Charles Bukowski – SUDA YAN ATEÅžTE BOÄžUL
filed in Edebiyat on Eki.08, 2008
YAZARIN ÖNSÖZÜ
Bu kitabın ilk üç bölümündeki ÅŸiirler 1955-1968 yıllarından, son bölümdeki ÅŸiirler ise 1972-1973′e ait yeni çalışmalar. Okurlar 1969-1971 yıllarına ne olduÄŸunu merak edebilirler, çünkü yazar bir keresinde 1944′ten 1945′e kadar (gerçekten) ortadan kaybolmuÅŸtu. Ancak bu kez deÄŸil. Günler Tepelerden AÅŸağı VahÅŸi Atlar Misali (Black Sparrow Yayınevi, 1969) 1968′in sonlarına ve 1969′un çoÄŸuna ait ÅŸiirlerin yanısıra elinizdeki bu kitabın ilk üç bölümüne alınmayan 5 adet önceden basılmış el-kitabından seçilmiÅŸ ÅŸiirleri içermektedir. Bülbül Bana Åžans Dile (Black Sparrow Yayınevi, 1972) 1969′un sonlarından 1972′nin baÅŸlarına dek yazılmış ÅŸiirleri içerir. Sonuç olarak, eleÅŸtirmenlerim, okurlarım, dostlarım, düşmanlarım, eski sevgililerim ve yeni sevgililerimin bilgisine, Günler, Bülbül ve de okuyacağınız bu kitap geçen ondokuz yılda yazdığım en iyi ÅŸiirlerimi kapsamaktadır diyebilirim.
Bu bölümlerin her biri özel anılar çaÄŸrıştırıyor. Elleriyle Yakalar YüreÄŸimi için New Orleans’a gitmem istendi. Yayıncı her ÅŸeyden önce doÄŸru dürüst bir insan olup olmadığımı görmek istemiÅŸti. Sam Amca’ya çalıştığım Postane’nin Ek Terminal’inin hemen altında treni yakalayıp, bar vagonunda oturmuÅŸ viski ve su içerek son hızla New Orleans’a, antika bir matbaası olan eski bir sabıkalı tarafından ölçülüp biçilmeye gidiyordum. Jon Webb çoÄŸu yazarın (kendisi Sherwood Anderson, Faulkner ve Hemingway gibi bazı iyi yazarlarla tanışmıştı) daktilolarından uzaktayken çekilmez insanlar olduklarına inanıyordu. Vardığımda beni karşıladılar, Jon ve karısı Louise ile iki hafta boyunca içki içip konuÅŸtuk, sonra Jon Webb şöyle dedi, “Sen piçin birisin, Bukowski, ama yine de basacağım yazdıklarını.” Åžehirden ayrıldım. Ama hepsi bununla bitmedi. Çok geçmeden iki köpeklerini de alıp Los Angeles’a geldiler ve berduÅŸlar sokağının
hemen dibinde yeşil bir otele yerleştiler. İkinci kontrol. İçki ve muhabbet. Hâlâ piçin biriydim. Elveda. Bolca ayrılık ve tren pencerelerinden el sallamaca. Louise camın öbür tarafında ağlıyordu. Elleriyle Yakalar Yüreğimi basıldı. . .
Ölümeli’ndeki Haç’taki ÅŸiirlerin büyük bölümü 1965 yılında New Orleans’ta çok sıcak, lirik bir ay boyunca yazıldı. Sokakta yürürken sendeliyordum, ayıkken sendeliyordum, kilise çanlarını, yaralı köpekleri, yaralı kendimi duyuyordum. Elleriyle Yakalar YüreÄŸimi yayınlandıktan sonra çökmüş, baygın düşmüştüm, ve Jon ve Louise beni tekrar New Orleans’a getirmiÅŸti. Evlerinin köşesine çok yakın bir yerde ÅŸiÅŸman, iyi kalpli bir kadınla oturuyordum, (ölmüş olan) eski kocası orta siklet ya da hafif orta sıklette dünya ÅŸampiyonluÄŸunu kıl payı kaçırmış, hangisiydi unuttum. Her gece Jon ve Louise’in evine gidiyordum ve mutfakta küçük bir masada sabahlara kadar içiyorduk, biz içip muhabbet ederken karafatmalar önümüzdeki duvarda bir aÅŸağı bir yukarı dolanıyordu (özellikle de duvar prizindeki çıplak bir ampulün etrafında dolanmaya bayılıyorlardı).
Eve dönüp sabah 10:30′da bulantıyla uyanıyordum. Giyinip Jon’un evine yürüyordum. Matbaa sokak seviyesinden aÅŸağıdaydı, kapıyı çalmadan önce içeriye bir dikiz atardım. Camdan görüyordum kendisini, sakin, hiç de akÅŸamdan kalmamış, sapasaÄŸlam, mırıldanıp matbaaya Haç’ın sayfalarını besliyordu.
“Åžiir var mı, Bukowski?” derdi içeri girdiÄŸimde. (Dikkatli olmak zorundaydiniz: hazır bir matbaaya ÅŸiirleri beslemek kolayca gazeteciliÄŸe dönüşebilirdi.)
Eğer elimde bir kaç şiir yoksa Jon hemen kıllaşırdı. O zamanlar o piçin yanında bulunmak o kadar da hoş bir şey değildi, kendimi odamda daktiloyla boğuşurken buluyordum. Akşam kendisi-
ne bir demet şiir getirirsem keyfi düzeliyordu.
Böylece ÅŸiir yazmayı sürdürdüm. Karafatmalarla içiyorduk, ev küçüktü, ve 5, 6, 7 ve 8. sayfalar küvete yığılmıştı, kimse banyo yapamıyordu, l, 2, 3 ve 4. sayfalar büyük bir sandıktaydı, ve çok geçmeden hiçbir ÅŸey koyacak yer kalmamıştı. Her yerde iki buçuk metrelik sayfa yığınları vardı. Aralarında çok dikkatli dolaşıyorduk. Küvet çok iÅŸe yaramıştı ama yatak yolu tıkıyordu. Bu yüzden Jon, atılmış kerestelerden küçük bir asma kat yaptı. Bir de merdiven. Jon ve Louise orada bir ÅŸiltenin üzerinde yattılar, yatağı da birine verdiler. Zeminde sayfaları yığmak için daha fazla yer açılmıştı. “Bukowski, her yerde Bukowski! Kafayı yiyeceÄŸim!” diyordu Louise. Karafatmalar dolanmayı, biz içki içmeyi, matbaa da ÅŸiirlerimi yutmayı sürdürdü. Çok tuhaf bir dönemdi, ve böylece Haç tamamlandı…
John Thomas’ın evine gidip bütün gece takılıyordum. Hap çakıp içki içiyor, muhabbet ediyorduk. Yani, John hap çakıyor ben hap çakıp içki içiyordum, ikimiz muhabbet ediyorduk. O zamanlar John her ÅŸeyi kaydetmeyi huy edinmiÅŸti, iyi ya da kötü, sıkıcı ya da ilginç, yararlı veya beÅŸ para etmez her ÅŸeyi. Ertesi gün konuÅŸmalarımızı dinliyorduk ve harcadığımız zamana deÄŸiyordu, en azından benim için. ÇoÄŸu zaman, en azından kafam kıyakken, ne kadar salak, zorba ve kaymış olduÄŸumu anla-yabiliyordum. Bazan da kafam kıyak deÄŸilken.
Bu kayıtlar sırasında, bir keresinde John bir kaç ÅŸiirimi getirip okumamı istedi. Götürdüm. Ve ÅŸiirleri orda bırakıp tamamen unuttum. Åžiirler çöple birlikte atılmış. Aylar geçti. Bir gün Thomas aradı. “O ÅŸiirlerden sıkı bir kitap çıkardı, Bukowski.” dedi. “Hangi ÅŸiirlerden, John ?” Åžiirlerimin kaydını çıkarıp tekrar dinlediÄŸini söyledi. “Kasetten dinleyip daktilo etmem gerekecek, adamın anasını beller,” dedim. “Ben yazarım senin için.”
Tamam, dedim ve çok geçmeden daktilo edilmiş şiirler elimdeydi.
Tam da o günlerde aşınmış yüksek alnının üzerindeki kızıl saçları dökülmekte olan, titiz ve nazik, belli belirsiz sürekli sırıtan bir adam uÄŸruyordu. Büro mobilya ve malzemeleri satan bir ÅŸirkette müdürlük yapıyordu ve nadir bulunan kitap kolleksiyon-cusuydu. Adı John Martin’di. Åžiirlerimin bazılarını elkitabı olarak basmıştı. Mutfağımda karşısında oturmuÅŸ bira içip elkitap-larını imzalarken o da çekleri yazıp duruyordu. Çok geçmeden Amerika’nın öncü ÅŸiirlerinin büyük çoÄŸunluÄŸunu yayınlayacak olan yayınevi, Black Sparrow Press böylece hayata geçmiÅŸ oluyordu, ancak o zamanlar bunu ikimiz de bilmiyorduk.
John Martin’e, Thomas’in kasetten benim için daktilo ettiÄŸi ÅŸiirleri gösterdim. Çıkarttığı ÅŸiirleri kontrol ettim, gerçekten dikkatli, kusursuz çalışmıştı. John Martin ÅŸiirleri alıp eve götürdü ve bir kaç gün sonra beni aradı: “Burda tam bir kitap var ve bunu kendim basacağım.” Ve iÅŸte böylece neredeyse kaybolan bazı ÅŸiirler bulunup kitap formunda basılmış oldu ve Black Sparrow uçuÅŸa geçti. Kitaba DehÅŸet Caddesi ve Izdırap Yolu’nda adını verdim.
1955 ve 1973 arasında yazılmış bu şiirlere baktığımda (çeşitli nedenlerle) en çok son şiirleri beğendiğimi görüyorum. Bundan da memnunum. Elbette gelecekte yazacağım şiirlerin nasıl olacağı veya başka şiirler yazıp yazmayacağım konusunda hiç fikrim yok, çünkü ne kadar yaşayacağımı bilmiyorum, ama şiir yazmaya oldukça geç, 35 yaşımda başladığıma göre bana fazladan bir kaç yıl tanıyacaklarını sanıyorum. Bu arada, okuyacağınız bu şiirlerle yetinmek durumundayız.
Charles Bukowski 30 Ocak 1974
Â
ELLERİYLE YAKALAR YÜREĞİMİ
ŞİİRLER 1955-1963
Â
Uzan
uzan ve bekle bir hayvan misali
Â
>yaprakların trajedisi
kuraklığa uyandım ve eğreltiotları ölüydü,
saksı çiçekleri mısır gibi sararmış;
kadınım gitmişti
ve boş şişeler kanı çekilmiş cesetler gibi
sardı beni işe yaramazlıklarıyla;
güneş hâlâ iyiydi ama,
ve ev sahibemin notu bükülmüş
hoş ve talepsiz sararmışlığında; şimdi gereken
iyi bir komedyendi, eski tarz bir şakacı absürd acı üzere şaka yapacak; acı absürddür
çünkü vardır, hepsi bu;
dikkatle traÅŸ ettim eski bir jiletle
bir zamanlar genç olan ve
dehası olduğu söylenen adamı; ancak
yaprakların trajedisi bu işte,
ölü otlar, ölü bitkiler;
ve karanlık bir hole yürüdüm
ev sahibemin dikildiÄŸi
tüm nefretiyle dediğim dedik,
sallayıp şişman, terli kollarını
canın cehenneme diye yırtınıp
yırtınıp kira kira diye
çünkü yamuk yapmıştı dünya
ikimize de.
>ÅŸiirlerimi alan orospuya
kimisi uzak tutmamızı söyler kişisel pişmanlığı
ÅŸiirden,
soyut takılmamızı, bunda biraz mantık var,
ama allahaşkına;
oniki şiirim gitmiş ve kopyaları yok
ve resimlerim de
sende, en iyileri; canilik bu;
ezip yok etmeye mi çalışıyorsun beni, diğerleri gibi?
paramı niye almadın? genelde alırlar
köşede hasta uyuyan sarhoşun ceplerinden.
bir dahaki sefere kolumu al ya da bir ellilik
ama ÅŸiirlerimi alma:
ben Shakespeare deÄŸilim
ama bir zaman gelecek ki
artık şiir çıkmayacak, soyut ya da değil;
para her zaman varolacak ve orospular ve sarhoÅŸlar
ta ki son bombaya kadar,
ama Tanrının dediği gibi,
bacak bacak üstüne atarken,
anlıyorum nasıl olup da bir sürü şair yaratıp
bir o kadar ÅŸiir
yaratmadığımı.
Â
>marilyn m.’ya
parlak küllere kavuşurken hevesle,
vanilyalı gözyaşlarının hedefi
mum ışığı oldu erkeklere kendinden emin vücudun
karanlık gecelerde,
ve şimdi daha karanlık gecen
mumun uzamından
ve seni unutacağız, her nasılsa,
bu da pek hoÅŸ deÄŸil
ama gerçek bedenler daha yakın
ve solucanlar kemiklerin için can atarken,
öyle isterdim ki sana söylemeyi:
bu, ayıların ve fillerin
zalim hükümdarların ve kahramanların ve karıncaların
ve kurbağaların kaderidir,
ancak, bize birÅŸey verdin sen,
ufak çaplı bir tür zafer,
ve bu yüzden diyorum ki: güzel
artık kederlenmeyelim;
kuruyup fırlatılmış bir çiçek misali,
unutur, hatırlarız,
bekleriz, çocuk, çocuk, çocuk,
tam bir dakikalığına içkimi kaldırıyor
ve gülümsüyorum.
Â
>borodin’in yaÅŸamı
bir dahaki sefere Borodin dinlediÄŸinde
sadece bir kimyager olduğunu hatırla
dinlenmek için müzik yazan;
evi tıkabasa insanla dolardı:
öğrenciler, sanatçılar, ayyaşlar, berduşlar,
ve hayır demeyi hiç bilemedi.
bir dahaki sefere Borodin dinlediÄŸinde
karısının bestelerini
kedi kutularını sıraya koymak için kullandığını hatırla
ya da ekşi süt kavanozlarını kapatmak için;
astımlıydı kadın ve uykusuzluktan muzdarip
ve az pişmiş yumurtayla beslerdi kocasını
ve evdeki seslerden kurtulmak için
kafasını örtmek istediğinde
sadece çarşafı kullanmasına izin verirdi;
üstelik genellikle biri olurdu
yatağında
(ayrı uyurlardı fırsat bulup da
uyuyabildiklerinde)
ve tüm sandalyeler genelde
kapılmış olduğundan
eski bir şala sarınıp
merdivenlerde uyurdu çoğunlukla;
tırnaklarını ne zaman kesmesi gerektiğini söylerdi kocasına,
ne zaman şarkı söylememesi gerektiğini ya da ıslık çalmaması
çayına fazla limon koymaması
ya da ne zaman kaşığıyla limonu ezmemesi gerektiğini;
2 Numaralı La Minör Senfoni
Prens İgor
Orta Asya Steplerinde
gözlerini koyu bir bez parçasıyla
örterek uyuyabiliyordu sadece;
1887′de bir dansa katıldı
Tıp Akademisi’nde
renkli ulusal kostümüyle;
nihayet fevkalade neşeli görünüyordu
ve yere düştüğünde,
soytarılık yapıyor sandılar.
bir dahaki sefere Borodin dinlediÄŸinde,
hatırla…
Â
>bedava
numaralı tribündeki
saçları kızıl boyalı fıstık
memelerini bana yaslayıp
konuÅŸtu durdu Gardena’dan
poker salonlarından
bense sigara dumanı üfledim
suratına
ve tepede gördüğüm
Van Gogh sergisinden
bahsettim
ve o gece
onu eve götürdüğümde
Big Red şimdiye dek gördüğüm
en iyi attı,
dedi
ben soyunana kadar. Ama düşünüyorum da
galiba Van Gogh sergisinde
50 sent ücret
aldılar.
Â
>edebi bir aÅŸk
onu her nasılsa yazışma ya da şiir veya dergiler yoluyla tanıdım ve bana tecavüz ve şehvet konulu çok seksî şiirler yollamaya
başladı,
ve iÅŸin içine biraz da entellektüellik karışınca biraz kafam karıştı ve arabama atlayıp Kuzey’e sürdüm; uykusuz, akÅŸamdan kalma, yeni boÅŸanmış, iÅŸsiz, yaÅŸlanmış, yorgun, beÅŸ on yıldır çoÄŸunlukla uyumak ister bir halde, sonunda moteli buldum küçük güneÅŸli bir kasabada toprak bir yol üzerinde ve orda oturup bir sigara tüttürdüm düşündüm, gerçekten delirmiÅŸ olmalısın diye, ve bir saat geç çıktım kadınla buluÅŸmaya, epey yaÅŸlıydı, neredeyse benim kadar, pek seksi deÄŸildi ve bana çok sert, ham bir elma verdi kalan diÅŸlerimle çiÄŸnediÄŸim; adı konmamış bir hastalıktan ölüyormuÅŸ astım gibi bir ÅŸeyden, ve sana bir sır vermek istiyorum, dedi, ben de biliyorum; bakiresin, 35 yaşındasın, dedim, ve bir defter çıkardı, on-oniki ÅŸiir: bir ömürlük çalışma ve okumak zorunda kaldım ve anlayışlı olmaya çalıştım ama çok berbattılar.
sonra onu bir yere götürdüm, boks maçlarına ve ellerini kenetleyip dumanın içinde öksürdü ve etrafa bakınıp durdu bütün insanlara ve sonra da boksörlere.
sen hiç heyeeanlanmazsın, değil mi?, dedi.
ama o gece tepelerde epey heyecanlandım,
ve onunla iki-üç kere daha buluştum
şiirlerinin bazılarında yardımcı oldum
ve dilini boğazımın yarısına kadar soktu
ama ondan ayrıldığımda
hâlâ bakireydi
ve berbat bir ÅŸair.
düşünüyorum da bir kadın açmamışsa bacaklarını
35 yıl
iş işten geçmiştir
aşk için de
şiir için de.
Cevap Yaz