“Kyoto Protokolü’yle havanın piyasalaÅŸtırılmasının hipotezi oluÅŸur. Böylece hava artık herkese ait olmaktan çıkıp, onu kirletme hakkının satılabilir alınabilir bir mala dönüştürülmüştür. Havayı kirletme hakkı parça parça güçlü ÅŸirketlere devredilmiÅŸtir.”

Küresel ısınmanın, iklim deÄŸiÅŸikliÄŸinin uzak bir tehlike deÄŸil, içinde olduÄŸumuz yaÅŸamsal bir mesele olduÄŸu anlaşıldığından beri, Kyoto Protokolü’nü bir çözüm önerisi olarak daha sık duymaya baÅŸladık.

Türkiye’nin de Kyoto Protokolü’nü bir an önce imzalaması için imza kampanyaları baÅŸlatıldı. Kyoto’yu İmzala kampanyasına dört günde 15 binden fazla imza geldi.

Ancak Kyoto Protokolü’nün çözüm olmamasının yanı sıra, kapitalizme yeni olanaklar yarattığını söyleyen çevreci gruplar da var.

Ekoloji Kolektifi de kamuoyunu, Kyoto Protokolü’yle havayı kirletme hakkının satılabilir-alınabilir bir mala dönüştürülebileceÄŸine karşı uyarıyor. AÅŸağıda Ekoloji Kolektifi’nin Institus für Ökologie’den aldığı metni yayımlıyoruz.

Kyoto Protokolü Neo-Liberal “Hava”dan BaÅŸka Bir ÅŸey DeÄŸildir

Küresel İklim Değişikliğini durdurmak isteyen herkes, Kyoto Protokolüne karşı olmalıdır. Çünkü protokol hiç bir şekilde Emisyon salımlarını azaltmamakta, aksine durumu daha da kötüleştirmektedir.

Toplumsal adaletin hakim olduğu, tüm insanların özgür bir yaşama eşit olanaklarla ulaşabileceği bir dünyada yaşamak isteyen herkes Kyoto Protokolüne karşı savaşmalıdır.

Çünkü Kyoto Protokolü aynı zamanda eşitsizlikleri yeniden üretmektedir ve sömürü zihniyetinin bir uzantısıdır.

Kyoto’ya Karşı Temel Argüman: Daha Fazla Kapitalizm

Neoliberalizm, para dolaşımı mantığının modernleşmesi ve yaygınlaşmasıdır.

Neoliberalizm ile birlikte, kısa süre içinde, önceden kamuya ait olan ve kamunun yasa ve düzenlemelerine tabi olan yaşamsal öneme sahip alanlar özel sektörün piyasa mantığına göre düzenlenmiş karı maksimize etme güdüsüne teslim edilmiştir.

Bu alanlara bugüne kadar özel mülkiyetin konusunu oluşturmamış su, hava ve hatta genler de dahil edilmiştir.

Hava diğerlerinden farklı olarak, ele geçirilebilir olmadığından kolayca bir değişim aracına dönüştürülememiştir. Bu durum neoliberal dev pazarın mimarlarını İklim Değişikliğinin gündemde olduğu bir dönemde zekice bir plana sevk etmiştir:

Havanın kendisi mala dönüştürülemiyorsa, “Havayı Kirletme Hakkı” piyasanın ellerine teslim edilebilir. Kyoto Protokolü, sera etkisi olan gazları özellikle CO2 yi kapsar ve hepsi CO2 eÅŸdeÄŸerliliÄŸine göre ölçülür.

Kyoto Protokolü’yle Havanın piyasalaÅŸtırılmasının hipotezi oluÅŸur. Böylece hava artık herkese ait olmaktan çıkıp, onu kirletme hakkının satılabilir alınabilir bir mala dönüştürülmüştür.

Havayı kirletme hakkı parça parça güçlü şirketlere devredilmiştir. Kyoto bu haliyle, piyasa mantığının yaygınlaşmasının ve neoliberalizmin klasik bir formunun göstergesidir.

Kyoto’ya Karşı İkinci Argüman: Modern Kolonyalist Teorinin Güçlenmesi

Kyoto Protokolü’nün diÄŸer mekanizmaları sanayisi geliÅŸmemiÅŸ ülkelere yapılan büyük yatırımlar eliyle sanayi ülkelerinin yararına hizmet etmektedir.

Böylece yeni nükleer santrallar, büyük barajlar, ormanlık alanlar iklim değişikliğini durdurma adına hesaplanabilir hale gelmektedir.

Bu durum başkası tarafından karar verilmiş sanayileşmeye yönelik ilgiyi sanayileşmemiş ülkelerde arttıracaktır. Bu ülkelerde, kendileri asla emisyon iznine sahip olamayacak insanlar, buna karşın kendi ülkelerinin gelişme politikalarına ilişkin söz hakkını yitireceklerdir.

Tüm bunlara ek olarak emisyon izinlerinin çoğalması, uzun vadede bütün ülkeler için üst sınırların belirlenmesi, fakir ülkelerin gelişme koşullarını gün be gün azaltacaktır.

Dünyadaki hakim eşitsizlik politikalarıyla birlikte düşünüldüğünde fakir ülkelerin kendi emisyon izinlerini zengin ülkelere satacakları ve böylece hukuksal olarak da bağımlı hale gelecekleri aşikardır.

Kyoto’ya Karşı Üçüncü Argüman: Daha Fazla Sera Gazı

Sanayi ülkeleri verimliliklerini %5,2 oranında azaltmak zorundadır. Aslında bu sayı Birleşmiş Milletler tarafından belirlenmiştir ve gerçekte %60 veya %80 oranında olmalıdır.

Buna raÄŸmen gerçekte sayılar çok daha ürkütücüdür. Kirletme hakkının satılabilir oluÅŸu ve fakir ülkelerde bulunan ormanlık alanlara istinaden onlara daha çok kirletme hakkının verilmesi sayesinde %5,2′lik azaltma görünüşte gerçekleÅŸtirilirken, gerçekte emisyon salımında bir artış söz konusudur.

Kaldı ki sanayi ülkelerine yetiÅŸmeye çalışan diÄŸer ülkeler emisyon salımını artırabilirler. Bununla birlikte, Dünya Ticaret Örgütü ve Dünya Bankası’nın aşırı sömürüye dayanan zihniyetlerinin elinde çevresel zararlar satış konusu oluÅŸturur.

Sanayi ülkelerinin büyük şirketleri, Maquilas (1) örneğinde olduğu gibi fabrikalarını insanın ve doğanın sömürüsünün daha kolay olduğu alanlara, fakir ülkelere taşıyabilirler.

Dördüncü Argüman: Hukuksal Olarak Güvence Altına Alınmış Sera Gazı

Kyoto Protokolü’yle piyasa mantığına göre ÅŸekillendirilmiÅŸ hava kirletme hakları düzenlenir. Zaman içinde geliÅŸmekte olan ülkelerin de üst sınırları belirlenerek bu protokole dahil edilmesi beklenmektedir.

İşte o zaman şimdi başlayan süreç tam olarak sonuçlanmış olacak, zaman içinde zengin ülkeler emisyon haklarını güvence altına alacaklar ve bununla sadece çevreyi kirletme haklarını değil, aynı zamanda kendilerinin daha fazla sanayileşmesinin şansını da güvence altına alacaklardır. Küresel eşitsizlik böylece çoğalacaktır.

Sanayi ülkeleri kendi yarattıkları çevre kirliliğini Kyoto ile hukuksallaştırmaktadırlar.

Beşinci Argüman: Kyoto Tartışması Her Şeyi Felce Uğratıyor

BirleÅŸmiÅŸ Milletler’deki İklim DeÄŸiÅŸikliÄŸi tartışmaları, hem zaman, finansman açısından hem de iklim deÄŸiÅŸikliÄŸinin durdurulmasını önemseyen binlerce insanın umudu açısından büyük bir potansiyeli tıkamaktadır.

Bu durum o kadar ileri gitmiÅŸtir ki, Almanya’daki bir çok çevre hareketleri, ile doÄŸrudan çevre kirliliÄŸinden sorumlu ülke ve AB politikacıları (bunlar aynı zamanda neo liberal eÅŸitsizliÄŸin tüm dünyadaki yayılımını da temsil ederler.) Kyoto Protokolü’nde uzlaÅŸmışlardır.

Burada önümüze koyulacak hedef, Kyoto’yu engellemektir. Nihayetinde yeniden gerçek çevre korumacılığını talep etmek ve gerçekleÅŸtirmek!

Devletler ve şirketler çevre kirliliğinin ve sosyal sömürünün yaratıcısıdırlar. Devletleri ve şirketleri bir araya getiren Birleşmiş Milletler ise neo liberalizmin dünya çapında yürüttüğü hakimiyet savaşını sürdürülmesinin aracıdır.

Onlar hiçbir zaman bizim ortağımız olamazlar. Onlar bizim karşımızdadır. Çevre korumacılığı tabandan gelmelidir.

AB ve ABD arasındaki tartışma durumu daha kötüye götürmektedir

ABD BaÅŸkanı Bush’un hegemonik gücünü kırma adına öne sürülen Kyoto Protokolü, aslında politik strateji içinde onun lehine çevrilmiÅŸtir. Çünkü bu tartışma beraberinde bu zihniyetin eline yeni kozlar vermektedir:

* Protokol’ün kapsamı ABD ile uzlaÅŸma adına daraltılmış, bu haliyle daha da kötüleÅŸmiÅŸtir.

* SanayileÅŸmemiÅŸ ülkeler “büyük yol gösterici ülkelerin” elinde figüranlara dönüşmüştür.

* Önceden eleştirel bir tutuma sahip olan çevre hareketleri ve medya AB politikalarını destekler hale dönüşmüştür.

Sonuç: Kyoto Protokolü’nü savunanlar, gücün ve deÄŸerin neo kolonyalizm ve neoliberal pratik içindeki yayılımını savunmaktadırlar.

Ve onların özgürleştirici bir politika ile hiç bir ilişkisi olamaz. (SY/NZ)

* Instituts für Ökologie’nin Kyoto Protokolü’ne Karşı Görüşü’nü, Ekoloji Kolektifi’nden Sanem Yardımcı TürkçeleÅŸtirdi.

BİA Haber Merkezi