Deli sesli düşünendir diyebilir miyiz? İktidarlar için öyle olduÄŸu su götürmez. M. Luther, “İsyanın aklı yoktur” derken, köylüleri ve bir anlamda mülksüzleri kasteder. Araçsal akıl, bilgi yoluyla tahakkümünü kategorileÅŸtirme üzerinden kurarken, sermaye de kendi tahakkümünü emeÄŸi ücretli emek altında sınıfsallaÅŸtırarak kurar. Modern dünyada gündelik hayat, sürekli arzularımızdan vazgeçme üzerine kurulmuÅŸtur. Arzularımız, sürekli olarak kategorileÅŸmeye tabi kılınır. Modernist düşünceye göre, beden-zihin, akıl-duygu gibi ikilemler uyarınca, duygularımız bizi kontrol ederken bizler de aklımızı kontrol ederiz. Duyguların bireyin içinden geldiÄŸi, beynin iÅŸleyiÅŸi ve kiÅŸilik gibi dışarıya kapalı, içsel alanlarda oluÅŸtuÄŸu fikri, beraberinde aklı aÅŸkın ve rastlantısal bir duruma indirger ve toplumsal eyleyiÅŸlerimizden ayrıştırır. Birey-toplum ikiliÄŸi üzerine kurulu olan bu düşünce, “dört başı mamur” rasyonel tekil bireyler varsayımından yola çıkarak toplumsal bir tanımlamaya da ulaşır. Tam ifadesini Rousseau ve Locke’un görüşlerinde bulan bu anlayış, herkesin kendi olma hakkı ve kapasitesi olması gerektiÄŸinden hareketle, tekil bireyler tanımını güçlendirir. Bir yandan ne düşündüğünün farkında olan, seçeneklerini deÄŸerlendirebilen ve akıllıca seçimler yapabilen kadir-i mutlak bireyler varsayılırken, diÄŸer yandan öfkesine hakim olamayan, depresyondan kurtulamayan ve sürekli uzman akıllara ihtiyaç duyan aciz bireylerin üretilmesi söz konusudur. Bu düalist bakış açısına göre, her birimiz kendi içimize bakar ve kendi zihinsel durumumuzu belirleriz. BaÅŸkaları bizim zihinsel durumlarımızı göremez ya da yaÅŸayamaz. Nitekim her insan, öteki benliklerden ayrı bir benliktir. En fazla, karşılıklı zihinsel durumların davranışlardaki sonuçlarını görebiliriz “Bugün sinirli görünüyorsunuz!” gibi. Bu durumda, bizi ancak uzmanlar anlayabilir. Toplum, bireylerden kurulu bir toplumsal sözleÅŸme etrafında birleÅŸmiÅŸ yurttaÅŸlar olarak tanımlanarak bireyler yığınına indirgenir ve tekillikler birbirinden soyutlanır ve ayrıştırılır.
Åžiddetin bir hak olarak kapitalist devlet aygıtının elinde merkezileÅŸmesiyle birlikte, bireylerin davranışlarında çeÅŸitli yollardan özdenetim kültürünün egemen kılınışını Foucault, Deleuze, Elias vb. araÅŸtırmacı ve düşünürler daha önce ele almışlardı. İnsan bilimleri alanına tıp disiplininden ayrışarak yerleÅŸen psikoloji de, söz konusu sürecin ürünlerinden biridir. Modern psikoloji, salt bir disiplin olarak düşünce sistemleri alanında iÅŸ gören bir olgu olmanın ötesinde, biyo-iktidar olarak adlandırdığımız öznelerin kuruluÅŸunu, üretim ve yeniden üretimini mümkün kılan bir iÅŸleyiÅŸin ürünüdür. Dolayısıyla, psikolojinin kurumsal yapılarda (üniversiteler ve hastaneler) tanınıp bunlara uygulama alanı açılmasıyla toplumsal pratiklerde yaygınlık kazanması birbirini besleyen süreçler olmuÅŸtur. Pyotr Kropotkin’e göre psikoloji, dini geleneÄŸe baÄŸlı kalarak insanları iyi ve kötü, zeki ve aptal, bencil ve fedakâr diye sınıflandırmayı sürdürür.1 Modern psikoloji, tekrar tekrar iyiliÄŸin kiÅŸinin kalıtsal mülkiyeti olarak benliÄŸin içerisinde bulunduÄŸunu, kötülüğünse “bireye dayatılarak ve onun ‘hakiki’ kendisini çarpıtarak”, dışarıdan, kamusal alandan geldiÄŸini varsayar. Dini söylemin “öbür dünya” düşüncesinin yerini, çaÄŸdaÅŸ psikomatik yaklaşımda bireyin “içinde” keÅŸfedilmeyi bekleyen ÅŸeyler alır: “Özünde iyi olan gençler kötü eÄŸitimin, kötü toplumun, kötü ailenin kurbanıdır” vs.

Uzman terapistlere göre asıl sorun, kapitalist toplumsal koÅŸullardan ziyade terapi gören bireydedir. KoÅŸullara uyum göstermek için deÄŸiÅŸmesi gereken bireydir. Bu anlamda, bireylerin sürekli kendi benlikleri üzerinde yoÄŸunlaÅŸmalarını telkin eden psikoloji disiplini “vicdan muhasebesini” kışkırtır.2 Benlikler üzerine yoÄŸunlaÅŸan bu “narsist” kültür, sistematik olarak korku ve mistifikasyon üretir.3 Bireylerin kendine dönük kültürü ise, postmodern günlük yaÅŸamda sisteme uyumlu kılmanın vazgeçilmez öğesidir. Disiplin toplumlarındaki kapatmalar yerine, artık maddi olmayan emeÄŸin baskın olduÄŸu koÅŸullarda birer artı-deÄŸer üreticisi olarak kendisi bir kapatma halini alan gündelik hareketlerimizin tümü, “hobilerimiz”, iktidarın potansiyel taşıyıcısıdır. Artık tüketirken bile üretimin içindeyiz. İktidarın iÅŸleyiÅŸi, bizi kendimize kapatmıştır. Barkodlar, kredi kartları, yurttaÅŸlık numaraları, kameralar, banka-öğrenci kimlikleriyle kendimizi tanıtıyoruz. Makineler kimliÄŸimizi tanımazsa, bu ya iÅŸten atıldığımız yada okulla iliÅŸiÄŸimizin kesildiÄŸi anlamına geliyor. Ne var ki, denetim toplumu kapatmayı deÄŸil katılmayı da (hınç ve narsist kültür temelinde) teÅŸvik eder. Dolayısıyla, “duygu” ve “arzularımız” itibariyle kim olduÄŸumuzun bir önemi yoktur; önemli olan tek ÅŸey “baÅŸarı” kulvarında elde ettiklerimizdir.” BaÅŸarısızlık korkusu, bizi gittikçe daha da büyüyen meydan okumalara itmekte veya sürekli bir yetersizlik ve aÅŸağı olma duygusu aşılamaktadır. Sürekli bir ruhsal gerginlik ve öfke hissederiz. Bu güçsüzlük, kiÅŸiyi sürekli kendine ait olmayan, yani otonom olmayan bir kimliÄŸi aramaya iterek sonsuz bir öfkenin kaynağını oluÅŸturur.5

Oysa kapitalizm öncesi toplumlarda, zayıflık utanılacak bir ÅŸey deÄŸildi. KiÅŸi, toplumda bir baÅŸkasının zayıflığını miras alıyordu; zayıflık, kiÅŸinin kendi eseri deÄŸildi. Ancak kapitalizmle bu tamamen deÄŸiÅŸir. Piyasa koÅŸullarının istikrarsızlığı içerisinde, insanlar dünyadaki konumlarından kendilerini kiÅŸisel olarak sorumlu hissetmeye baÅŸlarlar; var olma mücadelesindeki baÅŸarı yada baÅŸarısızlıklarını kiÅŸisel bir güçlülük yada zayıflık sorunu olarak görürler.6 Bütün bunlar (iÅŸ stresi, gelecek kaygısı, sınav stresi vb.), dikkati kendi üzerimizde yoÄŸunlaÅŸtıran bir dizi günlük telaÅŸa tekabül eder. İktidar, bizi özneleÅŸtirerek kendi sorunlarına hapseder. Bir baÅŸka deyiÅŸle, iktidar “akrebi kendisine öldürterek” kendini kurar.YaÅŸamlarımızda bir eksiklik, huzursuzluk veya mutsuzluk hissediyorsak, bunun mutlaka kendi kiÅŸisel eksikliklerimizden kaynaklandığı telkin edilir. ÖrneÄŸin, öğrencilere daha okul yıllarının ilk günlerinden itibaren testler, sınavlar yoluyla devamlı baÅŸarısızlık korkusu yaÅŸatılır. Bireyler, “esnek çalışma” koÅŸullarına dayalı iÅŸ yerlerinde “iÅŸsiz kalma”, “verimli olma” tedirginliÄŸiyle birlikte yaÅŸar ve “yeterince iyi deÄŸilim” düşüncesi bütün topluma hakim olur.

KiÅŸi, sadece devletin, sermayenin ve bir bütün olarak iktidar iliÅŸkilerinin ondan istediÄŸini yapar ve asla kendi isteklerini açıklamadığı için, kendini yaralanamaz ve özgür görür. Kendi isteklerini hiçbir zaman eyleme dökmediÄŸinden, otonom oluÅŸu sadece hayalinde mevcuttur.7 Bunu şöyle açabiliriz: Toplumsal koÅŸullar insanların eÅŸit olmasına izin vermiyorsa, bir savunma biçimi olarak “içe çekilme” yada diÄŸer insanlara karşı gösterilen kayıtsızlık semptomları baÅŸ gösterir. Çalışma koÅŸullarında (dış dünyada) mahkum olsak bile, iç dünyamızda istediÄŸimiz gibi davranabiliriz anlayışı yaygınlık kazanır. Bunun beraberinde getirdiÄŸi sonuçlar ise şöyledir: KiÅŸi, benliÄŸini, girdiÄŸi toplumsal iliÅŸkilerin keÅŸfini engellediÄŸi büyük bir hoÅŸnutsuzluk ambarı gibi algılar ve tatmin duygusunu sürekli olarak kendi içinde arar. Bu pratiÄŸi ortaçaÄŸ geçmiÅŸinin ağırlığı (keÅŸiÅŸ kültürü) olarak yorumlayan Sennett, dünyevi bir toplumda bu tür sığınak beklentilerinin daha da arttığına dikkat çeker. Dünyadaki gücün pisliÄŸinden kaçıp sığınak ararsak, kendimizi daha çok bulacağımızı düşünürüz.8 Ne var ki, kendi psiÅŸik çatışmalarıyla yoÄŸun olarak ilgilenmek de insanları “depresyondan” kurtarmamakta, aksine onun içine daha derinlemesine sokmaktadır. Dieter Duhm ise, konuya iliÅŸkin ÅŸunları söyler: “Burjuva psikolojisi insan ruhunu, kendi başına ve kapalı bir bütünlük olarak telkin eder; insan varlığını psiÅŸik süreçlerin akışına indirger. Bunun anlamı pratikte ÅŸudur: Rahatsız olan birey, bilincinde tekrar tekrar kendi ruhsal hayatına, özel bireyselliÄŸine ve acılarına doÄŸru geriletilir. Çevresi karşısında içine kapanır, durmadan seyrederek kendiyle çatışma içinde ezilir.’”

DiÄŸer yandan, ıstırap, hafifletilmesi ve giderilmesi gereken normal dışı bir ÅŸey olarak görülür.10 Bu uÄŸraÅŸta baÅŸarısız olan kiÅŸiler için, uzman psikologlar eÅŸliÄŸinde dertlerinin teÅŸhisi ve çare reçeteleri bulunmaya çalışılır ve bireyler böylece bir anlamda rehabilite edilir. Böylece, isyana baÅŸvurulmadan ve sorunların toplumsal köklerine deÄŸinilmeden, parçalanmış bireyin bütünlük arayışına yol gösterilir ve bir baÅŸka saÄŸaltıma kadar bireyler teskin edilir. Toplum, giderek mahremiyet alanının içerisine hapsedilir ve toplumsal-politik sorunlar psikolojik kategorilere dönüştürülür. Bu baÄŸlamda, sorunların kaynağını kiÅŸinin kendinde aramasına odaklanmış olan psikoloji biliminin yayılıp popülerleÅŸmesine ve neredeyse dev bir sektör oluÅŸturmasına tanık oluruz. Ne var ki, bu uzmanlar, yabancılaÅŸmanın kendisine dokunmadan, onun öznel aÄŸrıları üzerinde çalışır ve aşırı korkuları tasfiye yoluyla egoyu güçlendirir.11 Oysa kendinin ne hissettiÄŸiyle bu derece bir meÅŸguliyet, kendi duygularımızın da yanlış tarif edilmesini beraberinde getirir. ÖrneÄŸin, iÅŸ yerindeki amirlere sürekli kızgınlık hissediyorsak, bu “gergin oluÅŸumuza” baÄŸlanır ve kiÅŸinin gerçek hisleri sürekli bastırılır. Terapi, bu baÄŸlamda duygulanımsal emeÄŸin rehabilite ve yeniden üretim alanıdır ve bir anlamda kapitalizmin yeni dinidir. Denetim toplumlarında, kâr potansiyelini yoÄŸunlaÅŸtırmak ;için duygular esir alınır.12 Dolayısıyla kapitalist sistemin yeniden üretimi, otonom olanın geniÅŸlemesinin engellenmesiyle garanti altına alınır. Otonominin geliÅŸememesi,anlamlı ve tatmin edici bir hayat ihtimalini de azaltır. Oysa kendi içine dönen, bireyler, sadece daha anlamlı ve tatmin edici bir yaÅŸamdan kopmazlar, bir anlamda toplumdan da koparlar. Kapitalist sisteme hiçbir ÅŸekilde tehdit oluÅŸturmazlar; çünkü ilgileri, onları anlamsızlığa yönelten güçlere deÄŸil, kendilerine odaklanmıştır.13 Bireyler, bu davranışın uzantısı olarak dış dünyanın saldırısına karşı iktidarı uzakta tutmaya çalışırken, “özel yaÅŸamlarına” fazla karışmaması koÅŸuluyla devlet ve sermayeyi gitgide daha çok tanımaya, ona daha geniÅŸ bir etkinlik alanı vermeye istekli hale gelir. Bu o kadar baskın bir eÄŸilimdir ki, bugünkü “politik atmosfere” bile sirayet etmiÅŸtir.14

Kapitalist sistem, toplumsal otonominin geniÅŸlemesini engelleyerek, emeÄŸi tahakkümü altına alarak, kendi yeniden üretimini mümkün kılar. Bu anlamda iÅŸ, hem tek tek bireylerin hem de bir bütün olarak toplumun kendini gerçekleÅŸtirme olanaklarının manipülasyonundan baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. Kapitalist sistem, feodal sistemden farklı olarak kurucu tekilliklere karşı bireylere “sınırlı otonomluklar” bahÅŸeder. Bu anlamda, ücretli emek ve beraberinde tetiklediÄŸi mülkiyet duygusu ve öznenin kuruculuÄŸu yanılsamasıyla kazanılan her “otonom olma” hissi, sisteme bağımlılığı daha da artırır.

Modernitenin kendine dönük bireyi, bu yüzden Narkisos mitiyle özdeÅŸtir ve bu anlamda, aÄŸacın sadece heybetli gövdesini görmeye eÄŸilimlidir. Narkisos, suda bir tek kendi aksini görmekle kendi ölümünü de hazırlayan, yaÅŸayan bir ölüye benzer. Narkisos kendine gülemez. O, hınç kültürünün son meyvesidir. Narkisos, ÅŸimdiyi mutlaklaÅŸtırarak kinizm üretir ve “günü yakalamak” tek amaç haline gelir. Buna karşı, aÄŸacın derindeki köklerinden oluÅŸan öznelliklerimiz, kendisini gerçekliÄŸe daha çok açarak yaratıcı potansiyellerimizi mümkün kılabilir. Öznellik, verili ÅŸablonların, yasalara baÄŸlanmış devrim umutlarının ötesinde, devrimci coÅŸku ve umudun deneyimlere açıldığı eÅŸiktir. Kısacası, bizim direnme gücümüz, conatus’umuz, salt kinizmin yadsınması veya her türlü “cennet vaadinin” olumlanması olamaz; zira bunlar, nesnelciliÄŸin iki farklı yüzüdür.

Bu noktada otonomi, kendisini bir gelecek ütopyasına veya belirli bir momente bağlamak yerine, kendisini şimdinin içinde kurar. Saint-Simon, üreticinin ve tüketicinin yüz yüze gelmesinin sınıf düşmanlığını ortadan kaldıracağı, küçük ölçekli üretimin kapitalizmin yabancılaşmasını kıracağı ve böylece daha samimi ilişkilerin kurulacağı mahrem bir cemaat nosyonu geliştirmişti. Öte yandan, Lenin bu anlayışı şiddetle kınamış ve Taylorist modeli tercih etmişti.15 EZLN ve MST örnekleri, bu iki eğilimin de eleştirisidir. Bu iki deneyimde de, otonom topluluklar, özerk eğitim ve sağlık denemeleriyle kendilerini gerçekleştirirken kapitalizmle mücadeleyi de ertelemezler. Bunlar, kapalı devre, yerel ilişkileri hemen her fırsatta kırmaya ve küresel ağlar geliştirmeye önem verir. Hakları için temsilcilere riayet etmezler. Mevcut egemen kültürle mücadele ederek, gelecek toplumun nüvelerini oluştururlar.16

Otonomi, tekillikleri yok sayan, narsist kültürün uzantısı geçmiÅŸe ait mahrem cemaat kimliklerin özleminden ziyade, geleceÄŸi ÅŸimdiden kuran, kapitalist sistemi karşısına alırken her türlü aÅŸkın mücadele ve topluluk tanımını reddeden otonom deneyimleri geniÅŸletmektir. Bu baÄŸlamda, Deleuze’ün yaÅŸam ve deneyimi es geçen eÄŸilimleri eleÅŸtiren sözleri anlamlıdır: “Zamanlarını, gelecek ve geçmiÅŸ tarihi, terimlerle düşünürler, oluÅŸu bilemezler. Devrim için bile, devrimci olmak yerine “devrimin geleceÄŸine’ kafa yorarlar.”17

Dolayısıyla otonomi, verili bir cemaatin varlığını koruma veya baÅŸkalarını olumsuzlama üzerinden kolektif bir narsizm üretmeye karşı olmalıdır; o ancak mülkiyet, hiyerarÅŸi ve emek-beden üzerinde her türlü tahakkümü deÄŸiÅŸtirmeye yönelik mücadele verdiÄŸi ölçüde var olur. Mülkiyet, kimlik üzerinden sınırlı bir özerklik bahÅŸeden sermayeye karşı, emeÄŸin kendini deÄŸerli kılışını mümkün kılan öznelliklerimizde ısrar ederken, Foucault’nun da ısrarla vurguladığı gibi, “özgürleÅŸme süreçlerine göndermelerden ziyade özgürleÅŸme pratiklerinde ısrar etmeliyiz.”18 Bu, aynı zamanda önceden öngörülemeyecek muazzam bir yaratıcılık potansiyeli barındıran geleceÄŸin mücadele ve deneyimle ÅŸekilleneceÄŸi anlamına gelmektedir. Bu yüzden, “irade arzunun bir baÅŸka adıdır.”19

Kaynakça
1 Pyotr Kropotkin, Anarşi, çev. Işık Ergüden, Kaos Yayınları, s. 13.
2 Medya aracılığıyla aralıksız teşvik edilen vicdan ve itiraf merkezli televizyon programları, ortaçağ engizisyonunun işleyişini hatırlatır. Engizisyon, kolay ve kestirme bir yoldan suçlu veya kurbanını cezalandır-mazdı. İtiraf mekanizmasıyla pişmanlık, hem hukuksal hem de psikolojik açıdan yayılır ve izleyenlere biat etmeleri, ibret almaları hatırlatılırdı. Engizisyon, bugünkü modern yöntemleri andıran biçimde telkin edici, tuzaklı soruların ve kasıtlı yanlış anlamaların, kendine en güvenen kişiyi bile kuşkuya düşürdüğü, psikotekniğe dayalı örnek sorgulamalar tasarlamıştı.
3 Bunun en uç biçimi anti-depresif ilaçlar, sükunet odaları yoluyla bireylere uygulanan fiziksel ve psikolojik korku, kaygı, baskılardır. Bakınız, Don VVeitz, “Notes on Psychiatric Fascism”, www.antipsychiatry.org.
4 Arno Gruen, Kendine İhanet, çev. Ülkü Hastürk, Çitlembik Yayınları, s.84.
5 A.g.e, s. 65.
6 Richard Sennett, Otorite, çev. Kamil Durand, Ayrıntı Yayınları, s. 53.
7 Oysa, iktidar oluşumuza içkindir. İktidarın üretkenliği, kuruculuğu hesaplanabilir izleklerden meydana gelir. Bu yüzden, bizler asla evcilleşmeyen kedilere benzeriz.
8 Richard Sennett, Gözün Vicdanı, çev. C.Kurultay, S. Sertabiboğlu, Ayrıntı Yayınları
9 Dieter Duhm, Kapitalizmde Korku, çev. Sargut Sörçün, Ayraç Yayınevi, s. 220.
10 Deborah Lupton, Duygusal Yaşantı, çev. Mustafa Cemal, Ayrıntı Yayınları, s. 155.
11 Dieter Duhm, Kapitalizmde Korku, s. 227.
12 Brian Massumi, Interview with Brian Massumi,www.theport.tv/wp/pdf/pdfl.pdf].
13 Conrad Lodziak, Kapitalizm ve Kültür, çev. Berna Kurt, Çitlembik Yayınları, s. 57.
14 Özerklik ve özgürlük tartışmasının bireyci politik eğilimlerinin eleştirisi için bkz. Murray Bookchin, Toplumsal Anarşizm mi, Yaşam Tarzı Anarşizm mi, çev. Deniz Aytaş, Kaos Yayınları.
15 “Eski ütopik sosyalistler, sosyalizmin yeni tip insanlarla kurulabileceÄŸini hayal ediyorlardı; önce iyi, saf ve çok iyi eÄŸitilmiÅŸ insanlar yetiÅŸtirilecek, sonra da bunlar sosyalizmi kuracaklardı. Biz buna her zaman gülüp geçtik… Biz kapitalizm altında büyümüş, kapitalizm tarafından yoksun bırakılmış ve bozulmaya uÄŸramış ama kapitalizmle mücadelenin çelikleÅŸtirdikleriyle sosyalizmi kurmak istiyoruz… Kültür meyvelerinden son derece az tatmış proletaryanın ve burjuva uzmanlarının yardımıyla sosyalist toplumu kurabiliriz.” V. İ. Lenin, Sovyet Hükümetinin BaÅŸarıları ve Zorluklan,
[http://www.marxists.org/archive/lenin/works/19-19/mar/x01.htm].
16 MST sözcülerinden Stedile şöyle diyor: “Kanunda konulan haklar, halk zaferleri için hiç mi hiç garanti deÄŸildir… Toplumsal bir sorun, sadece toplumsal mücadeleyle çözümlenebilir; bu, bir sınıfın bir baÅŸka sınıfa karşı mücadelesinin parçasıdır.” [Aktaran Marta Harnecker, MST: Topraksız İnsanlar Toplumsal Bir Hareket Kuruyor, Otonom Yayıncılık tarafından yayıma hazırlanıyor],
17 Gilles Deleuze, Diyaloglar, çev. Ali Akay, Bağlam Yayınları, s. 60.
18 Michel Foucault, Özne ve İktidar, çev. I. Ergüden, 0. Akınhay, Ayrıntı Yayınları
19 Susan Sontag, Amerika’da, çev. Püren Özgören, Everest Yayınları, s. 330.

Otonom Dergisi sayı:13