Köktenci toplum kuramının son kuÅŸak üyeleri, topluluk mikroekolojisinden çok “iktidarın mikrofiziÄŸi“nden dem vurdular. Bu ikinci yaklaşımın raÄŸbet görmesi, bence, yapısalcılık sonrası kavramların içkin üstünlüğünün bir yansıması deÄŸildir; daha çok günümüzde karşıt kültürün savunmacı doÄŸasının belirtisidir. İktidar sisteminin “fiziÄŸi”ne bu kadar yüklenmek ve toplumsal eylemi, büyük oranda bu sisteme tepki olarak biçimlendirilmiÅŸ türlü “stratejiler” ve “taktikler” ÅŸeklinde betimlemek, baskın bir mekanik, metalaÅŸtırıcı sisteme bir dereceye kadar boyun eÄŸildiÄŸini ele veriyor. Yalnız yapısalcılık sonrası kuramcılar arasında deÄŸil, siyasi eylemciler arasında da gayet yaygın bir varsayım var: Muhalefetin tarihi kaderi, aslen iktidar sistemine karşı sürekli mücadeleyle dolu bir gelecektir. (Devrimci umut bir yana, iyimser bir havayı savunan herkese karşı “mücadele” mesajları imzalayan belki bir düzine arkadaşım var.) ÇoÄŸu kimsenin gözünde, karşıt kültürün en büyük hedefleri, temelde yerinden oynatılamaz bir sistem içinde taktiklere dayalı ufak kazanımlar ve bu devasa iktidar labirenti içinde ancak mücadele sonucunda elde edilebilecek zevk ve yaratıcılık biçimlerinden ibaret görünmektedir.
Sürekli mücadele ideolojisi, baskıya karşı yaratıcı kaynaklarımız hakkında bazı önemli gerçeklere parmak basıyor; ama bu gerçekler daha geniş, daha olumlayıcı bir çerçeve içine yerleştirilmedikçe, kolayca bir düş kırıklığı ve hiççilik reçetesine dönüşebilir. Böyle daha kapsamlı bir çerçeve, benim topluluk mikroekolojisi dediğim şeyi vurgular. Bu yaklaşım, doğayı ve toplumun en temel düzeyinde ne gibi toplulukların oluşabileceğini özenle irdelemeye soyunur ve umudumuzu insan topluluğunu yenileme tasarısına, ve bu tasarıya kendimizi adayarak insanın yaratıcı güçlerini özgürleştirmeye yöneltir. Çıkış noktası olan varsayım da, ne kadar mekanikleşmiş ve metalaşmış olsa da, insan toplumunun doğal dünyayla etkileşim içindeki insani yaratıcı eylemin bir ürünü olarak, daima organik, dinamik, diyalektik gelişme gösteren bir bütün olarak kaldığıdır. Toplum insan düşüncesinin, düş gücünün ve dönüştürücü etkinliğinin ürünüdür; özellikle de insanların birbirleriyle girmeyi seçtikleri temel ilişki türlerinin ürünüdür. Toplum ve kültürün üretildiği süreçlerin (hele mikrosüreçlerin) üstüne düşünmek, insanın kendini genelleşmiş toplumsal nesne, toplumsal sistemin yalnızca eleştirel gözlemcisi olmaktan çıkarıp toplumu üretmeye, toplumsal ayrışmaya, toplumsal yaratıma ve toplumsal yenilenmeye türlü katkılarda bulunarak dünyayı biçimlendiren etkin bir katılımcı olmak yönünde değişmesine yardımcı olabilir.
Daha önce yazdığım bir yazıda, eÄŸer sol yeniden umudunu kazanacaksa ve özgürleÅŸtirici toplumsal dönüşüme ve ekolojik yenilenmeye doÄŸru yol almaya baÅŸlayacaksa, güçlü ve canlı özgürleÅŸtirici topluluklar yaratmanın en acil kaygımız olması gerektiÄŸini öne sürdüm.[i] Ayrıca bu gibi toplulukların ortaya çıkışı için sadece köktenci ve devrimci hareketlerin uzun ve çeÅŸitliliklerle dolu tarihinin kimi gölgede kalmış dönemlerinden deÄŸil, dünyanın dört bir yanındaki halka yakın, cemaat temelli toplumsal yapılanmaların çaÄŸdaÅŸ örneklerinden de esinlenebileceÄŸimizi savunuyordum. ÖrneÄŸin, topluluÄŸun ve çevrenin deÄŸerlerini koruma amacını adalet ve özgürleÅŸme mücadelesiyle birleÅŸtiren, milyonlarca insanı seferber etmiÅŸ ve binlerce bölgeyi (örneÄŸin Bolivya’dakilerin belki de beÅŸte birini) yeniden örgütlemiÅŸ çeÅŸitli kıtalardaki yerli halk hareketlerinden neler öğrenebileceÄŸimizi düşünebiliriz. Ya da Seylan’da bütün ülkedeki köylerin yarısından fazlasında yerel halkın kendine yeterek yaÅŸamasını saÄŸlayan programlarla dört milyon kiÅŸiyi (nüfusun beÅŸte birini) harekete geçirmeyi baÅŸarmış katılımcı ve taÅŸra temelli Sarvodaya Shramadana Hareketi’ni düşünebiliriz. Ya da iÅŸyerlerinin iÅŸgal edilmesi gibi bir olgunun ortaya çıkışını ve daha genel olarak, işçilerin özyönetim hareketini düşünebilir ve iÅŸyeri örgütlenmelerinin potansiyellerini sadece topluluÄŸun mücadelelerine eklemlenme bakımından deÄŸil, topluluÄŸun özgürleÅŸmesi yolunda önemli bir ifade aracı haline gelmeleri bakımından da deÄŸerlendirebiliriz. Ya da siyasi çekim grupları (affinity groups) ve dini çekirdek cemaatler (base communities) gibi küçük grup örgütlenmelerindeki kapsamlı deneylere bakabiliriz, zaten bunları aÅŸağıda tartışacağız.
Daha önceki tartışmada da söylendiÄŸi üzere, gerici hareketlerin (özellikle de dinci sağınkilerin) baÅŸarıları, büyük oranda topluluk oluÅŸturmadaki, halka yakın örgütlenmedeki becerilerinden ve temel toplumsal gereksinimleri karşılayan örgütsel biçimleri yaratabilmelerinden kaynaklandı. Bu hareketler, ideolojik ve baskıcı doÄŸalarına karşın, net bir ÅŸekilde ortaya konmuÅŸ bir deÄŸerler, fikirler, inançlar, imgeler, simgeler, âdetler ve pratikler dizisini ete kemiÄŸe büründüren küçük topluluklar yaratmakta baÅŸarılı oldu. Böyle niteliklere sahip her mikrotopluluÄŸun bir “toplumsal yoÄŸunlaÅŸma” sürecini örneklediÄŸi söylenebilir. Bu, genelde büyük oranda bilinçdışında kalan toplumsal ideoloji ve toplumsal imgelem öğelerini hem görünür, hem de somutlaÅŸmaya hazır hale getirerek, bu önemli, ama çoÄŸu zaman geliÅŸmemiÅŸ ve atıl kalan toplumsal güçlerin kuvvetini ve etkisini yoÄŸunlaÅŸtırır. Bu güçler, somut bir örgütlenme biçiminde ve hayali bir toplumsal nesnede gerçekleÅŸir. Küçük topluluk, belli bir dereceye kadar toplumsal nesnelliÄŸe ulaÅŸarak, toplumsal yarara yönelik yeni kanallar ve üyeleri için yeni kendini dönüştürme olanakları açar; ama hep katılaÅŸtırma ve metalaÅŸtırma (Sartre’ın da dediÄŸi gibi, grup içindeki karşılıklı iliÅŸkilerin yozlaşıp robotlaÅŸmaya yüz tutması) riskini de barındırır. Bu gibi toplulukların sahip olduÄŸu potansiyel gücü göz önünde tutarsak, solun giderek daha bariz hale gelen örgütlenme kördüğümü baÄŸlamında, özgürleÅŸtirici temel grupların, özgürleÅŸmenin çekirdek topluluklarının yaratılması olanaklarının (yalnızca kuramsal olarak deÄŸil, deneme ve deneyim yoluyla da) araÅŸtırılması acil bir gereksinim olup çıkmıştır.
Bu makalede, öncelikle merkezsiz toplulukçu (communitarian) kuramı inceleyip küçük grup örgütlenmelerinin en kapsamlı iki denemesini (çekim grupları ve çekirdek cemaatler) ele alacağız. Ardından, köktenci toplulukçuluğun başka boyutlarını irdeleyerek yerel toplulukların deneyimlerine, özyönetim projelerinin toplulukçu potansiyeline ve toplumsal dönüşüme yönelik türlü cemaat temelli hareketlere değineceğiz.

1. Bir Topluluklar TopluluÄŸuna DoÄŸru
Sol toplulukçu siyasete en büyük katkılardan birini Martin Buber yapmıştır; bu düşünürün öngörüleri geçtiÄŸimiz yarım yüzyılda baskın sol anlayışı savunanlar tarafından genelde görmezden gelinmiÅŸtir. Buber’in siyasi felsefesi en çok “bütüncül kooperatif” (full cooperative) kavramıyla tanınır; bu kavram ilk kibutzların kuruluÅŸunda da etkili olmuÅŸtur.[ii] Günümüzde “kooperatif” terimi, neredeyse daima tüketici kooperatifi anlamında kullanılıyor. Buber haklı olarak, türlü biçimlerin arasında bu kooperatif türünün katılımcıları ve toplumun bütününü en az dönüştüreni olduÄŸuna, ama yine de daha geniÅŸ bir toplumsal kooperatifin oluÅŸması yönünde yararlı bir adım olabileceÄŸine dikkat çekmiÅŸti. Tüketici kooperatifleri bazı toplumsal baÄŸlar yaratsa ve ortak yönetimle ilgili öğretici olsa da, tüketim doÄŸası gereÄŸi, üretimden çok daha edilgen bir iÅŸbirliÄŸini öngörür. Üretici kooperatifleri ise, hem geniÅŸ bir insan becerileri yelpazesini topluluÄŸun yararına kullanır, hem de toplu yaratıma somut ifade olanağı saÄŸlar. O halde, demokratik bir ÅŸekilde örgütlenmiÅŸ üretici kooperatifi, tam bir iÅŸbirliÄŸi ve dayanışma içindeki bir topluma doÄŸru çok daha anlamlı bir adımdır. Ama Buber’e bakılırsa, kooperatifin toplumu dönüştürdüğü en önemli biçim, üretimi, tüketimi ve gündelik yaÅŸamı, onun görüşü uyarınca en ideal durumda, bir ziraat topluluÄŸu içinde birleÅŸtiren “bütüncül kooperatif”tir. Böyle bir kooperatif, rekabetçi, sömürüye dayalı büyük sisteme uyum gösterme eÄŸilimini diÄŸerleri kadar göstermez ve temelinde, katılımcıların hayatını ve deÄŸerlerini yeniden biçimlendirmek için daha uygundur. Buber’in anlayışına göre, kooperatifleÅŸmeyi savunan toplulukçu hareket, topraÄŸa dayalı ve “yeni bir organik bütün”[iii] yaratmak üzere birbirleriyle federasyonlar oluÅŸturan bir sürü farklı bütüncül kooperatif topluluÄŸunun kurulmasıyla hedefine ulaÅŸmış olacaktır.
Buber böyle bir organik toplumu giderek dünyayı hükmü altına almış olan gayri insani, mekanik sistemin karşıtı olarak görür. Toplumun öznellik, toplumsallık ve insan ruhuyla ilgili derin ve eÅŸi görülmemiÅŸ boyutta “bir bunalımın göbeÄŸinde” olduÄŸunu iddia eder. Onun görüşüne göre, “polis sistemi ve bürokrasisiyle devlet”, “organik, iÅŸlevsellik bakımından örgütlenmiÅŸ toplum”a[iv] baskın çıktığı için toplum mekanikleÅŸmiÅŸtir. İnsanlar giderek bireysel sorumluluklarını üstlenmekten vazgeçmiÅŸ, geleneksel topluluklarına olan inançlarını yitirmiÅŸ ve kaderlerini kitlesel topluma terk etmiÅŸlerdir. YoÄŸunlaÅŸtırılmış ekonomik iktidarı ve hiyerarÅŸik siyasi iktidarı öngören küresel bir sistemin yükseliÅŸi sonucunda, insanlık tarihteki en büyük tehlikeyle yüz yüze kalmıştır: “iktidarın devasa bir sistem içinde merkezileÅŸmesiyle bütün gezegeni kaplaması ve bütün özgür toplulukları yutması.”[v]
Buber’e göre, yenilenmiÅŸ, özgür bir toplum “topluluklar topluluÄŸu”nu oluÅŸturan “organik bir birlik” olmalıdır.[vi] Böyle bir birlik “ortaklaÅŸa idare”yle, yani toplulukçu sosyalizmin katılımcı, merkezsiz bir biçimiyle düzenlenecektir. Her ne kadar Buber bildiÄŸim kadarıyla ekososyalist olarak anılmasa da, topluluÄŸun hem insanlığı, hem de doÄŸayı kucaklaması gerektiÄŸini açıkça vurguladığı unutulmamalıdır. Buber “bütün yaratıklarla ittifaka giren”[vii] Aziz Francis’in imgesine gönderme yapar. Gerçekten de, Buber’in “organik birlik”i gerek iç yapısındaki çeÅŸitlilik aracılığıyla birliÄŸi savunmasıyla, gerek toprakla yakın iliÅŸkisi dolayısıyla, pek çok bakımdan ekolojik bir topluluktur. Dahası, eÄŸer geniÅŸ çaplı özgür toplum “topluluklar topluluÄŸu” olarak tasarlanıyorsa, bu hedefe ancak daha geniÅŸ kapsamlı doÄŸa topluluÄŸunun içindeki insan topluluÄŸu olarak ulaÅŸabilir.
Büyük oranda yabancılaÅŸmış ve sömürüye dayanan bir toplumun bir “topluluklar topluluÄŸu”na dönüşmesinin oldukça soylu bir ideal olduÄŸunu varsaysak da, bu hedefe ulaÅŸmak için iÅŸe nereden baÅŸlayabileceÄŸimiz sorusu ortada kalıyor. “EÄŸitmenleri kim eÄŸitecek?” sorusu eski bir sorudur. Bunu geniÅŸletebiliriz: “Sosyalistleri kim sosyalistleÅŸtirecek? Toplulukçuları kim toplulukçulaÅŸtıracak? Hatta ütopyacıları kim ütopyacılaÅŸtıracak?” Ekonomik, politik ve teknolojik egemenlik sistemlerinin, o sistemlerin deÄŸerlerini barındıran ve onların egemenliÄŸini pekiÅŸtiren kültürler, duyarlılıklar ve öznellikler yarattığı diyalektik egemenlik döngüsünü nasıl kırabiliriz? Buber’in toplum düşüncesi, gerçek anlamda dönüşüme yönelik bir toplumsal deÄŸiÅŸimin olması için, en somut toplumsal pratik düzeyinde, halihazırdaki toplumsal düzenden doÄŸrudan ve kökten bir kopuÅŸ olması gerektiÄŸi varsayımına dayanır. İnsan, yaÅŸamının büyük kısmını gayri insani, metalaÅŸtırıcı sistemin kurumsal yapıları içinde sürdürmeye devam ettiÄŸi müddetçe, o sistemin derinlemesine dönüşümünü hayal etmek de, bunu gerçekleÅŸtirmek de zor olacaktır.
Buber’in yaklaşımının aslını inkar etmeyen ütopyacılığı, çoÄŸu kiÅŸinin bunu gerçekçi bulmayıp göz ardı etmesine yol açabilir; ama aslında uzun vadede, görünüşte daha pragmatik siyasi tavırlardan daha gerçekçi olduÄŸu da savunulabilir. Buber, adına sosyalizm, komünizm, anarÅŸizm ya da kooperatif, ne denirse densin, “ortak idare”nin toplumsal tabanda derinlemesine kök salmamış olduÄŸu sürece, gerçekleÅŸmesinin mümkün olmadığını öne sürer. Gerek sadece varolan toplumsal yapıların reformu aracılığıyla, gerek merkezi iktidarın ele geçirilmesiyle, hatta toplumsal deÄŸiÅŸimi hedefleyen kitlesel örgütlenmelerle, eÄŸer tepeden inmeci bir yaklaşım benimsenirse, getirilen düzen illa ki yıkılacaktır. ÇeÅŸitli ÅŸekillerde “revizyonculuk“, “döneklik”, “yozlaÅŸma” vs. gibi deÄŸerlendirilen ÅŸey, doÄŸasında demokratik olmayan, otoriter, mekanikleÅŸtirici ya da dalavereye elveren araçlarla demokratik, toplulukçu, organik dönüşümü yaratma çabalarının kaçınılmaz ve doÄŸal sonucundan baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir.
Buber açık, iki tarafı da gözeten “Ben-Sen” iliÅŸkisiyle yabancılaÅŸtırıcı, metalaÅŸtırıcı “Ben-Bu” iliÅŸkisini ayırt ederek felsefe tarihine damgasını vurmuÅŸtur. Ona kalırsa, bu ayrımın derin siyasi çıkarımları vardır. “KiÅŸisel olan siyasidir” görüşünün popüler bir slogana dönüşmesinden çok önce, Buber karmaşık, yaÅŸayan, geliÅŸmekte olan kiÅŸi ile kiÅŸiler arasındaki temel iliÅŸkileri “toplumsal sorun”un merkezine yerleÅŸtirmiÅŸtir. Aslında, hep birlikte sahici anlamda egemenlik iliÅŸkilerinden uzak, kooperatifleÅŸmiÅŸ bir topluluÄŸu ve nihayetinde böyle topluluklardan oluÅŸan bütüncül bir toplumu oluÅŸturabilecek kiÅŸiler olarak kendimizi nasıl yeniden biçimlendirebileceÄŸimiz sorusunu sorar.
Buna verdiÄŸi cevap ÅŸudur: Hakiki topluluk iliÅŸkileri daha büyük çaplı toplum düzeyinde ortaya çıkacaksa, öncelikle daha temel bir düzeyde, onun tabiriyle “Sen”in alanında, kiÅŸinin, en somut kiÅŸisel iliÅŸkilerin ve hem insan, hem de doÄŸa gerçeklikleriyle en doÄŸrudan deneyimin alanında ortaya çıkmalıdır. Bu iliÅŸkiler ve deneyimler, önemli ölçüde, Buber’in savunduÄŸu, kooperatifleÅŸme hedefi güden topluluklar ya da demokratik özyönetime dayanan işçi kooperatifleri gibi belki birkaç yüz üyeden oluÅŸan görece küçük boyutlu örgütlerin geliÅŸmesiyle desteklenebilir.[viii] Ama eÄŸer Buber dönüşümün en temel kiÅŸisel iliÅŸki ve etkileÅŸimler düzeyinde gerçekleÅŸmesi gerektiÄŸi görüşünde haklıysa, dikkatimizi öncelikle toplumun en alt, en kiÅŸisel düzeyindeki daha bile küçük temel grupların potansiyellerine yöneltmeliyiz.

2. Çekim Gruplarının Dirilişi
Süngüsü büyük oranda düşmüş, önünü pek göremeyen çaÄŸdaÅŸ solun bugünkü haline bakınca pek ihtimal verilmese de, böylesi dönüştürücü grupların ortaya çıkabiliyor olduÄŸuna iÅŸaret eden pek çok gösterge var. ÖrneÄŸin, son yıllarda muhalif siyaset içindeki en çok umut vaat eden geliÅŸmelerden birine, hızla büyüyen ve çoÄŸu zaman ödün vermez ÅŸekilde radikal küresel adalet hareketine bakabiliriz. It has created a strong oppositional culture Hareketin baÅŸarıları, büyük oranda, henüz çekirdek halindeki karşı-kurumlarıyla güçlü bir karşıt kültür yaratmış olmasından ve küçük grup örgütlenmesine dayanmasından kaynaklandı. Belki de bu hareketi en iyi belgeleyen yapıt olan We Are Everywhere: The Irresistible Rise of Global Anticapitalism‘de (Her Yerde Varız: Küresel Anti-Kapitalizmin Önlenemez YükseliÅŸi)[ix], editörler hareketin “vahÅŸi özerklik” adını verdikleri kültürel ortamının farklı yönlerini ortaya koyuyor. Bunlar eÄŸitim ve saÄŸlık projelerinden yiyecek ve barınmaya yönelik kooperatiflere, halk merkezlerinden alternatif medyaya, ulaşım için geliÅŸtirilen çözümlerden bağımsız medya, sanat ve yayın projelerine kadar geniÅŸ bir yelpazeyi kapsıyor. Bu etkinliklerin hepsi bir arada “alternatif toplumsal iliÅŸkilerin kurulmasına adanmış, kendi içinde örgütlü bir aÄŸ oluÅŸturuyor”.[x] Bu “aÄŸ”ın geliÅŸmesinde merkezi önem taşıyan da, en temel düzeydeki kendi kendine örgütlenme sistemleri, yani belki de hareketin en ayırt edici yanı olan çekim gruplarıdır. Özgül bir örgütlenme biçimi olarak çekim gruplarının kökleri İspanyol anarÅŸist hareketine dayanır, ama türlü küçük dini cemaatleri (özellikle köktenci ve muhalif mezheplerinkini), pek çok küçük, amaç doÄŸrultulu topluluk oluÅŸturma denemesini ve XIX. yüzyılın siyasal “çevrelerini” kapsayan uzun bir geleneÄŸin parçasıdır aslında. Çekim grupları, bir oluÅŸum olarak 1960′lar ve 1970′lerin nükleer karşıtı hareketinde yeniden canlandı. Feminizm, eÅŸcinsel özgürleÅŸme hareketi ve ekoloji hareketi gibi yakın geçmiÅŸteki baÅŸka toplumsal akımlarda da rol oynadı ve küresel adalet hareketiyle doruk noktasına ulaÅŸtı.
Küresel adalet hareketini katılımcı-gözlemci olarak inceleyen siyaset bilimci Francis Dupuis-Déri, çekim grupları üstüne en önemli somut araÅŸtırmaları yapmış kiÅŸidir. Bu tür bir grubu “5 ila 20 kiÅŸi tarafından, birlikte siyasi eylemler yapmak amacıyla, ortak bir çekim alanı temelinde oluÅŸturulmuÅŸ özerk bir eylemci birimi”[xi] olarak tanımlar. Grupların temelinin ilgi alanı olması, üyelerin “gruplarına kimleri alıp kimleri almayacaklarının ölçütlerine kendilerinin karar verdiÄŸi”ni ve grubun “oluÅŸturulması ve iÅŸlevleri”nin “büyük oranda arkadaÅŸlık baÄŸlarıyla belirlendiÄŸi”ni gösterir.[xii] Dupuis-Déri, üyeleri tanımlamak için parlak ve diyalektik bir kavram olan “amilitant(e)s” tabirini uydurur. Bu tabir bir yandan, bunların “militants”, yani eylemci olduÄŸu, ama “a-militants” oldukları, yani geleneksel, katı, hiyerarÅŸik anlamda militan olmadıkları anlamına gelir; bir yandan da “ami-litants” olduklarını, yani dost (”amis”) olduklarını ve eylemciliklerinin dostluÄŸa (”amitié”) dayandığını gösterir. Grup, herhangi daha büyük bir örgütün yönetiminde olmamak anlamında “özerk”tir, daha çok üyelerin ilgi alanları ve baÄŸlılıkları uyarınca yönlendirilir. Temelinde bir arkadaÅŸ grubudurlar, ama üyelerinin ortak deÄŸerlere baÄŸlılığı, pek çok baÅŸka grubun üyelerine göre çok daha güçlüdür. Dupuis-Déri’nin kelimeleriyle, grubun üyeleri “savunulacak ve ön plana çıkarılacak davaların, öncelikli hedeflerin, uygulanacak eylem biçimlerinin ve bunların nasıl yapılacağının, ne dereceye kadar risk alacaklarının vs. seçimiyle ilgili olarak benzer bir duyarlılığı paylaşırlar”.[xiii] Bütün gözlemciler, bu gruplarda ağır basan tipik tavırların eÅŸitlikçilik, hiyerarÅŸi karşıtlığı, katılımcılık ve grubun yararını gözetmek olduÄŸunu vurguluyor. Dupuis-Déri, çekim grubunun içsel demokratik doÄŸası sayesinde, burada siyasi fikirleri yansıtma ve karar alma mekanizmalarının, genelde demokrasiyle iliÅŸkilendirilen hiyerarÅŸik ve sözde temsil edici kurumlardakinden çok daha saÄŸlıklı iÅŸlediÄŸinin altını çiziyor.
Dupuis-Déri küresel adalet hareketindeki çekim gruplarının büyük çoÄŸunluÄŸunun ÅŸimdiye kadar kelimenin güçlü anlamında “karşılıklı çekim” temeline oturmadığını kabul eder, çünkü bunlar belli bir protesto ya da siyasi eylem için bir araya gelmeden önce birbirini tanımayan katılımcılar tarafından oluÅŸturulmuÅŸtur. Pek çok grup daha önceden tanışmayan, ama belli bir amaç çevresinde birleÅŸen ve ortak deÄŸer ve duyarlılıklara sahip olduklarını keÅŸfeden eylemcilerce oluÅŸturulmuÅŸtur. Kimi gruplarsa yıllar boyunca ortak siyasi iÅŸlere imza atmanın sonucunda, önceden varolan uzun vadeli kiÅŸisel iliÅŸkilerden doÄŸmuÅŸtur. Bazı gruplar sadece belli bir eylem ya da proje süresince birlikteliklerini korur. Kimileriyse üyelerin toplu geleceklerini bilinçli olarak planladığı sürekli birlikler haline gelir. Dupuis-Déri’ye göre, üyeler ilgi alanlarının paylaşıldığı yakın iliÅŸkilerin geliÅŸmesini grup içinde ulaşılması gereken bir hedef olarak görmekte ve grubun bu hedefe ulaşıldıkça daha saÄŸlıklı ve etkili iÅŸlediÄŸini düşünmektedirler.
Çekim grubunu etkili bir toplumsal aktör yapan niteliklerden biri de, üyelerin hem grubun, hem de destek verilen daha büyük hareketin güçlenmesine yardımcı olan geniÅŸ bir iÅŸlevler yelpazesini yerine getirdiÄŸi bir iç iÅŸbölümüdür. Üyelerin iÅŸlevleri arasında kısa vadeli grup desteÄŸi (yiyeceklerin tedarik edilmesinden “nabız yoklama”ya kadar), uzun vadeli grup desteÄŸi (çocuk bakımından mali destek saÄŸlamaya kadar), hukuki gözlem ve tutuklananlara destek, polis istihbarat etkinliÄŸi ve “polis nöbeti tutma”, basın ve halkla iliÅŸkiler, tıbbi yardım, trafik kontrolü, eÄŸlence ve hem gösterilere, hem de diÄŸer siyasi eylemlere (hem “tutuklanabilir”, hem de “tutuklanamaz” katılımcılar olarak) doÄŸrudan katılım sayılabilir. Ayrıca, gruplar da bir bütün olarak daha büyük hareket kapsamında çeÅŸitli roller oynuyor olabilir. ÖrneÄŸin, gruplar ağı içinde karar alma süreçlerini kolaylaÅŸtırabilirler, eÄŸitim grupları olarak iÅŸlev görüyor olabilirler, ya da hareket veya daha büyük topluluk adına belli hizmetleri yerine getiriyor olabilirler. Böylece çekim grupları, Buber’in topluluÄŸun çeÅŸitli düzeylerdeki gereksinimleriyle baÄŸlantılı olarak “organik” ve “iÅŸlevsel” örgütlenme ÅŸeklinde betimlediÄŸi düzeni oluÅŸturmayı hem içte, hem de dışta hedeflemektedir.
Barbara Epstein, birkaç yıl önce yazdığı aydınlatıcı bir makalede, günümüzde solun en canlı, hareketli, gelişme gösteren kanadının, küresel adalet hareketini oluşturan ve merkezsizlik, uzlaşmayla karar alma, eşitlikçilik, hiyerarşi karşıtlığı, otorite karşıtlığı, devlet karşıtlığı gibi değerler etrafında örgütlenen ve bireysel yaşamı, kendini dönüştürmeyi vurgulayan bu genç radikaller arasında var olduğunu ortaya koydu.[xiv] Epstein hareketin ideolojik bakımdan katı olmaktan uzak olduğunu ve çoğu zaman Marksist ekonomik analizle anarşist siyasetin öğelerinin, halk hareketlerine ve kendiliğinden doğan mücadelelere verilen önemle birleştirildiğini söyler.[xv] Hareketin barındırdığı kimi olası zayıflıkları da sıralar: İlkelere aşırı bağlılık, bazen eylemin pratik sonuçlarının derinlemesine incelenmemesine yol açabilir; kökten eşitlikçiliğe dayanan bir örgütü sürdürüp geliştirmek zorluklara gebedir ve hareketin önderlik karşıtı ideolojisi, gizli iktidar ilişkilerini örtebilir. Yine de, daha geleneksel eğilimler için gayet cesaret kırıcı bir dönemde, sol kanatta en hızlı büyüyen ve canlılığını koruyan damar bu hareket oldu. Bu canlılık, büyük oranda, hareketin yalnızca siyasi bir dava değil, siyasileşmiş, radikalleşmiş bir kültür ve yaşam biçimi de sunmasından kaynaklanıyor. Çekim grubuna katılım, siyasetle gündelik yaşamın bu bireşiminin vazgeçilmez bir parçasıdır.
Burada asıl sorun şu: Acaba böyle küçük özgürleşmeci topluluklar çağdaş toplumun da içinde daha genel olarak gelişip radikal yaklaşımlarını yitirmeksizin daha az marjinal hale gelmeyi başarabilir mi? Alanlarını daha genişletip bir yandan karşıt gençlik kültürünün güçlü bir yansıması olarak kalıp bir yandan da yeni, adil, ekolojik bir toplum özleminin daha genelleşmiş bir ifadesi haline gelebilirler mi? Farklı yaş gruplarını, etnik kökenleri ve sınıfsal kökenleri başarıyla bünyelerinde birleştirebilirler mi? Neyse ki, hem bu temel toplulukların çağdaş toplum için daha genel anlamda da bir cazibe odağı oluşturduğuna, hem de toplumu özgürleştirme yolunda önemli bir rol oynayacak büyük potansiyellere sahip olduklarına dair epey bir gösterge var.

3. Çekirdek Cemaatler Deneyimi
Toplumu dönüştürücü küçük gruplar arasında en bildik örnek, 1960′larda ve 1970′lerde ortaya çıkmaya baÅŸlayıp sonunda 100.000 grup ve milyonlarca katılımcıdan oluÅŸan uluslararası bir harekete dönüşen Latin Amerika’daki çekirdek cemaatlerdir. Özgürlükçü ilahiyattan etkilenen bu gruplar, Güney ve Orta Amerika’da pek çok toplumsal adalet ve devrim mücadelesinde önemli roller oynadı. Bu cemaatler genel olarak Hıristiyanların sevgiyi vurgulayan imanı, İbrani peygamberlerinin adalet tutkusu ve Marksizmin sınıf analizinin bir bileÅŸimi olarak görülebilir. Bu deÄŸerler, Hıristiyanlığın ilk zamanlarındaki eÅŸitlikçi toplulukçuluÄŸu, eleÅŸtirel toplumsal düşünce ve Paulo Freire’nin ortaya attığı “bilinçlenme” süreçleriyle birleÅŸtiren bir grup yapısı içinde hayat bulur.
Çekirdek cemaatler neredeyse daima Latin Amerika’yla özdeÅŸleÅŸmiÅŸtir ve Kuzey Amerikan toplumunun her nedense böylesi eÄŸilimlere bağışıklığı olduÄŸu varsayılmıştır. Amerika BirleÅŸik Devletleri’nde, Latin Amerika’nın çekirdek cemaatlerinin solcu ve devrimci hareketlere kitlesel katılımına benzer bir durum olmadığı gerçekten de doÄŸrudur. Ama bu, böyle cemaatlerin Kuzey Amerika’da olmamasından kaynaklanmaz, aslında bunların sayısı çoktur. Burada ana etken, bu cemaatlerin destekleyebilecekleri geniÅŸ, tutarlı bir ÅŸekilde örgütlenmiÅŸ bir solun olmamasıdır. Bölük pörçük, dağınık bir Amerikan solu, toplumsal adaletle ilgili konulara (savaÅŸ karşıtlığı, hapishane reformları, dünyada açlık, devletten yardım alma hakkı, vs.) yoÄŸunlaÅŸmış ilgi odaklı siyasette boy gösterdikçe, bu cemaatlerin üyeleri de olasılıkla çok önemli bir rol oynamıştır, ama bu grupların toplumsal eylemciliÄŸiyle ilgili kapsamlı incelemeler yapılmamıştır.
Bununla birlikte, cemaatlerin önemli bir bölümü hakkında, Roma Katolik Kilisesi’yle baÄŸlantılı olanlar hakkında önemli incelemeler yapılmıştır. Sonuçlar ÅŸaşırtıcı ve bilgilendiricidir. Bernard Lee’nin yaptığı bir araÅŸtırma, ABD’deki Katoliklerin bir milyona yakınının 37.000′den fazla, hatta belki de 50.000 kadar küçük dini cemaate katıldığını ortaya çıkarmıştır.[xvi] Tipik cemaatler 13 ila 17 yetiÅŸkinden –ki bunların yüzde 60′tan fazlası kadındır, ve çocuklar da oluÅŸur. Büyük çoÄŸunluÄŸu her hafta ya da iki haftada bir, genelde üyelerin evlerinde toplanır. Lee bu grupların üyelerinin, daha geleneksel dini kurumlarda olanlardakinden daha derin bir cemaat dayanışması ve tinsel deneyim arayışında olduÄŸunu görmüştür. Bu insanlar, dinsel pratiÄŸin daha katılımcı bir biçimini ve dinsel inançlarının daha bireysel ve deneysel bir ifadesini bulmuÅŸlardır. Latin Amerika’daki çekirdek cemaatlerle karşılaÅŸtırılınca, Kuzey Amerikan cemaatlerinin üyeleri daha çok orta sınıf kökenlidir, ama İspanyol kökenlilerin ve diÄŸer etnik azınlık üyelerinin cemaatleri söz konusu olunca, bu pek geçerli deÄŸildir. Küçük cemaatler elbette Latin Amerika’daki benzerleri gibi köktenci bir siyasi rol oynamamış olsalar da, bunların beÅŸte birinin cemaat hayatlarının merkezine toplumsal adaleti ve toplumsal dönüşümü oturtmuÅŸ olması da manidardır. Bu da demektir ki, ABD’deki bu küçük cemaatlerin belki 10.000′i toplumsal adalet için çalışmaya açıkça gönüllüdür. Solun yeniden güçlenmesiyle ilgilenenlerimiz için ÅŸu da aydınlatıcı olacaktır: Bu küçük cemaatler, çaÄŸdaÅŸ Amerikan KatolikliÄŸinin bunalıma girdiÄŸi ve inanç ve katılım bakımından ciddi bir düşüşe geçtiÄŸi bir dönemde, bu kurum için büyük bir canlılık kaynağı olmuÅŸtur.
Hem siyasi çekim gruplarının, hem de küçük dini cemaatlerin yakın tarihi, küçük toplulukların toplumsal etkililiÄŸinin bir varsayımdan ibaret olmadığını, yakın tarihte bir gerçekliÄŸe iÅŸaret ettiÄŸini gösteriyor. Bu toplulukların uzun vadeli toplumsal dönüşüm için ne dereceye kadar temel oluÅŸturabileceÄŸi bilinemez; yine de (Kuzey Amerika’daki milyonlar dahil) milyonlarca insanın yaÅŸamında önemli gereksinimleri karşıladıkları ve bazı ülkelerde yakın geçmiÅŸteki toplumsal deÄŸiÅŸim hareketlerinde önemli bir rol oynadıkları açıktır.

4. Ekotopluluk mu, Barbarlık mı?
Böyle temel topluluklara dayalı daha büyük bir topluluktan oluÅŸan yeni bir toplumun yaratılması, belki de Buber’in dediÄŸi ve baÅŸkalarının da bu nedenle göz ardı edeceÄŸi gibi, bir “ütopya yolu”dur. Ama böyle bir toplumun bütün öğelerinin o veya bu ÅŸekilde günümüz grupları ve topluluklarında varolduÄŸu da unutulmamalıdır. Bu yolun üstündeki engeller hiç kuÅŸkusuz maddi deÄŸil, daha çok ideolojik, hayali, kültürel ve psikolojiktir. Baskın siyasi durum, Bunuel’in filmi Yok Edici Melek‘te mahsur kalan parti davetlilerini anımsatıyor. İnsanlar gitmeye hazır oldukları halde, kendi kendilerine dayattıkları ataletin içinde hapsolup kalırlar: Büyük, ama sonuçta saçma bir irade zayıflığı.
Ara sıra, özellikle de pek çok ekolojik köktencinin ağzından duyuyoruz; halkın beyni yıkanmış ve gerçeklerle yüzleşmekten kaçan kesimlerinin bile egemen sistemin temelinde çok ciddi bir hata olduğu sonucuna varmasını sağlayacak denli büyük bir toplumsal ve ekolojik felaketin, toplumun geniş kapsamlı dönüşümü için yegane umudumuz olduğunu söylüyorlar. Bu bakış açısına göre, belki de tarihin şu andaki gidişatından memnun olmalıyız; ne de olsa benzeri görülmemiş, küresel bir toplumsal ve ekolojik krize doğru gidiyoruz ve bu hiç kuşkusuz, ciddi bir toplumsal değişimin şart olduğunu apaçık ortaya koyacak. Gelgelelim, bence maalesef böylesi bir Mesihvari felaket tellallığı, özgür bir toplumdan çok faşizme giden yolun önünü açar. İnsanlığın ve doğanın özgürleşmesini hedefleyen güçlü ve umut dolu bir hareket ortaya çıkmazsa, ciddi kriz ancak korku, tepkisellik ve çaresizce otoriter çözümlere sarılma sonucunu doğurur ve baskıcı hükümet bu sefer de yeşilin tonlarına bürünmüş olarak çıkabilir karşımıza. İnsanlığın ve doğanın özgürleşmesini amaçlayan güçlü bir karşıt kültürün bünyesinde güçlü özgürleşmeci toplulukların gelişmesi, ağırlaşan krize ve bunun besleyeceği otoriter eğilimlere karşı tek çözüm olabilir.
Varolan düzenin barındırdığı çeliÅŸkilerin giderek daha çok bilincine varılması, hâlâ iyimserliÄŸimizi korumak için bir neden olabilir; ama bu bilinçliliÄŸi derhal gerçek anlamda dönüştürücü örgütlenme biçimlerine yönlendirmeye baÅŸlamalıyız. Bu bilinç (ya da en azından farkındalığın geliÅŸmesi için varolan nesnel potansiyel), sistem içindeki baÅŸlıca çeliÅŸkiler geliÅŸmelerini sürdürdükçe mecburen artma yolundadır. Dünyada egemen sistemin ekolojik yıkıma doÄŸru gidiÅŸi, kapitalizmin ikinci çeliÅŸkisini yansıtıyorsa, insan ruhunun ve topluluk dayanışmasının yıkımına doÄŸru olan gidiÅŸ de kapitalizmin giderek daha barizleÅŸen üçüncü bir temel çeliÅŸkisini sergiliyor.[xvii] Bu çeliÅŸkiler tarih içinde sergilenirken, doÄŸaya ve topluluklara kendiliÄŸinden yönelen, ama sürekli bastırılan güdülerimiz de zamanla devrimci güçlere dönüşüyor. Belki de E.O. Wilson’un tezinde doÄŸruluk payı vardır; belki doÄŸayla yakın iliÅŸki içinde evrildiÄŸimiz için, içimizde derin bir “doÄŸa sevgisi” vardır ve doÄŸayı korumak için buna baÅŸvurabiliriz. Yine de, binyıllarca toplu halde varolmamızın, içimizde çok daha güçlü ve hatta çok daha acımasızca bastırılmış bir “toplum sevgisi” (ya da modası geçmiÅŸ ve gözden düşmüş bir tabirle, “insan sevgisi”) yaratmış olması ve bunun toplulukların yararına yönlendirilmesinin daha fazla umut vaat ediyor olması daha bile olası görünüyor.
Küçük topluluklara yönelik arayışın ne dereceye kadar devrimci potansiyel barındırdığı denenip de görülecek bir şey ve bu gerçekten denemeye değer. Bizi özgür ekolojik topluma götürecek uzun yola girmek için, doğru yönde bir adım atmak gerekiyor. En çok umut vaat eden, yolda daha fazla ilerlememizi en çok sağlayabilecek ilk adım da, küçük, özgürlükçü toplulukların yaratılmasıdır.
Çeviren: Nermin Saatçioğlu
[i] Sosyalizm, anarÅŸizm, ütopyacılık gibi özgül akımlar bir yana, köktenci siyasetin geneline gönderme yaparken, ÅŸu aralar raÄŸbette olan ve anlamı yumuÅŸatan “ilerici” tabiri yerine, biraz modası geçmiÅŸ “özgürleÅŸme” söylemini kullanıyorum. Ben bu ayrımı çok önemsiyorum. “Kadınların özgürleÅŸmesi”, “siyahların özgürleÅŸmesi”, “eÅŸcinsellerin özgürleÅŸmesi” gibi tabirlerin terk edilmesiyle, bir zamanlar “özgürlük hareketleri” denen ÅŸeylerden arta kalanların marjinalleÅŸmesi ve bu davaların egemen siyasi güçlerin bünyesine alınması aynı zamana denk geldi. Gerçekten de “özgürlük” söylemi büyük oranda muhafazakarlara ve saÄŸ kanat “liberalizmine” terk edildi ve bunun acıklı sonuçları oldu. “Rahat bırakılmak” anlamında olumsuz, bireyci bir özgürlük kavramı hakim olarak at koÅŸtururken; toplumun potansiyellerini gerçekleÅŸtirmesine katılmak anlamındaki olumlu, toplumsal özgürlük kavramı pek ender göz önünde bulunduruluyor.

[ii] Buber’in ütopyacı sosyalizminden esinlenmek, bu düşünürün İsrail’deki toplumsal baskı sistemini savunarak, tavrından ne kadar ödün verdiÄŸi gerçeÄŸini görmezden gelmeyi gerektirmez. ÖrneÄŸin bkz. Uri Davis, “Martin Buber’s Paths in Utopia: The Kibbutz: An Experiment that Didn’t Fail?” (”Martin Buber’in Ütopya Yolları: Kibutz: BaÅŸarısızlığa UÄŸramayan Bir Deneme mi?”), Peace News, 2446, Mart-Haziran 2002. Kendini “Buber’in eleÅŸtirel bir öğrencisi” olarak tanımlayan Davis, Martin Buber’in 1948 sonrasında etnik temizlik sürecini kabullenip buna bilfiil katılmasındaki kuramsal ve pratik yetersizlikleri tartışır. Ayrıca (Buber’in “baÅŸarısızlığa uÄŸramayan bir deneme” olarak betimlediÄŸi) kibutzların sömürgecilik ve baskı aracı olarak kullanılmasını da inceler.

[iii] Martin Buber, Paths in Utopia (Ütopya Yolları) (Boston: Beacon Press, 1958), s. 79.

[iv] Agy., s. 131.

[v] Agy., s. 132.

[vi] Agy., s. 136.

[vii] Agy., s. 135.

[viii] Mondragon işçi kooperatifleri federasyonu, demokratik karar alma süreçlerini güvenceye almak için, bunların her birinin üye sayısını 500′le sınırlandırmayı düşündü. Bir kibutzun da ortalama büyüklüğü 500 üyenin biraz altındadır ve 1000′den fazla üyesi olanlar azdır.

[ix] Notes From Nowhere, We Are Everywhere: The Irresistible Rise of Global Anticapitalism (Londra ve New York: Verso, 2003).

[x] Agy., s. 113.

[xi] Francis Dupuis-Déri, “Manifestations, altermondialisation et ‘groupes d’affinité’. Anarchisme et psychologie des foules rationnelles”(”Gösteriler, ‘BaÅŸka Dünyacılar’ ve ‘Çekim Grupları’. AnarÅŸizm ve Ussal Kalabalıkların Psikolojisi”) “BaÅŸka Bir Dünya İçin Seferber Olmak” üzerine uluslararası konferansta yapılan sunum, Ulusal Siyasi Bilimler Vakfı, Paris, 3-5 Aralık 2003, s. 3. Dupuis-Déri’nin metninden yapılan alıntıların çevirisi bana aittir. Çekim gruplarının, küresel adalet hareketinin ya da altermondialiste (baÅŸka bir dünyayı savunan) hareketin içinden yapılmış baÅŸka tanımları için bkz. Starhawk, “Affinity Groups” (”Çekim Grupları”) ; Rise Up/Direct Action Network Los Angeles, “Affinity Group Information and Resources” (”Çekim Grubuyla İlgili Bilgiler ve Kaynaklar”) ; ve Freedom Rising Affinity Group, “What is an Affinity Group?” (”Çekim Grubu Nedir?”) ; ve We Are Everywhere, agy., s.88.

[xii] Dupuis-Déri, agy., s. 3.

[xiii] Agy.

[xiv] Barbara Epstein, “Anarchism and the Anti-Globalization Movement” (”AnarÅŸizm ve Küresel Karşıtı Hareket”), Monthly Review, 53, 4, Eylül 2001. Barındırdıkları en katı ve sekter eÄŸilimlerin çöküşünün ardından, Marksist ve anarÅŸist geleneklerin önemli öğelerinin birbirine yaklaÅŸması konusunu da ileride bir yazıda ele alacağız.

[xv] Bu eklektik yaklaşım ve pratiÄŸin ağırlıkla vurgulanması, bir dereceye kadar kuramsal tutarsızlığa yol açabilir; ama bu hiç şüphesiz hareketin, Birinci Enternasyonal’den günümüzdeki YeÅŸil Harekete kadar neredeyse her sol eÄŸilime bulaÅŸan ve yıkıcı etkileri olan sekter dogmatizmden sakınmasını da saÄŸlamıştır.

[xvi] Bernard J. Lee ve baÅŸka yazarlar, The Catholic Experience of Small Christian Communities (Küçük Hıristiyan Cemaatlerinin Katoliklik Deneyimi) (New York: Paulist Press, 2000). Ayrıca bkz. Arthur Jones, “Small Communities Bear Big Gifts, Study Shows” (”İncelemelere Göre, Küçük Cemaatlerde İş Var”), National Catholic Reporter, 28 Mayıs 1999, ; ve Gary MacEoin, “Communities Offer Hope For Church, Society” (”Cemaatler Hem Kilise, Hem de Toplum Adına Umut Vaat Ediyor”), National Catholic Reporter, 20 Eylül 2002, .

[xvii] İlk çeliÅŸki üretim güçleriyle iliÅŸkileri arasındayken, ikincisi üretim güçleri ve iliÅŸkileriyle üretim koÅŸulları arasındadır. Bu üçüncü çeliÅŸki, üretim güçleri ve iliÅŸkileriyle yalnızca “bilinç türleri” deÄŸil, ama insan toplumunun oluÅŸumunda vazgeçilmez önem taşıyan yaÅŸam türleri arasındaki çeliÅŸki olarak görülebilir. Bu savın ne kadar akla yakın olduÄŸu, ileride bir baÅŸka yazının konusu olacaktır.

İlk kez Üç Ekoloji, Sayı 5, Yaz 2006 sayısında yer alan bu yazı Anarşist kaynaklarda ilk kez yayınlanıyor

John Clark