Tarihin büyük isimlerinin de her insan gibi zayıf yönleri vardı…
filed in Tarih on Eyl.23, 2008
Büyük bir fatih fırtınadan korkar mı? Hele Hıristiyanlığın koruyucusu olarak papa tacını giymiÅŸ bir kiÅŸi, çok kez cinsel iliÅŸkiye girmiÅŸ olabilir mi? Elbette ki hayır. Oysa “Yüce deÄŸerlerin durduÄŸu yerde kokuÅŸmuÅŸ bir ÅŸeyler de vardır” diyen Alman dram yazarı Bertold Brecht haklıysa, ünlülerin, o çok sevilen tarihi kiÅŸiliklerin de takıntı ve zayıflıklarının olduÄŸunu söylemek akla yatkın. Nitekim, normal insanlar için utanç kaynağı ya da ağır ahlaksal veya hukuksal cezalar gerektiren ÅŸeyleri yapmalarına izin vardı. Ancak gizlice… Tarihçilerin dehasının büyüklüğü, politik becerisi, propaganda ya da çoÄŸu zaman zorla uygulanan iradesiyle bu gülünç korkular, sansürlük eÄŸilimler veya açık sapıklıklar gizlenebildi. Böylece hayran olunası ya da tapılası insanlar yaratıldı.
Biz de bazılarını kaidelerinden çekip devirmeye kalktık. Peki ne keşfettik bakalım? Aralarında büyük zaman farkı olan çağlarda yaşamış kişilerin, politik-askeri alanda, müzikte ve resimde silinmez izler bırakmış olanların, kişiye özgü zaafları bulunduğu ortaya çıktı: Üstelik büyük harfle tarihin bize aktardığı karakteristiklerle çatışan yanlar.
Jül Sezar (MÖ 100? – 44): Büyük fatih, açıkça görülen saç dökülme sorunundan nefret ediyordu. Bu, onun için büyük bir sorundu. Başındaki azıcık saçıyla gülünç çözümlere baÅŸvuruyordu. Zafer kazanmış bir general olur olmaz, defne tacı takmaya baÅŸladı. Yapraklarla kelliÄŸini gizliyordu. Öyle bir saç tarama biçimi vardı ki, saçları bozulmasın diye kafasını tek parmağıyla kaşıyordu.
Sezar’ın cinsel tercihleri üstüne çok ÅŸey yazıldı: Yaptıklarını gözlerden gizlemiyor, her iki cinsten arkadaÅŸlarıyla iliÅŸkiye giriyordu. Öyle ki, lejyonerler generalleri hakkında ÅŸu ÅŸen ÅŸarkıları söylüyorlardı: “Sezar Galyalıları yola getirdi, ama Nikhomedes’in (Bitinya kralı, Türkiye’nin Karadeniz’e bakan yüzündeki bir bölge) altına yattı!” ya da “YurttaÅŸlar, karılarınıza sahip çıkın! YetiÅŸkin dazlak geldi! Galya’yı altına boÄŸdu, ama burada istediÄŸini bedavaya kapıyor!”

Sezar Octavianus Augustus (MÖ 63-MS 14): Augustus ilk Roma imparatoru olmasının yanı sıra, belki en ünlüsü ve öykünüleniydi. Antik ve modern tarih, Jül Sezar’ın bu evlatlığından büyük politik baÅŸarıları olan, devlet örgütünü bilgece ıslah eden, sanatların cömert koruyucusu olarak söz eder. Ortalamaya göre çok kısa olan Octavianus’un uzun boylu görünmek için topuklu ayakkabı giydiÄŸinden ise pek bahsedilmez. Çabuk soÄŸuk alır, yazın bile kapalı yerlerde durur ve evde bile yün baÅŸlık takarmış: Sırf, kendisini uzun süre yataÄŸa baÄŸlayan korkunç soÄŸuk algınlığından korunmak için.
İmparator zar atmaya bayılıyor; ama kahvaltı ya da akÅŸam yemeÄŸi sofrasına oturmaktan nefret ediyor ve dışarıda atıştırıyordu. Aslında, Augustus aslan kalpli deÄŸildi. Ne askeri alanda ne de özel hayatta üvey babasının taktik, stratejik yeteneklerini sergiliyordu (çoÄŸu savaÅŸta, uyumak için çadırına çekiliyordu). “Roma’nın Efendisi” tıpkı küçük çocuklar gibi, ÅŸimÅŸek ve gökgürültüsünden korkar, dehÅŸete kapılarak, derhal çok korunaklı bir yer bulmaya çalışırdı. Roma ahlakının katı reformcusu olarak kızı Giulia’yla mahrem iliÅŸkiye girmiÅŸ ve buna tanıklık eden ÅŸair Ovidius’u sürgüne göndermiÅŸti. Bazı kaynaklara göre, üçüncü karısı Livia onu yatakta genç bakirelerle basmıştı.
Justinianus (482-565): Bizans imparatoru, Roma’ya gücünü yeniden kazandırdı. Yönetsel ve mali reformlarıyla büyük hukukçu olarak tanınan onun iki büyük takıntısı vardı: Birincisi, Konstantinopolis sirkindeki araba yarışları ki, bir tekini bile kaçırmazdı. Hatta, önemli diplomatik randevularını atlatma pahasına. Günümüzdeki gibi bir “Maviler” takımı kurup idareciliÄŸini üstlenmiÅŸti. İmparator olmasına karşın, tribünlere takımının renginde bir kazak giyerek çıkıyor, çılgınca tezahürat yapıyordu.
İkincisi, striptiz gösterilerinin sergilendiği meyhanelerin müdavimiydi. Striptiz yapanları seyrediyordu ve tutkusu öyle büyüktü ki içlerinden biriyle evlendi: Theodora kötü şöhretli, ama çok zeki bir kadındı. Eğitilmiş kazlarla sahneye çıkıp insanın kanını kaynatan gösteriler sunardı.
Kutsal Roma-Germen İmparatorluÄŸu’nun kurucusu olan Frank asıllı Charlemagne (742-814): O, 1,92 boyunda bir insan azmanıydı. DeÄŸerli savaşçı ve politika ustası, yalnız kalmaktan nefret ediyordu. Mükellef sofralara aşıktı ve görkemli şölenlerde en büyük zaafı ortaya çıkıyordu. Kendini överek saatlerce ve hiç durmadan konuÅŸuyor, konuklarını sıkıyordu. Onu dinlemek zorunda kalan çakırkeyif ya da sarhoÅŸ konuklar sonunda sızıp kalıyorlardı.
Bütün gün uzun uzun kestiriyor, öğleden sonra üç saat uyuyor; ama geceleyin dört saatten fazla uyumuyordu. Önemli kararları gece alma huyu olduÄŸundan, bütün saraylıları ayaÄŸa kaldırıyordu. Bir “asker” olduÄŸu için, kadınlar dahil, kimseden ÅŸiddeti esirgemiyordu. Bir piskoposu, karısının akrabasının sesini eleÅŸtirdi diye yumruklamıştı. Alındığı zamanlarda, tam bir kanlı intikamcı kesiliyordu. Hıristiyanlığın koruyucusu ve papanın yardımcısı, aynı zamanda tam bir kadın avcısıydı. Her türlü sosyal tabakadan evli-bekâr birçok kadınla iliÅŸkisi olmuÅŸtu.
Tüm zamanların en büyük sanatçılarından Michelangelo Merisi Caravaggio (1573-1610): Sanat ürünlerine ters düşen bir ÅŸekilde ÅŸiddet yanlısıydı. Alkış topladığı kadar, 16.-17. yüzyıllarda Roma’dan kaçan nice hayat kadını ve hatta erkekle beraber olmuÅŸtu. Meyhanelere gitmeye ve barbuta bayılırdı. 15 gün boyunca ara vermeden çalışır, ertesi ay keyif çatardı. Caravaggio, bir silah koleksiyoncusuydu; özellikle kılıç ve hançer toplardı. En iyi kaliteden en az yüz örneÄŸi vardı. Silahları kullanmayı da iyi bilirdi. Bu tutku yaÅŸamında kalıcı bir iz bıraktı. 1606′da üstüne yüklü miktarda bahis yatırdığı tenis karşılaÅŸmasındaki bir oyuncuyu kavga ederken öldürdü. Böylece Napoli’ye kaçmak zorunda kaldı.
Wolfgang Amadeus Mozart (1756-1791): Tam bir seks delisiydi. Günde birkaç kez, o da nerede bulursa yaÅŸadığı deneyimlerdi bunlar. Gizli ve karanlık bilgilerin aşığı olarak, yaÅŸamının son yıllarında onu takip eden ve Requiem’i sipariÅŸ veren gizemli kiÅŸiyi, yaklaÅŸan ölümünün habercisi olarak yorumlamıştı. ÇeÅŸitli söz oyunları ve bilmecelere bayılıyor, uzun küfür dizileri yazabildiÄŸi bulmacaları seviyordu. Bunları dostları ve tanıdıklarına yollayıp skandalın yayılmasını saÄŸlıyordu. Ancak, uygunsuz söz dizelerini özellikle yazdığı bir “ayrıcalıklı” kiÅŸi vardı: kız kardeÅŸi.
Napolyon Bonapart (1769-1821): Sürekli taÅŸkınlıklar yapmasının ötesinde, kaba bir insandı. Sık sık bakanları ve askerlerine İtalyanca küfrediyor, emirlerine ve keyfine uysunlar diye tekmeyi basıyordu. Bir de, savaÅŸ meydanını çatışmadan önce enine boyuna inceleme takıntısı vardı. Yere serilmiÅŸ dev bir kartonun üstüne diz çöker, oraya buraya raptiyeler mıhlardı. “Fransızların İmparatoru” genellikle lekeli giysilerle dolaşır, çünkü üstüne yemek ya da mürekkep dökerdi. Berberlere güvenmediÄŸinden sakalını kendi keser ve beceremediÄŸinden çirkin olurdu. Hele aÅŸk iliÅŸkisine girecekse, pek temiz olmayan kadınlara bayılırdı. Karısı Josephine, eÅŸinin isteklerine boyun eÄŸmek zorundaydı. Askeri seferlerden ne zaman döneceÄŸini önceden haber veren Napolyon, kadının günlerce sudan sabundan uzak kalmasını emrediyordu.
İkinci Dünya Savaşı’nı kazananlardan biri olan “mükemmel devlet adamı”, Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Winston Churchill, alkolikti ve sigara tiryakisiydi. Sabahın geç saatlerine kadar uyurdu. Genellikle öğleden önce uyanırdı. Düzensiz biriydi ve yatakta kahvaltı ederdi. Sık sık ve akÅŸama kadar yatakta otururdu. Öte yandan temizlik hastasıydı. Bazen arka arkaya iki banyo yapar, ilkinde temizlenmediÄŸini düşünürdü. Diplomasiden anlamaz, Charles de Gaulle’e katlanamaz, kıyasıya nefret ederdi. Fransız lider kendisini Jean d’Arc’la karşılaÅŸtırınca, Orleans’daki İngilizlerin onu yakılarak idama mahkûm etmek için bir dini mahkeme kurduÄŸunu anımsatmıştı.

Pablo Picasso ise parayı çok seviyor, servetini evde bırakmak fikrine katlanamıyordu. Bu yüzden ceketinin iç tarafına güvenlik zinciriyle baÄŸladığı büyük bir para cüzdanı satın almıştı. Aslında para takıntısı en büyük zaafı deÄŸildi, büyük eserlerini para kazanmak için sattığında, çoÄŸu zaman depresyona girerdi. Haftalarca bunalımda kalır, çalışamaz hale gelirdi. Bu, son yıllarındaki büyük çaplı üretimi için geçerli deÄŸildi. Bir yaÅŸamöyküsü yazarının yazdığı gibi: “Picasso çoÄŸu zaman, şöyle bir dokunduÄŸu altın olan Kral Midas’a benzetilir.”
Cevap Yaz