HİROŞİMA-NAGAZAKİ: İnsanın kaybettiği an
filed in Tarih on Eyl.23, 2008
Öncelikle savaşın mantığı, savaÅŸan insanın ahlakı, vicdanı deÄŸiÅŸmiÅŸti. Sonrasında dayatılan SoÄŸuk SavaÅŸ da bu yeni zihniyet üstüne bina edildi. Bütün bunlar için HiroÅŸima ve Nagazaki’de 300 bine yakın insan kurban edildi. BaÅŸkan Truman’ın dediÄŸi gibi ‘bilim tarihinin en büyük kumarı’nı oynadılar ve kazandılar ‘iki milyar dolarlık bir kumar!’ İşte bu zihniyet, savaÅŸ sonrası dünyayı kuran. Ve iÅŸte dünya…
| Gerçek boyutunda görmek için tıkla! |

HiroÅŸima’da bir sabah kalabalığın arasında oturan bir Japon vardı ki, çene kemiÄŸi aynı benimki gibi sıkıca kenetleniyor, sonra biraz gevÅŸeyip tekrar kenetleniyor, yüz kasları aynı benimki gibi kasılıyor, aynı benim mimiklerimi yapıyor, gözlerini fal taşından da öte açmaya çalışıyor, sonra kırpıştırıyordu. Giderek daha da kızaran gözlerimle görüyordum ki, bu yaÅŸlı adamın gözleri giderek daha da kızarıyordu. Sonra, sonra… O kızarıklığı yatıştırmak, yangını söndürmek için sanki, bütün gayretine raÄŸmen gözyaÅŸları sızıyor, sızıyordu.
Tarih 6 AÄŸustos 2001′di, saat 08:15′e doÄŸru ilerliyordu, kalabalık 50 bin kiÅŸiydi.
Japonlar yaÅŸlarını bence genellikle göstermiyorlar. O kızaran gözlü adam da göstermiyordu. Ama en azından 60 vardı. Amerikalıların HiroÅŸima’ya atom bombasını atışının 56. yılını anmaktaydık orada. Biz sadece anıyorduk, o ise aynı zamanda hatırlıyordu; suratında bu hatırlayış, daha doÄŸrusu, hatırlayış deÄŸil de, hiç unutamayış ve unutmayış vardı. Keder yoktu ama. Reklam panolarındaki, tanıtım broşürlerindeki gülümseyen Japon kızlarından eser de yoktu suratında. Bütün o gülümsemelerden daha sevecen, daha davetkâr, daha yumuÅŸak, daha ümit verici, daha güven telkin edici bir ÅŸey vardı suratında. Bir de çocukluk günlerinden kalma bir özellik, bir görünüm, bir anlam vardı. Bir çocuk derinliÄŸiyle bakıyor, bir çocuÄŸun gözlerinden akan yaÅŸlar en az altmışında bir adamın yanaklarından süzülüyordu.
Bu suratlardan çok vardı. Kendine kapalı, hiç renk vermeyen suratlar, mütebessim suratlar, kızgın suratlar, aÄŸlayan suratlar, aÄŸladığını belli etmeyen suratlar, mendilli suratlar, yelpazeli suratlar…
Amerikalıların 1945′te HiroÅŸima’dan üç gün sonra Nagazaki’ye ikinci atom bombasını atmalarını anmak için 9 AÄŸustos’ta saat 11:02′yi beklerken de gördüm aynı suratlardan.
Bu suratların sahiplerine `hibakuÅŸa’ deniyor, yani atom bombasından kurtulanlar.
Oysa ne ÅŸanslıydı HiroÅŸimalılar 6 AÄŸustos 1945′e kadar. Amerikan B-29 bombardıman uçakları Japonya’nın neredeyse bütün ÅŸehirlerini tam anlamıyla yerle bir etmiÅŸti. Tokyo en büyük hasarı görmüş, taÅŸ üstünde taÅŸ kalmamıştı. Bir günde 500 uçağın saldırısına uÄŸradığı bile olmuÅŸtu.
24 Kasım 1944′te B-29′lar Tokyo’yu ilk kez bombaladı. Los Angeles’tan yayın yapan bir radyo bombardımanı naklen anlatıyordu. Japon hükümet yetkilileri de sığınaklarından bu radyoyu dinliyordu. Radyo, Mariana Adaları’ndan kalkan 100 uçağın Japon baÅŸkentini bombalamakta olduÄŸunu söylüyordu. Hükümetin Amerikan yayınına inanmaktan baÅŸka ÅŸansı yoktu ve bombardımanın sürdüğü üç saat boyunca ülkenin yönetimi durup bekledi.
Aslında, Japonya 1942′de Midway Savaşı’nı kaybedince savunmaya dönmüştü. 1943te Guadalcanal Savaşı kaybedildikten sonra ise askeri durum belirgin ÅŸekilde sürekli kötüledi Japonya için. Japonya’nın savaÅŸ alanı haline geleceÄŸi görülmeye baÅŸlandı.
1943 sonunda savaşın gidiÅŸatı tartışmasız Müttefikler lehine dönmüştü. Japonya’da günlük ihtiyaç maddeleri pazarlardan çekilmiÅŸti.
6 Haziran 1944′te müttefikler Normandiya’ya çıktı. O sıralarda Büyük Okyanus’ta da durum aynıydı. Japonya, Mariana Adaları’nın son savunma hattı olduÄŸunu açıkladı halkına. Ama Mariana Adaları da düştü. 9 Temmuz’da Saipan Adası’nın da elden gitmesi Japonlar için sonun baÅŸlangıcıydı. Zaten 18 Temmuz’da da Japonya’yı iki buçuk yıldır yöneten Tojo hükümeti istifa etti.
1945′in ilk ayında durum ortaya çıkmıştı. Japon hükümeti, yıl ortasında ülkenin iÅŸgalini bekliyordu. Dolayısıyla, bir iÅŸgal durumunda ordunun ve donanmanın yapacağı iÅŸler belirlendi. Japonya düşmanı kendi evinde kabul edecekti. Gelgelelim, neyle karşılayacaktı? Amerikan bombardımanları Japon savaÅŸ endüstrisini büyük oranda imha etmiÅŸti. Son derece etkili bir deniz ablukası uyguluyordu ABD donanması ve ülkeye bırakın hammaddeyi, ihtiyaç maddeleri bile giremiyordu.
Japon hükümeti, ki aslında ordunun sözü geçiyordu, gerçek durumu halktan saklamak için her tür propaganda yöntemine baÅŸvuruyordu. İşgalci Amerikan birliklerini karşılamak için aÄŸaç mızraklar yapılıyor, siperler kazılıyordu. Bunların iÅŸe yaramayacağı belliydi. Ama ordu ve hükümet anayurtta ABD’yi bozguna uÄŸratıp büyük bir zafer alacağını düşünüyordu. Halk da son takatını kullanıp bu nihai savaÅŸa hazırlanıyordu. Aslında yenilgiyi idrak etmiÅŸ olan hükümetin hesabı ÅŸuydu: Bu zafer, Japonya’nın müzakere masasına süngüsü düşmüş halde oturmasını engelleyecekti.
BaÅŸbakan Kantaro Suzuki, 1945 Mayıs’ında bile, `Savaşı sürdürmek için bütün fedakârlıkları yapmaya kararlıyım’ diyordu. İşte bu kararlılık, 1944 sonbaharında kendini iyice belli eden barış ya da teslim yanlılarının çabalarını durduramadıysa da etkisini bir hayli zayıflattı.
Aslında, Tojo hükümeti 1944 Temmuz’unda istifa edince barış için bir ÅŸans doÄŸabileceÄŸi düşünülmüştü. Suzuki hükümeti bir kapı aralayabilirdi belki ama…
Barış ve teslimiyet yanlılarının çabaları savaşın sonuna kadar sürdü. Hükümet ve ordu bu konuyu müzakereye bile yanaşmıyordu. Aslında, hem hükümet, hem ordu içinde masaya oturma yanlıları vardı ama hepsi birbirinden korkuyor ve hiçbiri barış isteğini dillendiremiyordu.
Mariana Savaşı’nın kaybedilmesi, ordu ile halk arasına muazzam bir güvensizlik mesafesi sokmuÅŸtu. Halk arasında ÅŸu ÅŸaka yapılıyordu. Amerikalılar yurdu iÅŸgal edip bizim komutanları Fuji Dağı’nın tepesine kadar kovalasalar bile bizimkiler yine de zaferin pek yakın olduÄŸunu söyleyeceklerdir.
Barış yanlıları, bu ahval ve ÅŸerait içinde İmparator Hirohito’ya ulaÅŸmaya karar verdi. Ama bu da o kadar kolay deÄŸildi. O da ordunun ablukası altındaydı bir bakıma.
Nihayet çabalar sonuç verdi ve imparator, Japonya için hayati önem taşıyan bir zamanın harcanmakta olduÄŸunu görüp Moskova’ya özel bir elçi göndermeye karar verdi: Prens Konoye. Konoye, 7 Temmuz’daki görüşmede, DışiÅŸleri Bakanı Togo’ya bakanlığın elini baÄŸlamaması koÅŸuluyla görevi kabul edeceÄŸini söyledi. Togo, kayıtsız ÅŸartsız teslimiyetten bir nebze iyi her anlaÅŸmanın kabul göreceÄŸini söyledi. Aslında, imparatora dokunulmaması hariç kayıtsız ÅŸartsız teslimiyeti kabul etme konusunda bile iki adam mutabıktı.
Durum Moskova Elçisi Naotake Sato’ya iletildi ve Sovyet DışiÅŸleri Bakanı Molotov’dan Prens Knoye için bir randevu alması istendi.
ABD BaÅŸkanı Hary Truman da 7 Temmuz’da Potsdam Konferansı’na katılmak üzere Augusta Kruvazörü’yle yola çıkmıştı.Çabalar sonuç vermedi. Sato, Molotov’la görüşme ÅŸansı bulamadı. Molotov, Potsdam Konferansı’na hazırlanmaktaydı ve pek meÅŸguldü. Sato, Molotov’un yardımcısı Alexander Lozovsky’ye durumu anlattı ve DışiÅŸleri Bakanı Togo’nun mesajının bir çevirisini verdi. Maalesef, Molotov buna da bir cevap yazamazdı, iÅŸi başından aÅŸkındı. Sato bu kez baÅŸka bir ÅŸey önerdi: Molotov bari Potsdam’dan telefon etsin ki, Prens Konoye’nin hazırlanmak için vakti olsun. ‘Olur’ cevabı aldı, ama birkaç saat sonra gelen telefon bu ÅŸansı da ortadan kaldırdı; Kremlin bu ricaya ancak birkaç gün sonra cevap verebilecekti.
Potsdam’da Truman, Britanya BaÅŸbakanı Winston Churchill ve Sovyet lideri Josef Stalin Japonya’nın kayıtsız ÅŸartsız teslim olması konusunda anlaÅŸtı. Truman, ilk kez burada Stalin’e son derece öldürücü yeni bir silah yaptıklarından bahsetti. Stalin hiç üstünde durmadan, Japonya üzerinde iyi kullanmalar diledi. Churchill ile Truman zaten daha önce anlaÅŸmıştı atom bombasının Japonya üzerinde kullanılması için.
Bu arada ABD’de de neyle uÄŸraÅŸtıklarını bilen (Manhattan Projesi’nde Truman’ın verdiÄŸi rakama göre 125 bin, bazı baÅŸka Amerikan ve Japon kaynaklarına göre ise 500 bini aÅŸkın kiÅŸi çalışıyordu) bazı bilim adamları ise atom bombasının atılmasının önüne geçmeye çalışıyordu.
Hitler 2 Mayıs 1945′te intihar etmiÅŸ, Almanya da 7 Mayıs’ta teslim olmuÅŸtu. Gelgelelim, atom bombası yapma çalışmaları hiç hız kesmeden sürüyordu. Bazı bilim adamları huysuzlanmaya baÅŸlamıştı, çünkü zamana karşı atom bombası yapma yarışının nedeni, Almanya’nın bu kıyamet silahına daha önce sahip olma ihtimaliydi. Ama ÅŸimdi Almanya teslim olduÄŸuna göre böyle bir tehlike kalmamış deÄŸil miydi?
Aslına bakarsanız, Almanya tehlikesinin kalmadığını Amerikalılar çok daha önce öğrenmişti.
1944 Kasım sonuna doÄŸru çok önemli bir ÅŸey oldu: Strasbourg Müttefiklerin eline geçti. Albay Pash, Alsos ekibinden öncü bir grupla ÅŸehirde Alman nükleer fizikçileri aramaya baÅŸladı. Asıl aradıkları Alman atom bombası çalışmalarının kilit ismi Profesör Carl Friedrich von Weizsacker’di. Pash’in ilk izlenimi, bütün nükleer fizikçilerin ÅŸehri terk ettiÄŸi yönündeydi. Ama sonra bir haber geldi, Strabourg Hastanesi’nin bir kanadında bir nükleer fizik laboratuvarı bulunmuÅŸtu ve ilk bakışta doktor zannedilen kiÅŸiler de aslında fizikçiydi.
Sonra, von Weizsacker’in ofisinde hazine deÄŸerinde belgeler buldular. Bu belgeler, Almanya’nın muhtelif yerlerindeki birçok enstitüde bu konuda çalışma yürüten bilim adamlarının vardıkları sonuçları, onlarla yapılan yazışmaları da içeriyordu. Ve böylece ortaya çıkmıştı ki, Almanya’nın aniden ortaya bir atom bombası çıkarmasına imkân yoktu.
ABD’deki huysuz bilim adamlarının başını çeken fizikçi Leo Szilard, daha 1933′teki çalışmalarıyla atom bombasına giden yolu açmış, Macaristan göçmeni bir Yahudiydi. Yılmaz, inatçı bir adamdı. Birkaç merkezde süren atom çalışmalarına katılan baÅŸka rahatsız bilim adamlarını da bombanın atılmasına karşı giriÅŸimde bulunmaya sevketti. Szilard, daha BaÅŸkan Franklin Roosevelt 12 Nisan 1945′te ölmeden, martta atom bombası atılmamasını isteyen bir memorandum hazırladı. Roosevelt ölünce baÅŸkan olan Truman’a vermek için bir sürü kapıyı çaldı, ama nafile. Sonunda Truman, James Byrnes’a gitmesini tavsiye eden bir haber gönderdi Szilard’a. Szilard 27 Mayıs’ta yola koyuldu ama Byrnes o sırada hükümette görevli bile deÄŸildi. Ama savaşın sonunda DışiÅŸleri Bakanı yapılacak olan o Byrnes, tarihçi Gar Alperovitz’in adlandırmasıyla bu `atomik diplomasi’nin mimarlarından biri, hatta belki de asıl mimarıdır ve dolayısıyla SoÄŸuk SavaÅŸ’ın da. Sonraki 50 yılı belirleyecek adımları atan adamdır Byrnes.
Szilard, dilekçelerini, raporlarını ulaÅŸtırmak, bir sonuca varmak için didinirken, Manhattan Projesi Direktörü General Leslie Grooves da onu etkisiz hale getirmek için öküz altında buzağı aramakla meÅŸguldü. Bu buzağılardan biri, Szilard’ın gizli bilgileri yabancılara sızdırdığı iddiasıydı. Öküz ise ABD’nin hem savaÅŸta, hem de atom bombası çalışmalarındaki ortağı Britanya idi. Grooves, onlardan belge istiyordu, Szilard’ın espiyonaj iÅŸlerine bulaÅŸtığını kanıtlamak için; ama öyle bir durum yoktu.
Tabii, bütün bilim adamları Szilard gibi deÄŸildi. DeÄŸiÅŸik görüş sahipleri vardı. Manhattan Projesi’nin Bilim Heyeti BaÅŸkanı Robert Oppenheimer bunlardan biriydi ve Szilard’a ÅŸunları söylemiÅŸti: `Japonya’ya karşı kullanmadıkça dünyaya atom bombasının ne kötü bir ÅŸey olduÄŸunu anlatamayız.’
Szilard gibi düşünen bilim adamları ıssız bir adada atom bombasıyla gösteri amaçlı bir patlatma yapılmasını, bunun yeteri kadar ikna edici olacağını savunuyordu. Bu gösteri patlatmasının Japonya’da bir yerde yapılmasını önerenler de vardı.
Bombanın doğrudan askeri bir kullanımda patlatılmasını savunanlar ise (mesela Manhattan Projesi Direktörü Grooves), ellerinde yeteri kadar bomba olmadığını, gösterinin Japonları ikna etmemesi halinde kötü bir durumda kalınacağını ileri sürüyordu.
Szilard, daha sonra yapılan söyleÅŸilerden birinde, bu gerekçenin bombanın atılmasını saÄŸlamaya yetmeyeceÄŸini belirtti. `Evet’, dedi, `o anda elimizde fazla bomba yoktu ama yenilerini yapmak hiç de fazla zaman almazdı’.
Bombanın atılmasını gerektirecek hiçbir haklı argüman yoktu ortada, süregiden savaÅŸla baÄŸlantılı olarak. Bombanın kullanılmasını savunanlar, böylece Japonya’yı iÅŸgal mecburiyetinden kaçınılabileceÄŸini ve 500 bin Amerikalının hayatının kurtulacağını söylüyordu. Bunların hiçbiri doÄŸru deÄŸildi. Evet, 1 Kasım’da baÅŸlaması öngörülen bir iÅŸgal planı vardı ama buna gerek kalmayacağı açıktı; çünkü Japonya teslim olmak üzereydi, tükenmiÅŸ, fiilen yenilmiÅŸti. Kaldı ki, bir iÅŸgal olsa bile en fazla 30-35 bin Amerikan askeri hayatını kaybedecekti; bunu Amerikan ordusunun araÅŸtırma birimlerinin raporları da ortaya koyuyordu. Üstelik, iÅŸgale bile gerek yoktu. Japonya son derece etkili bir abluka altındaydı ve günlük hayatını devam ettirmekte zorlanıyordu. Ayrıca, Amerikan ordu istihbarat birimleri bile (özellikle Japonya’da faaliyette olanlar) açık seçik vurguluyordu ki, Japonya teslim olmak üzeredir, yeter ki bu ÅŸerefli bir teslimiyet olsun, yani imparatora dokunulmasın.
Bunların hiçbiri kabul görmedi ve Potsdam Konferansı’ndan da kayıtsız ÅŸartsız teslimiyet bildirisi çıktı. Atom bombaları atıldıktan sonra Japonya teslim oldu ve imparatora dokunulmadı. Öyleyse neden atıldı atom bombası? (Atlas’ın 2001 Ekim sayısındaki `Sonun sonu’ ekinde yer alan `Manhattan çıkmazı’ yazısında bu sorunun cevabı anlatıldı.)
Bilim adamlarının ve atom bombasının atılmasına karşı çıkan diÄŸer etkili (bir yere kadar etkili demek lazım) ve yetkili (bu da bir yere kadar) zevatın anlamadığı ÅŸey de bu sorunun cevabı oldu iÅŸte. Onlar o günün ÅŸartları, savaÅŸ ÅŸartları içinde geleneksel savaÅŸ mantığıyla, Eskidünya’nın müzakere süreçleriyle düşünüyordu. Gelgelelim, dünya savaÅŸa baÅŸlayan dünya deÄŸildi artık. `Yayılmacı’ Nazilere ve Japonlara karşı, kendini korumak için, adalet için, insanlık için, ne derseniz deyin, savaÅŸa baÅŸlayan zihniyet savaÅŸtan baÅŸka bir zihniyet olarak çıktı ve yayıldı.
Szilard’ın da aralarında bulunduÄŸu birçok kiÅŸi, Byrnes gibi atomik diplomatları uyardı savaÅŸ sonrası durum için: `dünya bir yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak, silahlanma, üstelik nükleer silahlanma yarışı baÅŸlayacak.
Bu `kehanetler’ doÄŸru çıktı ama `atomik diplomasi’nin varmak istediÄŸi yer de burasıydı zaten bir bakıma. Atom bombasının HiroÅŸima’ya atılmasından sadece 24 saat sonra Stalin beÅŸ Sovyet nükleer fizikçisini çağırıp `en kısa zamanda ve maliyetine hiç aldırmadan’ ABD’yi yakalamalarını emretti.
HiroÅŸima’dan iki hafta sonra, 22 AÄŸustos’ta, Moskova’daki askeri istihbarat direktörü, Sovyet casus ekibinin ÅŸefine ÅŸu mesajı geçti: `Atom bombasıyla ilgili belgesel materyalleri ele geçirmek üzere örgütlenmek için gerekli tedbirleri alın! Teknik süreç, çizimler, hesaplar.’ Kremlin, bir ay sonra da Orta Asya’da yürütülen uranyum çıkarma iÅŸinin hızlandırılması talimatını verdi.
Aslında, gördüğümüz gibi, atom yarışı da çoktan baÅŸlamıştı. Daha 18 Eylül 1944′te Roosevelt ve Chirchill, nükleer bilgilerin Rusya’nın eline geçmemesi için mümkün olan tüm tedbirlerin alınması konusunda anlaÅŸmıştı.
Almanlar da atom bombası yapımıyla uÄŸraşıyordu. Aslında onlarda düşmanın atom bombası yapacağı korkusu azdı. Amerikan istihbaratı 1943′te Alman nükleer araÅŸtırmalarının düzeyini izlemek için harekete geçmiÅŸti. (Alsos Görevi adı verilen bu iÅŸin başında Albay Boris Pash vardı; BirleÅŸik Devletler Askeri İstihbarat Servisi’nden.) Yıl sonunda araÅŸtırma İtalya’ya kaydı ve İtalya’nın bu iÅŸlerde bezi olmadığı anlaşıldı. (ABD’de atom bombasının yapılmasındaki en önemli bilim adamlarından biri olan Enrico Fermi ise bir İtalyan’dı.)
Åžubat 1943′te, bir Norveç sabotaj birliÄŸi, Almanların Vermork’taki dev hidrojen elektroliz tesisine sabotaj düzenledi. Bu sabotaj, Alman uranyum araÅŸtırma programında aylarca süren bir gecikmeye sebep oldu. Ve bu gecikme, daha önemli bir ÅŸeye daha yol açtı. Hitler zaten `Yahudi fiziÄŸi’ diye adlandırıyor ve hakir görüyordu bu atom çalışmalarını ve mizacı uyarınca daha yakın, hemen kullanabileceÄŸi silahların yapımına öncelik veriyordu. Bu yaklaşım, etrafındaki dalkavukların da etkisiyle atom araÅŸtırmalarının iyice gözden düşmesine, cılızlaÅŸmasına vardı.
Atom bombasıyla uÄŸraÅŸan bilim adamlarının sayısı 100′ü geçmedi Almanya’da. Savaşın sonuna kadar bu iÅŸ için harcamış oldukları para da 10 milyon dolardan azdı. Çabalarını jet, uzaktan kumandayla atılacak bomba, ısıyı takip eden füze, roket uçak, sesi takip eden torpil yapma iÅŸlerine yoÄŸunlaÅŸtırdılar. Nükleer reaktörlerini bomba yapmak için deÄŸil, enerji kaynağı için kurdular.
Japonlar da 1941′den beri atom araÅŸtırmalarıyla uÄŸraşıyordu. Tabii ki, ABD’ye kıyasla çok dar bir kadroyla ve çok kısıtlı kaynakla. Kısıtlı kaynak sadece para deÄŸildi, küçük bir ada devlet olan Japonya, nükleer silah için gerekli uranyum bakımından da dışarıya, yani 1931′den beri iÅŸgal altında tuttuÄŸu Asya topraklarına (Mançurya, Kore) baÄŸlıydı. Pasifik Savaşı’nda art arda gelen yenilgiler sonucu ablukaya alınınca atom bombası ümitleri de iyice eridi. Ama teknik ve teorik olarak da henüz tam manasıyla hazır deÄŸillerdi. Yine de birkaç bilim adamı araÅŸtırmaları sürdürdü. En son Åžubat 1945′te Japon bilim adamlarının uranyum ayrıştırma denemesi bir kez daha baÅŸarısızlıkla sonuçlandı.
Sovyetler de iÅŸin peÅŸindeydi. Tabii onlar da çok gerideydi o sıra teorik olarak. Bu geriliÄŸi kapatma çabasında tuttukları yollardan biri de casusluk faaliyetleriydi. BirçoÄŸu Almanya’dan ve Avrupa’dan göçmüş Amerikan atombilimcilerinin arasında bir casusları vardı: Lüterci bir papazın oÄŸlu Alman göçmeni Klaus Fuchs.
`Nobel Ödülü sahiplerinin toplama kampı’ olarak bilinen Los Alamos’ta ise iÅŸler yolundaydı. Amerikalı bilim adamları, Almanların kendilerinden önce atom bombasını yapabileceÄŸinden ölesiye endiÅŸe ediyor, Japonların ise yapabileceÄŸine inanmıyordu. `Yeteri kadar birinci sınıf Japon bilim adamı yok’ diyorlardı.
ABD bu iÅŸe, 6 bin dolar ayırarak baÅŸladı. 1942′de 100 milyon dolarlık bütçe tahsis edildi. BaÅŸkanın atadığı S-1 Komitesi, bombanın 1944 Temmuz’unda hazır olacağını söyledi.
Amerikalı bilim adamları, 2 Aralık 1942′de, Åžikago Üniversitesi’nde, dünyanın ilk nükleer reaktörü etrafında toplandı ve atom bombasına gidecek kritik deney baÅŸarıyla sonuçlandı. Nükleer fisyonun yolu açılmıştı. 1943′te Manhattan Projesi, Ordu Mühendislik BirliÄŸi içinde faaliyetine baÅŸladı.
Zihniyetin deÄŸiÅŸtiÄŸi de aslında savaşın baÅŸlarında ortaya çıkmıştı. Birinci Dünya Savaşı’ndan kalma Wilson İlkeleri doÄŸrultusunda, sivillerin öldürülmesinin kabul edilemezliÄŸiyle savaÅŸa baÅŸlayan komutanlar en fazla iki savaÅŸ yılı içinde tamamen öbür uçta bir pozisyona savruldu. SavaÅŸ boyunca bombalanan Dresden neredeyse deÄŸil, tamamen yerle bir oldu, 200 bin sivil öldü. Tokyo da öyle, Almanlar da Londra’yı bombalayıp durdu.
Atom çalışmaları için Alman veya Almanya’dan göçen Avrupalı bilim adamlarını kapışan ABD ve Rusya arasındaki bu paylaşım mücadelesi savaÅŸtan sonra daha da kızıştı. Yani hem dünyayı paylaÅŸtılar, hem de Nazi bilim adamlarını. Nazi bilim adamlarının insanlıkdışı yöntemlerle yürüttükleri insanlıkdışı zihniyet ürünü araÅŸtırmalarını kendi ellerinde devam ettirmeleri için yarıştılar.
İkinci büyük savaşın dünyası işte bu taşlarla örüldü, sadece milyonlarca insanın kanıyla sulanmadı, bu zihniyetle sıvandı.
Ama Japonya, daha 1931′den baÅŸlayarak neredeyse bütün Güney Asya’yı Çinlilerin, Korelilerin, Filipinlilerin kanlarıyla sulamaktaydı. Aklın almayacağı gaddarlıklarla, iÅŸkencelerle yüz binlerce insanı öldürdüler. Bu katliamların izleri bölgede o kadar derin ki, bugün bile atom bombası konusu tartışılırken, Koreliler ve özellikle de Çinliler, `Nanking katliamını unutmayın’ diye çıkışıyor
Japonlara.
Unutuyorlar mı?
Japonya’da aydınlar, tarihçiler, bilim adamları, politikacılar arasında tarihleriyle gerçek bir yüzleÅŸmeye giriÅŸmediklerini düşünenler var. Her vesileyle Japonya’nın günahlarını deÅŸmeye uÄŸraşıyorlar. Ama atom bombası da hiçbir ÅŸeyle kıyaslanamayacak etkide bir olay. Japonlar, bu olayın da unutulmamasını, sorumluluk sahipleri kimlerse onların da bu atomik yüzleÅŸmeyi yüklenmesini istiyor.
Bununla beraber, Japon gençleri, giderek daha fazla Amerikanlaşarak ve vardıkları Amerikanlaşma seviyesiyle bir türlü yetinemeyerek ve ırken sarı olmalarıyla da yeterince iç huzuru bulamayarak saçlarını sarıya boyuyorlar.
HiroÅŸima’da 6 AÄŸustos 2001′de Barış Parkı’nda anma etkinlikleri sürerken, parkın yakınında, bombanın düştüğü yerin yanı başındaki beyzbol stadyumunda HiroÅŸima takımının fanatikliÄŸiyle ünlü taraftarları yeri göğü inletmekteydi. Sanki bu ÅŸehrin, tarihin en ölümcül silahıyla mahvolmuÅŸ HiroÅŸima’nın sakinleri deÄŸillermiÅŸ gibi. Belki aşırı katı bir yargı bu. Belki, bazı ÅŸeylerin içini boÅŸaltmadan, acı yükünü iyice azaltmadan, unutmadan yaÅŸanamıyor.
Ama Yokohoma Üniversitesi’nde ekonomi okuyan Bulgaristanlı Türk Ferhat Rüstemov’un ÅŸikâyetçi olduÄŸu boÅŸlukla yukarıda bahsettiÄŸim boÅŸluÄŸun, içini boÅŸaltmanın bir ilgisi olabilir. Törenleri izlemek için Nagazaki’ye gelen ve güzel bir tesadüf sonucu bize tercümanlık hizmeti veren bu zeki genç, okul arkadaÅŸlarının boÅŸluÄŸundan, kültürsüzlüğünden yakınıyordu. `Bir ÅŸey konuÅŸamıyorsunuz. Bir ilgi alanları yok. ErkeÄŸi de aynı, kızı da. Evet, bir sevgilim var; cinsel olarak tamam da, baÅŸka bir ÅŸey yapılamıyor. McDonalds’ta hangi yeni mönüler olduÄŸundan, ya da kıyafetlerden baÅŸka bir ÅŸey konuÅŸmak mümkün deÄŸil.’ Nagazaki’de, Kanko-Dori Arcade’daki Coffee Shop’ta kahve içerken komÅŸu masada oturan iki genç kızı görünce Ferhat’ın söylediÄŸi ÅŸeyi daha iyi anlıyorum. Neredeyse bir saat boyunca bu iki kız bir kataloÄŸu incelediler, çanta çeÅŸitleri üstüne fikir yürüttüler, baÅŸka da hiçbir ÅŸey konuÅŸmadılar.
Stadyum ve spor salonunun yakınında bulunan, sahibinin kız kardeÅŸi Türk kocasıyla Ürgüp’te yaÅŸayan Sobakko lokantasında yemek yerken Ferhat’a soruyorum: `Sen üniversitede okumak için buraya geliyorsun ama nasıl üniversite bu? Öğrenciler çok zayıf Dertli Ferhat: `Lise eÄŸitiminde sorun var. Üniversiteye girmekten baÅŸka bir ÅŸey düşünülmüyor. Bilgi deÄŸil, ezber var’
Nagazaki’de babasıyla beraber gayet nezih bir lokanta iÅŸleten (zaten baÅŸka çalışanı da yok lokantanın) 32 yaşındaki bayan Kinuko İdegami de gençlerin atom bombasıyla filan pek ilgilerinin olmadığını söylüyor. `Çünkü üniversiteye giriÅŸte sormuyorlar bu soruyu.’
Nagazaki tren garı civarındaki İkaku Restaurant’da garson ve aşçı olarak çalışan genç Nubaru’nun söyledikleri, Kinuko’nun saptamasını aÅŸan bir boyut taşıyor. `Birçok genç atom bombasını bilmiyor’ diyor Nubaru. Kendisi biliyormuÅŸ. `Peki, ne düşünüyorsun sen? Kızgın mısın Amerika’ya mesela’ diye soruyorum. `Amerika’ya kızgın deÄŸilim. Hayır, hayır. Ben doÄŸmadan önce olmuÅŸ çünkü. Öbür Japon gençleri de böyle düşünüyor’ diye cevap veriyor.
Biz yine Doza-machi’deki, Japon iÅŸi ocakbaşı diye tanımlanabilecek Okonomitei’ye, Kinuko’nun yanına dönelim. Kinuko, dünyanın her yerinde kolay rastlanmayacak tiplerden. DoÄŸallığı, nezaketi, dürüstlüğü, yardımseverliÄŸi, kafasının çalışma tarzı ve hazırcevaplığıyla Kinuko, bir ÅŸekilde Japonya formülünün bir açılımını sunuyor sanki. Babası Manabu Mançurya’da doÄŸmuÅŸ. Japon iÅŸgali sırasında Mançurya’da demiryollarında çalışan dedesi orada ölmüş. İki arkadaşı, atom bombasının yıllar sonrasını, sonraki kuÅŸakların hayatını da mühürleyen etkilerinin kurbanı olmuÅŸ. ArkadaÅŸlarından birini daha ilkokuldayken kaybetmiÅŸ kan kanserinden. Öbürü de 5-6 yıl sonra ölmüş.
Kinuko ile sohbet ederken, gündemin en önemli tartışma konusuna getiriyorum sözü. BaÅŸbakan Junichiro Koizumi, 15 AÄŸustos’ta (Japonya’nın teslim olduÄŸu gün) Yasukuni Tapınağı’nı baÅŸbakan sıfatıyla ziyaret etmeyi düşünüyordu. Gazetelerin manÅŸetinden devam etti tartışma günler boyu. Bu tapınakta her yıl savaÅŸ kayıpları anılıyor. Ama bu kayıpların içinde Tokyo Mahkemesi’nde yargılanıp idam edilmiÅŸ birinci dereceden savaÅŸ suçluları da var. Konunun bu niteliÄŸinden ötürü tartışma ülke sınırlarını anında aşıp Çin ve Güney Kore’yi de içine çekti. Çin son derece sert bir ültimatom verdi, birkaç Koreli genç, televizyonlarda da gösterildiÄŸi gibi, parmaklarını kesti.
Kinuko, `Kore ile sorun sadece II. Dünya Savaşı’na dayanmıyor’, diyor, `daha eski zamanlardan geliyor, Japonya’nın Kore’yi iÅŸgalindenÉ’ Gerçekten de daha derin yaralar açan bir iliÅŸki var iki ülkenin arasında. Japonya iÅŸgalle yetinmemiÅŸ, savaÅŸ öncesinde Koreli kadınları Japonya’da fahiÅŸe olarak kullanmış, Koreli işçileri neredeyse köle gibi her iki ülkede de çalıştırmıştı.
`Evet’, diyor Kinuko, `Japonya bence de özür dilemeli ama dilese de onların affedeceÄŸini sanmıyorum’.
| Gerçek boyutunda görmek için tıkla! |

Aslında, derin bir güvensizlik ortamı var gibi görünüyor Japonya’da. Oysa, dünyanın ikinci büyük ekonomisinden bahsediyoruz. Kinuko, `II. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD bizi koruyacağını söyledi. Bize yardım etti. Zengin bir ülke olacaktık. Unuttuk onun için. Halbuki ABD bizi korumaz, mesela Kore ile savaşırsakdiye anlatıyor.
Bu güvensizlik, tamirat iÅŸleriyle geçimini sürdüren 30′larındaki Kazuto Masuda’nın sözlerinde de kendini gösteriyor: `BaÅŸbakan tapınaÄŸa gitmemeli, hayır! Çünkü komÅŸularla iliÅŸkileri düşünmek zorunda.’
İnsan, atom bombası gibi bir olay karşısında `Benden önce olmuÅŸ, kızmıyorum’ tavrındaysa neyi unutmayacak ya da neyi hatırlayacak? Niye unutmasın veya niye hatırlasın? İster Kinuko’nun söylediÄŸi gibi unutmak olsun, ister Nubaru’nun söylediÄŸi gibi ABD’ye kızmamak olsun. Bu tutum savaşın bitiminde baÅŸlayan ve 6 yıl süren fiili Amerikan iÅŸgali sırasında dayatılmış bir ÅŸeydi.
HiroÅŸima’da, atomun birinci yılında, 1946′da bir Barış Festivali düzenlendi (baÅŸka bir ÅŸey, mesela bir protesto gösterisi düzenlenecek deÄŸildi ya); ÅŸimdiki Barış Parkı’nın bulunduÄŸu alanda. Hiçbir ÅŸey yoktu tabii, yerle bir olmuÅŸtu. Sadece, ÅŸu anda da bombadan artakalan ÅŸekliyle muhafaza edilen `A-bomb Dome’ (A-Bombası Kubbesi) vardı. AhÅŸap bir kule dikildi. Herkes sessizce dua etti… ABD aleyhtarı konuÅŸmalar ve eylemler yasaklanmıştı. Yani, barış ancak dehÅŸetengiz bir katliamla hatırlanabilir bir ÅŸey bu durumda. Pek güven telkin edici deÄŸil galiba!
Tabii, baÅŸbakanın Yasukuni Tapınağı’nı ziyaret etmesi gerektiÄŸini düşünenler de vardı. Sonuç olarak BaÅŸbakan Koizumi, tapınağı ziyaret etmedi ama bu tartışmayı ortaya çıkaran, Koizumi’yi de bu tartışmayı açmaya iten ÅŸey Japonya’da hep vardı; uyuyordu belki ve ÅŸimdi yavaÅŸ yavaÅŸ uyanıyor. Bunun bir göstergesi, eÅŸzamanlı ama daha uzun bir süreye yayılan bir baÅŸka tartışma: Okullarda okutulan tarih kitaplarının daha milli bir bakış açısıyla yazılmasını öngören deÄŸiÅŸiklik. Bu tartışmalar hemen sonuçlanacak gibi görünmüyor ama bir kimlik sorunu Japonya’da da yaÅŸanıyor ve bu konu uluslararası alanda daha çok hissedilecek. Anayasada da yer alan dışarıya asker göndermeme ilkesi 11 Eylül’den sonra deÄŸiÅŸtirildi mesela. Ayrıca, Güney Asya’da `istikrarın korunması çabalarında’ Japonya’nın daha çok rol alması konusu Amerikan basınında da son birkaç yıldır sıkça tartışılan bir meseleÉ
`Tamam, zenginiz ama biz kimiz? Sadece para sahibi olmakla her ÅŸey bitmiyor’ diyor, NBC (Nagazaki Broadcasting Company) televizyon kanalında program direktörü olan Kishikawa Masahiro. KonuÅŸtukça daha net ortaya çıkan bir Amerikan aleyhtarlığı var. Masahiro gibi açıkça ve bilinçli olarak ifade edenlerin sayısı az olsa da ABD’ye duyulan kızgınlık uygun zemin bulur bulmaz kendini gösterebiliyor. Geçen sene Okinawa’da bir Amerikan askerinin bir Japon kıza tecavüz ettiÄŸi iddiasıyla gözaltına alınması üzerine geniÅŸ çaplı protesto gösterileri yapılmıştı. (Mahkeme hâlâ sürüyor.) Okinawa biraz özel bir durum bir bakıma. BilindiÄŸi gibi savaÅŸta Amerikalılar tarafından iÅŸgal edilmiÅŸti ve çok kanlı çarpışmalar yaÅŸanmıştı. Åžimdi de Japonya’daki Amerikan askerlerinin 25 bin kadarı Okinawa’da üslenmiÅŸ durumda.
Bütün barış nutuklarına raÄŸmen yerine oturmayan, belki insanların içine oturan bir ÅŸey var yani. Kinuko’nun ÅŸu sözleri bu durumun gayet iyi bir göstergesi: `Amerikalı arkadaÅŸlarım var. Gayet iyi aramız, medeniÉ Ama biraz içince, `Biz süper güçüz, en büyük biziz. Her ÅŸey bizden sorulur’ diyorlar. Berbat bir ÅŸey!’
DoÄŸrusu, üzerinden hayli zaman geçmiÅŸ olsa da trajik bir olay hakkında fikir sormak biraz ağır geliyor bana. Yine de, en çok tartışılan konuyu, `Atom bombasına gerek var mıydı’ sorusunu bir Japona sormak istiyorum.
Kinuko, hiç duraksamadan, gayet soÄŸukkanlı ve bu konuyu daha önceden düşündüğü belli olan bir edayla `Bence, ABD atom bombasını atmasaydı Japonya teslim olmazdı’ diyor. Biraz ÅŸaşırdığımı fark edince devam ediyor: `Durum bilinmiyordu. Hükümet her ÅŸeyi saklıyordu halktan.’
Doğru, dehşetli bir propaganda örgütü gibi çalışıyordu hükümet.
Bu ne kadar tatminkâr bir açıklama olabilir? Biliyoruz ki, Japonya iktidar erkinde bazı unsurlar hâlâ vuruşarak masaya oturma hayali kuruyor olsa da, imparatorun da nihayet dahil olduğu barış yanlısı grup ipi ele almıştı. Ama ne çare!
Ülke baÅŸtan baÅŸa yıkılmıştı. HiroÅŸima hariç. HiroÅŸima, bütün bu uzun savaÅŸ süresince sadece bir kere, 30 Nisan 1945′te bombalanmıştı. Bir tek bomba düşmüştü ÅŸehrin merkezine ve 14 kiÅŸi ölmüştü. Bu neye yorulmalıydı? HiroÅŸimalılar iyiye yordu. Kötüye yoracak bilgi sahibi yoktu; Japonya’da da, birkaç Amerikalı yetkili ve bilim adamını saymazsanız dünyada da.
Åžehirde ABD’nin HiroÅŸima’yı bombalamayacağı dedikodusu yayıldı. Çünkü birçok HiroÅŸimalı savaÅŸtan önce ABD’ye göç etmiÅŸti ve birçoÄŸu ÅŸimdi ABD vatandaşıydı. İşte bu yüzden HiroÅŸima’yı ayrı tutuyorlardı.
Sonra bir dedikodu daha çıktı: BaÅŸkan Truman’ın bir akrabası HiroÅŸima’daydı ve bu ÅŸehrin bombalanmasına asla izin vermezdi.
Yine de tuhaf bir uyarı vardı: HiroÅŸima’ya o tek hava saldırısı sırasında düşürülen ABD uçağının iki pilotu esir alınmıştı. Ufak tefek yaraları vardı. Sıhhiye birliÄŸinden Haruo Masumoto, pilotların yaralarına elindeki tek ilaç olan tentürdiyotu sürüyordu. Pilotlar sorgulanırken de arkada durdu ve dinledi: Pilotlardan biri durmadan `Awful, awful’ diye mırıldanıyordu. `Nedir kötü olan’ diye sorulduÄŸunda `Esir düşmüş olmam deÄŸil. Yakında HiroÅŸima’ya korkunç bir bomba atılacak ve tüm ÅŸehir ortadan kalkacak. Ben de ÅŸehirle birlikte yok olacağım; kötü olan bu iÅŸte’ cevabını verdi. `Pilotun `korkunç bomba’sını saçma bulduk ve hepimiz güldük onun korkusuna.’
İşin gerçeÄŸi, HiroÅŸimalılar, daha kötüsüne, hatta en kötüsüne maruz bırakılacakları için ABD yönetimi tarafından korunuyordu. HiroÅŸima, atom bombası için seçilmiÅŸ dört hedefin ilk sırasındaydı. Washington, 3 Temmuz 1945′te Pasifik’teki komutanlarına dört ÅŸehrin bombalanmayacağını bildirdi: HiroÅŸima, Kyoto, Kokura, Niigata (sonradan Nagazaki ile deÄŸiÅŸtirildi).
Hedefler seçilirken bombanın etkisini en iyi gösterecek yerler olmasına dikkat edilmişti. Hiroşima neredeyse dümdüz bir şehir, dolayısıyla bombanın etkisini azaltabilecek bir pürüze sahip değil. Ah, bir de tabii askeri şehirler olacaktı. Hiroşima etrafındaki deniz üsleri savaşta yardım ve kurtarma işinde aktif rol almıştı.
Beklenen etkiyi yaptı 6 AÄŸustos 1945, pazartesi günü saat 08:15′te atılan bomba. En ÅŸanslılar hemen o saniyeden de az zaman birimi içinde ölenlerdi. Bir de mesela askeri üslerdeki insanlar. Çünkü üsler bombanın düştüğü noktanın 4 kilometre uzağındaydı.
Bomba ÅŸehrin merkezinde her yeri ve her ÅŸeyi yok etmiÅŸti. Ulaşım, haberleÅŸme, yiyecek, içecek… Hiçbir hayat belirtisi yoktu, can çekiÅŸen insanların iniltisinden, yaralıların feryatlarından, yakınlarını arayanların çaÄŸrılarından baÅŸka. Yardım bile istenememiÅŸti onun için. HaberleÅŸme hatları kesikti. BaÅŸkent, hükümet, durumu tam olarak öğrenemedi.
ABD, o çok tartışılan `önce uyaralım’ uyarılarına ancak o gün kulak asmaya karar verdi ve Japon ÅŸehirlerine Amerikan uçakları bildiriler attı. Şöyle deniyordu:
` Bu silahı anayurdunuza karşı henüz kullanmaya baÅŸladık. EÄŸer hâlâ herhangi bir şüpheniz varsa, sadece bir atom bombası düştüğünde HiroÅŸima’ya ne olduÄŸunu bir öğrenin. sizden savaşı bitirmek için imparatora baÅŸvurmanızı istiyoruz. BaÅŸkanımız ÅŸerefli bir teslimiyetin 13 ÅŸartını sizin için belirledi: Sizi bu ÅŸartları kabul etmeye ve yeni, daha iyi ve barışsever bir Japonya kurma iÅŸine baÅŸlamaya çağırıyoruz. Hemen harekete geçin veya bu bombayı ve diÄŸer üstün silahlarımızı savaşı derhal ve zorla bitirmek için kararlılıkla kullanacağız. ÅžEHİRLERİNİZİ BOÅžALTIN.’
DoÄŸrusu, bomba her ÅŸeyi ve haberleÅŸmeyi de imha ettiÄŸi için baÅŸkent Tokyo’nun yeterli bilgiyi alması bile iki gün sürdü. (Japon bilim adamlarının yaptığı araÅŸtırmalara, eylül ve ekim aylarında hazırladıkları belgesele ABD el koymuÅŸ ve bir kısmını 1967′de, bir kısmını da 1973′te vermiÅŸti. Amerikan askerleri ve bilim adamları da ekim ayında incelemeler yapmıştı, sonuçlarını ise ABD hiçbir zaman açıklamadı.)

İkinci atom bombasının Nagazaki’ye atılacağını, bombayı atanlar bile bir saat öncesine kadar bilmiyordu. Çünkü ikinci hedef Kokura idi. Ama `ÅžiÅŸko’yu taşıyan Bock’s Car saat 10:00 civarında Kokura üzerine geldiÄŸinde görüş açıklığının yeterli olmadığını gördü. Zira, iki gün önce bombalanan bir çelik tesisinin hâlâ tüten dumanı bombalamanın en önemli ÅŸartı olan görerek atışı engelliyordu. Görüş açıklığı ÅŸarttı çünkü, radar teknolojisi henüz o kadar geliÅŸkin deÄŸildi ABD’de ve ayrıca, atom bombasının etkisini görmek, kaydetmek istiyorlardı. Böylece uçak, Kokura’nın yedeÄŸi olan Nagazaki’ye döndü. Nagazaki de 11:02′de cehenneme döndü.
Sayı 108 / Mart 2002 ATLAS
Cevap Yaz