LEIBNIZ: METAFİZİK ÜZERİNE KONUŞMA
filed in Felsefe on Eki.08, 2008
O zamanlar Almanya
Leibniz dünyaya geldiÄŸinde Otuz Yıl SavaÅŸları (1618-1648) henüz sona ermiÅŸ deÄŸildi. İspanya, Avrupa ülkeleri üzerindeki baskıcı gücünü artık koruyamaz olmuÅŸtu, Felipe IV’ün (1621-1655) ve ona canla baÅŸla destek olan kont-dük Olivares’in çabalarına karşın eski gücünü yitirmeye doÄŸru gidiyordu. 1640′da Portekizliler ayaklandılar. Avrupa iyiden iyiye karışıktı. Fransa’da da güç zamanlar yaÅŸanmaktaydı, iki Fronde olayı dünyanın merkezi görünümündeki Fransa’yı temelden sarsmıştı (1648-1649, 1650-1653). YeniçaÄŸ’ın baÅŸlarında İspanyolları ve İtalyanları yeni dünya düzenini oluÅŸturmakta öne geçiren geliÅŸimler durur gibi olmuÅŸ, ağırlık Fransa’ya ve İngiltere’ye kaymıştı. Kültür düzeyinde çok büyük geliÅŸimler yaÅŸanmaktaydı. Bu geliÅŸimlerin temelinde elbette toplumsal, siyasal ve iktisadi etkenleri aramak doÄŸru olur. Avrupa ortak bir sıkıntıyı yaşıyor da olsa koÅŸullar ülkeler açısından oldukça ayrıydı.
Genel görünüm XVI. yüzyılda Almanlar açısından özellikle sıkıntılıdır. Bu yüzyılda feodal yaÅŸam koÅŸullarından hızla sıyrılıp sermayeci iliÅŸkiler içine giren Fransa ve İngiltere’ye karşı Almanya henüz feodal yaÅŸam koÅŸullarının doruÄŸundadır ya da feodallik orada yeni yeni çözülmeye baÅŸlamıştır. Almanya’da oldukça geç zamanda, aÅŸağı yukarı XIII. yüzyılda kurulan feodal düzen ülkenin siyasal parçalılığı yüzünden baÅŸka ülkelere göre çok daha kalıcı özellikler gösteriyordu. Genel ölçüler içinde Almanya’da iktisadi yaÅŸam Avrupa’nın öbür ülkelerinde olduÄŸundan çok daha geriydi. Almanya bütünlüklü bir ülke deÄŸildi, bütünlüklü duruma gelmeye yatkın da görünmüyordu, orada bir bölgenin yapısı bir baÅŸka bölgenin yapısına hiç mi hiç benzemiyordu. O zamanın Almanyası aralarında büyük uzaklıklar olan çiftliklerden oluÅŸmuÅŸtu. Adı büyük kendi güçsüz Kutsal Roma Germen İmparatorluÄŸu ülkenin üstünde ince bir zar, çürük bir örtü, çatlamaya hazır bir kabuk gibiydi. Kutsallıkla dini, Romalı oluÅŸla eski Roma’nın görkemini, Germen oluÅŸla ulusal bütünlüğü düşündüren bu adı var kendi yok imparatorluk sınırları çok belirgin bir bütünlüğü belirlemekten uzaktı. Ayrıca bu imparatorluktan herkes daha deÄŸiÅŸik bir bütünlüğü anlayabilirdi. ÖrneÄŸin Yvon Belaval’e göre Almanya “Leibniz’in düşüncelerinde her zaman Alsace’ı, Lorraine’i, İspanyol Hollandası’nı, hatta Besançon’u, Dauphine’yi ve Arles Krallığı’nı içerecekti”.
Bugünkü Almanya’nın temelini ya da ilk biçimini oluÅŸturan o günkü topraklarda Viyana’daki Habsburgların yönettiÄŸi üç yüz altmış devlet vardı. İmparatoru yedi seçici prens seçiyordu, bunlardan üçü (Mainz, Köln, Trier) dinsel nitelikliydi. Otuz Yıl SavaÅŸları’nı sona erdiren Westfalen antlaÅŸmaları (1648) sonrasında Alman prensliklerinin durumu hiç de iç açıcı deÄŸildi. Almanya’nın siyasal konumu bu antlaÅŸmalarla büyük bir deÄŸiÅŸikliÄŸe uÄŸradı. Seçicilerin sayısı yediden sekize çıkarıldı, üç yüz elli Alman devletine egemenlik tanındı. İyiden iyiye küçülen Kutsal İmparatorluk hemen tüm gücünü yitirmiÅŸ gibiydi. “Sonuç? Alman nüfusu on altı milyondan altı milyona düştü. Bazı kentler insanlarının dörtte üçünü yitirdiler (Aachen); Köln’de bin iki yüz ev kaldı; Berlin’de artık altı bin insan vardı; München’de dokuz bin, Augsburg’da on sekiz bin insan vardı; yalnızca Frankfurt, Leipzig, Hamburg ağırlıklarını az çok korudular” (Yvon Belaval). Leibniz şöyle yazar: “Ülke hemen hemen yarı yarıya çocuklardan oluÅŸuyordu. SavaÅŸ yeniden baÅŸlasaydı doÄŸacak kuÅŸakların tohumu yok edilmiÅŸ olacağından zavallı Almanya’nın büyük bir parçası çöle dönecekti diye korkuya kapılmak hiç de yanlış olmazdı.” Toprakların üçte biri artık ekilip biçilmiyordu. Thüringen’de küçük ve büyük baÅŸ hayvanların altıda beÅŸi yok oldu. Köylüler neredeyse köle durumuna düştüler. Almanya savaşın yaralarını ancak bir yüzyıl içinde sarabilecektir.
Dağılmış ülkenin sıkıntılı filozofu
Almanya yakın zamanlara kadar bütünleÅŸememiÅŸ bir ülke olmanın, ulusal birimlerin oluÅŸtuÄŸu bir dönemde ulusal bir birlik oluÅŸturamamanın sıkıntısını çekecektir. Luther’in öncülüğünde geliÅŸen Reform devinimi böylesi bir bütünlüğün kurulabilmesi yolunda bir adım deÄŸil miydi? Leibniz bu konuda şöyle düşünür: “Büyük Reform Batı’da çok ÅŸeyin durumunu büyük ölçüde deÄŸiÅŸtirdi ve bir bölünme getirdi; bu bölünmeyle köken olarak Töton dili konuÅŸan halkların büyük bir bölümü, dilinin kökeni Latince olan halklardan koptu.” İnançta kilisenin gücünü kırmaya, yükselen kentsoylu sınıfın gücünü din adamları sınıfına benimsetmeye yönelen Reform devinimi Avrupa’da dinsel bütünlüğü parçalayıp çıkmıştı. Gerçekte Reform bir bütünleÅŸme çabası olmaktan çok din adamları sınıfının gücünü kırma denemesiydi, bu yüzden Alman kentsoylularının giriÅŸtiÄŸi bu devinime kentsoyluluÄŸun güçlenmesiyle gelen yeni yaÅŸam koÅŸullarının tüketmekte olduÄŸu soylu sınıfı da katılmıştı: Alman topraklarının üçte birini elinde tutan kilise bu saltanatını büyük ölçüde soyluların topraklarına el koyarak kazanmıştı, ÅŸimdi de soylular kentsoyluların peÅŸine takılarak topraklarını geri alma giriÅŸiminde bulunuyorlardı. Soyluların kentsoylularla iÅŸbirliÄŸi yapması ya da onların arkasına takılması biraz garip bir tablo ortaya koyuyordu. Elbet koca bir Reform’u bir iki nedene baÄŸlayıp çıkamayız, onun geliÅŸiminde kilisenin iÅŸlevleri dışına çıkmış olmasıyla gelen bir düzenleme öngörüsü ve yeni yaÅŸam koÅŸullarının zorunlu kıldığı bir laiklik istemi de belirleyiciydi.
Luther’le Calvin’in tam bir yarışa dönen çekiÅŸmeleri tarikat sayısını artırınca dinsel bütünlüğün ulusal bütünlüğü geliÅŸtireceÄŸi düşüncesi ortadan silindi. Oysa o dönem tam anlamında ulusal bütünlüklerin kurulma ve geliÅŸmesi dönemiydi. Kuzey’de Luther’in açtığı yolda protestanlık geliÅŸirken katoliklik de özellikle Güney’de varlığını korudu, ayrıca güçlendi. Kısacası XV. ve XVI. yüzyıllarda Rönesans’ın getirdiÄŸi insancı deÄŸerler karşısında çok büyük bir sarsıntı geçiren din kurumları XVII. yüzyılda toparlandılar, eskisinden çok daha güçlü ve çok daha bilinçli bir biçimde yaÅŸama ağırlıklarını koymaya yöneldiler ve özellikle “misyonerlik” yoluyla dünyaya açılmaya baÅŸladılar. Pek çok aydının bu zamanlarda tanrıtanımaz diye izlenmesi ve tutuklanması bu güçlenmenin bir göstergesi olduÄŸu kadar kralların sınıflararası dengeyi bozmama özeniyle ilgilidir. Rönesans insancılığıyla gelen özgür düşünce ve özgür düşünceyle gelen “bu dünya” tutkusu insanların dikkatini dinden daha deÄŸiÅŸik alanlara çevirmiÅŸti. Yeni düşünce dinsel dogmalar üzerine deÄŸil, Stoa usçuluÄŸu üzerine, Epikuros hazcılığı üzerine ve Pyrrhon’dan kalma gibi görünen ama onu çok aÅŸan bir kuÅŸkuculuk düşüncesi üzerine temelleniyordu. Kilise bu pagan anlayışlarına karşı kendi gücünü ortaya koymalıydı.
Bu arada Almanya iyileÅŸmez parçalanmışlığı içinde aşılmaz gibi duran binbir sorunla eski yapısı içinde hemen hemen olduÄŸu gibi kaldı. BütünleÅŸmenin iki yüzü vardı, ulusal yüzü ve dinsel yüzü. İmparatorluk sınırları içinde kalan kiliseleri birleÅŸtirme çabası Leibniz’in bütün bir ömrünü kapsayacaktır. Bu dağılmışlık içinde Almanya’da felsefenin, sanatın ve bilimlerin durumu da pek iç açıcı deÄŸildi. Almanya Fransa’daki ve İngiltere’deki kültür geliÅŸimlerine ayak uydurabilecek gibi görünmüyordu. Leibniz sorumlu bir aydın olarak bu durumdan ÅŸu sözlerle yakınır: “Genellikle Almanya’da büyük bir yanlış yaÅŸanıyor, bu yanlış soylu sınıfımızın, seçkin insanlarımızın, hatta akarcılarımızın (1) İngilizlerde olduÄŸu gibi bilime ya da Fransızlarda olduÄŸu gibi manevi tartışmalara ya da düşünce yapıtlarına yönelmiyor oluÅŸudur, yalnızca içkiye ve kumara yöneliyor oluÅŸudur.” Leibniz’e göre Almanya’da insanlar kadına ve paraya tutkundurlar. Gençlerin eÄŸitimi tam anlamıyla kötüdür, gençler sefahata yönelme eÄŸilimindedirler. Yurt sevgisi diye bir ÅŸey bilmezler. İlgisizlik veba gibi her yanı kasıp kavurmaktadır. Gerçekte yakından bakıldığında bu yakınmaların yüzde yüz karşılığı olmadığı görülecektir. Ancak Leibniz dinsel ve ulusal parçalanmışlık içinde bulunan Almanya’nın gerçek anlamda sıkıntıda hatta bir açmazda olduÄŸunu düşünmektedir. Onun baÅŸlıca sorunu budur.
Düşünceye adanmış bir yaşam
XVII. yüzyıl felsefe açısından epeyce zengin bir dönem oldu. M.Ö. IV. yüzyıldan sonra kendini ahlak sorunlarında sınırlayan ve böylece bakış açısını son derece daraltan, çeÅŸitli anlayışlarda zaman zaman da bir karşı-felsefe özelliÄŸi gösteren felsefe yirmi bir yüzyıl sonra yeniden eski derinliÄŸine ve çeÅŸitliliÄŸine kavuÅŸmuÅŸ oldu, ayrıca eski zamanlarda benzeri görülmemiÅŸ olan bir dizgeciliÄŸe ve yöntemliliÄŸe ulaÅŸtı. Felsefenin ilk büyük adları olan Sokrates’de, Platon’da ve Aristoteles’de herhangi bir düzen kaygısı düzeyini aÅŸmayan yöntemlilik kavrayışı bu yeni dönemde gerçek bir yöntem anlayışına dönüşürken dizgesellik genel bir toparlayıcılık olmaktan çok ötede felsefenin zorunlu bir öğesi durumuna geldi. XVII. yüzyıl denilince üç büyük filozofu, Descartes’ı, Spinoza’yı ve Leibniz’i düşünürüz öncelikle. Spinoza ve Leibniz yüzde yüz Descartesçı bir tutum almaksızın Descartes’ın yolunu izlemiÅŸler, onun açtığı yoldan biri daha maddeci, öbürü daha ruhçu bir düzlemde yeni felsefeler geliÅŸtirmiÅŸlerdir. Platon’un ve Aristoteles’in, özellikle Aristoteles’in felsefede uzun yüzyıllar boyu sürmüş olan doÄŸrudan doÄŸruya etkinliÄŸi artık doÄŸal ya da dolaylı bir etkinliÄŸe dönüşmüştür.
Her üç filozof da rönesans aydınlarından kalma bir çalışkanlıkla felsefeye yönelip bir dönemin üç büyük yapı taşı oldular. Cizvitlerin La Flèche okulunda eksiksiz bir skolastik öğrenimi gören, daha sonra yoÄŸun bir felsefe çabasına giren Descartes; İbranice, Latince ve Fransızcayı çok iyi öğrenmiÅŸ olan ve gündelik yaÅŸamın gelgitleri dışında tüm yaÅŸamını felsefeye adayan Spinoza yeni felsefenin öncüleri olurken ardılları Leibniz (Descartes’tan elli yıl, Spinoza’ dan on dört yıl sonra dünyaya gelmiÅŸtir) çok erken geliÅŸmiÅŸ bir dahi örneÄŸi çizerek yeni bilimsel ve felsefi kavrayışın öncüleri arasında en önemli yerlerden birini almıştır. Leibniz’in belirttiÄŸi gibi Descartes’tan geçmeden YeniçaÄŸ’ı kavramak nasıl zorsa bizim gibi düşünen pek çok kiÅŸinin de benimseyeceÄŸi gibi Leibniz’den geçmeden geliÅŸim fikrini kavramak olası deÄŸildir. Yeni felsefeyi doÄŸru olarak kavrayabilmek için bu üç filozofun bilgi dünyasına ayrıntılarıyla girmekte yarar vardır.
Alman filozofu Leibniz Slav kökenli bir ailenin çocuÄŸudur. Onun adını tam olarak söyleyebilmek bizim için güçtür. Bu konuda Almanlar bile güçlük çeker. Filozofun adını bazı kaynaklarda Leibniz, bazı kaynaklarda Leibnitz diye yazarlar. Gerçekte onun adını Alman dilinin koÅŸulları içinde Lubenicz diye yazmak ve Leubnütz gibi okumak gerekiyordu belki de. (Yvon Belaval’e göre filozofun adı pek çok biçimde yazılabilir ve okunabilirdi: Leibniz, Leibnitz, Leibnüzius, Leibnütz, Leubnutz, Lubeniecz vb). Ancak bu yazış ve bu okuyuÅŸların da Almancaya uyarlı olduÄŸu kesin deÄŸildir. Slavcadaki “nicz”in Almancada “nitch” olması gerekiyordu. Bazı yazarlar onun adını Leibnitz diye yazmayı yeÄŸlerler. Kendisi Leibniz’ i daha uygun görmüş, adını hep öyle yazmıştır. Biz de filozofun adını Leibniz diye yazıyor ancak bu adı doÄŸru ünleyebileceÄŸimizi hiçbir zaman düşünmüyoruz, herhangi bir filozofun adını kendi dilinde doÄŸru okumak gibi bir yükümlülüğümüz olmadığı için buna gerek de görmüyoruz.
Dehanın ilk atılımları
Gottfried Wilhelm Leibniz 1 Haziran l646′da Leipzig’de doÄŸdu. Birkaç kuÅŸak önce Almanya’ya yerleÅŸmiÅŸ Slav kökenli Lutherci bir aileden geliyordu. Babası Friedrich Leibniz üniversite hocasıydı, ahlak dersleri veriyordu, aynı zamanda hukukçuydu. Annesi Catharina Schmuck bir hukuk profesörünün kızıydı. Gottfried Wilhelm babasını yitirdiÄŸinde altı yaşındaydı. O yıl Nikolai-Schule’de ilköğrenimine baÅŸladı. Ancak yaÅŸamının büyük bir bölümünü babasından kalan geniÅŸ kitaplıkta geçiriyordu. Kendi kendine Yunanca ve Latince öğrendi, özellikle Platon’u ve Aristoteles’i okudu, daha geniÅŸ çerçevede EskiçaÄŸ’ın tüm filozoflarını ve skolastikleri inceledi. On beÅŸ yaşından sonra Bacon’a, Campanella’ya, Galileo Galilei’ye, Descartes’a yöneldi. l66l’de yani on beÅŸ yaşında Leipzig Üniversitesi’ne girdiÄŸinde felsefesinin temellerini atmış bulunuyordu. Daha sonra, 1714′te yazdığı bir mektupta şöyle diyecektir: “On beÅŸ yaÅŸlarımdayken Leipzig yöresindeki Rosenthal korusunda eskilerin ve skolastiklerin tözsel biçimlerini benimsesem mi benimsemesem mi sorusundan kurtulmak için gezindiÄŸimi anımsıyorum.” Filozof bu genç yaÅŸlarında daha çok Descartes mekaniÄŸine ilgi duydu ve bu onu matematiÄŸe yöneltti.
Leibniz, Leipzig Üniversitesi’nde Jacob Thomasius’un derslerini izledi. Bu ünlü felsefe adamı felsefe tarihi alanındaki bilgisiyle Leibniz’in yetiÅŸmesine büyük katkıda bulundu. Leibniz o sırada Bacon’la ve Descartes’la olduÄŸu kadar Hobbes’la da ilgilenmeye baÅŸlamıştı. Bu araÅŸtırmaları sonucunda Descartes’ın mekanikçi anlayışına baÄŸlılığı giderek artacaktır. Ancak o hiçbir zaman körü körüne bir Descartes izleyicisi olmayacak, örneÄŸin Aristoteles metafiziÄŸinden kalan ve Descartes’ın hiç benimsemediÄŸi sonuçsal neden fikrini yeniden felsefeye getirecektir. Bu da onun dinci bakış açısının zorunlu denebilecek bir sonucudur, her dinci bakış doÄŸada bir ereklilik görmek ister. Oysa Descartes Aristoteles’in dört nedeninden (etkin neden, biçimsel neden, maddesel neden, sonuçsal neden) yalnızca etkin nedeni benimsemiÅŸti. Leibniz l663′te “bireyleÅŸme” konulu teziyle üniversiteyi bitirirken de skolastik felsefeyle ilgili bir konuyu ele almaktaydı. O, bireyleÅŸme ilkesi sorununa adcı bir çözüm getiriyordu. Evet, “bireyleÅŸme” skolastik felsefeden kalma bir kavramdır, İbni Sina’nın metinlerini Latinceye çeviren Eucken tarafından felsefeye sokulmuÅŸtur. Leibniz de bireyleÅŸme sorunu çerçevesinde bir varlığın yalnızca özgül bir tipe sahip olmadığını, aynı zamanda tekil, somut, uzayda ve zamanda belirgin bir varoluÅŸa sahip olduÄŸunu “De principio individui” adlı bu çalışmasında göstermeye çalışmıştır. Yvon Belaval bu tezle ilgili olarak ÅŸunları söyler: “Leibniz’in bakaloryasını almak için 1663 mayısında verdiÄŸi tezi “De principio individui” adcılıktan yana çıkar. Yaratılmış tözler bireysellik ilkelerini biçimde de maddede de bulmazlar, bütünsel birliklerinde bulurlar (biçim ve madde); biçimle madde, özle varoluÅŸ, türle özgül ayrım arasında ussal bir ayırma sözkonusudur; doÄŸa kendi kendini bireyselleÅŸtirir yani ilk maddenin devinimi özel varlıkları oluÅŸturmak için yeterlidir, çünkü ÅŸeylerin izleri Tanrı’da varoldukları sürece ölümsüzdürler.” Leibniz o yıl Jena Üniversitesi’nde metafizikçi, hukukçu, matematikçi Erhard Weigel’in derslerini izledi ve mantıkla ilgili çalışmalar yaptı. Felsefe dilini basitleÅŸtirmek ve felsefi araÅŸtırmayı matematiksel araÅŸtırmaya benzer kılmak düşüncesi onda o zamanlar oluÅŸmaya baÅŸladı. “1663′te Jena’dan dönüşünde hukuk bilimi adına her ÅŸeyi yüzüstü bırakır. Yaptığı tarih ve felsefe araÅŸtırmalarının saÄŸladığı kolaylıkla hukuku çok basit bulur ve kuramda oyalanmadan hemen uygulamaya geçer. Savcı yardımcısı olan bir dostu onu mahkemeye götürür, ona okuması için kararlar bulup verir, yasa örnekleri gösterir. (..) Öğrencimiz hukuk biliminin derinliklerine erkenden girer. Yargıçlık mesleÄŸini pek sever, ancak avukatların ayrıntıcılığından nefret eder” (Y. Belaval).
6 Åžubat l664′te Leibniz annesini yitirmiÅŸ, bu yüzden Brunswick’de hukukçu olan dayısı Johann Strauch’un yanına yerleÅŸmiÅŸ ve hukuk konularında araÅŸtırmalara baÅŸlamıştı. Aynı zamanda Altdorf’da (Nürnberg yakınları) “De casibus perplexis in jure” (Hukukta güç durumlar) adlı doktora tezini yazdı. Bu arada Nürnberg’de Rosenkreuz tarikatına girdi, tarikata girmekle kalmadı, örgütün sekreteri oldu. O sıra simyacıların çalışmalarıyla ve yapıtlarıyla ilgilenmeye baÅŸladı. Tarikattaki eÄŸilimlerin tersine boÅŸinanca dayalı fikirlerle ilgilenmek yerine kimya çalışmalarına yöneldi. l667′de Leibniz, Mainz Seçicisi’nin eski danışmanı olan Boineburg baronuyla dostluk kurdu, bir “Nova methodus discendae docendaeque jurispuridentiae” (Hukuku öğrenmek ve öğretmek için yeni yöntem) yazdı ve baronun önerisiyle onu Seçici’ye kendi eliyle sundu. Böylece hukukçu Lasser’le birlikte çalışma olanağı saÄŸladı. Bu kitap hukuk öğretiminde yeni bir yöntem önerirken hukuka kesinliÄŸi ve apaçıklığı getirmeyi amaçlıyordu. Leibniz’in o günleriyle ilgili olarak E. Boutroux şöyle der: “Onun Nürnberg’de kalmaktan saÄŸladığı en büyük yarar 1667 ilkyazında Almanya’nın en seçkin devlet adamlarından biri olan Boineburg baronuyla yani Mainz seçicisi Johann Philippe’in eski birinci özel danışmanıyla tanışmak ve böylece büyük bir güç kazanmak oldu. Siyaset adamıyla bilgin arasında birdenbire çok deÄŸerli bir yakınlık kuruldu: o zamana kadar okulların dar çerçevesini aÅŸamamış olan Leibniz dostunun yardımıyla toplum ve siyaset yaÅŸamının geniÅŸ alanına girdi.”
Paris yolculuğu ve son çalışmalar
l667-l668′de “Confessio naturae contra atheistas” (Tanrıtanımazlara karşı doÄŸanın tanıklığı) adlı yapıtını yazdı. 1668′de yayımlanan bu tantanalı baÅŸlıklı kitabında Leibniz tıpkı Bacon gibi az felsefenin insanı dinden edeceÄŸini ve yeterli felsefenin ya da çok felsefenin dine baÄŸlayacağını savundu. Boineburg’un aracılığıyla yayımlanan bu yapıtında filozof ayrıca Hıristiyan kiliselerinin birleÅŸtirilmesi için görüşler öne sürüyordu. Leibniz l669 yılını çeÅŸitli siyasal iliÅŸkiler içinde geçirdi. O yıl ilginç bir kitap yayımladı: “Defensio trintitatis per nova repeta logica” (Yeni mantıksal buluÅŸların ışığında teslisin savunulması). Leibniz l670′de Mainz Seçicisi’nin sarayına danışman olarak atandı. Bu sırada Boineburg baronunun isteÄŸi üzerine bir XVI. yüzyıl insancısının, Marius Nigolius’un bir yapıtını yeniden baskıya hazırladı. “Antibarbarus” adlı bu yapıt skolastik düşünceye yönelik bir eleÅŸtiriydi. Yazar bu kitabında yeni düşünceyi savunuyor, skolastik düşünceyi yerden yere vuruyordu. Leibniz bu kitaba yazdığı önsözde yazarın aşırılıklarını belirtmekten geri kalmadı. 1672′de iki fizik kitabı yayımladı: “Theoria motus abstracti” (Soyut devinim kuramı) ve “Theoria motus concreti” (Somut devinim kuramı). Bunlardan soyutla ilgili olanı Londra krallık topluluÄŸuna, somutla ilgili olanı Fransız bilimler akademisine sunuldu. Leibniz her iki kitabında sonsuzküçük hesabını fiziÄŸe uygulamaya çalışmıştır. Bu kitapların asıl önemi Descartesçı öğretiye yönelttikleri eleÅŸtiriden gelir. Descartes’ın uzam kavrayışı Leibniz’in düşünce dünyasına ters düşer. Descartes’ın öğretisinde uzam maddenin özüdür. Descartes uzamı “içsel yer” diye adlandırıyor, uzamda içerilmiÅŸ cismin uzamdan ayrılığı yalnızca düşüncemizden gelir diye düşünüyordu. Ona göre uzamı oluÅŸturan ÅŸey cismi de oluÅŸturan ÅŸeydi. Bu görüş elbette Hıristiyan dogmalarına aykırıdır. Leibniz sorunu şöyle koyuyordu: uzam cisimlerin özü olamaz, cisimde daha üst düzeyde bir ÅŸeylerin bulunması gerekir. Uzamdan bağımsız olan bu ÅŸey de tözdür. Leibniz böylece yeni bilimsel düşünceden uzaklaÅŸmaksızın eski felsefenin töz kavrayışına baÄŸlanıyor, ruhsal olanla cisimsel olanın varlığını ayrı ayrı belirleyerek bu iki ÅŸey arasına bir geçiÅŸ yeri koyuyordu. Böylece hıristiyan inancının dogmaları da zedelenmemiÅŸ oluyordu. Leibniz’e göre zaman nasıl art arda geliÅŸin düzenini veriyorsa uzam da yan yana geliÅŸin düzenini veriyordu.
Leibniz l672′de diplomatik bir amaçla Paris’e gitti. Amacı Fransa kıralı Louis XIV’ü Mısır’ı ele geçirmesi için yönlendirmekti. Bu giriÅŸim Osmanlı İmparatorluÄŸu’nun ortadan kaldırılması yolunda önemli bir adım olacaktı. Tasarının temelinde Almanya için tehlike saydığı Louis XIV’ün gücünü kırma düşüncesi yatıyordu. Filozof Paris’te Haçlı Seferleri döneminin çoktan kapandığı gibi bir yanıt almakla düş kırıklığına uÄŸradı. Y. Belaval bu konuda ÅŸunları yazar: “1672! Leibniz bu yılı kaç kez acı çekerek anacaktır. Paris’e yeni varmıştır, 6 Mayıs günüdür, Louis XIV Hollanda’ya savaÅŸ açar. Bundan böyle Mısır’a sefer düzenleme tasarısını kim umursayacak! 21 Haziran’da Pomponne Haçlı Seferleri’nin Saint Louis’den bu yana anlamını yitirdiÄŸi yanıtını verir.” (Fransızların Mısır karşısındaki duyguları oldukça çeliÅŸiktir. Onlar hem Mısır’ı ele geçirmek isterler, hem de Osmanlılarla arayı bozmak istemezler. Sonunda Talleyrand’ın öngörüsüyle ve Bonaparte’ın giriÅŸimiyle 5 Mart 1789′da Mısır seferine giriÅŸirler. 23 Temmuz’da Kahire düşer. Ancak bir süre sonra Fransızlar çeÅŸitli nedenlerle Mısır’dan çekilirler.)
Leibniz ‘in Paris’e gitmekten amacı siyasal olduÄŸu kadar da bilimseldi: Paris bilimin, felsefenin ve sanatın merkeziydi, Fransızca bir dünya diliydi, evrensel geçerlilikte bir dildi. Fransız edebiyatı dünyanın ilgisini üzerine çekmeye baÅŸlamıştı. Leibniz Paris’te geliÅŸmekte olan kültür deÄŸerlerini yakından tanıdı. Filozof bu arada 1673′te Londra’ya gidip döndü. Yılın ilk üç ayını orada geçirdi, Wren, Oldenburg gibi matematikçilerle görüştü, fizikçi Boyle’la dostluk kurdu. Paris’e döndüğünde Pascal’ın matematik çalışmalarını inceledi, matematikçi ve gökbilimci Huygens’le bir süre çalıştı. Malebranche’la tanışma olanağı buldu. K. Fischer bu durumun Leibniz’e çok ÅŸey kattığını bildirerek şöyle der: “Paris’te kalış onun için son derece yararlı oldu. O yüzyılda o bir Fransız yazarı olmasaydı Avrupalı bir yazar olamazdı. Leibniz bunu Paris’te gerçekleÅŸtirdi. (..) Birinci sınıf matematikçi katına Paris’te yükselmiÅŸtir Leibniz, yoksa o zamanın düşüncesi içinde Almanya’da kalsaydı bu yere ne yapsa çıkamazdı.” Leibniz’in baÅŸlıca yapıtlarını Fransız diliyle yazmış olması bu çerçevede elbette oldukça anlamlıdır.
Leibniz 1676′da Pascal’ın yapmış olduÄŸu hesap makinesini geliÅŸtirdi. Yalnızca toplama çıkarma yapan makinebundan böyle çarpma ve bölme de yapacaktı, hatta kök alma iÅŸlemlerinde kullanılabilecekti. 1676 Ekiminde filozof ülkesine döndü. Geçerken Londra’ya ve Amsterdam’a uÄŸradı. Londra’da daha önceki yolculuÄŸunda tanımış olduÄŸu ünlü geometri bilgini Collins’le ve ünlü fizikçi, matematikçi, gökbilimci Newton’la görüştü. Newton’la aralarında bu görüşmeden sonra öfke ve kuÅŸku dolu bir kırgınlık geliÅŸti. Bu 1676 yılı Leibniz için oldukça verimli ya da önemli bir yıldır. Leibniz 1676′da insanlık tarihinin en önemli buluÅŸlarından birini gerçekleÅŸtirdi, diferansiyel hesabını buldu. Bu buluÅŸuyla matematiÄŸi yeni bir bilim durumuna getirdi, “sürekli”yi ve “sonsuzküçük”ü ortaya koydu. Diferansiyel hesabının bulunuÅŸu Leibniz’le Newton’ın arasını açtı. Ortaya konan buluÅŸlar arasındaki yakınlık Londra görüşmesinin bir sonucu muydu? Bu hesabı önce Leibniz mi, Newton mu bulmuÅŸtu? Newton’ın flüksiyonlar yöntemi dediÄŸi ÅŸey Leibniz’in yeni buluÅŸuyla neredeyse özdeÅŸti. Emile Boutroux bu konuda şöyle der: “Newton flüksiyonların deÄŸiÅŸimlerini cisimlerin devinimleriyle karşılaÅŸtırarak hız fikrini yeni hesabının temeline koyuyordu. Leibniz buna karşılık bu yeni araÅŸtırmaya sonsuzküçük nicelikler kavramını getirerek fizik dünyadan alınmış bir imgeden deÄŸil de metafizik bir noktadan yola çıkıyordu.” Leibniz ülkesine dönerken Amsterdam’da Spinoza’yla da bir görüşme yapmıştı. l672 yılının sonlarında Boineburg baronu, bir yıl sonra Mainz seçicisi bu dünyadan ayrılmışlardı. l676′da Leibniz Braunschweig-Lüneburg dükünün önerisiyle Hannover’de kitaplık memuru oldu. 1677-1679 arasında din iÅŸlerine ağırlık veren filozof kiliseleri birleÅŸtirme giriÅŸimlerini sürdürdü, bunun için katolik inancının savunucusu olan Fransız düşünürü Bossuet’yle mektuplaÅŸtı, bu arada piskopos Spizola’yla yazıştı. Bossuet’nin uzlaÅŸmaz kiÅŸiliÄŸi Leibniz’in gücünü kırıyordu.
O sıralar Leibniz Harz maden iÅŸletmelerinin yenileÅŸtirilmesi için çalışmalar yaptı, bu arada bazı kayaların dış asıllı, bazılarının da iç asıllı olduÄŸunu gösterdi. 1678′de Hannover’da yüksek mahkeme üyesi seçildi. l682′de Leipzig’de “Acta eruditorum” adlı bilimsel bir derginin kurulmasına katkıda bulundu. l685′te Braunschweig hanedanının resmi tarihçisi oldu. l686′da felsefesinin bütününü özetlediÄŸi, ince olmasına karşın temel kitaplarından biri sayılan “Discours de metaphysique”i (Metafizik üzerine konuÅŸma) yazdı. Fransızca yazılmış olan ve ilk basımı 1846′da yapılabilen bu yapıtı kesin biçimiyle 1907′de Henri Lestienne yayımladı. Bu yapıtında Leibniz Tanrı’yı geniÅŸ çerçeveli bir biçimde tanıtlamaya giriÅŸti ve ileride “monad” diye belirleyeceÄŸi “bireysel töz”ü açıkladı. Bu yapıt Leibniz’i kavramakta çok önemli bir kaynaktır. 1686′da filozof kiliselerin birleÅŸtirilmesi konusunda yeni çözümler getiren “Systema theologicum”u da çıkardı. O yılın bir ürünü daha oldu: “Brevis demonstratio erroris memorabilis Cartesii” (Descartes’ın önemli bir yanılgısıyla ilgili kısa belirleme). Bu kitabında Leibniz Descartes’ın cisimlerin çarpışmasıyla ilgili kuramını eleÅŸtirmiÅŸtir. l687-l690 arasında filozof Avusturya, Almanya ve İtalya’ya yolculuklar yaptı. Braunschweig hanedanının tarihini yazabilmek için belgeler topluyordu. Bu yolculukları sırasında pek çok bilim, din ve siyaset adamıyla yakınlık kurdu.
l690′da Locke’un ünlü kitabı “Essay concerning human understanding” (İnsan anlığı üzerine deneme) yayımlandı (kitabın geniÅŸletilmiÅŸ basımları l694, l697, l699, l705′te yapılmıştır). Bu kitapta Leibniz felsefesine taban tabana karşıt görüşler öne sürülmektedir. Spinoza’nın yaşıtı olan ingiliz filozofu Locke Aristotelesçi bir çizgide felsefesini geliÅŸtirmiÅŸtir, oysa Leibniz tam anlamında Platoncu bir felsefe anlayışı geliÅŸtirmektedir. 1690 aynı zamanda filozofun “öncesel uyum” kuramını ortaya attığı yıldır. Bir yıl sonra Leibniz “Si l’essence du corps consiste dans l’étendue” (Cisimlerin tözü uzamda mıdır) adlı bir kitapçık çıkardı. 1692′de Hannover devletinin seçicilik almasına katkıda bulunan Leibniz 1693′te “Codex juris gentium diplomaticus”u (İnsan haklarının siyaset yasası) yayımladı. 1694′te “Sur la reforma de la philosophie première et sur la notion de substance” (İlk felsefenin yeniden düzenlenmesi ve töz kavramı üzerine) adlı kitabını çıkardı. Bir yıl sonra çıkan “Système nouveau de la nature et de la communication des substances”da (DoÄŸa üzerine ve tözlerin iliÅŸkisi üzerine yeni dizge) öncesel uyumu açıklıyordu.
Johann Friedrich’in yerine geçmiÅŸ olan kardeÅŸi Ernst-August 1696′da Leibniz’i danışman yaptı. Filozof 1697′de “Sur l’origine radicale des choses”u (Åžeylerin kökel kaynağı üzerine) yayımladı. Bu kitapta filozof dünyamızı “olası dünyaların en güzeli” diye belirleyen kuramını açıklıyordu. 1698′de Ernst-August öldü. O yıl Leibniz “De ipsa natura sive de vi insita actionibusque creaturarum”u (DoÄŸanın kendisi üzerine ya da içkin güç üzerine ve yaratıkların eylemleri üzerine) adlı kitapçığını çıkardı. Bu çalışmasında filozof doÄŸa ve sonluluk üzerine ortaya konulmuÅŸ olan fikirlerin modern mekaniklik fikriyle pek güzel baÄŸdaÅŸtığını savunuyordu. Felsefe çalışmalarının yanında Leibniz ülkesinin kültür sorunlarını çözebilmek için tasarılar geliÅŸtiriyordu, bunun için düşünsel ve siyasal düzeyde çeÅŸitli iliÅŸkiler kurmaktaydı. Paris’teki ve Londra’daki bilimler akademisine benzer bir kuruluÅŸu gerçekleÅŸtirebilmek için çok emek harcadı. Bu yolda Brandenburg seçicisine (geleceÄŸin Prusya kralı Friedrich I) bir kuruluÅŸ taslağı sundu. Berlin Bilimler DerneÄŸi Leibniz’in tasarısına göre 11 Temmuz 1700′de kuruldu. BaÅŸlangıç çalışmaları Avrupa’yı kasıp kavurmakta olan savaÅŸlar yüzünden pek çetin geçti. Kurum Friedrich II’nin katkısıyla 1744′te Bilimler Akademisi adını aldı. Bu arada Leibniz Braunschweig hanedanının tarihiyle ilgili belgeleri 1701′den sonra yayımladı. Bu çalışma eski Almanya üzerine ayrıntılı bir tarih incelemesidir.
Leibniz l703′te temel kitaplarından biri olan ve Locke’u eleÅŸtirmek üzere yazdığı “Nouveaux essais sur l’entendement humain” (İnsan anlığı üzerine yeni deneme) adlı yapıtını kotarır, ancak Locke 28 Ekim l704′de ölünce Leibniz bu çok önemli yapıtını yayımlamaktan ahlaksal kaygılarla vazgeçer. Oysa bu çalışma Leibniz felsefesini açıklayan temel ve geniÅŸ bir çalışmadır. Bu çalışmada Locke’un “tabula rasa” kuramı eleÅŸtirilir ve doÄŸuÅŸtan fikirlerin varlığı savunulur. l7l0′da temel kitaplarından biri olan “Essais de théodicée” (Tanrıbilgisi üzerine deneme) yayımlanır. Bu kitap Fransız filozofu Pierre Bayle’e yanıt niteliÄŸi taşımaktadır. Leibniz bu kitabında dünyamızın olası dünyaların en güzeli olduÄŸunu savunan o iyimser görüşü üzerinde durur. Protestanlığın doÄŸrularından çok hoÅŸgörü anlayışını benimseyen Bayle özellikle tartışma bilmez kiÅŸiler olarak belirlediÄŸi dinbilimcileri kıyasıya eleÅŸtirir. O gerçekte Leibniz’in töz anlayışına da karşıdır, hem çok basit olan hem de hiçbir dış neden olmaksızın deÄŸiÅŸik algılara ulaÅŸabilen monadlar ona kavranılamaz görünmektedir. Pierre Bayle kolay kolay dize gelmeyen kavgacı kiÅŸiliÄŸiyle “inancın evrensel olması doÄŸru olmasını gerektirmez” diye düşünür. Bayle’e göre filozoflar baÅŸkalarının önerdiÄŸi ÅŸeyleri benimsemekle deÄŸil, nesneleri inceden inceye araÅŸtırmakla yükümlüdürler. Bu görüşleri onu Leibniz’le ve din adamlarıyla karşı karşıya getirmiÅŸtir. Bayle yalnız cizvitlerin deÄŸil, protestan papazlarının da öfkesini çekiyordu. Bayle’e karşı tanrısal adaleti savunan “Théodicée” mezheplerin birleÅŸtirilmesi yolunda bir çabayı ortaya koyar.
Leibniz bir yandan mezhepleri birleÅŸtirmeye çalışırken bir yandan da tüm hıristiyan ülkelerinin kardeşçe yaÅŸamasını saÄŸlamak için yollar arıyor, bu arada Osmanlı İmparatorluÄŸu’nu ortadan kaldırma yolunda bir Mısır seferini gerçekleÅŸtirebilmek için çeÅŸitli iliÅŸkilere giriyordu. Amacı elbette Fransızların dikkatini Almanya’dan baÅŸka bir yöne yöneltmekti. Louis XIV’ün kapısını çalmış, ancak hiçbir olumlu sonuç alamamıştı. Bir kapı daha çaldı. Osmanlıların DemirbaÅŸ Åžarl diye adlandırdıkları Karl XII’yle iliÅŸki kurdu. Kıral Pultava savaşında yenilince filozofun umutları suya düştü. Umut Rusya çarı Büyük Petro’daydı. Leibniz’in büyük Petro’ya yaklaÅŸması çok kolay olmadı. Çar uzlaÅŸmaz bir kiÅŸiydi, ülkesini ileri bir ülke durumuna getirmekten baÅŸka bir sorunla ilgilenmiyordu. Leibniz Çar’ın dostu ve Viyana’daki elçisi Baron Urbich’in aracılığıyla Çar’a bir kültür kalkınması tasarısı sundu. Tasarıda Petersburg’da bir bilimler akademisi kurulması düşüncesi de yer alıyordu. Akademi Rusya’daki kültür kalkınmasının merkezi olacaktı. Leibniz ayrıca bütün Rusya’da kitaplıklar, laboratuvarlar, araÅŸtırma merkezleri kurulmasını öneriyordu. Filozof 1711 Ekiminde çarla görüşme olanağı buldu. Ardından hemen Avusturya’ya çağırıldı: imparator Karl VI kendisine bir ÅŸeyler soracaktı. Ancak imparatora yakınlaÅŸabileceÄŸini sanırken düş kırıklığına uÄŸradı.
Leibniz l7l4′e doÄŸru ünlü yapıtı “Monadologie”yi yayımladı. O bu yapıtını ünlü Fransız komutanı Eugène de Savoie için kaleme almıştı. Bu kitap baÅŸtan sona monadlar öğretisini açıklıyordu. Leibniz aynı yıl “Principes de yla nature et de la grâce fondées en raison”u (DoÄŸanın ve tanrıvergisinin usla temellenmiÅŸ ilkeleri) yayımladı. Sonra yeniden Hannover’a yerleÅŸti. Büyük Britanya ve İrlanda kralı olan Hannover Seçicisi George I’e yakınlaÅŸtı. Filozofun George I gibi ne yaptığını bilmeyen, tutarsızlıklarıyla ünlü birinden yardım umması anlaşılır gibi deÄŸildi. 1701 tarihli Act of Settlement ile İngiltere tahtının veraset hakkı Hannoverlılara bırakılmıştı. George I annesinin ve daha sonra Kraliçe Anne’in ölümü üzerine tahta oturmuÅŸtu. Dünyasını kadınlarla ve çıkar hesaplarıyla dolduran, İngilizce öğrenmek zahmetine bile katlanmamış olan George I Leibniz’i hiç mi hiç ciddiye almadı, onunla İngiltere’ye yolculuk yapmak bile istemedi. Filozof son yıllarını orada yalnızlık içinde geçirdi. Onun inançlı ama özgür bakış biçimine alışamayan din adamları onu inançsızlıkla suçladılar. Bu anlamsız baskılar altında yalnızlığı seçen Leibniz l7l6′da Hannover’da dünyaya gözlerini kapadı. Locke’u eleÅŸtirmek için yazmış olduÄŸu temel kitabı ancak l765′te yayımlanabilmiÅŸtir.
Seçmecilik ve bütüncü bakış
Alman felsefesinin temel bir özelliÄŸi durumuna gelmiÅŸ olan çetrefillik Leibniz’le baÅŸlar dersek filozofa az da olsa haksızlık etmiÅŸ olur muyuz? Leibniz felsefesinin Kant, Hegel, Fichte felsefelerinden daha az bulanık olduÄŸunu söylemek belki de doÄŸru olacaktır. Leibniz’i okumakta Emile Boutroux gibi felsefe adamlarının büyük kolaylık saÄŸladığını görüyoruz. Felsefe tarihçisi F. Challaye bu konuda Boutroux’nun katkısını “Petite histoire des grandes philosophies” (Büyük felsefelerin küçük tarihi) adlı kitabında şöyle belirler: “Monadoloji gibi çok güç bir kitap da Emile Boutroux’nun eÅŸsiz “GiriÅŸ”inin ve notlarının saÄŸladığı aydınlatmaları kullanmak koÅŸuluyla okunabilir. Derin bir araÅŸtırmada bu “GiriÅŸ”, çıkış noktası olarak alınabileceÄŸi gibi Maurice Halbwachs’ın “Leibniz”i de kaynaklarıyla birlikte kullanılabilir.” Biz bu çok küçük tanıtma çalışmasında Boutroux’dan, Halbwachs’dan yararlandığımız gibi Leibniz araÅŸtırmasına yıllarını vermiÅŸ olan Yvon Belaval’in kitaplarından da yararlanmaya çalıştık. Ama elbette en önemli kaynağımız Leibniz’in kendi yapıtlarıydı.
Leibniz Almanların ilk büyük filozofudur. O, Descartes’ın ve öbürlerinin izinde yeni bir felsefe kurarken önderini ya da önderlerini eleÅŸtirmekten geri kalmamıştır. Descartes’tan geçmeden yeni felsefenin iyi anlaşılamayacağını bildiren filozof, Aristotelesçi çizgideki filozofların, bu arada Locke’un felsefesine taban tabana karşıt bir felsefe geliÅŸtirmiÅŸtir. “Yeni deneme”nin önsözünde ÅŸunları söyler: “Kısacası, Deneme’nin yazarı benim de alkışladığım nice güzel ÅŸey söylüyor olursa olsun, dizgelerimiz birbirinden ayrıdır. Onunki daha çok Aristoteles’in dizgesine baÄŸlıdır, benimki Platon’unkine, ikimiz de birçok bakımdan bu iki filozofun öğretisinden uzakta olsak bile.” Descartesçı Leibniz, önderi gibi köktenci olmayı yeÄŸlememiÅŸ, daha çok seçmeci bir felsefe oluÅŸturmak yoluna gitmiÅŸtir. O, skolastikler karşısında Descartes kadar köktenci ya da acımasız deÄŸildir. Descartes’a göre Aristoteles’in ardılı olan bu dinci filozoflar saÄŸlıklı hiçbir görüş ortaya koyamamışlardır. Leibniz şöyle der: “Sanırım eskilerin de, derin düşünce alışkanlığına ermiÅŸ, birkaç yüzyıl önce dinbilim ve felsefe öğretmiÅŸ, içlerinden bazıları azizlik katına yükselmiÅŸ usta kiÅŸilerin de sözünü ettiÄŸimiz ÅŸeyler üzerine bilgisi olmuÅŸtur; onları bugün gözden düşmüş bulunan tözsel biçimlerin varlığını benimsemeye ve korumaya yönelten bu bilgidir. Ama onlar bizim yeni filozoflar topluluÄŸunun sandığı gibi ne öylesine doÄŸruların uzağındadırlar, ne de öylesine gülünç durumdadırlar. ” Leibniz böylece kendinden önceki düşünce etkinliklerini tam anlamında bütünselci ama aynı zamanda ayıklamacı bir bakışla deÄŸerlendirmeye yönelir. En deÄŸerli öğelerden yepyeni bir bütün oluÅŸturmak ister gibidir.
F.-J. Thonnard “Précis d’histoire de la philosophie” adlı kitabında şöyle der: “Yazarı kadar karmaşık olan Leibniz’in yapıtı modern kavrayışı hem durdurur, hem ileriye götürür gibidir: önce geleneksel öğreti adına Descartes’ın bireyciliÄŸine ve yıkıcı eleÅŸtirisine karşı güçlü bir tepki olarak görünür. Leibniz eskilere saygı gösterir, onlardan yararlanır: amacı tüm dizgelerin doÄŸru öğeleriyle kurulmuÅŸ olan ve “Philosophia perennis” olarak adlandırdığı ÅŸeyi ortaya koymaktır. Genel kavrayışı Descartesçılığa karşı gibidir, yazılarında Tommasocu fikirler çokça görülebilir. Bununla birlikte, gerçekte bu felsefenin ruhunu oluÅŸturan ilke hiç de Tommasocu deÄŸildir, Descartesçıdır. Bu, deneyin dışında dünyayı yeniden kurma çabasıdır, bu yolda basit ögelerin belirlenmesine ve matematiÄŸin kesin yöntemine uygun olarak onların bütünleÅŸtirilmesine dayanır.”
Leibniz felsefesi bir bütünsellik felsefesidir. Leibniz belli konulara ağırlık vermek yerine bütünü kapsayan bir açıklama getirmeye çalışır. O, tüm modern filozofların tersine, kendinden önceki felsefeleri kılı kırk yararcasına araÅŸtırmıştır. Ona göre en olumsuz görünen düşüncede bile yararlı bir yan bulabiliriz. Ancak, filozof, o dönemde çok tutulan gökbilgisi (astroloji) gibi temelsiz bilgi alanlarından uzak kalmaya özen göstermiÅŸtir. Şöyle düşünür: DoÄŸulular tanrısallık konusunda çok güzel ve çok büyük görüşler öne sürmüşlerdir. Yunanlılar usavurma yöntemini ve bilimi ortaya koydular. Kilise babaları Yunan felsefesindeki uyarsız öğeleri temizlediler. Skolastikler pagan felsefelerindeki az çok uyarlı bilgileri Hıristiyan düşüncesine uydurmak için çaba gösterdiler. OrtaçaÄŸ’ın barbar süprüntüleri arasında altınlar gizlenmiÅŸtir. Ve sonunda diyebiliriz ki Descartes doÄŸru düşünceye geçiÅŸ yeridir. Bu yüzden Leibniz gözünü eskiden ayıramaz, durmadan eski felsefeleri araÅŸtırır, Platon’da, Aristoteles’te, Aziz Tommaso’da, hatta eski atomcularda, ama özellikle Descartes’ta kendisi için çok deÄŸerli hazineler bulmaktadır.
Leibniz seçmecidir, evet, hem de her kaynaÄŸa yönelmeye hazır bir seçmecidir. Bacon ve Descartes’ın yerden yere vurduÄŸu skolastiklere arka çıksa da onlar gibi yapmaz, yani bir iki kaynakla yetinmez, örneÄŸin biraz Plaaton, biraz da Aristoteles yeterlidir deyip çıkmaz. Amacı öğretiler arasında bir uzlaÅŸma ortaya koyabilmektir. Bunun dışında o bir deneycidir: zihnimiz kendinde bir takım doÄŸruların tohumlarını ya da taslaklarını taşıyor olsa da, bu tohumları yeÅŸertebilmek için ya da taslakların içini doldurabilmek için deney bir zorunluluk olacaktır. Tam anlamıyla bir doÄŸuÅŸtancı olan Platon bile dış dünya nesnelerinin uyarıcı ya da kışkırtıcı etkisini görmezden gelmiyordu. Leibniz bu deneyci bakışını mantığın ve matematiÄŸin dayanaklarıyla besler. Deney tek başına yeterli deÄŸildir, deney denen çıkış noktasından daha saÄŸlam yerlere varmak gerekir. Leibniz felsefesini kurarken kendinden öncekileri titizlikle incelemiÅŸtir. Emile Boutroux bu konuda şöyle der: “Kendinden önceki tüm modern filozoflardan ayrı olarak Leibniz öncekilerin öğretilerini tanımaya yönelir. Eskilere büyük saygı gösterir. Aziz Tommaso’ya deÄŸer verdiÄŸi gibi Bacon ve Descartes’a da deÄŸer verir. O, felsefesini temellendirirken, aynı zamanda din ve ahlak birliÄŸini saÄŸlamak, dini ve ahlakı usun aydınlatıcı gücüyle temellendirmek istemiÅŸtir. Burada onun salt dinci ya da usçu bir tutum içinde olduÄŸunu düşünmek yanlışa düşmek olur. l7l2′de Çar Büyük Petro’ya yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Ben ülkeleri için ya da herhangi bir ulus için kendinden geçen insanlardan deÄŸilim; tümüyle insan türünün iyiliÄŸi için çalışıyorum. Gökleri yurdum olarak düşünüyorum, mayası saÄŸlam insanları yurttaÅŸlarım olarak görüyorum.” O bir filozof olarak her zaman en kapsayıcı olanı öngörecektir, evrensele ulaÅŸmak isteyecektir, bütün insan için olanı bulup göstermeye çalışacaktır. Evrensele ulaÅŸma konusunda Leibniz tam anlamıyla Descartesçı bir özen içindedir.
Evrensel bilim arayışı
Felsefe için “caractéristique générale” adını verdiÄŸi bir “genel iÅŸaretler dili” tasarladı. Descartes’ın her ÅŸeyi kapsamaya çalışan evrenselci bakış açısına uygun bir biçimde Leibniz matematiÄŸi andıran ama matematikle doÄŸrudan yakınlığı olmayan, ancak tüm temel sorunları matematikte olduÄŸu gibi apaçık bir biçimde çözmemize olanak veren evrensel bir bilim kurabilmek için uzun yıllar çaba gösterdi. Descartes’ın öngördüğü apaçıklık böyle bir bilimle saÄŸlanabilirdi. Bu biraz da her kapıyı kolayca açabilecek bir açkı tasarlamaktır. Böylece bir iÅŸaretler dilini tam bir güvenlik içinde kullanabileceÄŸimiz bir alan kurulmuÅŸ olacaktır. Bu konuda E. Boutroux ÅŸunları yazıyor: “Matematiksel dizilerdeki uyuÅŸumla büyülenmiÅŸ olarak, felsefe için benzer uyuÅŸum yasaları bulmaya giriÅŸti, ortak fikirler temelinde ayrıştırma yoluyla basit fikirleri çözümlemeyi ve onları özel iÅŸaretlerle belirlemeyi düşündü. Böylece düşüncenin alfabesi ve yazısı bir kez bulundu mu felsefenin tüm sorunları mantıksal hesaplamaya indirgenecekti, tıpkı matematiksel uyuÅŸumlarda olduÄŸu gibi. Bu felsefi uyuÅŸumlara örnek olarak Leibniz kategorik tasımın tüm olası biçimlerini gösteriyordu.” Bu fikirler ilk olarak Leibniz’in 1666′da yazdığı “Arte combinatoria”da yer almıştır.
Leibniz’e göre gündelik dille bilim ya da felsefe konularına yönelmekte sayısız sakınca vardır. Bu konuda Maurice Halbwachs bize ÅŸunları söylüyor: “İnsanlar birbirleriyle sürekli takışıyorlarsa bu onlardan bazılarının ya da hem birilerinin, hem öbürlerinin kötü düşünüyor olmasındandır. Pek çok kiÅŸi bir usavurmanın sonucunu almakta pek hızlı gider, ilkeleri ve ara terimleri aydınlatmayı düşünmez; dilin en büyük yararlarından biri olan kısaltmak ve yoÄŸunlaÅŸtırmak edimi burada kocaman bir uyarsızlık olur: insanlar konuÅŸtukları gibi düşünürler ve kötü konuÅŸulduÄŸu da hep gözden kaçar. İşi bilimsel anlamda kanıtlar ortaya koymak olan mantıkçılar bile birbirlerini anlayamazlar. (..) Bilginler genellikle sözcükleri tanımlamakta özenli deÄŸillerdir, onları tanımladıkları zaman da bunu kendilerine çok aydınlık görünen sözcükler aracılığıyla yaparlar ki bunlar da hemen hiçbir zaman karanlığı ortadan kaldırmaz. Gündelik kullanıma göre bir terim kullanıldığı zaman bu kullanımın uyarlı olduÄŸu sanılır. Ama gündelik dil hiçbir zaman kendini doÄŸrulayamaz.”
Pekiyi, bu yeni simgesel dil nasıl bir dil olacaktı? Bu yeni dil elbette her insanın düşüncesini birine ya da birilerine, buradaki ya da bir baÅŸka ülkedeki birine ya da birilerine kolayca ulaÅŸtıracağı bir dil olmayacaktı. “Evrensel dil fikirlerimizin alfabesi gibi olacaktı: yaratılması güç olan bu dil kolayca öğrenilecekti…” (Halbwachs). Bu dil ÅŸeyleri bize bir baÅŸka dilden daha etkili bir biçimde sunacaktı. Bizim gündelik dilimiz ÅŸeylerle tam çakışmazken, sözcüklerimiz belirledikleri nesnelere tıpatıp uymazken bu yeni dil bu çakışmayı, bu uyumu saÄŸlayacaktı. Böylece bir halk dili, bir de bilgin dili sözkonusu olacaktı. Bilgin dili göstermeler ve buluÅŸlar için ÅŸaÅŸmaz bir araç anlamına gelecekti. “İyi düşünmek doÄŸru konuÅŸmak kadar kolay olacaktı; yöntem bir oyun, düzen bir alışkanlık olacaktı” (Halbwachs). Herhangi bilimsel bir sorun ortaya atıldığı zaman tartışmaya girmek gerekmeyecek, hemen kâğıdı kalemi alıp hesaplama iÅŸine giriÅŸilecekti. Bu, matematik hesaplama da saÄŸlama yapmak kadar basit bir iÅŸlem olacaktı. Bu dille ilgili olarak daha ne söylenebilir? “Leibniz onun üzerinde hiçbir sonuç elde edemeden bir ömür boyu çalıştığına göre bu evrensel dilin ne olabileceÄŸini söylemek elbette güçtür” (Halbwachs).
Leibniz evrensel bir dil aramaya ya da yaratmaya yönelirken elbette Descartesçı bir tutumu gerçekleÅŸtiriyordu, onun bu yöneliÅŸinde belirleyici olan özellikle evrensele baÄŸlılığı ve apaçık olana olan tutkusuydu. Leibniz de Descartes gibi bilimsel düşüncede evrensel apaçıklığı öngörüyordu. BilimselliÄŸin bir boyutu evrensellikse öbür boyutu apaçıklıktı, hatta bu iki yan birbirinin içinde gibiydi. Ancak böylesi bir amaca, bizi evrensel apaçıklığa bir çırpıda ulaÅŸtıracak bir araca sahip olma amacına ulaÅŸmak kolay mıydı? Evrensel bir dile ulaÅŸmak biraz da tüm bilimsel ve felsefi sorunların, tüm metafizik sorunların kolayca çözülebilmesi olanağını saÄŸlamak deÄŸil miydi? Leibniz bu evrensel dil düzenini gerçekleÅŸtirebilmiÅŸ olsaydı bilimsel buluÅŸlar raslantıya kalmaktan kurtulacaktı, hatta belki de bilimsel çaba özel olarak öngörüyü gerektirmeyecekti: raslantısalın yerini tümüyle ussal dayanakları olan bir teknik uygulama almış olacaktı. Her ne olursa olsun, Leibniz’in bu tasarısı bir dilek olmaktan öteye geçemedi.
Yeter neden ilkesi
Varlığı doÄŸru olarak kavramak için görüntülerden çok öze yönelmek gerekecektir. Bu yolda yapılacak bir araÅŸtırma bize zorunluluklarla olasılıklar arasında bir ayrım yapma gereÄŸini duyuracaktır. Leibniz “çeliÅŸki ilkesi”nin ya da “çeliÅŸmezlik ilkesi”nin yanına “yeter neden ilkesi”ni koyar. Yeter neden ilkesi herhangi bir ÅŸeyin nedensiz gerçekleÅŸemeyeceÄŸini gösterir. Leibniz koyduÄŸu bu ilkeyi aynı zamanda “belirleyici neden ilkesi” diye adlandırır. Leibniz’e göre ruhumuz yalnızca fikirleri deÄŸil, ilkeleri de barındırır. Bu ilkeler yalnızca özdeÅŸlik ilkesi, çeliÅŸmezlik ilkesi, yeter neden ilkesi deÄŸildir, daha baÅŸka ilkeler de vardır. Bunlar anlığın doÄŸruca kendisinden elde ettiÄŸi doÄŸrulardır, ölümsüz doÄŸrulardır. Bunların karşıtları bizi zorda bırakır, çeliÅŸkiye düşürür. ÇeliÅŸmezlik ilkesine baÄŸlı olan bu doÄŸrular zorunludur yani onların baÅŸka türlüsü olası deÄŸildir. Usun doÄŸruları zorunluyken olgunun doÄŸruları olumsaldır, bunlar baÅŸka türlü de olabilirdi diye düşündüğümüz doÄŸrulardır. Olgunun doÄŸruları yeter neden ilkesine baÄŸlıdır. Bir baÅŸka deyiÅŸle zorunlu önermeler yalnızca tanrısal usa baÄŸlıdırlar, olumsal önermeler tanrısal isteme baÄŸlıdırlar. Olumsal önermeler Tanrı’nın tüm öbür dünyalar arasından özgürce yaratmayı seçtiÄŸi gerçek dünyanın olgularını açıklar. Öte yandan, Descartes ve Spinoza gibi doÄŸuÅŸtan fikirlerin varlığına inanan Leibniz, deneyi Spinoza gibi tümüyle yararsız görmez, tersine ussal bilgiyle deneysel bilgiyi yan yana koyar ve böylece deneye belli bir ağırlık verirken Descartes’a yaklaşır.
Leibniz bize o zamana kadar varlığı gösterilmemiÅŸ bir ilkenin varlığını bildirdi. Leibniz mantığının önemli bir öğesini oluÅŸturan bu ilke, yeter neden ilkesi, genel olarak mantığın temel ya da ilksel öğesi olarak bilinen özdeÅŸlik ilkesinin eÅŸi gibiydi. Yeter neden ilkesi varolan her ÅŸeyin bir varoluÅŸ nedeni olduÄŸunu gösterir. Leibniz şöyle der: “Hiçbir doÄŸru ya da varlık, hiçbir gerçek önerme onun neden böyle olduÄŸunu ve baÅŸka türlü olmadığını belirleyen yeterli bir neden olmaksızın varolamaz, bu nedenler genellikle bizce bilinmese de.” Leibniz’e göre ruhumuz yalnızca kavramları ya da fikirleri deÄŸil bir takım ilkeleri de içerir. ÖzdeÅŸlik ilkesi bunların başında gelir. Bu ilkeler arasında bir de çeliÅŸmezlik ilkesi vardır. (”ÇeliÅŸkili iki ilkeden biri doÄŸru öbürü yanlıştır.”) Leibniz bu tür doÄŸruları, ruhun içermiÅŸ olduÄŸu doÄŸruları ölümsüz doÄŸrular olarak belirler. Bu doÄŸrular zorunlu olan doÄŸrulardır. Ustan gelen bu doÄŸrulardan baÅŸka bir de deneyden gelen doÄŸrular vardır. Usun doÄŸruları zorunluyken deneyden gelen doÄŸrular ya da olgularla ilgili doÄŸrular olumsaldır. Deneyden edindiÄŸimiz doÄŸrular “baÅŸka türlü de olabilirlerdi” dediÄŸimiz doÄŸrulardır. Bu doÄŸrular neden böyledirler? ÖrneÄŸin İstanbul neden 1453 yılında Türklerin eline geçmiÅŸtir? Bu soruyu yanıtlamamız olası deÄŸildir. Olgunun doÄŸruları iÅŸte o adını andığımız yeter neden ilkesine dayanırlar. “La Monadologie”de Leibniz şöyle der: “DoÄŸrular iki çeÅŸittir, usavurmayla ilgili doÄŸrular ve olguyla ilgili doÄŸrular. Usavurmayla ilgili doÄŸrular zorunludur ve karşıtları olası deÄŸildir, olguyla ilgili doÄŸrular olumsaldır ve karşıtları olasıdır.” Biz zorunlu önermelerin apaçık kavramına ayrıştırma yoluyla ulaşırken olumsal ÅŸeylerin apaçık kavramına hiçbir zaman ulaÅŸamayız. Olumsal ÅŸeylerin kavramına ancak Tanrı ulaşır, çünkü onları o yaratmıştır. Bizim için ancak bir yaklaşım sözkonusu olabilir.
Öyleyse yeter neden ilkesi tanrısal istemin koÅŸuludur. Tanrısal ussallık zorunluluÄŸu belirlerken tanrısal istem olumsallığı belirler. Temelde iki ilke vardır. “Her varlık kendisinden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir” dediÄŸimde özdeÅŸliÄŸi, “Hiçbir ÅŸey yeter neden olmadan varolamaz” dediÄŸimde yeter neden ilkesini belirlemiÅŸ olurum. “Olumsalla zorunlu arasındaki ayrım gerçekle olası, varoluÅŸla öz arasındaki ayrımla özdeÅŸtir. Bu ayrımın kökeni tanrısal iki niteliktedir, özlerle ilgili olan anlıkta ve varoluÅŸlarla ilgili olan istemdedir” (E.Bréhier). Böylece usun doÄŸrularıyla olgunun doÄŸruları tanrısal düzeyde de insani düzeyde de birbirlerinden ayrılırlar. “Usun özdeÅŸlere indirgenebilen doÄŸrularının karşıtı çeliÅŸki içeren doÄŸruların tersine olumsal doÄŸrular ya da olgunun doÄŸrularının karşıtı çeliÅŸki içermeyen doÄŸrulardır: ölümsüz doÄŸruların ‘metafizik zorunluluk’una metafizik zorunluluÄŸun yokluÄŸu karşıt olur. Ama bu zorunluluÄŸun yokluÄŸu tam bir belirlenmezlik midir? Hayır, böyle bir ÅŸey sözkonusu olsaydı yeter neden ilkesine karşı olacaktı. Ancak belirlenmiÅŸ olmak zorunlu olmak deÄŸil midir, yani baÅŸka türlü olamamak deÄŸil midir? Böyle olsaydı olumsallığın zorunluluktan bir ayrılığı kalmayacaktı. Belirlenme zorunluluÄŸu gerektirir, ancak metafizik ya da mantıksal bir zorunluluÄŸu deÄŸil, “ex hypothesi” bir zorunluluÄŸu, sonuçla ilgili ya da koÅŸulsal bir zorunluluÄŸu gerektirir…” (Bréhier).
Töz kavrayışına doğru
BaÅŸlangıçta eskilerin, özellikle skolastiklerin etkisinde kalarak tözsel biçimleri benimseyen filozof daha sonra yenilerin etkisiyle mekaniÄŸe ve matematiÄŸe yaklaÅŸacaktır. Ancak bu alanlarda son açıklamalara yöneldikçe metafiziÄŸe baÅŸvurma zorunluluÄŸu kendini gösterecektir. MekaniÄŸin alanında Aristoteles’in dört nedeninden ikisi, etkin nedenler ve maddesel nedenler geçerlidir, hatta bir bakıma yalnızca etkin nedenler geçerlidir, sonuçsal nedenlere ve biçimsel nedenlere gerek yoktur. Leibniz bu alandaki boÅŸlukları görerek köklü çözümlere yönelmek ister. Bu alanda en ilginç açıklamalar Descartes’tan ve atomculardan gelmiÅŸtir. Descartes’ın açıklamaları matematiÄŸe, atomcuların açıklamaları mekaniÄŸe dayanmaktadır. Descartes uzam’ı maddenin özü durumuna getirmiÅŸti, atomcular da maddeyi aralarında boÅŸluklar bırakan çok küçük ve bölünmez parçalara ayırmışlardı. Birinde madde sürekli, öbüründe kesintiliydi. Daha baÅŸka çözümler de vardı ama genelde onlar rahatça bu iki çözüme indirgenebilirlerdi. Oysa bu iki çözüm de Leibniz’e tutarlı görünmüyordu. O zaman filozof için eski tözsel biçimleri yeniden ele almak yararlı olacaktı, ne var ki artık onu olduÄŸu gibi benimsemek de olası deÄŸildi.
Leibniz mantıkta düşüncenin saÄŸlam toprağını, matematikte mantıksal göstermenin olanaklarını buluyordu. Deney ve mantık böylece metafizik düşünceye tutarlı bir kaynak oluÅŸturacaktı. Leibniz matematiÄŸe olan düşkünlükte öbür modern filozoflardan hiç de geri kalmıyordu. Yöntem kavrayışıyla matematik inancı onda da neredeyse bir bütün oluÅŸturuyordu. Matematik son zamanlarda büyük bir ilerleme göstermiÅŸti ve bu ilerlemeyi yönteminin tutarlılığına borçluydu. Ancak Descartes gibi Leibniz de, çok zaman yanlış anlaşıldığı gibi, doÄŸrudan doÄŸruya matematik bir yöntem geliÅŸtirmiÅŸ deÄŸildir, tersine yönteminde bir metafiziÄŸe ulaÅŸmak için matematikten yardım ya da yarar ummuÅŸtur. Leibniz matematiÄŸi saÄŸlam bir dayanak olarak görür. Ancak o her ÅŸeyden önce bir metafizikçidir, bu yüzden öncelikle nedenler araÅŸtırmasına yönelir. Onun felsefede temel sorunu “töz”dür. Leibniz her zaman çok ilgi duyduÄŸu mekaniklikten her zaman temeli oluÅŸturduÄŸuna inandığı metafiziÄŸe bir kapı açar. Mekaniklik tek başına yeterli deÄŸildir, büyük ölçüde doÄŸrular barındırsa da boÅŸluklarla doludur.
Åžimdi burada, bu metinde birkaç defa andığımız “tözsel biçimler”in ne olduÄŸuna bir göz atmakta yarar vardır. “Töz” kavramının Aristoteles’e dayandığını biliyoruz. Aristoteles’e göre töz, bir tümcede her zaman özne olan ÅŸeydir. Ona göre töz oluÅŸturan ÅŸeyler basit cisimlerdir, onların bileÅŸikleri ve parçaları da tözdür, ayrıca tanrısal varlıklar da töz diye belirlenmelidir. Töz bir baÅŸka bakımdan varlıkları vareden niteliklerin de adıdır. Töz her varlığın görünümü ya da biçimidir. Skolastiklerin “tözsel biçimler”ini de bu çerçevede anlamak gerekir. Aristoteles’in Hıristiyan izleyicileri olan skolastikler için tözsel biçim varlıkbilimsel ilkedir, onunla belirsiz madde yani basit gücüllük etkin duruma girer, edimlileÅŸir. Tözsel biçim, aynı türün bireylerine özgü ortak doÄŸa diye anlaşılmalıdır.Kendine özgü bir varoluÅŸ biçimi olan ve bireylere göre deÄŸiÅŸmeyen bir ortak doÄŸadır bu. Buna karşılık raslantısal biçim varolan ÅŸeyi biçimlemekle birlikte onun doÄŸasını belirlemez. Aziz Tommaso iki biçim arasındaki ayrılığı şöyle belirler: “Tözsel bir biçim raslantısal bir biçimden raslantısal biçimin hiçbir biçimde varlık saÄŸlamayışıyla, ancak bir varlık kipi saÄŸlayışıyla ayrılır. Tözsel biçimse mutlak bir biçimde varlığı saÄŸlar.” Töz sorunu XVII. yüzyıldan sonra felsefenin konusu olmaktan çıkacaktır. Ancak Leibniz’de töz araÅŸtırması tözsel biçimler kavrayışının önüne ya da çok ötesine geçecektir.
Monadlar öğretisi
Descartes doÄŸa olaylarını mekanikçi bir anlayışla ele almakta haklıydı, Leibniz de o yolu tuttu. Ancak Descartes’ın uzamda maddenin özünü bulması anlaşılır gibi deÄŸildi, buna göre filozof tüm varlığı silme maddeyle dolduruyordu. Devinimin belli bir nicelikte olduÄŸu ve bu niceliÄŸin hiç deÄŸiÅŸmediÄŸi görüşü de tutarlı deÄŸildi. Leibniz’e göre cisimlerin özünü oluÅŸturan uzam deÄŸil güçtü. Uzam, uzamlı cisimlerin dışında herhangi bir ÅŸey olamazdı. Uzam, yan yana gelen ÅŸeylerin ortaya koyduÄŸu düzenden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildi. Devinmeyen bir cisimde de bir direnme yatkınlığı, bir güç vardı. Evrende varlığını deÄŸiÅŸmeden sürdüren ÅŸey devinimin niceliÄŸi olamazdı, gücün niceliÄŸi olabilirdi. Bu gücün varlığını biz bir içsel deneyle sezebilirdik. Böylece Leibniz fizik dünyadan metafizik düzeye bir geçiÅŸ yapmaktadır. Buna göre maddenin temelinde uzamsız tözler vardır. Bu tözleri Leibniz, Giordano Bruno’nun XVI. yüzyılda ortaya koyduÄŸu bir terimi kullanarak “monad” diye adlandırdı.
Evet, varlığın kökeninde monadlar denen tözleri buluruz. Leibniz kendi kuramını monadoloji diye adlandırır. Monad basit bir tözdür, yaratılmıştır. Monadlar birbirlerinden ayrıdırlar. Onları birbirlerinden ayıran algılarıdır. Burada algı ne anlama geliyor? Algı monadın kendi dışına açılışıdır, öbür monadlara yöneliÅŸidir. Ancak, herbiri maddesiz olan monadların pencereleri yoktur, bu yüzden ne onlara bir ÅŸey girebilir, ne onlardan bir ÅŸey çıkabilir. Her monad öbür monadların algısına kendi içinde varır. Evrenle ilgili bu algı açık ve seçik deÄŸildir, onu açık ve seçik kılmak, algıda ve üstalgıda belirginleÅŸtirmek gerekir. Algı bilinçsiz olabilir, yalnızca üstalgı bilinçlidir. Derin bir uykuya daldığımız zaman olduÄŸu gibi sezemediÄŸimiz algılar vardır. Böylece Leibniz bilinçdışını ilk tanımlayan kiÅŸi olur. Monadlar sürekli olarak bir algıdan bir baÅŸka algıya geçerler, bu olguyu ya da ilkeyi açlık diye adlandırmak gerekir. Bu oluÅŸum bir iç oluÅŸumdur, monadda olup biter, ancak bir monadda olurken baÅŸka monadlarda da gerçekleÅŸir. Böylece her bir monad evrenin canlı bir aynası olur. İşte bu noktada Leibniz düşüncesinin en önemli yanı kendini gösterir: Leibniz bize geliÅŸimi ilk tanımlayan filozof olmuÅŸtur. Ondan önce geliÅŸim fikri yoktur. Aristoteles ve skolastikler baÅŸladığı yerle bittiÄŸi yer aynı olan dairesel devinimi en yetkin devinim sayıyorlardı. Leibniz bize çizgisel devinimin ilk tanımını yaptı. Lebiniz’e göre her monad tüm geçmiÅŸ üzerinde, tüm ÅŸimdi üzerinde, tüm gelecek üzerinde ya da evrenin tüm geçmiÅŸi, ÅŸimdisi, geleceÄŸi üzerinde bir bakış açısıdır.
Leibniz şöyle der: “Her töz bütün bir dünya gibidir, Tanrı’nın ya da tüm evrenin aynası gibidir, her töz Tanrı’yı ya da evreni kendine göre açıklar, her kent onu deÄŸiÅŸik yerlerden gözleyene nasıl deÄŸiÅŸik görünürse. Böylece evren varolan tözler sayısınca çoÄŸalmıştır diyebiliriz bir bakıma. Ve Tanrı’nın ünü de tüm deÄŸiÅŸik sunumları sayısınca çoÄŸalmıştır. Şöyle de diyebiliriz: her töz kendinde Tanrı’nın sonsuz bilgeliÄŸinin tamgüçlülüğünün özyapısını taşır bir anlamda ve Tanrı’ya becerebildiÄŸince öykünür. Çünkü her töz karışık bir biçimde de olsa, evrende geçmiÅŸle, ÅŸimdiyle, gelecekle ilgili olarak her olanı açıklar, bu da sonsuz bir algıya ya da bilgiye benzer. Tüm öbür tözler de bunu açıkladıklarından her töz Yaratan’ın tüm güçlülüğüne öykünerek kendi gücünü öbür tözler üzerine yayar diyebiliriz.”Hep edim durumunda olan monadlarda “onları iç etkinliklerinin kaynağı kılan bir yeterlilik” vardır. Her monad geçmiÅŸinin izlerini ve geleceÄŸinin taslağını kendinde taşır.
Leibniz “La Monadologie” adlı kitabında özetle ÅŸunları söyler: “Burada sözünü ettiÄŸimiz monad bileÅŸiklere katılan basit bir tözden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir; basit demek parçaları olmayan demektir. BileÅŸikler varolduÄŸuna göre basit tözlerin de varolması gerekir; çünkü bileÅŸik, basitlerin bir toplamından ya da “aggregatum”undan baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. Buna göre parçaların olmadığı yerde ne uzam, ne biçim, ne de olası bir bölünebilirlik vardır. Ve bu monadlar doÄŸanın gerçek atomlarıdırlar, tek bir sözcükle söylersek ÅŸeylerin öğeleridirler. Monadların pencereleri yoktur, bu yüzden onlara bir ÅŸeyler girip çıkamaz. Böylece monada dışarıdan ne bir töz, ne bir raslantı girebilir. Bununla birlikte monadların bazı nitelikleri vardır, böyle olmasaydı onlar varlık olamayacaklardı. Niteliksiz monadlar eÄŸer varolsalardı bunlar birbirlerinden ayrılamayacaklardı. Aynı zamanda her monadın bir baÅŸka monaddan ayrı olması gerekir. Yaratılmış her varlık deÄŸiÅŸimin konusudur ve buna göre yaratılmış olan monad da böyledir, bu deÄŸiÅŸiklik her bir monadda süreklidir.
“Bütün bu söylediklerimden çıkan sonuç ÅŸudur: monadların deÄŸiÅŸimleri bir “iç ilke”den gelmektedir, çünkü bir dış neden onu etkileyemeyecektir. Ancak, deÄŸiÅŸim ilkesinin dışında, bir de deÄŸiÅŸen ÅŸeyin ayrıntısı vardır ki deyim yerindeyse basit tözlerin özelliÄŸini ve çeÅŸitliliÄŸini oluÅŸturur. Bu ayrıntı birlikli olanda ya da basitte çokluÄŸu içerir. Çünkü her doÄŸal deÄŸiÅŸim derece derece olduÄŸundan bazı ÅŸeyler deÄŸiÅŸirken bazıları olduÄŸu gibi kalacaktır; sonuç olarak basit tözde duygulanımlar ve iliÅŸkiler çokluÄŸu vardır, onun parçaları olmasa da. “Birlik”te ya da basit tözde bir çokluÄŸu saran ve gösteren geçici durum algı diye adlandırılan ÅŸeyden baÅŸkası deÄŸildir, ancak onu üstalgıdan ya da bilinçten ayırmak gerekir. Bu konuda Descartesçılar çok ÅŸeyi eksik tuttular, sezgisine varılamayan algıları yok saydılar. Bir algıdan bir baÅŸka algıya deÄŸiÅŸimi ya da geçiÅŸi saÄŸlayan iç ilkenin edimi açlık diye adlandırılabilir. Bizler algıladığımız en küçük bir düşüncenin nesnede bir çeÅŸitliliÄŸi içerdiÄŸini gördüğümüzde basit tözde bir çokluÄŸun deneyimini kendi kendimize yaşıyoruz. Böylece ruhun basit bir töz olduÄŸunu bilen tüm insanlar bu çokluÄŸu monadda tanımak durumundadırlar. Açık açık söylemek zorunda olduÄŸumuz bir ÅŸey var: algı ve onunla ilgili olan ÅŸey mekanik nedenlerle açıklanamazlar yani biçimlerle ve devinimlerle açıklanamazlar. Algıları ve açlıkları olan her ÅŸeyi ruh diye adlandırmak istiyorsak o durumda tüm basit tözler ya da yaratılmış monadlar ruh diye adlandırılabilirler.”
“Monad” terimini ilk olarak kullanan kiÅŸi Giordano Bruno (1550-1600) oldu. Bruno ÅŸeylerin öğelerini “monad” ya da “minima” diye adlandırmıştı. Bir dominiken rahibi olan ve Roma’da yakılarak öldürülen Bruno, Ptolemaios’un Aristoteles’den kalma evren tablosunu yıkarken Copernicus dizgesine göre evren açıklamaları yapmış, dünyanın merkezi de çevresi de bulunmadığını, uzayın sayısız yıldızla dolu sonsuz bir boÅŸluk olduÄŸunu bildirmiÅŸti. Bu yıldızlar evrensel bir geliÅŸime ya da evrime boyun eÄŸmekteydiler. Evren Tanrı’nın ta kendisiydi. Bruno’ya göre doÄŸa bir “monas monadum”du, aynı zamanda hem “maximum” (her ÅŸey ondaydı) hem “minimum”du (her ÅŸey ondan geliyordu). Leibniz’in bu monad fikrine Bruno’dan giderek ulaÅŸmış olduÄŸu düşünülebilir, ancak Leibniz’in “monad”ı gene de özgündür. O kendi monad kuramını baÅŸtan sona tüm incelikleriyle düşüne düşüne kurmuÅŸtur. E. Boutroux da bu konuda bize ÅŸunları söyler: “Leibniz’in monadıyla Bruno’nun monadı arasındaki ayrım büyüktür. Bruno’nun monadı deyim yerindeyse bir “töz-ÅŸey”dir. Onun içerdiÄŸi ruhsal öğe gerçekleÅŸecek bir biçimdir. Leibniz’in monadı bir “töz-özne”dir. Onun ayırıcı niteliÄŸi sunumdur, algıdır; onun özü karmaşık bir algıdan seçik bir algıya geçmektir.”
Monadların temel nitelikleri ve kendiliğindenlik
E. Boutroux monad konusunda bize ÅŸunları söyler: “1. Gerçek olarak basit olmakla monadlar doÄŸal olarak ne baÅŸlayabilir, ne de bitebilirler. Çünkü doÄŸal doÄŸumlar ve ölümler bir katışmadan ya da ayrışmadan baÅŸka bir ÅŸey deÄŸillerdir. BaÅŸlangıçları ancak bir yaratılma, bitiÅŸleri de bir yok olma olabilir. 2. Madde etkin olarak sonsuza bölündüğüne göre ve her bileÅŸim basit öğeleri gerektirdiÄŸine göre monadların sayısı sonsuz olmalıdır.
3. Belirlenmezler ilkesine göre iki varlık seçik olabilmek için sayısal olmaktan daha deÄŸiÅŸik bir biçimde ayrılmalıdırlar. Basit yineleme, ruhun bir iÅŸlemi olarak, kendinde ÅŸeylerle bir ayrılık ortaya koymayacaktır. İki varlığın mutlak olarak seçik olabilmesi için bu iki varlık içsel belirlemelerle birbirinden ayrılmak zorundadır. Öyleyse her monadın, içsel olarak, insan ruhunun doÄŸasına benzer bir doÄŸası vardır; bu doÄŸa her monadda o monada özgü belirlenimlere sahiptir. 4. Yaratılmış varlıklar olarak monadlar zorunlu biçimde deÄŸiÅŸime bağımlıdırlar, bu deÄŸiÅŸim herbirinde süreklidir. Bu deÄŸiÅŸim nasıl ortaya çıkar? Her tözde öbür tözlerin mekanik etkisiyle ortaya çıkar diyebilir miyiz? Mekanik etki bir çarpmadır, parçaların yer deÄŸiÅŸtirmesidir. Oysa gerçek anlamda basit bir varlık olan monadda parçalar yoktur. Öyleyse bir dış etki söz konusu deÄŸildir, bu belki de monadda deÄŸiÅŸimi doÄŸuracak bir iç ilke olacaktır. Monad kendiliÄŸindenlikle donanmıştır, bu bir tür cisimsel olmayan bir otomattır. Buradan çıkan sonuç monaddaki durumların birbirinden doÄŸmakta olduÄŸudur, öyle ki onların her birinde ÅŸimdi geçmiÅŸle doludur ve geleceÄŸin ilkesi olarak vardır. 5. Sonuç olarak monaddaki özgüllük ve kendiliÄŸindenlik neyle ilgilidir? Özgüllük deÄŸiÅŸimlerin ayrıntısıdır. Ama her doÄŸal deÄŸiÅŸim derece derece olduÄŸundan bazı ÅŸeyler deÄŸiÅŸir ve bazı ÅŸeyler olduÄŸu gibi kalır. Sonuç olarak monadda bir duygulanımlar ve iliÅŸkiler çeÅŸitliliÄŸi vardır. Ancak monad basittir. Çoklukla basitliÄŸi nasıl baÄŸdaÅŸtırmalı? Böylece birlikte bir çokluÄŸu saran bir durum görüyoruz: bu durum algıdır. Öyleyse her monada bireyliÄŸini kazandıran nitelik algıdan baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir ve tüm monadlar algıyla donanmışlardır. Neyi algılarlar? Tüm evreni algılarlar; çünkü boÅŸluk olanaksız olduÄŸundan her ÅŸey birbirine baÄŸlı olduÄŸu için bütünü algılamadan parçaları algılamak olası deÄŸildir. Ancak her monad evreni kendine özgü bir bakış açısıyla algılar, onun seçik bir algılama alanı vardır, onun dışında o ÅŸeyleri bulanık olarak görür.”
Burada Descartesçı düşüncenin “açık” ve “seçik” kavramlarıyla karşılaşırız. Bir algının açık olması, nesnesini öbür nesnelerden ayırabilmesi demektir. Açık olmayan bir algı karanlık bir algıdır, nesnelerin birbirine karıştığı bir algıdır. Nesneleri ayrıntılarıyla belirleyen bir algı da seçik olarak nitelendirilir. Bir algı seçik deÄŸilse karmaşıktır. Bir algı seçikse zorunlu olarak açık olacaktır. Demek ki algının dereceleri vardır. Algının dereceleri seçiklik dereceleridir. Bu noktada “algı” ve “üstalgı” ayrılığı baÅŸlar. Bilincine varılmış algıya üstalgı demek gerekir. Her algı bilinçli algı deÄŸildir. Bilinçte karşılığı olmayan algılar vardır. Algıların seçiklik ölçüsü aynı zamanda monadların yetkinlik ölçüsüdür.
Öyleyse sözünü ettiğimiz kendiliğindenlik nereden geliyor? Monadın kendiliğindenliği doğrudan doğruya onun etkinliğiyle ilgilidir, daha doğrusu her monadın kendinde bir etkin güç oluşturmasıyla ilgilidir. Her monad aralıksız bir değişim içindedir. Değişim monadın doğasında bulunduğuna göre onda her zaman bir algıdan başka bir algıya geçiş söz konusudur. Bizim nasıl istemimiz varsa, istemimize dayanarak amaçlarımızı gerçekleştiriyorsak, monadın da açlığı vardır, bu açlık onu bir içsel durumdan bir başka içsel duruma geçirir. Nasıl bizim istemimiz bizi daha iyi bir duruma yöneltirse monadın açlığı da onu şimdiki durumunu aşan daha yetkin bir duruma ulaştıracaktır, yani daha seçik algılara götürecektir. Maddede olan değişimin de ruhta olan değişimin de kökeninde bu etkinlik vardır. Buna göre her ruhsal durum kendi yeter nedenini bir önceki durumda bulacaktır. Bu içsel bir oluşumdur, herhangi bir dış etkeni gerektirmez. Evet, bu oluşumu ya da dönüşümü yalnızca ruhta değil, tüm mekanik düzende ve tüm metafizik ortamında bulabiliriz.
Kökü Aristoteles’e kadar uzanan “töz” kavramı özellikle XVII. yüzyıl felsefelerinde bilgi kuramının temel dayanağını oluÅŸturur. Bu kavram XVII. yüzyıldan sonra felsefeden çekilecektir. “Filozoflar tözden söz etmek konusunda giderek sakınık oldular, çünkü bu sözcük genellikle bizim bilgisizliÄŸimizin simgesidir” der Halbwachs. Ancak Leibniz’in felsefesinde bu kavram temeli oluÅŸturur, öyle ki onu kaldırdığınız zaman bütün bir dizge yıkılıp gidecektir. ÇaÄŸdaÅŸ düşünce açısından monadın en önemli yanı bize geliÅŸim fikrini veren geçmiÅŸli ve gelecekli bir varlık oluÅŸudur. Her monad tüm geçmiÅŸinin izlerini ve geleceÄŸinin taslağını kendinde taşıdığına göre çizgisel geliÅŸim var demektir. XIX. yüzyıl felsefelerinde büyük ölçüde yer alacak ve yeni tarih kavrayışının kökenini oluÅŸturacak olan geliÅŸim fikrinin ilk biçimini ya da ilk açıklamasını Leibniz’de buluyoruz.
Öncesel uyum ve evrensel düzen
Bazı monadlarda seçik olarak bulunan ÅŸey bazı monadlarda karmaşık ya da karanlıktır. Ne olursa olsun monadlar birbirleriyle uyumlu tözlerdir, Tanrı onların aralarındaki uyumu daha baÅŸlangıçta düzenlemiÅŸtir. Leibniz bu uyumu öncesel uyum diye adlandırır ve ruh-beden iliÅŸkisini de bu uyumla açıklar. Öncesel uyum bize kökel bir karşılıklılığı duyurmaktadır. Şöyle der Leibniz: “Tanrı evren üzerinde sahip olduÄŸu deÄŸiÅŸik görüşlerine göre çeÅŸitli tözler yaratır. Tanrı’nın araya giriÅŸiyle her tözün kendine özgü doÄŸası ÅŸu özelliÄŸe sahip olmuÅŸtur: tözlerden birinde olan bir ÅŸey tüm öbür tözlerde olan biteni karşılar, ama tözler birbirleri üzerinde eylemde bulunmazlar.” Öncesel uyum aynı zamanda Tanrı’nın varlığını gösteren bir kanıt deÄŸeri taşır. Leibniz şöyle der: “Birbirine tam olarak uyan iki duvar saati ya da masa saati düşünün. Bu uyum üç biçimde gerçekleÅŸebilir. Birincisi, bir saatin öbür saat üzerindeki etkisiyle olur; ikincisi, onlara bakan bir adamın özeniyle olur; üçüncüsü, onların tam uyarlılığıyla olur.” Bu çerçevede birinci durum Descartes felsefesindeki ruh ve beden iliÅŸkisini, ikincisi Malebranche’ın anlayışını, üçüncüsü de Leibniz’in öncesel uyumunu açıklar. Leibniz, öncesel uyum kavrayışıyla hem beden ve ruh iliÅŸkisi sorununu, hem de tüm tözlerin aralarındaki iliÅŸki sorununu çözmeye çalışır. Öncesel uyum buna göre monadları birbirine baÄŸlayan ya da bir bütünde bir araya getiren yasadır.
Bu birbirleriyle tam bir uyum içinde olan monad adlı tözler arasında bir sıradüzeni vardır. Bir baÅŸka deyiÅŸle evren sıradüzenli tözlerin katışmasıyla oluÅŸmuÅŸtur. Bu tözler algılarının az ya da çok seçik oluÅŸlarına göre az ya da çok yetkindirler. En alt düzeydeki monadları Leibniz çırılçıplak monadlar diye adlandırır. Bunlar cisimlerin bileÅŸimine giren monadlardır. Bu kat bitkiler ve inorganik varlıklar katıdır. Bu basit canlılar yaÅŸamsallığı olan ama düşünselliÄŸi olmayan ÅŸeylerdir. Bunların bilinci yoktur, algıları sağırdır. Böylece bu katı “basit canlılar” katı diye belirleyen Leibniz canlı madde fikrine yönelmiÅŸ olur. Der ki: “Belki de ÅŸu mermer parçası bir sonsuz canlı cisimler yığınıdır ya da balıklarla dolu bir göl gibidir.” Bu “çırılçıplak monadlar”ın üstünde hayvanlar katı bulunur. Böylece alttan yukarıya doÄŸru kesintisiz bir geçiÅŸi, bir sürekliliÄŸi sürdürmek isteyen Leibniz bitkileri yetkin olmayan hayvanlar olarak görür. Hayvanlar kesiminde algılama daha seçiktir. Üstelik hayvanların anıları da vardır. Onlarda usu uzaktan yakından anımsatan bir çaÄŸrışım düzeninin varolduÄŸunu görürüz, yani onlarda bir tür kavrayışla karşılaşırız. Bu bir tür deneysel kavrayıştır ki gerçek düşünsellikle ilgili deÄŸildir.
Üçüncü basamakta ussal varlıklar yer alır. Zorunlu doÄŸrulara ancak bu varlıklar ulaÅŸabilir. Bunlar usun ilkelerinden giderek hem kendi bilinçlerine varırlar, hem baÅŸkalarının ve Tanrı’nın bilincine varırlar. “Ussal tözlerle ussal olmayan tözler arasındaki ayrım aynayla aynaya bakan insan arasındaki ayrım kadar büyüktür” der Leibniz. Hayvandan insana, usdışı varlıklardan ussal varlıklara geçiÅŸ pek yumuÅŸak bir geçiÅŸ deÄŸildir, çünkü insanla hayvan arasında bir arayer, bir ara varlık saptamak olası deÄŸildir. Bu basamakların en üstünde Tanrı yer alır. O en yetkin monaddır, her ÅŸeyin örneÄŸi ve yaratıcısıdır. Tanrısal zekâda sonsuz sayıda evren olasılığı vardır. Bu olasılıklardan herbiri zorunlu olarak varolmak durumunda deÄŸildir. Tanrı’nın özgür gücü ÅŸu ya da bu dünyayı yaratıp yaratmamakta da özgürdür. Ancak yaÅŸadığımız dünya olabilecek dünyaların en güzelidir. Tanrı onca olabilir arasından onu seçip gerçekleÅŸtirmiÅŸtir. Yeter neden ilkesine göre yaratılmış olan bu dünya güzellikte öbürlerini aÅŸar. Tanrı yaratmak için en zengin dünyayı seçmiÅŸtir. YaÅŸadığımız dünya olası dünyaların en güzelidir. F.-J. Thonnard bu konuda şöyle der: “ÇeliÅŸki barındırmayan her ÅŸeyi tanımakta olan tanrısal ussallıkta sonsuz sayıda olası evren vardır. Bu evrenlerden her biri, ayrı ayrı alındığında, tam anlamında olası olmakla, zorunlu bir varoluÅŸ koÅŸulu ortaya koymazlar. Tanrısal güç, kendi olarak ele alındığında, bir zorunluluk deÄŸildir ve ÅŸu ya da bu dünyayı yaratmakta özgürdür. Ancak onlar aralarında karşılaÅŸtırıldığı zaman, tanrısal erdeme baÄŸlı olarak, içlerinde bir tanesi vardır ki iyilikte tüm öbürlerini geride bırakır, böyle olunca onun varoluÅŸu bir gerekliliktir. Bu durumda tanrısal edim, yetkin olmamak gibi bir duruma düşmeyeceÄŸinden, bir yeter nedene sahip olacaktır ve bu neden de ancak en yüce iyi olabilir: öyleyse, bugünkü dünyanın olası en iyi dünya olduÄŸunu söyleyebiliriz.”
Bilgi sorunu
Leibniz daha çok töz sorunuyla ilgilendi, bilgi sorunu üzerinde çokça durmadı. Varlık açıklaması zaten bilgi kuramı için belli bir veri saÄŸlamaktaydı. Descartes bilgi sorunuyla enine boyuna ilgilenmiÅŸ, fikirleri doÄŸuÅŸtan fikirler, edinilmiÅŸ fikirler ve imgelemsel fikirler olmak üzere üçe ayırmıştı. Descartes, bu çerçevede, Platon’un mutlak ülkücülüğünü geride bırakarak deneye de belli bir yer verdiÄŸi gibi olanla yetinmeyip olasının alanına açılmak istemiÅŸti: imgelemsel bize olasının yolunu açacaktı. Leibniz Platon’u erkenden okumuÅŸ ve ona gönülden baÄŸlanmış bir filozof olarak özellikle onun anımsama kuramıyla çokça ilgilenmiÅŸti. Leibniz öğretisini Platon’un yolunda erkenden oluÅŸturdu, buna göre ÅŸeylerin ruhsallığımız üzerinde bir etkisi olmadığını, ruhun kendine yettiÄŸini düşünüyordu. Onun bilgi kuramıyla ilgilenmesi daha çok Locke’un “Deneme”sine karşı bir “Yeni Deneme” yazma isteÄŸi içinde sözkonusu oldu, Locke’u eleÅŸtirmek gibi bir sorun olmasa belki Leibniz böyle bir iÅŸe kalkmayacaktı.
Leibniz bizde bazı doÄŸuÅŸtan fikirlerin varolduÄŸunu bildirmekle yetindi, ayrıntılı bir fikirler araÅŸtırması yapmayı düşünmedi. Zihnimizde bir takım fikirler vardı, bu fikirler ÅŸu ya da bu biçimde duyularımızdan gelme fikirler olamazdı. Leibniz’e göre tüm düşüncelerimiz ya da ruhumuzun tüm edimleri onun kendiyle ilgili ÅŸeylerdi. Burada filozofu tam anlamıyla Platoncu bir çizgide görüyoruz. Buna göre zihnimizdeki fikirler önceseldir ya da zihnimizde fikirler öncesel olarak vardır, ancak biz onları birçırpıda, gözümüzün önündeymiÅŸ gibi göremeyiz. Öyleyse ruhumuz gibi ruhumuzun fikirleri de doÄŸuÅŸtan olmalıdır. Demek ki Locke’un sandığı gibi insan ruhu baÅŸlangıçta baÅŸtan sona boÅŸ deÄŸildir, bir “tabula rasa” deÄŸildir: ruh ayrı ya da seçik varlığıyla fikirleri kendinde taşır. Böylece Platon’un anımsamasında olduÄŸu gibi bilgiye yönelen ruhun kendine dönmesi, kendi üstüne kapanması gerekecektir. Kendine kapanan ruh gerçek bilgiyi böylece kendinde bulacaktır. “MekaniÄŸin yasaları gibi içselliÄŸin de yasaları vardır. Algıların zincirleme baÄŸlanışını saÄŸlamak için mekaniÄŸin yasalarıyla karışmayan bu yasalar tek baÅŸlarınaymış gibi, beden yokmuÅŸ gibi eylemde bulunurlar. Bu yasalara göre bir algı bir baÅŸka algıyla belirlenir, onda varoluÅŸu için gerekli her ÅŸeyi bulur. Buna göre hiçbir ayrıcalık sözkonusu olmaksızın tüm fikirlerimiz, nesnesi metafizik olan fikirler kadar duyulur ÅŸeylerin fikirleri de, herhangi bir dış öğenin etkisi olmadan bizim zihinsel doÄŸamıza baÄŸlı olan ilksel temelden gelirler ve böylece zihnimiz bilginin geliÅŸmesinin kaynağı olduÄŸu gibi onun ilkelerinin de kaynağı olur” (E. Boutroux). Bununla birlikte dış dünya vardır ve dış dünya bilgisi hiçbir ÅŸey demek deÄŸildir. Uzam, uzamlı cisimlerin dışında bir ÅŸey deÄŸildir. Uzay tüm olası yan yana gelmelerin düzenidir, zaman da tüm olası art arda geliÅŸlerin düzenidir. Tüm yargılarımızın temeli bizim dışımızdadır, dünyadadır, deneyseldir. Ancak deney bize hiçbir zaman kesinliÄŸi saÄŸlamaz. Leibniz’e göre hayvanlar tümüyle deneyseldirler, onlar ancak örnekler üzerine uyarlanabilirler: onların dünyasında ustan deÄŸil de usun gölgesi gibi bir ÅŸeyden sözedebiliriz. Oysa insan kesin bilgiler ortaya koyabilir. Yalnızca duyumdan gelen bilgilerin bizim için saÄŸlam dayanaklar oluÅŸturması olası deÄŸildir, bu da bizde doÄŸuÅŸtan fikirlerin varolduÄŸunu kanıtlar. Temel bilgiler duyulardan geçmeksizin zihnimizde varolmuÅŸlardır. Onlar usavurmalarımızın saÄŸlam temellerini oluÅŸtururlar, aynı zamanda duyu verileriyle ilgili olarak olası önermeler oluÅŸturmamızı saÄŸlarlar.
Tanrı fikri ve ahlak anlayışı
Platoncu Hegel felsefesi gibi Platoncu Leibniz felsefesi de her penceresinden Tanrı görünen bir felsefedir. Leibniz’in dinsel inançları felsefesinin rengini ve temel anlamını da belirlemiÅŸtir. Leibniz felsefesinde hiçbir bilgi yoktur ki Tanrı sorununa baÄŸlanmasın. Bu felsefe dinsel bakış açısıyla olmaktan ötede, doÄŸaya, insan yaÅŸamına, temel insan sorunlarına getirdiÄŸi çok önemli açıklamalarla ilgimizi çeker. Leibniz özellikle ilerleme düşüncesini temellendirerek çaÄŸdaÅŸ geliÅŸim anlayışının ilk biçimini ortaya koymuÅŸtur. Ancak evrensel uyum gibi, sıradüzenli varlık tablosu gibi sorunlar bu felsefeyi özellikle dinsel kılar. Tanrı’nın varlığını gösteren en önemli kanıt öncesel uyumun ta kendisidir. Bu Tanrı Spinoza’nın “DoÄŸal Tanrı”sına ya da “Tanrı-DoÄŸa”sına benzer bir Tanrı deÄŸildir. Spinoza’nın Tanrısı kendi kendini ancak kendine uymakla, kendi yasalarına uymakla özgür kılan bir Tanrı’ydı, gereklilikler dışında, doÄŸal gereklilikler dışında bağımsız bir “istem”i ortaya koymuyordu. Spinoza’nın Tanrısını belirleyen koÅŸullar Leibniz’e kör bir gerekliliÄŸin koÅŸulları olarak görünecektir.
Leibniz’e göre yarattığı evrende içkin olmayan, yarattığı evreni aÅŸan Tanrı mutlak bir kendiliÄŸindenlik içindedir. Onun sonsuz bir özgürlüğü vardır. Bununla birlikte o kendi kadar yetkin olmayan bir dünya yaratmıştır. Dünya öylesine yetkin olsaydı onu Yaratan’la karıştırma, Yaratan’la bir tutma olasılığı vardı. Ancak bu dünya gene de yetkinlikleri olan bir dünyadır ya da bu dünya yetkin olmayan olası dünyaların en yetkini olarak varedilmiÅŸtir. Ayrıca onun yetkinliÄŸe doÄŸru geliÅŸtiÄŸini de unutmamak gerekir. Demek ki dünyanın varoluÅŸunun temelinde tanrısal bir seçim sözkonusudur. Tanrı en yetkin monaddır, her ÅŸeyin kaynağıdır, her ÅŸeyin hem örneÄŸi hem yaratıcısıdır. Onda her ÅŸey seçik olarak bulunur. O mutlak olarak yetkindir, onun herhangi bir eksiÄŸi yoktur, o herhangi bir olmamışlığı barındırmaz. DoÄŸada birçok yetkinlikle karşılaşırız, Tanrı bu yetkinliklerin tümünü kucaklar. Bu eksiksiz yaratıcı insanı da özgür bir varlık olarak yaratmıştır. Tanrı gibi insan da geliÅŸigüzel bir özgürlük içinde deÄŸildir. O da doÄŸal olarak her türlü etkinliÄŸini yeter neden ilkesine dayandıracaktır.
Özgür insanı nasıl tanımlamalı? Özgür insan her ÅŸeyden önce sorumlu insandır. O Tanrı karşısında sorumludur. Leibniz’e göre “Efendilerin en iyisi olan Tanrı yalnızca doÄŸru yönelim bekler.” İnsandan doÄŸru yönelim bekleyen Tanrı insana ilgisiz deÄŸildir, insanın sorumluluÄŸu buna göre karşılığı olan bir sorumluluktur. Tanrı insana her zaman doÄŸru yolu göstermeye hazırdır. Tanrı insanı doÄŸru yola koymaz ama ona doÄŸru yolu gösterir. “Yüce ve sonsuz bilgiye sahip olan Tanrı yalnızca metafizik anlamda deÄŸil ahlak anlamında da en yetkin biçimde etkindir.” İnsan için önemli olan Tanrı’ya tam bir istekle yöneliÅŸtir. İnsan Tanrı’nın ürününü ya da yapıtlarını ne ölçüde doÄŸru kavrarsa o ölçüde uygun yolu seçme ÅŸansına ulaÅŸmış olacaktır. “Tanrı’nın istediÄŸini istemeye hazır olunmadığı zaman Tanrı’yı sevmek güçtür.” Buna göre Tanrı’nın istemiyle başımıza gelen her ÅŸeyden, iyi ÅŸeylerden olduÄŸu kadar kötü ÅŸeylerden de hoÅŸnut olmamız gerekir. “Usumuz yettiÄŸince Tanrı’nın görünür istemine göre davranmalıyız, bu arada genelin iyiliÄŸine elimiz erdiÄŸince katkıda bulunmaya çalışmalıyız.”
Leibniz felsefesi bize eylemlerimizin belirlenmiÅŸ olduÄŸunu bildirir, bununla birlikte ahlaksal edimlere olanak verir. “Sonuç olarak ÅŸunu öğretir: eylemlerimiz bazen seçik algılarca, bazen karmaşık algılarca belirlenmiÅŸtir. Leibniz’e göre ahlaksal belirlenimin temeli buradadır. Seçik algılarla belirlenmiÅŸ eylemler iyidir, karışık algılarla belirlenmiÅŸ eylemler kötüdür” (E. Boutroux). “İyi”nin tek ölçütü, buna göre, usun deÄŸiÅŸmez kuralıdır, çünkü İyi ancak ve ancak tanrısal us üzerine temellenebilir. İnsan için önemli olan mutluluktur, bu yoldan mutluluÄŸa ermektir. Buradaki mutluluk her zaman usun ışığından yararlanan mutluluk olacaktır. Gerçekte bilgi gibi ahlaklılık da doÄŸuÅŸtandır, bir “vergi”dir. İnsanın özünde hazza yöneliÅŸ vardır, önemli olan bu yöneliÅŸi erdemle götürebilmektir ya da gerçekleÅŸtirebilmektir. Gerçek mutluluÄŸa varmanın tek yolu geliÅŸimdir, yetkinleÅŸme yolunda ilerleyiÅŸtir. Ruhumuz yetkinleÅŸtikçe sevinci yaÅŸayacaktır, her adımda biraz daha sevinçli olacaktır, bu arada baÅŸkalarının sevincini yaÅŸama ÅŸansını elde etmiÅŸ olacaktır. Demek ki insan ne ölçüde yetkinleÅŸirse o ölçüde sevme ÅŸansını elde edebilir. BaÅŸkalarının sevincini yaÅŸamak belli bir yetkinliÄŸi gerektirir. Bu dışa dönük sevgi bazen Tanrı’ya, bazen de insanlara yönelecektir. Erdemli kiÅŸi baÅŸkalarının yetkinliÄŸine ve sevincine katılmayı bilen kiÅŸidir.
Bu yönelim en yüce amacını gene Tanrı’da bulur. Biz Tanrı’yı hiçbir karşılık beklemeden severiz. Burada tam tamına yarargözetmez bir yönelim sözkonusudur. Nasıl hiçbir yararcılığa düşmeden bir müzik parçasını dinleyebiliyorsak ya da bir ÅŸiiri okuyabiliyorsak Tanrı’yı da öylece izleyebiliriz. Tanrıyı sevmek güzeldir, kendimizi Tanrı’ya vermek çok güzeldir. Kendimizi Tanrı’ya vermek kendimizden vazgeçmek anlamına gelmeyecektir. İnsan Tanrı yolunda kendini bulur, Tanrı’ya yönelerek kendi yetkinliÄŸimizi kurarız, onun yetkinliÄŸinde kendi yetkinliÄŸimizi gerçekleÅŸtiririz, kendimizi daha yetkin bir varlık kılmaya doÄŸru gideriz. Bu tanrısal yetkinlik bize duyuların araya girdiÄŸi herhangi bir dolaylı iliÅŸkide deÄŸil, doÄŸrudan doÄŸruya bir iliÅŸkide, tam tamına aracısız bir iliÅŸkide açınacaktır. Ruhlararası bir iliÅŸkiyle Tanrı’nın ruhuna ulaÅŸmaktır bu. Gerçek aÅŸk Tanrı aÅŸkıdır. Gerçek ahlaklılık Tanrı yolunda olmayı, Tanrı’ya sevgiyle yönelmeyi gerektirir.
Siyaset ve hukuk
XVII. yüzyıl filozofları içinde siyasete büyük bir eÄŸilim gösteren yalnızca Leibniz olmuÅŸtur. Descartes elden ayaktan uzakta, bir soba başında düşüncelerini örmeyi yeÄŸlerken Spinoza kimseye görünmeden ekmek parasını çıkarmaya bakıyordu, daracık bir yerde gözlük camı parlatıyordu. Malebranche ve Pascal belli bir siyasal etkinlik içinde deÄŸillerdi. Leibniz her zaman bir siyaset adamı gibi davrandı. Bu davranışında ne kadar baÅŸarılı olduÄŸu ayrı bir konudur. Emilienne Naert “La Pensee politique de Leibniz” (Leibniz’in siyasal düşüncesi) adlı kitabına şöyle baÅŸlar: “Elbette klasik dönemin tüm filozofları arasında siyasete en etkin biçimde girmiÅŸ olan Leibniz’dir. Bugün olsaydı onun için ‘güdümlü bir yazar’ denebilirdi. Almanya’da bir soba başının yalnızlığı onun düşünmesi için elveriÅŸli deÄŸildir, o insanları ‘ormanlarınızda raslanan aÄŸaçlar ve orada otlayan hayvanlar’dan daha çok düşünmeyen Descartes gibi yapamazdı, Hollanda’da bilinmeden tanınmadan yirmi yılı aÅŸkın bir süre yaÅŸayamazdı. Spinoza gibi bir yoksul odacıkta gözlük camı parlatarak düşüncelerini dokuyacak yerde ‘geniÅŸ dünya’da dolaÅŸmayı yeÄŸlemiÅŸtir. Zamanının en ünlü insanlarıyla karşılaşır. (..) Her bilim onda merak uyandırır, insanla ilgili hiçbir ÅŸey ona yabancı deÄŸildir. O dönemde, ‘Avrupa bilincinin bunalımı’ döneminde Avrupa’yla ilgili olabilen her ÅŸeyin açık sezgisine ulaÅŸmıştır. (..) Leibniz’in ÅŸu sözleri buradan gelir: ‘Biz kendimiz için varolmadık, toplumun iyiliÄŸi için varolduk, parçalar nasıl bütün için varsalar…’ ”
Leibniz siyaseti bir yaşam biçimi olarak benimserken siyasetle ilgili büyük yapıtlar vermedi, onun bu konudaki görüşlerini çeşitli yazılarından topluyoruz. Filozofa göre siyaset tıpkı hekimlik gibi, ahlak gibi bir yarar bilimidir, bir uygulama bilimidir, yaşamı kolaylaştırıcı bir bilimdir. Yöneticinin mutluluğu kendini yönettiği insanlara adamasında değil midir? Zaten soyut bir toplumsal mutluluk kavrayışı elbette gerçekle bağdaşmayacaktır. Her kişinin mutluluğunu sağlayan yönetim tartışmasız en doğru yönetim sayılmalıdır. Buna göre her yönetim halkın ve devletin yararını gözetmekle yükümlü olacaktır. İnsanın ya da insanların mutluluğunu öngören her yönetici gerçek bir kahraman olarak değerlendirilmelidir. Ancak bu çerçevede yararlı kavramıyla onurlu kavramını birbirinden ayrı tutmamak gerekir: bir toplum için yarar ne kadar önemliyse onur da o kadar önemlidir. İşte bu noktada doğal hukukun işe karışması bir zorunluluk olur.
Tüm toplumlarda yararla onuru bir arada götürecek olan, onları bir bütünde bir araya getirme gücü taşıyan tek ÅŸey doÄŸal hukuktur. DoÄŸal hukuktan evrensel hukuku, kökü Tanrı’ya dayanan kapsayıcı hukuku, toplumların özel özelliklerine göre oluÅŸturulmuÅŸ olmayan hukuku anlamak gerekir. BilindiÄŸi gibi toplumlar birbirlerinden çok ayrı özellikler ortaya koyarlar. Ancak her toplumda hukukun yani tanrısal ussallığın egemen olması için çaba ve özen göstermek gerekecektir. Bu çerçevede doÄŸal hukuku olumlu hukukun üstünde görmek gerekir, bir baÅŸka deyiÅŸle yaÅŸamsal gereksinimlerden doÄŸan hukuku doÄŸal hukukun belirleyiciliÄŸine vermek gerekir. Adaleti olumlu hukukla sınırlarsak, yalnızca ona dayanarak gerçekleÅŸtirmeye kalkarsak özellikle uluslararası hukuk için engeller koymuÅŸ oluruz, açmazlar oluÅŸturmuÅŸ oluruz. Prenslerin dehası doÄŸal hukukun bir evrensel hukuk olarak olumlu hukuk üzerinde, olumlu hukukun çeÅŸitlilikleri üzerinde egemen olmasını saÄŸlayacaktır. En iyi devlet mutlak yetkeyi en iyi gerçekleÅŸtirmiÅŸ devlet olmaktan çok, güçle erdemi bir bütünde bir araya getirmiÅŸ devlettir.
İyi bir devlet düzeni, sağlıklı bir devlet düzeni apaçık yasalar üzerine temellendirilebilir. Yasalar iyi bir devlet düzeninde herhangi bir yorumu gerektirmeyecek kadar belirgin ve belirleyici olacaktır. Toplumsal uyum ancak bu tür yasalarla gerçekleştirilebilir. Bulanık ya da kaygan yasalar toplumda kargaşayı getirecek ya da varolan kargaşayı artıracak yasalardır. Her yargıcın kendine göre yorumlayabildiği bir yasa toplumsal düzenin sağlıksızlığına tanıklık eder. Demek ki hukuk alanında ve oradan giderek genel toplumsal düzende usun egemenliğini sağlamak insanların mutlu yaşayabilmeleri için bir zorunluluktur. Evet, mutluluk yalnızca bu koşulda olasıdır. İnsan insanın kurdu olmayacaksa bu düzende olmayabilir. Kısacası doğal hukuk olmadan olumlu hukuk gerçekleşmez. Ancak, unutulmaması gereken bir nokta da, toplumsal düzenlerin hiçbir zaman tam anlamıyla yetkin düzenler olamayacaklarıdır. Önemli olan bir toplumda belli bir mutluluğun, bir iç ve dış güvenin sağlanmasıdır.
Leibniz’e göre güvenlik mutluluÄŸun temel koÅŸuludur. Yetkin devletlerde halkın mutluluÄŸu birinci planda görünür bir özelliktir, çünkü en çok önemsenen ÅŸeydir. Bunun bir rejim sorunu oluÅŸturduÄŸunu söyleyebilir miyiz? Söyleyemeyiz. Rejimler biçimsellikleriyle öne çıkarlar. Önemli olan ÅŸu ya da bu rejimle yönetilmek deÄŸil, önemli olan herhangi bir rejimle iyi yönetilmektir. Her yönetim biçimi kötü kullanıldığında halkın mutluluÄŸuna büyük engeller çıkarır. Her yönetim biçimi iyi kullanıldığında halka en büyük mutluluÄŸu getirebilir. Beceriksiz ya da kötü niyetli yöneticiler mutlu bir toplum düzeni yaratmakta her zaman eksik kalacaklardır. Leibniz bir mektubunda rejimleri nitelikleriyle belirlerken ÅŸunları söyler: “Mutlak yönetimin amacı bizim ÅŸimdiki kralımızda olduÄŸu gibi erdemce ve usça ünlü bir kahramanın egemen olmasıdır. SoyluluÄŸun amacı yönetimi en bilge ve en usta kiÅŸilere bırakmaktır. Demokrasinin amacı halkları onlar için en iyi olanla buluÅŸturmaktır.” Her rejim bir ülkeye uygun düşebilir, önemli olan onu iyi kullanmaktır, halkın mutluluÄŸunu saÄŸlayacak biçimde etkin kılmaktır.
Ne olursa olsun Leibniz’e göre yönetim her zaman güçlü kiÅŸilerin elinde olmalıdır, erdemle gücü bir araya getirmiÅŸ kiÅŸilerin elinde olmalıdır. “En güçlülerin her zaman en bilge, en bilgelerin de her zaman en güçlü olması öngörülür.” Ancak bilgelik yaÅŸamda öylesine bol bulunan bir ÅŸey deÄŸildir, bilgelik çok güç kazanılan bir ÅŸeydir. Buna göre, büyük insanların çok büyük yanlışlar yaptığına sık sık tanık oluruz. “Ayrıca bilgelik tanınması o kadar kolay bir ÅŸey deÄŸildir.” İşte bu noktada çok önemli bir sorunla, prensin eÄŸitimi sorunuyla karşılaşırız. Prensin eÄŸitimi çok büyük bir önem taşır. O her ÅŸeyden önce bilgili bir insan olmalıdır, bilgisiyle seçilen bir insan olmalıdır. Onun elbette tüm bilimlerin bilgilerini almış bir kiÅŸi olması beklenemez. Yetke olabilmesi için gerekli bilgileri ya da temel bilgileri alması yeterlidir. Bu bilgiler ÅŸunlar olabilir: coÄŸrafya, ahlak, siyaset, askerlik, konuÅŸma, yabancı dil, yabancı görenekler…Bu bilgileri yalnızca okuyarak deÄŸil göre göre, yaÅŸaya yaÅŸaya, deneye deneye edinmek de gerekir. Prensin eÄŸitiminde kuramdan olduÄŸu kadar, uygulamadan da yararlanmalıdır.
Sonuç
Leibniz felsefesi XVII. yüzyıl felsefelerinin en önemlilerindendir. Descartes ve Spinoza felsefesiyle bir bütün oluÅŸturur. Bacon ve Locke’un tersine bu üç filozof tam anlamında dizge filozofları oldular, düşüncelerini ussal bir bütünlükte ortaya koydular; görüşlerinin çeliÅŸki barındırmamasına, tüm insan ve evren sorunlarını kavramasına özen gösterdiler. Leibniz “Yeni deneme” adlı çalışmasının geç yayımlanmasının da etkisiyle gününde yeter ilgiyi görememiÅŸtir. Bu ilgisizliÄŸin bir nedeni de o dönemde Almanya’nın kültür açısından Avrupa’nın ileri ülkeleri arasında sayılmayışı olabilir. BilindiÄŸi gibi Leibniz en önemli yapıtlarını Fransızca yazmıştır. Leibniz felsefesi XVIII. yüzyılda ilgi çekti, Christian Wolff’dan geçerek Kant’a ulaÅŸtı; denebilir ki Leibniz, Kant için güçlü bir çıkış noktası oldu. Kant’ın izinde giden Fichte de Leibniz’den çok ÅŸey edindi. Wolff, Leibniz’in basit bir açıklayıcısı olarak kalmadı, onu kendine göre yorumladı, deyim yerindeyse onu eÄŸip büktü; yeter neden ilkesini yok saydı, her ÅŸeyi özdeÅŸlik ilkesine indirgedi. Gene de Leibniz’i yeniden varetmekte Wolff’un katkısı büyük oldu.
Monadlar kuramının çok açık, çok anlaşılır, çok belirgin bir kuram olduÄŸunu söylemek zordur. Filozofu aşırı ülkücülüğe götüren bu kuram pek çok bakımdan bilinçlerde soru iÅŸaretleri oluÅŸturan bir kuramdır. Leibniz de Descartes gibi yapmış, metafizikte sınırlanmak istememiÅŸ, felsefi düşünce kadar bilimsel düşüncede derinleÅŸmiÅŸ bir filozoftur. O olgun bir filozof olduÄŸu kadar bir matematikçidir, bir bilim adamıdır, entegral ve diferansiyel hesabını bulmuÅŸtur. Tüm yaÅŸamı boyunca evrensel bir bilim oluÅŸturmanın çabası içinde olmuÅŸtur. Descartesçı bir tutum içinde Leibniz, matematiÄŸe benzeyen, varolan her ÅŸeyi önsel olarak açıklayabilen bir bilimin düşüyle yaÅŸamıştır. Öyle bir ÅŸey olmalı ki, insan zihni her alanda karşısına çıkan tüm sorunları matematikte olduÄŸu gibi kesin ve aydınlık bir biçimde çözebilmeli, diye düşünüyordu. Bu yolda usavurmaların yerine matematik hesabı koyabildiÄŸimiz zaman amaca ulaÅŸmışız demektir. Böylece çeÅŸitli bilgi alanlarında iÅŸe yarayacak bir iÅŸaretler dili oluÅŸturulmuÅŸ olacaktır. Leibniz bu iÅŸaretler dizgesinin adını da koymuÅŸtu, ona “caractéristique générale” demiÅŸti, ama kendisini bulamadı.
Leibniz evrensel bir bilime ulaÅŸmakta uÄŸradığı baÅŸarısızlığa siyasal yaÅŸamında da uÄŸradı. Ne mezhepleri birleÅŸtirebildi, ne Osmanlı saltanatını ortadan kaldırabildi. Üstelik bu son derece inançlı filozof yaÅŸamının sonlarında inançsızlıkla suçlandı ve kendi kabuÄŸuna çekildi. YaÅŸamın çirkinlikleri, dünyaya sonuna kadar açık bir düşünürden bir yalnız adam yaratmayı baÅŸarabildi. Ne olursa olsun o bir çağı baÅŸlatan düşüncenin önderlerinden biri oldu. “Felsefe bir sevinçtir” adlı kitabımızda yer alan “Leibniz için notlar” adlı makalemizi şöyle bitirmiÅŸtik, bu giriÅŸ yazısını da gene öyle bitirelim: “Leibniz her ÅŸeyden önce bir çalışkanlık örneÄŸiydi. Rönesans aydınları gibiydi, önceki zamanların bilgisine ulaÅŸabilmek ve bu bilgilerden yeni bir bakış açısı derleyebilmek için büyük çaba gösterdi. Yadsımaktan çok benimsemeye yatkındı, özgünden çok varolan deÄŸerleri arıyordu, yeniyi ancak seçmeci bir kavrayışla olandan bulup çıkarmaya çalışıyordu. Siyasal saplantılarının tam bir açmazda son bulması, dinsel çabalarının büyük bir sonuç getirmemiÅŸ olması onun dünyayla iliÅŸkilerinde tutarsız bir ÅŸeylerin olduÄŸunu açıkça gösterir gibidir. Ancak o bir filozof olarak, bir bilim adamı olarak önemlidir. Felsefesi PlatonculuÄŸun yeni bir yorumu olmaktan ötededir. İlerleme ya da geliÅŸim fikrini ilkin onda buluruz. XIX. yüzyılda tam olarak karşımıza çıkacak olan bu fikir XVII. yüzyılın bu ilginç monadçılık öğretisinde belli belirsiz açığa çıksa da önemli bir düşünce aÅŸamasını ortaya koyar. Monadlar sürekli bir deÄŸiÅŸim içindedirler, her monadda geçmiÅŸinin izleri ve geleceÄŸinin taslağı bulunur. Bir tek bu yanıyla bile Leibniz felsefe tarihinin en önemli doruklarından birini oluÅŸturur.”
Afşar Timuçin
Ocak 1999
KAYNAKLAR
Y. Belaval, Leibniz, Initiation a sa philosophie, J. Vrin, Paris 1975
Y. Belaval, Leibniz, Critique de Descartes, Gallimard, Paris 1960
E. Brehier, Histoire de la philosophie II/1, P.U.F., Paris 1968
F. Challaye, Petit histoire des grandes philosophies, Paris 1948
G. Friedmann, Leibniz et Spinoza, Gallimard, Paris 1946
M.Halbwachs, Leibniz, Lib. Paul Delaplane, Paris
M.Gökberk, Felsefe tarihi, Bilgi yayınevi, Ankara 1967
Leibniz, La Monadologie, Delagrave, Paris 1975
Leibniz, Essai de theodicee, Garnier-Flammarion, Paris 1969
Leibniz, Nouveaux essais sur l’entendement humain, Garnier-Flammarion, Paris 1966
E. Naert, La Pensee politique de Leibniz, P.U.F., Paris 1964
F.-J. Thonnard, Precis d’histoire de la philosophie, S. de St. Jean l’Evangeliste, Paris 1963
A. Timuçin, Düşünce tarihi, İnsancıl yayınları, İstanbul 1997
A. Timuçin, Felsefe bir sevinçtir, İnsancıl yayınları, İstanbul 1997
METAFİZİK ÜZERİNE KONUŞMA
1.
Tanrısal yetkinlik üzerine ve Tanrı’nın her ÅŸeyi
en istenir biçimde yaptığı üzerine.
Sahip olduÄŸumuz en yaygın ve en anlamlı Tanrı kavramı, Tanrı mutlak olarak yetkin bir varlıktır sözleriyle oldukça iyi anlatılmıştır. Ne var ki bundan ne gibi sonuçlar çıktığı düşünülmüyor. Bunu daha iyi kavrayabilmek için doÄŸada birbirinden tümüyle ayrı yetkinlikler bulunduÄŸunu, Tanrı’nın bu yetkinliklerin tümüne birden sahip olduÄŸunu, bu yetkinliklerden her birinin en yüksek derecede Tanrı’ya özgü olduÄŸunu belirtmek gerekir.
Yetkinliklerin de ne olduÄŸunu bilmek gerekir. YetkinliÄŸin oldukça kesin belirtisi ÅŸudur: son yetkinlik derecesine yatkın olmayan biçimler ya da doÄŸalar yetkin deÄŸillerdir, sayının ya da çizginin doÄŸası böyle bir doÄŸadır. Çünkü sayıların en büyüğü (ya da tüm sayıların sayısı) kadar tüm çizgilerin en büyüğü de çeliÅŸki içerir, ama en büyük bilim ve tamgüçlülük için olanaksız diye bir ÅŸey yoktur. Sonuç olarak güçlülük ve bilim yetkinliktirler ve Tanrı’ya özgü olduklarından sınırsızdırlar.
Demek ki yüce ve sonsuz bilgeliÄŸe sahip olan Tanrı yalnızca metafizik anlamda deÄŸil, ahlak anlamında da en yetkin biçimde etkindir. Bu bizim açımızdan şöyle anlatılabilir: Tanrı’nın yapıtları üzerine ne ölçüde aydınlanırsak ve ne ölçüde bilgili olursak bu yapıtları o ölçüde üstün bulmaya ve istenebilecek her ÅŸeye uygun bulmaya yatkın oluruz.
2.
Tanrı’nın yapıtlarında iyilik bulunmadığını ya da iyilik ve güzellik kurallarının geliÅŸigüzel olduÄŸunu savunanlara karşı.
Böylece ben ÅŸeylerin doÄŸasında ya da Tanrı’nın bunlarla ilgili olarak sahip olduÄŸu fikirlerde hiçbir iyilik ve yetkinlik kuralı bulunmadığını, Tanrı’nın yapıtlarının ancak biçimsel bir nedenle yani Tanrı tarafından yaratılmış olmak nedeniyle iyi olduklarını savunanların çok uzağındayım. Çünkü bu böyle olsaydı, yapıtlarının yaratıcısı olduÄŸunu bilen Tanrı, Kutsal Kitap’ın da belirttiÄŸi gibi, onları sonradan gözlemleyip iyi bulduÄŸunu açıklamazdı. Kutsal Kitap, Tanrı yapıtlarının eÅŸsizliÄŸini bu yapıtlara bakarak da anlayabileceÄŸimizi, hatta onları nedenlerine baÄŸlayan çıplak dış görünüşlerini hiç düşünmeden de onların eÅŸsizliÄŸini anlayabileceÄŸimizi bize göstermek için bu insanbilimden yararlanmış olabilir. Gerçekten, yaratıcıyı ancak yapıtlarını inceleyerek kavrayabiliriz. Açıkçası, bu görüşün tersi bir görüş bana tümüyle tehlikeli görünüyor. Bu görüşün tersi bir görüş son yenilikçilerin (2) görüşlerine çok yakın görünüyor. Bu kiÅŸilere göre evrenin güzelliÄŸi ve Tanrı’nın yapıtlarında bulduÄŸumuz iyilik Tanrı’yı kendilerine göre anlayan insanların yanılgılarından baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. Ayrıca, ÅŸeyler herhangi bir iyilik kuralıyla deÄŸil de Tanrı’nın istemiyle iyidirler diyerek, bence hiç düşünmeden Tanrı sevgisini ve Tanrı’nın tüm deÄŸerini yıkıyorlar. Yaptığının tersini yaptığı zaman da övülesi olanı yaptıklarıyla ne diye övmeli? Demek ki, geriye yalnızca zorbaca bir güç kalınca, istem usun yerini tutunca, tiranın tanımına uygun olarak güçlünün hoÅŸuna giden doÄŸru olunca Tanrı’nın adaleti ve bilgeliÄŸi nerede kalır? Öte yandan, bence, her istem herhangi bir isteme nedeni gerektirir, bu neden de doÄŸal olarak istemi önceler. Bunun için metafizikle ve geometriyle ilgili ölümsüz doÄŸruların ve buna baÄŸlı olarak da iyilik, adalet ve yetkinlik kurallarının ancak Tanrı isteminin bir sonucu olduÄŸunu söyleyen bazı filozofların (3) bu sözlerini tümüyle garip buluyorum, oysa bence bunlar ancak Tanrı’nın istemine de, özüne de baÄŸlı olmayan anlığının sonuçlarıdırlar.
3.
Tanrı daha iyisini yapabilirdi diyen inananlara karşı.
Tanrı yapıtlarının en son yetkinlikte olmadığını söyleyerek ve Tanrı daha iyisini yapabilirdi diyerek yürekli bir savunuya giren bazı çaÄŸdaÅŸların (4) görüşlerini de onaylamıyorum. Çünkü bence bu görüşün sonuçları Tanrı’nın deÄŸerine tümüyle ters düşer. “Uti minus malum habet rationem boni, ita minus bonum habet rationem mali.” (5) Eylemi elden geldiÄŸince yetkin yapmamak yetkinliksiz eylemde bulunmaktır. Falanca mimar yapıtını daha iyi yapabilirdi demek, o mimarın yapıtında eksiklik bulunduÄŸunu söylemektir. Tanrı yapıtlarının iyiliÄŸini doÄŸrulayan Kutsal Kitap’a da karşıttır bu. Çünkü yetkinliksizlikler sonsuza kadar iner, öyle ki Tanrı yapıtını nasıl yaparsa yapsın onun yapıtı daha az yetkin yapıtlarla karşılaÅŸtırıldığında daha iyi olacaktır, yeterse bu. Ama böyle övülen bir ÅŸey övülmeye deÄŸer deÄŸildir. Tanrı kitabında ve aziz babaların yazılarında da benim görüşümü destekleyecek birçok bölüm bulunacağına inanıyorum. Ama onlarda bu yeni düşünürlerin (6) görüşlerini destekleyecek bölümler bulunmayacaktır. Bu yeni düşünürlerin görüşleri bence tüm EskiçaÄŸ’da bilinmeyen görüşlerdir, bu görüşler evrenin genel uyumu ve Tanrı davranışının gizli nedenleri üzerine sahip olduÄŸumuz çok az bir bilgi üzerine temelleniyor. Bu da birçok ÅŸeyin daha iyi olabileceÄŸini düşünme konusunda yüreklendiriyor bizi. Ayrıca bu yeniler bazı çok ince düşünceler üzerinde dirençle duruyorlar, bu düşünceler de pek saÄŸlam temelleri olmayan düşüncelerdir, çünkü bu kiÅŸiler kendinden daha yetkin bir ÅŸey bulunmayan bir yetkinin varlığına inanmazlar, bu da bir yanılgıdır.
Yüce usa göre yetkinlik içinde eylemde bulunmak en yüce özgürlük deÄŸilmiÅŸ gibi bu kiÅŸiler böylece Tanrı’nın özgürlüğünü desteklediklerine inanırlar. Tanrı, isteminin herhangi bir nedeni olmadan eylemde bulunur diye düşünmek, böyle bir ÅŸeyin olamayacağı bir yana, Tanrı’nın deÄŸerine yaraşır bir görüş deÄŸildir. ÖrneÄŸin Tanrı’nın A ile B arasında bir seçim yaptığını, A’yı B’ye yeÄŸ tutması için hiçbir neden bulunmamakla birlikte A’yı seçtiÄŸini düşünelim. En azından, bu eylem Tanrı’ya yaraşır bir eylem deÄŸildir bana kalırsa. Çünkü her övgünün “ex hypothesi” (7) olarak burada bulunmayan herhangi bir nedene dayanması gerekir. Oysa Tanrı kendine yaraÅŸmayan bir eyleme giriÅŸmez bence.
4.
Tanrı sevgisi Tanrı’nın yaptıklarından tam anlamıyla hoÅŸnut olmayı ve Tanrı’nın yaptıklarını tam anlamıyla benimsemeyi gerektirir, bunun için sekinci (8) olmak gerekmez.
O büyük doÄŸrunun genel bilgisi, yani Tanrı olası olan en yetkin ve en istenir biçimde eylemde bulunur doÄŸrusunun bilgisi, bence Tanrı’ya her ÅŸeyin üstünde borçlu olduÄŸumuz sevginin temelidir. Çünkü seven kiÅŸi hoÅŸnutluÄŸunu sevgilisinin kendisinin ve eylemlerinin mutluluÄŸunda ya da yetkinliÄŸinde arar. “Idem velle et idem nolle vera amicitia est.” (9) Bence,Tanrı’nın istediÄŸini istemeye hazır olunmadığı zaman, onun istediÄŸi ÅŸeyi deÄŸiÅŸtirmek gücüne sahip olunduÄŸu zaman Tanrı’yı sevmek güçtür. Bana kalırsa, Tanrı’nın yaptıklarından hoÅŸnut olmayanlar, amaçları ayaklanmacıların amaçlarından pek ayrı olmayan hoÅŸnutsuz uyruklara benzerler.
Bu durumda, bu ilkelere göre Tanrı sevgisine uygun olarak eylemde bulunmak için zor altında sabırlı olmamız yetmez, Tanrı istemiyle başımıza gelen her ÅŸeyden hoÅŸnut olmamız gerekir diye düşünüyorum. Böyle bir benimseyiÅŸi geçmiÅŸle ilgili olarak düşünüyorum. Gelecek konusunda ne sekinci olmak doÄŸru, ne de eskilerin “logon aergon” yani tembel akıl dediÄŸi sofistliÄŸe göre elleri kolları kavuÅŸturup Tanrı’nın yapacağı ÅŸeyi beklemek doÄŸrudur. Ama usumuz yettiÄŸince Tanrı’nın görünür istemine göre davranmalıyız, bu arada genelin iyiliÄŸine elimiz erdiÄŸince katkıda bulunmaya çalışmalıyız, özellikle bizimle ilgili olanın, bize yakın olanın, az ötemizde olanın güzelliÄŸe ve yetkinliÄŸe ermesi için elimiz erdiÄŸince katkıda bulunmaya çalışmalıyız. Çünkü olaylar bize Tanrı’nın iyi niyetimizin ÅŸimdilik etkili olmasını istemediÄŸini gösterse de, bundan Tanrı bizim yaptığımızı istemiyor diye bir anlam çıkaramayız. Tersine, efendilerin en iyisi olan Tanrı yalnızca doÄŸru yönelim bekler, en iyi amaçların gerçekleÅŸtirilebilmesi için uygun olan yeri ve zamanı yalnızca o bilir.
5.
Tanrısal davranışın yetkinliğiyle ilgili kuralların neye dayandığı, yolların basitliğiyle sonuçların zenginliğinin birbiriyle dengeli olduğu üzerine.
Tanrı’ya güvenmek, Tanrı’nın her yaptığını iyi yaptığına, Tanrı’yı sevenlere hiçbir ÅŸeyin zarar vermeyeceÄŸine inanmak gerekir demek ki. Ama özellikle Tanrı’yı bu evrensel düzeni seçmeye, günahlara karşı dirençli olmaya, kurtarıcı iyiliklerini belli bir biçimde dağıtmaya götüren nedenleri tanımaya çalışmak sonlu bir ruhun yetkinliklerini aÅŸar, hele bu ruh daha Tanrı’yı görme sevincine ermemiÅŸse.
Gene de ÅŸeylerin yönetiminde Tanrı kayrasının etkinliÄŸi konusunu ilgilendiren bazı genel belirlemelere ulaÅŸmak olasılığı vardır. Şöyle de diyebiliriz: yetkin bir biçimde davranan kiÅŸi en iyi problemleri kurmayı bilen usta bir geometriciye benzer, yapının yapımı için yerini ve parasını en iyi kullanan, yapının güzelliÄŸini bozabilecek ÅŸeyleri ortadan kaldıran bir mimara benzer, hiçbir ÅŸeyi ham ve kısır bırakmayacak biçimde malını mülkünü kullanan iyi bir aile babasına benzer, istediÄŸi etkiyi seçilebilecek en basit yolla yaratabilen usta bir makiniste benzer, küçücük bir kitaba en büyük güzellikleri sığdıran bilgin bir yazara benzer. Varlıkların en yetkinleri, en az yer kaplayanları, yani birbirlerini en az engelleyenleri ruhlardır. Ruhların yetkinliÄŸi erdemleridir. Bu yüzden ÅŸu konuda hiçbir kuÅŸkumuz olmamalıdır: Tanrı’nın baÅŸlıca amacı ruhların mutluluÄŸudur, Tanrı bu mutluluÄŸu genel düzenin elverdiÄŸi ölçüde gerçekleÅŸtirir. Bu konuda daha söyleyeceklerimiz var.
Tanrı yollarının basitliÄŸi konusuna gelince, bu basitlik tam tamına araçlarla ilgilidir, buna karşılık çeÅŸitlilik, zenginlik, bolluk da amaçlarla ya da sonuçlarla ilgilidir. Bunlardan biri öbürüyle dengeli olmalıdır, nasıl bir yapı için ayrılan paranın yapının öngörülen büyüklüğü ve güzelliÄŸiyle dengeli olması gerekirse. Gerçekten, Tanrı hiçbir harcamada bulunmaz. Tanrı’nın harcaması imgesel dünyasını yaratmak için varsayımlar ortaya koyup duran filozofun harcamasından daha azdır, çünkü gerçek bir dünya yaratabilmek için kararlar vermek yeter Tanrı’ya. Ama erdem konusunda kararlar ve varsayımlar birbirlerinden ne kadar bağımsız olurlarsa o ölçüde harcamaların yerini tutarlar. Çünkü us varsayımlarda ya da ilkelerde çokluktan kaçılmasını buyurur. AÅŸağı yukarı gökbilimde her zaman en basit dizgenin benimsenmesi gibi.
6.
Tanrı düzeni aşan hiçbir şey yapmaz,
düzenli olmayan olayların varlığını düşünemeyiz bile.
Genellikle Tanrı’nın eylemlerini olaÄŸan eylemler ve olaÄŸanüstü eylemler olmak üzere ikiye ayırırlar. Ama Tanrı’nın düzen dışında hiçbir ÅŸey yapmadığını düşünmek doÄŸru olur. Böylece olaÄŸanüstü diye alınan ÅŸeyler yaratıklar arasında kurulmuÅŸ bazı özel düzenlerle ilgilidir. Çünkü, evrensel düzene gelince, bu düzende her ÅŸey uyarlıdır. Gerçek olan yalnızca dünyada tam tamına düzensiz bir ÅŸeyin varolamayacağı deÄŸil, aynı zamanda böyle bir ÅŸeyin tasarlanamayacağıdır. Çünkü birinin bakla falı açar gibi gülünç bir iÅŸe kalkıp kâğıdın orasına burasına geliÅŸigüzel bir biçimde noktalar koyduÄŸunu düşünelim. Bence, kavramı belli bir kurala göre duraÄŸan ve birbiçim olan, böylece bir elin belirlediÄŸi biçimde bütün noktalarında geçilebilen bir çizgi düşünülebilir.
Biri bir çırpıda bir çizgi çiziversin, bu çizgi bazen doğru, bazen daire, bazen daha başka bir şey olsun; bu çizginin tüm noktaları için ortak olan, değişmelerin tümünü belirleyen bir kavram, bir kural, bir denklem bulunabilir. Örneğin hiçbir insan yüzü yoktur ki çevresi geometrik bir çizginin parçası olmasın ve belli bir düzenlenmiş devinimle bir çırpıda çizilmesin. Ama bir kural çok karmaşıksa ona uygun olan şey karmaşıklık diye alınır.
Böylece, denilebilir ki, Tanrı dünyayı ne biçimde yaratmış olursa olsun, dünya her zaman düzenli olacaktır ve belli bir genel düzen içinde bulunacaktır. Ama Tanrı dünyaların en yetkinini seçmiÅŸtir, yani hem varsayımlar açısından en basit olanını, hem olgular açısından en zengin olanını seçmiÅŸtir – çizilmesi çok kolay, özellikleri ve sonuçları pek güzel ve pek geniÅŸ bir geometrik çizgi gibi. Bu karşılaÅŸtırmaları tanrısal bilgeliÄŸin eksik bir görünümünü çizmek ve yeterince açıklanamayan ÅŸeyi herhangi bir biçimde kavramak yolunda zihnimizi yükseltebilecek ÅŸeyi söylemek için yapıyorum. Ama bunu yaparken tüm evrenin baÄŸlı olduÄŸu büyük gizi açıklamakta olduÄŸumu söylemek istemiyorum.
7.
Mucizelerin ikincil kurallara karşıt olmakla birlikte genel düzene uygun oldukları üzerine ve Tanrı’nın genel ya da özel herhangi bir isteme göre neler isteyip nelere izin vereceÄŸi üzerine.
Düzende bulunmayan bir ÅŸey kendini gerçekleÅŸtiremeyeceÄŸi için mucizeler de doÄŸal olaylar kadar düzenin içindedirler. Bunlara doÄŸal olaylar diyoruz, çünkü bunlar ÅŸeylerin doÄŸası dediÄŸimiz bazı ikincil kurallara uymaktadırlar. Ve diyebiliriz ki bu doÄŸa Tanrı’nın bir alışkanlığıdır, Tanrı kendisini ve kuralları kullanmaya götüren nedenden daha güçlü bir neden uÄŸruna bu alışkanlığı bırakabilir.
Genel ve özel istemlere gelince, ÅŸeyleri ele alış biçimimizden giderek, Tanrı her ÅŸeyi seçmiÅŸ olduÄŸu en yetkin düzene uygun olan en genel istemine göre yapıyor diyebiliriz. Ama ayrıca Tanrı’nın özel istemleri de vardır, bu istemler yukarıda andığımız ikincil kuralların dışında kalır, çünkü evrenin tüm sırasını düzene koyan yasaların en geneli kuraldışıdır.
Şunu da söyleyebiliriz: Tanrı kendi özel isteminin nesnesi olan her şeyi ister; ama genel istemin nesnelerine gelince -öbür yaratıkların ve özel olarak da ussal yaratıkların eylemleri bunlardandır ve Tanrı bunlara yönelmek ister- burada iki şeyi ayırdetmek gerekir: eylem kendinde iyiyse, diyebiliriz ki Tanrı bu eylemi ister ve bazen de buyurur, bu eylem gerçekleşmese de; ama eylem kendinde kötüyse ve eylem -şeylerin düzeni, özellikle de ceza ve kefaret kötülüğü düzelttiği ve kötülüğü bol bol dengelediği için, bu durumda da düzende hiç kötülük olmadığı zamana göre daha da yetkinlik bulunacağı için- ancak raslantıyla iyi duruma gelebiliyorsa, o zaman Tanrı kendi koyduğu doğa yasalarından ötürü eyleme yönelse de -çünkü bundan daha büyük bir iyilik elde edebilecektir- o eylemi istediği söylenemez ama o eyleme izin verdiği söylenebilir.
8.
Tanrı’nın eylemleriyle yaratıkların eylemlerini ayırdetmek için bireysel bir töz kavramının ne olduÄŸu açıklanıyor.
Tanrı’nın eylemlerini yaratıkların eylemlerinden ayırmak çok güçtür; bazı insanlar Tanrı’nın her ÅŸeyi yaptığına inanırlar, bazılarına göre de Tanrı’nın tüm yaptığı ÅŸey daha önce yaratıklara vermiÅŸ olduÄŸu gücü korumaktır: bunlardan birinin ya da öbürünün ne ölçüde söylenebileceÄŸi aÅŸağıda gösterilecektir. Eylemler ve edimler tam tamına bireysel töze baÄŸlı oldukları için (actiones sunt suppositorum) (10) böyle bir tözün ne olduÄŸunu açıklamak gerekir.
Gerçekten birçok yüklem bir tek özneye bağlı olduğu ve bu özne de başka herhangi bir özneye bağlı olmadığı zaman buna bireysel töz adı verilir; dahası var, çünkü bu açıklama sözsel bir açıklamadır. Öyleyse belli bir özneye gerçek olarak bağlı olmanın ne anlama geldiğini göz önünde tutmak gerekiyor.
Elbette her doÄŸru önermenin temeli ÅŸeylerin doÄŸasında bulunur; bir önerme özdeÅŸ deÄŸilse, yani yüklem açık bir biçimde öznede içerilmiÅŸ deÄŸilse, onun öznede gücül olarak bulunması gerekir; filozofların yüklem öznededir derken “in-esse” diye belirledikleri ÅŸey budur. Bu durumda her zaman öznenin terimi yüklemin terimini kapsayacaktır, öyle ki konunun kavramını tam olarak anlayan bir kiÅŸi yüklemin ona baÄŸlı olduÄŸu yargısına varacaktır.
Bu durumda ÅŸunu diyebiliriz: bireysel bir tözün doÄŸası ya da tam bir varlığın doÄŸası öylesine tam bir kavrama sahiptir ki baÄŸlı olduÄŸu öznenin tüm yüklemlerini içermeye ve çıkarsatmaya yeterlidir. Oysa raslantı dediÄŸimiz ÅŸey, kavramı baÄŸlanacağı özneye baÄŸlanabilecek ÅŸeylerin tümünü içermeyen bir varlıktır. Böylece Büyük İskender’e baÄŸlanan kral niteliÄŸi, özne göz önünde tutulmamış olduÄŸundan, bir birey için yeterince belirgin deÄŸildir ve aynı öznenin öbür niteliklerini içermez, oysa İskender’in bireylik kavramını ya da “o oluÅŸ”unu gören Tanrı, onda aynı zamanda gerçekten onunla ilgili olarak söylenebilecek tüm yüklemlerin temelini ve nedenini, örneÄŸin onun Darius’u ve Porus’u yeneceÄŸini, hatta doÄŸal bir ölümle mi yoksa zehirlenerek mi öleceÄŸini “a priori” olarak (deneyle deÄŸil) görür. Bizse bunu ancak tarihin yardımıyla görebiliriz. Bu yüzden, ÅŸeylerin baÄŸlantısını tam olarak göz önüne alınca ÅŸunu söyleyebiliriz: İskender’in ruhunda her zaman başına gelmiÅŸ olan ÅŸeylerin kalıntıları, başına gelecek olan ÅŸeylerin bazı belirtileri, evrende olup geçen ÅŸeylerin izleri bulunmaktadır – evrende olup geçen ÅŸeyleri bilmek yalnızca Tanrı’ya özgü de olsa.
9.
Herbir tözün kendi yönünden tüm evreni açıklaması
ve kavramında tüm olayların içerilmiş, tüm koşullarıyla ve dışsal şeylerin tüm düzeniyle içerilmiş bulunması üzerine.
Birçok ilgi çekici çeliÅŸki çıkar bundan, örneÄŸin iki tözün birbirine tıpatıp benzemesi ve ancak “solo numero” (11) deÄŸiÅŸik olması doÄŸru deÄŸildir; Aziz Tommaso’nun bu bakımdan melekler ya da yüce zekâlarla ilgili olarak öne sürdüğü “Quod ibi omne individuum sit species infima” (12) savı, özgül ayrımı geometricilerin biçimleri anladıkları gibi anlamak koÅŸuluyla, tüm tözler için doÄŸrudur; bir töz ancak yaratılışla baÅŸlar ve yok oluÅŸla ölür; bir töz ikiye bölünemez; iki tözden bir töz yapılamaz; tözler dönüşürler ama sayıları doÄŸal olarak ne artar, ne eksilir.
Ayrıca her töz bütün bir dünya gibidir, Tanrı’nın ya da tüm evrenin aynası gibidir, her töz Tanrı’yı ya da evreni kendine göre açıklar, her kent onu deÄŸiÅŸik yerlerden gözleyene nasıl deÄŸiÅŸik görünürse. Böylece evren varolan tözler sayısınca çoÄŸalmıştır diyebiliriz bir bakıma. Ve Tanrı’nın ünü de yapıtının tüm deÄŸiÅŸik sunumları sayısınca çoÄŸalmıştır. Şöyle de diyebiliriz: her töz kendinde Tanrı’nın sonsuz bilgeliÄŸinin, tamgüçlülüğünün özyapısını taşır bir anlamda ve Tanrı’ya becerebildiÄŸince öykünür. Çünkü her töz karışık bir biçimde de olsa, evrende geçmiÅŸle, ÅŸimdiyle, gelecekle ilgili olarak her olanı açıklar, bu da sonsuz bir algıya ya da bilgiye benzer. Tüm öbür tözler de bunu açıkladıklarından ve buna uyarlandıklarından her töz Yaradan’ın tamgüçlülüğüne öykünerek kendi gücünü öbür tözler üzerine yayar diyebiliriz.
10.
Tözsel biçimler düşüncesinde sağlam bir yan vardır,
ama bu biçimler olaylarda hiçbir şeyi değiştirmez,
bunların özel etkileri açıklamakta kullanılmaları gerekir.
Sanırım eskilerin de, derin düşünme alışkanlığına ermiş, birkaç yüzyıl önce dinbilim ve felsefe öğretmiş, içlerinden bazıları azizlik katına yükselmiş usta kişilerin de sözünü ettiğimiz şeyler üzerine bilgisi olmuştur; onların bugün gözden düşmüş bulunan tözsel biçimlerin varlığını benimsemesini ve korumasını sağlayan bu bilgidir. Ama onlar bizim yeni filozoflar topluluğunun sandığı gibi ne öylesine doğruların uzağındadırlar, ne de öylesine gülünç durumdadırlar.
Bu biçimleri ele almak fiziğin ayrıntılarında hiçbir işe yaramayacak, tek tek olayların açıklanmasında kullanılamayacaktır, buna ben de katılırım. Bu konuda bizim skolastikler de, onlara uyan eski hekimler de yanılmışlardır. Bunlar cisimlerin etkilerinin nasıl olduğunu incelemek zahmetine katlanmaksızın yalnızca biçimlerden ve niteliklerden söz ediyorlar, böylece cisimlerin özelliklerini temellendirdiklerini sanıyorlardı; bu, saatlerin vakti nasıl gösterdiğini araştırmadan, bir saatte bulunan vakti gösterme niteliğinin onun tözsel biçiminden geldiğini söylemeye benzer. Gerçekte, saatin bakımını başkası yapacaksa, saati satın alana yetebilir bu.
Ancak biçimlerin böylece eksik ve kötü kullanılışı, bilinmesi metafizikte çok gerekli olan bir ÅŸeyi bizim gözümüzden kaçırmamalıdır, bu öyle bir ÅŸeydir ki bence insan ilk ilkeleri onsuz tanıyamaz, o olmadan zihnini cisimsel olmayan doÄŸaların bilgisine, Tanrı’nın eÅŸsiz yapıtlarının bilgisine yükseltemez.
Bununla birlikte, nasıl ki bir geometrici süreklinin yapısındaki ünlü karmaşıkla uÄŸraÅŸarak kafasını karıştırmak gereksinimi duymazsa, bir ahlakçı filozof, daha ötede bir hukukçu ya da bir siyasetçi özgür seçiÅŸle Tanrı vergisi arasındaki uzlaÅŸmada ortaya çıkan büyük güçlükleri aÅŸmak için çabaya girmek gereksinimi duymazsa (öyle ya, felsefede ve dinbilimde gerekli ve önemli olan tartışmalara girmeden, geometrici tüm göstermelere ulaÅŸabilir ve siyaset adamı kendi sorunlarını çözebilir), bunun gibi fizikçi de bazen daha önce yapılmış daha basit deneylerden yararlanarak, bazen geometrinin ve mekaniÄŸin göstermelerinden yararlanarak, hiçbir zaman bir baÅŸka alanın genel belirlemelerine gereksinim duymaksızın deneylerinin temellerini ortaya koyabilecektir; bu fizikçi Tanrı’nın yardımına, bir ruha, bir Archaeus’a, buna benzer bir ÅŸeye baÅŸvurursa, uygulama alanında önemli bir karar verileceÄŸi sıra yazgının doÄŸası ve özgürlüğümüzün doÄŸası üzerine büyük usavurmalara girmeye kalkan biri gibi garip bir iÅŸ yapmış olur. İnsanlar yazgının ne olduÄŸu üzerine zihinlerini yorarak bu yanlışı sık sık kendiliklerinden yaparlar, bu yüzden bazen iyi bir çözüme ulaÅŸmaktan ya da gerekli bir çalışmayı gerçekleÅŸtirmekten geri kalırlar.
11.
Skolastikler denen dinbilimcilerle filozofların düşüncelerini büsbütün aşağılamamak konusunda.
Eski felsefeye bir anlamda eski deÄŸerini kazandırmayı ve hemen hemen tümüyle atılmış tözsel biçimleri “postliminio” geri getirmeyi önermekle büyük bir tutarsızlığa düştüğümü biliyorum; modern felsefe üzerine çok düşündüğümü, fizikte deneylere ve geometride göstermelere çok zaman ayırdığımı, bu varlıkların hiçliÄŸine uzun zaman inandığımı bilirlerse, Aziz Tommaso’ya ve zamanın öbür kiÅŸilerine çaÄŸdaÅŸlarımızın yeterince adaletli davranmadıklarını, skolastik filozoflarda ve dinbilimcilerde -yolunca yordamınca kullanmak koÅŸuluyla- sanıldığından daha büyük bir saÄŸlamlık bulunduÄŸunu görmemi saÄŸlayan çalışmalar yaptıktan sonra, onları kendime karşın ve neredeyse zorla benimsediÄŸimi bilirlerse beni bir çırpıda suçlayamazlar. Åžuna da inanıyorum: doÄŸru ve derin düşünen bir kafa bunların düşüncelerini analitik geometricilerin yaptığı biçimde aydınlatıcı ve sindirici bir tutumla ele almak güçlüğüne katlansa, onlarda çok önemli ve tümüyle gösterilebilir nice doÄŸrudan oluÅŸan bir hazine bulacaktır.
12.
Uzama dayanan kavramlarda imgelemsel bir şey bulunduğu, bunların cisimlerin tözünü kuramayacakları üzerine.
Belirlemelerimizi sırasını bozmadan ele alalım: sanırım, tözün yukarıda açıkladığım doğası üzerine kafa yo-
racak kişi şunu görecektir: cismin tüm yapısı yalnızca uzamdan kurulmuş değildir, onda ruhlarla ilgili olan ve genel olarak tözsel biçim diye adlandırılan herhangi bir şeyin varlığını da zorunlu olarak görmek gerekir, bu şey olayları ve hayvanların ruhu varsa hayvanların ruhunu hiç mi hiç değiştirmemekle birlikte. Şu da gösterilebilir: büyüklük, biçim, devinim kavramları sanıldığı kadar seçik kavramlar değildir, bunlar imgesel ve algılarımızla ilgili bazı şeyler taşırlar, bizim dışımızda, şeylerin doğasında gerçekten bulunup bulunmadığı konusunda kuşkulu olduğumuz renk gibi, sıcaklık gibi niteliklerde ya da bunlara benzer niteliklerde (genellikle daha büyük ölçüde) olduğu gibi. Bu yüzden bu nitelikler hiçbir töz oluşturmazlar. Cisimlerde şimdi söylediğimizin dışında herhangi bir özdeşlik ilkesi yoksa, hiçbir cisim varlığını bir andan çok sürdüremeyecektir
Bununla birlikte öbür cisimlerin ruhları ve tözsel biçimleri ussal ruhlardan çok ayrıdır, yalnızca ussal ruhlar bilirler eylemlerini, bu ussal ruhlar doÄŸal bir ölümle ölmedikleri gibi ne olduklarının bilgisinin temelini de her zaman korurlar; bu da onları cezaya ve armaÄŸana yatkın kılar, onları Tanrı’nın egemen olduÄŸu evren cumhuriyetinin yurttaÅŸları yapar, dolayısıyla tüm öbür yaratıklar onlara hizmet ederler. Bu konuyu az sonra daha geniÅŸ olarak ele alacağız.
13.
Her kiÅŸinin bireylik kavramı onun başına gelecekleri kesinlikle içerdiÄŸinden bu kavramda her olayın doÄŸuÅŸunun “a priori” kanıtlarını ya da ÅŸu olayın öbüründen neden daha önce olduÄŸunu görebiliriz. Ancak bu doÄŸrular ne ölçüde kesin olurlarsa olsunlar gene de olumsal olmaktan kurtulamazlar, çünkü Tanrı’nın ya da yaratıkların özgür seçiÅŸine, onların seçmeyi zorunlu kılmadan eÄŸilimli kılan özgür seçiÅŸine dayanırlar.
Daha ileriye gitmeden önce, yukarıda göstermiÅŸ olduÄŸumuz temellerden doÄŸabilecek büyük bir güçlüğü ortadan kaldırmaya çalışmalıyız. Şöyle demiÅŸtik: bireysel töz kavramı başına gelebilecek her ÅŸeyi tam tamına içerir; bu kavrama bakarak gerçekte onunla ilgili olarak söylenebilecek her ÅŸeyi söyleriz, dairenin doÄŸasında daireden çıkarsanabilecek tüm özellikleri görebildiÄŸimiz gibi. Ama bu durumda olumsal doÄŸrularla zorunlu doÄŸrular ayrımı kalkmış, insan özgürlüğüne yer kalmamış, mutlak bir yazgı tüm eylemlerimize de dünyanın öbür olaylarına da egemen olacakmış gibi görünüyor. Ben bunu şöyle yanıtlayacağım: kesin olanla zorunlu olanı birbirinden ayırmak gerekir: herkes gelecek olumsalların saÄŸlanmış olduÄŸu, çünkü Tanrı’nın onları öngördüğü üzerinde ortak görüşe sahiptir, ama bu onların zorunlu oldukları anlamına gelmez. Ama (diyecekler) herhangi bir tanımdan ya da kavramdan herhangi bir sonuç çıkarıldığında bu sonuç zorunludur. Oysa herhangi bir kiÅŸinin başına gelebilecek bir ÅŸeyin, o kiÅŸinin doÄŸasında ya da kavramında gücül olarak bulunduÄŸunu öne sürüyoruz, daireyle ilgili özelliklerin daire kavramında bulunması gibi. Bu durumda güçlük ortadan kalkmamıştır. Bu güçlüğü saÄŸlam bir biçimde giderebilmek için şöyle diyeceÄŸim: baÄŸlantı ya da birbirini izleme iki türlü olur, biri mutlak olarak zorunludur, karşıtı çeliÅŸki içerir, böylesi bir çıkarsama geometrinin doÄŸruları gibi ölümsüz doÄŸrularda bulunur; öbürü ancak “ex hypothesi” zorunludur, ne var ki kendinde olumsaldır, karşıtı da çeliÅŸki içermez. Bu baÄŸlantı tam tamına arı fikirler üzerine ve Tanrı’nın basit anlığı üzerine deÄŸil, Tanrı’nın özgür buyrultularına ve evrendeki sıralanışa dayanır.
Bir örnek verelim: Julius Caesar cumhuriyetin sürekli diktatörü ve efendisi olacağına ve Romalıların özgürlüğünü ortadan kaldıracağına göre, bu eylem kavramında içerilmiÅŸtir, çünkü biz böyle bir konunun tam yetkin kavramının doÄŸasının,yüklemi de içerebilmesi için, her ÅŸeyi “ut possit in esse subjecto” (13) kavradığını varsayarız. Denebilir ki Caesar bu eylemi bu kavram ya da fikir dolayısıyla gerçekleÅŸtirmekte deÄŸildir, çünkü bu eylem Tanrı her ÅŸeyi bildiÄŸi için Caesar’a uymaktadır. Buna karşılık kesinlikle ÅŸunlar söylenecektir: onun doÄŸası ya da biçimi bu kavrama uymaktadır ve Tanrı ona bu kiÅŸiliÄŸi verdiÄŸi için de onun bu kiÅŸiliÄŸe uygun olması gerekmektedir. Ben de gelecekteki olumsal olayları öne sürerek ÅŸunu söyleyebilirim: onların gerçekliÄŸi ancak Tanrı’nın anlığında ve istemindedir. Tanrı onlara bu biçimi önceden verdiÄŸine göre onların gene buna uymaları gerekir.
Ama bu güçlükleri baÅŸka benzer güçlüklerle örnekleyerek hoÅŸgördürmeye çalışmaktansa onları ortadan kaldırmayı daha uygun bulurum, ÅŸimdi ÅŸurada söyleyeceklerim her ikisini ortadan kaldırmaya yarayacaktır. Åžimdi baÄŸlantılar arasındaki ayrılığı ele almak gerekiyor, diyorum ki önceselliklere uygun olarak gerçekleÅŸen ÅŸey kesindir ama zorunlu deÄŸildir, onun tersini yapan kiÅŸi onun gerçekleÅŸmesinin (ex hypothesi) olmazlığına karşın kendinde olmaz olan bir ÅŸey yapmış olmaz. Çünkü biri çıksaydı da Caesar konusuyla onun “mutlu giriÅŸimi” yüklemi arasındaki baÄŸlantıyı kanıtlamaya yarayan göstermeyi sonuna erdirebilseydi ÅŸunu göstermiÅŸ olurdu: Caesar’ın gelecekteki diktatörlüğü temellerini onun kavramında ya da doÄŸasında bulur; bu kavram ya da doÄŸada onun Rubicon ırmağı kıyılarında durmak yerine bu ırmağı geçmeye karar veriÅŸinin, Pharsalus savaşından yenik çıkacak yerde savaşı kazanışının nedeni yatar, olayların böyle geliÅŸmesi usa uygundur ve dolayısıyla kesindir, ama kendinde zorunlu deÄŸildir ve karşıtı çeliÅŸki içermez. Tanrı’nın az yetkini gerçekleÅŸtirmesinin usa yatkın ve kesin olmasına benzer bu.
Caesar’ın bu yüklemiyle ilgili bu göstermenin sayılarla ya da geometriyle ilgili göstermeler kadar mutlak olmadığını, ama Tanrı’nın insan doÄŸası üzerine verdiÄŸi, insanın her zaman (özgürce de olsa) en iyi görüneni gerçekleÅŸtireceÄŸi konusundaki buyrultusuna (birincinin ardından verdiÄŸi buyrultuya) dayanan ÅŸeyler düzenini varsaydığını söyleyebiliriz. Bu tür buyrultular üzerine temellenmiÅŸ her doÄŸru kesin olmakla birlikte olumsaldır, çünkü bu buyrultular ÅŸeylerin olasılığını deÄŸiÅŸtirmezler, daha önce de söylediÄŸim gibi, Tanrı her zaman kesin bir biçimde en iyiyi seçse de, bu daha az yetkin olanın olası olmasını ve olası kalmasını engelleyemez -daha az yetkin olan gerçekleÅŸmese bile-, çünkü onun gerçekleÅŸmesini önleyen ÅŸey onun olası olmayışı deÄŸil yetkin olmayışıdır. Karşıtı olası olan ÅŸey zorunlu deÄŸildir.
Demek ki bu tür güçlükler ne kadar büyük görünürlerse görünsünler ortadan kaldırılabilecek güçlüklerdir (gerçekten bu güçlüklere yönelen her kiÅŸi bunların ağırlığını aynı ölçüde duymuÅŸtur), yeter ki tüm olumsal önermelerin öyle olmaları için deÄŸil de böyle olmaları için nedenler bulunduÄŸunu ya da (bu da aynı ÅŸeydir) doÄŸruluklarının “a priori” kanıtları bulunduÄŸunu, bu kanıtların onları kesin kıldığını, bu önermelerdeki özne-yüklem baÄŸlantısının her ikisinin doÄŸasında temelleri bulunduÄŸunu, ancak bunların zorunlu göstermeleri olmadığını, çünkü bu nedenlerin ancak olumsallık ilkesine ya da ÅŸeylerin varlığı ilkesine, yani eÅŸit ölçüde olası olan ÅŸeyler arasında en iyi olan ya da en iyi görünene dayandığını, oysa zorunlu doÄŸruların çeliÅŸmezlik ilkesi üzerine ve Tanrı’nın özgür istemiyle yaratıkların özgür istemi göz önünde tutulmadan özlerin olası oluÅŸu ya da olası olmayışı üzerine temellendiÄŸini iyice düşünmek gerekir.
14.
Tanrı evren üzerine sahip olduÄŸu deÄŸiÅŸik görüşlerine göre çeÅŸitli tözler yaratır; Tanrı’nın araya giriÅŸiyle her tözün kendine özgü doÄŸası ÅŸu özelliÄŸe sahip olmuÅŸtur: tözlerden birinde olan bir ÅŸey tüm öbür tözlerde olan biteni karşılar, ama tözler birbirleri üzerinde eylemde bulunmazlar.
Tözlerin doÄŸasının ne olduÄŸunu bir anlamda öğrendik, ÅŸimdi tözlerin aralarındaki bağımlılığı, eylemlerini ve edimlerini açıklamaya çalışalım. Apaçık görünen bir ÅŸey var: yaratılmış tözler Tanrı’ya bağımlıdırlar, Tanrı onları korur, ayrıca biz düşüncelerimizi nasıl üretiyorsak o da tözleri bir tür türümle (14 ) yaratır. Çünkü Tanrı, deÄŸerini göstermek için yaratmayı uygun gördüğü olguların genel dizgesini, deyim yerindeyse, her yana ve her türlü çevirir; tambilirliÄŸinden kaçan herhangi bir iliÅŸki bulunmadığı için de dünyanın tüm yüzlerini tüm olası biçimlerde gözler. Evrene belli bir yerden bakmakla elde edilen her görüşün sonucu, evreni bu görüşe uygun bir biçimde açıklayan bir tözdür. – Tanrı, düşüncesini etkin kılmak ve bu tözü yaratmak istediÄŸi zaman böyledir bu. Tanrı’nın görüşü nasıl her zaman doÄŸruysa algılarımız da doÄŸrudur, ama bizim olan ve bizi aldatan yargılarımızdır.
Yukarıda da belirttik, ÅŸimdi söylediklerimiz de gösteriyor: her töz apayrı bir dünya gibidir, Tanrı’dan baÅŸka bir ÅŸeye baÄŸlı olmayan bir dünya gibidir; böylece tüm olgular yani başımıza gelebilecek her ÅŸey varlığımızın sonuçlarıdır ancak; bu olgular doÄŸamıza uygun olan, bir baÅŸka deyiÅŸle bizdeki dünyaya uygun olan belli bir düzeni sürdürürler, bu düzene dayanarak bizler davranışımızı düzenlemek için gelecekteki olguların baÅŸarılarıyla doÄŸrulanan yararlı gözlemler yapabiliriz, yani böylece çok zaman yanılgıya düşmeksizin geçmiÅŸe dayanarak gelecek üzerine yargılar verebiliriz, ve sıkıntıya düşmeden, olgular bizim dışımızda mı deÄŸil mi, baÅŸkaları da olguları görüyor mu demeden bu olguların gerçek olduÄŸunu söyleyebiliriz. Bununla birlikte, tüm tözlerin algıları ya da anlatımları birbirlerini yanıtlarlar, öyle ki tözlerin her biri gözlemlediÄŸi bazı nedenleri ve yasaları incelikle izlerken, aynı ÅŸeyi yapan bir baÅŸka tözle karşılaÅŸacaktır. Belli bir günde belli bir yerde toplaÅŸmaya sözleÅŸmiÅŸ birkaç kiÅŸinin gerçekten istekli oldukları zaman bu toplaÅŸmayı gerçekleÅŸtirebilecekleri gibi. Tümü aynı olguları açıklasa da, buna göre tümünün tam tamına aynı anlatımı ortaya koyması gerekmez, bu anlatımların orantılı olması yeter. Birçok izleyicinin aynı ÅŸeyi gördüğünü sanması ve bu sanı üzerinde birbiriyle gerçekten anlaÅŸması, ama gene de her birinin kendi ölçülerine göre görmesi ve konuÅŸması gibidir bu da.
Tözsel olguların karşılıklı uyumunun nedeni yalnızca Tanrı’dır, birinde özel olanı tümüne genel kılan yalnızca Tanrı’dır, böyle olmasaydı hiçbir baÄŸlantı olmazdı (tüm bireyler sürekli olarak Tanrı’dan türerler, Tanrı evreni bireylerin gördüğü gibi görmez, onların gördüğünden baÅŸka görür). Genel olarak benimsenmiÅŸ olmamakla birlikte oldukça uygun bir biçimde şöyle diyebiliriz: tek bir töz hiçbir zaman baÅŸka bir tek töz üzerinde etkide bulunamaz ve onun etkisinde kalamaz. Åžunu göz önünde tutmalıyız: herhangi bir tözün başına gelen bir ÅŸey, yalnızca o tözün “fikir”inin ya da “tam kavram”ının bir sonucudur, çünkü bu fikir tüm yüklemleri ve olguları içerir, ve tüm evreni açıklar. Gerçekten bize her ÅŸey ancak düşüncelerden ve algılardan gelebilir, tüm gelecek düşüncelerimiz ve algılarımız olumsal da olsalar önceki düşüncelerimizin ve algılarımızın sonucudurlar, öyle ki ÅŸu anda benim başıma gelen ya da bana görünen ÅŸeyleri bir bir ortaya koymak elimde olsaydı, onlarda bundan böyle tüm olacak olanları ve tüm görünecek olanları görebilirdim. Benim dışımdaki her ÅŸey yıkılıp gitseydi de yalnızca Tanrı’yla ben kalsaydık bile bu böyle olurdu ve benim başıma aynı durumlar gelirdi. Ama belli bir biçimde görüp seçebildiÄŸimiz ÅŸeyleri bizim üzerimizde eylemde bulunan nedenler gibi gördüğümüz bazı baÅŸka ÅŸeylere uladığımızdan, bu yargının temelini ve onda gerçek olan yanı ele almamız gerekecek.
15.
Sonlu bir tözün bir başka töz üzerindeki eylemi, Tanrı onları uyuşmaya zorladığı ölçüde, eyleme uğrayan tözün anlatım derecesinin azalması, eylemdeki tözün anlatım derecesinin artması biçiminde olur.
Ama uzun bir tartışmaya girmeden, metafizik dili uygulamanın alanıyla uyuÅŸturabilmek için ÅŸunu belirlemek yeter: daha yetkin olarak açıkladığımız olguları özellikle ve haklı olarak kendimize ulamaktayız, baÅŸka tözlere de en iyi açıkladıkları ÅŸeyi ulamaktayız. Böylece her ÅŸeyi açıklamak açısından sonsuz uzamı olan bir töz, açıklama biçiminin az ya da çok yetkin oluÅŸuna göre sınırlı olur. Tözlerin birbirlerini engellemelerini ya da sınırlamalarını buna göre anlayabiliriz ve sonuç olarak bu konuda ÅŸunu söyleyebiliriz: tözler birbirleri üzerinde eylemde bulunurlar, tözler sanki birbirleriyle uyuÅŸmak zorunda bırakılmışlardır. Çünkü birinin anlatımını artıran öbürünün anlatımını azaltan bir deÄŸiÅŸiklik olabilir. Tek bir tözün erdemi Tanrı’nın deÄŸerini iyi açıklamaktadır, iÅŸte bu noktada az sınırlanmıştır o. Her ÅŸey, erdemini ya da gücünü kullandığı zaman yani eylemde bulunduÄŸu zaman iyiye doÄŸru deÄŸiÅŸir ve yayılır: birçok töze uÄŸrayan bir deÄŸiÅŸiklik olduÄŸunda (her deÄŸiÅŸiklik tümünü ilgilendirmektedir) şöyle denebilir sanıyorum: daha büyük bir yetkinlik derecesine ulaÅŸan ya da daha yetkin bir anlatım derecesine yükselmiÅŸ olan töz gücünü kullanır ve eylemde bulunur, daha az yetkinliÄŸe düşmüş olan da güçsüzlüğünü gösterir ve edilginleÅŸir. Bence algısı olan bir tözün tüm eylemi bazı tutkulu istekleri, her edilginleÅŸmesi de bazı acıları getirir ya da tersi olur, bununla birlikte ÅŸimdiki bir yararın daha sonra daha büyük bir kötülükle yıkıldığı olmuÅŸtur. Eylemde bulunarak yani gücünü kullanarak ve bundan haz duyarak günah iÅŸlenebilmesi buradan gelir.
16.
Tanrı’nın olaÄŸanüstü etkinliÄŸi özümüzün açıkladığı ÅŸeyde içerilmiÅŸtir, çünkü bu anlatım her ÅŸeye yayılır, ama doÄŸamızın güçlerini, yani sonlu olan ve bazı ikincil kurallara baÄŸlı bulunan açıkseçik anlatımımızı aÅŸar.
Åžimdi, tözlere olaÄŸanüstü ya da doÄŸaüstü bir ÅŸey uÄŸramayacağına göre, çünkü tözlerin tüm olayları doÄŸalarının bir sonucu olduÄŸuna göre, bize Tanrı’nın bazen insanları ve öbür tözleri olaÄŸanüstü ve mucizeli bir etkinlikle nasıl etkileyebildiÄŸini açıklamak kalıyor. Bazı ikincil kuralların üstünde olsalar da her zaman genel düzenin evrensel yasasına uygun bulunan evren mucizeleriyle ilgili olarak yukarıda söylediklerimizi anımsamamız gerekiyor. Her kiÅŸi ya da her töz , büyük dünyayı açıklayan bir küçük dünya gibi olduÄŸuna göre, Tanrı’nın bu töz üzerindeki olaÄŸanüstü eylemi, bu tözün özüyle ya da bireylik kavramıyla açıklanan evrenin genel düzeninde içerilmiÅŸ bulunsa da mucizeli olmaktan geri kalmaz. Bu yüzden biz doÄŸamızın açıkladığı her ÅŸeyi doÄŸamızın içinde görürsek doÄŸamız için hiçbir ÅŸey doÄŸaüstü olmaz, çünkü doÄŸamız her ÅŸeye yayılır: bir sonuç her zaman nedenini açıklar ve Tanrı tözlerin gerçek nedenidir. Ama doÄŸamızın en yetkin biçimde açıkladığı her ÅŸey özel olarak doÄŸamıza baÄŸlı olduÄŸundan -çünkü onun gücü buna dayanır ve az önce açıkladığım gibi bu güç sınırlıdır- doÄŸamızın güçlerini hatta tüm sınırlı doÄŸaların güçlerini aÅŸan birçok ÅŸey vardır. Sonuç olarak, daha açık bir biçimde konuÅŸabilmek için şöyle diyeceÄŸim: Tanrı’nın mucizeleri ve etkileri ÅŸu özelliÄŸi gösterirler: bir yaratılmış ruh, ne kadar aydınlanmış olursa olsun, onları usavurmasına dayanarak önceden kestiremez, çünkü genel düzenin seçik kavrayışı tümünü aÅŸar: oysa doÄŸal diye adlandırılan her ÅŸey yaratıkların anlayabildikleri daha az genel kurallara baÄŸlıdır. Sözlerin anlamlar kadar kınanamaz olabilmesi için bazı konuÅŸma biçimlerini bazı düşüncelere baÄŸlamak iyi olur, tüm açıkladığımızı içerene özümüz ya da fikrimiz diyebiliriz ve bu öz ya da fikir bizim Tanrı’yla bağımızı açıkladığı için sınırsızdır, hiçbir ÅŸey onu aÅŸamaz. Ve bizde sınırlı olan ÅŸey doÄŸamız ya da gücümüz diye adlandırılabilir, bu yüzden tüm yaratılmış tözlerin doÄŸalarını aÅŸan ÅŸey doÄŸaüstüdür.
17.
Bir ikincil kural ya da doÄŸa yasası örneÄŸi. Burada Descartesçıların ve daha baÅŸkalarının savlarına karşı Tanrı’nın hep aynı devinim niceliÄŸini deÄŸil, hep aynı gücü koruduÄŸu gösterilmiÅŸtir.
İkincil kurallardan ya da doğa yasalarından şimdiye kadar birçok defa söz ettim. Sanırım bunlarla ilgili bir örnek vermek iyi olacak: bizim yeni filozoflarımız şu ünlü kuralı kullanmayı alışkanlık edinmişlerdir: Tanrı dünyada her zaman aynı devinim niceliğini korumaktadır. Bu kural gerçekten usa uygun görünüyor, onu eskiden ben de kuşku götürmez bir kural sayardım. Ama çoktandır yanlışın nerede olduğunu anladım. Bay Descartes ve öbür usta matematikçiler şuna inanmışlardır: devinimin niceliği yani devingenin hızıyla büyüklüğünün çarpımı devindiren gücü tam tamına verir ya da geometrinin diliyle söylersek güçler hızlarla ve cisimlerle doğru orantılıdır.Bu durumda, evrende her zaman aynı gücün korunması usa uygundur. Bu yüzden olayları göz önünde tutarsak iyice görürüz ki sürekli mekanik devinim yoktur, olsaydı bir makinenin sürtünmeyle durmadan azalan ve az sonra bitecek olan gücü yeniden kendini gösterir, sonuç olarak dışarıdan yeni bir itki söz konusu olmaksızın kendiliğinden artardı. Ayrıca şunu da görüyoruz: bir cismin gücü, cisim gücünü bazı bitişik cisimlere ya da aynı devinim durumunda olan kendi parçalarına verdiği ölçüde azalmaktadır.
Böylece sandılar ki güçle ilgili olarak söylenebilenler devinimin niceliği için de söylenebilir. Ama aradaki ayrılığı göstermek için, ben belli bir yükseklikten düşen bir cismin, yolu açık olduğu, en azından önünde bazı engeller bulunmadığı zaman, çıktığı yere dönmek gücünü kazanacağına inanıyorum: örneğin bir sarkaç, havanın direnci ve bazı küçük engeller onun kazanmış olduğu gücü azaltmasa, geldiği yüksekliğe tam olarak çıkabilecektir.
Bence bir librelik bir A cismini dört kulaçlık CD yüksekliğine çıkarmak için ne kadar güç gerekiyorsa, dört librelik bir B cismini bir kulaçlık EF yüksekliğine çıkarmak için o kadar güç gerekiyor.
Açıkçası, CD yüksekliÄŸinden düşen A cisminin kazandığı güç, B cisminin EF yüksekliÄŸinden düşmesiyle kazandığı güç kadardır. Çünkü B cismi F’ye varıp E’ye çıkmak gücünü kazandığından (birinci varsayıma göre), buna göre dört librelik bir cismi taşımak yani kendisini bir kulaçlık EF yüksekliÄŸine çıkarmak gücüne sahiptir. Bunun gibi A cismi D’ye varmış olarak ve C’ye kadar çıkmak gücüne sahip olarak bir librelik bir cismi yani kendisini dört kulaçlık CD yüksekliÄŸine çıkarmak gücüne sahiptir. Öyleyse, (ikinci varsayıma göre) bu iki cismin gücü eÅŸittir.
Åžimdi, bakalım, devinimin niceliÄŸi her ikisinde de aynı mı? Burada çok büyük bir ayrılık görüp ÅŸaşıracağız. Çünkü, Galilei’nin gösterdiÄŸi gibi, CD’den düşmekle kazanılan hız EF’den düşmekle kazanılan hızın iki katıdır, yükseklik dört kat olsa da. Öyleyse, 1 diye belirlediÄŸimiz A cismini 2 diye belirlediÄŸimiz hızıyla çarpalım. Sonuç ya da devinimin niceliÄŸi 2 olacaktır; öte yandan 4 olan B cismini 1 olan hızıyla çarpalım, sonuç ya da devinimin niceliÄŸi 4 olacaktır, Öyleyse A cisminin D noktasındaki devinim niceliÄŸi B cisminin F noktasındaki devinim niceliÄŸinin yarısıdır, bununla birlikte güçleri eÅŸittir. Böylece göstermek istediÄŸimiz ÅŸeyi, devinimin niceliÄŸiyle güç arasında bir ayrım olduÄŸunu göstermiÅŸ oluyoruz.
Görüldüğü gibi, güç, yaratabileceği etkinin niceliğiyle, örneğin belli büyüklükteki ve türdeki ağır bir cismin çıkarılabileceği yükseklikle belirlenmelidir, bu da ona verilebilecek hızdan ayrı bir şeydir. Ona iki kat hız verebilmek için iki katından çok güç vermek gerekir.
Bu kanıt pek basit bir kanıttır. Bay Descartes’ın bu noktada yanılgıya düşmesi, düşünceleri yeterince olgunlaÅŸmadığı halde düşüncelerine çokça bel baÄŸlamasındandır. Ama ben asıl yandaÅŸlarının o zamandan beri bu yanılgıyı görmemiÅŸ olmalarına ÅŸaşıyorum. Korkarım, alaya aldıkları bazı Aristotelesçilere öykünmeye baÅŸlayacaklar yavaÅŸ yavaÅŸ ve onlar gibi yapıp usa ve doÄŸruya baÅŸvurmaktansa ustaların kitaplarına baÅŸvurmak alışkanlığına düşecekler.
18.
Güçle devinimin niceliği arasındaki ayrım, cisimlerin olgularını açıklamak için uzamdan ayrı metafizik düşüncelere başvurmak gerektiği yargısına varmak için önemlidir.
Gücü devinimin niceliğinden ayrı olarak ele almak yalnıca fizikte ve mekanikte devinimin doğası ve kurallarıyla ilgili gerçek yasaları bulmak, hatta bazı usta matematikçilerin yazılarına sızmış bazı uygulama yanlışlarını düzeltmek için değil, aynı zamanda metafizikte ilkeleri daha iyi anlamak için de önemlidir, çünkü devinim görünür ve biçimsel olan yanıyla ele alınırsa yani bir yer değiştirme olarak ele alınırsa tam tamına gerçek bir şey değildir ve bazı cisimler birbirlerine göre durumlarını değiştirdiklerinde yalnızca bu değişimleri ele alarak devinimin ya da dinginliğin hangisine ulanması gerektiğini belirlemek olanağı yoktur. Şimdi ben bunun üzerinde dursaydım bunu geometri yoluyla gösterebilirdim.
Ama güç ya da bu değişimlerin yakın nedeni daha gerçek bir şeydir. Onu şu cisme değil de bu cisme ulamanın oldukça temeli vardır. Bu yüzden devinimin daha çok hangisine bağlı olduğu ancak böylece tanınabilir. Bu güç biçimin büyüklüğüyle devinimden başka bir şeydir. Buradan şu yargıya varılır: bir cisimde kavranan şey çağdaş düşünürlerin inandığı gibi yalnızca uzam ve bu uzamın değişimleri değildir. Böylece onların dışta tuttukları bazı varlıkları ve biçimleri benimsememiz gerekir. Giderek daha iyi görülüyor, doğanın özel olayları anlayanlarca matematik ve mekanik bir biçimde açıklanabiliyorsa da, ne olursa olsun gene de cisimsel doğanın ve hatta mekaniğin genel ilkeleri geometrik olmaktan çok metafiziktir ve görünüşlerin nedeni olarak cisimsel kütleden ya da uzamdan çok bazı biçimlere ve görülmez doğalara bağlıdır. Bu düşünce yenilerin mekanik felsefesini dindarlığın zararına bazı maddedışı varlıklardan çokça uzaklaşıldığı konusunda az çok haklı nedenlerle kaygı duyan zeki ve iyi niyetli bazı kişilerin sakınıklığıyla bağdaştıracak güçtedir.
l9.
Fizikte ereksel nedenlerin yararı.
İnsanlar için kötü yargılarda bulunmayı sevmem, bu yüzden ereksel nedenleri fizikten uzak tutmaya çalışan filozoflarımızı suçlamıyorum. Ama açık açık söylemeliyim, bu bakışın sonuçları bana tehlikeli görünüyor, hele bu görüşü sanki Tanrı eylemde bulunurken hiçbir erek ya da iyilik öngörmüyormuş gibi, sanki iyi Tanrı isteminin konusu değilmiş gibi ereksel nedenleri tümüyle yoksamaya kadar giden düşünceyle, bu konuşmanın başlarında çürüttüğüm düşünceyle birleştirirsem tehlike daha da büyüyor. Bana kalırsa, tam tersine, tüm varlıkların ve tüm yasaların ilkelerini ereksel nedenlerde aramalı, çünkü Tanrı her zaman en iyiyi ve en yetkini öngörür.
Açıkça söylemeliyim, Tanrı’nın ereklerini ve öğütlerini belirlemek istediÄŸimiz zaman yanılgıya düşme tehlikesiyle karşılaşırız. Tanrı yalnızca bir tek ÅŸeyi göz önünde bulunduruyor, her ÅŸeyi aynı anda göz önünde bulundurmuyor diye düşünürsek Tanrı’nın ereklerini ve öğütlerini bir tek özel tasarıda sınırlamak istediÄŸimiz zaman böylesi bir yanılgıya düşeriz. Nitekim,Tanrı’nın dünyayı tümüyle bizim için yapmış olduÄŸu, evrende bize dokunmayan ve yukarıda konmuÅŸ olan ilkelere göre Tanrı’nın bizimle olan iliÅŸkisine uygun düşmeyen hiçbir ÅŸey bulunmadığı doÄŸru olsa da, Tanrı dünyayı bizim için yaratmıştır diye düşünmek büyük bir yanılgıdır. Böyle oluÅŸan ya da Tanrı’nın yapıtlarından gelen herhangi bir iyi sonuç ya da herhangi bir yetkinlikle karşılaÅŸtığımız zaman bunu Tanrı’nın tasarlamış olduÄŸunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü Tanrı hiçbir ÅŸeyi geliÅŸigüzel yapmaz, ve bize hiç benzemez, biz bazen iyi yapmayı beceremeyiz. Bu yüzden hükümdarların tasarılarında çokça incelik arayan aşırı tutumlu siyaset adamlarının yaptığı gibi ya da yazarda çokça bilgelik arayan yorumcuların yaptığı gibi bu iÅŸte tökezlemek şöyle dursun, bu sonsuz bilgelikte çokça düşüncelilik bulmamız gerekir. Onaylamakla yetinildiÄŸi halde yanılgıya düşmekten bu kadar az korkulan bir baÅŸka alan yoktur, yeter ki Tanrı’nın tasarılarını sınırlayan olumsuz önermelerden sakınılabilsin.
Hayvanların ÅŸaşılası yapısını gören kiÅŸiler ÅŸeyleri yaratanın bilgeliÄŸini tanımaya yatkındır. Birazcık din duygusuna ve hatta gerçek “Felsefe”ye ulaÅŸmış kiÅŸilere öneririm, bunlar bazı uydurma kafalıların gözler görmek için yapılmış olmasa da gözlerimiz olduÄŸu için görmekteyiz gibi sözlerinden uzaklaÅŸsınlar. Her ÅŸeyi maddenin zorunluluÄŸuna ya da belli bir raslantıya bırakan bu görüşlerin ağırbaÅŸlılığına inanılırsa (yukarıda açıkladıklarımızı anlayan kiÅŸilere her ikisi de gülünç gelse bile) doÄŸanın zeki yaratıcısını tanımak güç olur. Çünkü sonuç nedenini karşılamalıdır, hatta nedenin tanınmasıyla sonuç daha iyi tanınır, ve bir yandan ÅŸeyleri düzenleyen yüce bir zekanın varlığını benimsemek, öte yandan onun bilgeliÄŸini kullanacak yerde olguları açıklamak için maddenin özelliklerini kullanmak usa aykırı düşer. Büyük bir hükümdarın önemli bazı yerleri ele geçirerek bir zafer kazanmasının nedenlerini göstermek için bir tarihçi muzaffer hükümdarın öngörüsüne dayanarak uygun zamanı ve uygun araçları nasıl seçtiÄŸini, gücüne dayanarak tüm engelleri nasıl aÅŸtığını ortaya koymaz da, top barutunun küçük parçacıkları bir kıvılcıma dokununca katı ve ağır bir cismi ele geçirilen yerin duvarlarına yollayabilecek kadar büyük bir hızla fırladılar, öte yandan topun bakırını oluÅŸturan küçük cisimlerin dalcıkları birbirine geçmiÅŸ durumda olduklarından bu hızla top parçalanmamıştır gibi sözler ederse böyle davranmış olur.
20.
Platon’da Sokrates’in ilgi çekici sözleri
(çok maddeci filozoflara karşı).
Bu bana Platon’un “Phaidon”unda Sokrates’in aÄŸzından söylenmiÅŸ güzel sözleri anımsatıyor. Bu sözler benim duygularıma bu noktada tıpatıp uygun düşüyor ve tam tamına bizim çok maddeci filozoflarımıza karşı yazılmışa benziyor. Bu iliÅŸki bende bu bölümü çevirmek isteÄŸini uyandırdı. Biraz uzunca da olsa, bu örnek belki de içimizden birine bu ünlü yazarın yazılarında bulunan güzel ve saÄŸlam öbür düşünceleri de göz önünde bulundurmak yolunu açar.
“Bir gün birinin Anaksagoras’ın bir kitabında ÅŸu sözleri okumuÅŸ olduÄŸunu söylediler: her ÅŸeyin nedeni zeki bir varlıktır, her ÅŸeyi o düzenler ve bezer. Bu benim pek hoÅŸuma gitti, çünkü dünya bir zekânın ürünüyse her ÅŸey olabildiÄŸince yetkin olacaktır diye düşünüyordum. Bu yüzden neden ÅŸeyler doÄŸuyor ya da ölüyor ya da varlığını sürdürüyor sorusuna açıklama getirmek isteyen biri her ÅŸeyin yetkinliÄŸine uygun olacak ÅŸeyi araÅŸtırmalıdır. Böylece insan kendinde ya da bir baÅŸka ÅŸeyde en iyi ve en yetkin olanı araÅŸtıracaktır. Çünkü en yetkini tanıyacak olan kiÅŸi buradan giderek yetkin olmayanı da tanıyacaktır.
Bütün bunları okuyunca ÅŸeylerin nedenini öğretebilecek bir usta bulmuÅŸ olmakla pek sevindim. ÖrneÄŸin yerin düz mü yuvarlak mı olduÄŸunu öğretebilecek, neden yerin böyle yaratılması baÅŸka türlü yaratılmasından daha iyi, onu öğretebilecek… Ayrıca yer evrenin ortasındadır ya da deÄŸildir diye belirlerken belirlenen durumun neden en iyi durum olduÄŸunu gösterecek, bunu bekliyordum. Elbet, güneÅŸ, ay, yıldızlarla ve bunların devinimleriyle ilgili olarak da benzer açıklamalar yapılacaktı… Sonunda her ÅŸeye özel olarak uygun olan ÅŸeyi göstererek en genel iyiyi göstermiÅŸ olacak diyordum.
İçim bu umutla dolunca hemen Anaksagoras’ın kitaplarını aldım ve okudum, önceden ortaya koyduÄŸu yönetici zekâyı hiç mi hiç kullanmadığını, ÅŸeylerin ne düzeninden ne yetkinliÄŸinden söz ettiÄŸini, usa uygun olmayan esir yapılı bazı maddeleri iÅŸin içine soktuÄŸunu görünce ÅŸaÅŸtım kaldım.
Onun durumu, Sokrates her şeyi zekâsıyla yapar dedikten sonra her ediminin nedenini özel olarak şöylece açıklayan adamın durumuna benziyor: burada oturuşumun nedeni şudur, der o, kemiklerden, etlerden ve sinirlerden oluşmuştur bedenim, kemikler katıdır, kemiklerde ayrılma ya da kavuşma yerleri vardır, sinirler kasılıp gevşeyebilirler, böylece beden esnek olur ve dolayısıyla ben oturabilirim. Bu konuşmayı temellendirmek için, gerçek nedenleri bir yana bırakarak, havaya, sese ve işitme organlarına, buna benzer şeylere yönelmek gerekirdi. Yani Atinalılar beni bağışlamaktansa mahkûm etmek gerektiğine inanınca benim buradan kaçmaktansa burada kalmak gerektiğine inandığım gibi. Uzaklarda serseri serseri sürgün yaşamı sürdürecek yerde yurdumun bana yüklediği cezayı çekmemin daha doğru olacağına ve daha onurlu olacağına inanmış olmasaydım, bu sinirlerin ve bu kemiklerin çoktan Boetialıların ve Megaralıların yanında olması gerekirdi. Bu yüzden kemiklere ve sinirlere, onların nedensel devinimlerine başvurmak usa uygun değildir.
Gerçekte kemikler ve sinirler olmadan ben bütün bunları yapamam diyen kiÅŸi haklıdır, ama gerçek neden dediÄŸimiz ÅŸey baÅŸka bir ÅŸeydir… bu öyle bir koÅŸuldur ki, neden dediÄŸimiz ÅŸey onsuz olamaz…
ÖrneÄŸin çevremizdeki bedenlerin devinimi bulundukları yere dayanmaktadır diye düşünenler tanrısal gücün her ÅŸeyi en iyi biçimde yaptığını unutuyorlar ve dünyayı tutan, biçimleyen, sürdüren ÅŸeyin iyi ve güzel olduÄŸunu anlamıyorlar…” Buraya kadar Sokrates konuÅŸuyor, bundan sonra Platon’un “idea”lar ve biçimler üzerine söyledikleri de bir o kadar güzeldir ama biraz güçtür.
21.
MekaniÄŸin kuralları Metafizik’in dışında yalnızca Geometri’ye dayansaydı olguların bambaÅŸka olması gerekirdi.
Tanrı’nın bilgeliÄŸi her zaman bazı özel cisimlerin mekanik yapısının ayrıntısında bilindiÄŸine göre bu bilgeliÄŸin aynı zamanda dünyanın genel yönetiminde ve doÄŸa yasalarının kuruluÅŸunda kendini göstermesi gerekir. Bu öylesine doÄŸrudur ki bu bilgeliÄŸin önerileri genel olarak devinimin yasalarında görülmektedir. Çünkü cisimlerde yalnız ve yalnız uzamlı bir kitle bulunsaydı, devinim dediÄŸimiz de yer deÄŸiÅŸtirmekten baÅŸka bir ÅŸey olmasaydı, her ÅŸey geometrik bir zorunlulukla bu tanımlardan kendi kendine çıkarılabilse ya da çıkarılmak gerekseydi, baÅŸka yerde de gösterdiÄŸim gibi küçük bir cisim duran daha büyük bir cisme raslayınca ona kendi hızını verecek ve kendi hızından herhangi bir ÅŸey yitirmeyecekti: ve bir dizgenin oluÅŸmasını iyiden iyiye engelleyen buna benzer nice baÅŸka kuralı da benimsemek gerekecekti. Ama Tanrı bilgeliÄŸinin her zaman aynı gücü ve aynı yönü korumakta kararlılığı iÅŸi düzeltiyor.
Gene bana kalırsa doÄŸanın birçok edimi iki türlü gösterilebilir, yani etkin nedeni belirleyerek gösterilebilir, bir de benim örneÄŸin ışıkyansıması ve ışıkkırılmasıyla ilgili kuralları incelerken yaptığım ve ilerde de yapacağım gibi Tanrı’nın etkinliÄŸini her zaman en kolay yollardan gerçekleÅŸtirme konusundaki kararlılığına dayanarak, yani sonuçsal nedeni göz önünde tutarak gösterilebilir.
22.
Hem doğayı mekaniklikle açıklayanlara hem de cisimsel olmayan doğalara başvuranlara yatkın olabilmek için her iki görüşün sonuçsal nedenlerle ve etkin nedenlerle bağdaştırılması.
Bir hayvanın ilk dokusunun oluşumuyla tüm parçalarının oluşumunu mekanik olarak açıklayabileceklerini düşünenlerle aynı yapıyı sonuçsal nedenlerle açıklayanları uzlaştırmak için bu belirlemeyi yapmak gerekir. Her ikisi de iyidir, yalnızca büyük işçinin sanatına hayran olmak için değil, aynı zamanda fizikte ve hekimlikte yararlı şeyler ortaya koymak için her ikisi de uygun olabilir.Ve bu ayrı yolları izleyen yazarların birbirlerine kötü davranmamaları gerekirdi.
Çünkü, görüyorum, tanrısal Anatomi’nin güzelliÄŸini açıklamaya yönelenler geliÅŸigüzel görünen bazı sıvıların devinimleri organlarda çok güzel bir çeÅŸitlilik yaratmaktadır diye düşünenlerle alay ediyorlar, bu kiÅŸileri zirzop ve dindışı kiÅŸiler sayıyorlar. Bunlar da bu sefer öbürlerini basit ve boÅŸinançlı kiÅŸiler olarak belirliyorlar, bunlar göklerde gürüldeyenin Zeus deÄŸil de bulutlarda bulunan herhangi bir madde olduÄŸunu bildiren fizikçileri dinsiz yerine koyan eskilere benziyorlar. En iyisi her iki belirlemeyi de birbiriyle uzlaÅŸtırmak olurdu, çünkü sıradan bir karşılaÅŸtırma yapmama izin verilirse diyebilirim ki bir işçinin ustalığını göstermek ve övmek için makinenin parçalarını yaparken ne gibi tasarıları olduÄŸunu belirlemekle kalmam, her parçayı yapmak için kullandığı gereçleri de açıklarım, hele bu gereçler basit gereçlerse ve zekice yapılmış gereçlerse. Tanrı bedenimizden bin kez daha zekice kurulmuÅŸ bir makineyi yapabilecek çok usta bir sanatçıdır, çok basit birkaç sıvıyı kullanarak yapıverir bunu, yeter ki doÄŸanın olaÄŸan yasaları onları böylesine sevilesi bir ürün ortaya koyabilmeleri için en uygun biçimde belirlemiÅŸ olsun; ayrıca Tanrı doÄŸanın yaratanı olmasaydı bu böyle olmazdı.
Bununla birlikte bence gerçekten daha derin ve bir anlamda daha dolaysız ve “a priori” olan etkin nedenler yolu ayrıntılara yönelindiÄŸinde oldukça güçtür, sanırım filozoflarımız da ondan zaman zaman iyiden iyiye uzaklaÅŸmışlardır. Buna karşılık sonuçsal nedenlerin yolu daha kolaydır ve Anatomi’nin çok önemli örnekler ortaya koyduÄŸu daha fiziksel olan öbür yolda daha uygun araÅŸtırmalar getirecek olan önemli ve yararlı doÄŸruları ortaya çıkarmaktan hiç de geri kalmaz. Bunun gibi, kırılma kurallarının ilk bulucusu Snellius da ilkin ışığın nasıl oluÅŸtuÄŸunu araÅŸtırmaya yönelmeseydi bu kuralları bulmak için çok beklerdi. Snellius eskilerin ışıkyansıması için kullandığı yöntemi izledi, bu yöntem de sonuçsal nedenlere dayanır. Çünkü eskiler bir ışını belli bir noktadan belli bir noktaya göndermek üzere belli bir yüzeyde yansıtırken (bunu doÄŸanın böyle tasarladığını düşünelim), gelme açısıyla yansıma açısının birbirine eÅŸit olduÄŸunu bulmuÅŸlardır, bunu Larissalı Heliodoros’un küçük bir kitabında ve baÅŸka yerlerde görebiliriz. Bana kalırsa Bay Snellius ve ondan sonra da (ondan iyiden iyiye habersiz olarak) M. Fermet bunu kırılmaya daha zekice uygulamışlardır. Çünkü ışıklar aynı ortamlarda kendileri de ortamların dirençlerinin orantısından baÅŸka bir ÅŸey olmayan sinüslerin orantısına uyuyorlarsa, demek ki bu yol bir ortamdaki belli bir noktadan bir baÅŸka ortamdaki bir baÅŸka noktaya ulaÅŸan en kısa ya da hiç deÄŸilse en belli yoldur. Bay Descartes’ın bu teoremi etkin nedenlere dayanarak göstermesinde çok büyük eksikler vardır. Hatta diyebiliriz ki Bay Descartes Hollanda’da Snellius’un buluÅŸunu öğrenmiÅŸ olsaydı onu hiçbir zaman bulamayacaktı.
23.
Maddedışı tözlere geri dönmek için Tanrı’nın
ruhların anlığı üzerinde nasıl etkide bulunduğu ve
düşünülenin fikrine sahip olunup olunmadığı açıklanıyor.
Sonuçsal nedenlerin, cisimsel olmayan doÄŸaların, cisimlerle ilgili zeki bir nedenin belirlenimleri üzerinde birazcık durmayı, bunların fiziÄŸe ve matematiÄŸe kadar her alanda nasıl kullanıldığını göstermeyi uygun buldum, amacım bir yandan mekanik felsefeyi ona yakıştırılan dindışılıktan kurtarmak, öte yandan filozoflarımızın zihnini salt maddi belirlenimlerden daha soylu düşüncelere yükseltmektir. Åžimdi cisimlerden maddedışı doÄŸalara, özellikle zekâlara dönmek, Tanrı’nın onları nasıl aydınlattığı, onlar üzerinde nasıl eylemde bulunduÄŸu konusunda bir ÅŸeyler söylemek doÄŸru olur; hiç kuÅŸkusuz bunlarla ilgili bazı doÄŸa yasaları da vardır, bu konuda daha sonra uzun uzun konuÅŸabileceÄŸim. Åžimdi birazcık fikirlerle ilgili bazı ÅŸeylere, her ÅŸeyi Tanrı’da görüp görmediÄŸimize, Tanrı’nın nasıl olup da ışığımız olduÄŸuna deÄŸinmek yetecektir.
İyi bilmemiz gerekir, fikirlerin yanlış kullanımı birçok yanılgıya yol açar. Çünkü herhangi bir ÅŸey üzerine usavurma yapıldığı zaman bu ÅŸeyin fikrine sahip olunduÄŸu düşünülür, bu temele dayanarak eski ve yeni birçok filozof pek eksikli bir Tanrı tanıtlaması yapmışlardır. Çünkü, der onlar, Tanrı’yı düşündüğüme göre Tanrı’nın ya da yetkin bir varlığın fikrine sahip olmam gerekir, ayrıca da fikir olmadan düşünülemez; bu varlığın fikri tüm yetkinlikleri kucaklar, varolmak da bir yetkinliktir, öyleyse o vardır. Ne var ki çok zaman hiç olmayacak olaÄŸanüstülükleri düşündüğümüz için, örneÄŸin hızın en yüksek derecesini, en büyük sayıyı, “konkoid”in tabanıyla birleÅŸmesini düşündüğümüz için bu usavurma yeterli olmuyor. Demek ki sözkonusu ÅŸeyin olası olup olmamasına göre doÄŸru fikirler ya da yanlış fikirler bulunduÄŸunu söyleyebiliyorum. Bir ÅŸeyin olasılığından güvenli olununca ancak o ÅŸeyin fikrine sahip olmakla övünülebilir. Böylelikle, yukarıdaki kanıt hiç deÄŸilse ÅŸunu ortaya koyar: Tanrı olasıysa, zorunlu olarak vardır. Edimsel olarak varolabilmek için yalnızca olasılığına ya da özüne gerek duymak tanrısaldoÄŸanın eÅŸsiz bir ayrıcalılığıdır, bu da tam tamına “Ens a se” (15) denen ÅŸeydir.
24.
Açık ya da karanlık, seçik ya da bulanık, tamuyar ya da sezgisel ya da sanısal bilgi üzerine; adsal, gerçek, nedensel, özsel tanımlar üzerine.
Fikirlerin yapısını iyi anlayabilmek için bilgilerin türleri konusuna değinmek gerekiyor. Bir şeyi başka şeyler arasında tanıyabildiğim ama o şeyin ayrımlarının ve özelliklerinin neler olduğunu bilmediğim zaman bilgim bulanıktır. Bir şiirin ya da bir tablonun iyi mi kötü mü olduğunu herhangi bir kuşkuya düşmeden açıkça biliriz, çünkü onda bizi doyuran ya da dürten herhangi bir şey vardır. Sahip olduğum işaretleri açıklayabildiğim zaman bilgim seçiktir. Altının tanımını veren bazı deney ve işaretler yardımıyla gerçek altını uydurma altından ayıran ayar uzmanının bilgisi böyle bir bilgidir.
Ama seçik bilginin dereceleri vardır, çünkü genel olarak bir tanıma giren kavramlar da tanımlanma gereksinimi gösterirler, bu bilgiler bulanık olarak bilinen bilgilerdir. Ama seçik bir tanıma ya da bilgiye giren her şey, ilkel kavramlara kadar her şey seçik olarak tanınıyorsa, ben bu bilgiyi tamuyar bilgi diye adlandırırım. Zihnim bir kavramın tüm ilkel öğelerini hep birden ve seçik olarak kavrarsa o zaman sezgisel bir bilgi sözkonusudur, bu tür bilgi çok azdır, insan bilgilerinin çoğu bulanık ya da sezgiseldir.
Adsal tanımlarla gerçek tanımları da birbirinden ayırmak doğru olur. Tanımlanan kavramın olasılığından kuşkuya düşülüyorsa ben böyle bir tanıma adsal tanım derim. Örneğin sonsuz vida denen şey parçaları eşit olan, parçaları tamuyar bir biçimde üst üste konabilen maddi bir çizgidir dediğimde, sonsuz vidanın ne olduğunu bilmeyen biri, bu özellik gerçekten sonsuz vidayı karşılayan bir özellik olduğu halde, parçaları eşit olan öbür çizgiler bir yüzey oluşturduklarından (bu çizgiler de daire çevresiyle doğru çizgidir) yani yüzey üzerine çizildiklerinden -böyle bir çizginin olasılığından kuşkuya düşecektir. Bu da şunu gösterir: birbirini karşılayan her özellik adsal bir tanıma yarayabilir, ama özellik şeyin olasılığını tanıtabiliyorsa gerçek tanımını verir; oysa yalnızca bir adsal tanıma sahip olunduğunda ondan çıkacak sonuçlardan güvenli olunamaz, çünkü herhangi bir çelişkiyi ya da olmazlığı barındırıyorsa bundan birbirinin karşıtı olan sonuçlar çıkabilir. Bu yüzden doğrular, bazı yeni filozofların sandığı gibi adlara bağlı değildirler, gelişigüzel değildirler.
Öte yandan, gerçek tanımların türleri arasında birçok ayrım vardır; çünkü olasılığın deneyle kanıtlandığı durumlar vardır; cıvanın olasılığı tanınır, çünkü böyle bir cismin gerçek olarak bulunduÄŸu, bunun son derece ağır olmakla birlikte oldukça kaygan bir sıvı olduÄŸu bilinir, burada tanım yalnızca gerçektir ve baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir; ama olasılık “a priori” olarak kanıtlanırsa tanım gene gerçek ve nedensel olur, çünkü sözkonusu ÅŸeyin olası oluÅŸumunu da içerir. Tanım ayrıştırmayı en ilkel kavramlara kadar götürür ve olasılığının “a priori” kanıtına gereksinim gösteren herhangi bir ÅŸeyi varsaymazsa bu durumda tanım yetkindir ve özseldir.
25.
Bilgimiz hangi durumda fikrin gözlemiyle uyuşur?
Elbette olanakdışı bir kavramla ilgili herhangi bir fikre sahip olamayız. Bilgi yalnızca sanısal olduÄŸu zaman, onun fikrine sahip olduÄŸumuzda onu gözlemleyemeyiz. Çünkü böyle bir kavram, kavramlar gizli bir biçimde olanaksız olduÄŸu zaman tanınır; kavram olasıysa, bu olasılık bu tanıma biçimiyle öğrenilemez. ÖrneÄŸin “bin”i ya da bir “binkenar”ı düşündüğüm zaman onun fikrini gözlemlemiyorum (on tane yüzün bin olduÄŸunu söylediÄŸim zaman olduÄŸu gibi), 10′un ve 100′ün ne olduÄŸunu düşünmek için kendimi sıkıntıya sokmuyorum, çünkü onu bildiÄŸimi varsayıyorum ve onu kavramak için ÅŸimdi duralamam gerektiÄŸine inanmıyorum. Böylece sık sık olduÄŸu gibi şöyle bir durum çıkabilir ortaya: gerçekte olanakdışı olsa da anladığımı varsaydığım ya da anladığıma inandığım, en azından öbür kavramlarla, kendisini uladığım öbür kavramlarla uzlaÅŸmaz olan bir kavram üzerine yanılabilirim; ister yanılayım ister yanılmayayım, bu sanısal kavrama biçimi hep aynı kalır. Fikrin bütününü biz ancak bilgimiz bulanık kavramlarda açık olduÄŸu, seçik kavramlarda sezgisel olduÄŸu zaman gözlemleyebiliriz.
26.
Bütün fikirlerin bizde bulunması ve Platon’un “anımsama”sı üzerine.
Fikrin ne olduÄŸunu iyice kavrayabilmek için bir çiftanlamlılık durumunu gidermek gerekiyor, çünkü birçok kiÅŸi fikir denen ÅŸeyi düşüncelerimizin biçimi ya da ayrımı diye düşünmektedir; bu durumda fikir ancak kendisini düşündüğümüz zaman zihnimizde bulunacaktır ve onu her düşündüğümüzde aynı ÅŸeyin öncekilere benzer de olsa yepyeni fikirlerine sahip olmamız gerekecektir. Ama bence baÅŸkaları “fikir”i düşüncenin dolaysız bir nesnesi ya da kendisini gözlemlediÄŸimiz zaman da varlığını koruyan herhangi bir süreli biçim sayıyorlar. Gerçekten ruhumuz herhangi bir doÄŸayı ya da biçimi düşünmek olasılığı çıktığı zaman onun sunumunu ortaya koymak niteliÄŸine sahiptir. Sanırım ruhumuzun bu niteliÄŸi, bir doÄŸayı, bir biçimi ya da bir özü açıkladığı ölçüde, bir ÅŸeyi düşünelim ya da düşünmeyelim, o ÅŸeyin bizde bulunan tam fikridir. Çünkü ruhumuz Tanrı’yı ve evreni, tüm varlıkları olduÄŸu kadar tüm özleri açıklar.
Bu benim ilkelerimle uyuşuyor, çünkü, elbette, zihnimize dışarıdan hiçbir şey girmez; ruhumuz dışarıdan bazı habercileri içeri alıyormuş, ruhumuzun kapıları pencereleri varmış gibi düşünmemiz kötü bir alışkanlıktır. Biz ruhumuzda bütün bu biçimlere sahibiz, çünkü zihin her zaman tüm gelecek düşünceleri açıklar ve seçik olarak düşüneceği ne varsa hepsini bulanık bir biçimde şimdiden düşünür. Fikri zihnimizde önceden bulunmayan hiçbir şey bize öğretilemez, bu düşüncenin oluşma biçimi gibidir bu fikir de.
Platon “anımsama”sını öne sürmekle çok doÄŸru bir tutum almıştır, “anımsama”sı çok saÄŸlamdır, yeter ki iyi ele alınsın, öncesellik yanılgısından arındırılsın, ruh ÅŸu sıra öğrenip düşündüğü ÅŸeyi daha önceleri de seçik bir biçimde bilip düşünmüştür diye düş kurulmasın. Platon görüşünü pek güzel bir deneyle pekiÅŸtirir; küçük bir erkek çocuÄŸunu alır, çocuÄŸa hiçbir ÅŸey öğretmeden, yalnızca yeri geldikçe düzenli sorular sorarak onu ortak ölçenli olmayanlarla ilgili çok çetin geometri doÄŸrularını kendiliÄŸinden ortaya koymaya yönetir. (16) Bu da ÅŸunu gösteriyor: ruhumuz her ÅŸeyi gücül olarak bilir, doÄŸruları tanımak için yalnızca iyi bakması gerekir, dolayısıyla ruhumuz hiç deÄŸilse kendi fikirlerine, bu doÄŸruların baÄŸlı bulunduÄŸu kendi fikirlerine sahiptir. Ayrıca bu doÄŸrular fikirler arasındaki iliÅŸkiler olarak alınırsa ruh bu doÄŸrulara önceden sahiptir.
27.
Ruhumuzun boş levhacıklara nasıl benzetilebildiği,
kavramlarımızın duyulardan nasıl geldiği üzerine.
Aristoteles ruhumuzu yazı yazmak için üzerinde yer bulunan henüz boÅŸ levhalara benzetmiÅŸ, anlığımızda duyularımızdan gelmeyen hiçbir ÅŸeyin bulunmadığını bildirmiÅŸti. Aristoteles’in bu bakış biçimi daha çok halk kavrayışlarına uyar, oysa Platon daha derine gitmektedir. Bununla birlikte bu tür sanı bilgileri ya da uygulama bilgileri gündelik kullanıma girebilirler; Copernicus yandaÅŸlarının güneÅŸ doÄŸar ve batar demelerine benziyor bu da az çok. Genellikle düşündüğüm üzere bunlara pek güzel anlam verilebilir, özel tözlerin birbirleri üzerinde eylemde bulunduÄŸunu gerçekten söyleyebileceÄŸimizi belirtmiÅŸ olduÄŸum gibi. Bu yönde ÅŸunu da söyleyebiliriz: duyular aracılığıyla dışarıdan bilgiler alıyoruz, çünkü dışsal bazı ÅŸeyler ruhumuzu bazı düşüncelere götüren nedenleri içerir ya da daha doÄŸrusu açıklar. Ama metafizik doÄŸruların tamuyarlığı sözkonusu olunca ruhumuzun geniÅŸliÄŸini ve bağımsızlığını tanımak önemlidir. Gündelik yaÅŸamda yalnızca açık açık kendini gösteren ÅŸeyler ve özel bir biçimde bize ait olan ÅŸeyler ruhumuza mal edilir, çünkü daha ileri gitmek hiçbir iÅŸe yaramaz; bununla birlikte ruhumuzun bu geniÅŸliÄŸi ve bağımsızlığı halk arasında sanıldığından daha büyük bir uzanıma sahiptir.
Gene de çiftanlamlılıktan kaçınmak için bu anlama ve öbür anlama uygun terimleri seçmek doğru olur. Böylece ruhumuzda bulunan bu anlatımlar, kavransınlar ya da kavranmasınlar, fikir diye adlandırılabilirler; kavrananlara ya da biçimlendirilenlere de kavramlar denebilir. Ama hangi biçimde alınırsa alınsın, tüm kavramlarımızın dış duyu denilen duyulardan geldiğini söylemek doğru olmaz, çünkü kendim üzerine ve düşüncelerim üzerine, dolayısıyla varlık, töz, eylem, özdeşlik ve daha başka şeyler üzerine sahip olduğum şeyler bir iç deneyden gelir.
28.
Yalnızca bizim dışımızda olan Tanrı algılarımızın
doğrudan doğruya konusudur, yalnızca odur bizim ışığımız.
Metafizik doÄŸrunun kesin anlamında, tek Tanrı dışında bize etkide bulunan hiçbir dış neden yoktur. Bizim sürekli bağımlılığımızdan ötürü yalnızca o bize kendini doÄŸrudan doÄŸruya duyurur. Buna göre ruhumuza dokunan ve algılarımızı doÄŸrudan doÄŸruya uyaran bir baÅŸka dış nesne yoktur. Ayrıca, ruhumuzda tüm ÅŸeylerin fikirlerine sahibiz, bu da Tanrı’nın üzerimizdeki sürekli eyleminden ötürüdür, yani her sonuç kendi nedenini açıkladığından ve böylece ruhumuzun özü tanrısal öz, tanrısal düşünce ve tanrısal istemin ve onlarda içerilmiÅŸ tüm fikirlerin belli bir anlatımı, öykünmesi ya da imgesi olduÄŸundan ötürüdür. Öyleyse denebilir ki dışımızda bulunan dolaysız nesnemiz yalnızca Tanrı’dır ve her ÅŸeyi biz onunla görüyoruz; örneÄŸin güneÅŸi ve yıldızları gördüğümüzde bize bunların fikirlerini veren ve bizde bunların fikirlerini saklayan, duyularımızın belli bir biçimde uyarılmış bulunduÄŸu zamanda kendi koyduÄŸu yasalara göre kurduÄŸu kendi olaÄŸan yardımıyla bizi bu fikirler üzerinde gerçek olarak düşünmeye götüren Tanrı’dır. Tanrı ruhların güneÅŸi ve ışığıdır; “lumen illuminans omnem hominem venientem in hunc mundum” (17); bu duyguyu bugün duymuÅŸ deÄŸiliz biz. Kutsal Kitap’tan sonra ve her zaman Aristoteles’den çok Platon’u tutmuÅŸ olan kilise babalarından sonra skolastikler döneminde birçoklarının Tanrı ruhun tek ışığıdır inancını taşıdıklarına, kendi söyleyiÅŸleriyle “intellectus agens animae rationalis” (18) diye belirlemede bulunduklarına daha önce birçok defa tanık olduÄŸumu anımsıyorum. İbni Rüşdcüler buna kötü bir anlam verdiler, ama aralarında Guillaume de St. Amour’un ve birçok gizemci dinbilimcinin de bulunduÄŸunu sandığım baÅŸkaları da bunu Tanrı’ya yaraşır ve ruhu onun iyiliÄŸine yükseltecek biçimde almışlardır.
29.
Bununla birlikte biz Tanrı’nın fikirleriyle deÄŸil, doÄŸrudan doÄŸruya kendi fikirlerimizle düşünürüz.
Bununla birlikte bizim fikirlerimizin de bizde hiç mi hiç olmayıp Tanrı’da olduÄŸunu öne sürer görünen bazı usta filozofların görüşlerini de benimsemiyorum. Onların böyle düşünmesi bence ÅŸuradan geliyor: onlar bizim burada tözlerle ilgili olarak açıklamış olduÄŸumuz ÅŸeyleri de, ruhumuzun geniÅŸliÄŸini ve bağımsızlığını da, ayrıca ruhumuzun kendine uÄŸrayan her ÅŸeyi içerdiÄŸini ve Tanrı’yı ve onunla birlikte tüm olası ve edimli varlıkları açıkladığını, bir sonuç kendi nedenini nasıl açıklarsa öyle açıkladığını o zamanlar göz önünde tutmadılar. Ayrıca, baÅŸkalarının fikirleriyle düşünmem usa uygun bir ÅŸey deÄŸildir. Öte yandan, ruh herhangi bir ÅŸeyi düşündüğü zaman gerçekten belli bir biçimde duygulanmış olması gerekir, ve onda yalnızca böylesine duygulanabilmek için daha önceden tümüyle belirlenmiÅŸ olan edilgin bir gücün bulunması yetmez, aynı zamanda doÄŸasında bu düşünceyi ileride oluÅŸturacağını gösteren belirtilerin ve zamanı gelince onu oluÅŸturacak olan konumların bulunmasını saÄŸlayacak etkin bir gücün de olması gerekir. Ve bütün bu ÅŸey bu düşüncede içerilmiÅŸ olan fikri kavrar.
30.
Tanrı’nın ruhumuzu zorunluluÄŸun dışında yönetmesi üzerine; yakınmaya hakkımız olmadığı üzerine; Yehuda’nın neden günah iÅŸlediÄŸi deÄŸil de günah iÅŸleyen Yehuda’nın varlığının neden baÅŸka olası kiÅŸilerin varlığına yeÄŸ tutulduÄŸu üzerine; günahtan önceki kökel yetkinliksizliÄŸe ve Tanrı vergisinin dereceleri üzerine.
Tanrı’nın insan istemi üzerindeki eylemiyle ilgili olarak hepsi de çok çetrefil olan birçok belirlemede bulunuldu, onları burada izlemenin olanağı yok. Gene de kabaca bazı sözler söyleyebiliriz. Tanrı gündelik eylemlerimize karışırken daha önce koymuÅŸ olduÄŸu yasaları izlemekten baÅŸka bir ÅŸey yapmaz, yani Tanrı sürekli olarak varlığımızı korur ve oluÅŸturur, öyle ki düşünceler bize bireysel tözümüzle ilgili kavramın taşıdığı düzen içinde kendiliklerinden yani özgürce gelir, bu düşünceler bu kavram içinde oldum olası önceden kestirilebilirdi. Ayrıca, Tanrı’nın bir kararı gereÄŸince, istemin Tanrı istemini bazı özel tutumlarla açıklayarak ya da öykünerek her zaman görünür iyiye yönelmesini öngören kararı gereÄŸince -bu görünür iyinin bu özel tutumlar karşısında her zaman bazı gerçek yanları vardır- Tanrı hiçbir zorlamada bulunmadan istemimizi en iyiyi seçmeye götürür. Çünkü, mutlak bir biçimde konuÅŸursak, istem zorunluluÄŸa karşıt olarak alındığı sürece ilgisizlik durumundadır, iki yanda olduÄŸundan ve olası kaldığından eylemini baÅŸka biçimde yapmak ya da büsbütün durdurmak gücüne sahiptir.
Öyleyse görünüşlerin getirdiÄŸi beklenmedik durumlar karşısında düşünceye yönelmek konusunda güçlü bir istemle önlemler almak ve bazı raslantılarda ancak ve ancak çok iyi düşündükten sonra eylemde ve yargıda bulunmak ruhun yapabileceÄŸi iÅŸtir. Bununla birlikte doÄŸru olan ve baÅŸtan beri bilinen bir ÅŸey var, herhangi bir ruh böylesi bir raslamada bu gücünü kullanmayacaktır. Ama kim yapabilir bunu? Çünkü bütün bu yakınmalar olaydan önce haksız olduÄŸuna göre olaydan sonra da haksızdır. Öyleyse bu ruh günah iÅŸlemeden önce kendisini günaha yöneltiyor diye Tanrı’dan yakınırsa iyi bir iÅŸ yapmış olur mu? Bu konularda Tanrı’nın belirlemeleri önceden görülemeyen ÅŸeyler olduÄŸundan bu ruh gerçekte günah iÅŸlediÄŸi zamanların dışında, günah iÅŸlemeye belirlenmiÅŸ olduÄŸunu nereden bilecektir? Sözkonusu olan yalnız ve yalnız istememektir ve Tanrı daha kolay ve daha doÄŸru bir koÅŸulu öneremez; bunun gibi, tüm yargıçlar bir insanı kötü niyete iten nedenleri aramaksızın bu niyetin ne ölçüde kötü olduÄŸunu belirlemekle yetinirler. Ama belki de benim günah iÅŸleyeceÄŸim daha baÅŸtan belirlenmiÅŸtir. Kendi kendinize yanıtlayın: belki de hayır, bilemeyeceÄŸiniz ve size hiçbir ışık veremeyecek olan ÅŸeyi düşüneceÄŸinize, bildiÄŸiniz gibi yükümlülüklerinize göre davranın.
Ama biri çıkıp da bu adam bu günahı nasıl oluyor da kesinlikle iÅŸliyor diye soracak olursa, bunun karşılığı çok kolaydır, böyle olmasa bu adam o adam olmazdı. Çünkü Tanrı bir Yehuda’nın geleceÄŸini öteden beri bilir, bu Yehuda’nın Tanrı’daki kavramı ya da fikri gelecekteki bir özgür eylemi içermektedir. Geriye ÅŸu soru kalıyor: ancak Tanrı’nın fikrinde olası olan böyle bir hain Yehuda nasıl oluyor da edimsel olarak varolabiliyor? Ama bu soruya yeryüzünde beklenecek yanıt yok. Ancak genel olarak ÅŸu kadarını söyleyebiliriz: deÄŸil mi ki Tanrı önceden gördüğü günahına karşın onun varlığını uygun buldu, bu kötülüğün evrende bol bol dengelenmesi gerekir, Tanrı bundan en büyük iyiyi çıkaracaktır; bu günah iÅŸleyenin varlığının da içinde bulunduÄŸu bu ÅŸeyler düzeni de tüm öbür olası biçimler arasında en yetkinidir. Ama bu seçimdeki eÅŸsiz tutumu açıklamak bu dünya gezgini olduÄŸumuz sırada olamaz; onu anlamadan bilmek de yeter. Åžimdi burada sonsuz belirlenimleri kucaklayan bir ayrıntının peÅŸine düşmeksizin tanrısal bilgeliÄŸin derinliklerini ve uçurumlarını (19) benimsemek zamanıdır.
Bununla birlikte iyice görüyoruz: Tanrı kötülüğün nedeni deÄŸildir. Kökel günah insanlar arılıklarını yitirdikten sonra ruhu ele geçirdi, ama daha önce de tüm yaratıklar için doÄŸal olan ve onları günaha ya da eksikliliÄŸe yatkın kılan özgün bir sınırlanmışlık ya da yetkin olmayış vardı. Bu konuda Adem’den önce yazgılanmışlığa inananların güçlüğü öbürlerininkinden az deÄŸildir. Aziz Augustinus’un ve daha baÅŸka yazarların duyguları buraya dayandırılabilir, bunlara göre kötülüğün kökü hiçliktedir, yani yaratıkların yoksunluÄŸunda ya da sınırlanmış oluÅŸundadır; bu duruma Tanrı hoÅŸuna gittiÄŸi biçimde yetkinlik derecelerine göre kendi vergisiyle çareler bulur. Tanrı’nın bu vergisi, ister olaÄŸan olsun ister olaÄŸanüstü olsun, dereceleri ve ölçüleri olan bir ÅŸeydir, bu ÅŸey belli ölçüde bir sonucu oluÅŸturabilmek için kendinde de etkindir her zaman, üstelik yalnızca bizi günahtan korumak için deÄŸil, aynı zamanda insanın kendinde olanla katılması koÅŸuluyla kurtuluÅŸu saÄŸlamak için her zaman yeterlidir. Ne var ki insanın eÄŸilimlerini aÅŸmaya yeterli deÄŸildir her zaman, böyle olsaydı hiçbir ÅŸeye baÄŸlı olmazdı, oysa bu durum kendiliÄŸinden olsun koÅŸulların uygunluÄŸundan olsun, her zaman baÅŸarılı olan Tanrı vergisine, mutlak olarak etkin Tanrı vergisine özgüdür.
31.
Seçimin güdüleri, öngörülen inanç, ortalama bilim, mutlak karar üzerine; her ÅŸeyin “neden Tanrı varolması için böyle bir olası kiÅŸiyi seçti” sorusuna indirgendiÄŸi, bu kiÅŸinin kavramının böyle bir Tanrı vergileri dizisini ve özgür eylemleri içerdiÄŸi, bunun da güçlükleri birden ortadan kaldırdığı üzerine.
Tanrı’nın vergileri tam arı vergilerdir, onlar üzerine yaratıklar hiçbir öneride bulunamaz; gene de Tanrı’nın bu vergilerini sunarken yaptığı seçimi açıklamak için insanların gelecek eylemlerinin mutlak ya da koÅŸullu öngörüsüne baÅŸvurmak yetmediÄŸinden, hiçbir ussal güdüsü olmayan kararları düşlemlemek gerekir. İnanca ve öngörülmüş iyi eylemlere gelince, elbette Tanrı inancını ve iyiliÄŸini önceden gördüğü kiÅŸileri “quos se fide donaturum praescivit” (20) seçmiÅŸtir; ama aynı soru gene kendini gösterir: Tanrı neden inanç ve iyi eylemler vergisini ÅŸuna vermez de öbürüne verir? İnancın ve iyi eylemlerin öngörüsü deÄŸil de insanın kendinden katacağı ÅŸeyin maddesinin ve yatkınlığının öngörüsü olan Tanrı bilimine gelince (çünkü gerçekten insanda tanrı vergisi yönündeki çeÅŸitliliÄŸi karşılayan bir çeÅŸitlilik vardır ve insanın iyiye doÄŸru uyarılması ve yönetilmesi gerekmekteyse de sonradan da eylemde bulunması gerekmektedir), bazılarına göre bu konuda şöyle söylenebilir: Tanrı insanın tanrı vergisi olmadan da ya da olaÄŸanüstü yardım olmadan da yapabileceÄŸini görerek ya da hiç deÄŸilse Tanrı vergisi bir yana insandan gelecek olanı görerek vergisini doÄŸal yetileri en iyi olanlara ya da hiç deÄŸilse doÄŸal yetileri en az eksikli olanlara ya da en az kötü olanlara vermeye karar verebilecektir. Ama durum böyle de olsa, diyebiliriz ki bu doÄŸal yetiler, iyi oldukları ölçüde, pek sıradan da olsa bir Tanrı vergisinin ürünüdürler, bu durumda Tanrı bazılarını bazılarına yeÄŸlemiÅŸ olur; ve Tanrı’nın verdiÄŸi bu doÄŸal üstünlükler bu öğretiye göre Tanrı’nın vergisine ya da olaÄŸanüstü yardıma güdü olacağına göre, her ÅŸeyin sonunda Tanrı’nın iyiliÄŸine dayanacağı doÄŸru deÄŸil midir?
Bu durumda sanırım (Tanrı’nın kayrayı kimlere vereceÄŸi konusunda doÄŸal yetileri ne kadar ve nasıl göz önünde bulundurduÄŸunu bilmediÄŸimiz için) ilkelerimize göre ve daha önce belirlediÄŸime göre şöyle demek en doÄŸru ve en güvenilir olacaktır: olası varlıklar arasında kavramı ya da fikri olaÄŸan ve olaÄŸanüstü tüm kayralar zincirini, ayrıca koÅŸullarıyla birlikte geri kalan tüm olguları içeren Petrus’un ve Johannan’ın kiÅŸiliÄŸinin bulunması gerekir; gene etkin olarak varolmak için aynı ölçüde olası bir baÅŸka kiÅŸiler çokluÄŸu arasından Tanrı bunları seçmeyi uygun bulmuÅŸtur: öyle görünüyor ki bundan sonra sorulacak baÅŸka bir ÅŸey kalmıyor ve tüm güçlükler ortadan kalkıyor.
Çünkü o tek ve büyük soruya, neden Tanrı sayısız olası kiÅŸiler arasından onu seçmeyi uygun buldu sorusuna gelince,bizim burada gösterdiÄŸimiz ve ayrıntıları bizi aÅŸan genel nedenlerle yetinmemek için iyice akılsız olmak gerekir. Böylece nedensiz olduÄŸu için usdışı olan mutlak bir karara ya da güçlüğü ortadan kaldıramayan nedenlere baÅŸvurmak yerine, en iyisi Aziz Paulus’a uyarak ÅŸunu söylemek olur: genel düzen üzerine kurulmuÅŸ olan, ölümlülerce bilinmeyen, Tanrı tarafından evrenin en büyük yetkinliÄŸi amacıyla öngörülmüş olan çok büyük bilgelik ya da uygunluk nedenleri vardır. Tanrı’nın ünüyle, adaletinin belirtileriyle, aynı zamanda bağışlayıcılığıyla ve genel olarak yetkinlikleriyle ilgili nedenler, ayrıca Aziz Paulus’un gönlünü hoÅŸ eden zenginliklerin sonsuz derinliÄŸi iÅŸte buna dayanır.
32.
Bu ilkelerin sofuluk ve din konusunda yararlılığı.
Sonunda öyle görünüyor ki az önce açıkladığımız düşünceler, özellikle Tanrı’nın iÅŸlemlerinin yetkinliÄŸiyle ilgili büyük ilke ve tüm olguları tüm koÅŸullarıyla içeren töz kavramıyla ilgili büyük ilke dine zarar vermek bir yana, dini doÄŸrulamaya, çok büyük güçlükleri ortadan kaldırmaya, ruhları Tanrı sevgisiyle tutuÅŸturmaya ve ruhları maddi olmayan tözlerin bilgisine yükseltmeye ÅŸimdiye kadar görülmüş varsayımlardan daha çok yararlar. Çünkü apaçık görülüyor ki tüm öbür tözler Tanrı’ya baÄŸlıdırlar, düşüncelerin bizim tözümüzden türemesi gibi; görülüyor ki Tanrı herkeste her ÅŸeydir ve yetkinlikleri ölçüsünde bütün yaratıklarla içten birleÅŸmiÅŸtir; etkisiyle dışarıdan onları belirleyen de yalnızca kendisidir; eylemde bulunmak doÄŸrudan doÄŸruya belirlemek demekse metafizik diliyle bu anlamda denebilir ki yalnızca Tanrı benim üzerimde eylemde bulunur, yalnızca o bana iyilik ya da kötülük yapabilir, öbür tözler ancak bu belirlenimlerin nedenlerine katkıda bulunurlar, çünkü Tanrı tözlerin tümünü göz önünde bulundurduÄŸundan iyiliklerini aralarında paylaÅŸtırır ve onları aralarında uyuÅŸmak zorunda bırakır. Tanrı aynı zamanda tözlerin iliÅŸkilerini ve iletiÅŸimlerini saÄŸlar, ÅŸunların olguları Tanrı’nın yüzünden öbürlerinin olgularıyla raslaşır ve uyuÅŸurlar ve sonuç olarak algılarımız böylece gerçekliÄŸe sahip olur. Ancak, uygulamada eylem yukarıda açıkladığım anlamda özel nedenlere baÄŸlanır, çünkü özel durumlarda evrensel nedeni belirlemek her zaman gerekli deÄŸildir.
Åžu da görülmektedir: her tözün yetkin bir kendiliÄŸindenliÄŸi vardır (ussal varlıklarda özgürlük olan ÅŸey); ona olan her ÅŸeyin fikrinin bir sonucu ya da varlığının bir sonucu olduÄŸu, onu tek Tanrı’dan baÅŸka bir ÅŸeyin belirlemediÄŸi de görülür. Bu yüzden, ruhu çok yüksek bir kiÅŸi, kutsallığıyla çok saygı görmüş bir kiÅŸi ÅŸunu söylemeyi alışkanlık edinmiÅŸti: ruh hemen her zaman dünyada yalnızca Tanrı ve kendisi varmış gibi düşünmelidir.
Hiçbir ÅŸey ölümsüzlüğü ruhun bu bağımsızlığı ve geniÅŸliÄŸi kadar güzel anlatamaz; iÅŸte bu bağımsızlık ve geniÅŸlik ruhu tüm dıştan ÅŸeylere karşı korur; çünkü o kendi dünyasını yalnızca kendi kurar ve Tanrı’yla yetinir; dünyanın kendini yıkması olası deÄŸildir (ruh dünyanın canlı, sürekli anlatımıdır), ruhun hiçleÅŸmeden yokolması da olası deÄŸildir; bunun gibi, bedenimiz diye adlandırılan o yaygın kitlenin deÄŸiÅŸimlerinin ruh üzerinde herhangi bir etkisi olması, bu bedenin ortadan kalkmasının bölünemez olanı yoketmesi olası deÄŸildir.
33.
Ruhla beden birliğinin açıklanması ya da açıklanamaz denen ya da mucizeyle ilgili denen birliğin açıklanması ve karışık algıların kökeninin açıklanması.
Bu arada ruh ve beden birliğiyle ilgili o büyük gizin beklenmedik biçimde açıklanışı yani birindeki edilimlerle edimlerin öbüründeki edimlerle ve edilimlerle ya da uyarlı olgularla birlikte olması da görülüyor. Çünkü birinin öbürü üzerindeki etkisini kavramak olası değildir, sıradan ve özel bir şeyde doğrudan doğruya evrensel nedenin olağanüstü işlemine başvurmak usa uygun düşmez. Gerçek neden şudur: söylediğimiz gibi, ruhun ve her tözün başına gelen yalnızca kavramının bir sonucudur, öyleyse ruhun fikri ya da özü tüm görünüşlerinin ya da algılarının onun kendi doğasından oluşmasını (sponte) kendinde taşır; tam tamına öyle olur ki ruhun fikri ya da özü tüm evrende olup biteni kendiliklerinden karşılarlar, ruha bağlanmış olan bedene de daha özel ve daha yetkin olarak karşılık olurlar; çünkü ruh evrenin durumunu , belli bir biçimde ve belli bir zaman için, başka bedenlerin kendi bedeniyle ilişkisinde açıklar. Bu da bedenimizin özümüze bağlı olmadan nasıl bizim olduğunu açıklar. Sanırım, düşünmeyi bilenler ilkelerimizi doğru yargılayacaklardır, onlara dayanarak bir başka göze açıklanamaz görünen bağlantının, ruhla beden arasında varolan bağlantının neye dayandığını göreceklerdir.
Şu da görülüyor ki duyularımızın algıları açık oldukları zaman bile zorunlu olarak bazı karmaşık duyguları da içerirler, çünkü evrenin tüm bedenleri duygu yakınlığı içinde olduklarından bizim bedenimiz tüm öbür bedenlerin izlenimlerini alır; duyularımız her ne kadar bütünle ilişkiliyse de ruhumuzun özel olarak bütüne ulaşması olası değildir; bu yüzden karışık duygularımız sonsuz olan bir algılar çeşitliliğinin sonucudur. Bu biraz da deniz kıyısına yaklaşan kişilerin duyduğu o bulanık gürültüye benzer, bu gürültü sayısız dalga vuruşlarının üst üste gelmesiyle oluşmuştur. Tek bir algı oluşturacak biçimde aralarında uyuşmuş olmayan birçok algı arasında hepsinin üstüne çıkabilecek bir algı yoksa, bunların tümü hemen hemen aynı ölçüde güçlü izlenimler veriyorlarsa ya da ruhun dikkatini belirleme konusunda eşit ağırlıktaysalar ruh bu algıların sezgisine karışık olarak varabilecektir.
34.
Ruhların ve öbür tözlerin, insan ruhunun ya da ruhsal tözlerin birbirlerinden ayrı oluşları üzerine, öne sürülen ölmezlikte anmanın önemi üzerine.
Diyelim ki “unum per se” (21) oluÅŸturan bedenlerin tıpkı insanda olduÄŸu gibi töz oldukları, tözsel biçimlere sahip oldukları, hayvanların da ruhları olduÄŸu düşünülünce ÅŸunu apaçık benimsemek zorunda kalırız: bu ruhlar ve tözsel biçimler tam olarak ölmezler, baÅŸka filozofların görüşlerinde ortaya konulan atomlar ya da maddenin son parçaları gibi; çünkü hiçbir töz ölmez, tümüyle baÅŸka olabilse de. Bunlar ruhlardan daha az yetkin biçimde de olsa tüm evreni açıklarlar. BaÅŸlıca ayrım ÅŸudur: onlar ne olduklarını, ne yaptıklarını bilmezler, bundan ötürü görüş ortaya koyamazlar, zorunlu ve evrensel doÄŸrular ortaya koyamazlar. Kendileri üzerine düşünemedikleri için ahlaksal nitelikleri yoktur, buna göre hemen hemen bir tırtılın kelebeÄŸe dönüşmesinde gördüğümüz gibi binbir dönüşüm geçirseler de, ahlak açısından ya da uygulama açısından onların öldüğünü söylemek, hatta fizik olarak öldüklerini söylemek aynı anlama gelmektedir, çünkü biz her zaman bedenler bozularak ölürler deriz. Ancak ne olduÄŸunu bilen ve ÅŸu çok ÅŸey anlatan “Ben” sözünü söyleyebilen bilinçli ruh varlığını sürdürmekle kalmıyor, metafizik açıdan öbürlerinden daha çok varlık ortaya koymuyor, ancak ahlak açısından hep olduÄŸu gibi kalıyor ve aynı kiÅŸiliÄŸi oluÅŸturuyor. Çünkü ruhu cezaya ve ödüle yatkın kılan bu “Ben”in anısı ya da bilgisidir. Onun için ahlakta ve dinde öngörülen ölümsüzlük tek başına bu tözlere uygun olan bu sürekli varoluÅŸla sınırlı deÄŸildir, çünkü önce ne olduÄŸunun anısı olmadan bu ölümsüzlüğün istenir bir yanı olmayacaktır. Herhangi bir kiÅŸinin ne olduÄŸunu tümüyle unutmak koÅŸuluyla birdenbire Çin kralı olduÄŸunu varsayalım: uygulama ya da sezilebilen sonuçlar açısından bu durum onun yok edilmesi ve o anda bir Çin kralının varedilmesi deÄŸil midir? Bu kiÅŸinin böyle bir ÅŸeyi dilemesi için hiçbir neden yoktur.
35.
Ruhların yüksekliÄŸi, Tanrı’nın ruhları öteki yaratıklara yeÄŸ tutarak alışı, ruhların dünyadan çok Tanrı’yı, öteki tözlerin Tanrı’dan çok dünyayı açıklayışı.
Tanrı’nın yalnızca bizim tözümüzü deÄŸil aynı zamanda kiÅŸiliÄŸimizi de, yani kim olduÄŸumuzun anısını ve bilgisini de (bunların seçik bilgisi bazen uykuda ve baygınlık durumunda etkin olmaktan çıksa da) koruyacağını doÄŸal nedenlere göre yargılayabilmek için ahlakla metafiziÄŸi baÄŸdaÅŸtırmak gerekir: yani Tanrı’yı bütün tözlerin ve bütün varlıkların ilkesi ve nedeni olarak deÄŸil, bütün kiÅŸilerin ya da düşünceli tözlerin, bütün ruhların bir arada oluÅŸturduÄŸu evrenin, en yetkin kentin ya da devletin mutlakyöneticisi gibi almalıyız. Tanrı’nın kendisi de bütün ruhların en yetkini olduÄŸu gibi varlıkların da en büyüğüdür. Çünkü, hiç kuÅŸku yok, ruhlar en yetkin ve Tanrı’yı en iyi açıklayan varlıklardır. Tözlerin tüm doÄŸası, amacı, erdemi ve iÅŸlevi, yeterince açıklanmış olduÄŸu üzere, Tanrı’yı ve evreni açıklamaktan baÅŸka bir ÅŸey olmadığı için, onu ne yaptıklarını bilerek açıklayan, Tanrı’yla ve evrenle ilgili büyük doÄŸruları bilmeye yatkın olan tözlerin, doÄŸruları bilmeye yatkın olmayan, duygulardan ve bilgiden tümüyle yoksun olan o kaba doÄŸalarla karşılaÅŸtırılamayacak kadar açıklayıcı olduklarından kuÅŸkuya düşülemez; düşünceli tözlerle düşünceli olmayan tözler arasındaki ayrım o kadar büyüktür ki onu aynayla aynada kendini gören arasındaki ayrıma benzetebiliriz.
Tanrı da ruhların en büyüğü ve en bilgesi olduÄŸundan ÅŸu yargıya varmak çok kolaydır: Tanrı deyim yerindeyse kendileriyle konuÅŸmaya girdiÄŸi ve hatta çevrelerine girdiÄŸi varlıklara duygularını ve istemlerini özel bir biçimde bildirir, öyle ki onlar kendilerine iyilik edeni tanıyabilirler ve sevebilirler, onlar Tanrı’yı ruhların araçlarından baÅŸka bir ÅŸey olmayan o geriye kalan ÅŸeylerden daha çok ilgilendirirler: tüm bilge kiÅŸilerin baÅŸka herhangi bir ÅŸeyden çok (bu ÅŸey ne ölçüde deÄŸerli olursa olsun) bir insana önem veriÅŸini gördüğümüz gibi; ve öyle görünüyor ki gerçekte hoÅŸnut olan bir ruh için en büyük doyum baÅŸkalarınca sevildiÄŸini görmektir: oysa Tanrı’da şöyle bir ayrım ortaya çıkıyor, yaratıkların bilgisi onun yüce ve tam mutluluÄŸunun bir sonucu olduÄŸundan, onun ünü ve bizim tapınışımız onun doygunluÄŸuna katkıda bulunmak ya da onun bir ölçüde nedeni olmak şöyle dursun, bu doygunluÄŸa hiçbir ÅŸey katamaz. Bununla birlikte, sonlu ruhlarda iyi ve ussal olan her ÅŸey de orada bulunur ve en deÄŸerli ve en az bulunur hayvanlardan birinin deÄŸil de bir insanın yaÅŸamını korumayı yeÄŸleyen bir kralı nasıl översek tüm mutlakyöneticilerin en aydınının ve en adaletlisinin de böyle düşündüğünden kuÅŸkuya düşmemeliyiz.
36.
Tanrı ruhların bir araya gelmesiyle oluşmuş en yetkin devletin mutlakyöneticisidir. Onun başlıca amacı bu Tanrı devletinin mutluluğudur.
Gerçekten ruhlar yetkinleşmeye en yatkın tözlerdir, yetkinliklerinin bir özelliği vardır, o da onların birbirlerine çok az engel olduklarıdır ya da birbirlerine daha çok yardım ettikleridir, ne var ki en erdemliler en yetkin dost olabilirler; buradan apaçık olarak şu sonuç çıkar: genel olarak her zaman en büyük yetkinliğe yönelen Tanrı ruhlara en büyük özeni gösterecek, onlara yalnızca genel olarak değil, birbirine özel olarak da evrensel uyumun olası kıldığı en çok yetkinliği verecektir.
Bu arada ÅŸunu da söyleyebiliriz: Tanrı bir ruh olmakla varlıkların kaynağıdır; öbür türlü, en iyiyi seçmekte istem eksikliÄŸi olsaydı, bir olasının bir baÅŸka olasıya yeÄŸ tutulabilmesi için hiçbir neden olmayacaktı. Böylece Tanrı’nın bir ruh olma niteliÄŸi, yaratıklarla ilgili olarak sahip olabileceÄŸi tüm belirlenimlerin başında gelmektedir: yalnızca ruhlar Tanrı’nın imgesine göre yaratılmışlardır, onun ırkından, onun evinin çocukları gibidirler; çünkü yalnızca onlar Tanrı’ya özgürce hizmet edebilirler, Tanrı’nın doÄŸasına öykünerek bilgiyle eylemde bulunurlar: tek bir ruh bütün bir dünyaya deÄŸer, çünkü onu tek başına açıklamaz, ancak onu tanır ve Tanrı gibi kendini dünyada yönetir. Öyle ki, her töz tüm evreni açıklasa da öbür tözler Tanrı’dan çok dünyayı açıklar; ama ruhlar dünyadan çok Tanrı’yı açıklar gibidirler. Ruhları basit yaratıklar için olası olduÄŸu ölçüde Tanrı’ya yaklaÅŸtıran o yüce ruhsal doÄŸa, dolayısıyla Tanrı’nın onlardan kazandığı ün geri kalan varlıklardan kazandığından daha çoktur ya da daha doÄŸrusu öbür varlıklar Tanrı’yı yüceltmek için ancak maddeyi verirler.
Bu yüzden Tanrı’nın kendisini ruhların efendisi ya da mutlakyöneticisi kılan bu ahlaksal nitelik onu kiÅŸisel olarak pek özel bir biçimde ilgilendirir. O bununla insanlaşır, “antropoloji” lere katlanmak ister, bir hükümdarın uyruklarıyla bir olması gibi bizimle topluma girer; bu belirleme onun için o kadar önemlidir ki içinde yaÅŸayanların en büyük olası mutluluÄŸuna dayanan devletinin mutlu ve verimli durumu yasalarının en yücesi olmaktadır. Çünkü varlıklar için yetkinlik neyse kiÅŸiler için mutluluk odur. Fiziksel evrenin varoluÅŸunun birinci ilkesi ona olabildiÄŸince büyük yetkinliÄŸi vermekse evrenin en soylu parçası olan ahlak dünyasının ya da Tanrı devletinin ilk tasarımı da ona olası olan en çok mutluluÄŸu yaymaktır.
Kuşkuya gerek yok, Tanrı her şeyi öyle bir düzene koymuştur ki buna göre kaçınılmaz bir biçimde ruhlar sürekli olarak yaşamakla kalmazlar, dünyanın hiçbir tözü yitirmemesi gibi devletinin de hiçbir şeyi yitirmemesi için ahlaksal niteliklerini de her zaman korurlar. Sonuç olarak, ruhlar ne olduklarını her zaman bileceklerdir, böyle olmasaydı ödül ve ceza almaya yatkın olamayacaklardı; oysa bu yatkınlık bir devletin, özellikle hiçbir şeyin eksik olmadığı en yetkin devletin özünden bir parçadır.
Sonuç olarak, Tanrı mutlakyöneticilerin en adaletlisi ve en iyi yüreklisi olduğundan, içtenlikli ve ciddi olmak koşuluyla iyi niyet istediğinden uyrukları daha iyi koşullar isteyemezler ve o da uyruklarını tümüyle mutlu kılabilmek için yalnızca sevilmek ister.
37.
İsa gökyüzü krallığının gizlerini ve eşsiz yasalarını ve onu sevenlerin hazırladığı en yüce mutluluğun büyüklüğünü insanlara bildirir.
Eski filozoflar bu önemli doÄŸruların pek azını tanıdılar; yalnızca İsa onları tanrısal bir biçimde açıkladı, o kadar açık ve o kadar içten anlattı ki en kaba ruhlar bile onu kavradılar; böylece onun İncil’i insani ÅŸeylerin görünümünü tümüyle deÄŸiÅŸtirdi; o bize gökyüzü devletini ve Tanrı ülkesi adına yaraşır olan ÅŸeyi, ruhların o yetkin ülkesini tanıttı, onun eÅŸsiz yasalarını tanımamızı saÄŸladı: Tanrı’nın bizi ne çok sevdiÄŸini, bizi ilgilendiren her ÅŸeyi ne büyük uyarlıkla hazırladığını, serçelere bile özen gösteren Tanrı’nın kendisi için en deÄŸerli ussal varlıkları gözden uzak tutmayacağını, başımızdaki tüm saçların sayılmış olduÄŸunu, yerle gök yok olsa bile Tanrı sevgisiyle kurtuluÅŸumuzun düzeninin yok olmayacağını, Tanrı’nın bütün dünya düzeninden çok düşünceli varlıkların en küçüğüne önem verdiÄŸini, bedenleri yok ederken ruhlara kötülük edemeyenlerden korkmamamız gerektiÄŸini, çünkü ancak Tanrı’nın ruhları mutlu ya da mutsuz kılabileceÄŸini, onun ruhu evrendeki bütün oluÅŸumlardan korunmuÅŸ olduÄŸu için doÄŸruların onun elinde bulunduÄŸunu, tek Tanrı’dan baÅŸka hiçbir ÅŸeyin o ruhlar üzerinde etkin olamayacağını, eylemlerimizden hiçbirinin unutulmadığını, boÅŸ sözlerden iyi kullanılmış bir kaşık suya kadar her ÅŸeyin göz önünde tutulacağını, son olarak her ÅŸeyin iyilerin en yüce iyiliÄŸi için bir sonuca ulaÅŸması gerektiÄŸini, dürüstlerin güneÅŸler gibi olacaklarını; Tanrı’nın kendisini sevenler için hazırladığı mutluluÄŸa yakın herhangi bir ÅŸeyi duyularımızın da, düşüncemizin de hiç tanımamış olduÄŸunu bize gösteren yalnızca odur.
AÇIKLAMALAR
1. Rantiye.
2. Spinozacılar.
3. Descartes’a gönderme yapıyor.
4. Yeni skolastikler.
5. Az kötü olanda iyinin özellikleri, az iyi olanda kötünün özellikleri vardır.
6. Yeni skolastikler.
7. Varsayımsal olarak.
8. Sekincilik ya da dingincilik: ruh yetkinliÄŸini Tanrı’ya dinginlik içinde yönelme isteminde bulan öğreti.
9. Gerçek dostluk aynı şeyi istemek ve aynı şeyden kaçınmaktır.
10. Eylemler tözlere bağlıdır.
11. Sayısal olarak.
12. Burada her birey aşağı bir türdür.
13. Kendi konusu içindeymiş gibi.
14. AÅŸağı olanın daha yukarı olandan; evrenin Tanrı’dan çıkması.
15. KendiliÄŸinden varolan.
16. Leibniz burada biçimsel bir yanılgıya düşüyor. Platon’un Menon diyaloÄŸunda anımsayan kiÅŸi bir çocuk deÄŸil Menon adlı bir köledir.
17. Bu dünyaya gelen tüm insanları aydınlatan ışık.
18. Ussal ruh için etkin anlık.
19. Servetin yüksekliği anlamında.
20. Kendilerine inanacağına inandığı kimseleri.
21. BirliÄŸi kendinden gelen.
Fransızcadan Çeviren: Afşar Timuçin
Cevap Yaz