genellikle uysal ve yumuÅŸak bir insandı, çabuk bağışlardı, ama onun sabrının da bir sınırı vardı, o sınır aşıldığında bavulunu kaptığı gibi evi terk ederdi.
İki kez etmiÅŸti, ikisi de hayvan yüzünden. EvliliÄŸimizin birinci yılında, San Francisco’daki apartman dairesine evcilleÅŸtirme amacıyla kafeste beyaz bir fare getirmiÅŸtim. Fare kafesten kaçıp kanepenin yaylarının arasına saklanmıştı, çıkarmak mümkün deÄŸildi. Harriet onu oradan çıkarmam için bana bir saat tanımış, çıkaramayınca da bavulunu kaptığı gibi otobüse atlayıp Grass Vadisi’nde yaÅŸayan teyzesine gitmiÅŸti. Bir ayımı almıştı onu geri getirebilmek. Sonunda arabama atlayıp Grass Vadisi’ne gitmiÅŸ, teyzesinin önünde ayaklarına kapanıp eve dönmesi için yalvarmıştım. Evlilik sözleÅŸmemizin yeniden gözden geçirilmesi koÅŸuluyla dönmeye razı olmuÅŸtu. O günlerde genç ve aptal olduÄŸum ve onu günde üç kez aÅŸkla düzdüğüm için onurumu ayaklar altına almaya hazırdım.
On yıl önce ilk pitbullum Mingo onun Siyam kedisini yediÄŸinde beni bir kez daha terk edip bir ev dolusu çocuk, köpek ve kediyle baÅŸbaÅŸa bıraktı. Grass Vadisi bir kez daha; müzakere ve öneri günleri, mektup ya da telefon yoluyla yapılan karşı öneriler ve yeni bir anlaÅŸmaya varılıncaya kadar prostatı azmış yüreÄŸi yaralı koca rolü. Kabul etmek zorunda kaldığım koÅŸullardan biri Mingo’nun gitmesi olmuÅŸtu. DehÅŸet verici bir talepti, ama baÅŸka seçenek tanımamıştı bana; Mingo’yu Tarzana’da çok iyi bir ihtiyarın pitbull ürettiÄŸi bir çiftliÄŸe götürüp bıraktım. MuhteÅŸem Rocco da orada dünyaya geldi, Mingo’nun tohumundan.
Åžimdi bir kez daha Grass Vadisi’ne gideceÄŸinden korkuyordum. İşaretleri tanıyordum, o porselen gülümseme, büzülmüş ağız, banyoda uzun meditasyon seansları, hırçınlık. Yıllar beni de deÄŸiÅŸtirmiÅŸti ama, deÄŸerlerim farklıydı artık. Tamam, köpek harikulade bir yaratıktı; ama gömlek ütüleyemiyor, yemek piÅŸiremiyor, Bernard Shaw üzerine bir tez hazırlayamıyordu. İpek çoraplarla hayli saçma görüneceÄŸini söylemeye gerek bile yok. Universal’ın otoparkına girdiÄŸimde kendimi Dangalak’ın gitmesi gerektiÄŸine ikna etmiÅŸtim.
Joe Cripsi’yle randevuma on dakika kalmıştı, paralı telefonlardan birine gidip evi aradım.
Telefonu Denny açtı, annesini telefona çağırmasını söyledim.
“Başımıza yeterince sorun açmadın mı, Baba?” dedi.
Bağırdım ona.
“Bana nutuk çekmeye kalkışma piç. Karımı telefona çağır.”
Bir dakika kadar bekledim.
“Küvette.”
“Ona önemli olduÄŸunu söyle.”
Sessizlik.
“Seni terk ediyor, Baba.”
“Ben de bu yüzden arıyorum zaten. Eve gelir gelmez ilk iÅŸim o köpeÄŸi defetmek olacak. Bunu ona söyle.”
Üç dakika kadar bekledim, o arada telefona bir çeyrek daha atmam gerekti.
“Üzgünüm, Baba. Sana inanmıyor.”
İnledim. “Nereye gidecek, Denny? Grass Vadisi mi yine?”
“Sanırım. Saat yedideki Sacramento uçağında yer ayırttı.”
“Ona mani ol! Fikrini deÄŸiÅŸtir!”
“DenemediÄŸimi mi sanıyorsun? O giderse benim dönem ödevim ne olacak?”
“Denemeye devam et. İşim biter bitmez eve döneceÄŸim.”
Telefonu kapattım ve Vadi’nin nemli sıcağında terlemiÅŸ vaziyette Joe Crispi’nin bürosunun bulunduÄŸu C Blok’una doÄŸru yürümeye baÅŸladım. O eski sızıyı hissettim yine on iki parmak bağırsağımda, bir yapımcıyla görüşmeden önce on iki parmak bağırsağımı kemiren o aÄŸrıyı.
Bu kez aÄŸrının Joe Crispi’yle ilgisi olmadığını biliyordum. Harriet’in evi terk etme olasılığı ve onu geri getirmek için yapmak zorunda kalacaklarımdı bu kez nedeni. Pazarlık edecek halim yoktu. Fazlasıyla yaÅŸlıydım bu iÅŸ için. Grass Vadisi’ne gitmektense kafama bir kurÅŸun sıkmayı yeÄŸlerdim; o titrek yaÅŸlı teyze, hâlâ “İtalyan Çocuk” olarak bilindiÄŸim o yıldırıcı kasaba. Yüksek sesle bir dua okudum: “Aziz Gennaro, Tanrı aÅŸkına bana yardım et.”
C Blok’unun önünde duran on bin dolarlık bir Mercedes’in içinden küçük bir tilki teriyeri havladı bana, dünyanın sahibi olduÄŸunu sanan küçük bir kancık. Arabanın yanına gidip dilimi çıkardım ona. Penceredeki küçük aralıktan çenesini çıkarıp deli gibi havlamaya baÅŸladı. Yüzünün tam ortasına bir balgam fırlatıp Jacquline Susann’a ait olmasını umdum.
Yedi yıl olmuÅŸtu Joe Crispi’yi görmeyeli, iÅŸsizlik sigortasından çekimizi almak için Santa Monica Devlet Bürosu’nun önünde buluÅŸtuÄŸumuz günlerden bu yana çok sular akmıştı köprünün altından. Åžimdi üç televizyon dizisi ve bir kalp krizi sahibi bir milyonerdi. Kilo almış, esmer İtalyan yüzü sarkmıştı. Eski günlerin sıcaklığını hissedemeyecek kadar uzun zaman geçmiÅŸti aradan. Karımın adını bile hatırlayamadı, ondan Hazel diye söz etti.
Hiç zaman kaybetmeden iş konuşmaya başladı. Yeni bir televizyon dizisinin ilk denemesini çekmişti, komedi dizisiydi, çok insani bir komedi dediğine göre, yeteneklerimin böyle bir dizi için biçilmiş kaftan olduğunu düşünüyordu.
“Kaç tane istersen yazabilirsin,” dedi. “Zaman açısından ne durumdasın? Åžu anda üzerinde çalıştığın bir iÅŸ var mı?”
Üzerinde çalıştığım hiçbir iş olmadığını ve bir an önce çalışmaya başlamak istediğimi söyledim.
“Harika,” dedi koltuÄŸundan kalkarak. “Sinema salonuna gidelim. Senin deneme dizisini seyretmen için bir gösteri ayarladım.”
“Önce biraz bilgi ver bana.”
“Bir seyret. Sonra konuÅŸuruz. Açık bir zihinle seyretmeni istiyorum.”
Benim için özel bir gösteri ayarlama zahmetine giriştiği için ona teşekkür ettim.
“Lafı bile olmaz. Yazarlarla böyle çalışırım ben. Deste masada, üçkağıt yok.”
Tipik Joe Crispi. Pennsylvania’nın kömür madenlerinden gelmiÅŸ, İtalyan madencilerin yoksulluÄŸuna ve sefaletine dair bir roman yazdıktan sonra rıhtım işçileri ve gangsterlere dair filmler çekmeye baÅŸlamıştı. Görünümü de üslubu kadar sertti, her zaman dürüst olmaya çalışırdı. Bir komedi dizisi hazırlıyorsa çok iyi bildiÄŸi sıradan ve yoksul insanlara dair olması kaçınılmazdı -İtalyanlar, Polonyalılar, Zenciler. Benim de kalemimdi bu insanlar.
Sinema salonuna gitmek için iki kat aşağı indirdi beni. Deneme dizisini beğenmeye kararlıydım çünkü fena halde paraya ve başarıya ihtiyacım vardı.
Crispi salonun kapısını açtı, içeri girdik. Elli koltuklu küçük bir salondu. Bütün koltukların dolu olduÄŸunu görünce tüylerim diken diken oldu, arkada ve duvar kenarlarında ayakta duranlar bile vardı. Yazardı hepsi tabii ki, genç yazarlar, Princeton ve Dartmouth mezunu yazarlar, New York’lu yazarlar, son modaya uygun giyinmiÅŸ, uzun saçlı ve sakallı yazarlar. Kadın yazarlar da vardı aralarında, sinema oyuncusu olabilecek kadar şık ve çekici kadınlar. Odadaki en yaÅŸlı hıyar bendim. Joe ve benim dışımda salondaki herkes otuz yaÅŸlarında, sessiz ve hırslı genç insanlardı. Ve ölümcül. Crispi telefonlar ve elektronik aletlerle donatılmış masanın arkasındaki ÅŸeref koltuÄŸuna kuruldu.
Işıklar sönerken on iki parmak bağırsağım asit salgılamaya başladı, kapının yanında kendime ayakta durabileceğim bir yer ararken ülserim beni oradan kaçmam için uyarıyordu. Ekran canlandı ve özelikle benim için tertiplenen gösteri başladı.
Dizi ilerledikçe bağırsaklarım düğümleniyordu. Dizinin adı “Åžanslı Pierre”di ve kahramanı bir köpekti tabii ki, küçük ve siktirici bir Fransız kaniÅŸi! KöpeÄŸin sahibi on dört yaşındaki Melinda’ydı, babası Wall Street bankerlerinden, annesi ise züppenin tekiydi. Bir kahkaha bandı bile vardı lanet ÅŸeyin, ki bütün yazarlar her cümleye katıla katıla güldükleri için tamamen gereksizdi.
Joe Crispi’nin madenci geçmiÅŸinden kaynaklanan güçlü bir dram duygusu vardı dizinin. Melinda annesi ve babasıyla birlikte Paris’ten 747′e binmiÅŸ eve dönmektedir ve sevimli Pierre’i uçaÄŸa havayolunun torbalarından birinde gizlice sokmuÅŸtur. Yolcuların ve uçuÅŸ ekibinin köpeÄŸin varlığından haberleri yoktur ve Atlantik Okyanusu’nun üzerinde uçarlarken Kübalı olabilecek kadar esmer iki hava korsanı uçağı ele geçirir. Birden yolcuların çığlıkları ve salonda bulanan yazarların kahkahaları eÅŸliÄŸinde Pierre fırlar torbadan. Ya kusacaktım ya da ölecektim, baÅŸka yolu yoktu. Midem altüst olmuÅŸtu, kapıyı açıp usulca dışarı çıktım.
Kantinden iki kutu nane ÅŸekeri satın alıp arabama yürüdüm. Birinci kutuyu çiÄŸneyip bitirdiÄŸimde Calabasas’a varmıştım. Saat beÅŸe geliyordu, Harriet havalimanına gitmeden önce evde olabilecektim. Ülserim biraz yatışmıştı, bir sigara yakma riskini göze aldım, ama evin garajına girdiÄŸimde sancı bütün ÅŸiddetiyle geri geldi.
Denny, Harriet’in bavulunu arabasına yüklüyordu.
“Çok geç,” diye seslendi hızla eve girdiÄŸimi görünce.
Harriet üzerinde robuyla tuvalet masasına oturmuş tırnaklarına oje sürüyordu. Banyodan çıkan buhar pencereleri buğulandırmış, havaya şehvetli bir sabun ve parfüm kokusu sinmişti. Üzerine atlamayı düşündüm ama çatık kaşları hiç havasında olmadığını söyledi bana.
“Yine kaçıyorsun demek,” dedim yataÄŸa oturarak.
“Evet, kaçıyorum yine.”
“Neden? Sana hak verdim. Köpek gidiyor.”
Konuşmamaya kararlı görünüyordu.
“Köpekle ilgisi yok belki, asıl nedeni benim galiba,” dedim. “Son birkaç saat içinde vicdan muhasebesi yaptım ve hiç de hoÅŸ olmayan sonuçlara vardım. Berbat bir kocayım, iÄŸrenç bir babayım, yeterince para kazanamıyorum, koca bir sıfırım. Benden kaçmak istediÄŸin için seni suçlayamam. Benden iÄŸreniyorsun, usandın artık. Öyle yakışıklı filan da sayılmam. Birkaç günlüğüne San Francisco’ya gidip kendine yakışıklı ve genç birini bulup düzüşmelisin belki de. İyi terapidir, senin de hayatın tadını çıkarmaya hakkın var.”
Beni aynadan izleyen yüzü yumuşadı biraz.
“Fikrimi deÄŸiÅŸtirirsem bana bir konuda söz verir misin?”
“Her konuda.”
“O köpeÄŸi bu evin içinde istemiyorum.”
“Köpek gidiyor. Burda iÅŸi bitti.”
“Ondan kurtulmanı istemiyorum. Senin bir köpeÄŸe ihtiyacın var. Rocco öldükten sonra kendine gelemedin.”
“Gitmiyorsun, öyle mi?”
“Gidemem zaten. Önümüzdeki hafta o Shaw ödevini teslim etmezse Denny sınıfta kalacak.”
Ayağa kalkıp robunu çıkardı. Bikini altının üzerine jartiyer takmıştı, kenarları sarı fırfırlı üzerine sarı güller işlenmiş jartiyeri. Ve siyah çorap.
“Aman Allahım!” dedim.
Benden uzaklaşıp kapıyı kapattı, kilitledi ve ben orada öylece oturup o güzel kıçının çalkanışını seyrettim. Ülserimin ağrısı kesilmişti.
(Roma’nın Batısı’ndan)
John Fante
(Çeviri: Avi Pardo)
Cevap Yaz