Hikaye basitçe, şöhretli aktris Elisabeth Vogler’in  bir Elektra gösterisi sırasında aniden susması ve o andan itibaren konuÅŸmaması iskeleti etrafında kuruludur.  Elizabeth, bir kadın psikiyatrist tarafından deÄŸerlendirilir ve fiziksel ve ruhsal bir hastalığı olmadığı teÅŸhisi konulur. Genç bir hemÅŸire olan Alma, onun bakımı için görevlendirilir. Ancak Elizabeth’ in durumu klinikte kötüye gider ve Alma’ yla birlikte deniz kıyısında  ıssız bir sayfiye evine giderler. Elizabeth modern hayattan uzaklaÅŸtığı bu yerde rahatlar, hafifler ve Alma ile aralarında bir yakınlık doÄŸar. Orada Alma, Elizabeth’ e açılır, geçmiÅŸle ilgili kimseyle paylaÅŸmadığı sırlarını anlatır.  Ancak, Elizabeth konuÅŸmaya direndikçe Alma’ nın hayal kırıklığı artar ve iki kadının fiziksel ve ruhsal ÅŸiddet içeren çatışması baÅŸlar. 

Bergman’ın filmle sorguladığı kimlik ve modern dünyadaki varolmanın imkansızlığı kavramlarıdır.

Filme psikanalitik açıdan bakmaya çalışırken “Edebiyatla psikanaliz arasındaki iliÅŸkiyi anlamlı bir biçimde kurabilmemiz için bu iliÅŸkiye tersinden bakabilmemiz gerekir. Psikanaliz ya da psikanalitik bakış bir edebiyat metninin ne anlamını ne de etkisini deÄŸiÅŸtirebilir. Ancak edebiyat metninin eleÅŸtirel okunması , bizim psikanalizi kavramamız, anlamlandırmamız ve psikanalitik terapi iliÅŸkisinin dışında , tüm yaÅŸamımız için kalıcı bir biçimde, tüm yaÅŸamımız için kalıcı bir biçimde geçerli kılmamız için vazgeçilmez bir önemdedir. ” (1) cümlesinde “edebiyat ” yerine “sinema ” yı koyarken bu tersinden bakışı, yani psikanalizi, filmi ya da yönetmeni çözümlemek için deÄŸil, filmin psikanalizi anlamaktaki yardımına baÅŸvurmak gerekir. Zaten filmi kendi kendimize anlamlandırmanın, yaratıcısının yaÅŸamından  ipuçları yakalamanın beyhude olduÄŸunu yönetmenle yapılan bir röportajı okuyarak anlayabiliriz. Sanat eserinin içinden çıkan oklar sonsuz anlama ıraksayabilir.

Bir röportaj esnasında, kendisine sorulan komplike ve derin anlam arayışındaki soruya Bergman şöyle cevap verir:

“Çok ilginç; ancak kastettiÄŸim bu deÄŸil. Çok yalın: Persona, yaratıcısını kurtaran bir yaratımdır. Onu yapmadan önce hastaydım…”

“Hastanede yatağımda doÄŸrudan önümdeki kara lekeye baktığımı anımsıyorum; çünkü başımı çevirecek olsam bütün oda dönüyordu. Kendimi bir daha hiçbirÅŸey yaratamayacak gibi duyumsuyordum.; tastamam boÅŸtum; ölü gibiydim. Filmin başındaki montaj, kiÅŸisel durumumla ilgili bir ÅŸiire denk gelir.”
Kalkış noktamın, zihinle ya da simgecilikle çalışmak gibi bir ÅŸeyi yok; düş ve izlenimlerle, umut ve arzuyla, ihtirasla iÅŸim var.” (2)

Elizabeth’ in ortasında aniden sustuÄŸu oyun Elektra’ dır. Bunun nedensiz olduÄŸunu düşünemeyiz. Elektra “parlak” anlamına gelmesine raÄŸmen, mitolojide yer alışı karanlıktır. Erkek kardeÅŸine, babasına ihanet eden annesini öldürtmüştür. (3) **

HemÅŸire Alma, Elizabeth hakkında psikiyatriste , “Önce yumuÅŸak ve çocuksu bir yüzü olduÄŸunu düşünüyorsunuz, ama gözlerine baktığınızda sert bakışları var” der.

1960′lar yalnızca politik ve sosyal anlamda deÄŸil sanat açısından da devinim yıllarıdır. Film, kendisinin yapay bir ÅŸey olduÄŸunu bütün açıklığıyla gözümüze sokarak baÅŸlar, filmin bütünlüğünden uzaklaÅŸtırıcı teknikler kullanılır; film bobininin yanması, projektör ışığının dayanılmaz parlaklığı, irite edici sesler.

Kameranın set ışıklarına çevrilmesi, doÄŸumun o çok ışıklı kör edici travmasını çaÄŸrıştırır. Işık gözümüze patlar. Sesler anne rahmindeki korunaklı halde duyduklarımızdan çok daha tizdir. Dünyaya, gerçekliÄŸe çıkış, izleyen gözlere açık, savunmasız benlik. GiriÅŸ sahnesinde, siyah fonda belirsiz iki ÅŸekil görürüz. Bunun filmin sonunda  projektörlerde kullanılan karbon ark lambası olduÄŸunu farkederiz.  Döner makaralar ardından 10′dan 1′ e film numaraları.  Makro açıdan bir örümcek, koyunun kesiliÅŸi, iç organları, çarmıha geriliÅŸ, kadrajı kaplayan duvar, aÄŸaçlar, sivri demir parmaklıklar, kirlenmiÅŸ kar yığını, morgda yatan diÅŸsiz bir ağız, çalan zil, uyanan çocuk, kafasını örttükçe çarÅŸafına sığamayan çocuk, çocuk kameranın objektifine dokundukça iki kadının yüzlerinin hayal meyal belirerek birbirine geçiÅŸimi. Bu açılış, rasgele seçilmiÅŸ görüntülerden bir hikaye çıkacağı hissini verir.

Filmdeki gizem,  Elizabeth’ in susmaya neyin ittiÄŸidir. Alma ise durumunu anlamaya çalışmaktansa O’nu yeniden konuÅŸturmaya çalışır.  Esrarın çözümü, Psikiyatrist  açısından O’nun diÄŸer insanlara göründüğü deÄŸil  gerçekte olduÄŸu kiÅŸi olmak yani persona’ sını yüzünden çıkartmak için dilden uzaklaÅŸtığı yönündedir. Burada Lacan’ ın “Dil erkektir” vurgusu da akla gelir. Elizabeth o tanımsız özgürlük alanını mı aramaktadır?

“Dil erkeklerin kurduÄŸu, çatısını çattığı bir ÅŸey ise eÄŸer , dili kullanarak yapılan her niteleme, her belirleme, “erkekler için ve erkekler tarafından” olacaktır. Bu durumda kadına dil içinde belirlilik atfetmek, onu bütünüyle erkek egemen sembolik sisteme tabi kılmaktır. Lacan, kadını bu belirlilikten, ya da daha doÄŸrusu, “belirlenmiÅŸlikten” kurtarmaya çalışıyordu aslında. Kadın bütünüyle belirlendiÄŸi anda erkekler için bir kendilik olacaktır. Bu belirlenmeden kaçma olasılığı ise, kadınlar için özgürlük alanı açar. Bu alan tanımsızdır gerçi, ama zaten özgürlük biraz da tanımsızlıkta deÄŸil midir?”  (4)

Elizabeth’ in konuÅŸmayı reddediÅŸi psikolojik bir sorun olmaktan çok felsefidir. Elizabeth modern hayattan uzakta, basit yaÅŸamda ve doÄŸada mutludur. Filmin başında televizyonda izlediÄŸi, Budist rahiplerin Vietnam Savaşı protestosunda kendilerini yakmaları karşısında sözsüz dehÅŸet sesleri çıkarır. AlevlenmiÅŸ beden yanarak yere düşmektedir. Görüntülerden uzaklaşıp kendini odanın köşesine saklar, yüzünü duvara döner. Filmin ikinci yarısında Elizabeth İkinci Dünya savaşından bir fotoÄŸrafa dikkatlice bakar. Küçük bir çocuÄŸa namlular çevrilmiÅŸtir. Yönetmen bize bu sahnelerde, Elizabeth’ in suskunluÄŸa itenin gerçek hayatın dehÅŸetinden kaçma isteÄŸi olduÄŸunu imler. Modern hayatın ÅŸerrinden, sözcüklerden uzaklaÅŸarak kurtulur. ” Burada, Lacan’ ın “Ölülerin neden geriye döndüğü” rahatsız edici sorusuna verdiÄŸi cevabı buluruz: “Gömülmedikleri için”.

Elizabeth’ in susması , mistiklerin susması gibi bir susmak, sessizliÄŸi seçmek gibi bir tavır da olabilir. HemÅŸire Alma, filmin başında bunun ruhsal bir seçim olabileceÄŸi söylemiÅŸtir.

Bergman ise, sözcüklerle ilgili şunları söyler:
“Hem kendi söylediÄŸimden hem de baÅŸkalarının bana söylediÄŸinden hep kuÅŸku duydum. Her zaman eksik kalmış bir ÅŸeyi duydum.  ”
 ”Sözcükleri, konuÅŸmalara, hareketlere çeviriyor, ete kemiÄŸe büründürüyorum. Seyirciyle, baÅŸka insanlarla iletiÅŸim kurmaya, çok ciddi bir gereksinim var. Benim için sözcükler tatmin edici deÄŸildir.” (2)
*antikçağ tiyatro oyuncularının, oynadıkları rolü belirtmek için taktıkları maske.

Persona
Persona isimli o maskenin ardındaki gerçek kişiliğinin ortaya çıkması için susmak bir çeşit meditasyondur. Susmak oynamamaktır. 

“Persona Jung’un analitik psikolojisinde, ‘toplumsal maske’ olarak adlandırılır. Persona, bireysel bilinç ve toplum arasındaki karmaşık bir iliÅŸkiler sistemidir, bir maske gibi oturur, diÄŸer yandan da baÅŸkalarına kesin bir izlenim verir, bireyin gerçek doÄŸasını gizler. (5) 

Susması ve dilin baÄŸlayıcılığından kurtulması ile Elizabeth’ o güne dek bastırdıklarını aramaktadır. Kabul edilemez ya da aÅŸağı görülen eÄŸilimler geri plana itilir ve Jung ‘ a göre bireysel bilinçdışında unutulur ancak kaybolmazlar ve bir gün aniden karşımıza çıkabilirler. Belki de Elizabeth, o güne dek hep bir tiyatro oyuncusunun olması gerektiÄŸi gibi davrandı. Seyircilerin önüne çıktı ve personasının üzerine baÅŸka bir persona daha taktı. Filmdeki itirafdan Elizabeth’ in aslında hiç aklında yokken, içgüdüsel bir isteÄŸi yokken, tiyatro çevresinden birinin, bir kadın ve oyuncu olarak kusursuzluÄŸunu övüp ardından tek eksiÄŸinin çocuk olduÄŸunu belirtmesiyle çocuk doÄŸurmaya karar verdiÄŸini anlıyoruz. Elizabeth imkansız bir çabada, kusursuzluÄŸun, tamlığın görüntüsü peÅŸindedir. Bu manasız bir çabadır, birÅŸey hep eksik kalacaktır.

Elizabeth’ in filmdeki ifadeklerinden, tepkilerinden okunan narsizmi ve bir anlamda hep arzulanan, beÄŸenilen, izlenen kadın olması, personasının emrettiÄŸi biçimde eksik olan tek ÅŸeyi de tamamlaması yani burada çocuk doÄŸurması ondaki yarılmayı azaltmamıştır. Kendine yönelik cathexlerini çocuÄŸa yönlendirmesi imkansız olduÄŸu için sürekli bir suçluluk duygusu yaÅŸar. Alma; filmde iki kere tekrarlanan ve dejavu hissi yaratan uzun monologda ona “ÇocuÄŸun ölmesini istedin, çocukla her karşılaÅŸman, zalimce ve sakarca” der.

Alma’ nın Gölgesi

Jung ‘un baÅŸlıca arketiplerinden biri olan gölge “içimizdeki , engellediÄŸimiz herÅŸeyi yapmak isteyen, olamadığımız herÅŸey olan Dr. Jekyll’ ımıza karşın Mr. Hyde’ ı temsil eden aÅŸağılık varlıktır. Bir duygunun etkisine kapıldığımızda ya da bir öfke nöbetinde “kendimde deÄŸildim” ya da “gerçekten bana ne oldu bilmiyorum” diyerek kendimizi bağışlanır göstermeye çalışırken bu yabancı kiÅŸilikle uzaklardan tanışmaktayızdır. Gerçek “bize olan” gölgemizin ilkel, denetimsiz, hayvansal yanımızın ortaya çıkmasıdır”
“Gölge, bireysel bilinçdışıdır. Toplumsal standartlara ve bizim ideal kiÅŸiliÄŸimize uymayan tüm vahÅŸi istekler ve duygulardır”
“OlduÄŸumuzdan daha iyi ve yüce insanlar olarak yaÅŸamaya çalışmak bizi aşırı derecede ikiyüzlülüğe ve sahtekarlığa götürür. Ayrıca üzerimize öylesine bir gerilim yükler ki, çok daha köyü durumlara düşer ve çöküntüye uÄŸrarız fakat bir ÅŸeyle yüzyüze gelinip öğrenildiÄŸinde en azından onu deÄŸiÅŸtirme olanağının bulunduÄŸu gerçeÄŸi rahatlatıcıdır” (6)

BaÅŸlangıçta HemÅŸire Alma terapist rolünü oynayacak gibi gorunurken, Elizabeth’ in suskunluÄŸu ve koÅŸulsuz ÅŸefkatli tavırları Alma’ yı anlatmaya iter. Roller deÄŸiÅŸmiÅŸtir.
Saf ve sadık görünümlü HemÅŸire Alma, plajdaki genç oÄŸlanlarla orji esnasında ya da evli bir adamla beÅŸ yol boyunca aÅŸk yaÅŸarken gölgesinin etkisindedir. Daha sonra bu olayı Elizabeth’ e anlatarak gölgeyle yüzleÅŸir. Elizabeth’in hoÅŸgörülü anaç tavrı iyileÅŸtirici olabilecektir ta ki mektup açılıncaya, Alma, O’nun aynasında basit, çocuksu bir insan olduÄŸunu görene kadar.,  Elizabeth ise aslında doÄŸurduÄŸu çocuÄŸu istemeyen narsizmiyle yüzleÅŸmekte zorlanır. Filmin sonunda iç rahatlatıcı olan tek ÅŸey bu yüzleÅŸmelerin kanlı da olsa bir miktar yaÅŸanmış olmasıdır. Rahatsız eden ve sürekliliÄŸi saÄŸlanan düşünce ise , filmin  başında psikiyatristin söylediÄŸi gibi “Varolmak denen o umutsuz düş” , “Olur gibi görünmek deÄŸil gerçekten varolmak”, “aynı zamanda baÅŸkalarının huzurundaki varlığınla kendi içindeki varlık arasındaki yarılma”  dır.

Gösteren ve gösterilen iliÅŸkisi kameranın film esnasında ara ara ortaya çıkmasıyla vurgulanır. Kamera , gösterendir, egemenliÄŸini ortaya koyar ve “fallus” u simgeler.

Filmde kimlik  teması da iÅŸlenir. Elizabeth sofistike bir tiyatro oyuncusudur. Alma ise iki yıllık hemÅŸire okulundan mezun evlilik, aile kurmak gibi görece basit hedef ve hayalleri olan biridir. İkisi ak ve kara kadar zıttır. Alma konuÅŸur, güler, aÄŸlar, kızar; Elisabeth yalnızca susarak ve tebessümle izler onu. Elektra’ nın Hamlet’ i öncüleyen hikayesi aklımıza gelebilir burada. Aynı kararsızlık, eylemsizlik Elizabeth’ de de vardır.
Ancak film ilerledikçe iki oyuncunun kiÅŸilikleri üstüste binmeye ya da birleÅŸmeye baÅŸlar. Alma ve Elizabeth’ in yüzlerinin geçiÅŸtiÄŸi ilk sahneyi hatırlarız. Diyaloglar ve görüntüler spirütüel ya da erotik bir iç içe geçmeyi, bütünleÅŸmeyi gösterir. Elizabeth ışıklar içinden gelir ve Alma ayaÄŸa kalkar, sarılıp biz seyirciye bakarlar. Sanki bir kiÅŸi olmuÅŸlardır. Daha sonra ikisinin yüzlerinin yarısı birleÅŸir ve tek bir yüz olur. Alma filmin başında “Kendimi sana dönüştürebilirim” demiÅŸ olmasına raÄŸmen asla tek bir ruh olamazlar. Belki,  birbirlerinin “alter-ego” su olduklarını söyleyebiliriz. Elizabeth’ in konuÅŸmaya direnmesiyle Alma’  nın hayal kırıklığı artar. Elizabeth’ in Alma’ ya annesiymişçesine sevgi ve ÅŸefkat dolu yaklaşımı ve bunun ardından da yazdığı  mektupta onu çocukça bularak küçümsemesindeki iki yüzlülük Alma’ yı yaralar. Elizabeth’ in suskunluÄŸunun altında yatan nedenlerden birinin de narsizmi olduÄŸunu anlarız. Elizabeth bir bakıma, almaktadır ama vermemektedir.

 Alma kendi benliÄŸiyle ilgili hakikati hayranlık duyduÄŸu, bütünleÅŸme arzusunda olduÄŸu Elizabeth’ den duyunca yıkılır. Arabasını bir gölün kıyısına çeker ve gölde kendi aksine Jung’un sözlerini doÄŸrularcasına acıyla bakar.

” Kim suya bakarsa, önce kendi yüzünü görecektir. Kendine giden her kimse kendisiyle yüzleÅŸmeyi göze alacaktır. Ayna , pohpohlamaz, samimiyetle ona bakanı gösterir; yani dünyaya asla göstermediÄŸimiz çünkü persona’yla kapladığımız yüzümüzü, bir aktörün maskesini. Ancak ayna, maskenin ardına geçer ve gerçek yüzümüzü gösterir.   (7)

Bu noktadan sonra iliÅŸkileri bir gerilim filmine dönüşür. Alma kırdığı bardağın cam parçalarının Elizabeth’ in ayağına batmasına sebep olur. Birbirlerine vururlar. Film yanar.

Bir rüyada Elizabeth’ in kocasının kendisine Elizabeth gibi sarıldığını konuÅŸtuÄŸunu görür ya da bunu hayalinde canlandırır. Daha sonra 4 dakikalık bir monologla Elizabeth’ in bir çocuk sahibi olmaktan duyduÄŸu dehÅŸeti onu istememkten duyduÄŸu vicdan azabını  anlatır, bu baÅŸkaldırıdan sonra “senin gibi deÄŸilim” “asla senin gibi olmayacağım” diyerek bağımsız varoluÅŸunu ortaya koyar. “Kalın dudaklar” ipucundan Elizabeth’ in oÄŸlunun filmin başındaki örtüsünü başından çekse ayağı açık kalan bir türlü huzurlu olamayan çocuk olduÄŸunu anlarız. Çocuk çirkin olarak nitelenir, belki Elizabeth’ in güzelliÄŸinin çirkin yüzünün, bir erkeÄŸe  aktarılmış halidir.

Yabancılaştırma etkileri film boyunca sürer: Karakterlerin doğrudan izleyiciye bakarak konuşması, bir monoloğun iki farklı kamera açısından tekrarlanması, filmin sıkışması, yanması,  netlenmemiş görüntüler, sanki gerçeklikle bölünen bir rüyanın içinde olduğumuz hissi verir. Film boyunca kamera ektrem yakınlaşmalarla duyguları ustalıkla ele verir.

Rollerimize Dönelim

Film Elizabeth’ in kaçtığı ışıklı hayatına geri dönmesi ve Alma’ nın evi bulduÄŸu gibi bırakacak biçimde toplayarak hemÅŸire kıyafetlerini giymesiyle sonlanır. “Persona” dan kaçış uygar dünyada mümkün deÄŸildir. Burada sınıfsal ayrımın da gerçek ve kalıcı  bir yakınlaÅŸmaya izin vermediÄŸini görürüz. Sanki sayfiye evindeki hikaye hiç yaÅŸanmamıştır. Hakikati aramak, personayı aralamaya bile çalışmak boÅŸunadır.
Zizek Hitchcock filmlerinden söz ederken ” Biz zaten bir ÅŸeymiÅŸiz gibi yaparak gerçekten o ÅŸey oluruz. Bu hareketin diyalektiÄŸini anlamak için , can alıcı bir olguyu, bu dışarı nın hiç bir zaman  insanlar arasında taktığımız bir “maske” deÄŸil, simgesel düzenin kendisi olduÄŸunu hesaba katmamız gerekir. “Bir ÅŸeymiÅŸ gibi yaparak “, sanki bir ÅŸeymiÅŸiz gibi davranarak ” özneler arası simgesel aÄŸda belli bir yer ediniriz ve gerçek konumumuzu da bu dışsal yer tanımlar. EÄŸer derinlerimizde bir yerlerde “aslında öyle olmadığımızı ” düşünür, “oynadığımız toplumsal role ” karşı içeriden bir mesafe koyarsak, kendimizi iki kere aldatmış oluruz. Nihai aldanma, toplumsal görünüşün aldatıcı olduÄŸu düşüncesidir, çünkü toplumsal-simgesel gerçeklikte ÅŸeyler son tahlilde tam da neymiÅŸ gibi yapıyorlarsa odurlar.” (8) der.Film, bunu doÄŸrular, toplumsal maskemizden kurtulamayız, “Persona” bir maske deÄŸil, derimizdir; simgesel düzende bütümselliÄŸimizin ön koÅŸuludur.

Evin verandasında daha önce de gördüğümüz tahta yontunun, çatlamış yüzünü yeniden görürüz.  Bu yontunun ne anlam ifade ettiÄŸi sorulduÄŸunda Bergman, “Yontu bir geminin burnuna konmuÅŸ bir yontu. YaÅŸadığı adada evinin dışında. Seviyorum onu. Benim için kiÅŸisel kimi ÅŸeyler anlatıyor.” der.

Filmdeki bölünmeler “bu bir film” hatırlatmasını yaparken bir yandan da rüya olduÄŸunu bildiÄŸimiz bir rüyadan bir türlü çıkamama anını çaÄŸrıştırır.

Bergman bu filmin de de  duyguları açığa vurduklarına inandığı el ve yüz ayrıntıları üzerinde durur, her bir yüz kası oynaması anlamlıdır. Otobiyografisinde, filmlerinde her zaman annesinin yüzünü canlandırmaya çalıştığını ileri sürmüş olması da mânidâr.

Bergman sinemasının psikanalitik açılımını anlayabilmek için diÄŸer filmlerde izlenmelidir, Zizek’ in söylediÄŸi gibi “serial ele alınmayan hiçbirÅŸey serious deÄŸildir…”

 

** Bu adı taşıyan en ünlü kiÅŸi, Agamemnonla Klytaimestra’ nın kızı Elektra’ dır. Homeros destanlarında adı geçmeyen Elektra, trajedyanın en ünlü, en çok sözü edilen kahramanıdır. Aiskhylos’ un “Agamemnon” üçlüsünde, Sophokles’ in “Elektra” Euripides’ in hem “Elektra” hem de “Orestes” trajedyalarında rol alır. Antigone gibi insanlarüstü bazı yasaları korumayı, bazı ilkeler adına kendi kendine eyleme geçmeyi göze alan yiÄŸit bir kızdır. Ne var ki, eli kana bulandığı, anasını öldürmek gibi korkunç ve doÄŸa dışı bir suça karıştığı içindir ki Elektra, adının tersine karanlık ve karmaşık bir kiÅŸilikle canlanır gözümüzün önünde. Hamlet sorununu ilkçaÄŸ tragedyasında dile getiren kiÅŸidir. Öyküsü kısaca şöyledir: elektra agamemnon ile klytaimestra‘nin kizidir. Agamemnon Troya savasina ciktigi zaman, Elis‘te ruzgarlarin esmesini saglamak icin kizlarından birini kurban etmek zorunda kalir. bunu affedemeyen klytaimestra, atreus ogullarinin bas dusmani aigisthos‘la kocasi agamemnon‘u aldatir. yillar gecip agamemnon donunce iki asik onu alcakca bicaklarlar. yine yillar gece. bu kez elektra delikanlilik cagina gelen kardesi orestes‘i babalarinin ocunu almak uzere yetistirir. kardesinin once aigisthos‘u, sonra da annesi klytaimestra‘yi oldurmesine yardim eder.Ana katili olduktan sonra Orestes’ in peÅŸine Erinys’ ler takılır. Elektra’nın rolüyse burada biter. Herhangi bir piÅŸmanlık duyduÄŸu tragedyada söz konusu deÄŸildir. Elektra kan davasının en belirgin simgelerinden biridir. 

 

 

Bibliyografya

  1. Somay, Bülent, Pasaj, Sayı 4-5, Dosya -Psikanaliz ve Edebiyat Ağustos 2006-Kasım 2007, sayfa 15,
  2. Charles Thomas Samuels, Antonioni Truffaut Fellini Bergman Sinemasını anlatıyor, Düzlem Yayınları, I. Basım Mart 1992, sayfa, 117,118,121
  3. Erhat, Azra, Mitoloji Sözlüğü, Remzi Kitabevi, 14. Basım, Nisan 2006, sayfa 100
  4. Somay, Bülent , Bir Şeyler Eksik, Metis Yayınları, 1. Basım Mart 2007, sayfa 88/5.
  5. Jung, Carl Gustav “The Relations between the Ego and the Unconscious” (1928). In CW 7: Two Essays on Analytical Psychology. P.305
  6. Fordham, Frieda , Jung Psikolojisinin Ana Hatları, Say Yayınları, 6. Basım 2004, sayfa 62, 63, 64 
  7. Jung, Carl Gustav, “Archetypes of the Collective Unconscious” (1935). In CW Part I: The Archetypes and the Collective Unconscious.
  8. Zizek, Slavoj, Yamuk Bakmak, Popüler Kültürden Jacques Lacan’ a GiriÅŸ; Metis Yayınları, 2. Basım Eylül 2005, sayfa 104,105

Gül Büyükbay