Hrıstiyanlığa Lânet

Türkçesi:
ORUÇ ARUOBA

Metin üzerine not

 

Burada sunulan çeviri, Nietzsche’nin yayına hazır kitap tasarısı olarak tamamlayıp, 30 Eylül 1888 tarihini ve Antichrist/Fluch auf da Christenthum başlığını attığı metnin, 1961’de (Podach) ve 1969’da (KGW), elyazmasına dayanılarak gerçekleştirilen güvenilir basımlardan yapılmış çevirisidir. Kitap, bu basımlardan önce, çeşitli nedenlerle çeşitli metinsel bozukluklar içerir biçimlerde yayınlandığından, önceki yayınlanışları burada hesaba katılmamıştır.

 

Metin ve yayınlanmasının tarihiyle ilgili bazı noktalar ve kaynakların gönderileri, Çevirenin Notları’na konmuştur. Aynı şekilde, deyimlerle ilgili açıklamalar ile metinde yabancı dillerde bırakılan yerlerin anlamları, cildin sonundaki Notlar’a, bölüm sayısı belirtilerek, eklenmiştir.

 

O R U Ç  A R U O B A, İstanbul, Şubat 1986

 

İkinci baskıya not

 

İkinci bası için metin yeniden dizilmiş, çeviri gözden geçirilmiş, ilk basıda bulunan –az sayıda– dizgi hatası düzeltilmiş, Notlar biraz genişletilerek bazı yeni açıklamalar eklenmiştir.

 

O R U Ç  A R U O B A, İstanbul, Kasım 1987

 

Üçünçü baskıya not

 

Üçüncü baskıda offset tekniğine geçilmiş, metin yeniden dizilmiş ve K G W metni ile (yeniden) karşılaştırılmış; önceki basılarda ortaya çıkmış önemli bazı atlamalar ve yanlışlar düzeltilmiştir. Bu karşılaştırma sırasında bana yardımcı olan dostum Kılınç Alkan’a teşekkür ederim.

Bu baskı da, Notlar bölümüne bazı yeni açıklamalar eklenmiştir.

 

O R U Ç  A R U O B A, İstanbul, Aralık 1995

 

Dördüncü baskıya not

 

Dördüncü bası için metin yeniden dizilmiştir; Notlar’a az sayıda yeni açımlama eklenmiştir.

 

O R U Ç  A R U O B A, İstanbul, Ağuston 2000

 


 

f r ı e d r ı c h  n ı e t z s c h e

 

 

 

Friedrich Wilhelm Nietzsche, 15 Ekim 1844′de, Kuzey DoÄŸu Almanya’nın, babasının papaz olduÄŸu küçük bir kasabasında, Röcken’de doÄŸdu. BeÅŸ yaşındayken babası ölünce, annesi, kızkardeÅŸi, çeÅŸitli teyze ve halalarıyla birlikte Naumburg’a giden küçük Fritz, orta öğretimini ünlü ‘klasik’ okul Schulpforta’da tamamladı. Yüksek öğrenimi için önce teoloji okumaya baÅŸlayan Nietzsche, hocası olan ünlü bilgin Ritschl’ın etkisiyle, filolojiye, özellikle de Eski Yunan incelemelerine kaydı. Bonn ve Leipzig üniversitelerinde okuduktan sonra, henüz doktorasını bile vermemiÅŸken, 1869 yılında (yirmibeÅŸ yaşındayken) İsviçre’nin Basel Üniversitesinin Klasik Filoloji Kürsüsüne olaÄŸanüstü Profesör olarak çaÄŸrıldı.

 

Bu sıralarda Schopenhauer’in felsefesi ve Wagner’in müziÄŸine hayranlık besleyen gencin ilk yapıtı, Musikinin Ruhundan Tragedyanın DoÄŸuÅŸu, getirdiÄŸi yepyeni kültür anlayışı ve çaÄŸdaÅŸlık yorumuyla, hem ilgi uyandırdı hem de üzerine ÅŸimÅŸekler çekti. Bunu, özellikle ahlak konularında yoÄŸunlaÅŸan çeÅŸitli kitapları izledi.

 

1879′da, gönüllü olarak katıldığı 1870 Alman – Fransız savaşında geçirdiÄŸi hastalıkların iyice artmasıyla, üniversitedeki görevinden emekliye ayrılarak, saÄŸlığını koruyabileceÄŸi bir yer arayışı içinde, kışları İtalya kıyılarında, yazları İsviçre daÄŸlarında yaÅŸayarak, kendini tamamiyle yazılarına verdi. 1883′de, bir yıl önce tanıştığı Rus asıllı kadın ÅŸair Lou Salome’nin de verdiÄŸi yücelme duygusuyla, Böyle Buyurdu Zerdüşt ‘ün ilk kitabını yazdı. Bunu 1885′e dek, ikinci, üçüncü ve dördüncü kitaplar ile, Zerdüşt ‘ün içeriÄŸine ‘düzyazı’ olarak yaklaÅŸan İyi ve Kötünün Ötesinde (1885) ve Ahlakın Soykütüğü (1887) izledi.

 

Zerdüşt sonrası döneminde, çeÅŸitli zamanlarda çeÅŸitli baÅŸlıklar tasarlayarak, bir Büyük Yapıt yazmaya giriÅŸen Nietzsche, son üretken yılı olan 1888′de, sırasıyla Wagner Olayı, Putların Batışı, Deccal, Ecce Homo ve Dionysos Dityrambosları adlı kitaplarını yazdı. 1889 yılının ilk günlerinde, Torino’da, sokakta kırbaçlanan bir sütçü beygirinin boynuna sarılıp aÄŸlamaya baÅŸlayan düşünür, öğrencilik yıllarında aldığı frengi mikrobu sonucu olduÄŸu tahmin edilen çılgınlığa gömüldü. 1900 yılına dek tinsel karanlık içinde bitkisel denebilecek yaÅŸamını sürdüren Nietzsche, kendisinden sonraki yüzyılda etkileri en yaygın olacak düşünce ürünlerini geride bırakarak 25 AÄŸustos’da ‘bengiliÄŸe’ göçtü…


 

ÖNSÖZ

 

Bu kitap en azlarındır. Belki de onlardan hiçbiri yaÅŸamıyor daha. Onlar, benim Zerdüşt’ümü anlayanlar olacaklar : kendimi, daha bugünden iÅŸitilecek kulaklar bulanlar ile nasıl karıştırabilirdim ki? Ancak öbürgündür benim olan. Kimileri öldükten sonra doÄŸar.

 

KiÅŸinin beni anlamasının, hem de zorunlukla anlamasının koÅŸulları, —bunları pek iyi bilirim. Benim yalnızca içtenliÄŸime, tutkuma dayanabilmek için, düşünsel konularda katılık kertesinde dürüst olması gerekir kiÅŸinin. DaÄŸlarda yaÅŸamaya, alışkın olması gerekir— çağın siyasetinin ve halkların çıkarcılıklarının sefil gevezeliÄŸini kendi altında görmeÄŸe. Aldırmaz olmuÅŸ olması gerekir, hiç sormaması gerekir, doÄŸruluk yararlı mıdır diye, bir kötü kader olup çıkar mı diye… Bugün kimsenin sorma yürekliliÄŸini göstermediÄŸi sorulara sertliÄŸin verdiÄŸi yatkınlık; yasaklanmış olana yüreklilik; labirente önceden-belirlenmiÅŸlik. Yedi yalnızlıkta edinilmiÅŸ bir deneyim. Yeni bir müzik için yeni kulaklar. En uzaklar için yeni gözler. Åžimdiye dek sağır kalınmış doÄŸrular için yeni bir vicdan. Ve yüce üslubun iktisat istemi: gücünü, heyecanlanmalarını derli-toplu tutmak… Kendi kendine saygı; kendi kendine sevgi; kendi kendisi karşısında koÅŸulsuz bir özgürlük…

 

İşte! Bunlardır benim okurlarım ancak, benim sahici okurlarım, benim önceden belirlenmiÅŸ okurlarım: geri kalan neye yarar ki —geri kalan, insanlıktır yalnızca.— KiÅŸinin, gücüyle, ruhunun yüksekliÄŸiyle, insanlığa tepeden bakması gerekir —hor görüşüyle…

 

 

F r I e d r I c h  N I e t z s c h e


 

1.

 

—Kendimizi aldatmayalım. Hiperborlularız biz,— pekâlâ biliriz ne denli kopuk yaÅŸadığımızı. «Ne karadan ne de denizden bulabilirsin Hiperborlulara giden yolu» : bunu daha Pindaros bilip söylemiÅŸti bizim için. Kuzeyin ötesinde, buzun, ölümün ötesinde —bizim yaÅŸamımız, bizim mutluluÄŸumuz… MutluluÄŸu keÅŸfettik biz, yolu biliyoruz artık, binlerce yılın labirentinden çıkışı bulduk. BaÅŸka kim bulabilirdi ki bu çıkışı? —Modern insan mı? —«Ne ettiÄŸimi bilmiyorum; ne ettiÄŸim bilmeyen herÅŸeyim ben» diye iç geçirir modern insan… Bu modernlikti bizi hasta eden, —tembel barışlar, korkak tavizler, modern Evet ve Hayır’ın bütün erdemli kirliliÄŸiydi. HerÅŸeyi «kavradığından» dolayı herÅŸeyi «bağışlayan» bu hoÅŸgörü, bu manda – yüreklilik, bizim için scirocco’dur. ÇaÄŸdaÅŸ erdemler ile öteki güney yelleri arasında yaÅŸamaktansa, buzlar içinde yaÅŸamak yeÄŸdir!… Yeterince yürekliydik, ne kendimizi ne de baÅŸkalarını esirgedik: ama, uzun süre, yürekliliÄŸimizi nereye yönelteceÄŸimizi bilemedik. KaramsarlaÅŸtık, durgunlaÅŸtık; bize yazgıcı dediler. Bizim yazgımız —doluluktu, gerilimdi, güçlerin birikimiydi. ÅžimÅŸeÄŸe, eyleme açtık, zayıfların mutluluÄŸundan, «boyuneÄŸiş»ten uzaktık… Göğümüzde saÄŸanak vardı; doÄŸa, bizim doÄŸamız, bulutlanıyor, kararıyordu — çünkü hiç yolumuz yoktu. MutluluÄŸumuzun formülü : Bir Evet, bir Hayır, düz bir çizgi, bir hedef …

 

2.

 

İyi nedir? —İnsanda güç duygusunu, güç istemini, gücün kendisini yükselten herşey.

Kötü nedir? —Zayıflıktan doğan herşey.

Mutluluk nedir? —Gücün büyüdüğü duygusu —bir engelin aşıldığı duygusu.

Doygunluk değil, daha çok güç; genel olarak barış değil, savaş; erdem değil, yetenek (Rönesans tarzı erdem, virtü, moralinsiz erdem).

Zayıflar, nasibi kıtlar yıkılıp gitmelidir: bizim insan sevgimizin baş ilkesi. Ve onlara yıkılıp gitsinler diye de yardım edilmelidir.

Herhangi bir günahtan daha zararlı olan nedir? —Nasibi kıtlara, zayıflara duyulan acımadan doğan eylem — Hristiyanlık.

 

3.

 

Burada ortaya koyduğum sorun, varlıklar sıralamasında insanlığın yerini ne almalıdır sorunu değildir (—insan bir sondur) : sorun, hangi tip insanın, daha yüksek değerlidir, yaşamaya daha değerdir, geleceği daha sağlamdır diye. yetiştirilmesi -gerektiği, istenmesi gerektiği sorunudur.

Bu yüksek deÄŸerli tip bundan önce de sık sık ortaya çıkmıştır: ama bir mutlu raslantı olarak, istisna olarak; hiçbir zaman da istenerek deÄŸil. Tersine, daha çok korkulmuÅŸtur ondan, ÅŸimdiye dek korkunç olanın ta kendisi olmuÅŸtur neredeyse; —ve bu korkudan dolayı da onun karşıtı olan tip istenmiÅŸ, yetiÅŸtirilmiÅŸ, elde de edilmiÅŸtir: evcil hayvan olan, sürü hayvanı olan, hasta hayvan olan insan, —Hristiyan…

 

4.

 

İnsanlık, bugün inanıldığı gibi, daha iyiye ya da daha güçlüye ya da daha yükseğe doğru bir gelişme göstermemektedir, «ilerleme», modern bir düşüncedir yalnızca, yani, yanlış bir düşünce. Bugünün Avrupalısı, değerlilik bakımından, Rönesans Avrupalısının fersah fersah altında kalır; ileriye doğru gelişme, herhangi bir zorunlukla, yükselme, yücelme, güçlenme değildir hiç de.

Bir baÅŸka anlamda, yeryüzünün en farklı yerlerinde, en farklı kültürlerde tek tek durumlarda bir baÅŸarıya ulaÅŸma hep görülür, bu baÅŸarıya ulaÅŸanlar da sahiden bir yüksek tip oluÅŸtururlar: insanlık toplamına göre bir çeÅŸit üstinsan… Böylesi ÅŸanslı, büyük basarı örnekleri hep olanaklı olmuÅŸtur, hep de olacak belki. Hatta, bütün bir soy, bir kavim, bir halk, bazı durumlarda böylesi isabetler olarak ortaya çıkabilir.

 

5.

 

Hristiyanlığı cicileyip bicileyip, allayıp pullamamalı: Hristiyanlık bu yüksek tip insana karşı ölümüne bir savaÅŸ vermiÅŸtir, bu tipin bütün temel içgüdülerini yasaklamış, bastırmış, bu içgüdülerden, kötüyü, kötünün ta kendisini imbiklemiÅŸ, süzüp çıkarmıştır, —üzerine suç atılan tipik insan olarak güçlü insan, «lanetli insan». Hristiyanlık bütün zayıfların, düşkünlerin, nasibi kıtların yanını tutmuÅŸ, güçlü yaÅŸamın ayakta duruÅŸ koÅŸullarının çeliÅŸiÄŸinden bir ideal çıkarmıştır; tinselliÄŸin en üst deÄŸerlerinin günahkârlık, sapıklık, ayartılma olarak duyulmalarını öğreterek, tinsel bakımdan güçlü doÄŸalıların bile akıllarını yozlaÅŸtırmıştır. En sefil örnek —Pascal’ın yozlaÅŸması, aklının kalıtsal ilk günahça yozlaÅŸtırıldığma inanan Pascal’ın; oysa Hristiyanlığından baÅŸka birÅŸey deÄŸildi aklını yozlaÅŸtıran!—

 

6.

 

Acı verici, tüyler ürpertici bir oyundu karşıma çıkan : insanın yozluğunun önündeki perdeyi çektim, açtım. Bu sözcük, benim ağzımda, en azından bir kuşkuya karşı korunmuştur: insan konusunda ahlaksal bir yakınma içerdiği kuşkusuna. Bu sözcük —yeniden altını çizmek istiyorum— m o r a l i n s i z bir anlamdadır : öylesine ki, bu yozluğu en güçlü bir biçimde, duyduğum yer, şimdiye dek en bilinçli olarak «erdem»e, «tanrısallığa» yönelinen yer olmuştur. Yozlaşmışlıktan anladığım, sanırım şimdiden sezinlendi, décadence anlamında: savım da, insanlığın bugün kendi en üst istenebilirliklerini biraraya topladığı değerlerin hepsinin, décadence değerleri olduğu.

Bir canlıya, bir türe, bir bireye, içgüdülerini yitirmişse, kendisine zararlı olanı seçiyor, yeğliyorsa,, yozlaşmış derim. «Yüce duygular»ın, «insanlık idealleri»nin bir tarihi —olası ki bu tarihi anlatmak da bana düşecek— insanın neden böylesine yozlaştığmın açıklaması olurdu neredeyse.

Yaşamın kendisiydi benim için büyümenin, dayanıklığın, kuvvetlerin birikmesinin içgüdüsü, gücün içgüdüsü : güç isteminin eksik olduğu yerde, düşüş vardır. Savım, insanlığın bütün en üst değerlerinde bu istemin eksik olduğudur, —en kutsal adlara bürünerek egemenliği elinde, tutanların, düşüş-değerleri, nihilistik değerler olduğu.

 

7.

 

Hristiyanlığa, acımanın dini denir. —Acıma, yaÅŸam duygusunun erkesini artıran gerilim verici duyguların karşıtı bir duygudur: çöküntü verici bir etkisi vardır. KiÅŸi, acıma duyduÄŸunda, gücünden yitirir. Acıma yoluyla, zaten acı çekmenin kendisinin yaÅŸama getirdiÄŸi güç eksilmesi, yoÄŸunlaşır, çeÅŸitlenir. Acı, acıma yoluyla bulaşıcı hale gelir; bazı durumlarda, acımayla, neden birimleri ile çarpık bir orantı oluÅŸturan bir toplam yaÅŸam eksilmesine, yaÅŸam erkesi eksilmesine ulaşılabilir (—Nasıralı’nın ölümünde, olduÄŸu gibi), ilk bakış açısı bu; ama daha da önemli bir açı var. Acımanın, doÄŸurageldiÄŸi tepkilere göre ölçüldüğünü düşünürsek, yaÅŸam için taşıdığı tehlikeli nitelik daha da açık bir ışığa çıkar. Acıma, geliÅŸmenin yasasını, seçi yasasını büyük çapta etkisiz kılar, çeler Batıp gitmek için olgunlaÅŸmış olanları ayakta tutar, yaÅŸamın bozuk kalıtımlılarının, sonu belirlenmiÅŸlerinin yararına kendini ayakta tutar, yaÅŸar tuttuÄŸu her tür nasibi kıtın bolluÄŸuyla da, yaÅŸamın kendisine karamsar, sorunsal bir görünüm verir. Acımaya bir erdem demeye kadar vardırılmıştır iÅŸ (—oysa her soylu ahlakta zayıflık olarak görülür—); daha da ileri gidilmiÅŸ, acıma, erdemin ta kendisi, bütün erdemlerin temeli ve kaynağı kılınmıştır, —tabiî, hep göz önünde tutulması gerekir ki, bu, nihilist bir felsefenin bakış açısından yapılmıştır, kalkanına yaÅŸamın yadsınmasını kazımış bir felsefenin. Schopenhauer tam ortamındaydı bu noktada : yaÅŸam, acıma yoluyla deÄŸillenir; deÄŸillenmeye deÄŸer kılınır —acıma, nihilizmin pratiÄŸidir. Yeniden söyleyelim: bu çöküntü verici ve bulaşıcı içgüdü, yaÅŸamın ayakta durmaya ve deÄŸer – yükseliÅŸine yönelik içgüdülerim çeler, siler, etkisiz kılar: böylelikle sefillerin koruyucusu olduÄŸu kadar sefaletin çoÄŸaltıcısı olarak da décadence’ın yükseliÅŸinin temel bir gerecidir, —acıma, hiçliÄŸe inandırır!… «Hiçlik» denmez tabiî buna : «öte» denir, ya da «Tanrı», ya da «Hakiki Hayat» denir, ya da Nirvana, KurtuluÅŸ, Kutsanmışlık… Dinsel – ahlaksal idiosynkrasi alanından edinilme bu masum retorik, burada hangi eÄŸilimin derin sözcüklerin kılığına büründüğü kavranınca, hemen çok daha az masum görünmeye baÅŸlar: yaÅŸam düşmanı eÄŸilimdir bu. Schopenhauer yaÅŸam düşmanıydı: bu yüzden erdem haline geldi acıma onun için… BilindiÄŸi gibi, Aristoteles acımayı hastalıklı ve tehlikeli bir durum olarak gördü, arada sırada bir arındırıcıyla giderilmesi doÄŸru olacak bir durum : trajediyi de bir arındırıcı olarak aldı. Sahiden, Schopenhauer’de (ve ne yazık St. Petersburg’dan Paris’e dek, Tolstoy’dan Wagner’e dek bütün yazınsal ve sanatsal décadence’ımızda) görülen bu böylesine hastalıklı ve. tehlikeli acıma birikimi için, yaÅŸam içgüdülerinde bir tedavi yolu aramak gerekirdi: ki bu birikim patlasın, aksın. SaÄŸlıksız çaÄŸdaÅŸlığımız içinde Hristiyanca acımadan daha saÄŸlıksız birÅŸey yok. Burada hekim olmak, burada acımasız olmak, burada neÅŸter kullanmak — bize aittir bu; bu bizim insan sevgimizdir, bu yüzden filozoflarız biz, biz Hiperborlular!— — —

 

8.

 

Kimi kendi karşıtımız olarak duyduÄŸumuzu söylemek gerek —tanrıbilimciler ile kanına tanrıbilimcilik bulaÅŸmış herÅŸey —bütün felsefemiz… KiÅŸinin de, bu yazgıyı yakından tanıması, dahası, kendisinde yaÅŸamış olması, onun yüzünden neredeyse batıp gitmiÅŸ olması gerekir, burada artık ÅŸakaya yer olmadığını anlaması için (—şu bizim Bay DoÄŸabilimci ve Fizyologlarımızın özgür-tinciliÄŸi, benim gözümde, ÅŸakadır, —bu konulardaki tutku yok onlarda, bu konulardan acı çekmiÅŸ olma yok—). Bu zehirlenme, düşünüldüğünden daha yaygındır: tanrıbilimciliÄŸin burnubüyüklük içgüdüsünü, bugün kiÅŸinin kendisini «idealist» duyduÄŸu heryerde buldum, —kiÅŸinin, yüksek bir kaynaÄŸa dayanarak, kendinde gerçekliÄŸe tepeden, yabancı gözlerle bakma hakkını bulduÄŸu heryerde… idealist, tıpkı rahip gibi, bütün büyük kavramları elinde tutar (—yalnızca elinde de deÄŸil!), onları iyi niyetli bir horgörüyle, «anlama yetisi»ne, «duyular»a, «onurlar»a, «mutlu yaÅŸam »a, «bilim»e karşı kullanır; bunları, üzerinde saf kendi – içinliÄŸindeki «Tin»in uçuÅŸtuÄŸu, zararlı, sapıtıcı güçler olarak, kendi altında görür —sanki ÅŸimdiye dek alçakgönüllülük, saflık, boynu büküklük, tek sözcükle kutsallık, yaÅŸama, çekinilecek ÅŸeylerin ve günahların topundan daha çok zarar vermemiÅŸ gibi… Saf tin, safi yalandır… Rahip, yaÅŸamın bu meslekten yoksayıcısı, yalanlayıcısı, zehirleyicisi, yüksek bir insan türü sayıldığı sürece, doÄŸru nedir sorusuna hiçbir yanıt bulunamaz. Hiçin ve olumsuzlamanın bu bilinçli avukatı, «Hakikat»in sözcüsü yerine konduÄŸunda, doÄŸru zaten tepesi üstüne çevrilmiÅŸtir.

 

9.

 

SavaÅŸ açtığım bu tanrıbilimci içgüdüsüdür: heryerde buldum onun izlerini. Damarlarında tanrıbilimci kanı akanlar, bütün ÅŸeylere daha başından eÄŸri, dürüst olmayan bir tavırla yaklaşırlar. Bu yaklaşım sonucu oluÅŸan tutku, kendine inanç adını takar: kendi karşısında, saÄŸalmaz sahtelik görünümünden acı çekmemek için, gözünü sımsıkı, hepten yummak. HerÅŸeye yönelik bu çarpık optikten, bir ahlak, bir erdem, bir kutsallık çıkarırlar, yanlış görme, iyi vicdan haline getirilir —bu optik, «Tanrı», «Kurtuluş», «Ebediyet» adlarıyla sakrosankt kılındıktan sonra da, baÅŸka herhangi bir optik türünün artık deÄŸer taşımaması talep edilir. Tanrıbilimci içgüdüsünü baÅŸka heryerde de kazıp ortaya çıkardım : bu içgüdü, yeryüzünde, bulunan en yaygın sahtelik biçimi, sahteliÄŸin sahici yeraltı biçimidir. Bir tanrıbilimcinin doÄŸru diye duyduÄŸu, yanlış olmak zorundadır: bu bir doÄŸruluk ölçütü neredeyse. Tanrıbilimcinin en alttaki derin kendini ayakta tutma içgüdüsüdür, gerçekliÄŸin herhangi bir bakımdan saygıdeÄŸer bulunmasını, ya da hatta yalnızca dilegelmesini bile yasaklayan. TanrıbilimciliÄŸin etkilerinin yayıldığı heryerde, deÄŸer yargısı tepesi üstüne çevrilmiÅŸtir, «doÄŸru» ve «yanlış» kavramları zorunlu olarak terstir: burada, yaÅŸama en zararlı olana «doÄŸru» denir; onu yükselten, yücelten, evetleyen, haklı ve üstün kılana da «yanlış»… Tanrıbilimciler hükümdarların (ya da halkların—) «vicdan»ları yoluyla güce el attıkları zaman da, temelde hep neyin olup-bittiÄŸinden kuÅŸkumuz olmaz: Son istemi, nihilistik istem, gücü istemektedir…

 

10.

 

Felsefenin Tanrıbilimci kanıyla kirlendiÄŸini söylediÄŸimde, Almanlar tarafından hemen anlaşılır demek İstediÄŸim. Protestan papaz, Alman felsefesinin büyükbabasıdır; protestanlığın kendisi de onun peccatum originale’si. Protestanlığın tanımı: Hristiyanlığın — ve aklın bir yanına inen inme… «Tubingen Darüşşafakası» sözünü söylemek yeter, Alman felsefesinin temelde ne olduÄŸunu kavramak için — dolambaçlı bir tanrıbilim… Åžvab’lar Almanya’nın en iyi yalancılarıdır, masumca yalan söylerler… Kant’ın ortaya çıkışının, dörtte üçü papazların, hocaların oÄŸullarından oluÅŸan Alman öğrenim dünyasında estirdiÄŸi ÅŸenlik havası nereden geliyor? Kant’la daha iyiye doÄŸru bir gidiÅŸin baÅŸladığı yollu, bugün bile yankılanan Alman kanısı nereden? Alman öğrenimcilerinin tanrıbilimci içgüdüsü, bu noktada neyin yeniden olanaklı kılındığını sezinledi… Eski ideale varan bir gizli yol açılmıştı, «Hakiki Dünya» kavramı, ahlakın dünyanın özü olduÄŸu kavramı (—yanlışlar içinde bu en berbat iki yanlış!), ÅŸimdi, sinsi-kurnaz bir skepsis sayesinde, yeniden, kanıtlanabilir kılınmış olmasa da, artık çürütülemez kılınmıştı… Akıl, aklın hakkı, ulaÅŸamıyordu oraya… Gerçeklik «görünüştelik» haline sokulmuÅŸ; baÅŸtan aÅŸağı yalandan bir dünya, varlıkların dünyası, gerçeklik haline sokulmuÅŸtu… Kant’ın baÅŸarısı, salt bir tanrıbilimci baÅŸarısıdır: Kant, Luther gibi, Leibniz gibi, kendi başına ayakta duramayan Alman dürüstlüğünün yeni bir payandasıydı — —

 

11.

 

Ahlakçı Kant’a da bir sözümüz var: Bir erdemin, kendi buluÅŸumuz, kendi kiÅŸisel-özel gereksinmemiz ve gerekirliÄŸimiz olması gerekir: baÅŸka her türlü anlamda, bir tehlikeden baÅŸka birÅŸey deÄŸildir. YaÅŸamımızın belirlemediÄŸi birÅŸey ona zarar verir: Kant’ın olmasını istediÄŸi gibi, salt «erdem» kavramı karşısındaki bir saygı duygusundan çıkan bir erdem, zararlıdır. «Erdem», «ödev», «kendi başına iyi», kiÅŸisel-özel-olmayan, genel-geçer nitelikte iyi —uydurmalardır bütün bunlar; içinde çöküşün, yaÅŸamın son güçsüzleÅŸmesinin, Königsberg ÇinliliÄŸi’nin dilegeldiÄŸi uydurmalar. Ayakta durmanın ve büyümenin en derin yasaları, bunun tersini buyurur : herkesin kendi erdemini, kendi kesin buyruÄŸunu bulmasını. Bir halk, kendi ödevini, genel olarak ödev kavramıyla karıştırınca, batar. HiçbirÅŸey, bu kiÅŸisel – özel – olmayan» ödev kadar, bu soyutlama moloh’u karşısında özveri kadar, derinden, içten yıkıcı deÄŸildir. —Kant’ın kesin buyruÄŸunun yaÅŸama zararlı duyulmaması!… Tanrıbilimci içgüdüsünden baÅŸka birÅŸey deÄŸildi onu kanatları altına alan! —YaÅŸam içgüdüsüyle yapılan bir eylem, bu eylemin yapılmasıyla duyulan hazda, doÄŸru, haklı, yerinde bir eylem olduÄŸunun kanıtını bulur: o Hristiyan-dogmatik barsaklı nihilistin hazdan anladığı ise bir yergidir… İç zorunluk olmaksızın, derin bir kiÅŸisel – özel seçim olmaksızın, haz olmaksızın, «ödev»in otomatı olarak çalışmak, düşünmek, duymak kadar hızla yıkan baÅŸka ne olabilir? Bu, tam da décadence’in reçetesidir, hatta budalalığın reçetesi… Kant, budala oldu. —Hem de Goethe ‘nin çaÄŸdaşıydı bu! Bu yazgı örümceÄŸi, Alman filozofunun ta kendisi sayıldı, —daha hâlâ da sayılıyor!… Almanlar için düşündüklerimi söylemeÄŸe edebim elvermiyor… Fransız Devrimi’ni, devletin organik olmayan biçiminden organik biçimine geçiÅŸ diye gören Kant deÄŸil miydi? insanın ahlaksal yapısından baÅŸka birÅŸeyle açıklanamayacak bir olay, tek bir örnekle «insanlığın iyiye eÄŸilimi»nin bütünüyle kanıtlanabileceÄŸi bir olay olup olmadığını kendi kendine sormamış mıydı? Kant’ın yanıtı: «Bu, Devrim’dir.» HerÅŸeyi, herbir ÅŸeyi yanlış kavrama içgüdüsü, doÄŸaya aykırılığın içgüdüleÅŸmesi, Alman décadence’inin felsefe olup çıkması — iÅŸte Kant budur! —

 

12.

 

Bir – iki şüpheciyi, felsefe tarihinin dürüst tipini bir yana ayırıyorum: geri kalanların, düşünsel dürüstlüğün daha ilk gereklerinden bile haberleri yoktur. Topu, hanımcıklar gibi davranırlar, bütün bu büyük gayretkeÅŸler ve hilkat garibeleri —«güzel duygular»ı kanıtlama sayarlar, «dolu yüreÄŸi» tanrılığın körüğü sayarlar, kanmayı da doÄŸruluÄŸun ölçütü. En sonunda da Kant, olanca «Alman» masumluÄŸuyla, bu yozlaÅŸma biçimini, bu düşünsel vicdan eksikliÄŸini, «pratik akıl» kavramı altında bilimselleÅŸtirmeÄŸe çalıştı: akla boÅŸverilen durumlar için bir akıl icadetti, yani, ahlakın dilegeldiÄŸi, «…malısın»lı yüce talebin dilegeldiÄŸi zamanlar için. Neredeyse bütün halklarda, filozofun rahip tipinin geliÅŸmiÅŸ bir biçiminden baÅŸka birÅŸey olmadığını savlarsak, rahipten kalan bu miras, bu kendi kendine kalpazanlık, ÅŸaşırtıcı olmaktan çıkar. KiÅŸinin kutsal ödevleri varsa, örneÄŸin, insanları iyileÅŸtirmek, kurtarmak, felaha erdirmek gibi; kiÅŸi tanrılığı yüreÄŸinde taşıyorsa, ötelerin buyruÄŸuna ağız görevi görüyorsa, böyle bir görevlenmeyle her türlü anlaşılabilirlik deÄŸerlendirmesinin dışındadır zaten, —hatta azizlenmiÅŸtir bile bu görevlenmeyle, hatta daha yüksek bir derecelenmeye ait bir tiptir!… Bir rahibe bilimden ne ki! O böyle ÅŸeylerin çok üstündedir! —Ve ÅŸimdiye dek de egemen olmuÅŸtur rahip! «DoÄŸru» -«doÄŸru olmayan» kavramlarını o belirlemiÅŸtir …

 

13.

 

Küçümsemeyelim bunu: biz bile, biz özgür tinliler bile «deÄŸerlerin yeniden deÄŸerlendirilmesi »yiz, bütün eski «doÄŸru» – «doÄŸru olmayan» kavramlarına karşı cisim bulmuÅŸ bir savaÅŸ ilanıyız, zafer ilanıyız. En deÄŸerli bakışlar en geç bulunur; en deÄŸerli bakışlar ise yöntemlerdir. Åžimdiki bilimselliÄŸimizin bütün yöntemleri, bütün varsayımları binyıllar boyu en derin horgörüyle karşılandı: kiÅŸi onlar yüzünden «doÄŸru-dürüst» insanların çevresinden dışarı atıldı, —«tanrı düşmanı» sayıldı, hakikat horgörücüsü, «ecinni çarpmış» sayıldı. Bilimsel kiÅŸilik, ÅŸandala’ydı… İnsanlığın bütün pathos’u karşıydı bize —neyin doÄŸru olması gerektiÄŸi konusundaki kavramı, neyin doÄŸruluÄŸun hizmetinde olması gerektiÄŸi konusundaki kavramı: her «…malısın», ÅŸimdiye dek bize karşı yöneltilmiÅŸti… Bizim ereklerimiz, bizim etkinliklerimiz, bizim sessiz; dikkatli; kuÅŸkulu tarzımız —hepsi tamamiyle düşkün, horgörülesi göründü insanlığa, —sonunda da, bir ölçüde haklı olarak sorulabilir, acaba aslında bir estetik beÄŸeni deÄŸil miydi, insanlığı bunca zaman körlük içinde tutan: doÄŸruluktan pitoresk bir etki beklediler; aynı ÅŸekilde de bilenden, bilginden, duyular üzerinde güçlü bir etkilemede bulunmasını Bizim alçakgönüllülüğümüzdü onların beÄŸenisine en çok aykırı düşen… Ah, nasıl da ele verirler kendilerini, tanrının bu baba-hindileri. —

 

14.

 

Akıllandık artık. Her bakımdan daha alçakgönüllü olduk, insanı artık «tin»den, «Tanrısallık»tan türetmiyoruz. Onu, geri, hayvanların arasındaki yerine koyduk. En güçlü hayvandır o bizim için, çünkü en kurnazıdır: bunun bir sonucudur tinselliÄŸi. Öte yandan, burada da dilegelmek isteyen bir kendini-beÄŸenmiÅŸlikten koruyoruz kendimizi: sanki insan, hayvanların geliÅŸmesinin büyük art niyetiymiÅŸ gibi. Hiç de yaratının tacı deÄŸildir o; her varlık, onun yanında, eÅŸit bir yetkinlik basamağında durur… Bunu savlamakla da çok ÅŸey savlamış oluyoruz . insan, göreceli olarak, en bozuk yapılı hayvan, en hastalıklı hayvandır, içgüdülerinden en tehlikeli biçimde uzaklaÅŸmış olan hayvan —tabiî, bütün bunlarla, aynı zamanda hayvanların en ilginci —Hayvanlarla ilgili, ilk kez Descartes, saygıdeÄŸer bir cesaretle, hayvanı makina olarak anlamayı göze almıştı: bizim bütün fizyolojimiz bu önermenin kanıtlanmasına yöneliktir. Hem mantık açısından da insanı bir yana ayırmıyoruz, Descartes’ın bile daha yaptığı gibi: bugün insanla ilgili kavranan ne varsa, onun makina olarak kavrandığı kadarıyla geçerlidir. Eskiden insana, daha yüksek bir derecelenmenin çeyizi diye «özgür istem» verildi: bugün biz ondan istemini bile, bundan artık bir yeti anlaşılmaması gerektiÄŸi anlamında, geri aldık. Eski «istem» sözcüğü yalnızca bir sonuç durumunu imgelemeÄŸe yarar, kısmen çeliÅŸen, kısmen uyuÅŸan bir sürü uyarıyı zorunlukla izleyen bir çeÅŸit tekil tepkiyi: —istem «iÅŸle»miyor artık, «devindirmiyor artık… Eskiden, insanın bilincinde, «tin»de, onun yüksek kökeninin, tanrısallığın kanıtı görüldü; insanı yetkinleÅŸtirmek için, ona, kaplumbaÄŸa gibi, duyularını içine çekmek, yeryüzüyle alışveriÅŸini kesmek, ölümlü beden örtüsünü bir yana atmak salık verildi: böylece geriye onun asıl önemli olan yanı, «saf tin» kalacaktı. Bu noktada da aklımız başımıza geldi: bilinçlenme, «tin», bizim için, organizmanın göreceli bir yetkinsizliÄŸidir, bir deneme, tadına bakma,yanılma, bir sürü sinir kuvvetinin gereksizce harcandığı bir çabalamadır, —birÅŸeyin yalnızca bilinçlendirilmekle yetkin hale getirileceÄŸini yadsıyoruz «Saf tin», safi aptallıktır: sinir sistemini ve duyuları; «ölümlü beden»i hesap dışı bırakmak; yanlış hesap yapmaktır —baÅŸka birÅŸey deÄŸil!…

 

15.

 

Ne ahlak, ne din, Hristiyanlık içindeki biçimleriyle, gerçekliÄŸin herhangi bir noktasıyla ilintilidir. Bir sürü hayali neden («tanrı», «ruh», «ben», «tin», «özgür istem» —ya da «özgür olmayan istem»); bir sürü hayali etki («günah», «kurtuluş», «takdir», «ödek», «günahların bağışlanması»). Hayali varlıklar («tanrı», «tinler», «ruhlar») arasında bir alışveriÅŸ; hayali bir doÄŸabilim (antroposentrik; doÄŸal neden kavramının tam eksikliÄŸi); hayali bir psikoloji (bir sürü kendini yanlış anlama, bazı genel hoÅŸ ya da nahoÅŸ duyguların, örneÄŸin nervus sympathicus durumlarının, dinsel – ahlaksal sapkınlıklarının simge diliyle yorumlanması, —«piÅŸmanlık», «vicdan sızlaması», «şeytanın ayartısı», «tanrının yaklaÅŸması»); hayali bir ereksellik («tanrının melekûtû», «kıyamet», «ebedi hayat»). —Bu saf uydurmalar dünyası ile düşler dünyası arasında da, birincisinin aleyhine, daÄŸlar kadar fark vardır; düşler dünyası, gerçekliÄŸi tersinden de olsa yansıtır, oysa bu kurgular dünyası gerçekliÄŸi sahteleÅŸtirir, deÄŸersizleÅŸtirir, deÄŸiller. «DoÄŸa» kavramı «tanrı»nın karşıt kavramı olarak ayarlanınca, «doÄŸal» sözcüğü «günahkâr» anlamına gelmek zorundaydı, —bütün bu uydurmalar dünyası, köklerini, doÄŸal olana (—gerçekliÄŸe!—) karşı bir nefrette buluyordu, gerçek karşısında derin bir hoÅŸnutsuzluÄŸun dilegeliÅŸiydi… Bu da herÅŸeyi açıklıyor. Gerçeklikten yalanlar yoluyla kaçıp kurtulmak için nedenleri olan kim? Gerçeklikten acı çeken. Ama gerçeklikten acı çekmek demek, kendisi bir bahtsız gerçeklik olmak demektir… NahoÅŸ duyguların hoÅŸ duygulara ağır basmasıydı, bu uydurma ahlakın ve. dinin nedeni: bu ağır basma ise, décadence’in formülünü saÄŸlar…

 

16.

 

Aynı sonuca, Hristiyan tanrı kavramının bir eleÅŸtirisi de ulaÅŸtırır. —Kendine olan inancını sürdüren bir halk, kendi öz tanrısına da sahiptir. Onda, kendisini üstte, tutan koÅŸulları, kendi erdemlerini yüceltir,—kendinden duyduÄŸu hoÅŸnutluÄŸu, güçlülük duygusunu, bunlar için müteÅŸekkir olabileceÄŸi bir varlığa yansıtır. Zengin olan, vermek, dağıtmak ister; gururlu bir halk, kurban vermek için bir tanrıya gereksinim duyar… Din, bu koÅŸullar altında, bir şükran biçimidir. KiÅŸi kendisi için müteÅŸekkirdir: bunun için bir tanrıya gereksinim duyar. —Böyle bir tanrı, yarar da zarar da verebilmeli, dost da düşman da olabilmelidir, —kiÅŸi ona iyilikte de. kötülükte de tapınır Bir tanrıyı yalnızca iyinin tanrısı olma durumuna sokan doÄŸaya aykırı iÄŸdiÅŸlenmiÅŸlik, burada her türlü çekiciliÄŸini yitirirdi. KiÅŸinin iyi olan tanrı kadar kötü olanına da gereksinimi vardır :kiÅŸi kendi varoluÅŸunu yalnızca hoÅŸgörüye, insancıllığa borçlu deÄŸildir ki… öfkeyi, öcü, kıskançlığı, alayı, kurnazlığı, ÅŸiddeti tanımayan bir tanrı, neye yarardı ki? Daha zafer kazanmanın ve yıkımın gerektirdiÄŸi çabalamanın baÅŸtan çıkarıcı zorluÄŸunu bile tanımayan bir tanrı? KiÅŸi böyle bir tanrıyı anlamazdı bile : ona niye sahip olsundu ki?—Ama tabiî: bir halk batmaktayken; geleceÄŸe olan inancının, özgürlük umudunun hepten yitmekte olduÄŸunu duyarken; boyuneÄŸmek, en yararlı ÅŸey olarak, boyuneÄŸmiÅŸin erdemleri, ayakta durmasının koÅŸulları olarak, bilincine yerleÅŸmekteyken, q zaman tanrısının da deÄŸiÅŸmesi zorunludur. Åžimdi bir ödlek haline gelir o da, ürkek, alçakgönüllü olur, «ruh barışı» salık verir, nefretten; uzaklaÅŸma, hoÅŸgörü, dostu da düşmanı da «sevme» çaÄŸrısında bulunur. Sürekli ahlaksallık dağıtmaya baÅŸlar, her özel erdemin inine girer sürüne sürüne, herkesin tanrısı haline gelir, kiÅŸiye özel hale gelir,kozmopolit olur… Eskiden bir halkı, bir halkın güçlülüğünü, bir halkın ruhunda saldırgan ve güce susamış ne varsa, onları temsil ediyordu : ÅŸimdi ise, iyi bir tanrıdan baÅŸka birÅŸey deÄŸil… Gerçekten de, tanrıların baÅŸka seçenekleri yok: ya güç istemidirler —öyle oldukları sürece de halk tanrıları olurlar — ya da gücün güçsüzlüğüdürler —o zaman da, zorunlu olarak, iyi hale. gelirler…

 

17.

 

Nerede güç istemi herhangi bir biçimde alçalıyorsa, her seferinde aynı zamanda fizyolojik bir gerileme, bir décadence vardır orada. Décadence’in tanrısı, en erkekçe erdemleri ve güdüleri budandığından, artık, zorunlukla, fizyolojik olarak gerilemiÅŸlerin, zayıfların tanrısı haline gelir. Onlar kendilerine zayıf demezler, «iyi» derler… Bir ipucu gerekmeden anlaşılıyor artık, tarihin hangi anında iyi bir tanrı ile kötü bir tanrı arasındaki ikilik uydurmasının olanaklı hale geldiÄŸi. Boyunduruk altına alınanlar, hangi içgüdüyle kendi tanrılannı «kendi başına iyi» durumuna indirmiÅŸlerse, aynı içgüdüyle, kendilerini boyunduruk altına alanların tanrılarının da iyi niteliklerini silip alırlar; efendilerinden, onların tanrısını ÅŸeytanlaÅŸtırarak öç alırlar. — iyi tanrı, bir o kadar da ÅŸeytan : ikisi de décadence’in yaratıkları. —Bugün hâlâ, Hristiyan tanrıbilimcilerin saflıklarına kanıp, tanrı kavramının «İsrael’in Tanrısı»ndan, halkın tanrısı olmaktan, Hristiyan tanrıya, bütün iyinin toplamı olmaya geçiÅŸinin bir ilerleme olduÄŸu hükmüne nasıl olup da varılabiliyor? —Oysa Renan bile yapıyor bunu. Sanki Kenan’ın saflık konusunda tek bir iddiası olabilirmiÅŸ gibi! Oysa ki tam tersi bas bas bağırıyor. Tanrı kavramından, yücelen yaÅŸamın varsayımları, bütün kuvvetli, yürekli, erkekçe, gururlu yanları giderilince, adım adım, yalnızca yorgunlar için bir dayanak, boÄŸulanlar için bir can simidi olma durumuna düşünce, hepten fakir-fukara tanrısı, günahkârların tanrısı, hastaların tanrısı par excellence olunca, ve genel olarak tanrısal yüklem diye yalnızca «iyileÅŸtirici», «kurtarıcı» yüklemi sanki arta kalınca: neyin sözünü etmektedir ki böylesi bir deÄŸiÅŸim? tanrısal olanın böylesine bir indirgenmesi? —Tabiî: «Tanrının hükümranlığı» bu yolla geniÅŸlemiÅŸtir. Eskiden yalnızca kendi halkını, kendi «seçilmiş» halkını içerirdi. Sonra, halkının ta kendisi gibi, gurbete, gezginciliÄŸe çıktı, o zamandan bu yana da hiçbir yerde durup dinelmedi: ta ki, sonunda heryerde yerleÅŸik hale geldi, bu koca kozmopolit —ta ki, «büyük çoÄŸunluÄŸu» ve yeryüzünün yarısını kendi yanına çekti. Ama «büyük çoÄŸunluÄŸun» tanrısı, tanrıların bu demokratı, gene de gururlu bir put gibi tapınılan bir tanrı olamadı: hep Yahudi kaldı, inziva tanrısı olarak, bütün karanlık köşe -bucakların Tanrısı, bütün dünyanın bütün saÄŸlıksız mahallelerinin tanrısı olarak kaldı… Onun yeryüzü hükümranlığı, tıpkı eskisi gibi, bir yeraltı hükümranlığı, bir düşkünler yurdu, bir souterrain hükümranlık, bir getto hükümranlığıdır… Ve kendisi de, öylesine soluk benizli, öylesine zayıf, öylesine, décadent… Soluk benizlilerin en soluk benizlileri bile, ona göre efendi olurlar, metafizikçi efendiler, kavram albino’ları. Bunlar onun çevresinde öylesine çok dolanırlar ki, sonunda o da, onların dolanmalarından hipnotize olarak, kendisi de dolanmaya baÅŸlar, örümcek olur, kendisi metaphyicus olur. Artık dünyayı kendi kendine, kendi içinden örmeÄŸe baÅŸlar —sub specie Spinozae—, artık hep daha ince, hep daha uçuk biçimlere dönüştürür kendini, «ideal» olur, «saf tin» olur, «mutlak» olur, «kendi başına ÅŸey» olur… Bir tanrının düşüşü: tanrının «kendi başına ÅŸey» oluÅŸu…

 

18.

 

Hristiyan tanrı kavramı —hasta tanrısı olarak tanrı, örümcek olarak tanrı, tin olarak tanrı— yeryüzünde ulaşılmış en yoz tanrı kavramlarından biridir; belki de tanrı tipinin batış sürecindeki en düşük seviye iÅŸaretini temsil eder. Tanrının, yaÅŸamın aydınlanması ve bengi Evet’i olmak yerine; yaÅŸamı çelecek kadar yozlaÅŸması! Tanrıda yaÅŸamın, doÄŸanın, yaÅŸama isteminin düşman ilan edilmesi! Tanrının, «dünyevi»liÄŸin her türlü yalanlanması için, her türlü «öte dünya»lık yalanı için, formül haline gelmesi! Tanrıda hiç’in tanrısallaÅŸtırılması, hiçlik isteminin tanrısallaÅŸtırılması!…

 

19.

 

Kuzey Avrupa’nın güçlü ırklarının Hristiyan tanrıyı kendilerinden itip uzaklaÅŸtırmamış olmaları, onların dinsel yetenekleri için pek de onurlandırıcı deÄŸil; beÄŸenileri konusunda ise, birÅŸey söylemeyelim. Böylesine hastalıklı ve yaÅŸlılıktan güçsüzleÅŸmiÅŸ bir décadence yaratığının üstesinden gelebilmeleri gerekirdi. Ama, onun üstesinden gelememiÅŸ olmaları yüzünden de baÅŸlarına bela gelmiÅŸtir: onun hastalığını, yaÅŸlılığını, çeliÅŸikliÄŸini bütün içgüdülerine sokmuÅŸlardır —o zamandan beri de artık hiçbir tanrı yaratamamışlardır! Neredeyse ikibin yıl, ve bir tek yeni Tanrı yok! Hep, boyuna, sanki haklı yerini bulmuÅŸ gibi, insandaki tanrı kuran gücün, creator spiritus’un bir ultimatum’u ve maximum’uymus gibi, Hristiyanlığın monotono-theist’liÄŸinin bu zavallı tanrısı! Bu, sıfırdan, kavramdan, çeliÅŸmeden kurulmuÅŸ piç düşkünlük abidesi, içinde bütün décadence içgüdülerinin, ruhun bütün ödlekliklerinin ve bezginliklerinin kutsanmalarını buldukları çöp yığını!— —

 

20.

 

Hristiyanlığı yargılamakla, onunla akraba olan, hatta inananlarının sayısı daha fazla olan bir dine haksızlık etmek istemem : Budizme. ikisi de nihilist dinler olarak aynı sınıfa girerler —décadence dinleridir bunlar—, ama, en ilginç biçimde de biribirlerinden ayrılırlar. Åžimdi karşılaÅŸtırılabilir olmalarını da, Hristiyanlığın eleÅŸtiricileri, Hint bilginlerine borçludurlar. —Budizm Hristiyanlıktan yüz kez daha gerçekçidir —bir nesnel ve serinkanlı soru sorma mirası taşır, yüzlerce yıl sürmüş bir felsefe geleneÄŸinden sonra gelmiÅŸtir, bunun «tanrı» kavramı da, daha gelirken, giderilmiÅŸtir. Budizm, tarihin bize gösterdiÄŸi biricik sahici pozitivist dindir, bilgi kuramında bile (sert bir fenomenalizm—), artık, «günaha karşı savaş» demez, gerçekliÄŸin hakkını vererek, «acıya karşı savaş» der. Onu Hristiyanlıktan derin bir biçimde ayıran da, ahlak kavramlarının kendini aldatıcılığını geride bırakmış olmasıdır, —Budizm, benim dilimle söylendikte, iyinin ve kötünün ötesinde durur. —Dayandığı ve göz önüne aldığı iki fizyolojik olgu vardır : İlkin, duyusallığın, incelmiÅŸ bir acı çekme yatkınlığı olarak dilegelen aşırı uyarılabilirliÄŸi, sonra, aşırı bir tinselleÅŸme, kavramlara ve mantık iÅŸlemlerine dalmış uzun bir yaÅŸam boyunca, kiÅŸilik güdüsünün «kiÅŸisel-olmayan»ın karşısında zarar görmesi. (—Bu iki durumu da, okurlarımdan en azından bazıları, benim gibi «nesnel» olanlar, kendi deneyimlerinden tanıyacaklardır.) Bu fizyolojik temel üzerinde bir depresyon oluÅŸmuÅŸtur Buddha bu duruma hijyenik açıdan yaklaşır. Onun karşısına, açık havada yaÅŸamayı, gezgin yaÅŸamını; yiyeceklerde ölçülülüğü ve seçiciliÄŸi; bütün alkollü içkilerden kaçınmayı; aynı ÅŸekilde, safra yapan, kanı kızıştıran bütün tutkulardan kaçınmayı getirir; endiÅŸe olmayacak, ne kendi ne de baÅŸkaları için. Ya dinginlik veren ya da ÅŸenlendiren tasarımları geliÅŸtirir —baÅŸka türden tasarımlardan kurtulmak için de araçlar geliÅŸtirir, iyilikseverlik, iyilik yapmak, saÄŸlığa yararlıdır. Dua etmek yasaktır, aynı ÅŸekilde, münzevilik de; hiçbir kesin buyruk yok, hiçbir zorlama yok, manastır topluluÄŸunun kendi içinde bile (—isteyen çıkıp gidebilir—). Bütün bunlar, o aşırı uyarılabilirliÄŸi güçlendirmenin yollarıydı. Tam bu yüzden, baÅŸka türlü düşünenlere karşı savaÅŸmayı öğütlemez; öğretisi, kin, çekemezlik, ressentiment duygularından baÅŸka hiçbirÅŸeye karşı deÄŸildir (—«düşmanlığa çare düşmanlık deÄŸildir» : bütün Budizmin devindirici tekerlemesi…). Ve haklıydı: tam da bu tutkular, ana diyetik amaç bakımından tamamiyle saÄŸlıksızdı. Karşısındaki bu son derece büyük bir «nesnellik»le (yani, bireysel çıkar duygularının zayıflamasında, ağırlık noktasının, «bencilliÄŸin» yitirilmesinde) dilegelen tinsel bitkinlikle savaÅŸmanın yolunu, en tinsel ilgi ve çıkarları bile, sıkı bir indirgemeyle kiÅŸiye geri getirmekte buldu. Buddha’nın öğretisinde bencillik ödev yerine geçer: «gerekli tek ÅŸey», «sen acıdan nasıl kurtulacaksın» ilkesi, bütün dinsel diyet’i düzenler ve sınırlandırır (—belki de burada o Atinalıyı anımsayabiliriz, saf «bilimselliÄŸe» karşı aynı savaşı veren Sokrates’i; o da, kiÅŸisel bencilliÄŸi bilgi sorunları alanında bile. ahlak durumuna yükseltmiÅŸti.)

 

21.

 

Budizmin önkoşulları, çok ılıman bir iklim, törelerde büyük bir geniş yüreklilik ve hoşgörü, militarizm yok; ve hareketin ordusunu oluşturanlar da yüksek ve öğrenim görmüş toplum katmanları, istenen, neşelilik, dinginlik, en yüksek amaç olarak arzulardan arınmaktır, ve ulaşılır da bu amaca. Budizm yetkinliğe yalnızca ulaşmaya çabalayan bir din değildir: yetkinlik normal durumdur.—

Hristiyanlıkta aÅŸağılanmış ve ezilmiÅŸlerin içgüdüleri önplana çıkar: burada amaçlarının peÅŸine, düşenler, en alt katmanlardır. Burada meÅŸgale olarak, can sıkıntısına karşı ilaç olarak günah kasuistiÄŸi, özeleÅŸtiri, vicdan engizisyonu uygulanır; burada tutkular, adına sürekli «tanrı» denen bir güçlü karşısında uyanık tutulur (dua yoluyla); burada, en yüksek olan eriÅŸilmez sayılır; bağış, «lütuf» sayılır. Burada açıklık da yoktur; köşe-bucak, karanlık hücre, Hristiyan çadır; burada beden horgörülür; hijyen duyusallık diye reddedilir; Kilise kendisini temizliÄŸe karşı bile korur (—MaÄŸribiler İspanya’dan uzaklaÅŸtırıldıktan sonra alınan ilk Hristiyanca önlem, halka açık hamamların kapatılması oldu; bunlardan yalnızca Cordoba’da 270 tane vardı). Yine Hristiyanca olan birÅŸey, hem kendine hem baÅŸkalarına yönelik bir belirli hunharlık duygusu; baÅŸka türlü düşünenlere karşı bir nefret; peÅŸe düşüp kovuÅŸturma isteÄŸidir. Karamsar ve kışkırtıcı tasarımlar önplandadır; en çok arzulanan, en yüksek adlar verilen durumlar, epilepsoid’lerdir; diyet öyle ayarlanmıstır ki, hastalıklı görünümleri kolaylaÅŸtırır ve sinirleri aşırı ölçüde uyarır. Hristiyanca olan, yeryüzünün efendilerine, «soylular»a karşı ölümüne bir düşmanlıktır —ve aynı zamanda gizli bir rekabet (—«beden» onlara bırakılır, yalnızca «ruh» istenir…). Hristiyanca olan, tinden, tinin gururundan, yürekliliÄŸinden, özgürlüğünden, libertinaj’ından nefrettir; Hristiyanca olan, duyulardan nefrettir, duyuların neÅŸelerinden, genel olarak neÅŸeden nefret…

 

22.

 

Hristiyanlık ilk yetiştiği toprağı, en alt katmanları, antik dünyanın yeraltını terkettiğinde, barbar halklar arasında güç peşine düştüğünde, artık varsayması gereken, yorgun insan değil, içsel olarak yabanlaşmış ve içi içini yiyen insandı —kuvvetli ama çarpıklaşmış insan. Kendinden memnuniyetsizlik, kendinden acı çekme, burada Budistlerdeki gibi bir aşırı uyarılabilirlik ve acı çekebilirlik değildi, tersine, bir güçlü acı verme arzusu, iç gerilimi saldırgan eylemler ve tasarımlarla boşaltma arzusuydu. Hristiyanlık barbarca kavramlar ve değerler gereksiyordu, barbarlar üzerinde egemenliğini kurmak için : ilklerin kurbanı, akşam yemeğinde kan içme, tin ve kültürü horgörme; her biçimiyle, duyusal ve duyusal olmayan işkence; tapınmanın büyük görkemi. Budizm geç insanlar için bir dindir, iyilikli, yumuşak hale gelmiş, üst düzeyde tinselleşmiş, çok kolay acı duyabilen ırklar için (—Avrupa ona daha hiç hazır değil—) : Budizm, bu ırkların barışa ve neşeliliğe, tinsel olana bir perhiz koymağa, bedenin sertliklerini azaltmağa yönelmişlikleridir. Hristiyanlık ise yırtıcı hayvanlar üzerinde efendi olmak istiyordu; bulduğu yol da onları hasta yapmaktı, —zayıflaştırmak, Hristiyanca ehlileştirme, «uygarlaştırma» reçetesidir. Budizm uygarlığın sonunun ve yorgunlaşmasının dinidir, Hristiyanlığın önünde ise. uygarlık daha yoktur bile, —onu, belirli koşullarda kuracaktır.

 

23.

 

Budizm, bir daha söylersek, yüz kez daha soğukkanlı, , dürüst, nesneldir. Acısını, acı duyabilirliğini, kendi kendine, günah yorumu yoluyla saygıdeğer kılmak zorunda değildir artık. —düşündüğünü açıkça söyler: «acı çekiyorum». Barbarlar için ise acı kendi başına saygıdeğer birşey değildir: acı çektiğini kendi kendine kabul ettirebilmek için önce bir yorum gerekser (içgüdüsü, daha çok, acıyı yadsımaya, ona sessizce katlanmaya yöneliktir). Burada «şeytan» sözcüğü bir rahatlamadır : kişinin son derece güçlü ve. korkunç bir düşmanı vardır, —böyle bir düşmandan dolayı çektiği acıdan da utanması gerekmez.—

Hristiyanlığın temelinde, DoÄŸu’ya ait bazı incelikler vardır. HerÅŸeyden önce bilir ki, birÅŸeyin kendi başına doÄŸru olup olmadığı, hiç farketmez; ama, buna doÄŸrudur diye inanılması, son derece önemlidir. DoÄŸruluk ve birÅŸeyin doÄŸru olduÄŸu inancı: biribirinden tamamiyle ayrı duran iki ilgi dünyası, neredeyse karşıt dünyalar, —bunlara biribirinden temelden farklı yollarla ulaşır kiÅŸi. Bu konuda bilgili olmak —bu, DoÄŸu’da bilgeliÄŸin ta kendisidir: Brahmanlar bunu anlamışlardı, Platon bunu anlamıştı, esoterik bilgeliÄŸin her öğrencisi anlamıştı bunu. ÖrneÄŸin günahtan kurtulduÄŸuna inanmak mutluluk veriyorsa, bunun için gerekli olan, insanın günahkar olması deÄŸil, kendini günahkar hissetmesidir Genel olarak da, herÅŸeyden önce gerekli olan inanç olunca, o zaman akıl, bilgi, araÅŸtırma gözden düşürülmelidir: doÄŸruluÄŸa giden yol, yasak yol haline gelir.— Güçlü bir umut, yaÅŸam için, ortaya çıkmış herhangi bir tek gerçek mutluluktan çok daha büyük bir uyarıcıdır. Acı çekenlerin bir umut yoluyla ayakta tutulmaları gerekir; öyle bir umut ki, hiçbir gerçeklikle çelinemesin, —herhangi bir doyum yoluyla da giderilemesin: bir öte-umut. (Tam da bu özelliÄŸi, mutsuz insanları aynı durumda tutması yüzünden, umut Greklerce kötülüklerin en kötüsü sayılırdı, sahici haince kötülük: kötülük kabının dibindeki tortuydu o.) —Sevginin olanaklı olması için, tanrının kiÅŸi olması gerekir; en alt içgüdülerin söz sahibi olması için, tanrının genç olması gerekir. Kadınların tutkunlukları için bir yakışıklı azizin, erkeklerinki için de bir Meryem’in önplana çıkarılması gerekiyordu. Åžu varsayımla ki, Hristiyanlık, Afrodit ya da Adonis kültlerinin cultus kavramının zaten belirmiÅŸ olduÄŸu bir toprak üzerinde efendi olmak istiyordu. Saffet, cinsel perhiz koÅŸulu da, dinsel içgüdünün ÅŸiddetini ve içtenliÄŸini artırıyordu —tapınmayı daha sıcak, daha kendinden geçirici, daha manevi kılıyordu. —Sevgi, insanın ÅŸeyleri en olmadıkları gibi gördüğü durumdur. Sanrı gücü en yüksek noktasındadır, aynı zamanda tatlılaÅŸtırıcı, ferahlatıcı güç de. KiÅŸi sevgi içindeyken, baÅŸka zamanlarda dayanabileceÄŸinden çok daha fazlasına dayanır, herÅŸeye katlanır iÅŸ, sevgi duyurabilecek bir din icadetmekteydi: böylelikle kiÅŸi, yaÅŸamın fenalıklarının ötesine geçebilirdi —artık görmezdi bile onları. —Üç Hristiyanlık erdemi üzerine, inanç, sevgi, umut üzerine söyleyeceklerim bu kadar: bunlara üç Hristiyanca kurnazlık adını veriyorum. —Budizm, bu biçimde kurnaz olamayacak kadar gecikmiÅŸ, pozitivistleÅŸmiÅŸti. —

 

24.

 

Burada, yalnızca, Hristiyanlığın ortaya çıkışıyla ilgili soruna deÄŸiniyorum. Bunun çözümünün ilk önermesi ÅŸu : Hristiyanlık ancak üzerinde yetiÅŸtiÄŸi topraktan hareketle anlaşılabilir, —bir karşıt-hareket, Yahudi içgüdüsüne karşı birÅŸey deÄŸildir; bu içgüdünün tutarlı sonucu, onun korku verici mantığı içindeki bir ileri çıkarımdır. Kurtarıcı’nın dilegetiriÅŸ biçimiyle: «Felah Yahudilerden gelir». —İkinci önerme, de ÅŸu: Galile’li psikolojik tipi burada hâlâ görülebilir, ama ancak tam yozlaÅŸmış biçimiyle (ki bu aynı zamanda bütünselliÄŸini yitirmesi ve yabancı özellikler yüklenmesi demektir—) kullanıldığı amaç için yararlı olabilirdi —insanlık kurtarıcısı bir tip oluÅŸturmak amacı.—

Yahudiler dünya tarihinin en ilginç halkıdır, çünkü, olmak ya da olmamak sorusu ile yüzyüze geldiklerinde, tam sinsice bir bilinçle, ne pahasına olursa olsun, olmayı seçmiÅŸlerdir.: paha da, bütün doÄŸanın, bütün doÄŸallığın, bütün gerçekliÄŸin, bütün dış dünyanın olduÄŸu kadar bütün iç dünyanın da, kökten bir biçimde sahteleÅŸtirilmesi olmuÅŸtur. O zamana dek bir halkın yaÅŸayabilmesini, yaÅŸama olanağı elde edebilmesini saÄŸlamış bütün koÅŸullara karşı engeller kurmuÅŸlar, doÄŸal koÅŸullara karşıt bir kavrama biçimi yaratmışlardır, —sırasıyla, dini, tapınmayı, ahlakı, tarihi, psikolojiyi, onulmaz bir biçimde tersine, doÄŸal deÄŸerlerinin çeliÅŸiklerine çevirmiÅŸlerdir. Aynı olguyla bir kez daha ve son derece büyütülmüş oranlarda, ama gene de yalnızca bir kopya olarak, karşılaşıyoruz: —Hristiyan Kilise’si, «azizlerin halkı »nın tersine, her türlü özgünlükten yoksundur. Yahudiler, bununla da, dünya tarihinin en alınyazıcı halkıdır: sonraki etkileriyle insanlığı öylesine sahteleÅŸtirmiÅŸlerdir ki, daha bugün bile bir Hristiyan, Yahudi-karşıtı duygular duyabilir, oysa kendisinin en son Yahudi çıkarımı olduÄŸunu anlamaz.

Ahlakın Soykütüğü adlı kitabımda, ilk kez, soylu bir ahlak ile bir ressentiment ahlakının karşıtlığı kavramını psikolojik olarak ortaya attım; bunlardan ikincisi, birincisine karşı getirilen bir Hayır’dan kaynaklanır: bu ise, tamı tamına, Yahudi – Hristiyan ahlakıdır. YaÅŸamın yükselen devinimine, yeryüzünde nasiplilik, güç, güzellik, kendini – evetleme serimleyen herÅŸeye Hayır diyebilmek için, burada, ressentiment’in deha olup çıkmış içgüdüsü, baÅŸka bir dünya yaratmak zorundaydı; öyle bir dünya ki, bu dünya açısından, yaÅŸamı evetleme, bize fena olarak, kendi başına suçlanması gerekenin ta kendisi olarak görünsün. Psikolojik olarak hesaplandığında, Yahudi halkı, en inatçı yaÅŸama kuvvetine sahip halktır; öyle. ki, olanaksız koÅŸullar altında kalınca, kendi isteÄŸiyle, kendini korumanın en derin kurnazlığıyla, her türlü décadence içgüdülerinin yanını tutar, —onların egemenliÄŸi altında olduÄŸundan dolayı deÄŸil; onlarda, «dünya»ya karşı kullanmakla baÅŸarılı olabileceÄŸi bir güç sezinlediÄŸinden dolayı. Bütün décadent’lerin ayna görüntüsüdürler onlar: sanrı olmaya varasıya, décadent olmayı serimlemek zorundaydılar; oyunculuk dehasının non plus ultra derecesiyle, her türlü décadence hareketinin doruk noktasına. yerleÅŸmeyi (—Paulus’un Hristiyanlığı olarak—); bu hareketten de, yaÅŸamın herhangi bir evetleyici yanından daha güçlü birÅŸey yaratmayı bildiler. Décadence, Yahudilik ve Hristiyanlıkta güce ulaÅŸmaya çalışan insan türü, bu rahipçe tür için, yalnızca bir araçtır: bu insan türünün yaÅŸamsal çıkan, insanlığı hasta kılmaktı ve «iyi» ile «kötü», «doÄŸru» ile «yanlış» kavramlarını, yaÅŸam için tehlikeli ve dünyayı karalayıcı bir anlamda tersine çevirmekte yatıyordu. —

 

25.

 

İsrael’in tarihi, doÄŸal deÄŸerlerin her türlü doÄŸallıklarından çıkarılmasının tipik tarihi olarak, bulunmaz önemdedir: bu tarihin beÅŸ olgusunu ortaya koyuyorum. BaÅŸlangıçta, özellikle Krallık döneminde, İsrael de bütün ÅŸeylerle doÄŸru, yani doÄŸal iliÅŸkiler içindeydi. Yahova’sı, onun güçlülük bilincinin, kendi başına neÅŸenin, kendinden umutlu olmanın dilegeliÅŸiydi: ondan utku ve onma beklenir, onunla birlikte oldukça, doÄŸanın halka gereksinimlerini saÄŸlayacağına güvenilirdi —özellikle de yaÄŸmur. Yahova, İsrael’in tanrısıydı, dolayısıyla haklılığın Tanrısıydı: güçlü olan ve güçlü olmaktan dolayı da vicdanı rahat olan her halkın mantığı. Festival cultus’unda bir halkın kendini onaylamasının bu iki yanı dilegelir: yücelmesini saÄŸlayan büyük kader için müteÅŸekkirdir, yılın dönüşü ve hayvanları ile ürünlerinden aldığı bereket için müteÅŸekkirdir. —Bu durum hüzün verici bir biçimde ortadan kalktıktan sonra da, uzun süre, bir ideal olarak kaldı: içeride karmaÅŸa, dışarıda Asurlular vardı. Ama halk, en üst arzulanabilirlik olarak, ÅŸu Kral hayaline baÄŸlı kaldı: iyi bir asker ve katı bir yargıç: özellikle ÅŸu tipik peygamber (yani halihazırın eleÅŸtiricisi ve hicivcisi), İşaya. —Ama bütün umutlar boÅŸa çıktı. YaÅŸlı tanrı, bir zamanlar yapabildiklerinden hiçbirini yapamıyordu artık. Onu bir kenara bırakmak gerekiyordu. Ne oldu? Kavramı deÄŸiÅŸtirildi,—kavramı doÄŸallıktan çıkarıldı: bunun pahasına, kalması saÄŸlandı. —«Haklılığın» tanrısı Yahova,—artık İsrael ile birlikli, halkın kendi duyumunun dilegeliÅŸi, deÄŸil: artık yalnızca koÅŸullar altında bir tanrı… Kavramı, rahip ajitatörler elinde bir alet haline geldi, her türlü mutluluÄŸu yalnızca ödül, her türlü mutsuzluÄŸu tanrıya itaatsizliÄŸin ödeÄŸi, «günah» olarak yorumlayan ajitatörlerin: sözümona «ahlaki dünya düzeni»yle doÄŸal «neden» ve «etki» kavramlarını tepesi üstüne çeviren bu en yalan yorum uydurması, ilkin ödül ile ödek yoluyla doÄŸal nedensellik dünyanın dışına atılınca, ÅŸimdi, doÄŸaya karşıt bir nedenselliÄŸe gereksinim vardı: artık bütün öteki doÄŸa-dışılıklar biribirini izledi. Talep eden bir tanrı —yardım eden, yol gösteren, temelde cesaretin ve kendine güvenin her mutlu esininin adı olan tanrı yerine… Ahlak, artık bir halkın yaÅŸama ve büyüme koÅŸullarının dilegeliÅŸi deÄŸil, en alt yaÅŸam içgüdüsü deÄŸil; artık, soyutlaÅŸmış, yaÅŸama karşıt hale gelmiÅŸ, —düşgücünün temelden yozlaÅŸması olarak, herÅŸeyin «kem gözü» olarak ahlak. Nedir Yahudi ahlakı, nedir Hristiyan ahlakı? Rastlantının suçsuzluÄŸunun katledilmesi, mutsuzluÄŸun «günah» kavramıyla kirletilmesi; kendini iyi hissetmenin tehlike, «ayartı» olması; kendini fizyolojik olarak kötü hissetmenin vicdan kurdunca zehirlenmesi…

 

26.

 

Tanrı kavramı sahteleÅŸtirilmiÅŸti; ahlak kavramı sahteleÅŸtirilmiÅŸti: —Yahudi rahipliÄŸi bununla da kalmadı, İsrael’in bütün tarihi gereksiz hale gelmiÅŸti: atın gitsin! —Bu rahipler, İncil’in büyük bir bölümünün tanıklık ettiÄŸi q harika kalpazanlığı meydana getirdiler: kendi halklarının geçmiÅŸini, her aktarımla, her tarihsel gerçekle benzersiz bir biçimde alay ederek, dinsel biçime çevirdiler, yani, bu tarihi, budalaca bir felah mekanizması haline getirdiler: Yahova’ya karşı suç —ödek; Yahova’ya baÄŸlılık —ödül. Bu aÅŸağılık tarih kalpazanlığını çok daha keskin bir biçimde duyabilirdik, Kilise’nin bin yıllık tarih yorumu bizi historicis konusundaki dürüstlük gerekleri için neredeyse duyarsız hale getirmemiÅŸ olsaydı. Kilise’yi de filozoflar izledi: «Ahlaki dünya düzeni» yalanı, yeni felsefenin geliÅŸmeleri içinde bile boydan boya uzanır. Ne anlama gelir «ahlaki dünya düzeni»? İnsanın neyi yapması, neyi yapmaması gerektiÄŸi konusunda bütün zamanlar için tek bir defada ortaya konmuÅŸ bir tanrı iradesi olduÄŸu; bir halkın, bir bireyin deÄŸerinin, tanrının iradesine ne kadar çok ya da az boyun-eÄŸildiÄŸiyle ölçüldüğü; bir halkın bir bireyin kaderinde, tanrının iradesinin egemen, yani boyuneÄŸiÅŸ derecesine, göre, ödeklendirici ve ödüllendirici olacağı. Bu zavallı yalanın ardındaki gerçek ise şöyledir: bir asalak insan türü, yaÅŸamın bütün saÄŸlıklı yapıları pahasına serpilen bir tür, rahip, tanrının adını kötüye kullanmaktadır : ÅŸeylerin deÄŸerini rahibin belirlediÄŸi duruma, «tanrının egemenliÄŸi»; böyle, bir durumun elde edilmesini ya da korunmasını saÄŸlayacak araçlara, «tanrının iradesi» adını takar; soÄŸukkanlı bir kiniklikle halkları, çaÄŸları, bireyleri, rahiplerin üstün gücüne yaradıkları ya da karşı çıktıkları açısından ölçer-biçer. Onları iÅŸ başında görmeli : Yahudi rahiplerin elinde, İsrael’in tarihindeki büyük çaÄŸ, bir düşüş çağı haline gelir; sürgün, uzun mutsuzluk dönemi, deÄŸiÅŸir, büyük çaÄŸ yüzünden çekilen bengi bir ödek olur —rahibin henüz bir hiç olduÄŸu o çaÄŸ yüzünden… İsrael tarihinin güçlü, son derece özgür nitelikli kiÅŸiliklerini, gereksinime göre, zavallı korkak ikiyüzlüler haline, ya da «tanrısızlar» haline sokmuÅŸlar, her büyük olayın psikolojisini, budalaca «tanrıya itaat ya da itaatsizlik» formülüne indirgemiÅŸlerdir. —Bir adım daha: «Tanrının iradesi»nin, yani rahibin gücünün korunma koÅŸullarının, tanınması gerekir, —bu amaç için de bir «vahiy» gereklidir. Çevirirsek : büyük bir yazınsal kalpazanlık gereklidir, bir «Kutsal Kitap» keÅŸfedilecektir, —bütün ruhani törensellikle, uzun «günah» dönemi için piÅŸmanlık günleri ve sefalet çığırtkanlığıyla da kamuya tanıtılacaktır bu «kitap». «Tanrının iradesi» çoktan bellidir aslında: bütün bozukluk, insanların «Kutsal Kitab»a yabancılaÅŸmış olmasındadır… Daha Musa’ya bile inmiÅŸti «Tanrının İradesi»… Ne olmuÅŸtu? Rahip, kesinlikle, en küçük kılları kırka yararak, kendisine verilecek en büyük ve. en küçük vergilere varasıya (—en leziz et parçasını da unutmadan, çünkü rahip beefsteak tıkınır), tek bir seferde formüle etmiÅŸti neyi elde etmek istediÄŸini. «Tanrının İradesinin ne olduÄŸu»nu… Artık bundan sonra, yaÅŸam iÅŸleri öyle. düzenlenmiÅŸtir ki, rahip heryerde onsuz-edilemezdir; yaÅŸamın her doÄŸal olayında, doÄŸumda, evlenmede, hastalıkta, ölümde (kurbanlardan, «ekmeÄŸin bölünmesi»nden hiç söz etmiyoruz), bu kutsal asalak orada hâzır ve nazırdır, bütün bu iÅŸleri doÄŸallıklarından çıkarmak: onun dilinde, «kutsamak» için… Çünkü kiÅŸi ÅŸunu kavramalı: her doÄŸal töre, her doÄŸal kurum (devlet, yargı düzeni, evlilik, hasta ve yoksulların bakımı), yaÅŸam içgüdüsünden çıkan her gereksinim, kısacası, kendi içinde deÄŸeri olan herÅŸey, rahibin asalaklığınca (ya da «ahlaki dünya düzeni»nce) temelden deÄŸersiz, deÄŸere karşıt kılınacaktır : sonradan bir kutsama gereklidir, —bir deÄŸer verici güç gerekir, doÄŸayı bu açıdan deÄŸilleyen, bu yolla da ilkin bir deÄŸer yaratan bir güç… Rahip doÄŸayı deÄŸersizleÅŸtirir, kut-dışı kılar: bunun pahasına sürdürür kendi varlığını. —Tanrıya, yani rahibe, «Yasa»ya itaatsizlik, artık «günah» adını alır; «tanrıyla barışmanın yolu», bilindiÄŸi gibi, rahibe boyuneÄŸmenin daha da temelden saÄŸlanmasının yoludur: ancak rahip «kurtara»bilir… Psikolojik olarak hesaplanınca, rahipler çevresinde örgütlenmiÅŸ her toplumda, «günahlar» olmadan edilemez: onlar, gücün sahici tutamaklarıdır; rahip, günahlar sayesinde yaÅŸar, «günah iÅŸlenmesi» bir gerekliliktir onun için… BaÅŸ ilke: «Kim ki nedamet getirir, Tanrı onu affeder» —çevirirsek: kim ki rahibe boyuneÄŸer,…—

 

27.

 

Böylesine sahte bir toprak üzerinde, her türlü doÄŸanın,her doÄŸal deÄŸerin, her gerçekliÄŸin, egemen sınıfların en derindeki içgüdülerine karşı olduÄŸu bir yerde büyüdü Hristiyanlık, ölümüne gerçeklik düşmanlığının o zamandan bu yana aşılmamış bir biçimi. «Kutsal Halk», elinde herÅŸey için yalnızca rahip deÄŸerleri, yalnızca rahip sözleri kalmış halde, korku verici bir sonuç çıkarma tutarlılığıyla, yeryüzünde baÅŸkaca güç sahibi ne varsa, «kut-dışı» diye, «dünyevi» diye, «günah» diye kendisinden uzaklaÅŸtıran —bu halkın içgüdüsü son bir formül, kendini deÄŸilleme ölçüsünde mantıksal olan bir formül çıkardı ortaya: Hristiyanlık olarak, gerçekliÄŸin en son biçimini de deÄŸilledi —«Kutsal Halk»ı, «SeçilmiÅŸ Halk»ı, Yahudi gerçekliÄŸinin ta kendisini deÄŸilledi. Olay, birinci sınıf bir olay: Nasıralı İsa’nın adıyla vaftiz edilen küçük baÅŸkaldırma hareketi, bir kez daha Yahudi içgüdüsüydü, —baÅŸka biçimde söylersek, rahibi gerçeklik olarak çekemez hale gelen rahip içgüdüsü, bir Kilise’nin örgütlenmesinin belirlediÄŸinden daha da soyutlanmış bir varoluÅŸ biçimini, daha da gerçek dışı bir dünya düşünü icadediyordu. Hristiyanlık «.Kilise’yi deÄŸilledi…

İsa, baÅŸkaldırının baÅŸlatıcısı olarak anlaşılsa, ya da yanlış anlaşılsa da, baÅŸkaldırının neye yönelik olduÄŸunu görmezlikten gelmiyorum: bu, Yahudi Kilise’sine bir baÅŸkaldırmadan baÅŸka birÅŸey deÄŸildi; sözcüğü bugün kullandığımız anlamda Kilise’ye. «iyilere ve Haklılara» karşı, «İsrael’in Kutsal KiÅŸileri»ne karşı, toplumun yukarıdan aÅŸağıya tabakalaÅŸmasına karşı bir baÅŸkaldırıydı bu —toplumun yozlaÅŸmasına karşı deÄŸil, üst sınıflara, ayrıcalıklara, düzene, kurallara karşıydı, «yüksek insanlar»a inançsızlıktı, rahip ve Tanrıbilimci olan ne varsa, burilara karşı getirilen Hayır’dı. Oysa, bu yolla bir an için bile olsa soru konusu yapılan o tabakalaÅŸma, «suyun» ortasındaki Yahudi halkının üzerinde varlığını sürdürdüğü direkli yapı, ayakta kalabilmesi için zorlukla elde edilmiÅŸ son olanak, siyasal varoluÅŸunun en son kalıntısıydı: ona yönelen bir saldırı, en derindeki halk içgüdüsüne, yeryüzünün gördüğü en inatçı halkın yaÅŸam istemine bir saldırıydı. Bu kutsal anarÅŸist, halkın alt tabakalarını, atılmışları ve «günahkarlar»ı, Yahudilik içindeki ÅŸandala’ları, egemen düzene karşı çıkmaya —hem de Evangelium’a inanacak olursak, bugün bile kiÅŸiyi Sibirya’ya gönderecek bir dille— çağıran bu kiÅŸi, bir siyasal suçluydu, iÅŸte, saçmalık derecesinde siyaset dışı olan bir toplulukta ne denli siyasal suçlu olunabilirse. Bu, onu çarmıha götürdü : kanıtı da çarmıhtaki yazıda vardır. O, kendi suçu yüzünden öldü, —boyuna savlandığı gibi, baÅŸkalarının suçları için öldüğünü gösteren hiçbir neden yok—

 

28.

 

Böylesine bir karşıtlığın bilincinde olup olmadığı sorusu, bambaÅŸka bir sorudur, —böyle bir karşıtlık olarak yalnızca duyumsanmış olup olamayacağı sorusundan. Ve burada, ilk kez, kurtarıcı psikolojisi sorununa deÄŸiniyorum. —itiraf edeyim, pek az kitabı Evangelium kadar zorlukla okuyorum. Bu zorluklar, Alman tininin bilgince merakını ortaya sererek unutulmaz zaferler kutladığı zorluklardan farklı. Benim de, her genç bilim adamı gibi, incelmiÅŸ bir filologun kurnaz yavaÅŸlığıyla, eÅŸi bulunmaz Strauss’un keyfini sonuna dek gıdım gıdım çıkardığım günler, artık uzakta. O zamanlar yirmi yaşındaydım: artık o iÅŸ için fazlaca ciddiyim. Bana ne ki, «aktarım»daki çeliÅŸmelerden? Kutsallık efsaneleri ne zamandan beri «aktarım» oldu? Kutsalların öyküleri, varolan en çifte-anlamlı yazındır: bunun üzerinde, baÅŸka türden belgeler olmadıkça, bilimsel yöntemler uygulamak, benim için daha başından boÅŸunalığa mahkumdur —salt bilgin boÅŸgezerliÄŸi…

 

29

 

Beni ilgilendiren, kurtarıcının psikolojik tipi. Bu ise, Evangelium’a raÄŸmen Evangelium’un içinde bulunabilir, hernekadar çarpıtılmış ya da yabancı çizgilerle örtülmüş de olsa: nasıl ki Assisi’li Franciscus’un tipi de, efsanelerinde, efsanelere raÄŸmen, içerilir. Ne yaptığı, ne dediÄŸi, aslında nasıl öldüğü konusundaki hakikat deÄŸil: tipinin hâlâ tasarımlanabilir olup olmadığı, «aktarılmış» olup olmadığı sorusu bu. Evangelium’dan, hem de bir ruhun tarihini okuyup çıkarma çabalarından bildiklerim, bana tiksindirici bir psikolojik düzeysizliÄŸin kanıtı gibi geliyor. Renan Efendi, bu psychologicis palyaçosu, İsa tipini açıklamak için, olabilecek en uygunsuz iki kavramı iÅŸe sokar: Deha kavramını ve Kahraman («heros») kavramını. Oysa eÄŸer herhangi birÅŸey Evangelium-dışı ise, bu, kahraman kavramıdır. Tam da her türlü mücadelenin, savaşım içinde olma duygusunun karşıtıdır burada içgüdü haline gelen: direnme yeteneÄŸinin eksikliÄŸi, burada ahlak olmuÅŸtur («kötüye direnme», Evangelium’un en derin sözü, belirli bir anlamda, anahtarı), barış içindeki, yumuÅŸaklık içindeki, düşman olamama içindeki mutluluk. «Mutlu Haber» nedir? Hakiki yaÅŸam, bengi yaÅŸam, bulunmuÅŸtur —vaadedilmiÅŸ de deÄŸildir, buradadır zaten, sizin içinizdedir: sevgi içindeki yaÅŸam, çekintisiz ve kısıntısız, mesafesiz sevgi içinde. Herkes Tanrının evladıdır —İsa hiç de yalnızca kendisi için birÅŸey savlamamaktadır— Tanrının evladı olarak herkes herkesle eÅŸittir… İsa’yı kahraman yapmak! —Ya peki «deha» sözcüğü nasıl bir yanlış anlama! Bizim bu kavramımız, bizim kültür kavramımız «deha», İsa’nın yaÅŸadığı dünya içinde hiçbir anlam taşımazdı. Bir fizyologun sertliÄŸiyle söylersek, burada bambaÅŸka bir sözcük daha uygun düşer: budala sözcüğü. Dokunma duyusunun bir hastalıklı duyarlılık durumunu biliyoruz, kiÅŸiyi hertürlü temastan, katı bir nesneyi tutmaktan kaçındıran bir durum. Böyle bir psikolojik habitus’u en son mantığına götürürsek —her gerçekliÄŸe karşı içgüdüsel nefret, «ele gelmeyen»in, «kavranamayan»ın içine kaçış, her biçimlenmeye, her zaman ve uzam kavramına, saÄŸlam, töre, kurum, kilise olan herÅŸeye karşıtlık, hiçbir gerçeklik türünün dokunamadığı bir dünyada rahat etmek, yalnızca «içsel» olan bir dünyada, «hakiki» bir dünya, «bengi» bir dünya… «Tanrının melekûtu sizin içinizdedir»…

 

30.

 

Gerçekliğe karşı içgüdüsel nefret : Aşırı bir acı ve uyarılma duyarlılığının, her dokunuşu çok derinden duyumsadığı için artık «dokunulmak» istemeyen bir duyarlığın sonucu.

Her türlü iticiliÄŸin, her türlü düşmanlığın, duygularda her sınır ve mesafenin içgüdüsel yadsınması: Aşırı bir acı ve uyarılma duyarlılığının sonucu, her direnmeyi, direnmek zorunda kalmayı hemen dayanılmaz bir ızdırap (yani tehlikeli, kendini koruma içgüdüsünün önlem alınması için uyardığı birÅŸey) olarak duyumsayan, mutluluÄŸu (hazzı) yalnızca, artık hiç, artık hiçkimseye, ne fenaya ne de. kötüye direnmemekte bulan bir duyarlık, —tek, en son yaÅŸam olanağı olarak, sevgi…

Bunlar, kurtuluÅŸ öğretisinin üstünde, içinde yetiÅŸtiÄŸi iki fizyolojik gerçekliktir. Bunları, Hedonizm’in, tamamiyle hastalıklı bir temel üzerinde, alttan alta geliÅŸmesi sayıyorum. Epikuros’culuk da, Grek canlılığı ve sinir gücünden aldığı önemli ölçüdeki payla da olsa, tekTanrı öncesi kurtuluÅŸ öğretisi olarak, bunların akrabasıdır. Epikuros, tipik bir décadent: onun bu yanını ilk tanıyan benim. —Acıdan korkmak, sonsuz derecede küçük acıdan bile —bu, bir sevgi dininden baÅŸka birÅŸeyle sonuçlanamazdı…

 

31.

 

Soruna getirdiÄŸim yanıtı dilegetirdim bile. Bunun varsaydığı birÅŸey, kurtarıcı tipinin bize iyice çarpıtılmış bir biçim içinde aktarıldığıdır. Bu çarpıtmanın ortaya çıkışı konusunda birçok olasılık var: böyle bir tip, birçok nedenden dolayı, saf, tam, katkısız kalamaz. Hem içinde gezdiÄŸi ortam iz bırakmış olmalı bu yabancı biçimlenme üzerinde, hem de, belki daha da fazla, tarih, ilk Hristiyan topluluÄŸun yazgısı: bu yazgı, geriye doÄŸru iÅŸlemesiyle, bu tipi ancak savaÅŸtan çıkabilecek, propaganda amacına göre anlaşılabilecek çizgilerle donatmıştır. Bize Evangelium’ların tanıttığı o acaip ve hasta dünya —bir Rus romanından çıkmış gibi, toplumun artıklarının, sinir bozukluklarının ve «çocukça» budalalığın buluÅŸma yeri gibi görünen bu dünya— herhalde bu tipi kabalaÅŸtırmış olmalı: özellikle ilk tilmizler, tamamiyle. simgeler ve kavranamazlıklar içinde yüzen bu varlığı, ondan herhangi birÅŸey anlayabilmek için, ilkin kendi ilkel anlama biçimlerine çevirmiÅŸlerdir, —onlar için bu tip ilkin daha tanıdık biçimlere çevrilip yeniden biçimlendirilmekle varolabilirdi ancak… Peygamber, Messias, geleceÄŸin yargıcı, ahlâk hocası, mucizeler yaratıcısı, Vaftizci Yahya —hepsi, bu tipi yanlış anlamanın yolları… Sonunda da, her büyük, yani tarikat kurucu yüceltmenin kendine özgülüğünü de yabana atmayalım: böyle bir yüceltme, yücelttiÄŸi varlığın özgün ve çoÄŸunlukla garip gelen yabancı çizgilerini, acaipliklerini, silip yok eder — onun kendisini göremez. Ne yazık ki décadent’lerin bu en ilgincinin yakınında bir Dostoyevski yaÅŸamamış; yani, böylesine bir derinlik, hastalık ve çocukluk karışımının tam da en sürükleyicisinin çekiciliÄŸini duyabilecek biri. Son bir bakış açısı: Bu tip, bir décadence tipi olarak, sahiden de kendine özgü bir çoÄŸulluk ve çeliÅŸiklikten oluÅŸmuÅŸ olabilir: böyle bir olanağın da tamamiyle dışarıda bırakılmaması gerekir. Gene de, herÅŸey bu olanaÄŸa karşı: tam da aktarımın bu noktada garip bir biçimde aslına sadık ve nesnel olması gerekirdi: oysa bunun tam tersini varsaymak için nedenlerimiz var. Çünkü ilkin karşımıza,. DaÄŸdaki, Denizdeki ve Çayırdaki Vaazları verenin serimlediÄŸi çeliÅŸme çıkıyor; görünüşü, pek de Hintli olmayan bir toprak üstünde duran bir Buddha gibi, ya da bir fanatik saldırgan, Tanrıbilimcilerin ve rahiplerin ölümüne düşmanı —Renan’ın gizli hoÅŸnutsuzluÄŸunun «le grand maître en ironie» diye yücelttiÄŸi görünüş. Benim, bu geniÅŸ ölçüdeki yürekliliÄŸin (ve espri sahipliliÄŸinin) ilkin Hristiyan propagandasının doruk noktasına vardığı dönemde Usta’nın tipine aktarıldığından şüphem yok : tarikatçıların, kendi apolojilerini kurmak için ustalarını nasıl geniÅŸ bir aldırmazlıkla kullandıkları yeterince biliniyor, ilk topluluk, tanrıbilimcilere karşı çıkarmak için, kendisi de yargılayan, tartışan, öfkeli ve kötü niyetli, kılıkırkyaran bir tanrıbilimciye gereksinim duyduÄŸunda, «Tanrı»sını kendi gereksinimlerine göre yarattı: tıpkı, ÅŸimdi artık onlar olmadan edemeyeceÄŸi, «geri dönüş», «yargı günü», her türlü zamansal beklenti ve çağın gibi tümüyle Evangelium-dışı kavranılan hiç çekinmeden onun aÄŸzına yakıştırdığı gibi.—

 

32.

 

Yeniden belirtiyorum ki, kurtarıcı tipine fanatik’in aktarılmasına karşıyım: Kenan’ın kullandığı imperieux sözcüğü bile, tek başına bu tipi yokediyor. «iyi haber», iÅŸte, artık hiçbir karşıtlığın bulunmamasıdır; gökyüzü krallığı çocuklara aittir; burada dilegelen inanç, savaşçı bir inanç deÄŸildir, —vardır bu inanç, hep, başından beri vardır, sanki tinselliÄŸe doÄŸru gerileyen çocukluktu bu. GecikmiÅŸ ve .organizma içinde geliÅŸmemiÅŸ bir buluÄŸ durumunun, dejeneresans’ın bir sonucu olduÄŸunu, en azından fizyologlar bilirler —Böyle bir inanç, öfkelenmez, kusur bulmaz, karşı çıkmaz: «kılıç» deÄŸildir getirdiÄŸi, —hiç farkında deÄŸildir bir süre sonra nasıl kesici olabileceÄŸinin. Kendini ne mucizelerle, ne ödül ve vaadle, ne de hele «yazıyla» kanıtlamaz: kendisi zaten her an kendi mucizesi, kendi ödülü, kendi kanıtı, kendi «Tanrı Krallığı»dır. Bu inanç kendisini formüllerle dile de getirmez — yaÅŸar o, formüllere karşı da korur kendini. Tabiî ki çevre, dil, belirli bir kavram çerçevesinin önceden geliÅŸmiÅŸ olması gibi raslantılar belirleyicidir: ilk Hristiyanlığın elinde yalnızca Yahudi-Semitik kavramlar vardı (—AkÅŸamyemeÄŸi’ndeki yeme içme de; Kilise tarafından, her Yahudice ÅŸey gibi öylesine kötüye kullanılan bu AkÅŸamyemeÄŸi kavramı, bunlar arasındadır). Ama, bu kavramların içinde, bir imdili, bir semiotik, bir eÄŸretileme vesilesinden öte birÅŸey görmeÄŸe çalışmamak. Bu gerçekçi-karşıtı için, hiçbir sözün sözcük anlamında alınmaması, konuÅŸabilmenin tam da önkoÅŸuludur. Hintliler arasında olsaydı Sankhyam’ın kavramlarını, Çinliler arasında da Lao-Tse’ninkileri kullanırdı —hiçbir fark da duymazdı. —İsa’ya, biraz ifade hoÅŸgörüsüyle, bir «özgür tinli» denebilir —her türlü saÄŸlam belirginliÄŸi hiçe çevirir : söz öldürür, her ne ki belirgindir, öldürür. Yalnızca kendi bildiÄŸi biçimiyle «yaÅŸam» kavramı, deneyimi, her türlü söze, formüle, yasaya, inanca, dogmaya karşı direniyordu. Ancak en içten, en içinden konuÅŸabiliyordu: en iç olanın sözleri, «yaÅŸam» ya da «hakikat» ya da «ışık»tı, —bütün geri kalanlar, bütün gerçeklik, bütün doÄŸa, hatta dilin kendisi, onun için ancak bir imge, bir benzetme deÄŸeri taşıyordu. —Bu noktada, Hristiyan, yani Kilise: önyargılarında yatan ayartmaya, ne denli güçlü de olsa, kapılarak, yanlış anlamaya düşmemek gerek: Böylesine bir par excellence simgeci her türlü dinin dışında durur; her türlü tapınma kavramının, her türlü tarihin, her türlü doÄŸabiliminin, her türlü dünya deneyiminin, her türlü bilginin, her türlü siyasetin, her türlü psikolojinin, her türlü kitabın, her türlü sanatın dışında —onun, bu gibi ÅŸeyler üzerine: tek bildiÄŸi», böylesine ÅŸeylerin varolduÄŸu konusunda bir saf budalalıktır. Kültür ona dedikodu yoluyla bile tanıdık deÄŸildir, ona karşı savaÅŸ vermesi gerekmez hiç de, —onu deÄŸillemez… Aynı ÅŸey devlet için de geçerli, bütün vatandaÅŸlık düzeni ve toplum için de, çalışma için de, savaÅŸ için de; —hiçbir zaman «dünya»yı deÄŸillemek için bir nedeni olmadı, Kilise’nin «dünya» kavramını hiç sezinlemedi bile… Tam da deÄŸilleme onun için tamamiyle olanaksız birÅŸeydi. —Aynı ÅŸekilde, diyalektik de yoktur burada, bir inancın, bir «hakikat»ın nedenler göstererek kanıtlanabileceÄŸi tasarımı yoktur (—onun kanıtları iç «ışıklar», içindeki haz duygulan ve kendini evetlemelerdir, hepsi «kuvvet kanıtları»—). Böyle bir öğreti zaten karşı çıkamaz; baÅŸka öğretilerin de varolduÄŸunu, varolabileceÄŸin!, hiç de kavramış deÄŸildir, karşıt bir yargılama biçimini hiç tasarlayamaz bile… Onunla karşılaşınca da, en içten acımayla bu «körlük» için üzüntü duyar, —çünkü o, «ışığı» görüyordur—, ama itiraz etmez…

 

33.

 

«Evangelium»un bütün psikolojisinde suç ve ödek kavramı yoktur: aynı ÅŸekilde ödül kavramı da. «Günah», Tanrı ile insan arasındaki her mesafelik iliÅŸkisi, yokedilmiÅŸtir, — «iyi haber» de tam budur. Kutsanmışlık, vaadedilmiÅŸ deÄŸildir, koÅŸullara baÄŸlanmış deÄŸildir : o, biricik gerçekliktir— bütün geri kalan da, bu gerçeklik üzerine konuÅŸmayı saÄŸlayacak imgeler…

Böyle bir durumun sonuçları, yeni bir pratiğe yansır, sahici Evangelium pratiğine. Hristiyanı ayırdeden, bir «inanç» değildir: Hristiyan eylemde bulunur, onu ayırdeden, farklı bir eylemdir. Kendisine kötülük yapana, ne sözle ne. de yüreğinde, direnmemek eylemi. Yabancılar ve yerliler, Yahudiler ile Yahudi olmayanlar arasında fark gözetmemek («komşu», aslında inançdaşı, Yahudidir). Hiçkimseye öfkelenmemek, hiçkimseyi horgörmemek. Mahkemelerde ne görünmek ne de aranmak («yemin etmemek»). Hiçbir koşulda, karısının sadakatsizliği kanıtlandığında bile, karısından ayrılmamak.— Temelde hepsi tek bir ilke, hepsi tek bir içgüdünün sonuçları.—

Kurtarıcının yaÅŸamı bu pratikten baÅŸka birÅŸey deÄŸildi, —ölümü de bundan baÅŸka birÅŸey deÄŸil… Tanrı ile iliÅŸkisinde hiçbir formüle, hiçbir törene gereksinimi yoktu —duaya bile Bütün Yahudice piÅŸmanlık ve nedamet öğretisiyle hesabını kesmiÅŸti; tek bildiÄŸi, kiÅŸinin «Tanrısal», «kutsanmış», «Evangeİium’ca» duygular duymasını, kendisini sürekli «Tanrının evladı» olarak duymasını saÄŸlayan yaÅŸam pratiÄŸi idi. Tanrıya giden yollar, «piÅŸmanlık» deÄŸildir, «affedilmek için dua» deÄŸildir: yalnızca Evangeİium’ca pratik Tanrıya götürür; bu, Tanrı’ dır zaten —Evangelium aracılığıyla giderilen, «günah», «günahların affı», «inanç», inanç yoluyla kurtulmak» kavramlarının YahudiliÄŸiydi, —Yahudi Kilise öğretisi, «iyi haber»in içinde deÄŸillenir.

Kendini «gökyüzünde» hissetmek, «bengi» hissetmek için nasıl yaÅŸanması gerektiÄŸi; hertürlü baÅŸka tutumla da kendini «gökyüzünde, hisset»memek konusundaki derin içgüdü : yalnızca budur «felah»ın psikolojik gerçekliÄŸi. —Bir yeni tutumdur bu; yeni bir inanç, deÄŸil…

 

34.

 

Bu büyük simgeciden herhangi birÅŸey anlayabilmiÅŸsem, bu, onun yalnızca iç gerçekleri gerçekler, «hakikatler» olarak aldığıdır, —gerisini, her türlü doÄŸal, zamansal, uzamsal, tarihsel ÅŸeyi, yalnızca imge olarak, benzetme vesilesi olarak anladığı. «İnsanoÄŸlu» kavramı, tarihe ait bir somut kiÅŸi deÄŸildir, herhangi bir tek, tek seferlik birey deÄŸil, «bengi» bir olgusallıktır, zaman kavramından kurtulmuÅŸ bir psikolojik simgedir. Aynı ÅŸey, en üst anlamda, bu tipik simgecinin Tanrısı için de geçerlidir, «Tanrının melekûtu» için, «gökyüzü krallığı» için, «Tanrının evlatları» için de. Kilise’nin inancındaki çiÄŸlikler kadar Hristiyanlık dışı ÅŸeyler yoktur: KiÅŸi olarak Tanrı, gelecek olan bir «Tanrı krallığı», ötede duran bir «gökyüzü krallığı», teslis’in ikinci kiÅŸisi olarak «Tanrının oÄŸlu». Bütün bunlar —deyimim bağışlansın— dam üstünde saksaÄŸandır— hem de ne dam! Evangelium damı; simge berbat etmede, dünya tarihi ölçüsünde bir kiniklik . Oysa, «baba» ve «oÄŸul» imgeleriyle neyin iÅŸin içine sokulduÄŸu apaçık— herkes için apaçık deÄŸil, bunu teslim ediyorum : «oÄŸul» sözcüğüyle, bütün ÅŸeylerin toptan açıklaÅŸması duygusuna (kutsanmışlık) katılma dilegelir, «baba» sözcüğüyle de bu duygunun kendisi, bengilik, tamamlanmışlık duygusu. —Kilise’nin bu simge düzeneÄŸini ne. hale soktuÄŸunu anımsatmaktan utanıyorum: Hristiyan «inanç»ının eÅŸiÄŸine, bir Amphitryon öyküsü koymadı mı? Ve bunun üstüne bir de «kirlenmemiÅŸ peydahlanma» konusunda bir dogma?… Oysa bunu yapmakla peydahlanmayı kirletti. — —

«Gökyüzü krallığı» bir yürek durumudur —«yeryüzünün üstünde» bulunan ya da «ölümden sonra» gelen birÅŸey deÄŸil. Evangelium’da doÄŸal ölüm kavramı diye birÅŸey yoktur: ölüm bir köprü deÄŸildir, bir geçiÅŸ deÄŸildir; yoktur o, çünkü tamamiyle baÅŸka, yalnızca görünür, yalnızca imge yararı olan bir dünyaya aittir, «ölüm .saati» Hristiyan bir kavram deÄŸildir — «saat», zaman, fiziksel yaÅŸam ve onun bunalımları, «iyi haber»in öğretmeni için hiç de varolan ÅŸeyler deÄŸildir… «Tanrının krallığı», kiÅŸinin bekleyeceÄŸi birÅŸey deÄŸildir; onun dünü de yoktur öbürgünü de, «bin yılda» gelecek de deÄŸildir —o, bir yürek yaÅŸantısıdır; heryerde vardır, hiçbiryerde yoktur.

 

35.

 

Bu «iyi haberci» yaÅŸadığı gibi öldü, öğrettiÄŸi gibi —«insanları kurtarmak» için deÄŸil, nasıl yaÅŸanması gerektiÄŸini göstermek için. Geriye, insanlığa bıraktığı, kendi pratiÄŸidir: yargıçları karşısındaki tutumu, gardiyanları karşısındaki, davacıları karşısındaki ve her türlü karalama ve yuhalama karşısındaki — çarmıhtaki tutumu. Direnmez, hakkını korumaz, başına gelebilecek en son ÅŸeye karşı bile kendisini savunacak birÅŸey yapmaz, tersine, meydan okur ona… Ve kendisine, kötülük yapanlarla birlikte, yakanr, acı çeker, yapanlara acır, onları sever… Çarmıhta gardiyanına söylediÄŸi, bütün Evangelium’u özetler. «Sahiden de kutsal bir insanmış bu, Tanrı’nın oÄŸluymuş» der Gardiyan. «Bunu hissediyorsan— diye yanıtlar onu Kurtarıcı— sen cennettesin demektir, sen de Tanrı’nın bir evladısın demektir»… Hiç korumamak kendini, hiç öfkelenmemek, hiç sorumlu, tutmammak… Kötülüğe de: direnmemek, —onu sevmek…

 

36.

 

İlkin biz, biz özgürleÅŸmiÅŸ tinliler sahip olduk, ondokuz yüzyılın yanlış anladığı birÅŸeyi anlamanın koÅŸullarına, —bu içgüdü ve tutku haline gelmiÅŸ dürüstlüğe, «kutsal yalan»a baÅŸka her türlü yalandan daha fazla savaÅŸ açan bu dürüstlüğe… KiÅŸi, eskiden, bizim nazik ve özenli yansızlığımızdan, böylesi yabancı, böylesine ince ÅŸeylerin yordanabilmesi için gerekli tinsel yetiÅŸmeden, ölçülemeyecek denli uzaktı: kiÅŸi, hep, arlanmaz bir bencillikle, yalnızca kendi yararını buldu iÅŸin içinde; Evangelium’a getirilen karşıtlığın üstüne bir Kilise kuruldu…

Birisi, büyük dünya oyununun içinde, ironik bir Tanrısallığın parmağı bulunup bulunmadığı konusunda bir iÅŸaretin peÅŸine düşseydi, adı Hristiyanlık olan ÅŸu kocaman soru iÅŸaretinde bulacağı ipuçları az olmazdı, insanlığın, Evangelium’un kaynağı, anlamı, hakkı açısından, onun karşıtı olan ÅŸey önünde dizlerinin üstüne düşmüş olması; «Kilise» kavramıyla, tam da «İyi Habercinin kendi altında, ardında duyduÄŸu ÅŸeyi kutsal ilan etmiÅŸ olması —daha büyük bir dünya tarihi ironisi aramak boÅŸuna— —

 

37.

 

—Çağımız, tarihsel anlama yetisiyle gururlu: nasıl oldu da bir anlamsızlığa inanır oldu, o zaman, Hristiyanlığın baÅŸlangıcında, kaba bir mucize yaratıcısı ve kurtarıcı masalının durduÄŸu konusunda, —ve bütün tinsel ve simgesel olanın ancak sonraki bir geliÅŸme olduÄŸu konusunda? Tam tersi: Hristiyanlığın tarihi —bu da, çarmıhtaki ölümden bu yana, demek— kaynaktan bir simgelemin adım adım kabalaÅŸan bir biçimde yanlış anlaşılmasının tarihidir. Hristiyanlığın hep daha geniÅŸ, hep daha çiÄŸ, içinde doÄŸduÄŸu koÅŸullara hep daha uzak kitlelere her yayılışında, Hristiyanlığı vulgarize etmek, barbarize etmek hep daha gerekli olmuÅŸtur. —Imperium Romanum’un bütün yeraltı tapınışlarının öğretilerini ve törelerini, her türden hastalıklı aklın saçmalıklarını içine alıp yutmuÅŸtur. Hristiyanlığın yazgısı, ona inanmakla doyuma ulaÅŸacak gereksinimler ne denli hastalıklı, ne denli aÅŸağı ve bayağı ise, ona olan inancın da o denli hastalıklı, aÅŸağı ve bayağı hale gelmek zorunda olmasında yatar. Sonunda da hastalıklı barbarlık kendisini Kilise olarak Örgütleyerek güce ulaÅŸtı. —Kilise, bu, ruhun her dürüstlüğüne, her yüceliÄŸine, tinin her yetiÅŸtiriliÅŸine, her özgür yürekli, iyi yürekli insancalığa karşı ölümüne düşmanlığın biçimi. —Hristiyanca olan ile soylu olan deÄŸerler: ilkin biz, biz özgürleÅŸmiÅŸ tinliler, bunu, varolan en büyük deÄŸer karşıtlığını, yeniden kurduk! — —

 

38.

 

—Bu noktada bir iç çekiÅŸini bastırmayacağım, öyle günler olur ki, en karasevdadan daha kara bir duygu gelir, başıma dikilir — insan horgörüsü. Ve, neyi horgördüğüm, kimi horgördüğüm konusunda hiçbir kuÅŸkuya yer bırakmamak için : bugünün insanıdır bu, benim, yazgım sonucu zamandaşı olmak zorunda kaldığım insan. Bugünün insanı —boÄŸuyor beni onun pis kokulu nefesi… GeçmiÅŸ karşısında, bütün bilgi adamları gibi, büyük bir hoÅŸgörü taşırım, yani geniÅŸ yürekli bir kendini dizginleme : binlerce yılın tımarhane dünyalarını gezerim de, hüzünlü bir dikkatle, bunlara «Hristiyanlık», «Hristiyan inancı», «Hristiyan Kilisesi» derim, —insanlığı bunların ruh hastalıklarından dolayı sorumlu tutmaktan kaçınırım. Oysa, yeni zamanlara, bizim zamanımıza adım atar atmaz, duygum tersyüz olur, dayanamaz, patlar. Bizim zamanımız bilgilidir… Eskiden yalnızca hastalık olan, bugün namussuzluktur, —bugün Hristiyan olmak, namussuzluktur. Ve iÄŸrenmem de burada baÅŸlar. —Çevreme bakıyorum : bir zamanlar «hakikat» denen ÅŸeyin tek bir sözü bile kalmamış ortada, bir rahip «hakikat» sözcüğünü daha aÄŸzına bile alınca, dayanamaz hale geliyorum. Dürüstlükle en ufak alışveriÅŸi olan kiÅŸi, bugün bilmek zorundadır ki, bir Tanrıbilimci, bir rahip, bir papa, söylediÄŸi her tümceyle, yalnızca yanılıyor deÄŸil, yalan söylüyordur, —artık elinde de deÄŸildir, «masumca», «cahilce» yalan söylemek. Rahip de herkes gibi bilir artık «Tanrı»nın olmadığını, «günahkar»ın, «kurtarıcı»nın olmadığını, —«özgür istem»in, «ahlaksal dünya düzeni»nin yalanlar olduÄŸunu : —tinin içinde bulunduÄŸu sıkıntı, derin kendini aÅŸma gereksinimi, artık hiçkimsenin bunları bilmemesine izin vermiyor. Kilisenin bütün kavramlarının ne olduÄŸu artık ortaya çıkmıştır, en berbat kalpazanlıklar oldukları, doÄŸayı, doÄŸal deÄŸerleri deÄŸersizleÅŸtirmek amacını taşıdıkları; rahibin kendisinin de ne olduÄŸu ortada, en tehlikeli asalak türü, yaÅŸamın sahici zehirli örümceÄŸi… Biliyoruz, vicdanımız biliyor bugün—, rahiplerin ve Kilise’nin bu korkunç buluÅŸlarının deÄŸerinin ne olduÄŸunu, neye yaradıklarını, nasıl, insanlığın iÄŸrenç bir görünüm kazanabilmesine yol açan bu kendini aÅŸağılama durumuna ulaşılmasını saÄŸladıklarını— «öte dünya», «yargı günü», «ruhun ölümsüzlüğü» kavranılan, «ruh» kavramının kendisi: bunlar, rahibin egemen olmasına, egemen kalmasına yarayan iÅŸkence aletleridir, acımasızlık düzenekleridir… Herkes biliyor bunları: ve gene. de herÅŸey eskisi gibi duruyor. Aslında son derece soÄŸuk, kolay etkilenmeyen bir insan türü, ve sapına kadar eylem deccalleri olan devlet adamlarımız bile kendilerini Hristiyan diye niteleyip AkÅŸamyemeÄŸi ayinlerine giderken, son dürüstlük duygusu, kendi kendine saygı duygusu, nereye gitti?… Genç bir Prens, kıtalarının başında, halkının kendini arama ve kendini yüceltme güdülerinin görkemli dilegeliÅŸi, —oysa, hiçbir utanç duymadan, kendini Hristiyan inancına baÄŸlı ilan ediyor!… Kimdir Hıristiyanlığı deÄŸilleyen? ne demektir «dünya»? Asker olmak, yargıç olmak, vatansever olmak; kendini korumak; onuruna baÄŸlı kalmak; kendi yararına olanı istemek; gururlu olmak… Bugünün her anının her pratiÄŸi, her içgüdüsü, eylem olan her deÄŸerlendirmesi, Hristiyanlığa karşıdır : modern -insan nasıl bir sahtelik garibesi olmalı ki, bütün bunlara karşın utanmıyor, kendine hâlâ Hristiyan demekten!— —

 

39.

 

—Geri dönüyorum, Hristiyanlığın sahici tarihini anlatıyorum. —Daha «Hristiyanlık» sözcüğü bile bir yanlış anlamadır —aslında, tek bir Hristiyan vardı, o da çarmıhta öldü. «Evangelium» çarmıhta öldü. O andan baÅŸlayarak «Evangelium» adını alan herÅŸey, daha o anda, onun yaÅŸadığının karşıtıydı: «kötü haber»di, bir dysangelium’du. Hristiyanlığın iÅŸaretini bir «inanç» ta, diyelim, İsa tarafından kurtarılma inancında görmek saçmalık kertesinde yanlıştır: yalnızca Hristiyanca bir pratik, çarmıhta ölenin yaÅŸadığı gibi yaÅŸanmış bir yaÅŸam, Hristiyancadır… Bugün de olanaklıdır böylesi bir yaÅŸam, hatta bazı insanlar için zorunludur: sahici, kaynaktan Hristiyanlık bütün zamanlarda olanaklı olacaktır… Hiç de bir inanç deÄŸil, bir yapma, özellikle de, birçok ÅŸeyi yapmama, baÅŸka türden bir Varolma… Bilinç durumları, herhangi bir inanç, bir-ÅŸeyi doÄŸru saymak, örneÄŸin —her psikolog bilir bunu—, içgüdüler karşısında tamamiyle önemsizdir ve onların deÄŸeri açısından beÅŸinci derecede kalır: tam olarak söylersek, tinsel nedensellik kavramı tümüyle yanlıştır. Hristiyan olmanın, Hristiyanlığın bir doÄŸru-saymaya, salt bir bilinç görüngüselliÄŸine indirgenmesi, Hristiyanlığı olumsuzlama anlamına gelir. Gerçekte, Hristiyan diye birisi yoktur. «Hristiyan», iki binyıldır Hristiyan adını taşıyan ÅŸey, psikolojik bir kendini yanlış anlamadan baÅŸka birÅŸey deÄŸildir. Dikkatli bakılınca, «Hristiyan»ın içinde, bütün «inancı»na karşın, yalnızca içgüdüler egemendir —hem. de ne içgüdüler! —«inanç», her zaman, örneÄŸin Luther’de, ardında içgüdülerin kendi oyunlarını oynadıkları bir örtü, bir perde, bir bahaneden baÅŸka birÅŸey deÄŸildi—, bazı içgüdülerin egemenliÄŸi karşısında kurnaz bir körlük… «İnanç» —bunu daha önce de sahici Hristiyan kurnazlığı olarak nitelendirmiÅŸtim—, «inanç»la ilgili konuÅŸulur yalnızca, eylemde ise içgüdüyle bulunulur… Hristiyanın tasanm dünyasında, gerçekliÄŸe daha bir ucundan bile deÄŸen hiçbir-ÅŸey bulunmaz : buna karşılık, her türlü gerçekliÄŸe karşı içgüdüsel nefretin, Hristiyanlığın kökündeki biricik güdücü öğe olduÄŸunu görmüştük. Bundan nasıl bir sonuç çıkıyor? Burada in psychologicis olarak da yanılgının kökten, yani nelik belirleyici, yani töz olduÄŸu sonucu. Buradan bir kavram kaldırıp yerine bir gerçeklik koyun

—bütün Hristiyanlık hiçliğin içine yuvarlanır gider!

—Yüksekten bakınca, garip olguların bu en garibi, yanılgılarla belirlenmekle kalmayıp, yalnızca zararlı yalnızca yaÅŸam ve yürek zehirleyici yanılgılar söz konusu olunca yaratıcı, hatta dahiyane hale gelen bu din, Tanrıların seyrine layık bir oyundur, —aynı zamanda filozoflar olan q Tanrıların, örneÄŸin benim o ünlü karşılıklı konuÅŸma sırasında Naksos’da karşılaÅŸtığım Tanrıların. İğrenme onları (—ve bizi!) bırakınca, Hristiyanın bu oyunu için müteÅŸekkir olacaklar: yeryüzü denen ÅŸu fukara gökcismi, belki de sadece bu ilginç vaka sayesinde Tanrısal bir bakışı, Tanrısal bir ilgilenmeyi hakediyor… Çünkü Hristiyanı küçümsemeyelim: Hristiyan, masum olma kertesindeki sahteliÄŸiyle, maymunun çok üstündedir, —Hristiyan açısından, iyi bilinen bir köken kuramı sadece bir nazik iltifat haline geliyor…

 

40.

 

—Evangelium’un yazgısı, ölümle karara baÄŸlandı, —çarmıha gerildi… Ancak ölüm, bu beklenmeyen aÅŸağılayıcı ölüm, ancak çarmıh, bu genelde yalnızca canaille için ayrılmış ÅŸey, —ancak bu tüyler ürpertici paradoks, havarileri sahici gizemin karşısına getirdi: «Kimdi bu? Neydi bu?» —Sarsılmış ve en derinden aÅŸağılanmış duygu, kuÅŸku, böylesi bir ölümün, davalarının çürütülmesi olabileceÄŸi, korkunç bir «niye tam da böyle?» soru iÅŸareti —bu konum kendini pek iyi.kavradı. Burada herÅŸey zorunlu olmak zorundaydı, anlam, ussallık, en üst düzeyde ussallık taşımak zorundaydı: bir havarinin sevgisi rastlantı tanımaz. İlkin ÅŸimdi uçurumun iki yakası biribirinden ayrıldı: «Kim öldürdü onu? Kimdi onun doÄŸal düşmanı?» —bu soru bir ÅŸimÅŸek gibi çaktı: Yanıt: egemen Yahudilik, onun en üst katmanı. Bu andan sonra, kendilerini düzene karşı baÅŸkaldınyor hissetmeye baÅŸladılar, İsa’yı da, ardından,, düzene karşı baÅŸkaldırıyor diye anladılar. O zamana dek yoktu onun tasarımındaki bu savaşçı, bu Hayır diyen, Hayır yapan çizgi; dahası, bunun karşıtıydı o. Açık ki, küçük topluluk asıl önemli noktayı anlamamıştı, böyle bir yolla ölmenin taşıdığı örnek olma anlamını, her türlü iessentiment duygusu karşısındaki özgürlüğünü, üstünlüğünü: —onu ne. kadar az anladıklarının en iyi göstergesi! İsa, ölümüyle, aslında öğretisinin herkesin önündeki en güçlü sınavını, kanıtını vermekten baÅŸka birÅŸey istememiÅŸti, isteyemezdi de…Oysa havarileri, bu ölümü bağışlamaktan çok uzaktılar, —buysa, en üst anlamda Evangelium’ca birÅŸey olurdu; ya da, daha iyisi, yumuÅŸak ve sevgi dolu bir yürekle, kendilerini de aynı ölüme sunmak…Tam da en Evangelium dışı duygu, intikam, yine baskın çıktı. İş, bu ölümle sona eremezdi: «karşılık», «yargılama» gerekliydi (—oysa, «karşılık», «ceza», «yargılama» gibi ÅŸeylerden daha Evangelium dışı ne olabilirdi!) Yaygın Messiah beklentisi yeniden önplana çıktı; tarihsel bir an belirlendi: «Tanrının krallığı» düşmanlarını yargılamak için gelecekti… Ama bununla herÅŸey yanlış anlaşılmış oluyordu : bir son edim, ileride tutulacak bir söz olarak «Tanrının krallığı»! Oysa Evengelium tam da bu «krallığın» varoluÅŸu, doyuma varışı, gerçekliÄŸiydi zaten. Tam da böylesi bir ölüm bu «Tanrı krallığı»nın ta kendisiydi… Ancak ÅŸimdi, Usta’nın tipine, Farisiler ve Tanrıbilimcilere karşı bütün o horgörme ve kızgınlık taşındı —böylece, de kendisi bir Farisi ve Tanrıbilimci haline sokuldu! öte yandan da, bu bütün çivileri çıkmış ruhlar, ölçü tanımaz tapınmalarıyla, İsa’nın öğrettiÄŸi Tanrının evlâdı olma konusunda herkesin eÅŸit hakka sahip olduÄŸu yollu Evangelium düşüncesine dayanamadılar: intikamları, kendileri geri çekilerek, İsa’yı yükseltmek, kendilerinden ayırmak oldu: tıpkı, bir zamanlar Yahudilerin, düşmanlarından intikam almak için Tanrılarını kendilerinden ayırıp yüksekte bir yere koydukları gibi. Tek bir Tanrı ve Tanrının tek bir oÄŸlu : İkisi de ressentiment’ın ürünleri…

 

41.

 

—Ve o andan baÅŸlayarak saçma bir sorun çıktı ortaya : «Nasıl olabildi de Tanrı buna izinverdi?» Buna, küçük topluluÄŸun çarpılmış aklı bir o kadar korkunç saçmalıkta bir yanıt buldu: Tanrı günahların bağışlanması için oÄŸlunu kurban vermiÅŸti. Nasıl da tek bir vuruÅŸta sonu gelmiÅŸti Evangelium’un! Suça karşılık kurban düşüncesi, hem de en iÄŸrenç, en barbarca biçimiyle : suçlunun günahları için, suçsuzun kurban edilmesi! Ne denli tüyler ürpertici bir putataparlık!

—İsa, oysa, «suç» kavramının kendisini yok etmişti.

—tanrı ile insan arasındaki uçurumu yadsımış, tanrı ile insan arasındaki o birliÄŸi, kendi «iyi. haber»i olarak yaÅŸamıştı… Kendi ayrıcalığı olarak deÄŸil! —Artık adım adım, kurtarıcı tipine eklemeler yapıldı: Yargılama ve geri-dönüş öğretisi, bir kurban ölümü olarak ölüm öğretisi,diriliÅŸ öğretisi, ki bununla, bütün bir «kutsanmışlık» yerine de ölümden sonraki bir durum koyarak!… Paulus, bu yorumu, bu pespaye yorumu, o her zamanki hahamvari arlanmazlığıyla, şöyle mantıklaÅŸtırdı: « EÄŸer İsa ölüyken dirilmezse, o zaman inancımız boÅŸunadır». —Ve bir seferde, Evangelium, yerine getirilemeyecek vaadlerin en aÅŸağılığı, arlanmaz bir kiÅŸisel ölümsüzlük öğretisi haline geldi… Paulus ayrıca bunun bir ödül olacağını öğretti!…

42.

 

Çarmıhtaki ölümle neyin sona erdiÄŸi görülüyor: bir yeni, baÅŸtan baÅŸa kaynaktan Budistçe banÅŸ hareketi giriÅŸimi; yalnızca vaad olarak deÄŸil, sahiden yaÅŸanan bir yeryüzü mutluluÄŸu için bir giriÅŸim- Çünkü bu —daha önce de vurguladım—. iki décadence dini arasındaki temel farktır: Budizm vaadetmez hiç, yerine getirir, Hristiyanlık ise herÅŸeyi vaadeder, yerine getirdiÄŸi ise. hiçtir. —«İyi haber»in hemen peÅŸinden, olabilecek en kötüsü geldi: Paulus’un «haber»i. Paulus’ta, «iyi haberci»nin karşıt tipi cisim bulur; nefretin, nefret düşünün, nefretin acımasız mantığının dehası- Neleri kurban etmedi ki bu Dysangelist, nefrete! En baÅŸta da Kurtarıcı’nın kendisini: kendi çarmıhına gerdi onu. Evangelium’daki bütün yaÅŸam, bütün örneklik, bütün öğreti, ölüm, anlam, hak— hiçbirÅŸey yoktu ki bu kalpazan onu nefret yoluyla kavrayarak kendi amacı için kullanmasın. Gerçeklik yok, tarihsel hakikat yok!… Ve bir kez daha, Yahudinin rahip içgüdüsü, tarih üzerindeki aynı büyük suçu iÅŸliyor —Hristiyanlığın dününü, evvelsi gününü bir kalemde siliyor, ilk Hristiyanlığın bir tarihini kendisi uyduruyor… Dahası: İsrael tarihini de bir kez daha sahteleÅŸtiriyor, onun, kendi yaptıklarının baÅŸlangıç tarihi olarak görünmesini saÄŸlıyor: bütün peygamberler onun «Kurtarıcı»sının sözünü -etmiÅŸlerdir… Kilise de, sonradan, insanlığın tarihini bile sahteleÅŸtirerek Hristiyanlığın tarih-öncesi dönemi haline sokmuÅŸtur… Kurtarıcı’nın tipi, öğretisi, pratiÄŸi, ölümü, ölümünün anlamı, ölümünden sonrası bile —hiçbirÅŸey kalmadı el atılmadık, hiçbirÅŸey kalmadı, gerçekliÄŸe uzaktan yakından benzeyen. Paulus, çok yalın birÅŸey yaptı; yalnızca, bu varoluÅŸun bütün ağırlık noktasını, bu varoluÅŸun ardına yerleÅŸtirdi —«dirilen» İsa yalanına. Kurtarıcı’nın yaÅŸamı onun hiçbir iÅŸine yaramazdı, —çarmıhtaki ölüm gerekliydi onun için, ve birÅŸey daha… Stoacı aydınlanmanın baÅŸkentinde, yetiÅŸmiÅŸ bir Paulus’u, gördüğü bir sanrı yoluyla Kurtarıcı’nın hâlâ yaÅŸadığının kanıtını çıkarırken, içten sanmak, hatta, bu sanrıyı gördüğünü anlatmasına bile, inanmak, bir psikolog için sahici bir safdillik olurdu: Paulus amacı istiyordu, dolayısıyla aracı da istedi… Onun kendi inanmadığına, kendi öğretisini aralarına attığı budalalar, inanacaklardı — onun gereksinimi güçlülükt ü ; rahip, Paulus’un benliÄŸinde yeniden güçlü olmayı istiyordu, —kitleleri tiranize etmesine, sürüler oluÅŸturmasına yarayacak kavramlar, öğretiler, simgeler gereksiyordu yalnızca. —Sonradan Muhammed’in Hristiyanlıktan aldığı tek ÅŸey neydi? Paulus’un icadı; onun, rahip tiranlığı için, sürü oluÅŸturmak için kullandığı araç, ölümsüzlük inancı — yani, «yargılama» öğretisi…

 

43

 

YaÅŸamın ağırlık noktası yaÅŸamın içine deÄŸil, «öte »ye yerleÅŸtirilince — hiçliÄŸe —, o zaman, yaÅŸamın ağırlık noktası toptan kaldırılmış demektir. Bireysel ölümsüzlük konusundaki büyük yalan, içgüdülerdeki her ussallığı, her doÄŸallığı yıkar, —içgüdülerde olumlu, yaÅŸamı ilerletici, geleceÄŸi saÄŸlamlaÅŸtırıcı ne varsa, artık güvensizlik uyandırır. YaÅŸamanın artık hiçbir anlamı yok, diye yaÅŸamak, yaÅŸamın anlamı olur artık… Neye yarar ki topluluk ruhu, neye yarar geçmiÅŸe ve atalara şükran, neye birlikte çalışmak, güvenmek, herhangi bir toplu refah arzulamak ve amaçlamak?… Hepsi «ayartı» bunların, hepsi «doÄŸru yol»dan sapmalar — «Tek bir ÅŸey gerek»… Herkesin, ölümsüz ruh» olarak herkesle eÅŸit düzeyde olması, bütün varlıkların toplamı içinde, herbir bireyin «felah» ının bir bengi önemlilik üzerinde hak iddia edebilmesi, ufacık böceklerin ve dörtteüç çatlakların, kendileri uÄŸruna doÄŸa yasalarının sürekli çiÄŸnene ceÄŸini hayal edebilmeleri, —her türden bencilliÄŸin böylesine, sonsuzluÄŸa, utanmazlığa dek yüceltilmesini, yeteri bir horgörüyle niteleyemiyor kiÅŸi.. Oysa Hristiyanlık, zaferini, bireysel kendinibeÄŸenmiÅŸliÄŸin bu acınası pohpohlanmasına borçludur, —tam da bununla bütün biçimsizleri, isyankâr eÄŸilimlileri, nasibi kıtları, insanlığın bütün süprüntü ve artıklarını kendi yanma çekti. «Ruhun felahı» —çevirirsek: «dünya benim çevremde dönüyor»… «Herkese eÅŸit hak» öğretisinin zehiri —Hristiyanlık bunu en temel biçimde yaymıştır; Hristiyanlık, insan ile insan arasındaki her türlü derin saygı ve mesafe duygusuna karşı, yani kültürün her türlü yükselme ve büyümesinin önkoÅŸuluna karşı, kötü içgüdülerin en gizli köşebucağından çıkarak, ölümüne bir savaÅŸ vermiÅŸtir, —kitlelerin ressentiment’ını döve döve, baÅŸ silahını biçimlendirmiÅŸtir, bize karşı, yeryüzündeki her türlü soyluluÄŸa, neÅŸeliliÄŸe, yüce yürekliliÄŸe karşı, bizim yeryüzü mutluluÄŸumuza karşı… Kabul edelim ki bu Petrus ve Paulus’un «ölümsüzlükleri, soylu insanlığa karşı o zamana dek giriÅŸilmiÅŸ en büyük, en alçakça saldırıydı. —Ve Hristiyanlıktan çıkarak, politikaya dek sızmış bu yazgıyı da küçümsemeyelim! Bugün hiçkimsenin cesareti yok, özel haklara sahip olmak için, egemenlik hakları için, kendisi ve kendi eÅŸitleri karşısında derin saygı duyguları için—bir mesafe tutkusu için ortaya çıkmaÄŸa. Politikamız bu cesaret yoksunluÄŸu yüzünden hasta haldedir!—Düşünüş biçimi aristokrasisi, ruhların eÅŸitliÄŸi yalanı yoluyla, yeraltının en altına gömülmüştür; ve «çoÄŸunluÄŸun hakkı»na inanç, devrimler yapmış ve daha da yapacaksa, hiç kuÅŸkumuz olmasın, Hristiyanlıktır, Hristiyanca deÄŸeryargılandır, her devrimi salt kan ve suçluluÄŸa çeviren! Hristiyanlık, her türlü sürünenlerin, yüksekliÄŸi olanlara karşı baÅŸkaldırısıdır: «düşkünler »in Evangelium’u, düşkünleÅŸtirir…

 

44.

 

—Evangelium’lar, daha ilk topluluk içindeki dayanılmaz yozlaÅŸmanın tanıkları olarak paha biçilmez deÄŸer taşırlar. Paulus’un sonradan bir haham mantıkçı kinikliÄŸiyle ucuna götürdüğü süreç, gene de, Kurtarıcı’nın ölümüyle baÅŸlayan düşüş süreciydi yalnızca. —Bu Evangelium’ları okurken yeteri kadar dikkatli olamıyor kiÅŸi; her sözcüğün ardında zorluklar yatıyor. İtiraf ediyorum. Bana karşı ÅŸu söylenebilir : bunlar, tam da bu özellikleriyle, bir psikolog için birinci sınıf zevk kaynaklarıdır, —her türlü safdil yozlaÅŸmanın karşıtı olarak, psikolojik yozlaÅŸmanın par excellence incelmiÅŸlikleri, sanatlaÅŸmaları. Evangelium’lar, benzersizdir. Genel olarak İncil, hiçbir karşılaÅŸtırma kaldırmaz. Karşınızda Yahudiler var: ilk bakış açısı bu, burada ipin ucunu hepten kaçırmamak için. Burada «kutsal» hale gelen dehalaÅŸmış kendini çarpıtma, bu kitaplar ve insanlar arasında baÅŸka hiçbir yerde yaklaşık olarak bile ulaşılmamış, sanat olmuÅŸ sözcük ve davranış kalpazanlığı, herhangi bir bireysel yeteneÄŸin, herhangi bir istisnai mizacın rastlantısı deÄŸildir. Burada ırk vardır. Kutsal bir biçimde yalan söyleme sanatı olarak Hristiyanlıkta, bütün Yahudilik, yüzlerce yıllık özenli, ciddi Yahudi uÄŸraşısı ve becerisi, son ustalık düzeyine ulaşır. Hristiyan, yalanın bu ultima ratio’su, bir kere daha Yahudidir —hatta üç kere kendisi… Yalnızca, rahibin pratiÄŸinde kanıtlanmış kavramları, simgeleri, tavırları uygulama konusunda temelden bir istem, baÅŸka her türlü pratiÄŸi, baÅŸka her tür deÄŸer ve yararlılık perspektifini içgüdüsel olarak reddetmek —bu yalnızca gelenek deÄŸildir, bu kalıtımdır: ancak kalıtım olmasıyla, doÄŸa gibi bir etkilemede bulunabilirdi. Bütün insanlık, hem de en iyi çaÄŸların en iyi kafaları —(biri dışında, ama belki de o salt bir insan – dışıdır—) aldandılar. Evangelium, masumluk kitabı olarak okundu… : burada ne denli ustalıkla oyun oynandığının hiç de küçük bir niÅŸanesi deÄŸil bu. —Tabiî ki, bunları, şöyle gelip geçerken bile olsa, görebilseydik, bütün bu harika böcekleri ve uydurma azizleri, iÅŸleri tabiî ki hemen biterdi, —ve tam da bu yüzden, ben, her okuduÄŸum sözcükte bir tavır görmeden edemediÄŸimden, onların iÅŸini bitiriyorum… Hiç dayanamadığını da, bunların bir biçimde gözlerini şöyle kocaman kocaman açmaları. —Bereket versin büyük çoÄŸunluk için kitapla yalnızca edebiyattır — — Aldanmamak: «yargılamayın» derler, ama yollarında duran herÅŸeyi cehenneme gönderirler. Tanrının yargılamasını saÄŸlayarak, kendileri yargılarlar; tanrıyı yüceltmekle, kendilerini yüceltirler; tam da kendi elde edebilecekleri —dahası, ayakta kalmak için gereksedikleri— erdemleri teÅŸvik etmek1e, kendilerine erdem uÄŸruna güreÅŸiyorlar, erdemin egemenliÄŸi için savaşıyorlar görünümünü verirler. «Biz iyi için yaşıyoruz, ölüyoruz, kendimizi kurban ediyoruz» («hakikat» için, «ışık» için, «tanrının melekutu» için) : Aslında yaptıkları, yapmadan edemeyecekleridir. Ödlekçe tarzlarıyla sinerken, köşeye çekilirken, gölgelerde gölgeler gibi yaÅŸayıp giderken, bunu bir ödev haline sokarlar : ödev olarak görülünce, yaÅŸamları alçakgönüllü gibi gözükür, alçakgönüllülük olarak da erdemliliklerinin bir kanıtı olur… Ah, bu alçakgönüllü, iffetli, iyi yürekli yalancılık! «Bizim tanıklığımızı erdemin keıdisi yapar»… Evangelium’lar, ahlak aracılığıyla ayartılma kitapları olarak okunmalıdır: ahlak, bu küçük adamlarca iyice bir cilalanır, —bunlar iyi bilirler ahlakla ilgili nasıl davranılması gerektiÄŸini! İnsanlık, ahlakla, en iyi burnundan çekerek götüıülür! —Gerçek ÅŸu ki, burada en bilinçli seçilmiÅŸlik kendini beÄŸenmiÅŸliÄŸi, alçakgönüllülük rolünü oynamaktadır: kendileri, «topluluk», «iyiler ve haklılar», toptan bir yana, «hakikat»ın yanına konur —ve geri kalan da, «dünya» da, öteki yana… Bu, yeryüzünde ÅŸimdiye dek ortaya çıkmış en alınyazıcı büyüklük vehmidir: küçük, çarpık böcekler ve yalancılar, baÅŸlarlar «tanrı», «hakikat», «ışık», tin», «sevgi», «bilgelik», «yaÅŸam» kavramlarına sanki kendilerinin eÅŸanlamlılarıymış gibi sahip çıkmaÄŸa; bu yolla da «dünya»yı kendi karşılarında sınırlandırmaÄŸa; küçük, en büyük olma ÅŸiÅŸkinliÄŸindeki, her türden tımarhane için biçilmiÅŸ kaftan Yahudiler, deÄŸerleri kendi etraflarında tersine çevirdiler, sanki Hristiyan, geri kalan herÅŸey için ilkin anlam, tuz-biber, ölçüymüş, hem de herÅŸeyin en son yargılayıcısıymış gibi… Bütün bu alınyazıcı durumu olanaklı kılan, dünyada akraba, ırktan akraba bir büyüklük vehminin zaten bulunmasıdır, Yahudi büyüklük vehminin : Yahudiler ile Yahudi-Hristiyanlar arasındaki uçurum açılır açılmaz, berikilerin elindeki tek seçenek, Yahudi içgüdüsünün öğütlediÄŸi kendini koruma iÅŸlemlerinin aynılarını, Yahudilerin kendilerine karşı uygulamaktı, halbuki Yahudiler bunları o zamana dek yalnızca Yahudi olmayanlara karşı uygulamışlardı. Hristiyan, yalnızca, «daha özgür» itikatlı bir Yahudidir.

 

45.

 

—Bu küçük adamların kafalarına taktıklarından, Usta’larının aÄŸzına soktuklarından bir-iki örnek veriyorum: hepsi de «güzel ruhlar» ın itiraf ları.— 1

«Neresi sizi kabul etmezse, ve sizi dinlemezlerse, oradan çıkarken ayaklarınızın altındaki tozu onlara ÅŸehadet olsun diye silkin. Derim size, doÄŸrusu, yargı gününde Sodom Ve Gomorrha’nın durumu bu ÅŸehirden daha çekilir olacaktır.» (Mark. 6,11)2 —Ne kadar da Evangelium’ca !…

«Bana iman eden bu küçüklerden birini kim sürçtürürse, boynuna büyük bir deÄŸirmen taşı takılıp denize atılması kendisi için daha iyidir.» (Mark. 9, 42) —Ne kadar, da Evangelium’ca!…

«EÄŸer gözün sürçmene sebep oluyorsa, onu çıkar; senin için bir gözün olarak Allah’ın melekûtuna girmek, iki gözün olarak cehenneme atılmaktan iyidir; orada onların kurdu ölmez, ve ateÅŸi sönmez.» (Mark, 9, 47 [48])—Kastedilen de göz deÄŸil…

«DoÄŸrusu size derim: Burada duranlardan bazıları vardır ki, Allah’ın melekûtunun kudretle geldiÄŸini görmeden, ölümü hiç tatmayacaklardır.» (Mark. 9, 1) — İyi yalan salladın, Aslan…

«Bir kimse arkamdan gelmek isterse, kendisini inkâr etsin, ve haçını yüklenip ardımdan gelsin. Çünkü… (Bir psikologun dipnotu. Hristiyan ahlakı çünkü’leriyle çürütülebilir: onun «temelleri»ni çürütmek —Hristiyancası da bu.) Mark. 8, 34 [35]3.—

«Hükmetmeyin ki, hükmolunmayasınız. [Çünkü ne hükümle hükmederseniz, onunla hükmolunacaksınız;] ölçtüğünüz ölçü ile de size ölçülecektir.» (Mark, 7, 1)—«Hakkaniyetli» bir hakimin aÄŸzından geldiÄŸine göre, ne de hak kavramı ya!…

«Çünkü eÄŸer sizi sevenleri severseniz, ne karşılığınız olur? Vergi mültezimleri4 de. öyle yapmıyorlar mı? Ve yalnız kardeÅŸlerinizi selamlarsanız, fazla ne yapmış olursunuz? Mültezimler de öyle yapmıyorlar mı?» (Matta. 5, 46) —«Hristiyanca sevgi» ilkesi: sonunda karşılığında iyi bir de fiyat ister…

«Fakat siz insanlara suçlarını bağışlamazsanız, Babanız da sizin suçlannı bağışlamaz.» (Matta. 6, 15) —Bu adı geçen «Baba» da pek tavizkâr doÄŸrusu…

«Fakat önce onun melekûtunu ve salâhını arayın; ve bütün bu ÅŸeyler size artırılacaktır.» ([Matta. 6, 33]) Bütün bu ÅŸeyler: yani yiyecek, giyecek, yaÅŸamın bütün gereksinimleri. Bir yanılgı olsa gerek burada, en hafifinden söylendikte… Hemen peÅŸinden de tanrı terzi olarak belirir, en azından bazı durumlarda…

«O günde sevinin ve sevinçten sıçrayın; çünkü, iÅŸte, gökte karşılığınız büyüktür; çünkü, onların babaları da peygamberlere böyle ederlerdi.» ([Luka. 6, 23]). Utanmaz molozlar! Hemen peygamberlere benzetmeÄŸe baÅŸlıyorlar kendilerini…

«Bilmez misiniz ki Allahın mabedisiniz, ve Allanın Ruhu sizde durur? EÄŸer bir kimse Allahın mabedini bozarsa, Allah onu bozacaktır; çünkü Allahın mabedi mukaddestir; o mabet sizsiniz.» (Pavlus I Korint. 3, 16). —Böyle birÅŸeyi yeterince horgörmek elinden gelmiyor kiÅŸinin…

«Yahut mukaddeslerin dünyaya hükmedeceklerini bilmez misiniz? Ve eÄŸer dünya sizin tarafınızdan hükmolunursa, en küçük ÅŸeyleri hükmetmeÄŸe liyakatsiz misiniz?» (Pavlus I Korint. 6, 2). Ne yazık ki salt bir tımarhane kaçkınının sözleri deÄŸil bunlar… Bu korkunç düzenbaz şöyle sürdürüyor sözlerini: «Meleklere hükmedeceÄŸinizi5 bilmez misiniz? bu hayata ait ÅŸeyler nerede kalır?»…

 

«[Hikmetçi nerede? Yazıcı nerede? Bu dünyanın bahsedicisi nerede?] dünyanın hikmetini Allah akılsızlığa döndürmedi mi? Zira madem ki dünya Allahın hikmetinde kendi hikmetile Allahı bilmedi, Allah iman edenleri vâzın akılsızlığı ile kurtarmaÄŸa razı oldu. [...Zira davetinize bakın ey kardeÅŸler;] bedene göre hikmetliler, çok kuvvetliler, çok asilzadeler davet olunmamıştır; fakat Allah, hikmetlileri utandırmak için, dünyanın akılsız ÅŸeylerini seçti; ve Allah, kudretli ÅŸeyleri utandırmak için, dünyanın zayıf ÅŸeylerini seçti; ve Allah olan ÅŸeyleri iptal etmek için, olmıyan ÅŸeyleri, dünyanın âdi ve hor görünen ÅŸeylerini, seçti; şöyle ki, beÅŸerden hiçbiri Allahın huzurunda övünmesin.». (Pavlus I Korint l, 20-29) —Bu parçayı, ÅŸandala ahlakının bu birinci sınıf tanıklığını anlamak için, benim Ahlakın Soykütüğü adlı kitabımın birinci denemesi okunmalıdır: orada ilk kez, soylu bir ahlak ile ressentiment’dan ve güçsüz bir kinden doÄŸan ÅŸandala ahlakı arasındaki karşıtlık günışığına çıkarılmıştır. Paulus, kin havarilerinin en büyüğüdür…

1…Nietzsche’nin Yeni Ahit alıntılarını,  Kitabı Mukaddes Åžirketi

çevirisinden veriyorum (istanbul, 1958). Nietzsche’nin arada atladığı tümce ve gönderileri köşeli ayraçlarla belirtiyorum. Metinle ilglili açımlamalar cildin sonundaki Çevirenin Notlarında sürdürülmektedir.

2…Şirket çevirisinde ikinci tümce atlanmış (s. 41, sû. 1).

3…«Çünkü»nün devamı şöyle : «…kim canını kurtarmak isterse, onu zayedecektir [yitirecektir]; ve kim benim ve incilin uÄŸrunda canını zayederse, onu kurtaracaktır.»

4…«Mültezimler» için Şirket çevirisi şu açıklamayı veriyor : «Ecnebi hâkimler olan Romalılar için vergi toplayan Yahudiler»; ancak, ikinci «mültezimler» yerine «putperestler» diyor (Aim. Zöllner, İng. publicans).

5…Aslında, «hükmedeceğimizi».

 

46.

 

—Buradan nasıl bir sonuç çıkıyor? KiÅŸi Yeni Ahit’i okuyacaksa, eldiven giymesi iyi olur, sonucu. Bunca kirliliÄŸin yakınında bulunmak, neredeyse zorunlu kılıyor bunu. «İlk Hristiyanlar»ın çevrelerinde bulunmayı seçmezdik pek, tıpkı Polonya’lı Yahudileri seçmeyeceÄŸimiz gibi: bunlara karşı yalnızca tek bir itirazımızın bulunması gerektiÄŸinden dolayı da deÄŸil… İkisi de iyi kokmuyor da, ondan. —Yeni Ahit’te canayakın olabilecek tek bir çizgi aradım; boÅŸuna —bunda, özgür, iyilikli, açık yürekli, doÄŸru-dürüst olabilecek hiçbirÅŸey yok. insanlık burada daha ilk baÅŸlangıcına bile ulaÅŸmamış, temizlik içgüdüsü eksik…Yeni Ahit’te yalnızca kötü içgüdüler vardır, bu kötü içgüdülerle ilgili bir cesaret bile yoktur. HerÅŸey korkaklık, herÅŸey görmezlikten gelme ve kendini aldatmadır burada. Yeni Ahit’i okuduktan sonra, baÅŸka her kitap temiz gelir kiÅŸiye : bir örnek vermek için söyleyeyim, Paulus’tan hemen sonra, o en yürekli, üstyürekli alaycı Petronius’u okudum, kendimden geçerek; onun için, Domenico Boccaccio’nun Parma Prensi’ne yazdığı mektupta Sezar Borjiya için söylediÄŸi söylenebilir: «etutto festo» —ölümsüzce saÄŸlıklı, ölümsüzce neÅŸeli ve nasibi bol…Bu küçük böcekler çünkü hesaplarını en önemli noktada yanlış yapıyorlar. Saldırıyorlar, oysa onların saldırdığı herÅŸey; tam da bu yüzden, önemini belli ediyor. Bir «İlk Hristiyan», saldırdığı birisini kirletemezdi… Oysa tersi: «İlk Hristiyanlar»ın karşı çıktığı birisi olmak, bir ÅŸereftir. KiÅŸi Yeni Ahit’i, içinde kötü gösterilenleri canayakın bulmadan okuyamıyor, —yüzsüz bir yelleyicinin «budalalık vaazı»yla boÅŸuna horlamaÄŸa çalıştığı «bu dünyanın bilgeliÄŸini hiç saymasak bile… Hatta Ferisiler ve Yazıcılar bile bu karşı çıkıştan paylarını alıyorlar: böylesine aÅŸağılık bir nefrete konu olduklarına göre, herhalde birÅŸeylere deÄŸerdiler. GösteriÅŸlilik —bu, «İlk Hristiyanlar»ın yapabilecekleri bir itirazdı doÄŸrusu! —Bu baÅŸkaları, önünde sonunda, ayrıcalıklılardı: bu yeterdi, sandala nefreti baÅŸkaca bir neden gereksemezdi. «İlk Hristiyan» —korkarım, benim bile belki görebileceÄŸim «son Hristiyan» da— ayrıcalıklı olan herÅŸeye içgüdüsel olarak baÅŸkaldırandır, —hep «eÅŸit haklar» için yaÅŸar, savaşır!… Dikkatli bakılınca, baÅŸka seçeneÄŸi de yoktur. KiÅŸi kendisi için «tanrının seçilmiÅŸi» olmayı —ya da «tanrının tapınağ»ı olmayı, ya da «meleklerin hükmedicisi» olmayı— istemiÅŸse, o zaman baÅŸka her türlü seçkinlik ilkesi; örneÄŸin nasiplilik açısından, tin zenginliÄŸi, erkeklik ve gurur açısından, yürek güzelliÄŸi ve özgürlüğü açısından, kısaca «dünya» açısından seçkin olmak, — kendi başına kötüdür…Çıkarılacak ders : bir «ilk Hristiyan»ın aÄŸzından çıkan her söz, yalandır; bulunduÄŸu her eylem içgüdüsel bir sahteliktir, —bütün deÄŸerleri, bütün erekleri zararlıdır, oysa, kimden nefret ediyorsa, neden nefret ediyorsa, o, deÄŸerlidir…Hristiyan, özellikle rahip Hristiyan, bir deÄŸerlilik ölçütüdür — Artık söylemem gerekir mi bilmem: bütün Yeni Ahit’te, saygı duyulması gereken tek bir kiÅŸi vardır. Pilatus, Romalı yönetici. Bir Yahudi pazarlığını ciddiye almak —buna yanaÅŸmadı hiç. Bir Yahudi fazla, bir eksik —ne çıkardı bundan?…«Hakikat» sözcüğünün utanmazca kötüye kullanılışı karşısında Romalının soylu alayı, Yeni Ahit’e deÄŸeri olan tek sözünü kazandırmıştır, —bu, onun eleÅŸtirisi, hatta yokediliÅŸidir: «NeymiÅŸ ki hakikat!»…

 

47.

 

— Bizi ayırdeden, ne tarihte, ne doÄŸada, ne de doÄŸanın arkasında herhangi bir tanrı bulmamamız deÄŸildir, —tanrı diye saygı duyulanı, «tanrısal» birÅŸey olarak deÄŸil, açması birÅŸey, saçma birÅŸey, zararlı birÅŸey olarak duymamızdır, yalnızca iÅŸlenmiÅŸ bir hata olarak deÄŸil, yaÅŸama iÅŸlenen bir suç olarak duymamız… Tanrıyı tanrı olarak yadsıyoruz. Bize birisi Hristiyanların bu Tanrısını kanıtlasaydı, ona daha da az inanırdık. —Formüle edersek: deus qualem Paulus creavit, dei negatio. —Hristiyanlık gibi bir dinin, hiçbir noktasında gerçekliÄŸe dokunmayan, gerçeklik tek bir noktada bile söz hakkı elde edince de hemen düşüp kalan bir dinin, anlaşılacağı gibi, «dünya bilgeliÄŸi»nin, yani bilimin ölümüne düşmanı olması gerekir, —tinin yetiÅŸtirilmesini, tinin vicdan konusu olan iÅŸlerde yalın ve kesin olmasını, tinin soylu serinkanlılığı ve özgürlüğünü, zehirlenmiÅŸ, karalanmış, gözden düşmüş kılabilecek her aracı onaylıyacaktır. Bir buyruk olarak «inanç», bilime karşı bir vetodur, —in praxi olarak da; ne pahasına olursa olsun, ama yalan olsun… Paulus, yalanın —«inanç»ın gerekli olduÄŸunu kavramıştı; Kilise de sonradan Paulus’u kavradı. —Paulus’un icadettiÄŸi ÅŸu «tanrı», «dünya bilgeliÄŸi»ni (dar anlamda, her türlü batıl inancın en büyük iki karşıtını, filoloji ve tıbbı) «rezil-rüsfa eden» tanrı, aslında Paulus’un bu konudaki kararlılığıydı: kendi istemine «tanrı» demek, thora, en eski Yahudicedir. Paulus «dünya bilgeliÄŸi»ni rezil-rüsfa etmek istemektedir : düşmanları, İskenderiye’de yetiÅŸmiÅŸ iyi filologlar ve hekimlerdir—; onlara savaÅŸ açar. Sahiden de, kiÅŸi filolog ve hekim olup da, aynı zamanda Deccal olmadan edemiyor. Çünkü, filolog olarak «kutsal kitaplar»ın ardına bakıyor, hekim olarak da tipik Hristiyanın fizyolojik çarpıklığının ardına… Hekim «iflah olmaz» diyor; filolog da, «düzenbazlık»…

 

48.

 

—İncil’in başında duran ünlü öykü sahiden anlaşıldı mı acaba, —tanrının bilim karşısındaki cehennem korkusunun öyküsü?… Anlaşılmadı. Bu rahip kitabı par excellence, bilindiÄŸi gibi, rahibin büyük iç sıkıntısıyla baÅŸlar : onun için yalnızca tek bir büyük tehlike vardır, dolayısıyla «tanrı» için de tek bir büyük tehlike vardır.—

YaÅŸlı Tanrı, tümüyle «tin», tümüyle yüce rahip, tümüyle yetkin, bahçesinde zevk-ü safa gezisindedir: ama, canı sıkılıyordur. Can sıkıntisıyle Tanrılar bile baÅŸedemez. Ne yapsın? İnsanı icadeder,—insan eÄŸlendiricidir… Ama, gelin görün ki, bu kez de insanın canı sıkılmaÄŸa baÅŸlar. Tanrı bütün cennetlerin tek derdi konusunda son derece anlayışlıdır: hemen baÅŸka hayvanlar yaratır. Tanrının ilk hatası: İnsan için hayvanlar eÄŸlendirici deÄŸildir,—onlar üzerinde egemenlik kurar, kendisi «hayvan» olmaya yanaÅŸmaz. —O zaman da tanrı kadını yaratır. Ve sahiden de, iÅŸte, artık can sıkıntısının sonu gelmiÅŸtir,—ama baÅŸka ÅŸeylerin sonuyla birlikte! Kadın, tanrının ikinci hatasıdır. —«Kadın, özü bakımından, yılandır; Heva’dır»— bunu her rahip bilir; «dünyadaki bütün belalar kadından gelir» —bunu da bilir her rahip. «Demek ki, bilim de ondan gelir»… İlkin kadından öğrenir insan, Bilgi AÄŸacı’nın meyvesinin tadını. —Ne olmuÅŸtur? YaÅŸlı tanrıyı bir cehennem korkusu sarar. İnsanın kendisi onun en büyük hatası olmuÅŸtur; kendine bir rakip yaratmıştır; bilim, tanrısallaÅŸtırır, —insan bilimsel hale gelince, rahiplerin ve tanrıların sonu gelir! —Çıkarılacak ahlak dersi: Bilim, kendi başına yasak olandır, —tek yasak odur. Bilim, ilk günahtır; bütün günahların tohumudur, kaynaktaki kalıtsal günahtır. Yalnızca budur ahlak. — «Bilmeyeceksin»: —bütün gerisi bundan sonuç olarak çıkar. Tanrının cehennem korkusu, onun kurnazlığını: önlemedi. Bilime karşı kendisini nasıl savunmalı? Uzun süre, ana sorunu bu oldu. Yanıt: İnsanı kov gitsin cennetten! Mutluluk, aylaklık, düşünce üretir, —bütün düşünceler kötü düşüncelerdir…İnsan düşünmemelidir. —Ve «Kendi Başına Rahip», dertleri icadeder, her türlü sefaleti, yaÅŸlılığı, güçlüğü, özellikle hastalığı icadeder, —hepsi bilime karşı savaşım araçları! Dertler, insanın düşünmesine izin vermez…Ve bütün bunlara raÄŸmen! heyhat! bilgi yapıtı kule. olur yükselir, gökleri kuÅŸatır, tanrıların sonunu haber vermeÄŸe baÅŸlar, —ne yapmalı! —YaÅŸlı tanrı, savaşı icadeder, halkları birbirinden ayırır, insanların biribirlerini karşılıklı olarak yoketmelerini saÄŸlar (—rahipler için savaÅŸ her zaman gerekli olmuÅŸtur…). SavaÅŸ, baÅŸka ÅŸeyler yanında, bilim barışını da bozan birÅŸeydir! —Ama, inanılası deÄŸil! Bilgi, rahipten bağımsızlaÅŸma, savaÅŸa raÄŸmen artmaktadır. —Ve son bir karar verir yaÅŸlı tanrı: «İnsan bilimsel oldu çıktı, — baÅŸka çare yok, onu sulara boÄŸup gidermek gerek!…»

 

49.

 

—Anlaşılıyorum herhalde, İncil’in baÅŸlangıcı, rahibin bütün psikolojisini içerir —Rahip tek bir büyük tehlike bilir: bu, bilimdir— nedenler ile etkilerin saÄŸlıklı bir kavranması. Ama bilim, ancak mutlu koÅŸullarda yetiÅŸir, —kiÅŸinin zamana; çarçur edebilecek kadar bol tine gereksinimi vardır, «bilmek» için… «öyleyse, insanı mutsuz kılmak gerek, —bu, rahibin bütün zamanlardaki mantığı olmuÅŸtur. —Hemen sezinleniyor, bu mantığa göre neyin en baÅŸta dünyaya sokulması gerektiÄŸi: —«günah»… Suç ve ödek kavramı, bütün «ahlaksal dünya düzeni», bilime karşı icadedilmiÅŸtir, —insanın rahipten kurtulmasına karşı… insan dışarıya deÄŸil, kendi içine bakmalıdır; zeki ve dikkatli bir biçimde öğrenen olarak, çevresindeki ÅŸeyleri görmemelidir, aslında hiç görmemelidir: acı çekmelidir… Ve öylesine acı çekmelidir ki, hep rahibi gereksesin. —Defedin hekimleri! Gerekli olan Mesihtir.—Suç ve ödek kavramı, «esirgeme», «kurtarma», «bağışlama» öğretisiyle birlikte —hiçbir psikolojik gerçekliÄŸi olmayan, boydan boya yalanlar —hepsi, insanın neden duyusunu yıkmak için icadedilmiÅŸtir —neden ve etki kavramına saldırıdır bunlar! —Ve yumruklu bir saldırı deÄŸil, bıçaklı, nefretinde ve sevgisinde dürüst bir saldırı deÄŸil! Tersine, en korkak, en kurnaz, en alçak içgüdülerin saldırısı! Bir rahip saldırısı! Bir asalak saldırısı! Uçuk benizli yeraltı kan emicilerinin vampirliÄŸi!… Bir eylemin doÄŸal sonuçları «doÄŸal» olmaktan çıkıp, batıl inancın hayalet kavramları yoluyla, «tanrı» yoluyla, «tinler», «ruhlar» yoluyla ortaya çıkarılmış diye, salt «ahlaksal» sonuçlar olarak, ödül, ödek, yol gösterme eÄŸitme araçları olarak düşünülmeÄŸe baÅŸlanınca, bilginin koÅŸulları yıkılır, — insanlığa karşı en büyük suç iÅŸlenmiÅŸ olur. Günah, bir kez daha söyleyelim, bu, insanın kendini aÅŸağılamasının par excellence biçimi, bilimi, kültürü, insanın her türlü yücelme ve soylulaÅŸma durumlarını olanaksız kılmak için icadedilmiÅŸtir; rahip, günahı icadederek, egemen olur.—

 

50.

 

—Burada, tam da «inananlar»ın kendilerine yarayabilecek bir «inanma», bir «inananlık» psikolojisi geliÅŸtirmekten dolayı kendimi bağışlıyorum. Bugün hâlâ, «inançlı» olmanın — ya da bir décadence’in, kırık bir yaÅŸam isteminin simgesi olmanın— ne denli namussuzluk olduÄŸunu bilmeyenler varsa, yarın öğrenecekler bunu. Benim sesim ağır iÅŸitenlere bile ulaşır. —öyle gözüküyor ki, yanlış iÅŸitmemiÅŸsem, Hristiyanlar arasında bir tür doÄŸruluk ölçütü var; buna da «kuvvetlilik kanıtı» deniyor. «İnanç mutluluk verir, demek ki doÄŸrudur.» —Burada yapılacak ilk itiraz, tam da mutlanmanın, kanıtlanan deÄŸil, vaadedilen birÅŸey olduÄŸu: «inanma» koÅŸuluna baÄŸlanmış mutluluk, —kiÅŸi mutlu olmalıdır — çünkü inanmaktadır…Ama, rahibin inanana vaadettiklerinin, hiçbir denetimin ulaÅŸamayacağı «öte»de sahiden ortaya çıkacağını nasıl kamtlamalı? —Sözümona «kuvvetlilik kanıtı», öyleyse, inanma için vaadedilen etkinin ortaya çıkmazlık etmeyeceÄŸi üzerine, yine, bir inançtır. Formüle edersek: «İnanıyorum ki, inanç mutlu kılar; —demek ki, doÄŸrudur.» —Ama bununla iÅŸ bitti bile. Bu «demek ki», bir doÄŸruluk ölçütü olarak absurdum’un ta kendisi olurdu. —Ama, biraz esnek davranalım, varsayalım ki mutlu kılınma inanç yoluyla kanıtlanmış olsun — yalnızca arzulanmış, yalnızca bir rahibin biraz kuÅŸkulu aÄŸzıyla vaadedilmiÅŸ olmasın mutluluk —teknik adıyla haz, herhangi bir biçimde doÄŸruluk kanıtı olabilir mi? Öylesine olamaz ki, «ne. doÄŸrudur» sorusu üzerine haz duyumları da söz sahibi olunca, bu neredeyse karşıt bir kanıt oluÅŸturur, en azından da «doÄŸruluk» konusunda güçlü bir kuÅŸku uyandırır. «Haz» kanıtı, ancak «haz» için bir kanıttır, —baÅŸka birÅŸey deÄŸil; dünyanın neresinden çıkıyor ki, doÄŸru yargılar yanlışlardan daha çok hoÅŸnutluk yaratsınlar, ve bir önceden kurulmuÅŸ uyuma uyarak, yanlarında zorunlu olarak haz duyguları getirsinler? —Bütün kesin, derin yapılı tinlerin deneyimi bunun tersini söyler. KiÅŸi, atacağı her doÄŸruluk adımı için, kendisiyle savaÅŸmak zorundadır; yüreÄŸinin, yaÅŸam sevgisi ve güveninin baÄŸlı olduÄŸu herÅŸeyi buna feda etmek zorundadır. Bu da ruh büyüklüğü gerektirir: doÄŸruluÄŸa hizmet, en güç iÅŸtir. —öyleyse, tinsel konularda dürüst olmak ne demektir? KiÅŸinin kendi yüreÄŸine karşı sert olması, kiÅŸinin «güzel duygular»! horgörmesi, kiÅŸinin her Evet ve Hayır’ı bir vicdan iÅŸi yapması! — —— inanç mutluluk verir: demek ki, yalan söyler…

 

51.

 

İnancın belirli koÅŸullarda mutluluk vereceÄŸi, bir sabit fikirden çıkan mutluluÄŸun, mutluluktur diye çıktığı fikri doÄŸru kılmayacağı, inancın gerçi daÄŸları yerinden oynatamayacağı, ama önceleri daÄŸ olmayan yerlere daÄŸlar kondurabileceÄŸi : bir tımarhanede yapılacak kısa bir gezinti bu konulara yeterince açıklık getirir Tabiî ki bir rahip için deÄŸil: çünkü o, içgüdüsüyle, hastalığın hastalık, tımarhanenin de tımarhane olduÄŸunu, yadsır. Hristiyanlığın hastalığa gereksinimi vardır, nasıl ki GrekliÄŸin bir saÄŸlık fazlalığına gereksinimi vardı, — hastalandırmak, Kilise’nin iyileÅŸtirme iÅŸlemlerinin bütün dizgesinin sahici artniyetidir. Ve Kilise’nin kendisi de —:bu, en son ülkü olarak, katolik tımarhane deÄŸil mi? —Bütün yeryüzü tek bir tımarhane? —Dindar insan, Kilise’nin istediÄŸi biçimiyle, tipik bir décadent’tir; bir halk üzerinde dinsel bir bunalımın ortaya çıktığı her zaman dilimi, hep, sinir hastalıklarının yaygınlaÅŸtığı dönemlerdir; dindar insanın «iç dünyası», aşırı heyecanlanmış ve bitkinleÅŸmiÅŸ insanın «iç dünyasına karıştırılacak ölçüde benzer; Hristiyanlığın deÄŸerlerin en deÄŸerlileri diye insanlığın tepesine astığı durumlar, saralılığın biçimleridir. —Kilise yalnızca delileri yada büyük dolandırıcıları in majorem dei honorem aziz ilan etmiÅŸtir… Bir kez, Hristiyanlığın bütün nedamet getirme ve felaha erme training’ine (bu bugün en iyi biçimiyle İngiltere’de incelenebilir) yöntemli olarak yaratılmış bir folie circulaire denebileceÄŸini belirtmiÅŸtim, tabiî ki, buna zaten hazır, yani temelden hastalıklı bir toprak üzerinde. Kimsenin elinde deÄŸildir, Hristiyan olmak: kiÅŸi, Hristiyanlığa «döne»mez, —bunun için önce yeterince hastalanması gerekir… Biz ötekiler, saÄŸlık için ve horgörü için cesaret sahibi olanlar, biz acaba ne denli horgörmeliyiz bedeni yanlış anlamayı öğreten bir dini! ruhla ilgili batıl inancı elinden bırakmak istemeyen bir dini! yetersiz beslenmeyi bir «yararlılık» haline getiren! saÄŸlıklılıkla, bir tür düşman, ÅŸeytan, ayartılmış gibi savaÅŸan! kiÅŸinin kadavralaÅŸmış bir bedende «yetkin bir ruh» taşıyabileceÄŸine; bunun için de yeni bir «yetkinlik» kavramını, bir benzi uçuk, hastalıklı, budalaca gayretkeÅŸ varlık tarzını, sözümona «kutsanmışlığı» —kendisi de yoksullaÅŸtırılmış, sinir sistemi bozulmuÅŸ, iflah etmezcesine yozlaÅŸtırılmış bedenin yalnızca bir hastalık belirtisi dizisi olan kutsanmışlığı— edinmesi gerektiÄŸine kendini inandırmış bir dini!… Hristiyan hareket, bir Avrupa hareketi olarak, her türden atıkların ve artıkların toplu hareketidir: (—bunlar, Hristiyanlık aracılığıyla güce ulaÅŸmak istemektedirler). Bu hareket, bir ırkın batışını dilegetirmez; her yandan biraraya gelerek kendilerini arayan décadence biçimlerinin bir yığınsal oluÅŸumudur. İnanıldığı gibi, Hristiyanlığı olanaklı kılan, eskilerin, soylu eskilerin yozlaÅŸmaları deÄŸildir: bugün bile hâlâ böylesi bir kanıyı ayakta tutan öğrenim görmüş budalalığa da ne kadar karşı çıkılsa yeridir. Hastalıklı, yoz sandala kesimleri bütün Imperium içinde hristiyanlaÅŸmaktayken, tam da karşıt tip, soyluluk, en güzel ve en olgun biçimiyle ortadaydı. ÇoÄŸunluk egemen oldu; Hristiyan içgüdülerinin demokratikçiliÄŸi zafer kazandı… Hristiyanlık «ulusal» deÄŸildi, ırk temelli deÄŸildi, —yaÅŸamın her türden bozuk kalıtımlılarına hitap ediyordu, müttefikleri heryerdeydi. Hristiyanlık, temelden hastalıklı olanların rancune’unu, saÄŸlıklılara karşı, saÄŸlıklılığa karşı yönlendirmiÅŸtir. Nasipli, . gururlu, yürekli ne varsa, herÅŸeyden önce de güzelliÄŸi, iÅŸitmek, görmek, ona acı veriyordu. Paulus’un paha biçilmez sözlerini yeniden anımsatıyorum. «Dünyanın zayıf ÅŸeylerini, dünyanın akılsız ÅŸeylerini, dünyanın âdi ve hor görünen ÅŸeylerini seçti tanrı» : buydu formül, inhoc signo zafere ulaÅŸtı décadence. — Çarmıhtaki Tanrı —bu simgenin korkunç düşünsel arkaplanı hâlâ anlaşılmıyor mu? —Ne ki acı çeker, ne ki çarmıha gerilir, o, tanrısaldır… Hepimiz çarmıha gerilmiÅŸiz, demek ki biz tanrısalız… Yalnızca biz tanrısalız… Hristiyanlık bir zaferdi, soylu bir anlayış, ona yenilip battı, —Hristiyanlık, bugüne dek insanlığın başından geçen en büyük talihsizliktir.— —

 

52.

 

Hristiyanlık her türden tinsel nasipliliÄŸin de karşıtıdır, —ancak hasta akıl, Hristiyan aklı olarak onun iÅŸine yarayabilir, her türden ahmaklığın yanında yer alır, «tin»e, saÄŸlıklı tinin superbia’sına lanet okur. Hastalık, Hristiyanlığın özünde bulunduÄŸundan, tipik Hristiyanca durum, «inanç» da, bir hastalık biçimi olmak zorundadır. Şüphe bile bir günahtır…Rahibin psikolojik temizlikten tam yoksunluÄŸu —bunu gözlerinin bakışı ele verir—. décadence’in bir sonuç görüntüsüdür, —histerik kadınlara, bir de, raÅŸitik eÄŸilimli çocuklara bakmak yeter, içgüdüsel sahteliÄŸin, yalan söylemek için yalan söylemenin bir haz olmasının, düz bakamamanın ve düzgün adım atamamanın, nasıl décadence ifadeleri olduÄŸunu anlamak için. «İnanç», doÄŸru olanı bilmek istememek demektir. Pietist, iki cinsiyetli rahip de, sahtedir, çünkü hastadır: içgüdüsü, doÄŸruluÄŸun hiçbir noktada söz sahibi olmamasını talep eder. «Hastalandıran, iyidir; doluluktan, fazlalıktan, güçten gelen, fenadır» : böyle duyar inananlar. Yalan karşısında özgür olamama —buradan tanırım ben her önceden belirlenmiÅŸ tanrıbilimciyi —Tanrıbilimcinin bir baÅŸka göstergesi de, filolojik yetisizliÄŸidir. Filolojiden burada, çok genel bir anlamda, iyi okuma sanatı anlaşılmalıdır, —olguları, yorumlarla sahteleÅŸtirmeyen bir anlama çabası içinde, dikkati, sabrı, inceliÄŸi yitirmeden, oldukları gibi görebilmek. Yorumda ephexis olarak filoloji: söz konusu olan, ister kitaplar, ister gazete haberleri, ister alınyazıları ya da havadurumu olguları olsun, —«ruhun saÄŸalması»ndan hiç söz etmiÅŸ olmayalım… Bir tanrıbilimcinin» Berlin’de de olsa, Roma’da da, bir «kitap sözü »nü, ya da bir yaÅŸantıyı yorumlaması, ya da örneÄŸin ülkesinin hükümdarının bir zaferini Davud’un ilahilerinin yüce. aydınlığına yatırarak yorumlaması, her seferinde öylesine cüretkârcadır ki, bunun karşısında bir filologun saçını başını yolası gelir. Ya Åžvabistanlı Pietistler ve baÅŸka sığırlar, kendi varlıklarının zavallı sıradanlığını ve ahır kokusunu, «tanrının eli»yle bir «kutsanmışlık», bir «takdir-i ilahi», bir «salâh tecrübesi» mucizesine dönüştürüverdiklerinde ne yapsın filolog! Dürüstlük bir yana, bunlarda en alçakgönüllü bir nebze, düşüncelilik olsaydı, bu yorumcular, tanrının el becerisini böylesine kötüye kullanmalarındaki çocuksu hilebazlığı görmek zorunda kalırlardı. Bundan da az bir nebze saygılılık sahibi olsaydık, nezlemizi iyileÅŸtiren, ya da tam fırtına patlayacakken, bizi zamanında bir arabaya yetiÅŸtiren tanrının, bize öylesine saçma bir tanrı olarak gelmesi gerekirdi ki, varolsaydı bile, kiÅŸinin onu defetmesi gerekirdi. Hademe olarak tanrı, posta memuru olarak tanrı, takvim düzenleyicisi olarak tanrı, —temelde, her türlü raslantının en budalaca türü için bir sözcük… «Tanrısal öngörü», bugün «eÄŸitilmiÅŸ Almanya»da yaklaşık her üç insandan birinin hâlâ inandığı biçimiyle, tanrıya karşı, daha güçlüsü hiç düşünülemeyecek bir itiraz oluÅŸtururdu. Almanlara karşı bir itiraz oluÅŸturduÄŸu ise, kesin!…

 

53.

 

—Bir konuda ÅŸehit verilmiÅŸ olması, o konunun doÄŸruluÄŸu için birÅŸey kanıtlamaktan öylesine uzaktır ki, herhangi bir ÅŸehidin herhangi bir zaman doÄŸruluk ile herhangi bir alışveriÅŸi olduÄŸunu yadsımak geliyor içimden. Bir ÅŸehidin doÄŸru saydıklarını dünyanın kafasına vuruÅŸ biçimi bile öylesine düşük bir zihinsel dürüstlük düzeyi, «doÄŸruluk» sorunu konusunda öylesine bir güdüklük dilegetirir ki, kiÅŸinin bir ÅŸehidin söylediÄŸinin yanlış olduÄŸunu kanıtlaması bile gerekmez. DoÄŸruluk, birinin sahip olduÄŸu ve bir baÅŸkasının da sahibi olmadığı birÅŸey deÄŸildir : doÄŸruluk konusunda olsa olsa köylüler ya da Luther türü köylü havarileri böyle düşünebilir. Åžundan emin olunabilir ki, tinsel konulardaki vicdan düzeyi ne denli yüksekse, bu konulardaki alçakgönüllülük, gönüllülük, o denli büyük olacaktır. BeÅŸ ÅŸey bilmek, ve nazik bir biçimde, baÅŸka ÅŸeylerin bilgisini geri çevirmek. «DoÄŸruluk», bu sözcüğün, her peygamberin, her mezhepçinin, her özgür tinlinin, her sosyalistin, her kilise adamının anladığı anlamıyla, küçük, en küçük bir doÄŸrunun bulunması için bile gerekli tinsel yetiÅŸme ve kendini aÅŸmanın daha baÅŸlangıcında olunmadığının tam bir kanıtıdır. —Şehit olarak ölmek, arada söyleyelim, tarih için büyük bir ÅŸanssızlık olmuÅŸtur: bu, baÅŸtan çıkarmıştır. Bütün ahmakların, bu arada kadınların ve halkın da çıkardığı sonuç; birisi onun uÄŸruna öldü diye (ya da, hatta, ilk Hristiyanlıktaki gibi ölüme susamışlık-salgınları yarattı diye), bir konunun öneminin ortaya çıktığı sonucu, —bu sonuç, incelenmeye, inceleyici ve dikkatli tine, ölçülmez derecede ket vurmuÅŸtur. Åžehitler, doÄŸruluÄŸa zarar vermiÅŸlerdir. Bugün bile, en sıradan tarikatçılığın saygın bir san elde etmesi için tek bir kaba kovuÅŸturmaya uÄŸraması yetiyor. —Ne yani? birisi onun için yaÅŸamı terkediyor diye, birÅŸeyin deÄŸerinde bir deÄŸiÅŸiklik mi meydana geliyor? —Saygın hale gelmiÅŸ bir yanılgı, bir ek ayartıcı etki kazanmış bir yanılgıdır : sanıyor musunuz ki, siz Tanrıbilimci Efendiler, yalanlarınız için ÅŸehitler yaratmanıza izin vereceÄŸiz? —Bir konunun geçerliÄŸini ortadan kaldırmanın yolu, onu saygıyla rafa kaldırmaktır, —tanrıbilimcileri ortadan kaldırmanın yolu da budur… Bütün kovuÅŸturucuların dünya – tarihsel budalalıkları, tam da düşmanı oldukları konuya saygınlık görünümünü kendi elleriyle kazandırmalarıdır, —ona ÅŸehitliÄŸin olaÄŸanüstü çekiciliÄŸini hediye etmekle… Bugün bile, kadınlar, bir yanılgının önünde diz çöküyorlar, çünkü birisi onlara birisinin bunun için çarmıhta öldüğünü söylemiÅŸ. Ya peki çarmıh bir kanıtlama mıdır — — Bu konuda ise, tek biri var, bütün bu konularda asıl sözü söyleyen, binlerce yıldır söylenmesi gerekli sözleri söyleyen, — Zerdüşt.

Kanla işaretler yazarlar yürüdükleri yolda, ahmaklıkları da onlara öğretir ki, kişi kanla hakikati kanıtlar.

Oysa kan, en kötü tanığıdır hakikatin; kan, en saf öğretiyi bile zehirler, yürek çılgınlığına, yürek nefretine dönüştürür.

Ve birisi öğretisi için ateşin içinden geçse, —neyi kanıtlar ki bu? Çok daha önemlisi, kendi yangınından kendi öğretisinin çıkması.

 

54.

 

KiÅŸi aldanmaya kapılmamalı: büyük tinliler, kuÅŸkucudurlar. Zerdüşt bir kuÅŸkucudur. Güçlülük, tinin kuvvetinden ve üstkuvvetinden gelen özgürlük, kendini skepsis yoluyla kanıtlar. Kanılara varmış insanlar, deÄŸerlilik ve deÄŸersizlik konusunda söz konusu bile olmazlar Kanılar tutsaklıklardır. Åžu, yeterince uzağı göremez; bu, kendi altını göremez : oysa deÄŸer ve deÄŸersizlik konusunda söz sahibi olmak için, kiÅŸinin beÅŸyüz kanıyı kendi altında görmesi gerekir, — ardında görmesi gerekir… Bir tin, büyük ÅŸeyler istiyorsa; bunlara ulaÅŸmanın yolunu da istiyorsa, zorunlu olarak kuÅŸkucudur. Her türlü kanıdan bağımsızlık, güçlülüğe aittir, özgürce görebilmeye… Büyük tutku, bu tinin varlığının temeli ve gücü, kendi olduÄŸundan daha aydınlık, daha despotça, onun bütün düşün gücünü eline alır; kut-dışı araçlar için bile yüreklendirir; belirli koÅŸullarda kanılar edinmesine bile izin verir. Araç olarak kanılar: kiÅŸi birçok ÅŸeye bir kanı aracılığıyla ulaşır. Büyük tutku, kanıları kullanır, harcar; onlara boyun-eÄŸmez, —bilir, kendisinin egemen olduÄŸunu. —Ters taraftan : İnanma gereksinimi, herhangi bir koÅŸulsuz Evet ya da Hayır gereksinimi, Carlyle’cılık, bir zayıflık gereksinimidir, inançlı insan, her türden «inanan», zorunlu olarak bağımlı insandır, — kendini amaç olarak koyamayan, genel olarak kendi kendinden hareketle amaç koyamayan biri, «Mümin», kendine ait deÄŸildir, o ancak araç olabilir, onun kullanılması gerekir, kendisini kullanacak birisini gerekser. Onun içgüdüsü, bir kendiliksizleÅŸme ahlakına en büyük onuru tanır: herÅŸey, onu bu ahlaka baÄŸlar —kurnazlığı, deneyimi, kendini beÄŸenmiÅŸliÄŸi. Her inancın kendisi, bir kendiliksizleÅŸme, bir kendine yabancılaÅŸma ifadesidir… Büyük çoÄŸunluk için zorlanmanın; yüksek bir anlamda kölelik gibi bir kendi dışlarından onları baÄŸlayan ve yerlerinde tutan düzenleyicinin ne denli gerekli olduÄŸu; köleliÄŸin de, isteme yetisi zayıf insanın, özellikle kadının serpilip baÅŸarılı olmasının ilk ve. son koÅŸulu olduÄŸu göz önüne getirilirse, o zaman, kanılar da, «inanç» da, anlaşılır. Kanılı insan, belkemiÄŸini kanıda bulur. Birçok ÅŸeyi. görmemek, hiçbir konuda yansız olmamak, her konuda yandaÅŸlık etmek, bütün deÄŸerler konusunda kesinkes ve zorunlu bir optik sahibi olmak —bunlar, böyle bir tür insanın genel olarak varolabilmesini belirleyen koÅŸullardır. Oysa, bu koÅŸullarda, bu tür insan, doÄŸruluklu insanın—doÄŸruluÄŸun kendisinin karşıtı, düşmanıdır… inanan, neyin «doÄŸru» olduÄŸu neyin olmadığı sorusu için herhangi bir vicdan sahibi olmakta özgür deÄŸildir: bu noktada dürüst olsaydı, bu onun batışı olurdu Patolojik olarak belirlenmiÅŸ optiÄŸi, kanıya varmış kiÅŸiyi fanatik haline sokar —Savonarola, Luther, Rousseau, Robespierre, Saint – Simon— güçlü, özgürleÅŸmiÅŸ tinin karşıt tipi. Ama, bu hasta tinlerin, bu kavramsal saralıların büyük gösteriÅŸlilikleri, büyük kitle üzerinde etkili olur,—fanatikler pitoresktirler, insanlık da nedenler iÅŸitmekten çok, gösteri seyretmekten hoÅŸlanır…

 

55.

 

—Kanının, «inanma»nın psikolojisinde bir adım daha. Kanılar doÄŸruluÄŸun yalanlardan daha büyük düşmanları olmasın sakın, sorusunu göze alıp ortaya atışım, epeydir (İnsanca, Pek İnsanca, s. [331]). Bu kez de karar verici soruyu soruyorum: yalan ile kanı arasında herhangi bir karşıtlık var mı? —Bütün dünya olduÄŸuna inanıyor; ama bütün dünya daha nelere inanmıyor ki! —Herbir kanının, kendi tarihi, ilk biçimleri, denemeli yanılmalı kavranmaları vardır: önceleri uzun bir süre hiç de kanı deÄŸilken, sonradan, daha da uzun bir süre pek de kanı olmayan bir hale, en sonunda da kanı haline gelir. Acaba —kanının bu ilk kuluçkalık biçimleri arasında yalan da yok muydu? —Bu arada gerekli olan da yalnızca kiÅŸilerin deÄŸiÅŸmesiydi: Babada henüz yalan olan, oÄŸulda kanı haline gelirdi. —Yalan dediÄŸim de ÅŸudur: kiÅŸinin, gördüğü birÅŸeyi görmemiÅŸ olmayı istemesi, gördüğü birÅŸeyi öyle görmemiÅŸ olmayı istemesi: yalanın tanık önünde ya da tanıksız olması önemli deÄŸildir. En yaygın yalan, kiÅŸinin kendi kendine söylediÄŸi yalandır; baÅŸkalarına yalan söylemek, göreceli olarak ender bir durumdur. —imdi, bu görmüş olduÄŸunu görmemiÅŸ olmayı istemek, onu öyle görmemiÅŸ olmayı istemek, herhangi bir anlamda yantutmanın neredeyse ilk koÅŸuludur: yan tutan insan, zorunlukla yalancı hale gelir. Alman tarih yazımının bir kanısı, örneÄŸin, Roma’nın bir despotluk yönetimi olduÄŸu, Germenlerin de özgürlük havasını dünyaya getirenler olduÄŸudur: bu kanıyla bir yalan arasında ne fark var? KiÅŸi niye hâlâ ÅŸaşıyor ki, bütün yandaÅŸlıkların, bu arada Alman tarihçilerin de, içgüdüyle, ahlakın büyük sözlerini ağızlarına almalarına, —ahlakın, bu tür yanlı insanın ona her an gereksinimi olduÄŸundan dolayı varlığını sürdürdüğüne? — «Biz bu kanıdayız: bütün dünya önünde onu yükleniyoruz, onun için yaşıyor, onun için ölüyoruz,— kanıları olan herÅŸeye saygı!» —Buna benzer ÅŸeyleri Antisemitlerin bile ağızlarından iÅŸittim. Tersine, Efendiler! Bir Antisemit, bir ilkeden çıkarak yalan söylüyor diye hiç de daha saygın hale gelmez… Rahipler bu konularda daha incedirler ve bir kanının kavramında ilkesel, çünkü amaç için gerekli bir yalancılığın bulunduÄŸu itirazını gayet iyi anlayarak, bununla karşılaşınca, Yahudilerden bu yana, «tanrı», «tanrının iradesi», «tanrının vahiyi» kavramını ortaya sürme kurnazlığını göstermiÅŸlerdir. Kant bile, Kesin BuyruÄŸu’yla, aynı yolu tuttu: bu noktada onun Akıl’ı Pratik hale geldi. —Öyle sorular vardır ki, bunların doÄŸruluÄŸu ve doÄŸru olmaması konusunda karar vermek insanın elinde deÄŸildir; bütün yüksek sorular, bütün yüksek deÄŸer sorunları, insan aklının ötesindedir… Aklın sınırlarını kavramak — budur ilkin sahici felsefe… Tanrı insana niye vahiy indirdi? Tanrı gereksiz, boÅŸ bir iÅŸ yapabilir mi? insan kendiliÄŸinden iyi ve kötünün ne olduÄŸunu bilemez, tanrı bu yüzden ona kendi iradesini gösterdi… Çıkarılacak ders: rahip yalan söylemiyordur, —onun söz konusu ettiÄŸi ÅŸeyler üzerine «doÄŸru» ya da «doÄŸru deÄŸil» soruları, yalan söylemeye hiç mi hiç elvermez. Çünkü yalan söyleyebilmek için, burada neyin doÄŸru olduÄŸuna karar verebilmek gerekir. Oysa insan tam da bunu yapamaz; böylece, rahip tanrının sözcüsüdür sadece —Böylesine bir rahipçe akılyürütme hiç de yalnızca Yahudice ve Hristiyanca deÄŸildir; yalan söyleme hakkı ve «vahiy» kurnazlığı, rahip tipine ait bir özelliktir, décadence, rahipleri kadar putatapanların rahiplerine de (—putatapanlar, yaÅŸama Evet diyenlerdir, onlar için «tanrı», bütün ÅŸeylerin büyük Evet’idir). —«Yasa», «tanrının iradesi», «kutsal kitap», «ilham» —hepsi yalnızca, rahibin güce ulaÅŸmak için, gücünü ayakta tutmak için gereksediÄŸi koÅŸulları niteleyen sözcükler,—bu kavramlar bütün rahip örgütlerinin, bütün rahipçe ya da felsefi – rahipçe iktidar kuruluÅŸlarının temelinde yatar. «Kutsal yalan» —Konfiçyus’a, Manu Yasalar Kitabı’na, Muhammed’e, Hristiyan Kilisesine ortaktır — : Platon’da da eksik deÄŸildir. «Hakikat burada» : bu söylenince, orada bir rahip, yalan söylüyor demektir…

 

56.

 

—Sonunda önemli olan, hangi amaç için yalan söylendiÄŸidir. Hristiyanlıkta «kutsal» amaçların eksik olmasıdır, benim onun araçlarına itirazım. Yalnızca fena amaçlar: yaÅŸamın zehirlenmesi, yalanlanması, yadsınması, bedenin horgörülmesi, insanın günah kavramı yoluyla deÄŸersizleÅŸtirilmesi ve kendi kendini kargışlar hale getirilmesi — dolayısıyla, araçları da fena. — Manu Yasalar Kitabı’nı tam tersi bir duyguyla okuyorum, karşılaÅŸtırılamaz ölçüde tinsel ve üstün bir yapıt, ki bunun adını İncil’inkiyle birlikte anmak bile tine karşı bir günah olurdu. KiÅŸi hemen sezinliyor: bu kitabın ardında, içinde, gerçek bir felsefe var, yalnızca kötü kokulu bir hahamlık Ve batıl inanç YahudiliÄŸi deÄŸil, —en şımarık psikolog bile diÅŸine göre birÅŸey buluyor içinde En önemlisi de, bu kitapla her türden İncil arasındaki temel fark: soylu katmanlar, filozoflar ve savaşçılardır burada, bu kitapla ellerini sürünün üstünde tutanlar; heryerde soylu deÄŸerler, bir tamamlanmışlık duygusu, yaÅŸama bir Evet, zafer kutlayan bir kendisinden ve yaÅŸamından hoÅŸnutluk duygusu, — güneÅŸ parıldıyor bütün kitabın üstünde. —Hristiyanlığın konu edinerek kendi dibi bulunmaz bayağılığını saçtığı ÅŸeyler, örneÄŸin çocuk yapma, kadın, evlilik, burada ciddiyetle, saygıyla, sevgi ve güvenle ele alınıyor. Aslında, nasıl oluyor da çocukların ve kadınların eline, içinde ÅŸu aÅŸağılayıcı sözün bulunduÄŸu kitabı verebiliyoruz: «fahiÅŸelik yüzünden herkesin kendi karısı ve herkesin kendi erkeÄŸi olsun : ÅŸehvet çekmektense görücüye çıkmak evlâdır»? Ve insanın doÄŸuÅŸu, immaculata conceptio kavramıyla HristiyanlaÅŸtırıldıkça, yani kirletildikçe, kiÅŸi hâlâ Hristiyan olmayı sürdürebilir mi?… Manu Yasalar Kitabı’ndan baÅŸka, kadına onca incelikli ve iyilikli ÅŸeylerin söylendiÄŸi bir kitap bilmiyorum; bu yaÅŸlı kırsakallılar ve kutsal kiÅŸiler, kadınlara karşı belki de aşılmamış nezakette bir davranış biçimine sahipler. Bir yerde, şöyle deniyor: «Kadın aÄŸzı, kız göğsü, çocuk duası, kurban dumanı, bunlar herzamah temizdir.» Bir baÅŸka yer: «güneÅŸin ışığından, ineÄŸin gölgesinden, havadan, sudan, ateÅŸten ve bir kızın nefesinden daha temiz ÅŸey yoktur.» Son bir yer —belki de. kutsal bir yalan, aynı zamanda—: «gövdenin, göbek üstündeki bütün delikleri temiz, bütün altındakiler de pistir. Yalnızca kızların bütün bedeni temizdir.»

 

57.

 

KiÅŸi, Hristiyanca amacı bir kez Manu Yasalar Kitabı’nın amacıyla karşılaÅŸtırıp ölçünce, Hristiyan araçların in flagranti kut-dışılığını yakalayıveriyor, —bu kocaman amaç karşıtlığının üstüne güçlü bir ışık tutunca. Hristiyanlığı eleÅŸtirenlerin elinde deÄŸildir onu horgörülesi birÅŸey haline sokmak. —Manu gibi bir Yasalar Kitabı, her iyi yasa kitabının izlediÄŸi yolla ortaya çıkar: uzun yüzyılların deneyimini, kurnazlığını ve deneysel ahlakını özetler; defteri kapatır, artık birÅŸey yaratmaz. Bu tür bir hukuksal metinleÅŸmenin ön koÅŸulu, yavaÅŸ yavaÅŸ ve pahalı bir biçimde kazanılmış bir hakikate yetke yaratma araçlarının, bu hakikati kanıtlamak için gerekli araçlardan temelden farklı olduÄŸunun sezgisidir. Bir yasa kitabı hiçbir zaman bir yasanın yararlarını, temellerini, ortaya çıkış tarihinin nedenselliÄŸini anlatmaz : bunu yapsaydı, yasaya boyuneÄŸilmesinin önkoÅŸulu olan buyurucu tondan, «…malısın»dan taviz vermiÅŸ olurdu. Sorun da tam buradadır. —Bir halkın geliÅŸmesinin belirli bir noktasında, o halkın en geniÅŸ bakışlı, yani geriyi ve ileriyi en iyi gören metni, yaÅŸamda uyulması gereken —yani ancak ona uyularak yasana bilecek — deneyimi, olmuÅŸ-bitmiÅŸ, tamamlanmış ilan eder. Hedefi, deney çaÄŸlarının ve kötü deneyiminin sonuçlarını, olabildiÄŸince zengin ve tam olarak ortaya koymaktır. Bu yüzden, artık herÅŸeyden önce kaçınılması gereken, deÄŸerlerin daha da ileri denenmesi; akışkan, belirsiz durumlarının sürüp gitmesi, deÄŸerlerin in infmitum sınanması, seçilmesi, eleÅŸtirilmesidir. Buna karşı çifte bir duvar örülür: İlkin vahiy duvarı; yani bu yasaların akılsallığının, insandan kaynaklanmadığı, yavaÅŸ yavaÅŸ ve sınaya yanıla aranıp bulunmadığı, tersine, tanrısal bir kaynaktan, bütün, tamamlanmış, tarihsiz olarak, bir armaÄŸan olarak, bir mucize olarak, salt bildirilmiÅŸ olduÄŸu iddiası… Sonra da, gelenek duvarı; yani, yasanın zaten en eski zamanlardan beri varolduÄŸu, ondan şüphe etmenin, atalara saygısızlık etmek, suç iÅŸlemek olduÄŸu iddiası. Yasanın yetkesi, kendisini ÅŸu savlarla temellendirir: Tanrı yasayı vermiÅŸ, atalar da onu yaÅŸamışlardır. —Böyle bir iÅŸlemin yüksek akılsallığı, doÄŸru olduÄŸu tanınmış (yani çok sıkı bir elekten geçirilmiÅŸ upuzun bir deneyim yoluyla kanıtlanmış ) yaÅŸam biçimi karşısında, bilinci, adım adım geriletmek hedefini güder: öyle ki, tam bir içgüdü otomatizmine —yaÅŸam sanatındaki her türden ustalığın, her türden yetkin ligin bu önkoÅŸuluna— ulaşılsın. Ortaya Manu türünden bir yasa kitabı koymak demek, halkı bundan böyle usta olmaya, yetkin olmaya yöneltmek demektir, —en yüksek yaÅŸam sanatına özendirmek. Bunun için de yaÅŸamın bilinçsiz hale getirilmesi gerekir: bu, her kutsal yalanın amacıdır. Kastlar düzeni, en üst, egemen yasa, yalnızca en üst düzeyde bir doÄŸa düzeninin, doÄŸa yasallığının kutsallaÅŸtırılmasıdır; bunun üzerinde de hiçbir tikel istemin, hiçbir «modern düşünce »nin sözü geçmez. Her saÄŸlıklı toplumda, kendilerini karşılıklı belirleyerek, fizyolojik olarak ayrışmış yönelimleri olan üç tip belirginleÅŸir; bunlardan her birinin kendi saÄŸlıklılık koÅŸulları, kendi çalışma alanı, kendi yetkinlik duygusu ve ustalık türü vardır. Manu deÄŸil, doÄŸadır ağırlıklı olarak tinsel olanları, ağırlıklı olarak kas ve sinir konumları güçlü olanları ve ne birinde ne de ötekinde sivrilmeyen üçüncüleri, ortalamaları biribirlerinden ayıran, —sonuncular büyük çoÄŸunluk, birinciler seçme azınlık. En üst.kast —bunlara en azlar adını veriyorum—, yetkinlerin kastı olarak en azların ayrıcalıklı haklarına sahiptir: mutluluÄŸu, güzelliÄŸi ve iyiliÄŸi yeryüzünde temsil etmek, bu ayrıcalıklar arasındadır. Ancak en tinsel insanlara izin verilmiÅŸtir, güzelliÄŸe sahip olmaları, güzel olmaları için: iyilik, yalnızca onlarda zayıflık deÄŸildir. Pulchrum est paucorum hominum: iyilik bir ayrıcalıktır. Buna karşılık, onlarda en az kabul edilecek ÅŸeyler, çirkin davranışlar ya da karamsar bir bakış, çirkinleÅŸtiren bir gözdür—, ya da ÅŸeylerin toptan görünümleri karşısında bir kızgınlık. Kızgınlık ÅŸandala’nın ayrıcalığıdır; aynı ÅŸekilde, karamsarlık da. «Dünya yetkindir —böyle konuÅŸur tinsel olanların içgüdüsü, Evetleyici içgüdü —: yetkin olmayan ne varsa, bizim altımızdaki herÅŸey, mesafe, mesafe tutkusu, hatta ÅŸandala’nın kendisi de bu yetkinliÄŸin birer parçasıdır» En tinsel insanlar, en güçlüler olarak, mutluluklarını, ötekilerin kendi batışlarını bulabilecekleri yerlerde bulurlar: labirentte, kendine ve baÅŸkalarına sertlikte, denemede; onların hazzı, kendi kendilerini zora koÅŸmakta yatar: askerlik, onlarda doÄŸa olur, gereksinim olur, içgüdü olur. Zor görevi ayrıcalık sayarlar, yüklerle oynamayı, ötekileri dize getirmeyi, dinlenme…Bilgi —bir askerlik biçimi. —Onlar, en saygın insan türüdür : bu, onların en neÅŸeli, en sevimli tür olmalarını dışarıda bırakmaz. Onlar egemendirler, istediklerinden dolayı deÄŸil, varolduklarından dolayı; onların elinde deÄŸildir, ikinciler olmak. — ikinciler: bunlar, hakkın bekçileri, düzenin ve güvenliÄŸin koruyucularıdır, bunlar soylu savaşçılardır; herÅŸeyden önce de Kral’dır bu; savaşçının, yargıcın ve yasayı ayakta tutanın en yüksek formülü. İkinciler, tinsellerin uygulayıcılarıdır, onlara en yakın olanlar, egemenlik iÅŸinin kaba yanlarını onlardan alıp üstlenenler, —onların izleyicileri, saÄŸ elleri, en iyi öğrencileri. —Bütün bunlarda, bir kez daha söyleyelim, hiçbir istenmiÅŸlik, hiçbir «yapma» yoktur; baÅŸka tür1ü olanıdır, yapma olan, —o zaman da doÄŸaya haksızlık yapılır…Kastlar düzeni, düzeyler düzeni, yalnızca yaÅŸamın kendi en üst yasasını formüle eder; bu üç tipin ayırdedilmeleri toplumun ayakta tutulması için, daha yüksek ve en yüksek tiplerin olanaklı kılınması için zorunludur, —hak eÅŸitsizliÄŸidir, genel olarak hakların varolmasının ilk koÅŸulu. —Bir hak, bir ayrıcalıktır. Kendi varlık türü içinde, her birinin kendi ayrıcalıkları vardır. Ortalamaların ayrıcalıklı haklarını küçümsemeyelim. Yükseklere doÄŸru, yaÅŸam gittikçe sertleÅŸir, —soÄŸuk artar, sorumluluk artar. Yüksek bir kültür, bir piramittir: ancak geniÅŸ bir taban üzerinde durabilir, ilk varsayması gereken, güçlü ve saÄŸlıklı olarak bütünleÅŸmiÅŸ bir ortalamalıktır. El iÅŸleri, ticaret, tarım, bilim, sanatların büyük bölümü, tek sözcükle meslek etkinliklerinin bütün hepsi, ancak bir ortalama yapabilme ve arzulama ile baÄŸdaşır; böyle birÅŸey, istisnalar arasında yersiz düşerdi, bunun için gerekli olan içgüdü, hem aristokratlığı hem de anarÅŸistliÄŸi çelerdi. KiÅŸinin bir kamu yararı olması, bir diÅŸli, bir iÅŸlev olmasının, doÄŸal bir belirlemesi vardır: toplum deÄŸil, en büyük çoÄŸunluÄŸun yetisine sahip olduÄŸu mutluluk türüdür, onları zeki makinalar yapan. Ortalamalar için, ortalama olmak bir mutluluktur; tek bir ÅŸeyde ustalık, doÄŸal bir içgüdünün uzmanlığı. Derin bir tin, ortalamalığı kendi başına bir itiraz konusu olarak görmeyi kendine layık saymazdı. Ortalamalık, istisnaların varolabilmesinin ilk zorunluÄŸudur: yüksek bir kültürü belirleyen odur. istisnai insan, tam da ortalamalara yumuÅŸak bir tavırla, oldukları gibi ve. kendisinin de eÅŸitleriymiÅŸ gibi davranıyorsa, bu salt bir yürek nezaketi deÄŸildir, —onun ödevidir bu… Bugünün sürü sürücüleri arasında en nefret ettiÄŸim hangisi? Sosyalist sürücüler, ÅŸandala havarileri, işçinin içgüdüsünü, hazzını, yetinme duyusunu, kendi küçük varlıklarıyla birlikte gömen, —onu kıskanç kılan, ona kin öğreten… Haksızlık hiçbir zaman hak eÅŸitsizliÄŸinde yatmaz, «eÅŸit» hak iddiasında yatar… Kötü nedir? Zaten söylemiÅŸtim bunu: zayıflıktan, kıskançlıktan, kinden doÄŸan herÅŸey. —AnarÅŸist ile Hristiyanın kökenleri, birdir…

 

58.

 

Sahiden de, fark yaratan, hangi amaç için yalan söylendiÄŸi : bununla kiÅŸinin birÅŸeyi koruduÄŸu mu, yıktığı mı. Hristiyan ile. AnarÅŸist arasında tam bir eÅŸitlik kurulabilir: bunların amacı, içgüdüsü, ancak yıkmaya yönelir. Bunun kanıtını görmek için de tarihe bakmak yeter: iç bulandırıcı bir açıklıkla yatıyor bu kanıt tarihte Biraz önce bir dinsel yasama biçimini tanıdık; bunun amacı, yaÅŸamın serpilmesinin en üst koÅŸulu olarak, büyük bir toplum örgütlenmesini «bengileş»tirmekti, Hristiyanlık ise, tam da içinde yaÅŸam serpiliyor diye, böyle bir örgütlenmenin sonunu getirmeyi kendine misyon edindi. Orada, uzun deney ve belirsizlik zamanlarının akılcı sonuçları, en uzaktaki yararlar için ortaya konacak, bunların ürünleri olabildiÄŸince büyük, zengin, yetkin olarak hasadedilecekti: buradaysa, tersine, hasat akÅŸamdan sabaha zehirlenecek… Aere perennius ayakta duran birÅŸey, Imperium Romanum, o zamana dek zor koÅŸullar altında ulaşılmış en yüce örgütlenme biçimi, onunla karşılaÅŸtırılınca daha önceki, ve daha sonraki herÅŸeyin bölük-pörçüklük, beceriksizlik, dikkatsizlik olduÄŸu biçim, —o kutsal anarÅŸistler, «dünya»yı, yani Imperium Romanum’u yıkmayı kendilerine bir «iyi yürekli dinibütünlük gereÄŸi» edindiler, taÅŸ üstünde taÅŸ kalmayasıya, —hatta, Cermenler ve baÅŸka ayaktakımları onun üzerinde egemen olasıya… Hristiyan ve AnarÅŸist : ikisi de décadent, ikisi de bozucu, zehirleyici, güdükleÅŸtirici, kan emici yoldan baÅŸka biçimde etkide bulunmak elinden gelmeyen, ikisi de, duran, büyüklükle ayakta duran, dayanıklığı olan, yaÅŸama gelecek vaadeden herÅŸeye karşı ölümüne nefretin içgüdüsü… Hristiyanlık Imperium Romanum’un vampiriydi, —Romalıların zamanı gelmiÅŸ olan büyük kültür için temel atma çabalarını akÅŸamdan sabaha dağıtıp yok etti. —Hâlâ anlaşılmıyor mu bu? Tanıdığımız, ve Roma taÅŸralarının tarihinin de bize gittikçe daha iyi tanıttığı Imperium Romanum, bu, yüce üslubun hayran olunası sanat yapıtı, bir baÅŸlangıçtı; yapısı, binyıllar boyunca kendisini kanıtlasın diye hesaplanmıştı, —bugüne dek hiçbir yapı böyle kurulmamıştır, böylesine sub specie aeterni tarzda yapı kurmak hayal bile edilmemiÅŸtir! —Bu örgütlenme, kötü imparatorlara bile, dayanabilecek kadar saÄŸlamdı : böyle yapılarda bireylerin rastlantısallığı söz sahibi olamazdı, —bütün büyük mimarinin baÅŸ ilkesi. Ama, en yoz yozlaÅŸma biçimine karşı yeterince saÄŸlam deÄŸildi, Hristiyana karşı… Bu gizli solucan, gecede, siste ve anlam kaypaklığında yanaÅŸarak herkese yapıştı, herkesin hakiki ÅŸeylere olan yönelimini, genel olarak gerçekliklerle ilgili içgüdülerini emdi yuttu, bu ödlek, kadınsı ve ÅŸeker tatlısı çete, adım adım, bu muazzam yapının «ruhları»nı ona yabancılaÅŸtırdı, —o deÄŸerli, o erkekçe soylu doÄŸalıları. Roma’nın davasında kendi davalarını, kendi yönelimlerini, kendi övünçlerini duyanları. Böcek yapışkanlığı, manastır gizliliÄŸi, cehennem, suçsuzların kurban edilmesi, kan içme yoluyla unio mystica gibi karanlık kavramlar, herÅŸeyden önce de yavaÅŸ yavaÅŸ karıştırılan kin ateÅŸi, ÅŸandala kininin ateÅŸi — bu egemen oldu Roma’ya. daha ilk varoluÅŸ öncesi biçimlerine karşı Epikuros’un savaÅŸ verdiÄŸi din türü. KiÅŸi Lucretius’u okuyunca, Epikuros’un neyle savaÅŸtığını anlar; putataparlık deÄŸil, «Hristiyanlık»tı bu, yani, ruhların suç kavramıyla, ödek kavramıyla ve ölümsüzlük kavramıyla yozlaÅŸtırılması. — Yeraltı kültleriyle, bütün gizil Hristiyanlıkla savaÅŸtı, —ölümsüzlüğü yadsımak, o zamanlar gerçek bir kurtuluÅŸtu. —Ve Epikuros kazanmıştı. Roma İmparatorluÄŸunda sözü edilmeye deÄŸer bütün tinler, Epikuros’çuydular: tam o sırada Paulus çıktı ortaya… Paulus, Roma’ya karşı, «dünya»ya karşı, etli canlı, deha olmuÅŸ ÅŸandala kini, Yahudi, bengi Yahudi par excellence… SezinlediÄŸi, Yahudilikten kopmuÅŸ küçük Hristiyan tarikat hareketi aracılığıyla nasıl bir «dünya yangınımın tutuÅŸturulabileceÄŸi, «çarmıhtaki tanrı» simgesiyle bütün altta olanları, bütün gizli gizli baÅŸkaldıranları, imparatorluktaki bütün anarÅŸist kaynaÅŸmaların mirasını biraraya getirerek nasıl muazzam bir güç toplanabileceÄŸiydi. «Felah Yahudiden gelir.» —Hristiyanlık, her türlü yeraltı tapınmanın, örneÄŸin Büyük Ana, Osiris, Mithras kültlerinin sunduÄŸundan daha fazlasını sunmanın, —ve onları toplayarak birleÅŸtirmenin formülü: Paulus’un dehası, bu sezgide yatar. Bu konudaki içgüdüsü öylesine kendinden emindi ki, bu ÅŸandala dinlerinin çekici tasarımlarını, kendi uydurduÄŸu «Mesih»in hakikatine karşı giriÅŸtiÄŸi acımasız saldırıyla onun aÄŸzına, yalnız aÄŸzına da deÄŸil, sokan —onu, bir Mithras rahibinin de anlayabileceÄŸi bir hale sokan Paulus… Åžam’da yaÅŸadığı an buydu: birden kavradı, «dünya»yı deÄŸersizleÅŸtirmek için ölümsüzlük inancını gereksediÄŸini, «cehennem» kavramının Roma üzerinde egemen olabileceÄŸini, —«öte» aracılığıyla yaÅŸamın öldürülebileceÄŸini… Nihilist ve Hrist: bunlar uyaklı, yalnızca uyaklı da deÄŸil…

 

59.

 

Antik dünyanın bütün çabası, boÅŸuna: söz bulamıyorum, böylesine korkunç birÅŸey konusundaki duygumu dilegetirmek için —Hem de, bu çabanın yalnızca bir ön çalışma olduÄŸunu, daha binlerce yıl granit bilinçliliÄŸiyle yürütülmesi gereken bir çalışmanın ancak temellerinin atıldığını düşününce, antik dünyanın bütün anlamı, boÅŸuna… Niye vardı ki Grekler? Niye Romalılar? ;—Bir zihinsel yetiÅŸme temelli kültürün bütün önkoÅŸulları, bütün bilimsel yöntemler geliÅŸmiÅŸti, hazırdı; sanatların en zoru, iyi okuma sanatı hazırdı, belirlenmiÅŸti —kültür geleneÄŸinin bu önkoÅŸulu, bilimin birliÄŸinin; doÄŸa bilimi, matematik ve mekanikle birlikte, en iyi yoldaydı, »—olgu duyusunun, bütün duyuların en sonuncusu ve en deÄŸerlisinin, okulları vardı, yüzlerce yıllık geleneÄŸi vardı! Anlaşılıyor mu bu? iÅŸe giriÅŸmek için özde gerekli ne varsa, bulunmuÅŸtu: —yöntemler, bunu on kez söylemek gerek, özsel olandır, aynı zamanda da, en zor olan, hem de, alışkanlıkların ve tembelliklerin en uzun karşı çıktığı ÅŸeyler. Bugün bizim, anlatılamaz bir kendini zora koÅŸmayla —çünkü hepimizin içinde, bir biçimde, hâlâ duruyor kötü, yani Hristiyan içgüdüler—, geri kazandıklarımız; gerçeklik karşısında özgür bir bakış, dikkatli bir el, en küçük ÅŸeylerde sabır ve dikkat, bilginin bütün dürüstlüğü —oradaydı, vardı, hazırdı! daha ikibin yıl önce! Ve, yanında, iyilikli, incelmiÅŸ davranış ve beÄŸeniler! Beyin idmanı deÄŸil! «Alman» öğrenim görmüşlüğünün ayaktakımı tavırları deÄŸil! AkÅŸamdan sabaha, bir anı yalnızca! —Grekler! Romalılar! içgüdünün, beÄŸeninin soyluluÄŸu, yöntemli araÅŸtırma, örgütlenme ve yönetme dehası, insan geleceÄŸine duyulan inanç, duyulan istem, bütün ÅŸeylere büyük bir Evet, Imperium Romanum olarak görünür hale, bütün duyularca duyulur hale gelmiÅŸken, yüce üslup artık salt sanat deÄŸil, gerçeklik, hakikat, yaÅŸam olmuÅŸken… —Ve akÅŸamdan sabaha da bir doÄŸal afet tarafından yerle bir edilmiÅŸ deÄŸil! Cermenler ve baÅŸka koca pabuçluların ayakları altında ezilmiÅŸ de deÄŸil! Tersine, sinsi, gizli, görülmez, kansız vampirlerce rezil edilmiÅŸ! YenilmiÅŸ deÄŸil, —yalnızca kanı emilmiÅŸ!… Saklı intikam hırsı, küçük kıskançlık, egemen olmuÅŸ! Zavallı ne varsa, kendinden acı çeken, kötü duyguların yiyip bitirdiÄŸi ne varsa, ruhların bütün getto dünyası, bir hamlede, en tepede! — — KiÅŸinin herhangi bir Hristiyan ajitatörü, örneÄŸin kutsal Augustinus’u okuması yeter, ne denli kirli heriflerin bu yolla tepeye çıktığını kavramak için, bunun kokusunu almak için. KiÅŸi, Hristiyan hareketin önderlerinde herhangi bir anlayış eksikliÄŸi varsaymakla, kendisini bütünüyle yanıltır : —ah, bunlar pek kurnazdırlar, kutsallık kertesinde kurnaz, bu Kilise Babası Efendiler! Onların eksikliÄŸi, bambaÅŸka birÅŸey. DoÄŸa onları biraz ihmal etmiÅŸ, —onlara, biraz da saygıdeÄŸer, dürüst, temiz içgüdüler vermeyi unutmuÅŸ… Laf aramızda, bunlar daha erkek bile deÄŸildirler… Müslümanlık, Hristiyanlığı horgörüyorsa, bin kez haklıdır: Müslümanlık erkekleri varsayar…

 

60.

 

Hristiyanlık bizi antik kültürün mirasından etti, daha sonra da, bir kez daha, Müslüman kültürün mirasından etti. İspanya’nın harika MaÄŸribi kültür dünyası, bizim için, temelde, Roma ve Yunanistan’dan daha akraba, bizim duyum ve beÄŸenimize daha yakın olan bu dünya, ayaklar altında ezildi (—bunların ne tür ayaklar olduÄŸunu söylemeyeceÄŸim—), niye? Çünkü soylu, erkekçe içgüdülerden kaynaklanıyordu, çünkü yaÅŸama Evet diyordu; hem de Magrib yaÅŸamının nadide ve rafine hoÅŸluklarıyla!… Sonradan Haçlılar, önünde toza topraÄŸa yatmaları onlara daha yaraÅŸacak birÅŸeyle savaÅŸtılar —bir kültürle, ki, daha bizim ondokuzuncu yüzyılımız bile onun karşısında pek fukara, pek «geç» kalsa gerek. —Tabiî, istedikleri, talandı : DoÄŸu, zengindi… Yansız olalım en azından! Haçlı Seferleri —yüksek bir korsanlık, baÅŸka birÅŸey deÄŸil! —Alman asilzadeliÄŸi, temelde Viking’ce olan bu asilzadelik, burada tam ortamını buldu: Kilise gayet iyi biliyordu Alman asilzadeliÄŸinin ne iÅŸe yaradığını… Alman asilzadeleri, Kilise’nin «İsviçreli» bekçileri, Kilise’nin bütün kötü içgüdülerinin hizmetinde hep, —ama iÅŸin parası iyi…Kilise’nin yeryüzündeki bütün soyluluklara karşı ölümüne savaşını tam da Alman kılıçlarının, Alman kanı ve cesaretinin yardımıyla yürütmüş olması! Bu noktada bir sürü nahoÅŸ soru çıkıyor ortaya. Alman asilzadeliÄŸi yüksek kültürün tarihinde hemen hiçbir varlık göstermez: nedeni sezinleniyor… Hristiyanlık, alkol —yozlaÅŸmanın iki büyük aracı… Kendi başına alındığında, Müslümanlık ile Hristiyanlık arasında bir seçim yapmak söz konusu bile deÄŸil, tıpkı bir Arap ile bir Yahudi arasındaki seçim gibi. Karar kendiliÄŸinden verilir: burada seçmek, kimsenin elinde deÄŸildir. KiÅŸi ya bir ÅŸandalsı’dır, ya da deÄŸildir… «Roma’yla bıçak bıçaÄŸa savaÅŸ! Müslümanlıkla barış, dostluk» : bu duyguyu duydu, öyle de yaptı, o büyük özgür tinli, Alman Kaiser’leri arasındaki o deha, İkinci Friedrich. Ne yani? bir Alman ilkin deha, ilkin özgür tinli mi olmak zorunda, dürüst duygular duyabilmek için? —Bir Alman’ın nasıl olup da Hristiyanc’a duygular duyabileceÄŸini ise hiç kavrayamıyorum…

 

61.

 

Burada, Almanlar için yüz kez daha nahoÅŸ olacak bir anımsatma yapmak zorunlu hale geliyor. Almanlar, Avrupa’yı, elde edebildiÄŸi en son büyük kültür mirasından ettiler — Rönesans’tan ettiler Avrupa’yı. Sonunda anlaşıldı mı, anlaşılmak isteniyor mu, Rönesans’ın ne olduÄŸu? Hristiyan deÄŸerlerin tersine çevrilip yeniden deÄŸerlendirilmesi, bütün araçlarla, bütün içgüdülerle, bütün dehayla, karşıt deÄŸerleri, soylu deÄŸerleri zafere ulaÅŸtırmak için giriÅŸilmiÅŸ bir deneme… Bugüne dek yalnızca bu büyük savaÅŸ vardı, bugüne dek Rönesans’ın getirdiÄŸi sorudan daha karar verdirici bir soru olmadı, — benim sorum, onun sorusudur—: ve ÅŸimdiye dek hiçbir zaman olmadı, daha temelden, daha düz, daha kesin, bütün cephe boyunca ve merkeze yönelik bir saldırı! Kararverici yerde, Hristiyanlığın payitahtında saldırmak, burada soylu deÄŸerleri tahta çıkarmak, yani, orada oturanların içgüdülerinin, en temel gereksinimlerinin ve arzularının içine sokmak… Gözümün önünde tamamiyle dünya-dışı bir sihirli renk cümbüşünün olanağı duruyor: —bana öyle geliyor, incelmiÅŸ bir güzelliÄŸin bütün ürpertileriyle pırıl pırıl: ışıyor bu olanak; bunu öylesine tanrısal, öylesine ÅŸeytansı-tanrısal bir sanat iÅŸliyor ki, kiÅŸi böylesine bir olanağı bulmak için binyılları boÅŸuna arayıp tarıyor; bir oyun görüyorum, öylesine anlam yüklü, hem de öylesine harika bir paradoks taşıyor ki, Olympos’daki bütün tanrılardan bir ölümsüz kahkaha almaya layık — Papa Sezar Borjiya…Anlaşılıyor muyum?… İşte, bu olurdu asıl zafer, bugün yalnız benim özlediÄŸim zafer— : bununla Hristiyanlık defedilebilirdi! Ne oldu? Bir Alman keÅŸiÅŸ, Luther, Roma’ya geldi Bu keÅŸiÅŸ, benliÄŸinde bahtsız rahibin bütün intikama susamış içgüdüleriyle, Roma’da Rönesans’a karşı baÅŸkaldırdı… En derin şükranla, olup biten muazzam iÅŸi, Hristiyanlığın kendi payitahtında üstesinden geliniÅŸini, anlamak yerine—, onun nefreti bu oyundan yalnızca kendine besin çıkarabileceÄŸini anladı. Dindar bir insan yalnızca kendini düşünür. — Luther Papalığın yozlaÅŸmasını gördü, oysa tam tersi elle tutulur hale gelmiÅŸti: eski yozluk, peccatum originale, Hristiyanlık deÄŸildi artık Papa’nın tahtında oturan! YaÅŸamdı! YaÅŸamın zaferiydi! Bütün yüksek, güzel, yürekli ÅŸeylerin büyük Evet’iydi… Ve Luther yeniden kurdu kiliseyi: ona saldırdı… Rönesans —anlamsız bir olay, büyük bir boÅŸunalık! —Ah ÅŸu Almanlar, nelere mal oldular bize ÅŸimdiye dek! BoÅŸunalık —buydu hep Almanların iÅŸi, —Reformasyon; Leibniz; Kant ve sözümona Alman Filozofisi; «Özgürlük» Savaşı; Reich —her seferinde, orada bulunan, hazır, geri getirilemeyecek birÅŸeye karşılık, bir boÅŸunalık… Bunlar benim düşmanımdır, bu Almanlar, ilan ediyorum bunu: onlarda her türlü kavram ve deÄŸer pisliÄŸini, her türlü dürüst Evet ve Hayır karşısında ödlekliÄŸi görüyor ve horgörüyorum. Neredeyse bin yıldır el attıkları herÅŸeyi yoksullaÅŸtırdılar ve bulandırdılar, Avrupa’yı hastalaÅŸtıran ne kadar bölük pürçüklük —dörtteüçlük!— varsa, onların vicdanlarına yazılıdır, —Hristiyanlığın varolan en pis türü, en onmaz, en baÅŸedilemez türü, Protestanlık da onların vicdanına yazılı… Hristiyanlık iÅŸi bitirilemez birÅŸey haline gelirse, bunun suçlusu da Almanlar olacak…

 

62.

 

—Bununla sonuca varıyor, yargımı bildiriyorum. Mahkum ediyorum Hristiyanlığı; ona, ÅŸimdiye dek herhangi bir savcının aÄŸzından çıkan en korkunç suçu yöneltiyorum. O benim için düşünülebilir yozlukların en yükseÄŸidir, olanaklı en son yozluÄŸun istemi olmuÅŸtur. Hristiyan Kilisesi yozluÄŸunu bulaÅŸtırmadık hiçbir ÅŸey bırakmamıştır, her deÄŸeri bir deÄŸersizlik, her hakikati bir yalan, her dürüstlüğü bir ruh alçaklığı haline sokmuÅŸtur. Bir de tutup bana onun «insancıl» katkılarından söz açıyorlar! Herhangi bir zorluk, felaket durumunu ortadan kaldırmak, onun en derin çıkarına aykırıdır, —o, felaketlerle yaÅŸar, kendini bengileÅŸtirmek için zorluklar yaratmıştır… Günah kurdu örneÄŸin: bu felaketle katkıda bulundu Kilise insanlığa! —«Ruhların Tanrı önünde eÅŸitliÄŸi», bu kalpazanlık, bütün aÅŸağı duyumluların rancune’ları için bu perde, bu patlayıcı kavram, sonunda devrim, modern fikir ve bütün toplum düzeninin batış ilkesi haline gelen bu kavram— Hristiyan dinamitidir… Hristiyanlığın «insancıl» katkıları! Humanitas’dan bir çeliÅŸki, bir kendini aÅŸağılama sanatı, ne pahasına olursa olsun yalan söyleme istemi, bütün iyi ve dürüst içgüdülere karşı bir isteksizlik, bir horgörü çıkarmak! Bunlar, bence Hristiyanlığın katkıları! —Kilise’nin biricik etkinliÄŸi olarak asalaklık; uçuk benizlilik, «kutsanmışlık» idealiyle, her kanı, her sevgiyi, her yaÅŸam umudunu emip yutmak; her gerçekliÄŸi deÄŸilleme istemi olarak, öte dünya; ÅŸimdiye dek kurulmuÅŸ en yeraltı komplo’nun niÅŸanesi olarak, haç — saÄŸlıklılığa karşı, güzelliÄŸe, nasipliliÄŸe, yürekliliÄŸe, tine, ruh iyiliÄŸine karşı, yaÅŸamın kendisine karşı…

Hristiyanlığı mahkum eden bu sonsuz iddianameyi bütün duvarlara yazacağım, duvarı olan heryere,— körleri de görür kılacak harflerim vardır benim… Hristiyanlık, diyorum, tek büyük lanet, tek büyük içsel yozluk, hiçbir aracın yeterince zehirli, gizli, yeraltı, küçük gelmediÄŸi tek büyük intikam içgüdüsüdür, —diyorum, tek silinmez utanç lekesi insanlığın…

Ve zamanlar da bu dies nefastus’a göre, bu kötü yazgının baÅŸlangıcına göre hesaplanıyor, — Hristiyanlığın ilk gününe göre! —Son gününe göre olsa, daha iyi olmaz mı? —Bugüne göre.?

—DeÄŸerlerin yeniden deÄŸerlendirilmesi!…


 

 

 

 

 

 

 

Hıristiyanlığa karşı yasa


 

 

Felah gününde, Bir Yılı’nın ilk gününde verilmiÅŸtir

(—eski yanlış takvime göre, 30 Eylül 1888)

 

G ü n a h a  k a r ş ı   ö l ü m ü n e   s a v a ş :

G ü n a h , H r i s t i y a n l ı k t ı r

 

Madde Bir. — Doğaya her türden aykırılık, günahtır. En günahkar insan, rahiptir: o, doğaya aykırılığı öğretir. Rahibe gösterilecek olan, nedenler değildir, tımarhanedir.

 

Madde İki. — Herhangi bir tanrıya tapınma ayinine katılmak, kamu ahlakına tecavüzdür. Protestanlara, Katoliklere davranıldığından daha katı; liberal Protestanlara da dinibütünlerinden daha katı davranılmalıdır. Hristiyan olmaktaki suçluluk derecesi, bilime yakınlık derecesine göre artar. Dolayısıyla, suçlunun suçlusu, filozoftur.

 

Madde Üç. — Hristiyanlığın yılan yumurtalarını kuluçkaya yatırdığı lanetlenesi yerler, yerle bir edilmeli ve yeryüzünün rezaletli yerleri olarak geleceğin korkulu ibret vesileleri olsunlar diye korunmalıdır. Buralarda zehirli yılanlar yetiştirilmelidir

 

Madde Dört. — Saffet vaazetmek, doğaya aykırı olmaya kamusal bir kışkırtmadır. Cinsel yaşamın her horlanması, «kirlilik» kavramıyla her kirletilmesi, yaşamın kutsal ruhuna karşı işlenmiş sahici günahtır.

 

Madde BeÅŸ. — Bir rahiple birlikte aynı masada yemek yemek, çıkarttırır; bununla kiÅŸi kendini doÄŸru-dürüst insanlar topluluÄŸundan afaroz etmiÅŸ olur. Rahip, bizim ÅŸandala’mızdır, —onu kanun kaçağı ilan etmeli, açlığa mahkum etmeli, bir tür çöle sürmelidir.

 

Madde Altı. — «Kutsal» tarih, layık olduğu adla, lanetli tarih adıyla anılmalı; «tanrı», «mesih», «kurtarıcı», «aziz», sözcükleri küfür olarak, canilere takılan adlar olarak kullanılmalıdır.

 

Madde Yedi. — Gerisi kendiliğinden gelir.

 

D E C C A L


 

ÇEVİRENİN NOTLARI

 

Nietzsche, Antichrist’i dört hafta içinde, 3-30 Eylül 1888 günleri arasında yazdığını söyler. Yaratıcı güçlerinin doruÄŸunda, olaÄŸanüstü bir verimlilik içinde bulunan yazar Nietzsche için, bu pek zor bir iÅŸ deÄŸildi; ancak, baÅŸka bir bakımdan, düşünür Nietzsche için, hayret uyandırıcı gene de : Bu metne gelene dek, uzunca bir süredir alıştığı yazma yöntemiyle, kısa ve sanki «daldan dala» metinlerle, planladığı Büyük Yapıt için malzeme biriktiren düşünür, birden bire, yaÅŸamı boyunca yazdığı en uzun tek baÄŸlantılı metnini üretir. (Bu metnin yapısına benzerlik gösteren —çok daha kısa— üç metin. Ahlakın Soykütüğü adlı kitabını oluÅŸturan «Deneme»lerdir.)

Nietzsche uzmanı Podach, bu olgudan hareketle, Nietzsche’nin eski Büyük Yapıt tasarısından vazgeçerek, «Büyük» felsefe yapıtı yerine, bu gibi kesin ve açık, küçük boyda polemikler yazmaÄŸa karar verdiÄŸi yorumunu temellendirir.

Düşünürün «karar»ları ne olursa olsun, ortada olan olgu, bu garip metnin varlığı, Nietzsche’nin o güne dek biriktirdiÄŸi düşün toplamını, tek bir odak üzerinde; öteden beri en büyük ‘dertler’inden biri olan Hristiyanlık üzerinde yoÄŸunlaÅŸtırmasının sonucudur. Bu ‘tek solukluk’ metin, düşünürün yaÅŸamı boyunca geliÅŸtirdiÄŸi düşünüş ve bakış biçimlerinin, sanki, imbiklenmiÅŸ, ‘konsantre’ edilmiÅŸ özetidir. Burada, Nietzsche’nin hangi «deÄŸer»leri nasıl «yeniden deÄŸerlendirdiÄŸi», apaçık, ortaya konmuÅŸtur…

* * *

Metin ancak 1895′de, Yapıtlar dizisinin 8. cildi olarak (ve birçok yeri ’sansür’ edilmiÅŸ biçimde) yayınlanır. BaÅŸlığı, Der Antichrist. Versuch einer Kritik des Christentums (Deccal. Hristiyanlığı EleÅŸtiri Denemesi)dir. Öte yandan, 1899′da, uzun yıllar oturtulacağı yere, «Güç İstemi» adlı Büyük Yapıt’ın ilk kitabı olma durumuna sokulur : Der Wille zur Macht. Versuch einer Umwerthung aller Wertihe. Vorwort und erstes Buch : Der Antichrist (Güç İstemi. Bütün DeÄŸerleri Yeniden DeÄŸerlendirme Denemesi. Önsöz ve Birinci Kitap : Deccal) Bu baÅŸlıktan sonra, Deccal’in Önsöz’ü, bu «Büyük Yapıt»ın önsözüymüş gibi veriliyor, bundan sonra, ikinci bir baÅŸlık sayfasıyla, Birinci Kitap : Deccal. Hristiyanhğı EleÅŸtiri Denemesi, denerek metne geçiliyor.

Bundan sonraki basımlarda da, kâh öyle kâh böyle, bu «baÅŸlıklar» sürüp gider (1906 : Bütün DeÄŸerlerin Yeniden DeÄŸerlendirilmesi (Fragman [olarak kalmış]) Önsöz ve Birinci Kitap : Deccal); Hristiyan ve Alman kulaklara nahoÅŸ gelecek bazı tümcelerin ’sansür’ü de…1889 başında çılgınlığın karanlığına gömülen Nietzsche’nin, 1900′e dek, bütün bu çarpıtmalar yapılmaktayken henüz ‘yaÅŸamda’ olması, iÅŸin trajik yanı, herhalde… Ve kitabına, sonunda (Bütün DeÄŸerlerin Yeniden DeÄŸerlendirilmesi ibaresini silerek) verdiÄŸi Hristiyanlığa Lanet alt baÅŸlığının konması için, 1961 yılını, yetmişüç yıl sonrasını beklemek zorunda kalınması…

* * *

Buradaki çeviride, Erich F. Podach’ın, elyazmasına geri giderek yaptığı yayın (Friedrich Nietzsches Werke des Zusammenbruchs, Wolfgang Rothe Verlag, Heidelberg, 1961, SS. 81-159) temel alınmış, çeviri metin daha sonra EleÅŸtirel Toplu Basım ( K G W ) içindeki metinle karşılaÅŸtırılmıştır (Nietzsche Werke / Kritische Gesamtausgabe, Herausge. v. Giorgio Colli und Mazzino Montinari, Sechste Abteilung, Dritter Band, Walter de Gruyter & Co, Berlin 1969, SS. 165-252). Bu iki basım arasındaki farklarda, genellikle K G W basımındaki metne uyulmuÅŸtur.

* * *

Çeviride gözönünde tutulan ilkeler açısından, Nietzsche’nin yazarlığı üzerine bir- iki noktaya deÄŸinmekte yarar var : —

Alman dilinin bilinçli bir ustası olmaktan öte, Nietzsche, filolog olarak bildiÄŸi klasik diller yanında, hemen bütün Avrupa dillerini bilir ve bunlardan alınma deyimleme biçimlerini yazılarında bol bol kullanırdı. Bu tutum, zamanında geliÅŸmekte olan milliyetçi, «saf Almancacı» akımlara karşı bir tavır olduÄŸu kadar (bir yerde, belki Almancadan çok Almanlara çatmak için, Zerdüşt’ü Fransızca yazmamış olmasından piÅŸman olduÄŸunu söyler…); bu tavıra baÄŸlı, «iyi Avrupalı» olma ilkesi doÄŸrultusunda, Avrupa kültürünü ‘uluslara’ ayırmadan, bir bütün olarak benimseme tavrını içerir. ÖrneÄŸin, buradaki metinde Hristiyanlığa uyguladığı «ahláklar» çözümlemesinin en önemli iki kavramını (Almanca sözcükler bulunabileceÄŸi halde) Fransızca sözcüklerle karşılar : ressentiment ve décadence. Aynı ÅŸekilde, metinleri Grekçe, Latince, İtalyanca, v.b. deyimlerle doludur —bir düşünceyi, bir kavramı, hangi dilde oturtabiliyorsa, o dilde yazmaktan çekinmez.

Biz de bu tutumu çevirimize yansıttık; Türkçe okuyan için birçok ek sorun yaratacağını bile bile (ancak, metni Almancadan okuyanın da en azından buna yakın bir zorluk çektiÄŸini düşünerek), Nietzsche’nin ‘yabancı dilde’ki deyimlemelerini genellikle koruduk, bunları notlarla açıklamakla yetindik. —Nietzsche’nin kendi metnini ‘iÅŸgal’ etmemek için de, bu açıklamaları metnin sayfa altlarına deÄŸil, cildin sonuna koyduk.

KorumaÄŸa çalıştığımız baÅŸka birÅŸey, Nietzsche’nin tümce yapıları ile, büyük çapta kendine özgü olan iÅŸaretleme düzeneÄŸi oldu. İkincisi konusunda ÅŸu kadarını söyleyelim : bu düzenek Türkçe’de ne denli ‘garip’ düşüyorsa, Almancada bir o kadar, hatta (çoktan kesin iÅŸaretleme kurallarına baÄŸlanmış bir dil olarak) daha da garip bir etki yaratır : Bu, Almanca ya da Türkçe deÄŸil, ‘Nietzsche’ce’ olarak, okurun «okumayı» öğrenmesi gereken bir düzenektir. Yazarın tümce yapıları da bunun bir parçası : —

Belirli bir düşüncenin, yalnızca ‘düşünülmüş içeriÄŸi’ni deÄŸil, aynı zamanda düşünülüş «tempo»sunu da yansıtan bu yapıları aktarmak, yer yer, Türkçe tümce kuruluÅŸu biçimlerini zorladı; ancak Türkçe’nin saÄŸladığı (ana tümceyi ’saÄŸlama aldık’tan sonra), yan tümceleri uzatma olanağı, bu konuda bize yardımcı oldu. Bu sayede, tek deyimlemelerin karşılıklarından öte, çevirideki tümce yapılan, aslındakileri büyük ölçüde yansıtabildi ve sözcüklerin, tamlamaların, Almanca tümcedeki ‘geçiÅŸ’ sıralarını; düşüncenin, sanki, oluÅŸma evrelerini, izleyebildi.

Bir de, Nietzsche’nin, metinde, yine bilinçli olarak, bilindiÄŸini ya da bilinmesi gerektiÄŸini varsaydığı bazı konuları belirtelim :—

 

İlk varsayılan, tabiî ki, Hristiyanlığın kendi metni, İncil. Metin boyunca Nietzsche’nin tırnak içinde kullandığı İncil kavramları, çoÄŸunlukla Luther çevirisinden, ancak yer yer de (özellikle Yeni Ahit’ in) aslından alınmadır. Bunlara, elden geldiÄŸince yerleÅŸik sayılabilecek Türkçe karşılıkları (genellikle Kitabı Mukaddes Åžirketi çevirisine baÅŸvurarak) verdik; ancak anlamın gerektirdiÄŸi durumlarda, yerleÅŸik karşılık yoksa ya da yetersiz kalıyorsa, farklı karşılıklar da aradık. (ÖrneÄŸin, metinde yer yer Tanrının «krallığı», «hükümranlığı», «ülkesi», «melekûtu» dediÄŸimiz, aynı sözcük, «Reich» dır : «Uzanmak, yayılmak, -e kadar varmak» anlamındaki fiilden türeyen isim, genel olarak bir egemenlik alanını imler, «vatan»dan «imparatorluÄŸa» kadar uzanan karşılıklar alabilir.)

Varsayılan baÅŸka bir bilgi konusu, Nietzsche’nin buradaki metinden önceki yazılarında geliÅŸtirdiÄŸi görüşler, özellikle de «ahlak» çözümlemesidir. Bunun temel metni (Deccal metninde de bir-iki kez gönderide bulunulan) Ahlakın Soykütüğü (Genealogie der Moral) adlı kitaptır. Bu metnin Türkçe’de bulunmayışının eksikliÄŸini, tek noktalardaki açıklamalarla kapatmaÄŸa çalıştık.

Buna baÄŸlı olarak da, (çevirmenlik haddimizi aÅŸarak), okura bir okuma yöntemi önerelim (—okur, buraya, bütün cildi okuduktan sonra gelmiÅŸse, önereceÄŸimiz yöntemin ilk aÅŸamasını zaten gerçekleÅŸtirmiÅŸ demektir) :— Metni, önce, arkadaki notlara hiç bakmadan, sabırla anlamaya çalışarak; ama, anlamadıklarını da ‘es geçerek’, baÅŸtan sona bir kez, hızlıca, fazla ara vermeden, okumak —sonra, ikinci kez, her bölümü teker teker, arkadaki açıklamalara da arada bakarak, yeniden okumak…

Bu yöntemi, bir yazma ustası olduÄŸu kadar bir okuma ustası da olan filolog Nietzsche’nin, bir yerde «geviÅŸ getirme» imgesini kullanarak onayladığını, bir de, ÅŸunu, belirtelim : Böyle bir okuma sonucu hâlâ karanlık kalan noktalar varsa, bunlar, ne yazarın, ne Almanca’nın, ne Türkçe’nin, ne de okurun kusur hanesine yazılmalıdır —yalnızca, çevirmenin beceriksizliÄŸi sonucudur…

Aşağıda, bu «okuma»yı kolaylaştırıcı olacağını umarak, bazı açımlamalar veriyoruz.

* * *

Burada verilen, Nietzsche’nin görüşlerinin birözeti deÄŸil; bunlardan hareketle, metin boyunca yinelenen bazı kavranılan kullanma biçimine örnek olmak üzere, bunların anlamlarına açıklık getirebilecek bir tümceler dizisidir :—

İnsan kümelerinin yaÅŸamlarında, hem kendi üyeleri üzerinde hem de baÅŸka kümeler karşısında, güçlü olmalarının («güç istemleri »nin) araçları olan «ahlak»lar, genel çizgilerinde iki karşıt türdendir. Birinciler, «soylu», «nasipli», kendi doÄŸalarından «güçlü», «saÄŸlıklı», «dolu», «zengin tinli» insan «tipi»nin yaÅŸama bakış «perspektifi»nden kaynaklanır. Bu «insan tipi», yaÅŸamı Evet’ler, çünkü kendinden memnundur; kendine «iyi» der. Öteki tip insan karşısında ise, «hörgörü» duyar : ona «kötü» der.

Öteki insan «tipi», «zayıf», «nasibi kıt», «köle ruhlu», «tinsel» olarak «güçsüz» olduğundan, kendinden kaynaklanan ahlak yargılarına da kolay kolay ulaşamaz; yaşam ve insanlar karşısında daha çok «reaktif», bağımlı bir tutum izler. İlkin, yaşamdan «hoşnutsuzluğu »nu dışarı vurarak, «güçlü» ve «nasipli» insan karşısında bir tepki olarak ona «fena» der : ancak bundan sonradır ki kendisine «iyi» diyebilir. Böylece «ressentiment »ını serimler : yani, dolaylanmış, yansıtılmış bir duygu içeriği olarak «çekemezlik», «hınçlılık» tutumunu.

Ancak bu ‘geriye doÄŸru iÅŸleyen’ duygu içeriÄŸi, biriken bir kaynak oluÅŸturur; «saÄŸlıklı» olarak açığa vurulamadığından, insanı «zehirler», sonunda «çöküntü»ye, «décadence»a getirir. Ya da, bir çıkış yolu bulabildiÄŸi durumlarda, bu «zayıf güç istemi», «haset», «hınç», «kin» gibi biçimlerde açığa çıkar; ancak bu, «güçlü» insanın açıktan açığa «saldıran» «öfke»si deÄŸildir; «güçsüz» insanın içten pazarlıklı «kurnaz1ığı»yla, dolambaçlı «intikam» yolları arar.

Bir de, yaÅŸam karşısında, «güçsüz» kalma, son noktasına, «nihil»e, «hiç»e ulaşırsa, yaÅŸama tam bir Hayır haline, «hiçliÄŸi isteme» haline gelebilir. «Nihilizm», insanın kendinden duyduÄŸu hoÅŸnutsuzluÄŸu «dünya»ya ve genel olarak «yaÅŸam»a yaygınlaÅŸtırması, giderek, kendisiyle birlikte «dünyanın da batması »nı «isteye» bilir. Bu da, örneÄŸin, Nietzsche’nin Hristiyanlık yorumundaki gibi bir «köle ayaklanması» biçiminde ortaya çıkabilir.

* * *

AÅŸağıdaki notlar, sayfa sayılarına deÄŸil, Nietzsche’nin metne kendi koyduÄŸu bölüm sayılarına göre düzenlenmiÅŸtir. DECCAL : Yeni Ahit’teki «Antihristos» sözcüğü, İsa’nın (Jesus’un), ‘beklenen’ «Mesih» («Hristos») olduÄŸunu yadsıyan, anlamına gelir. (Bkz. l Yuhanna 2, 18-22; 4, 3; 2 Yuhanna 7) Almanca biçimi, hem İsa’nın kendisine, hem de ‘Hristiyan olan’a «karşı» olmayı belirtir. Bizim verdiÄŸimiz «Deccal» karşılığı, biraz Müslüman bir ‘ton’ içerse de, genel olarak «kıyamete yakın zamanda ortaya çıkacak fenalık timsali kiÅŸi» anlamına (Nietzsche’nin bazı yerlerde Zerdüşt tipine de yakıştırdığı anlamda) yakın düşüyor.


NOTLAR

 

 

Önsöz

 

— en azlar : (Wenigsten) Nietzsche’nin kendine özgü deyimlerinden (bkz. Bl. 57), «çoÄŸunluk- azınlık» ikiliÄŸinin de ötesinde,«azınlıktan da «az» olan kiÅŸileri niteliyor.

— öldükten sonra : (posthum), yazarların ölümlerinden sonra yayımlanan yapıtları için kullanılır. (’Kaderin cilvesi’, Deccal de bir opus posthumum olmuÅŸtur…)

 

1.

 

— Hiperborlular : «Kuzey Rüzgarının (Boreas’in; Poyraz’ın) Ötesinde Oturanlar» anlamında, Grek mitologyasında, dayanıklılığı ile tanınmış bir hayali halk. Apollon kışları onların yanında geçirirmiÅŸ. Grek ozanı Pindaros, Phytia Odeleri’nde bu halktan söz eder.

— scirocco : Akdeniz’de, güneyden, Afrika çölleri üzerinden esen sıcak ve bunaltıcı rüzgar. Nietzsche, «güney yelleri»yle, Hiperborluların «kuzey rüzgarı»na, «poyraz»a karşıtlık kuruyor.

— manda yüreklilik : (Fra.) largeur (des Herzens) : aşırı hoşgörü, tepkisizlik anlamında.

— taviz: Compromiss

— hoşgörü : Toleranz

— yazgıcı /yazgı : Fatalist / Fatum

 

2.

 

—• moralinsiz : Nietzsche, «ahlak» (moral)dan, «kafein», «kokain» gibi bir uyuşturucu («moralin») türetiyor; «kafeinsiz» koşutu, moralinfrei sözcüğünü kuruyor, (bkz. Bl. 6)

— v i r t ü : Eski İtalyanca «erdem», Latince «vir/virilis/virtus» kökünden geliyor: «erkeklik/dayanıklılık/cinsel iktidar/yetenek/güçlülük» gibi anlamlarda.

 

4.

 

— başarı : (Gelingen), «uygun düşmek/istenene ulaşmak» anlamında.

— isabet : (Treffer), atış isabeti anlamında.

 

5.

 

— Pascal : Parlak bakışları olan bir matematikçi, aynı zamanda da katı bir dindardır.

 

6.

 

— Nihilizm : Nietzsche’nin en önemli kavramlarından : İnsanın, her zaman bir «istem» konusu olan ‘deÄŸer ve amaçlar’dan yoksun kalınca, «hiçliÄŸi ister» duruma düşmesini niteleyen, hem ‘psikolojik’ hem de ‘felsefi’ içerikli terim.

 

7.

 

— acıma : (Mitleid), «birlikte acı çekme/acısına katılma» anlamında.

— gerilim verici/çöküntü verici : (tonik/depressiv) Sinir fizyolojisinden alınma terimler : sinir devingenliğini çoğaltıcı/azaltıcı anlamında.

— erke : enerji.

— Nasıralı : İsa’ya, ‘memleketi’ olan Nasıra kentinden dolayı verilen ad.

— seçi : (İng.) selection. Darwin’in, doÄŸada güçsüzlerin ‘ayıklanma’sını ve güçlülerin yaÅŸamlarını sürdürmek üzere ’seçilme’lerini açıklamak için kullandığı terim. (Nietzsche Darwin’i bilir ve ona önem verirdi; ‘Darwinist’lere ise ateÅŸ püskürürdü.)

— öte: (Jenseits), tek başına, isim olarak (tırnak içinde), «öte -dünya» anlamında.

— Nirvana : Sanskritçede «sönmek, yitmek» anlamına gelen sözcük, Budizm’de kiÅŸinin dinsel pıatiÄŸin doruk noktasında ulaÅŸtığı tam huzur, dinginlik durumunu niteler.

— idiosynkrasie : (Yun.) Belirli türden (o kiÅŸiye özel) allerji, aşırı uyarılabilirlik durumları; buna baÄŸlı olarak bireysel, anlamı ‘kapalı tutan’ konuÅŸma biçimi.

— retorik : (Yun.) KonuÅŸma, «hitap etme» biçimi, sanatı. (Bu bölümde yoÄŸun olarak, ilerikilerde de sık sık görülen fizyoloji/tıp kaynaklı terim ve açıklamalar, Nietzsche’nin «beden»i anlamak için çağının fizyoloji, biyoloji, tıp ‘literatür’ünde yaptığı okumaları yansıtır —bir aralar herÅŸeyi bırakıp tıp eÄŸitimi görmeye giriÅŸmeyi ciddi ciddi düşünmüştür.)

 

8.

 

— tanrıbilimci : (Theologe) Yalnızca «dinbilimci» deÄŸil, bir «itikat»a baÄŸlı olarak «bilim» yapan «ilahiyatçı»…

— özgür tinli : (freier Geist) XIX. Yüzyılda yaygınlaşan, «tanrı-tanımaz, modern düşünceli» kişilerin nitelemesi. Nietzsche bu deyimi bazen kendisi için de kullanır, ama (burada olduğu gibi) bazen de (başkalarında) eleştirir.

 

9.

 

— optik : Çeşitli, ayrı konulara aynı «gözden», aynı bakış açısından bakan görüş biçimi anlamında.

— sakrosankt : Dokunulamaz düzeyde kutsal.

 

10.

 

— Protestan papaz Alman felsefesinin büyükbabası : Bununla Alman felsefesindeki yoÄŸun mistik/dinsel özellikleri vurgulayan Nietzsche’nin, kendi babası da, büyükbabası da, «Protestan Papazlar»dı…

— peccatum originale : (Lat.) «BaÅŸlangıçtaki/kaynaktaki günah» —Adem ile Havva’nın bilgi aÄŸacının meyvesini yemeleri.

— Tubingen Darüşşafakası : (Tubingen Stift) «Tubingen Vakfı» —yoğun dinsel bir Protestan eğitim veren ünlü okul, aynı zamanda bir yardım kurumu niteliğiyle, daha çok yoksul öğrenciler alırdı, (bkz. aşağıdaki not).

— Åžvablar : Tubingen kenti, özellikle «Stift»iyle, Åžvabistan’ın (Schwaben, ÅŸimdiki Baden- Wurtemberg’in güney bölümleri) öğrenim merkeziydi. Birçok Alman filozofu Åžvabdı ve Tübingen’de okudu (örneÄŸin, Hegel ve Schelling)

— skepsis : (Yun.) şüphe. Bir felsefe akımı olarak Şüphecilik (Skeptisizm)’in temelindeki bakış açısı : birÅŸeyi bilmenin («sahici» bilginin) olanaksız olduÄŸunu; insanların «bilgi» sandıklarının aslında «yanılgı»lar olduÄŸu görüşü. (Nietzsche bu görüşe deÄŸer verirdi, bkz. Bl. 12). Bkz. aÅŸağıdaki not.

— Kant : Nietzsche burada Kant’ın bilgi görüşünü, aÅŸağıda (Bl. 11′de) de ahlak görüşünü eleÅŸtiriyor. Kant’a göre, «gerçek» nesneler, «kendi içinde ÅŸey» olarak, bilgiden bağımsız «duran» biçimleriyle deÄŸil, ancak «görünüş» («fenomen») olan, bilen özneye ‘görünen’ biçimleriyle bilgiye konu olabilirler; oysa insanlar «doÄŸal bir yanılgıyla bu görünüşleri «gerçek» sayarlar. Nietzsche «skepsis» ile bunu kastediyor.

 

11.

 

— Kant’ın ahlak görüşüne göre de, ahlaklı bir eylem, «kesin buyruÄŸa» (kategorik imperatif) boyuneÄŸen ve «ödev» karşısında duyulan bir «saygı»dan kaynaklanır. Böyle bir eylemin ölçüsü, temelindeki ilkenin, her bir insan için geçerli bir «yasa» olup, olamamasıdır : yani, ilke «genel geçerliÄŸe» yükseltilince; her bir insanın bu ilkeye göre eylemde bulunduÄŸu düşünülünce, ilkenin eylem belirleyici niteliÄŸini koruyup korumadığıdır.

— Moloh : İnsanlardan kendilerini kurban etmelerini isteyen eski Semit tanrısı.

— Kant /Devrim : Kastedilen, 1789 Fransız Devrimi’dir. Kant, Yetilerin Çatışması (Streit der Fakültaeten, 1798) adlı kitabının II. Bölümü’nde, insanlığın «sürekli olarak daha iyiye gidip gitmediÄŸi »ni tartışırken, «insan cinsinin ahlaki ilerleme eÄŸilimini kanıtlayan bir çaÄŸdaÅŸ olay üzerine» adlı 6 Kesimi’nde, «Devrim»in böyle bir olay olduÄŸunu ve bunun da «insan cinsinde bulunan bir ahlaksal temelden baÅŸka bir nedeninin olamayacağı»nı söyler.

— Königsberg ÇinliliÄŸi : Königsberg (bugün Kaliningrad), Kant’ın bütün yaÅŸamını geçirdiÄŸi Prusya kenti : Nietzsche, «Çinli» saydığı «kendini aÅŸağılama» tutumunu, Çin atasözü «yüreÄŸini küçült»le birlikte, kısa boyluluÄŸuyla ünlü olan Kant’a yakıştırırdı.

 

13.

 

— «ecinni çarpmış» : Dostoyevski’nin ünlü romanına gönderi olabilir.

— şandala : (Sanskritçe) Hint toplumunun «insan artıkları», genellikle dilenerek geçinen, «miskin» insanlar. Sözcüğün, «bir içimlik esrar» anlamına, «şandu»dan gelmesi olası.

— pathos : (Yun.) Yoğun duygu, tutku.

— pitoresk : ‘Resim’ gibi ‘hoÅŸ’.

 

15.

 

— antroposentrik : insanı merkeze alan/ölçü kılan.

— nervus sympaticus: Bedenin sinirsel işlevlerini yükseltmeğe yönelik sinir sistemi.

— ereksellik : teleoloji.

 

16.

 

— kozmopolit :. «dünya vatandaşı»; burada, hıçr toplumdan bir takım özellikler alarak birarayâ getiren, anlamında.

 

17.

 

— İsrael‘in , bugünkü İsrail ile ilgisi yok tabiî ki : Yahudilerin, en eski mitologyalarındaki («vaadedilmiş») ülkeleri.

— Renan, Ernst (1832-1892) : Fransız dinbilimcisi ve oryantalisti. Dinsel yorumlarında Nietzsche’nin kendi «tam karşıtı» saydığı yazar.

— par excellence: (Lat.) «Daha üstünü olmayan.»

— souterrain : (Fra.) Kanundışı işlerin yapıldığı «yeraltı».

— getto : Büyük şehirlerde, özellikle yoksul Yahudilerin yaşadığı sefalet mahallesi.

— albino : İnsanlar arasında da görülen, «renksiz» (pigmenti olmayan) saç ve dertleriyle belli olan. bozuk kalıtımlı fertler. Bunların genellikle gözleri de bozuktur.

— metaphysicus : (Lat.) Metafizikçi; filozof.

— sub specie Spinozae : Spinoza’nın, sub specie aeterni (bengi olanın gözüyle) deyimiyle kelime oyunu : «Spinoza’nın gözüyle»…

 

19.

 

— creator spiritus : (Lat.) yaratıcılık ruhu.

— ultimatum : (Lat.) En yüksek.

— monotono-theist’lik : Nietzsche «mono-theist’lik» (tek-Tanrıcılık) ve monoton (tek-düze, sıkıcı) ile kelime oyunu yapıyor.

 

20.

 

— Hint bilginleri: Hindistanlı bilginler deÄŸil, Alman Hindoloji bilginleri kastediliyor. (Bunlardan en ünlülerinden biri, Nietzsche’nin yakın dostu Paul Deussen’di).

— fenomenalizm : Bilginin «görünen»le sınırlandırılması gerektiğini söyleyen felsefe görüşü.

— iyinin ve kötünün ötesinde : Nietzsche’nin Zerdüşt’ten hemen sonra yazdığı kitabın adı (Jenseits von Gut und Böse, 1885); aynı zamanda, yaygın ahlak yargılarından bağımsız olmanın «formülü».

— hijyeni : özellikle temizliğe yönelik sağlık önlemleri bütünü.

— diyetetik : Sağlık amacıyla yeme-içmenin, «perhiz»in düzenlenmesi.

— depresyon : Burada daha çok «alçak basınç» koşutluğunda, «bunaltıcı hava» gibi bir anlamda kullanılıyor.

 

21.

 

— kasuistik : Özellikle dinbilim ve hukukta, genel bir ilkeyi tek tek örneklerle temellendirme iÅŸlemi; genellikle ‘demagoji’ ve ‘kılıkırkyarma’ anlamında. Nietzsche «günah çıkarma» iÅŸlemi sırasında «günahlarını tek tek anlatılışını kastediyor.

— duyusallık : (Sinnlickheit) ‘Duyusal’ / bedensel olanla, «zevk-ü safâ»ya varasıya uÄŸraÅŸma anlamında.

— Cordoba : İspanya’da eski Arap kenti (Kurtuba).

— epilepsoid : Sara hastalığıyla ilgili.

— libertinaj : Bedensel, özellikle de cinsel ’serbestleÅŸmiÅŸlik’.

 

23.

 

— Brahman : Budist rahip.

 

— esoterik : «İçe kapalı», yarı-dinsel,eğitim amaçlı toplulukların sıfatı.

— Afrodit/Adonis : Yunan-öncesi ve erken-Grek toprak ve doğa kaynaklı ilkel din biçimleri.

— cultus : Toprağa ve doğaya bağlı tapınma biçimi; kavim düzeyinde din.

— saffet, cinsel perhiz : (Keuschheit) Cinsel güdüleri bastırma kertesinde, her türlü cinsellikten uzak durmak anlamında. (Katolik papaz olmanın koşullarından biridir.)

 

24.

 

— Galile’li : İsa’ya geldiÄŸi bölgeye atfen verilen ad.

— non plus ultra : (Lat.) Daha üstünü olmayan.

 

25.

 

— Yahova : Museviliğin tanrısı.

— İşaya : (Jesaia, Isaiah) Eski Ahit peygamberlerinden biri. (Nietzsche, belki, İşaya’nın metninin birinci tekil ÅŸahıstan olmasını göz önünde bulunduruyor.)

— ajitatör : İsyana teşvik eden siyasal kışkırtıcı.

 

26.

 

— historicis : Tarihsel konular, tarihsel olanı kavrama özelliği.

— kiniklik : Eski Yunan’ın son dönemlerinde çıkan ve dünyanın temelde bozuk, ‘kötü’ olduÄŸunu söyleyen felsefe akımı; «kem gözlülük».

— beefsteak : (ing.) Biftek.

 

27.

 

— Sibirya’ya gönderecek dil : Sibirya, Nietzsche’nin zamanında da (Çarlık Rusyası’nın) «siyasal suçluları»nın sürüldüğü yerdi. Burada kastedilen, Yeni Ahit’ teki yer yer açıkça ‘isyankar’ deyimleme biçimleri.

— çarmıhtaki yazı : Çarmıha gerilen İsa’nın üstüne «Yahudilerin Kralı» yazılı bir alaylı ’suç bildirisi’ asılmıştı. Nietzsche’nin kastettiÄŸi, İsa’nın bir ’siyasal suçlu’ sayıldığı.

 

28.

 

— Strauss, David (1808-1874) : Alman filolog ve bilgini, 27 yaşındayken yazdığı ‘aydınlanmış’ bir İsa kitabının, sonradan, 64 yaşındayken «Alman halkı için yeniden gözden geçirilmiş» bir biçimini yayınlayınca, Nietzsche’nin Zamana Aykırı Bakışlar adlı kitaplar dizisinin ilkinde, yerden yere çalmasına yol açar. (David Strauss, der Bekenner und der Schriftsteller, 1873).

— Evangelium : (Yun.) «İyi haber»; hem İsa’nın insanlara getirdiÄŸi ‘tanrı bildirisi’, hem de, (çoÄŸul haliyle) YeniAhit’in çeÅŸitli ‘mürit’lerce yazılmış metinleri.

— aktarım : (Überlieferung) Tarihsel bir dönemden bugüne ulaşmış bilgi ve belgeler toplamı.

 

29.

 

— Assisi’li Franciscus : İtalyan Azizi.

— psychologicis : Ruhsal durumları kavrama yetisi, psikolojik konular.

— budala : (Idiot) Nietzsche, özellikle Dostoyevski’yi. tanıdıktan sonra, bu kavramla ve akraba kavramlarla (deli, çılgın) yakından ilgilenir.

— habitus : (Lat.) YaÅŸam çevresi, alışkanlıkların temeli, giderek ‘mizaç’, görünüm, kıyafet, v.b. (Burada daha çok ‘ruh hali’ gibi bir anlamda kullanılıyor.)

 

30.

 

— Hedonizm : Kazlara önem veren, «mutluluğu» duyusal olanda arayan düşünce akımı : Mutluluğu acılardan ve nahoşluklardan uzak durmada gören Epikuros ile ilgisi kurulmuştur.

 

31.

 

— Messias : (İbranice-Yun.), «Mesih», (Arapça) «yaÄŸla meshedilmiş», (Arapçadan Batı dillerine «masaj» olarak da geçen kökten gelen sözcük.) İsa’nın «kutsanmış iyileÅŸtirici» yanını vurgulayan adı.

— Vaftizci Yahya : (Yohanna) İsa Mesih’in geleceÄŸini haber veren ve onu vaftiz eden (yarı) peygamber.

— le grand mâitre en ironie : (Fra.) Ironi’nin büyük ustası.

— apoloji : Kendini haklı çıkararak savunma.

 

32.

 

— imperieux : (Fra.) buyuran, egemen olan.

— semiotik : Gizli anlamlı, imalı simgelerle anlam bütünleri kurma ve bunları anlama ’sanatı’.

— Sankhyam : Sanskritçe «sınama»; Budizm’de «sınavdan geçme», ve bunun gizemli dili.

— Lao Tse : Eski Çin’in, «özdeyiÅŸlerle» konuÅŸan peygamber-tanrısı.

— diyalektik : Platon’daki anlayışla, bir konuda, karşılıklı soru-yanıt yoluyla, bir kiÅŸiyi kendi mantıksal kabullerinden hareket ederek ikna etme yöntemi.

— kuvvet kanıtı için bkz. Bl. 50.

 

34.

 

— dam üstünde saksaÄŸan : Türkçe’ye biraz. fazla (!) çevirdiÄŸim deyim, aslında «göz üstünde yumruk» : birÅŸeyi göstermek isterken kiÅŸinin gözüne yumruk atmak, gibi bir anlam olsa gerek…

— Amphitryon : Eski Yunan mitologyasında, Amphitryon’un karısı Alkmene’ye Zeüs «görünür» ve bu beraberlikten Herkül doÄŸar. Nietzsche Hristiyan tanrısının Meryem’e «görünme»siyle koÅŸutluk kuruyor, (bkz. aÅŸağıdaki not).

— teslis : (Trinitaet; trinitas) Hristiyanlığın, «Baba», «Oğul» ve «Kutsal Ruh»tan oluşan «üçlü-birliği»; «Tanrı», «İsa» ve «Ruhülkudüs»ün hem ayrı üç şey, hem de aynı tek şey olduğunu bildiren öğreti.

— kirlenmemiÅŸ peydahlanma : unbefleckter Empf aengniss (conceptio immaculata, bkz. Bl. 56) Meryem’in bakire, ‘kirlenmemiÅŸ’ olarak İsa’ya hamile kalması.

 

37.

 

— Imperium Romanum : Roma İmparatorluğu; «yayıldığı, egemenlik kurduğu alan» anlamında.

 

38.

 

— genç bir prens : O sıralarda yeni Kaiser («İmparator») olan genç II. Wilhelm.

 

39.

 

— yaratıcı (erfinderisch) : Sanattaki anlamında değil, örneğin «teknik buluş» anlamında.

— Naksos : Åžarap tanrısı Dionysos’un yoÄŸun olarak tapınıldığı yerlerden, ve mitologyada, Dionysos ile Ariadne’nin karşılaÅŸtıkları ada. Nietzsche, muhtemelen, ilk kitabı olan Musikinin Ruhundan Tragedyanın DoÄŸuÅŸu’na ve orada ele aldığı iki tanrıya, Apollon ile Dionysos’a gönderide bulunuyor.

— görüngüsellik : (Phaenomenalitaet) Yalnızca «görünen» kadarıyla yetinmek, anlamında.

 

40.

 

— Farisi : (Pharisaeer) Eski İbrani inançlarından oluÅŸan katı tarikatın üyesi; İsa’nın en çok karşı çıktığı, geçerlikteki dinin rahipleri.

— canaille : (Fra.) ayaktakımı, adi suçlu. (Çarmıh Roma’da en aÅŸağı idam biçimiydi.)

 

42.

 

— Dysangelist : Kötü haberci; Nietzsche «Evangelist» («iyi haberci») nin karşıtını kuruyor.

— tiranize etmek/tiran1ık : Dehşete, korkuya salmak/bu yolla kurulmuş tek kişi yönetimi.

 

44.

 

— ultime ratio : (Lat.) En son neden/amaç/ölçü.

— biri dışında : Nietzsche kendini kastediyor…

 

45.

 

— hükmetmek : Markus alıntısında «yargılamak», Pavlus alıntısında ise «egemenlik kurmak» anlamında.

— molozlar : (Gesindel) Sürü üyesi anlamında, bkz. Bl. 57′ye not.

 

46.

 

— Polonya’lı Yahudiler : yoksulluklarından dolayı, «kirlilik»leriyle ‘ünlü’ydüler.

— e tutto festo : (İta.) Herşey(iyle) sağlam/sımsıkı.

— Pilatus : yargılanmak üzere karşısına getirilen İsa’ya, kendisini «Yahudilerin Kralı» sayıp saymadığını sorunca, İsa, ÅŸu yanıtı verir (Yuhanna, 18, 37-38) : «Kıral olduÄŸumu sen söylüyorsun [yahut, bunu diyorsun çünkü kıralım]. Ben bunun için doÄŸmuÅŸum, ve bunun için dünyaya geldim ki, hakikate ÅŸehadet edeyim. Hakikatten olan herkes benim sesimi iÅŸitir.» Bunun üzerine «Pilatus ona : Hakikat nedir? dedi. / Bunu dedikten sonra, tekrar Yahudilere çıktı, ve onlara dedi : Ben onda hiç bir suç bulmuyorum.» «Yahudi Pazarlığı »yla da, «Fısıh» bayramı nedeniyle bir suçlu bağışlamak için İsa’yı öneren Pilatus’dan, Yahudilerin soyguncu Barabas’ı bağışlamasını istemeleri, İsa’yı ise çarmıha germesini istemeleri; Pilatus’un da buna uyması kastediliyor.

— Petronius : Neron’un sarayında «Arbiter» (yargıç) olan (Titus? Gaius?) «zarif Petronius»’un günümüze kalmış, roman biçimindeki yapıtı üç uçan gencin maceralarını renkli bir dille anlatır. Petronius, siyasal entrikalar içinde kalıp yargılanınca bilek damarlarını kesip intihar etmiÅŸtir.

 

47.

 

— deus qualem Paulus creavit, dei negatio : (Lat.) DeÄŸil mi ki tanrı Paulus’u yarattı, yadsıyorum tanrıyı.

— in praxi : (Lat.) Pratikte.

— thora : Eski İbranice sözcük, «öğreti» anlamına gelir, Musa’nın yasalarını niteler. Nietzsche, Yunanca «tanrı» (teos) sözcüğünün kökü ile ilgi kuruyor.

— İskenderiye : Eski Yunan sonrası ve Hristiyanlık öncesinin en gelişmiş kültür ve bilim merkeziydi.

 

48.

 

— Bu bölümdeki matrak geçiÅŸiyle, Nietzsche Eski Ahit’in Çıkış (Genesis) öykülerini izliyor: Havva’nın Yılan’a kanarak Adem’e Bilgi AÄŸacı’nın meyvesinden yedirmesi; Tanrı’nın onları cennetten kovuÅŸu; göklere dek vararak Tanrı’ya ulaÅŸacak Babil Kulesi’nin inÅŸası ve Tanrı’nın insanlara ödek olarak farklı diller vermesi, onları «halk»lara ayırması; insanların kötü yola sapmaları üzerine Tanrı’nın (yalnızca Nuh’un gemisinin kurtulduÄŸu) Tufan’ı yaratması…

— Heva : Nietzsche İbranice «yılan» anlamına gelen sözcük ile, Adem’in ‘eÅŸi’ Havva arasında iliÅŸki kuruyor (Havva (Eva) için genellikle verilen kök, «efa», «ewa»dır.)

 

50.

 

— önceden kurulmuÅŸ uyum : (Praestablierte Har monie) Leibniz’den kaynaklanan ve «dünya olayları» ile «tanrı iradesi» arasında iliÅŸki kuran kavramı, Nietzsche burada, nedensel olarak baÄŸlı olmayan, ama ortaya çıkışlarında koÅŸutluk gösteren iki olay dizisi, anlamında kullanıyor.

— kuvvet/lilik kanıtı : (Beweis der Kraft) BirÅŸeyin, insanları harekete geçirme ‘kuvvet’ine sahip olduÄŸuna göre doÄŸru olması gerektiÄŸini söyleyerek bunu kanıtlama.

— absurdum: (Lat.) saçma, abes, akıldışı.

 

51.

 

— in majorem dei honorem : (Lat.) Ulu tanrının şerefi adına : Papazların kutsama sırasında söyledikleri söz.

— training : (ing.) İdman, antrenman, alıştırma.

— folie circulaire : (Fra.) Kısır döngülü düşünce içeren delilik.

— rancune : (Fra.) Küçük hınç, kin.

— in hoc signo: (Lat.) Bu işaretle/simgeyle.

 

52.

 

— histerik/raşitik : Nietzsche, kadınlarda görülen aşırı uyarılmışlık durumları ile, çocuklarda görülen, kemik gelişmesi hastalığı yüzünden ortaya çıkan devinim bozukluklarını kastediyor.

— superbia : (Lat.) Üstünlük gururu.

— Pietist : «Safiyane» dinsellik öğütleyen Protestan mezhebi üyesi.

— ephexis : (Yun.) Sıra gözetmek, yöntemlilik.

— Zerdüşt gönderisi : «Rahipler üzerine» adlı bölümden (11. Kısım, 4. Bölüm).

 

54.

 

— kuÅŸkucu : Yukarıda (Bl. 12) «şüpheci» dediÄŸimiz «Spektiker»e. burada, ‘teknik/felsefi’ anlamından çok, yaygın anlamında kullanıldığından, bu karşılığı veriyoruz.

— Carlyle, Thomas (1795-1881) : İskoç düşünür. Bazen Nietzsche’ci de sayılan yazar, «kahraman» ve «üstün insan» düşüncelerini Nietzsche’nin onaylamadığı bir romantiklikle yorumlamıştır.

 

55.

 

— Antisemit : Yahudi düşmanı Alman. Doruk noktasını Nazizmde bulacak olan ırk düşüncesine dayalı Alman MilliyetçiliÄŸi ile Yahudi aleyhtarlığı, bu sıralarda (özellikle Wagner’in çevresinde) ’serpilmeÄŸe’ baÅŸlamıştı. Nietzsche bunlara başından beri ÅŸiddetle karşı çıkmıştır.

— Kant : Nietzsche’nin burada eleÅŸtirdiÄŸi, Kant’ın etik görüşündeki; ahlak sorunlarının «teorik» aklın konusu olamayacağı, ancak «pratik» akıl için «gerçeklik»leri olduÄŸu düşüncesidir. Ancak Nietzsche, Kant’a (dolaylı da olsa) «vahiy» düşüncesini yakıştırırken haksızlık ediyor : Kant’a göre gerçi ahlak sorunları «bilgi» konusu edinilemez, ama yaparak, eylem yoluyla («pratik akıl»la) gerçeklenir. (Nietzsche’nin Kant eleÅŸtirileri genellikle düşünürün kendi yapıtlarına deÄŸil, o sıralarda «Kant» adı altında «ortada gezinen» anlayışlara yöneliktir —ya da, ancak bunlara yönelmiÅŸ olmakla haklı hale gelir.)

— Manu : Ahlak öğütleri içeren Eski Hint (Budist) Yasalar Kitabının adı. «insan» demek olan sözcük, bu kitapta «insanın ilk atası» gibi bir anlamda yer alır.

 

57.

 

— in flagranti : (Lat.) Suçüstü (yakalanma).

— in infinitum : (Lat.) sonsuza dek : Bitmeyen, sonu gelmeyen ‘dizi’lerin sıfatı.

— ayrıcalık(lı hak) : olarak çevirdiğim (Vorrecht). sözcük kuruluşuyla «ön(celikli)hak» hem başkaları bakımından öncelik taşıyan bir hak, hem de «geçiş üstünlüğü» gibi bir anlamda, bir üstünlük hakkı.

— Bir hak, bir ayrıcalıktır, : çevirisi, anlamı veriyor ama sözcüklerin hakkını (!) vermiyor : Ein Recht ist e in Vorrecht.

— askerlik : «Dünya»dan ‘el-etek çekme’, ‘münzevilik’. Burada, ‘kendini zora koÅŸma’ anlamı vurgulanıyor.

— düzeyler düzeni : (Rangordnung) Nietzsche’nin temel kavramlarından, deÄŸerlilik açısından bir alttakiler-üsttekiler düzenlemesi («hiyerarÅŸi»). Nietzsche’ye göre her deÄŸerler dizgesi böyle bir düzenlemedir.

— pulchrum est paucorum homineum : (Lat.) Güzellik pek az insan [a vergi] dir; ya da, (pauca/orum okuyarak), güzellik insanın pek az söz [e gereksinim duyduÄŸu bir ÅŸey] dir. («Pek az» anlamına gelen «paucus», Nietzsche’nin «en azlar»ını çaÄŸrıştırıyor : Bkz. önsöz, ve bu bölüm.)

— sürü/sürücüleri : (Gesindel) Nietzsche’nin aÄŸzında en ağır ‘küfür’ : hem «uÅŸak», hem «sürü», hem «ayaktakımı» gibi anlamlara gelir. (Yukarıda Bl. 45′de «moloz» dedik…)

— sosyalist/anarÅŸist : Bunlar yazılırken, 1905′de doruÄŸuna varacak toplumsal -eylemli ‘anarÅŸistlik’ dönemine daha epey var; «Sosyal Demokrat» hareket de henüz baÅŸlangıçlarında. Nietzsche’nin zamanında, hoÅŸnutsuzlukla etrafa bombalar fırlatan, devlet adamı öldüren «anarÅŸist»ler vardı; «sosyalizm» de (1848′den sonra) en ‘hırçın’ dönemini yaşıyordu.

 

58.

 

— aere perrennius : (Lat.) Zamana göğüs geren; çağlar boyu kalan.

— sub specie aeterni: Bkz. yukarıda Bl. 17′ye not.

— unio mystica : (Lat.) (Tanrı ile) gizemli birliğe varmak.

— bengi Yahudi : Bir yandan «İbrahim OÄŸullarının ‘dünya durdukça’ varolacakları düşüncesine, bir yandan da tarih boyunca varolmaya ‘mahkum edilmiÅŸ’ olmaları düşüncesine gönderide bulunuyor.

— BüyükAna/Osiris/Mithras : Asya kökenli ve gizli tapınma törenleri içeren (Grek öncesi) ilkel dinler.

— Paulus’un Åžam’da yaÅŸadığı : Paulus çeÅŸitli zamanlarda İsa Mesih’in ya da Ruhülkudüs’ün kendisine görünerek yol gösterdiÄŸini anlatır.

— Hrist : (Christ) «uyaklılığı» vermek için böyle yazıyoruz. Almancada Christ İsa’yı («Christus», «Jesus») olduÄŸu kadar, herhangi bir «Hrist/iyan»ı niteler. («Uyaklılığı» saÄŸlayan «ist», tabiî ki, «Hristos»dan gelen «Hrist» ve «Nihil/ist»te bambaÅŸka anlamlarda…)

 

60.

 

— İsviçreli bekçi : Yoksul İsviçreli ‘şövalye’ler, çeÅŸitli sarayların, bu arada da Kilise büyüklerinin, ‘kapıkulluÄŸu’nu, paralı askerliÄŸini yaparlardı.

 

61.

 

— Sezar Borjiya : Cesare Borgia (1475 ya da 76 -1507), İspanya kökenli İtalyan soylu ailesinin üyesi; Papa VI. Alexander’in gayrimeÅŸru oÄŸlu. Rönesans’ın kültürlü ve maceraperest, ‘parlak’ kiÅŸiliklerinden; aynı zamanda çeÅŸitli siyasal ‘kudretlilik’ giriÅŸimleriyle tanınır —Papa olmasına da ‘kıt kalmıştı’… Nietzsche’nin «Üstinsan» için verdiÄŸi ender tarihsel örneklerdendir.

— paccatum originale: Bkz. Bl. 10′a not.

— «Özgürlük» savaşı : Alman birliğinin kurulması,

— Reich : «İkinci» Alman «İmparatorluğu».

 

62.

 

— humanitas :. (Lat.) İnsanlık; ‘hümanizm’in temelindeki anlamda.

— komplo : (Verschworung) Almanca sözcüğü Frenkçesiyle çeviriyorum (!) : «gizlice biraraya gelerek ortak bir düşmana karşı ortaklaÅŸa eyleme geçmek için yemin etmek» anlamında «komplo kurmak»…

—      dies nefastus : (Lat.) Lanetli gün.


 

 

«Yasa»

 

Filolojik verilere göre, Nietzsche bu parçayla ne yapacağına (yayımlayıp yayımlamayacağına, ve hangi kitabının sonunda yayımlayacağına) bir türlü karar verememiÅŸ. Bunun yazılı olduÄŸu sayfa uzun süre Ecce Homo elyazmasının sonunda yer almış, Nietzsche’nin yapıtlarının birçok basımında ise (kızkardeÅŸi Elizabeth’in ’sansür’üne uÄŸrayarak) yer almamış.

Öte yandan, Podach, «Yasa»dan sonra, «Çekiç KonuÅŸuyor » baÅŸlığı altında ve Zerdüşt 3, 90 gönderisiyle, Zerdüşt’ün III. Kitabından, «Eski ve Yeni Levhalar Üzerine» Bölümünün 30. Kesimi’ni veriyor. K G W ise, Antichrist metnini «Yasa» ile bitiriyor; buna karşılık, aynı baÅŸlık ve aynı gönderiyle aynı Zerdüşt Bölümü’nün bu kez 29. Kesimi’ni, Nietzsche’nin bir önceki kitabı Götzen- Daemmerung (Putların Batışı)’un sonuna koyuyor. «3, 90» gönderisinden, Zerdüşt III.’ün ilk basımının sayfa gönderisini anlarsak, iki basım arasındaki bu uygunsuzluk, elimizdeki verilerle bir «muamma» olarak kalıyor. KGW, Götzen-Daemmerung’u, basıma temel olan yazması Nietzsche’nin elinden geçmiÅŸ olan 1889 basımından verdiÄŸine göre, burada herhalde bir yanılma olmasa gerek; ancak Podach da, «Çekiç KonuÅŸuyor» baÅŸlıklı parçayı, elyazmasının sayfa numarasını belirterek veriyor. Bu bakımdan, «günahı onların boynuna» diyerek, bu parçanın çevirisini, yukarıda ana metne (K G W ‘ye uyarak) almadık, ama, çevirisini (Podach’a uyarak) aÅŸağıda sunuyoruz :—

 

 

Ey istemim benim, sen her zorluğun mucizesi zorunluğum benim! Koru beni bütün küçük yengilerden!

Sen yazısı ruhumun, yazgı dediğim! Sen içimdeki! Üstümdeki! Koru ve esirge beni bir büyük yazgı için!

Ve son büyüklüğümü, istemim, esirge en sonuncun için, — ki amansız olasın yengin içinde, Ah; kimler yenilmedi ki kendi yengilerine!

Ah, kimlerin gözü kararmadı ki o esrik alacakaranlıkta! Ah, kimlerin ayağı kaymadı ki ve unutmadı ki yengisinde —ayakta durmayı! —

—Ki ben bir kez dolu ve olgun olayım büyük öğlede: dolu ve olgun, tıpkı eriyik maden gibi, şimşek yüklü bulut gibi, şişmiş meme gibi:

—dolu ve olgun kendimle ve en gizli istemim için, okunu özleyen bir yay, yıldızını özleyen bir ok :

—bir yıldız, dolu ve olgun öğlesinde, eriyik, delik deşik kutsanmış yokedici güneşoklarıyla: —kendisi bir güneş ve amansız bir güneşsistemi, yengisinde yoketmeye hazır!

Ey istem, her zorluğun dönüm noktası, sen benim zorunluğum! Esirge beni bir büyük yengi için! — —

Â