Marx ve AnarÅŸizm
filed in AnarÅŸizm on Eki.29, 2009
(1925)
I
Birkaç yıl önce, Friedrich Engels’in ölmesinin hemen ardından, Marksist topluluÄŸun önde gelen üyelerinden birisi olan Bay Eduard Bernstein dikkate deÄŸer bulgularıyla meslekdaÅŸlarını ÅŸaÅŸkına çevirdi. Bernstein, materyalist tarih yorumunun, Marksist artı deÄŸer ve sermayenin yoÄŸunlaÅŸması kuramının doÄŸruluÄŸu hakkındaki kuÅŸkularını kamuoyuna açıkladı. Diyalektik yönteme saldıracak kadar ileri giderek eleÅŸtirel bir sosyalizmden bahsetmenin imkansız olduÄŸu sonucuna vardı. İhtiyatlı birisi olan Bernstein, Marksist ruhbanlığın korkusuyla Engels’in ölümüne kadar keÅŸiflerini kendisine sakladı, ancak ölümünden sonra kamuoyuna açıkladı. Ancak aldığı bu tedbir bile onu kurtaramadı, her yönden saldırıya maruz kaldı. Kautsky bu itizaline [heresy, dince kabul edilmiÅŸ görüşlere aykırı bir görüş] karşı bir kitap yazdı, ve zavallı Eduard Hannover Kongresi’nde ahlakça zayıf, müzmin bir günahkar olduÄŸunu ve bilimsel çoÄŸunluÄŸun kararına boyun eÄŸeceÄŸini açıklamaya mecbur bırakıldı.
Her ÅŸeye karşın, Bernstein yeni bir vahiyle ortaya çıkmamıştı. Marksist öğretinin temellerine karşı ortaya koyduÄŸu mantık, marksist kilisenin inançlı bir havarisiyken bile vardı. Söz konusu argümanlar anarÅŸist yazından aşırılmıştı, burada dikkate deÄŸer yegane nokta bunları ilk defa çok tanınan bir sosyal demokratın kullanmasıydı. Aklı başında hiç kimse Berstein’ın eleÅŸtirisinin marksist kampta unutulmaz bir etki bıraktığını inkar etmeyecektir: Bernstein, Karl Marks’ın metafiziksel iktisadının en önemli temellerine darbe indirmiÅŸti, ve ortodoks marksizmin en saygıdeÄŸer temsilcilerinin ayaÄŸa kalkması ÅŸaşırtıcı deÄŸildi.
Daha önemli olan bir krizin tam ortasına denk elmeseydi, bunların hiçbirisi o kadar ciddi olmayacaktı. Neredeyse bir yüzyıl boyunca marksistler, Marks ve Engels’in sözde bilimsel sosyalizm denilen ÅŸeyin kaÅŸifleri oldukları fikrini ileri sürmekten geri durmadılar; ütopyacı sosyalistler ile marksistlerin bilimsel sosyalizmi arasında suni bir ayrım (yalnızca ikincilerin hayallerinde var olan bir ayrım) icat edildi. Almanca konuÅŸulan ülkelerde sosyalist yazın, her sosyal demokratın Marks ve Engels’in bilimsel keÅŸiflerinin saf ve son derece orijinal bir ürünü olarak kabul ettiÄŸi marksist kuramın tekeline sokulmuÅŸtu.
Ancak bu yanılsama da tarihe karıştı: modern tarihsel incelemeler, bilimsel sosyalizmin eski İngiliz ve Fransız sosyalistlerinden geldiÄŸini, ve Marks ile Engels’in baÅŸkaların beyinlerini aşırmakta usta olduklarını hiçbir soru iÅŸareti bırakmayacak ÅŸekilde saptadı. 1848 devrimlerinden sonra Avrupa’da feci bir gericilik baÅŸlamıştı: Kutsal İttifak, Fransa, Belçika, İngiltere, Almanya, İspanya ve İtalya’da oldukça zengin bir yazın üreten sosyalist düşünceyi boÄŸmak niyetiyle aÄŸlarını her ülkeye atmaya baÅŸlamıştı. Bu yazın, bu bilgisizlik taraftarlığı [obscurantism, bilimsel düşünceye karşı olma] döneminde neredeyse tamamen unutulmaya yüz tutmuÅŸtu. En önemli eserlerden birçoÄŸu, belli bazı halk kütüphanelerinin veya özel ÅŸahısların koleksiyonlarının sakinliÄŸinde sığınacak bir yer bulana deÄŸin tahrip edildi ve geriye sadece birkaç örnek kaldı.
Bu yazın ancak ondokuzuncu yüzyılın sonu ile yirminci yüzyılın başına doÄŸru yeniden keÅŸfedilebildi; ve bugünlerde, Fourier ile Saint Simon’u takip eden okulların eski yazılarında, veya Considerant, Demasi, Mey ve diÄŸer birçoklarının eserlerinde verimli fikirler bulunuyor. Tüm bu olguların sistematik bir modeliyle ilk defa ortaya çıkan eski arkadaÅŸlarımızdan birisi W. Tcherkesoff oldu: o, uzun süreden beridir Marks ile Engels’in entelektüel mirasına ait olarak görülen kuramların mucitlerinin onlar olmadığını gösterdi [01]; En ünlü marksist eserlerden bazılarının –örneÄŸin Komünist Manifesto– aslında Marks ile Engels’in Fransızcadan yaptıkları serbest çeviriler olduÄŸunu ispatlayacak kadar ileri gitti. Ve Tcherkesoff, ortaya çıkması Marks ve Engels’in broşürünün yazılmasının beÅŸ yıl öncesine denk düşen Victor Considerant’ın Demokrasi Manifestosu ile Komünist Manifasto arasında karşılaÅŸtırmalar yapma fırsatı bulmasının ardından, Komünist Manifesto‘ya yönelik iddialarının İtalyan sosyal demokratlarının merkezi yayın organı olan Avanti tarafından kabul edilmesiyle bir zafer kazandı [02] .
Komünist Manifesto bilimsel sosyalizmin ilk eserlerinden birisi olarak görülür; ve içeriÄŸi, marksizmin Fourier’i ütopyacı sosyalistler içinde sınıflandırması nedeniyle, bir “ütopyacı”nın yazılarından alınmıştı. Bu hayal edilebilecek en zalim ironilerden birisidir, ve hiç şüphe yok ki marksizmin bilimsel deÄŸeri için bir referans deÄŸildir. Victor Considerant, Marks’ın haberdar olduÄŸu en iyi sosyalist yazarlardan birisiydi: sosyalist olmadan önce bile ondan söz ediyordu. 1842′de Allgemeine Zeitung, Marks’ın baÅŸ editörlüğünü yaptığı Rheinische Zeitung‘a, komünizm taraftarı olduÄŸu suçlamasıyla saldırdı. Marks buna bir baÅŸ makaleyle cevap verdi: “Leroux’un, Considerant’ın eserleri gibi eserler ve herÅŸeyden öte Proudhon’un etkileyici kitabı yüzeysel bir ÅŸekilde eleÅŸtirilemez; eleÅŸtirilmeden önce uzun ve dikkatli bir ÅŸekilde incelenmeleri gerekir” [03].
Marks’ın entelektüel geliÅŸimi Fransız sosyalizminden oldukça etkilenmiÅŸti; ancak Fransa’daki tüm sosyalist yazarlar arasında, düşünceleri üzerinde en güçlü etkisi olan kiÅŸi P. J. Proudhon idi. Hatta Proudhon’un Mülkiyet Nedir? kitabının Marks’ın sosyalizmi kucaklamasına yol açtığı da gayet açıktır. [Bu kitaptaki] ulusal ekonomiye ve çeÅŸitli sosyalist eÄŸilimlere iliÅŸkin eleÅŸtirel gözlemler Marks’ın önünde yepyeni bir dünya açtı, ve Marks’ın zihni en çok da parlak [inspired, deha] Fransız sosyalistinin geliÅŸtirdiÄŸi artı deÄŸer kuramının etkisinde kaldı. Marksistlerimizin çok gurur duydukları muhteÅŸem “bilimsel keÅŸif” artı deÄŸer doktrininin kökenlerini Proudhon’un yazılarında bulabiliriz. Marks’ın, daha sonra İngiliz sosyalistleri Bray ve Thompson’u inceleyerek bazı deÄŸiÅŸiklikler yaptığı bu kurama aÅŸinalığı Proudhon sayesindeydi.
Marks hatta Proudhon’un muazzam bilimsel önemini açıkça teslim etmiÅŸti; ve, bugün baskısı tükenmiÅŸ özel bir kitapta Proudhon’un eseri Mülkiyet Nedir?‘den “Fransız proletaryasının ilk bilimsel manifestosu” diye bahseder. Marksizmin resmi temsilcileri akıl hocalarının eserlerini her dilde yaymak için her türlü çabayı gösterirken, bu eser marksistlerce ne yeniden basılmış, ne de baÅŸka bir dile tercüme edilmiÅŸtir. Bu kitap unutulmuÅŸtur ve sebebi de ÅŸudur: bunun basılması, Marks’ın anarÅŸizmin önde gelen kuramcısına yönelik daha sonra yazdıklarının saçmalığını ve alakasızlığını tüm dünyaya gösterecekti.
Marks yalnızca Proudhon’un ekonomiye iliÅŸkin fikirlerinden etkilenmekle kalmadı, aynı zamanda büyük Fransız sosyalistinin anarÅŸist kuramlarının etkisi altında kalarak, devlete karşı saldırdığı dönemdeki eserlerinden birisinde bunu Proudhon’un yaptığı tarzda yaptı.
II
Marks’ın bir sosyalist olarak evrimini ciddi bir ÅŸekilde inceleyen herkes, onu sosyalizme yönelten ÅŸeyin Proudhon’un çalışması Mülkiyet Nedir? olduÄŸunu kabul etmek zorundadır. Bu evrimin ayrıntıları hakkında tam bilgisi olmayanlar ve Marks ile Engels’in erken dönem sosyalist eserlerini okuma fırsatı olmayanlar için bu iddia yersiz ve olasılık dışı gözükecektir. Çünkü, Marks, daha sonraki eserlerinde Proudhon’dan sert ve alaycı bir ÅŸekilde bahseder, ve bu eserler sosyal demokrasinin defalarca basmayı seçtiÄŸi eserlerdir.
Bu yolla, Marks’ın başından itibaren Proudhon’un kuramsal bir karşıtı olduÄŸu, ve ikisi arasında hiçbir ortak zemin olmadığı ÅŸeklindeki inanç yavaÅŸ yavaÅŸ oluÅŸturuldu. Ve, gerçeÄŸi söylemek gerekirse, Marks’ın Komünist Manifesto‘da, Felsefenin Sefaleti‘nde veya Proudhon’un ölümünün hemen ardından Berlin’de Sozialdemokrat‘da yayınlanan anma yazısında Proudhon hakkında yazdıklarına bakılırsa aksini düşünmek imkansızdır.
Marks, Felsefenin Sefaleti‘nde, Proudhon’un fikirlerinin deÄŸersiz olduÄŸunu, onu ne bir sosyalist ne de bir politik iktisat [ekonomi politik] tenkitçisi olarak saymadığını göstermek amacıyla hiçbir ÅŸeyden sakınmadan Proudhon’a en aÅŸağılık ÅŸekilde saldırır.
“Bay Proudhon Avrupa’da özellikle yanlış anlaşılma talihsizliÄŸine maruz kaldığını söylüyor. Fransa’da, kötü bir iktisatçı olma hakkı vardır, çünkü iyi bir Alman felsefecisi olarak nam salmıştır. Almanya’da, kötü bir felsefeci olma hakkı vardır, çünkü en muktedir Fransız iktisatçılarından birisi olarak nam salmıştır. Aynı anda hem Alman hem de iktisatçı olarak, bu çifte hatayı protesto etmeyi arzuluyoruz.” [04]
Ve Marks daha da ileri gider: Hiçbir delil göstermeksizin Proudhon’u İngiliz iktisatçı Bray’in fikirlerini aşırmakla [plagiarise, baÅŸkasının fikirlerini kendi fikirleri gibi yazma, intihal] suçlar. Şöyle yazar:
“Bray’in kitabında [05] Bay Proudhon’un tüm geçmiÅŸteki, ÅŸimdiki ve gelecekteki eserlerinin anahtarını bulduÄŸumuza inanıyoruz.”
BaÅŸkalarının fikirlerini çok sık kullanan ve [yazdığı] Komünist Manifesto aslında Victor Considerant’ın Demokrasi Manifestosu‘nun bir kopyası olan Marks’ın baÅŸkalarını intihalle suçlaması ilginçtir.
Ancak gelin kaldığımız yerden devam edelim. Marks, Komünist Manifesto‘da, Proudhon’u bir muhafazakar, bir burjuva karakter olarak resmeder [06]. Sozialdemokrat‘da (1865) yazdığı anma yazısında ÅŸunları görebiliriz:
“Politik iktisadın katı bilimsel tarihinde, bu kitaptan (yani Mülkiyet Nedir?) bahsedilmeye nadiren layık olacaktır. Çünkü bu gibi sansasyonelist eserler, roman dünyasında oynadıkları rolün aynısını bilimlerde de oynarlar.”
Ve bu anma yazısında Marks, Felsefenin Sefaleti‘nde zaten dile getirdiÄŸi görüşünü, yani Proudhon’un bir sosyalist ve iktisatçı olarak deÄŸersiz olduÄŸu iddiasını yineler.
Marks tarafından Proudhon’a yöneltilen bu gibi suçlamaların ancak kendisi ile büyük Fransız yazarı arasında kesinlikle hiçbir ortak zemin varolmadığı sanısını, daha doÄŸrusu kanaatını yayabileceÄŸini anlamak zor deÄŸildir. Proudhon Almanya’da neredeyse hiç tanınmıyordu. 1840′lar civarında basılan eserlerinin Alman baskıları tükenmiÅŸti. Almanya’da yeniden basılan tek kitabı Mülkiyet Nedir? idi, ve o da az sayıda basılmıştı. Bu, Marks’ın bir sosyalist olarak erken dönem geliÅŸimine dair tüm izleri silebilmesini açıklar. BaÅŸlangıçta Proudhon’a karşı tavrının nasıl olduÄŸunu yukarıda görmüştük, ve çıkaracağımız sonuçlar iddialarımızı doÄŸrulayacak.
Alman demokrasisinin önde gelen gazetelerinden birisi olan Rheinische Zeitung‘un baÅŸ editörü olarak Marks, henüz kendisini sosyalist davaya adamamış olsa da Fransa’nın en önemli sosyalist yazarlarından haberdar olmuÅŸtu. Onun Victor Considerant, Pierre Lerroux ve Proudhon’dan bahsettiÄŸi bir alıntıya yukarıda yer vermiÅŸtik, ve Considerant ile Proudhon’un onu sosyalizme cezbeden akıl hocaları [mentor] olduÄŸu şüphesizdir. Hiç şüphe yok ki, Mülkiyet Nedir? Marks’ın sosyalist olarak geliÅŸimi üzerindeki baÅŸlıca etki kaynağıdır; bu nedenle, bahsedilen gazetede parlak Proudhon’dan “sosyalist yazarların en tutarlısı ve en zekisi” diye bahseder [07]. 1843′de, Prusya sansürü Rheinische Zeitung‘u susturur, Marks ülkeyi terk eder ve sosyalizme yöneliÅŸi de bu dönemde olur. Bu kayma, ünlü yazar Arnold Ruge’a yazdığı mektuplarda, ve Friedrich Engels ile ortaklaÅŸa yazdığı Kutsal Aile, EleÅŸtirel EleÅŸtirinin EleÅŸtirisi‘nde daha da fazla belirgindir. Kitap, Alman düşünür Bruno Bauer’in başını çektiÄŸi eÄŸilimle tartışmak amacıyla 1845′de piyasaya çıkar [08]. Kitap, felsefi konuların yanı sıra, aynı zamanda politik iktisat ve sosyalizmle de uÄŸraşır, ve bizi özellikle ilgilendirenler de bu kısımlardır.
Kutsal Aile, Marks ve Engels’in basılan tüm eserler arasında diÄŸer dillere çevrilmeyen ve Alman sosyalistlerinin yeniden basmadığı tek eserdir. Marks ve Engels’in edebi vasiyetinin uygulayıcısı olan Franz Mehring, Alman sosyalist partisinin desteÄŸiyle, aktif sosyalistler olarak ilk yıllarda diÄŸer eserlerle birlikte Kutsal Aile‘yi de basmıştır, bu doÄŸru; ancak, bu ilk basılmasından altmış yıl sonra yapıldı, ve ayrıca çalışan bir insan için çok pahalı olduÄŸu için yayınlanmasında uzmanlar dikkate alınmıştı. Bundan baÅŸka, Proudhon Almanya’da o kadar az biliniyordu ki, Marks’ın onun hakkında ilk ifade ettiÄŸi görüşleriyle daha sonrakiler arasında derin bir uçurum olduÄŸunun ancak çok az kiÅŸi farkına vardı.
Ve yine de kitap açık bir ÅŸekilde Marks’ın sosyalizminin geliÅŸimini ve Proudhon’un bu geliÅŸim üzerindeki güçlü etkisini gösterir. Marks, Kutsal Aile‘de, Marksistlerin daha sonra akıl hocalarına atfedecekleri tüm meziyetlerin Proudhon’da olduÄŸunu teslim ediyordu.
Buna iliÅŸkin olarak sayfa 36′da [Marks'ın] neler söylediÄŸine bakalım:
“Politik iktisada iliÅŸkin tüm bilimsel incelemeler özel mülkiyeti verili olarak kabul eder. Bu temel öncül onlara göre daha fazla incelemelerine gerek olmayan, su götürmez bir olgudur; aslında Say’in naifçe kabul ettiÄŸi gibi yalnızca “ACCIDENTELLEMENT” olarak [kaza sonucu, rastlantı eseri ortaya çıkan] bahsedilen bir olgudur [09]. Ancak Proudhon, ÖZEL MÜLKİYETİN politik iktisadının temellerine iliÅŸkin cesur, acımasız ve aynı zamanda bilimsel olan ilk incelemeyi yapar. Onun gerçekleÅŸtirdiÄŸi büyük bir bilimsel ilerlemedir, politik iktisadı devrimcileÅŸtiren ve ilk defa gerçek politik iktisat bilimini mümkün hale getiren bir ilerlemedir. Proudhon’un Mülkiyet Nedir?‘i, Sieyes’in What is Third Estate?‘inin modern siyaset için önemli olması kadar modern politik iktisat için önemlidir.”
Marks’ın bu sözlerini büyük anarÅŸist kuramcı hakkında daha sonra söyledikleriyle karşılaÅŸtırmak ilginç olacaktır. [Marks,] Kutsal Aile‘de, Mülkiyet Nedir?‘in özel mülkiyetin ilk bilimsel analizi olduÄŸunu ve milli ekonomi dışında ilk gerçek bilimin yapılmasını mümkün kıldığını söyler; ancak aynı Marks, Sozialdemokrat‘daki iyi bilinen anma yazısında ekonominin katı bilimsel tarihinde bu eserden bahsedilmesine bile gerek olmadığını iddia eder.
Bu türden bir çelişkinin arkasında ne yatmaktadır? Bu, sözde bilimsel sosyalizmin temsilcilerinin açıklığa kavuşturması gereken bir şeydir. Gerçek anlamda tek bir cevap vardır: Marks, gözden geçirdiği bir kaynağı saklamak istemiştir. Bu soru üzerine çalışma yapan ve partizanca bağlılığın altında ezilmemiş olan herkes bu açıklamanın hayali olmadığını kabul etmelidir.
Ancak gelin Marks’ın Proudhon’un tarihsel önemine iliÅŸkin neler dediÄŸine bir kere daha kulak verelim. Aynı eserin 52. sayfasında ÅŸunları okuyabiliyoruz:
“Proudhon yalnızca proletarların çıkarları doÄŸrultusunda yazmamıştı, o aynı zamanda bir proletar, bir ouvrier [işçi, iÅŸ yapan] idi. Eseri Fransız proletaryasının bilimsel manifestosudur.”
Burada, görebileceÄŸimiz üzere, Marks, oldukça açık bir ÅŸekilde, Proudhon’un proletarya sosyalizminin taraftarı olduÄŸunu, ve eserinin Fransız proletaryasının bilimsel manifestosunu temsil ettiÄŸini ifade ediyor. Öte yandan, Komünist Manifesto‘da ise Proudhon’un muhafazakar, burjuva sosyalizminin canlı bir simgesi [incarnation] olduÄŸu konusunda bizi temin ediyor. Bundan daha keskin bir karşıtlık olabilir mi? Kime inanacağız, Kutsal Aile‘nin Marks’ına mı, yoksa Komünist Manifesto‘nun yazarına mı? Ve bu farklılık [çeliÅŸme] nasıl oluyor? Kendi kendimize bir kere daha sorduÄŸumuz bir soru bu, ve doÄŸaldır ki cevabı da eskisinin aynısı: Marks, Proudhon’a borçlu olduÄŸu ÅŸeyleri herkesten gizlemek istemiÅŸti, ve bu amaca hizmet edecek her araç mübahtı. Olası baÅŸka bir açıklama yok; Marks’ın daha sonra Bakunin’le çatışmasında kullandığı araçlar, seçiminde pek de vicdanlı davranmadığının kanıtıdır.
“Bir yandan idarenin amacı ile iyi niyeti arasındaki, öte yandan ise bunun araçları ve olanakları arasındaki çeliÅŸki, –[devlet] kendi kendini sona erdirmedikçe— devlet tarafından sona erdirilemez, çünkü o bu çeliÅŸkiye dayanmaktadır. Devlet, kamusal ile özel yaÅŸam arasındaki çeliÅŸkiye, genel çıkarlar ile özel çıkarlar arasındaki çeliÅŸkiye dayanır. Bu nedenle, idare kendisini resmi ve olumsuz bir faaliyetle sınırlamalıdır, çünkü sivil yaÅŸamın ve emeÄŸin baÅŸladığı yerde idarenin iktidarı sona erer. Aslında, bu sivil yaÅŸamın, bu özel mülkiyetin, bu ticaretin, bu sanayinin, çeÅŸitli yurttaÅŸ çevrelerinin bu ortaklaÅŸa yaÄŸmasının toplumsal iliÅŸkileri engelleyen [unsocial] mizacından kaynaklanan sonuçlarla karşı karşıyayken, tüm bu sonuçlarla karşı karşıyayken, [kifayetsizlik, iyi bir ÅŸey yapmaya gücü yetmeyen anlamında] iktidarsızlık idarenin doÄŸal yasasıdır. Bu parçalanma, bu ÅŸerefsizlik, sivil toplumun bu köleliÄŸi modern devletin dayandığı doÄŸal temeldir –aynen köleci sivil toplumunun antik toplum devletinin dayandığı doÄŸal temel olması gibi. Devletin varlığı ile köleliÄŸin varlığı birbirinden ayrılamaz. Antik devlet ve antik kölelik, bu apaçık klasik karşıtlar; modern devlet ile modern ticari dünyanın, bu ikiyüzlü Hristiyan karşıtların, sıkı sıkıya birbirlerine perçinlenmesi kadar perçinlenmemiÅŸti.”
Marks’ın daha sonraki öğretileri baÄŸlamında fazlasıyla acayip gözüken, devletin mizacına iliÅŸkin özünde anarÅŸist olan bu eleÅŸtiri, onun erken dönem sosyalist evrimindeki anarÅŸistik köklerin açık bir delilidir. Söz konusu makale, Proudhon’un devlet eleÅŸtirisinin –ilk olarak ünlü kitabı Mülkiyet Nedir?‘de ortaya konan eleÅŸtirisi– kavramlarını yansıtmaktadır. Bu ölümsüz eser, [Marks'ın] sosyalist faaliyetinin ilk dönemlerini reddetmeye yönelik göstermiÅŸ olduÄŸu tüm çabaya karşın –üstelik de bunu soylu yöntemlerle yapmamıştır, Alman komünist evrimi üzerinde belirleyici bir etki yapmıştı. Tabii ki, bu konuda marksistler ustalarını destekler, ve böylece de, Marks ile Proudhon arasındaki ilk iliÅŸkilere dair yanlış bir tarihsel görüş yavaÅŸ yavaÅŸ inÅŸa edilir.
Özellikle Almanya’da, çünkü Proudhon orada neredeyse tanınmamaktadır, bu konudaki en katıksız maksatlı yanlış tanıtımlar bile ortalıkta dolaÅŸabiliyor. Ancak, eski sosyalist yazarların önemli eserleri daha fazla bilinir oldukça, bilimsel sosyalizmin –marksist okulun muazzam “ünü”nden ve ilk dönemlere ait sosyalist yazını unutulmaya mahkum eden diÄŸer etkenlerden ötürü– uzunca bir süre unutulmuÅŸluÄŸa terk edilen “ütopyacılar”a ne kadar çok ÅŸey borçlu olduÄŸu da daha fazla anlaşılacaktır. Marks’ın en önemli öğretmenlerinden birisi ve onun daha sonraki geliÅŸiminin temellerini hazırlayan kiÅŸi, yasalcı sosyalistlerin fazlasıyla iftira attığı ve yanlış anladığı anarÅŸist Proudhon’dan baÅŸkası deÄŸildi.
III
Marks’ın bu dönemdeki siyasi yazıları, örneÄŸin Paris’teki Vorwaerts‘de basılan makalesi, onun Proudhon’un düşüncesinden ve hatta anarÅŸist fikirlerden ne kadar etkilenmiÅŸ olduÄŸunu gösterir.
Vorwaerts, Fransız baÅŸkentinde Heinrich Bernstein’in yönetimi altında 1844′de ortaya çıkan bir süreli yayındı. İlk baÅŸlarda yalnızca liberal bir görünüşe sahipti. Ancak daha sonra, Anales Germano Francaises‘in ortadan kaybolmasının ardından, Bernstein, ilk [derginin] katılımcılarıyla kendisini sosyalizm davasına kazandıran bu sonraki [derginin katılımcıları] arasında baÄŸlantı kurdu. Bundan sonra da Vorwaerts sosyalizmin resmi sözcüsü haline geldi, ve aralarında Bakunin, Marks, Engels, Heinrich Heine, Georg Herwegh vb. kimselerinin olduÄŸu kiÅŸiler katkılarını A. Ruge’nin bu son dönem yayınına yaptılar.
63. sayıda (7 AÄŸustos 1844) Marks, “‘Prusya Kralı ve Sosyal Reform’ Makalesi Üzerine EleÅŸtirel Notlar” baÅŸlıklı bir polemik çalışması yayınladı. Bu yazıda, devletin mizacını inceliyor, onun toplumsal sefaleti azaltmak ve yoksulluÄŸu ortadan kaldırmaktaki tam kifayetsizliÄŸini gösteriyordu. Yazarın makalesi boyunca belirttiÄŸi fikirler, Proudhon, Bakunin ve diÄŸer anarÅŸizm kuramcılarının bu baÄŸlamda belirttikleri düşüncelerle tamamen uyum içinde olan anarÅŸist fikirlerdi. Okuyucular, Marks’ın çalışmasından yapacağımız ÅŸu alıntıdan kendileri bir yargıya varabilirler:
“Devlet … toplumsal illetlerin kaynağını asla ‘devlet ve toplumun sistem’de görmez. Siyasi partilerin olduÄŸu yerde, her parti, her türden kötülüğün köklerini kendisinde deÄŸil devletin dümenini elinde tutan karşı partide görür. Radikal ve devrimci siyasetçiler bile kötülüğün kökünü devletin temel mizacında deÄŸil, kendilerinin baÅŸka bir devlet biçimiyle deÄŸiÅŸtirmek istedikleri belirli bir devlet biçiminde görür.
Siyasi bakış açısına göre, devlet ile toplumun sistemi iki farklı şey değildir. Devlet, toplumun sistemidir. Devlet toplumsal kusurların varlığını kabul ettiği ölçüde, bunların sebeplerini ya hiçbir insan erkinin kontrol edemediği doğa kanunlarında, veya devlete dayanmayan özel yaşamda, veyahut da kendinin bağlı olmadığı idarenin uygunsuz faaliyetinde görür. Böylece, İngiltere yoksulluğun sebebini doğa yasasında görür, ki buna göre nüfus daima geçim araçlarının üzerinde olmalıdır. Öte yandan, İngiltere dilenciliği yoksulların kötü niyetleriyle açıklar, aynen Prusya Kralının bunu zenginlerin Hristiyanlığa aykırı duygularıyla açıklaması gibi, aynen onu mülk sahiplerinin şüphelenilen karşı-devrimci mentalitesiyle açıklayan konvansiyon gibi. Bu nedenle, İngiltere yoksulları cezalandırır, Prusya Kralı zenginlerin kulaklarını çeker, konvansiyon mülkiyet sahiplerinin kellerini uçurur.
Son olarak, her devlet sebebi idarenin tesadüfi veya kasıtlı noksanlıklarında arar, ve bu nedenle de onun hastalıklarının çaresini idarenin alacağı önlemlerde görür. Neden? Çünkü idare devletin örgütleyici faaliyetidir de ondan.”
IV
Karl Marks, 20 Temmuz 1870′de, Friedrich Engels’e ÅŸunları yazıyordu:
“Fransızların büyük bir yenilgiye [köteÄŸe] ihtiyaçları var. EÄŸer Prusyalılar zafer kazanırlarsa, devlet gücünün merkezileÅŸmesi Alman işçi sınıfının merkezileÅŸmesi açısından yararlı olacaktır; dahası, Alman üstünlüğü Batı Avrupa işçi hareketinin ağırlık merkezini Fransa’dan Almanya’ya kaydıracaktır. Ve, Alman işçi sınıfının kuramda ve örgütlenmede Fransızlardan üstün olduÄŸunu görmek için hareketin 1866 ile bugünkü [durumunun] karşılaÅŸtırmasını yapmak yeterli olacaktır. [Almanya'nın] dünya sahnesinde Fransızlara hakim olması aynı zamanda bizim kuramımızın Proudhon ve benzerlerininkine hakim olması anlamına gelecektir.“
Marks haklıydı: Almanya’nın Fransa karşısındaki zaferi Avrupa işçi hareketi tarihinde yeni bir yönelim anlamına geldi. Latin ülkelerinin devrimci ve liberal sosyalizmi, yerini marksizmin devletçi, anti-anarÅŸist kuramına bırakarak, sahnenin dışına itildi. Aslında teolojik bir ifade ÅŸekli türlüsünden ve kaderci bir sofizmden [sophism, bir ÅŸeyi yanlış varsayımlara dayanarak oluÅŸturma] daha fazlası deÄŸilken toplumsal gerçekliÄŸin tüm bilgisine sahip olduÄŸunu iddia eden yeni bir demirden dogmatizm, canlı, yaratıcı sosyalizmin geliÅŸimini kesintiye uÄŸrattı; onu gerçekten sosyalist olan düşüncenin mezarlığına dönüştü.
Fikirlerle birlikte sosyalist hareketin yönetemleri de deÄŸiÅŸti. Proganda ve –enternasyonalistlerin geleceÄŸin toplumunun embriyosu ve üretim ile deÄŸiÅŸim araçlarının toplumsallaÅŸtırılmasına uygun organlar olarak deÄŸerlendirdikleri– ekonomik mücadelenin örgütlenmesi amaçlı devrimci grupların yerini sosyalist partilerin, proletaryanın parlamenter temsilinin aldığı bir çaÄŸ geldi. YavaÅŸ yavaÅŸ işçilerin toprağı ve atölyeleri ele geçirmeye yönlendiren eski sosyalist eÄŸitim unutuldu; en yüksek ülkü olarak siyasi iktidarın ele geçirilmesini hedefleyen yeni bir parti disiplini bunun yerini aldı.
Marks’ın önemli muhalifi Bakunin, pozisyondaki bu kaymayı açık bir ÅŸekilde gördü, ve keder dolu kalbiyle Almanya’nın zaferi ve Komün’ün düşmesiyle Avrupa’da yeni bir tarih sayfası açıldığını tahmin etti. Fiziksel olarak tükenmiÅŸ ve yüzünde ölüm okunurken, 11 Kasım 1874′de ÅŸu önemli satırları Ogarev’e yazdırdı:
“Militarizm, polis yönetimi ve finans tekelinin Yeni Devlet adı altında tek bir sistem içinde kaynaÅŸmasından baÅŸka bir ÅŸey olmayan olan Bismarskçılık her yeri fethediyor. Ancak, belki on veya onbeÅŸ yıl içerisinde insan türünün istikrarsız evrimi bir kere daha zafer yollarını aydınlatacak.” Bu olayda Bakunin hatalıydı, dünyanın yaÅŸadığı feci bir kıyametin tam ortasında Birmarskçılık’ın devrileceÄŸi zamana kadar yarım yüzyıl geçmesi gerekeceÄŸini hesaplayamamıştı.
V
1871′deki Almanya’nın zaferi ile Komün’ün düşmesinin eski Enternasyonal’in yok olmasının iÅŸaretleri olması gibi, 1914′ün Büyük Savaşı da siyasi sosyalizmin iflasının ifÅŸa edilmesi oldu.
Ve ardından, ancak eski sosyalist hareket hakkındaki tam bir cehaletle açıklanabilecek olan garip ve zaman zaman gerçekten de gülünç derecede acayip bir şey oldu.
BolÅŸevikler, bağımsızlar, komünistler ve benzerleri, hiç durmaksızın, eski sosyal demokrasinin varislerini marksizmin ilkelerinin saflığını utanç verici bir ÅŸekilde kirletmekle suçladılar. Onları, hem sosyalist hareketi burjuva parlamentarizminin bataklığına saplamakla, hem de Marks ile Engels’in Devlet’e, vs. vs. ÅŸeylere karşı tavırlarını yanlış yorumlamakla suçladılar. BolÅŸeviklerin ruhani lideri Nikolay Lenin suçlamalarını saÄŸlam bir temele oturtmaya çalışarak, müritlerine göre marksizmin gerçek ve saf bir yorumlaması olan ünlü kitabı Devlet ve Devrim‘i yazdı. Lenin, mükemmel bir ÅŸekilde düzenlenmiÅŸ alıntı seçimleriyle, “bilimsel sosyalizmin kurucuları”nın her zaman demokrasinin ve parlamenter bataklığın açık düşmanları olduklarını, ve onların tüm çabalarının hedefinde devletin yok edilmesi olduÄŸunu göstermeye çalışır.
Lenin’in bunu ancak yakın bir zamanda, tüm beklentilerin aksine partisinin Kurucu Meclis seçimlerinde azınlıkta kalmasının ardından keÅŸfettiÄŸi unutulmamalıdır. O zamana kadar, BolÅŸevikler de aynen diÄŸer partiler gibi seçimlere katılıyor, demokrasinin ilkeleriyle çatışmamaya dikkat ediyorlardı. 1917′deki son Kurucu Meclis seçimlerine, ezici bir çoÄŸunluk elde etmek ümidiyle tantanalı bir programla katılmışlardı. Ancak, tüm bunlara karşın kendilerini azınlıkta bulduklarında, Lenin’in kiÅŸisel olarak kendisini haklı çıkarmak için Devlet ve Devrim‘i yazmasıyla birlikte, demokrasiye karşı savaÅŸ açtılar ve Kurucu Meclis’i dağıttılar.
VI
Hiç şüphesiz ki, Lenin’in iÅŸi kolay deÄŸildi: bir yandan, anarÅŸistlerin anti-devletçi eÄŸilimlerine karşı cüretkar tavizler vermek zorundaydı, öte yandan ise, tavrının hiç bir ÅŸekilde anarÅŸist olmadığını, tamamen marksist olduÄŸunu göstermek zorundaydı. Bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak, eseri saÄŸlıklı insan düşüncesinin tüm mantığına aykırı olan hatalarla doludur. Marks’da olduÄŸu varsayılan anti-devletçi eÄŸilimi mümkün olduÄŸunca vurgulama arzusuna iliÅŸkin bir örnek bunu göstermeye yeterli olacaktır; Lenin, Marks’ın asalak devleti yok etmeye baÅŸlayan Komün’e verdiÄŸi desteÄŸi gösteren Fransa’da İç SavaÅŸ‘dan ünlü pasajı aktarır. Ancak Lenin Marks’ın bunu söylerken, o zaman oldukça ÅŸiddetli bir çatışma içinde olduÄŸu Bakunin’in destekçilerine karşı tavizler vermek zorunda kaldığını, daha önce söyledikleriyle açık bir çeliÅŸki içinde olduÄŸunu hatırlama zahmetine katlanmaz.
Ve belli baÅŸlı sosyalistlere sempati duyduÄŸundan kuÅŸku edilemeyecek olan Franz Mehring bile son kitabı Karl Marks‘da bunun bir taviz olduÄŸunu kabul etmek zorunda kalmış, şöyle demiÅŸti: “Bu eserdeki ayrıntılar ne kadar gerçek olursa olsun, içindeki düşüncenin Marks ile Engels’in çeyrek yüzyıl önce Komünist Manifesto‘nun [yazılmasından] beridir savundukları tüm görüşlerle çeliÅŸkili olan ÅŸeyler içerdiÄŸine şüphe yoktur.”
Bakunin o zaman ÅŸunları söylerken haklıydı: “Silahlı isyan içindeki Komün’ün resmi o kadar etkileyiciydi ki, Paris devriminin fikirlerini tamamen alt üst ettiÄŸi marksistler bile Komün’ün eylemlerini saygıyla selamlamak zorunda kalmışlardı. Bundan daha fazlasını da yaptılar; mantığa ve bilinen kanaatlerine tamamen aykırı bir ÅŸekilde kendilerini Komün ile iliÅŸkilendirmek, onun ilke ve özlemlerini kabullenmek zorunda kaldılar. Bu komik, ancak gerekli bir karnaval oyunuydu. Çünkü Devrim öyle bir çoÅŸkunluk yaratmıştı ki, dogmalarının fildiÅŸi kulesine geri çekilmeye çalışmış olsaydılar her yerde reddedilecek ve kabul görmeyeceklerdi.”
VII
Lenin bir baÅŸka ÅŸeyi, bu konuda kesinlikle birincil derece önemli olan bir ÅŸeyi daha unutmuÅŸtu. O da ÅŸuydu: eski Enternasyonal’in örgütlerini parlamenter faaliyete yönelmeye zorlayanlar, ve böylece de sosyalist işçi hareketinin toptan parlamenter faaliyetin batağına saplanmasından doÄŸrudan sorumlu olanlar bizzat Marks ile Engels idi. Enternasyonal, her ülkedeki örgütlü işçileri, nihai hedefi işçilerin ekonomik kurtuluÅŸu olan büyük bir sendika içerisinde toplamaya yönelik ilk giriÅŸimdi. Düşünce ve taktiklerinde farklılaÅŸan çeÅŸitli seksiyonlar varken, birlikte çalışma koÅŸullarının tespit edilmesi ve çeÅŸitli seksiyonların her birinin tam özerkliÄŸini ve bağımsız otoritesinin kabul edilmesi zorunluydu. Bu yapılırken, Enternasyonal tüm ülkelerde güçlü bir ÅŸekilde büyüdü ve serpildi. Ancak, Marks ile Engels’in farklı ulusal federasyonları parlamenter faaliyete doÄŸru itelemeye baÅŸladıkları anda durum tamamen deÄŸiÅŸti; bu ilk defa, aÅŸağıdaki ÅŸartları içeren önergenin onaylanmasını saÄŸladıkları acıklı 1871 Londra konferansında gerçekleÅŸti:
“İşçi sınıfının, mülk sahibi sınıfların bu kollektif gücü karşısında, kendisini mülk sahibi sınıfların kurduÄŸu tüm eski partilerin dışında ve onlara karşı olan bir siyasi parti içinde birleÅŸtirmesi haricinde hareket edemeyeceÄŸi; Toplumsal Devrim’in zaferini ve bunun nihai amacı olan sınıfların ortadan kaldırılmasını güvence altına almak için işçi sınıfının siyasi bir parti içerisinde yapılanmasının mutlaka zorunlu olduÄŸu; işçi sınıfının ekonomik mücadeleleriyle halihazırda etkilediÄŸi kuvvetlerin bileÅŸiminin aynı zamanda onun toprak sahipleri ile kapitalistlerin siyasi gücüne karşı mücadelesinde bir kaldıraç olarak hizmet etmesi gerektiÄŸi düşünülürse, Konferans Enternasyonal üyelerine ÅŸunu hatırlatır: işçi sınıfının militan durumunda, ekonomik hareket ile siyasi eylem ayrılmaz ÅŸekilde birbiriyle birleÅŸiktir.”
Enternasyonal’deki tek bir seksiyonun veya federasyonun böyle bir önergeyi benimsemesi oldukça olasıydı, çünkü üyelerinin buna göre davranması üyelerinin sorumluluÄŸunda olacaktı; ancak Yürütme Konseyi’nin bunu, özellikle de Genel Kongre’ye sunulmamış bir konuyu Enternasyonal’in üye gruplarına dayatması açıkça Enternasyonal’in ruhuna karşı keyfi bir hareketti ve kaçınılmaz olarak tüm bireyci ve devrimci unsurların enerjik protestolarına neden oldu.
Utanç verici 1872 Hague kongresi, –çeÅŸitli seksiyonları siyasi iktidarın ele geçirilmesi için savaÅŸmakla yükümlü kılan madde dahil olmak üzere– Enternasyonal’i bir seçim aygıtına dönüştürerek Marks ile Engels’in emeklerini taçlandırdı. Bu nedenle, Marks ile Engels, emek hareketi için tüm zararlı sonuçlarıyla birlikte Enternasyonal’i bölmekten suçludurlar, ve siyasi eylem yoluyla Sosyalizmin durgunluÄŸa girmesinden ve dejenere olmasından sorumlu olanlar da yine onlardır.
VIII
1873′de İspanya’da devrim patlak verdiÄŸinde, neredeyse tamamı anarÅŸist olan Enternasyonal üyeleri burjuva partilerinin taleplerini dinlemeyerek, toplumsal devrimin ruhuna uygun bir ÅŸekilde toprak ve üretim araçlarının ele geçirilmesi yolunu izlediler. Alcoy, San Lucar de Barrameda, Seville, Cartagena ve baÅŸka yerlerde kanla boÄŸulması gerekecek genel grevler ve isyanlar patlak verdi. Cartagena limanı daha uzun bir süre dayandı, Prusya ve İngiltere savaÅŸ gemilerinin ateÅŸi altında düşene kadar devrimcilerin elinde kaldı. O zaman, Engels, kuvvetlerini Cumhuriyetçilerle birleÅŸtirmek istememelerini gündeme getirerek, Volksstaat’da İspanyol Bakunincilerine karşı ÅŸiddetli bir saldırıya geçti. Yeterince uzun yaÅŸabilmiÅŸ olsaydı, acaba Engels, Rusya ve Almanya’daki müritlerini nasıl eleÅŸtirecekti!
MeÅŸhur 1891 Kongresi’nin ardından “Gençler” denilen liderler, Lenin’in “oportünistler”e ve “kautskyciler”e yapacağı suçlamaların aynısıyla Alman sosyal demokrat partisinden ihraç edilince, Berlin’de kendi gazetesi (Der Sozialist) olan ayrı bir parti kurdular. BaÅŸlarda, hareket aşırı dogmatikti ve düşüncesi bugünkü komünist partininkiyle neredeyse aynıydı. ÖrneÄŸin eÄŸer Teistler’in Parlamentarizm ve İşçi Sınıfı kitabı okunursa, Lenin’in Devlet ve Devrim‘indeki fikirlerin aynılarıyla karşılaşılır. Rus BolÅŸevikleri ve Alman komünist partisi üyeleri gibi, o zamanın bağımsız sosyalistleri de demokrasi ilkelerini kabul etmiyor, ve marksizmin reformist ilkeleri temelinde burjuva parlamentolarda herhangi bir ÅŸekilde yer almayı reddediyordu.
Peki Engels, komünistler gibi Sosyal Demokrat Parti’nin liderlerini marksizme ihanet etmekle suçlayan bu “Gençler” hakkında ne diyordu? Ekim 1891′de Sorge’ye yazdığı mektupta, yaÅŸlı Engels ÅŸu nazik yorumlarda bulunuyordu: “Mide bulandırıcı Berlinliler suçlayıcılar olmak yerine suçlananlar haline geldiler; ve sefil korkaklar gibi davranmalarından ötürü bir ÅŸey yapmak istiyorlarsa bunu partinin dışında yapmak zorunda bırakıldılar. Hiç şüphesiz ki insanlarımız arasında çalışmak isteyenlerin içerisinde polis domuzları ve gizli-anarÅŸistler var. Onların yanısıra, birçok da ahmak, kandırılmış öğrenci ve her türden küstah ÅŸarlatan da var. Hepsini toplasan yaklaşık ikiyüz kiÅŸi.” Engels’in, “marksist ilkelerin muhafızları” olduklarını iddia eden günümüz “komünistler”ini hangi tutkulu tanımlamalarla onurlandıracağını bilmek ilginç olurdu.
IX
Eski sosyal demokrasinin yöntemlerini karakterize etmek imkansızdır. Bu konuda Lenin’in söyleyecek tek bir sözü bile yoktur, ve Alman dostlarının ise hiç yoktur. Sosyalistlerin çoÄŸunun, onların marksizmin gerçek temsilcileri olduÄŸunu söyleyen bu ayrıntıyı hatırlaması gereklidir; tarih bilgisine sahip herhangi birisi onlarla aynı fikirde olacaktır. İşçi sınıfına parlamenter eylemi dayatan ve Alman sosyal demokrat Partisi tarafından takip edilen yolu saptayan marksizmdi. Ancak bu anlaşıldığı zaman, TOPLUMSAL KURTULUÅžUN YOLUNUN, MARKSİZMİN MUHALEFETİNE RAÄžMEN, BİZİ ANARŞİZMİN MUTLU TOPRAÄžINA GETİRECEĞİ fark edilecektir.
DİPNOTLAR
[01] W. Tcherkesoff: Peges d’Histoire socialiste; les precuseurs de l’Internationale.
[02] “Il Manifesto della Democrazia” baÅŸlıklı makale ilk defa Avanti‘de yayınlanmıştı! (Yıl 6, sayı 1901, 1902).
[03] Rheinische Zeitung, sayı 289, 16 Ekim 1842.
[04] Marks: The Poverty of Philosophy, önsöz.
[05] Bray: Labour’s Wronszs and Labour’s Remedy, Leeds, 1839.
[06] Marks ve Engels: The Communist Manifesto, s. 21.
[07] Rheinische Zeitung, 7 Ocak 1843.
[08] B. Bauer, (ondokuzuncu yüzyılın ilk yarısındaki) Alman özgür düşüncesinin en önde gelen ÅŸahsiyetlerinin –tamamen ateist bir eser olan The Essence of Christianity‘nin yazarı Feuerbach, The Ego and Its Own‘un yazarı Max Stirner gibi ÅŸahsiyetlerin– görülebildiÄŸi Berlin çevresinin, “The Free” [Özgür], en gayretli üyelerinden birisiydi. Karl Marks’ın otoriter düşüncesinin B. Bauer ve arkadaÅŸlarının –onlar arasında unutmamamız gereken bir isim, Der Kritik mit Kirche und Staat [Kilise ve Devletin EleÅŸtirisi] adlı kitabı (ilk baskı, 1843) yetkililer tarafından tamamen toplatılan ve yakılan E. Bauer idi. İkincisi baskısı (Bern, 1844) daha ÅŸanslıydı. Ancak, devlet karşıtı ve kilise karşıtı olmak nedeniyle suçlu bulunan ve hapse atılan yazarı kitap kadar ÅŸanslı deÄŸildi– özgür düşüncesiyle çatışması kaçınılmazdı.
[09] J. B. Say, tüm eserleri Max Stirner tarafından Almancaya çevrilen dönemin iktisatçısı. Marks’ın Fransız anarÅŸist düşüncesine (bildiÄŸimiz gibi Poverty of Philosophy baÅŸlıklı eseri, Proudhon’un Philosophy of Poverty’sinin kesintisiz bir eleÅŸtirisiydi) veya Alman özgür-düşüncesine (hacimli kitabı Documents of Socialism, The Ego and Its Own‘u küçük düşürmeye ve bertaraf etmeye yönelik boÅŸ, gülünesi bir giriÅŸimdir) karşı olan fobisi, o zaman devlete karşı eleÅŸtirel olan ve onun tiranlığından sakınmaya çalışan herkes tarafından çokça tartışılan bu sosyologa karşı da ortaya çıktı. {Editör’ün notu}
Çeviri: Anarşist Bakış
Kaynak: “Marx and Anarchism”, Rudolf Rocker.
Cevap Yaz