İmparator Elbise Giyiyor mu?
filed in AnarÅŸizm on Eki.29, 2009
2000 yılında İmparatorluk’un basılması sol akademik çevrelerde yoÄŸun seviyede bir tartışmaya yol açtı; bu tartışmalar zamanla liberal basına bile sıçradı. Bu, İtalyan “otonomist Marksizmi”nin ana kuramcılarından birisi olan Antonio Negri’yi ve daha önceden tanınmayan bir edebiyat profesörü olan Michael Hardt’ı memnun etmiÅŸ olmalı. Gayet açık ki onlar İmparatorluk’u Karl Marks’ın Das Kapital’i ile karşılaÅŸtırılabilir bir projenin baÅŸlangıcı olarak görüyorlar. Marksist Slavoj Zizek İmparatorluk’u “zamanımızın Komünist Manifestosu” olarak adlandırıyordu.
İmpatorluk‘un Kapital kadar faydalı olduÄŸunu düşünün ya da buna karşı çıkın, ÅŸurası açık ki kitap belli bir etki yarattı. Web, politik çeÅŸitliliÄŸin bütün görüşlerinden kaynaklanan İmparatorluk eleÅŸtirileriyle dolu. Lyndon La Rouche çevresindeki saÄŸ kanat komplo kuramcıları bunu “sağı ve solu” birleÅŸtirecek bir küreselleÅŸme planının varlığının onaylanması olarak deÄŸerlendirirken, Ortodoks Marksistler ise diÅŸlerini gıcırdatıyorlar. S11′in [New York'daki Dünya Ticaret Merkezi'nin ikiz kulelerinin yıkılması ile sonuçlanan uçak saldırılarının gerçekleÅŸtiÄŸi 11 Eylül 2001 tarihinin kısaltması ardından çok sayıdaki Amerikan liberal ve muhafazakar eleÅŸtiri Negri'nin "terörist geçmiÅŸi" ile uÄŸraşıp durdular Negri Kızıl Tugaylar üstündeki ideolojik etkileri yüzünden İtalya'da halen ev hapsinde tutuluyor. Negri ve Hardt'ın İslami KöktendinciliÄŸi modern öncesinden ziyade [modern] sonrası [ing. post modern] olarak tanımlamalarının; ve bunun İmparatorluÄŸa karşı bir direniÅŸ biçimi olduÄŸunu iddia etmelerinin, sanki bu tanımlama [S11] saldırısının meÅŸrulaÅŸtırılması için yapılmışçasına açlıkla üstüne atlıyorlar.
İmparatorluk yayınlanmasının ardından hızla tükendi ve benim (Ekim 2001′de) satın aldığım kopya [kitabın] yedinci baskısı. İmparatorluk Seattle gösterilerinden hiç bahsetmiyor, ve akıllarda –Naomi Klein’da olduÄŸu üzere– kamuoyunun dikkatini çekmeden önce yeni oluÅŸan bir hareketin yazdıkları kitap tarafından “açıklanma”sı gibi iyi bir ÅŸansa sahip oldukları izlenimi yaratıyor. Negri, “Ya Basta!” etrafındaki hareketin bir kısmını etkileyen en önemli tarihsel ÅŸahsiyetlerden birisi olması yüzünden, bu [sıfatı Naomi Klein'ın] Logoya Hayır‘ından daha fazla hak ediyor belki de.
Marks’ın Kapital‘de yaptığı üzere, Hardt ve Negri de yazdıklarının çoÄŸunun özgün ÅŸeyler olmadığını kabul ediyorlar; aslında kitabın büyük bir kısmı kitabı ortaya çıkaran felsefi kaynakların tartışılmasına ayrılmış. Kapital‘e benzer bir ÅŸekilde, [kitabın] kuvveti pekçok farklı alandaki tartışmaları ve kuramları birleÅŸtirmesinden kaynaklanıyor. Hardt ve Negri’nin ifade ettiÄŸi üzere, “argümanın eÅŸ derecede felsefi ve tarihsel, kültürel ve ekonomik, siyasi ve antropolojik olması amaçlanmıştır”
Keza bu, sıklıkla Marks ve Lenin’in yazılarının kapsadığı alanların esaslı bir ÅŸekilde yeniden yorumlanması yolu ile, Marksizmi bir kere daha devrimci projeye uygun,ilgili yapmaya yönelik bir giriÅŸimdir. Bunun büyük bir kısmı da yine özgün deÄŸildir; Negri’nin daha önceki ingilizce çalışmalarını, özellikle de Marks’ın Ötesindeki Marks‘ı okumayı deneyenler [Negri'nin] en büyük projelerinden birisinin Marks’ı tarihsel Marksizm’den kurtarmak olduÄŸunu bilecektirler.
ÖrneÄŸin Negri bir bölümün bir kısmını Lenin’in Emperyalizm‘inin yanlış görünmekle beraber aslında doÄŸru olduÄŸunu açıklamakla harcar, çünkü Lenin [kendisine] karşı çıkıyormuÅŸ gibi gözükenlerin “kuramsal varsayımlarını, kendisininmiÅŸ gibi kabul etmiÅŸtir” Bu Marksizmin adına karşı neredeyse dini bir baÄŸlılık sergileyenler için kullanışlı bir ÅŸey olsa da, kitabı okuyan herhangi bir anarÅŸist için önemli bir engeldir. Her ne kadar İmparatorluk‘un bu kısmı, aslında en önemli kusurlarından [defolarından] birisi bu kısım olsa da, şükür ki bu [kitabın] sadece bir kısmıdır; İmparatorluk bunun ötesinde çok daha fazlasını içinde barındırıyor.
Daha sonra anarşistlerin bu kitaptan neler kazanabileceklerine değineceğim. Ama öncelikle [kitabın] asıl olarak nelerden bahsettiğine bir bakalım.
Okunması hiç de kolay olmayan bir kitap olduğu başından itibaren yapılması gereken bir eleştiridir; Gerçekte, [kitabın] büyük bir kısmı neredeyse tamamen anlaşılmazdır. İmparatorluk, sadece nitelikli bir azınlık tarafından anlaşılabilecek şekilde tasarlanmış seçkinci [elitist] bir akademik tarzda yazılmıştır. Konu ve kitabın bakış açısı zaten işi zorlaştırmakta, ama neredeyse yazarlar da bu çapraşıklıktan zevk almaktadırlar; bunun en basit örneği yeterli bir çeviri veya açıklama bile yapılmadan yaygın olarak kullanılan Latince alıntıların çokluğudur.
Bu özellikle can sıkıcıdır, çünkü [yazarlar] anlaşılır bir tarzda yazabilecek kapasiteye sahiptirler. Aslında, en güçlü olan argümanları en açık dille ifade ettikleri şeyler gözükmektedir. En zayıf oldukları zeminde ise gerçekte ne söylediklerini ortaya çıkarmak giderek zorlaşmaktadır.
Bu, elitist [seçkinci] akademik tarz aynı zamanda İtalyan otonomist [ing. autonomist] geleneğinin bir parçasıdır ve onların kullandığı özerklik [ing. autonomy] kelimesinin anarşistlerce bu kelimeye atfedilen anlamı karşılamadığını gösterir. Biz, devlet ve siyasi partilerden özerk olan işçi sınıfı örgütlenmelerinin inşa edilmesini amaçlıyoruz. Onlarsa işçi sınıfının sadece sermayeden özerk olmasını amaçlıyorlar. İşçinin halen, otonomist gözlerle kapitalizme karşı verilen çarpışmada gereken stratejilerdeki değişiklikleri okuyabilme yetisine sahip olan yegane [kişiler olan] entelektüel seçkinler tarafından yönlendirilmeye ihtiyacı vardır.
Ve hatta diÄŸer Leninist yorumcular bile “ortaya çıkan oldukça seçkinci parti tarzına” saldırmaktadırlar –her ne kadar ilgili örgütün (Britanya SWP’sinin) sicili biliniyorken, bunun her ÅŸeyden önce daha çok otonomist Marksistlerin etkilerine karşı duyulan kıskançlığa dayanıyor olmasından şüphelenmek kolay olsa da–. Ama tabii ki otonomist görüşler, Lenin’in 1918′deki ÅŸu ısrarıyla oldukça tutarlıdır; “ortalıkta pekçok aydınlanmamış ve aydınlanamayacak sosyalist var, çünkü onların fabrikalarda köle olması gerekmektedir ve onların sosyalist olmak için ne zamanları ne de fırsatları vardır” Otonomist Marksistler, Komünist Parti reformizminden kopuÅŸu temsil eden zengin İtalyan “sol-komünizmi” tarihinin bir parçasıdır –ancak, sadece kısmi olarak ve otoriter siyasetiyle tam olarak da deÄŸil.
Bu kadar siyasi arka plan yeter. İmparatorluk‘un söyleyecek neyi var? Açılış paragrafı genel argümanın ne olduÄŸu hakkında iyi bir fikir verir. “İmparatorluk gözlerimizin önünde gerçekleÅŸiyor … küresel piyasa ve küresel üretim devirleriyle birlikte küresel bir düzen, yeni bir yapı ve yönetim mantığı –kısacası yani bir egemenlik biçimi– ortaya çıkıyor“. Negri ve Hardt, İmparatorluÄŸu yönetici sınıfların geleceÄŸe yönelik bir planı veya bunun parçası olan bir komplo olarak sunmuyorlar. Aksine, onun zaten vücuda gelmiÅŸ olduÄŸunda ısrar ediyorlar.
Başından itibaren Negri ve Hardt’ın İmparatorluÄŸun emperyalizmin basitçe yeni bir aÅŸaması olduÄŸunu iddia etmediklerini farkına varmak önemlidir. Emperyalizmin tamamiyle sınırlarla ve emperyalist ülkenin yerkürenin belirli kısımları üzerindeki hakimiyetini geniÅŸletmesiyle ilgili olduÄŸunu söylerler. [İmparatorluÄŸun], ABD tarafından kontrol edilen bir süreç olduÄŸu ve hatta ABD merkezli olduÄŸu fikrini de reddederler. Bunun yerine, [imparatorluÄŸun] “bütün bir küresel alanı devamlı surette kendi büyümekte olan sınırlarının içine dahil eden merkezsizleÅŸmiÅŸ ve yerelden soyutlayan [ing. deterritoralising] bir aygıt“olduÄŸunu öne sürerler.
Buradaki fikir, İmparatorluğun komuta merkezi haline gelen herhangi tek bir kurum, bir ülke veya bir yerin mevcut olmadığı fikridir. Daha ziyade, Birleşmiş Milletler gibi resmi gücü olanlardan; şirketler, askeriye ve daha az ölçüde olmak üzere dünya halklarının yanısıra Dünya Ekonomik Forumu gibi daha az resmi güçlere kadar çeşit çeşit küresel organın, erkin küresel dağılımı ağını [örgüsünü] oluşturacak bir karşılıklı etkileşim içinde olduğu [bir sistemdir]. Bu ağın bir merkezi yoktur ve hiçbir ülkede üstlenmez, aksine küresel olarak yayılmıştır.
İnternet, bu tip bir erk dağılımının açık bir benzeridir. Onun geleceği üstüne kararlar alınsa da ve gerçekte ulusal hükümetler, hizmet sağlayıcıları ve sanal ortam sansür yazılımları aracılığyla üstünde kontrol uygulansa da, hiçbir belirli bir organ onu [internet ağını] kontrol etmemektedir. Okullar belirli web sitelerine erişimi kısıtlıyorlar, işverenler çalışanlarının elektronik posta mesajlarını takip ediyorlar, ebeveynler ve bazen de kütüphaneler bazı enformasyon çeşitlerine erişimi engellemek için sanal ortam sansür programları kullanıyorlar.
Ancak İmparatorluk‘un ABD’ne ayrıcalıklı bir konum atfettiÄŸi bir nokta vardır. Bu, İmparatorluÄŸun oluÅŸturulmasındaki anayasal süreçtir. GiriÅŸ bölümleri, bunun [bu sürecin] hem resmi uluslararası hukuk seviyesinde, hem de bu organlar çevresinde resmi olmayan tartışmalar ve sürdürülen lobi faaliyetleri seviyesinde nasıl iÅŸlediÄŸini tartışmaktadır. Hardt ve Negri, ABD anayasasını bu tartışmanın tarihsel önceli ve modeli olarak deÄŸerlendirirler. ÖrneÄŸin, Jefferson’un özgün anayasaya katkılarının aslında erkin aÄŸsal dağılımını [saÄŸlamayı] hedeflediÄŸini söylerler.
BM ve benzeri organların aslında küresel olmadıklarını, eski emperyalist güçlerin hakimiyeti altında olduklarını [gösterecek] karşı argümanlar üretmek kolaydır. BM Güvenlik Konseyi’nde büyük güçlerin veto yetkisi vardır ve Güvenlik Konseyi olmadan BM hiçbir etkili eyleme giriÅŸmemektedir. [Bugüne kadarki] tüm Dünya Bankası baÅŸkanları ABD vatandaşıdır, ve ABD, İMF içinde veto hakkı olan tek ülkedir. Hardt ve Negri, bizzat bu eÄŸilimin [sapmanın, ABD lehinde olan sapmanın] İmparatorluÄŸun oluÅŸumunu ilerleten ÅŸey olduÄŸunu söyleyerek bunu cevaplarlar. “BM’in bu muÄŸlak deneyimi [ışığı] altında, yasal İmparatorluk kavramı ÅŸekillenmeye baÅŸlamıştır“. Örnek olarak, soldaki çoÄŸunluÄŸun BM’in Irak’a karşı yaptırımlarındaki veya İsrail’e karşı etkili bir eylem yürütememesindeki sapmaya [eÄŸilimi] karşı olan tepkilerinin, daha iyi (ve daha kuvvetli) bir BirleÅŸmiÅŸ Milletler talebi olduÄŸunun gözlemlenmesi saçmadır.
Müdehalelerin artık ulusal emperyalist çıkarlar doÄŸrultusunda olmadığı, aksine evrensel deÄŸerler kullanılarak meÅŸrulaÅŸtırılan birer polisiye faaliyet olduÄŸu fikri, Hardt ve Negri’nin argümanında merkezi konumdadır . Müdehalenin “tek taraflı olarak Amerika BirleÅŸik Devletleri tarafından dayatıldığını“kabul ederler, ancak “dünya polisi ABD’nin emperyalist çıkarlarla deÄŸil de emperyal çıkarlarla faaliyet gösterdiÄŸi” konusunda ısrar ederler. Bunun ABD’ne dayatılan bir rol olduÄŸu ve “İstemese bile, ABD ordusunun bu talebi barış ve düzen adına yanıtlayacağı” konusunda ısrar ederler.
Buradaki fikir ABD askeri müdehalelerinin artık sadece “ABD ulusal çıkarları” (yani, ABD sermayesinin) çıkarları için gerçekleÅŸmediÄŸi, ama İmparatorluÄŸun çıkarları doÄŸrultusunda olduÄŸu fikridir. Kitabın bir sorunu iddialarının hiç birisi için ampirik bir kanıt sunmamasıdır; ve burada gerçekten de kanıt sunulması gereken bir nokta vardır. Hardt ve Negri’nin tartışmasının büyük bir kısmı 1991 Körfez Savaşı’ndan çıkarılmıştır. Ancak savaÅŸa şöylesine genel bir bakış bile; devasa ABD askeri müdehalesinin yanısıra, savaÅŸtan, yeniden inÅŸaat anlaÅŸmalarından, askeri silah satışlarından ve petrol alanlarının tamiratından [saÄŸlanacak] kârın “müttefikler”den ziyade ABD’ne akmasını garanti altına alacak ÅŸekilde tasarlanmış siyasi müdehalenin de gerçekleÅŸtiÄŸini gösterecektir.
DiÄŸer yandan 1994′deki Rwanda soykırımında ise, katliamın korkunç boyutuna raÄŸmen ABD’nin müdehale etmek için hiçbir zorunluluÄŸu yoktu. GerçekleÅŸen müdehale eski moda bir emperyalist müdehaleydi. “9-10 Nisan 1994 tarihinde” onbinler zaten katledilmiÅŸken, “Fransa ve Belçika, vatandaÅŸlarını kurtarmak üzere birlikler gönderdiler. Amerikan vatandaÅŸları da keza hava yoluyla taşındılar. Batılı hükümetlerin elçiliklerinde, ateÅŸeliklerinde çalışanlar da dahil olmak üzere, tek bir Rwanda’lı bile kurtarılmadı“.
Hardt ve Negri (bölge üstündeki türlü “ulusal çıkarları” için ABD, Almanya, Fransa ve Britanya arasında [yaÅŸanan] siyasi mücadelelere dikkat çekilebilecek) Bosna’dan bahsediyorlar, ama Ruanda’dan bahsetmeden geçiyorlar. İmparatorluk tarafından dayatılan/bahÅŸedilen evrensel bir haklar kümesine doÄŸru yöneliyorsak, bu bütün argümanları kesinlikle anlamsız kılar? Yazarlar modelleriyle apaçık çeliÅŸen bu ÅŸeyi basitçe göz ardı ediyorlar.
İmparatorluk taraftarlarının S11′e ilk tepkisi, bunun emperyal polis faaliyeti ile İmpatorluÄŸa karşı [canlanan] merkezsizleÅŸmiÅŸ direniÅŸ arasındaki mücadele biçiminin mükemmel bir örneÄŸi olduÄŸu ÅŸeklindeydi. Ancak, Afgan savaşı –”merkezsizleÅŸmiÅŸ” Al Quada ile [yapılan bir savaÅŸtan ziyade]– neredeyse anında uçaksavarlarını göğe çevirmiÅŸ Afgan hükümetiyle (Talibanla) yapılan bir ulusal savaÅŸa dönüştü. Yazı yazılırken, savaÅŸ (emperyalden ziyade) emperyalist askeri birliklere dayanan bir yerel hükümetin kullanılmasıyla [gerçekleÅŸtirilen] bir baÅŸka sömürge tipi iÅŸgale dönüştü. Tutuklulara karşı Guatanamo Körfezi’nde sergilenen tutum, kısa bir süre için (tutuklulara karşı gösterilen tavır baÄŸlamında) evrensel deÄŸerler tartışmasını alevlendirdi. Bu, bizzat bu gibi deÄŸerleri dayatacak İmparatorluk kaynaklı güçlerce, [yani] George Bush Jnr. ve ABD ordusu tarafından anında bastırıldı.
Bir yanda ABD’nin Irak, İran ve belki de Kuzey Kore’ye karşı planlanan saldırılarına dair, öte yandan da ABD’nin İsrail’e gösterdiÄŸi desteÄŸe dair; Avrupa emperyalist güçleri ve ABD arasındaki daha geniÅŸ [bir düzlemdeki] siyasi dövüş, yine sadece ABD’nin “ulusal çıkarları”nca dayatılan bir müdehale çizgisinin varlığına iÅŸaret ediyor. Askeri olmayan bir örnek ise, George Bush’un Kyoto sera etkisi yaratan gazlara iliÅŸkin anlaÅŸmadan açılış toplantısında tek taraflı olarak çekilmesidir. Bu örnekte ÅŸunları söylerken, [bu kararı] ABD’nin ulusal çıkarlarıyla meÅŸrulaÅŸtırmakta; “Ekonomimize zarar verecek hiçbir ÅŸeyi yapmayacağız, çünkü en öncelikli ÅŸey Amerika’da yaÅŸayan insanlardır“.
Tüm bunlar, askeri politika dahil olmak üzere, ABD’nin dış iliÅŸkiler politikasının İmparatorluk için en iyi olana göre deÄŸil, halen ABD sermayesi için en iyi olana göre belirlendiÄŸini gösteriyor. Bu İmparatorluk‘taki argümanların iÅŸe yaramaz olduÄŸunu iddia etmek demek deÄŸildir, [İmparatorluk] gerçek bir küresel kapitalizmin nasıl var olabileceÄŸinin ve belki de nasıl var olmakta olduÄŸunun inandırıcı bir taslağını sunuyor. Ama İmparatorluÄŸun var olduÄŸunu varsayarak, [kitap] birçok ÅŸeyi açıklamadan bırakıyor.
Åžu ana kadar ele aldıklarımın çoÄŸu kitabın giriÅŸ kısmında oldukça iyi özetleniyor. Ne ÅŸans ki bu aynı zamanda kitabın en kolay anlaşılan kısmı. Ama İmparatorluk, basitçe kapitalizmin yeni bir biçime doÄŸru evrilmesinin tanımlaması deÄŸil. Toplumun nasıl iÅŸle(me)diÄŸinin ve [toplumun] nasıl dönüştürülebileceÄŸinin bütünleyici bir görüşünü saÄŸlamak amacıyla, postmodern bir “büyük hikaye” olmanın çok ötesinde. Post modernizm uzmanı olmak gibi bir iddiam yok, çünkü [konuya] kısıtlı dalışlarım bir kimsenin denemesi ve sindirmesi için fazlasıyla akademik olan jargonunun ağırlığı altında geri çekildi. Bu yüzden incelemeyi dikkatle ele alınız!
Post-modernizmin anarÅŸist açıdan en bariz eleÅŸtirisi, [post-modernizmin] devrimci programı, işçi sınıfının merkeziliÄŸini, Aydınlanmayı, Bilimsel doÄŸruyu vb.’ni reddetmesindedir. [Post modernizm], devrimciler için geriye kuracak hiçbir ÅŸey, gidecek hiçbir yer bırakmaz. Bazen hem kapitalizm altındaki yaÅŸamın, hem de geleneksel solun güçlü bir eleÅŸtirisini ortaya koyar, ama bizi alternatifsiz bırakır. Negri ve Hardt, İmparatorluk‘ta bu tip bir alternatifin ana hatlarını ortaya koyuyorlar.
İşte tam burada olaylar hileli bir hal alır. Post-modern siyasi yazına yaklaşmaya çalışmış olan herkes bilir ki, bizzat [yazının] yazıldığı dil şeylerin kavranmasını oldukça güçleştirir. Bu içine nüfuz edilemez ifade biçimi, sizin üzerinizde ifade ettiği gerçek fikirlerin pek [önemli] bir şey olmadığını gizlemek için kullanıldığı şüphesi uyandırır. Ama gelin deneyelim ve bir göz atalım.
MerkezileÅŸmiÅŸ güç fikrinden ortaya çıkan bariz soru, sermayenin işçi sınıfı üzerindeki kontrolünün nasıl saÄŸlanacağıdır? HerÅŸeyin ötesinde, Amerika’nın feth edilmesi ve köle ticaretinden, kapitalist istikrarı garanti altına alırken bağımsızlığın tanınmasını saÄŸlayacak ÅŸekilde “ulusal kurtuluÅŸ” mücadelelerini kontrol altına almasına [ing. containing, sınırlamasına] varıncaya kadar, bütün güçlü emperyalist kuvvetler kapitalizmin geliÅŸmesinde hayati bir rol oynamışlardır.
Bunun nasıl yapılacağını açıklamak üzere, İmparatorluk esasen Foucault’un düşüncelerine yönelir. Foucault okulda, orduda, fabrikada veya hapishanede disiplinin dayatıldığı bir “disiplin toplumu“ndan; disiplinin insanlar tarafından içselleÅŸtirilerek, hayatın her alanında, her yerde var olduÄŸu bir “kontrol toplumu“na doÄŸru yöneldiÄŸimizi öne sürüyordu. [Foucault], “toplumsal yaÅŸamı içinden düzenleyen bir güç [erk] biçimi olan” biyogüç [ing. biopower] ifadesini kullanıyordu.
Aslında toplumsal yaÅŸamın içeriden düzenlenmesi temel düşüncesi pekçok liberter komüniste oldukça aÅŸina bir fikir olarak gelecektir. Maurice Brinton’un Alman komünisti William Reich’ın çalışmaları üzerine yazdığı “Rasyonel Olmayanın Politikası” (1970) [adlı kitabı], kendi objektif çıkarlarının aksine bazı işçilerin nasıl FaÅŸizmi, BolÅŸevizmi veya diÄŸer otoriter ideolojileri desteklediÄŸini incelemektedir. Onlar, bunu işçilerin disiplinin otoriter içeriÄŸini içselleÅŸtirmiÅŸ olmaları gerçeÄŸine dayandırırlar. Bizler, sadece faÅŸist ya da BolÅŸevik gizli polisi tarafından deÄŸil, ancak öncelikle maruz kaldığımız herÅŸey tarafından oluÅŸturulmuÅŸ düşünceler tarafından kontrol edilmekteyiz.
Reich, daha sonra Foucault’un yapacağı üzere, “cinsel baskının amacı otoriter düzene uyum saÄŸlayacak, tüm sefalet ve aÅŸağılamalarına raÄŸmen ona [otoriter düzene] tabi olacak bir bireyi ortaya çıkarmaktır … Sonuç özgürlük korkusudur, ve muhafazakar ve gerici bir zihniyettir. Cinsel baskı, yanlızca kitle halindeki bireyleri edilgen ve apolitik [ing. unpolitical] yaptığı bu süreç sayesinde deÄŸil, aynı zamanda da onun [bireyin] yapısı dahilinde aktif olarak otoriter düzeni destekleyecek çıkarları yaratarak, politik gericiliÄŸe yardımcı olur” [diye] yazarken cinsel baskıyı bu disipline edici sürecinin tam kalbine yerleÅŸtirmektedir.
İmparatorluk‘taki argümanları keza, İmparatorluk‘un “materyalist düşünceyi yenileyen ve kendisini toplumsal varlığın üretimi meselesi üzerinde saÄŸlam bir ÅŸekilde temellendiren, bize tam anlamıyla post-yapısalcı bir biyo-güç anlayışı sunan” diye bahsettiÄŸi, iki diÄŸer Foucaultçunun, yani Deleuze ve Guattari’nin çalışmalarından kaynaklanır. Hardt ve Negri de, otonomist Marksistlerin biyo-politik sürecin içindeki üretimin önemini tespit ettiklerini öne sürerler.
Bu, işçi sınıfının sadece yanlızca ortodoks Marksizmdeki [gibi] sanayi işçilerinden deÄŸil, ama aynı zamanda da emeÄŸiyle veya potansiyel emeÄŸiyle endüstriyel kenti (veya toplumsal fabrikayı) ortaya çıkaran ve devamlılığını saÄŸlayan herkesi içeren “toplumsal fabrika” kuramı üzerinde temellenmiÅŸtir. Bu ev kadınlarını, öğrencileri ve iÅŸsizleri de içine alır. İmparatorluk kapitalizmin sadece metaları deÄŸil, aynı zamanda öznellikleri [ing. subjectivities] de ürettiÄŸini öne sürer. Bu fikrin kendisi hiç de özgün deÄŸildir; herÅŸeyden önce Marks bile herhangi bir dönemdeki hakim fikirlerin yönetici sınıfların [fikirleri] olduÄŸunu gözlemlemiÅŸti. İmparatorluk‘un yapmayı amaçladığı ise, kapitalizmin üretken sürecinin kalbinde bu öznellikleri üretecek mekanizmaların bir kısmını ortaya koymaktır.
Bu öznellik üretimini İmparatorluÄŸun merkezine yerleÅŸtirdikleri için, [Hardt ve Negri]‘ye göre işçi sınıfının eski merkeziliÄŸinin, yani sanayi işçilerinin yerini “entelektüel, maddi olmayan ve iletiÅŸimsel emek gücü” almıştır. ABD’nde bile bilgisayar programcısından çok kamyon şöförünün olduÄŸuna iÅŸaret edilerek bu iddiaya karşı çıkılmıştır, ama İmparatorluk bugünkü sanayi iÅŸlerinin enformasyon teknolojisi tarafından yönetildiÄŸine iÅŸaret ederek bu eleÅŸtiriye karşı koyar. Detroit’in otomobil fabrikaları ortadan kaldırılmak yerine Meksika’ya kaydırılabilir, ama Meksika yerleÅŸen sanayi 1960′ların Detroit’inin yeniden yaratılacağı anlamına gelmez. Bunun yerine en son teknolojiyi kullanarak, enformasyon işçilerine dayandığı kadar montaj bandına da dayanan bir emek süreci ortaya çıkarmaktadır.
Bu argümanın daha ötesine geçerler; işçi sınıfının merkezi kaymıştır. Aslında günü geçmiÅŸ olarak [deÄŸerlendirdikleri] ‘işçi sınıfı’ kategorisini terk etmektedirler. Onlara göre proletarya büyümüştür, ama argümanlarında çokluk kategorisini kullanmaya baÅŸlarlar. Her ne kadar çoklukla ne demek istediklerini açıkça tanımlamasalar da, öyle gözüküyor ki bugünkü İrlandalı Troçkistlerin bir kısmının işçi sınıfı yerine “emekçi kesimler” demesine oldukça benzer bir anlamda kullanılmaktadır. Bu yeni terim gereksinimi Marksizmin suni bir üretisidir; ve özellikle de Marks’ın işçi sınıfını bir yandan köylülükten, öte yandan ise lümpen-burjuvaziden bağımsız ve onlara düşman olarak görmesinden [kaynaklanmaktadır]. Bu sanayi işçisi sınıf bugün Marks’ın yazdığı zamandakinden daha büyük olabilir, ama [sanayi işçisi sınıf] mücadelenin öncüsü proletaryanın parçalarından sadece birisidir.
Bu bizi kitabın en büyük falsolarından birisine geri getirir. Ulaşılan iyice sonuçlardan pekçoÄŸu ise, –örneÄŸin, ulusal kurtuluÅŸ mücadelelerinin ileriye yönelik hiçbir ÅŸey önermemesi– anarÅŸistlerin 170 yıl önce ulaÅŸtığı sonuçlardır. Benzer ÅŸekilde, anarÅŸistlerin “işçi sınıfı”nı çokluk olarak yeniden tanımlamasına gerek yoktur, çünkü biz daima işçi sınıfı [tanımının] Mark’ın dışarıda bıraktığı unsurları da içerdiÄŸini öne sürmüştük. Başında beri anarÅŸistler köylülüğün ve “lümpen-burjuvazi” olarak adlandırılanın işçi sınıfının bir parçası olduÄŸunu, ve hatta [işçi sınıfının] dışında kalmak veya [ona] düşman olmak yerine, zaman zaman da bu sınıfın öncüsünün bir parçası olduÄŸunu söyledik.
Belki de anarÅŸizm “günde iki defa doÄŸru saati gösteren bozuk durmuÅŸ saat” gibi doÄŸruyu göstermiÅŸtir, ancak ben bunun –I. Enternasyonal’in 1870′lerde bölünmesine yol açan– [benzer] argümanlar konusunda Marksizm’in yanlış bir yola saptığını ortaya koyduÄŸu düşünme eÄŸilimindeyim.
Aslında eleÅŸtirilerin birçoÄŸu Hardt ve Negri’yi anarÅŸist olarak adlandırmakta. Aslında, “devleti toplama kampları, gulaglar, gettolar ve benzerlerini üretmeye zorlayan büyük hükümet“in sonlanmasından memnun oldukları noktada, iÅŸte bu noktada anarÅŸist argümanlarla olan bariz benzerlikten bahsetmektedirler. Sonuçlarının açıkça anarÅŸizme çok yaklaÅŸtığı yerde, “üretken iÅŸbirliÄŸi aÄŸlarında ÅŸekillenen maddeselliÄŸinin [ing. materiality] görüş açısından, diÄŸer bir deyiÅŸle üretken olarak kurulan, ‘ortak bir özgürlük’ sayesinde ÅŸekillendirilen bir insanlık perspektifinden konuÅŸuyor (Plato’nun ebedi münazara ortakları Thrasymacus ve Callicles’in yaptığı gibi ) olmasaydık, anarÅŸist olurduk” diyerek argümanlarını anlamsızlaÅŸtırırlar.
Bu cümle keza yazarların zayıf oldukları noktalarda argümanlarının ve dillerinin nasıl belirginsizleÅŸtiÄŸinin iyi bir örneÄŸidir. Yunan felsefesine yapılan referansı bir kenara bıraksak bile, Hardt ve Negri’nin ne söylediÄŸini anlamak oldukça zor bir iÅŸ. Öyle gözüküyor ki anarÅŸizmin maddeci [materyalist] olmadığı gibi gülünç bir imada bulunuyorlar, ama bu kadar ihmalkar bir konumdan bilgilerini sergilemek için bu kadar aşırı uzunlukta [yazan] yazarlara inanmak oldukça zor.
Olumlu tarafta ise, otonomist Marksizmin en ilginç ve aslında en yenilikçi yanlarından birisi geleneksel solun sermaye ve işçi sınıfı arasındaki ilişkiye dair çözümlemesini baş aşağı döndürmesidir. Otonomist gelenekte, sermayeyi değişiklikleri zorlayan [şey] işçi sınıfı mücadelesinin başarısıdır. Kendi başına sermayenin hemen hemen hiçbir yaratıcı gücünün olmadığı konusunda ısrarcıdırlar. Her ne kadar durumu biraz abartsalar da; işçi sınıfının daima kapitalist modernleşmenin kurbanı olarak görülmesinin karşısında, genel resim içinde sermayenin işçi sınıfı mücadelesince modernleşmeye zorlanması [görüşünde] oldukça cesaret verici bir şey vardır.
Hardt ve Negri, bu olayda İmparatorluÄŸun geliÅŸmesinin işçi sınıfının sermayeye dayattığı bir ÅŸey olduÄŸunu öne sürerler. İmparatorluÄŸun geliÅŸirken geleneksel işçi sınıfı örgütlenmesinin zayıflatmasının tamiri kolay bir ÅŸey olduÄŸunu öne sürerler(örn., ulusal bir temelde sendikaların kapitalizmi sınırlandırma yetilerinin ellerinden alınması). Ancak onlar, birinci ve üçüncü dünya arasındaki engellerin parçalanmasıyla her iki tarafın birbirine yaklaÅŸmasının, [böylece de] sermayenin işçi sınıfını bölmek için kullandığı en güçlü silahlarının bir kısmını kaybetmesinin en önemli [geliÅŸme] olduÄŸunu iddia ederler. Britanya’daki sınıf iliÅŸkileri baÄŸlamında Cecil Rhodes’den alıntı yaparlar: “İç savaÅŸtan kaçınmak istiyorsanız, o halde emperyalist olmanız gerekir“.
Yani İmparatorluk emperyalizmin sona ermesi demekse eÄŸer, bu aynı zamanda sermayenin birinci dünya işçi sınıfının bazı kesimlerini satın almak üzere üçüncü dünya emeÄŸini kullanma yetisinin de sona ermesi demektir. BaÅŸka yerlerde de olduÄŸu üzere, bu gerçekten de bir takım ampirik kanıtlarla desteklenmesi gereken bir argümandır aslında. Büyük ÅŸehirlerde üçüncü ve birinci dünyanın giderek birbirinden sadece birkaç metre uzakta durduÄŸu inkar edilemez. Washington DC, dünyanın en zengin devletinin baÅŸkenti olarak tanındığı kadar, neredeyse evsizleri ve yoksulluÄŸuyla da tanınıyor. Mexico City’i ya da diÄŸer ‘üçüncü dünya’ ÅŸehirlerini ziyaret eden bir kimse, gecekondu mahallerinin ve yığınların korkunç yoksulluÄŸunun hemen yanıbaşında bulunan camdan gökdelenler ve bir grup azınlığın gözle görülür refahı karşısında ÅŸaşırıp kalır. Ama yine de batıdaki ve geri kalan yerlerdeki işçiler arasındaki ücret farklılıkları hala çok büyüktür.
Yukarıda [bahsedilenler] İmparatorluk‘un ilginç yönlerinden bazılarının kısa bir incelemesiydi. Ama belirttiÄŸim üzere, bu çok yoÄŸun bir kitap. Hardt ve Negri en başında İmparatorluk‘un baÅŸtan sona okunmasının amaçlanmadığını; orasını burasını kurcalamanın yeterince ödüllendirici olacağını söylüyorlar. Åžimdi de İmparatorluk‘un en zayıf alanına doÄŸru ilerleyelim; önerdikleri üzere [atlayarak] ilerleyebiliriz. Hardt ve Negri’nin bu kısımdaki önerilerinin zayıf olduÄŸunu, ancak bu aÅŸamada bunun kaçınılmaz olarak deÄŸerlendirdiklerini belirterek baÅŸlayalım iÅŸe. Her yeni ve baÅŸarılı muhalefetin kendi taktiklerini tanımlamasının gerekeceÄŸini söylüyorlar. Bir kere daha Marks’a dönerek, ÅŸuna iÅŸaret ediyorlar; “düşüncesinin belli bir aÅŸamasında, [ileriye doÄŸru] atılım yapmak ve kapitalist topluma karşı geçerli bir alternatif olarak komünizmi belirli kavramlar dahilinde izah etmek için, Marks’ın Paris Komününe ihtiyacı olmuÅŸtu“.
Bu olumlu programlarındaki zayıflıkları açıklamakta yeterli deÄŸil. Marks’ın komünden önceki tarihsel yazılarını karşılaÅŸtırmaları bile hatalı. Paris Komünü (1871), Marks’ı devrimci örgütlenme ve devlet konusundaki fikirlerini gözden geçirmeye zorlamıştır. Ama daha önceki anarÅŸist hareket [komünün] aldığı biçimi önceden tahmin etmiÅŸti.
1868′de şöyle yazmışlardı;
“Komünün örgütlenmesi baÄŸlamında ise, var olan barikatların bir federasyonu olacaktır; ve Devrimci Komünal Konsey her bir barikattan [seçilen] bir ya da iki delege, her sokaktan veya her mahalleden [seçilen] birer delege temelinde faaliyet gösterecektir; bu vekiller sınırlı bir vekaletle [yetkiyle], ve her zaman sorumlu [hesap sorulabilir] ve [vekilliÄŸi] iptal edilebilecek ÅŸekilde görevlendirilirler.
BaÅŸkent tarafından ortaya konulan örneÄŸi takip etmeleri; önce kendilerini devrimci çizgilerde yeniden örgütlenmeleri ve sonra da (kısıtlı vekalet verilmiÅŸ, sorumlu ve [vekilliÄŸi] iptal edilebilir ÅŸekilde görevlendirilmiÅŸ temsilciler görevlendirerek) gericiliÄŸi yenmeye muktedir olan devrimci bir gücü örgütlemek ve aynı ilkeler adına baÅŸkaldırmış olan birliklerin, komünlerin ve bölgelerin federasyonlarını teÅŸkil etmek üzere, saptanmış bir meclis yerine temsilcilerini göndermeleri için tüm bölgelere, komünlere ve birliklere bir çaÄŸrı yapılır“.
Bu ikincil bir mesele olarak görülebilir, ama İmparatorluk‘u okurken ulaşılan sonuçlar hareketimizin argümanlarıyla bu kadar uyumluyken bile anarÅŸist hareketin yazarlarının ve tarihinin göz ardı edilmesi oldukça çarpıcıdır. Belki de bunun sebebi basitçe anarÅŸizmin pekçok Marksist profesörce hedeflenen akademik bir ün kazanmayı ne hedeflemiÅŸ ne de baÅŸarmış olmasıdır. Ancak İmparatorluk‘u okuyan bir anarÅŸist için, bu ihmaller ancak devamlı bir sıkıntı kaynağı olarak tanımlanabilir.
Daha da önemlisi, yukarıdaki örnekler bizim de ilk anarÅŸistler gibi Hardt ve Negri’nin öne sürdükleri gelecekteki mücadele biçimleri hakkında daha ‘bilgili tahminler’ yapabileceÄŸimizi gösteriyor. Meksikalı Zapatistalara karşı yürütülen sınır kontrollerine karşı Avrupalı ve Kuzey Amerikalıların mücadeleleri bize gözle görülebilir bazı ipuçları vermekte. KüreselleÅŸme hareketinin ortaya çıkarak, militan eylem, doÄŸrudan demokrasi ve çeÅŸitlilik üzerine vurgu yapması ile beraber, olası örgütlenme yöntemleri de belirmeye baÅŸladı. İmparatorluk, Seattle’ın ardından tüm bunların tamamen açığa çıkmasından önce yazılmış olabilir, ama Seattle’dan önce bile ÅŸekillenmekte olan bu yeni hareket biçimleri –özellikle de Zapatistalar üzerine– birçok metin yazılmıştı. Siyasi arka planları biliniyorken, Hardt ve Negri’nin bu tartışmadan haberdar olmaları gerekirdi, bundan bahsetmemeleri biraz garip.
Bunları bir tarafa bırakırsak, İmparatorluk‘un en güçlü noktası, ortalıktaki sözde alternatiflerden bazılarını –özellikle de eski tip ulusal kapitalizme geri dönüşü amaçlayan küreselleÅŸme karşıtlığını veya de-küreselleÅŸmeyi– reddetmesidir. [Kitabın tam] yazıldığı sırada, ÅŸirketler küreselleÅŸmesine karşı hareket içinde yer alan reformist güçler Porte Allegre’de düzenlenen Dünya Sosyal Forumu’nda tam da bu tip bir de-küreselleÅŸme savunuculuÄŸunu yapıyorlardı. Bunun yerine Hardt ve Negri “İmparatorluÄŸun diÄŸer taraftan defedilmesi için uÄŸraşılma“lıyız diyorlar.
Kusurlarına raÄŸmen İmparatorluk, küreselleÅŸme etrafındaki hareketin anarÅŸist olmayan kesimleri arasında önemli bir rol oynayabilir. Bu kesimlerin çoÄŸu, ulus devlet dahilindeki bir çözümü ya da korumacılık dönemine geri dönüşü amaçlar gözüken daha eski Marksist kuÅŸağın kuramlarına bağımlıdırlar. Bu fikri öne süren akademisyenler, ‘hareketi’mizi çökertmek üzere ‘pencereleri kıranlar’ olarak [tanımladılarını] dışlamak isteyenlerin [fikirlerini kabul etmek] yerine, birkaç dost akademisyenin düzeltmelerini kabul etmeye daha yatkındırlar.
AnarÅŸistler genel olarak küreselleÅŸme karşıtı markasını reddederler. S26 [26 Eylül] Prag karşı zirvesine olan katkım anarÅŸist argümanın ana hatlarını sergiliyor: “… küreselleÅŸmenin asıl güçleri Salı günü (Prag 2000) IMF/DB zirvesinde toplanmıyorlar; onlar bugün burada (karşı zirvede) toplanıyorlar ve Salı günü öteki zirveyi bloke edecekler. Küresel hareket biziz; biz sermayenin deÄŸil, halkların hakları için mücadele ediyoruz ve aklı başında olan bir kimse için bu çok daha asli olmalıdır. ‘Küresel serbest ticaret’ için en çok bastıran hükümetler, sınırları etrafına devasa çitleri çeken ve insanların serbest hareketini engellemek için onbinlerce katili kiralayan hükümetlerdir“.
YerelleÅŸmeye dönüşü inkar edince, ne alternatif öne sürebilirler ki? Alternatiflerinin baÅŸlangıç noktası sıradışı bir tercih, St Augustine ve Roma’daki eski Hristiyan kilisesi. Eski Hristiyan kilisesinin Roma imparatorluÄŸunu devirmektense dönüştürmeyi amaçladığı yolla bir paralellikler buluyorlar. Hardt ve Negri, eski kilise gibi çeÅŸitliliÄŸi örgütleyecek peygambervari bir manifestoya gereksinimimiz olduÄŸunu öne sürüyorlar. Aynen Augustine gibi yapıcı bir ütopya inÅŸa etmeyi konuÅŸmamız gerektiÄŸini söylüyorlar; ama bizim ütopyamız hemen dünya üzerinde olacaktır. Åžunları yazarken, açıkça bugünün İmparatorluÄŸu için dersler çıkarmayı amaçlayarak Roma İmparatorluÄŸu’ndaki eski Hristiyanlık projesini yüceltiyorlar; “Hiçbir sınırlı topluluk emperyalist idareye karşı bir alternatif sunamaz ve baÅŸarılı olamaz; sadece bütün halkları ve bütün dilleri ortak bir yolculukta biraraya getiren evrensel, katolik topluluÄŸu bunu baÅŸarabilir“.
Dini betimleme söz konusu olunca, neredeyse tüm ortodoks Marksist yorumcuların felce uÄŸramış gibi olması gerçeÄŸi karşısında için için güldüklerinden şüpheye düşülebilir. Kitabın en son paragrafı, Assisili Saint Francis efsanesini yüceltmekle sola karşı bir provokasyon olarak anlaşılabilecek ÅŸeyleri içerir; “komünist militanlığın gelecekteki hayatını aydınlatmak için” . Sol yorumlarda tekrar tekrar tek başına öne çıkarılan baÅŸarılı bir kapanış cümlesi!
AnarÅŸistlere daha mutlu bir ÅŸekilde uyacak model Dünya Sanayi İşçileri [ing. Industrial Workers of the World, IWW] modelidir; “Wobbly [IWW üyeleri için kullanılan bir tabir] devamlı ajitasyon sayesinde, çalışan insanlar arasında aÅŸağıdan yükselecek ÅŸekilde birlikler [ing. associations] meydana getirir; ve onları örgütlerken ütopyacı düşüncenin ve devrimci bilginin oluÅŸmasına neden olur“. Burada yine kendi iddia ettikleri liberter tarihi kavramış olmalarındaki gerçek bir zayıflığı sergilerler; IWW tüm dünyayı örgütlemek isterken, “gerçekte ancak Meksika’ya kadar gidebilmiÅŸlerdir“. Aslında IWW, ABD’ndeki büyüklüğüne ve etkinliÄŸine ulaÅŸtığı Güney Afrika, Avustralya ve Åžili gibi yerler de dahil olmak üzere diÄŸer pekçok ülkede örgütlenmiÅŸtir. Ve IWW bu kadar kullanışlı bir modelse eÄŸer, onların [Hardt ve Negri'nin] IWW’nin bugün ne yaptığını –belki de IWW’nin pekçok ülkede var olduÄŸundan habersizler veya sadece onun tarihsel geçmiÅŸine bakıyorlar?– tartışmamaları tuhaf bir ÅŸey.
Hardt ve Negri, İmparatorluÄŸu göğüslemek üzere verilecek mücadelede merkezi olacak “karşı irade“yi tanımlamaya geçerler. İmparatorluÄŸa karşı direniÅŸte, onu yüz yüze karşılamaktansa ondan eksilmenin en etkili yol olacağını hesaplıyorlar. Bunun merkezinde “terk etmenin, [dışına] çıkışın ve göçebeliÄŸin” bulunduÄŸunu saptarlar. EÄŸer [burada] Bob Black’in sesinin yankısını duyuyorsanız, bunun sebebi onun bazı yazılarının 1970′lerin sonunda İtalya’daki otonomistlerin savunduÄŸu çalışmayı reddetme [fikrine] dayanıyor olmasıdır.
Tavsiye ettikleri mücadele yöntemlerinin bir kısmı oldukça gariptir. ÖrneÄŸin gövdenin parçalanması açıkçası, “aile hayatına, fabrika disiplinine, geleneksel cinsel yaÅŸamın düzenlemelerine ve benzerlerine uyum saÄŸlama yetisinden yoksun bir gövde” yarattığımızda etkili hale gelebilecek olan önemli bir stratejinin baÅŸlangıcını temsil etmektedir.
Ancak diğer önerilen yöntemler pek fazla inceleme gerektirmez. Emeğin hareketliliğinin [ing. labour mobility] kapitalizme karşı sıkça önemli bir silah olduğuna dikkat çekerler. Göçün, hareket etmek zorunda bırakılanlar için sıkça sefalet demek olduğunu vurgularlar. Ancak yine de, düşük ücretlerin [olduğu] bir bölgeyi terk etmekle insanların kapitalizme direndiklerinden bahsederler. Küresel kapitalizm belirli bazı bölgelerin düşük emek maliyetine sahip olduğu küresel bir dünyayı arzular, ama eğer o bölgedeki insanlar burayı terk ederlerse o zaman kapitalizm ucuz emek gücünü sağlamakta başarısız olur.
Bu, bugünkü göç etme kontrollerinin kaldırılması için verilen mücadeleyi daha belirgin bir odağa yerleştirir, ya da en azından bunlar için [var olan] bakış tarzına karşı anlamlı bir alternatif oluşturur. O zaman örneğin Avrupa Kalesi, amacı işçileri düşük gelir ve yaşam koşulları içine hapsetmeye uğraşmak olan, insanları dışarda tutmaktan ziyade içerde tutan bir duvar anlamına gelir.
Emek hareketliliÄŸinin devrimci etkilere sahip olduÄŸu yenice bir örneÄŸi ele alalım. (Emek hareketliliÄŸine karşı bir bariyer olan) Berlin duvarını alaÅŸağı eden, ve sonrasında ise Prag’a giden binlerce DoÄŸu Alman işçisiyle, ve Bayı’ya gitmek üzere veya sınırlar kapatıldığında çeÅŸitli elçiliklerin topraklarını iÅŸgal etmesiyle, bütün bir doÄŸu devlet kapitalizmini tetikleyen süreç. Bugün de Küba benzer sebeplerle göçü sıkı bir ÅŸekilde kontrol etmektedir.
İmparatorluk, yeni bir dünyanın inÅŸası için üç anahtar [niteliÄŸinde] taleple ortaya çıkar. Bunlar küresel vatandaÅŸlık hakkı ve “herkese toplumsal ücret ve garanti altına alınmış bir gelir [saÄŸlanması]“dır. Buna, öncelikli olarak üretim araçlarına uygulanan, ama aynı zamanda da bilgiye, enformasyona ve iletiÅŸime serbestçe eriÅŸime ve [onların] kontrolüne de uygulanan yeniden-onaylama [ing. re-approbation] hakkı eklenir.
Bu üç talep arasında, küresel vatandaÅŸlık talebi halihazırda küresel ama aynı zamanda da yerel bir sorun yaratmış olması açısından beni oldukça etkiliyor. Sınır kontrolleri olmaksızın serbestçe hareket etme hakkı için bütün dünyada ateÅŸli bir muhalefet sergileniyor. Bizler İrlanda’da, birinci dünyadaki herkes için yasal [ikamet] hakları mücadelelerine ve giriÅŸ [hakkı] kazanmak için Avrupa Kalesi’nin sınırlarında verilen mücadelelere aÅŸinayız. Sermaye insanların göç etmelerini kontrol etmeye ve hatta bundan kâr saÄŸlamaya çalıştıkça, dünya yüzeyindeki hemen hemen her sınırda bu mücadele tekrar tekrar yaratılıyor. Meksika’nın kuzey sınırında göçmenlere müdehale ABD tarafında yapılıyor, ama Guatemala ile olan güney sınırında ise Meksikalı ‘göçmen polis’ devriyelerine her arka yolda rastlanabiliyor.
‘Ne yapılmalı’ ÅŸeklindeki kapanış bölümünde, insan geleceÄŸin toplumunun hangi biçimi alacağına kitabın gerçekte hiç deÄŸinmediÄŸini gözlemekten kaçınamıyor. Bu konudan kaçınılması Marksist geleneÄŸin bir parçasıdır, ama yazarların tekrar tekrar ütopyacı görüşler için çaÄŸrıda bulunmaları ve peygambervari manifestoları veriliyken bu biraz tuhaf kaçmakta. Bu aslında daha önce bahsedilen zayıflığın aynısıdır; var olan muhalefet hareketleri çevresindeki bir tartışmanın hiç olmaması.
Sanırım buradaki sorun yine İmparatorluk‘un esinlendiÄŸi ve Negri’nin de devam ettirmeyi arzu ettiÄŸi Leninizm siyasi geleneÄŸidir. İktidardaki Lenin Rus devriminin ‘ütopiyacı denemelerinin’ baÅŸlangıçta ezildiÄŸini görmüştü. Fabrikalarda kendinden-yönetimin yerini “sosyalizmin çıkarları doÄŸrultusunda tek bir iradeye, … devrimin taleplerine sorgusuz sualsiz itaat edilmesi; yani, kitlelerin emek sürecinin liderlerinin yagane iradesine sorgusuz süalsiz itaat etmesi” aldı. İmparatorluk‘a bakarak post-İmparatorluk toplumunun karar alma yapılarının neye benzeyeceÄŸini söylemek oldukça zor. Ancak sosyalizmin 20nci yüzyıldaki baÅŸarısızlığının ardından, geleceÄŸin yeni ‘ütopist’ görüşlerini inÅŸa etmekte anahtar olan soru bu sorudur.
İmparatorluk okumaya deÄŸer mi? Benim bu soruya vereceÄŸim cevap, gerçekten de bu soruyu kimin sorduÄŸuna baÄŸlıdır. AnarÅŸistler açısından, fazla zamanınız yoksa veya post-modern jargona aÅŸina deÄŸilseniz, merakınızı gidermek üzere orasını burasını didiklemekten daha fazla yapmanın pek bir anlamı yok. İmparatorluk‘ta söylenenlerin çoÄŸu, anarÅŸist metinler yüzünden –genellikle de anlaşılması çok daha kolay bir ÅŸekilde ifade edilmiÅŸ olarak– size aÅŸina gelecektir.
Okumak için kısıtlı zamanı olanlar giriÅŸi, fasılı [ing. intermezzo, ara] ve son bölümü okuyabilirler –sayfa olarak kitabın %12’sini kapsayan bu bölümler geçen fikirlerin % 80′ini verecektir size. Genel olarak, İmparatorluk ilk bakışta yeni fikirlerle dopdolu gözükür, ancak sonrasında ise ‘İmparatorun çıplak olduÄŸu’ fikrine kapılıyorsunuz. En sonunda ise bir sürü jargonun arasına gömülüp kalmış mücevherler [buluyorsunuz].
Sanırım İmparatorluk‘un gerçek faydası, saygıdeÄŸer akademik bir Marksist metin olarak ÅŸu ya da bu nedenle ciddi olarak hiçbir anarÅŸist materyal okumamış bir sürü kiÅŸi tarafından alınacak olmasıdır. Ortalıkta küreselleÅŸme hareketinde aktif olanlarca –sıklıkla da Marksist ortodoksiye dayanan– söylenen bir sürü saçma sapan ÅŸey var. Bütün kusurlarına raÄŸmen İmparatorluk kesinlikle ortodoks deÄŸil ve bu tip insanları belli baÅŸlı temel varsayımlarını sorgulamaya zorlayacaktır. EÄŸer bu onların liberter, devlet karşıtı, anti-kapitalist kampın ÅŸu ya da bu kanadına yaklaÅŸmasıyla sonuçlanırsa, bu yanlızca olumlu bir ÅŸey olarak selamlanabilir.
Andrew Flood
Cevap Yaz