Marksizme Dair KiÅŸisel Bilgi
Argümanımın Bir Özeti
Marksist Dünya Görüşünde Sermaye Kuramının Rolü
İmdada Yetişen Politik İktisat
I. MARKS’IN YÖNTEMİ
Döngüsel Mantık
II. METALAR, DEĞER VE PİYASANIN ROLÜ
Metanın İçsel Çelişkisi
EmeÄŸin Fenomenolojisi
Bilim DeÄŸil, Bir Felsefe
III. ARTI DEÄžER
Sömürü
Artı Değerin Üretimi
Ahlakçılık mı, Bilim mi?
Tanımsal Olarak Sömürü
Sömürü: Yanlızca Ekonomik mi?
Politik/Toplumsal, Örgütsel Sömürü
Temel Olarak Ekonomi
Ekonomi: Bilim mi, İnsan Davranışları mı?
Döngüsel Mantığın Geri Dönüşü
Kuramın Küstahlığı
Sermaye Kuramı: Ahlaki Bir Doktrin

Ron TABOR
AÄŸustos 2000

Marksizm, çalışma yetisi, [yani] emek-gücü dışında hiçbir mülkiyeti olmayan, kapitalizm tarafından yaratılmış işçi sınıfının, uluslararası emekçi sınıfının görüş açısı (gerçek çıkarları ve doÄŸal bakış açısı) olduÄŸu iddiasındadır. Marksizm, buna dayanarak hem doÄŸru bilimsel bir tarih kuramı ve hem de insanlığın kurtuluÅŸu programı olduÄŸuna inanır. Karl Marks ve arkadaşı Friedrich Engels’in yaptıklarını iddia ettikleri ÅŸey; çalışan sınıfın devrimi sayesinde kaçınılmaz bir ÅŸekilde –komünizm olarak adlandırdıkları sınıfssız ve devletsiz toplumun baÄŸrında– insan özgürlüğünün kurulmasına yol açacak, tarihin altta yatan mantığını keÅŸfetmekti.

Bu iddialara raÄŸmen, Marksistlerin önderliÄŸi altında gerçekleÅŸtirilen devrimler ne Marks ve Engels’in tasavvur ettiÄŸi komünizmin yaratılmasına; ne de komünist toplumun ilk aÅŸaması olarak adlandırdıkları, sosyalizme geçiÅŸ olarak düşündükleri ve savundukları proletarya diktatörlüğüne yol açtı. Bu devrimler, bunun yerine bürokratik seçkinlerin işçiler adına, çalışan sınıf ve diÄŸer toplumsal katmanlar üstünde yönetsel bir hakimiyet kurdukları totaliter rejimlerle sonuçlandı. Bu sistemler sanırım en iyi ÅŸekilde devlet kapitalizmi olarak tanımlanabilir.
Åžurası kesin ki, Marksist devrimlerden kaynaklanan sistemler pekçok açıdan Marks ve Engels’in [sahip oldukları] komünist toplum görüşünün antiteziydiler/antitezidirler. Ama bence, bu sonuçlar Komünist toplumlara eleÅŸtirel yaklaÅŸan Troçkistlerin ve diÄŸer Marksistlerin iddia ettikleri üzere, Marksistlerin yaptıkları hataların veya “objektif koÅŸulların” birer sonucu deÄŸildir. Bunlar bizzat Marksizmin altta yatan kendi mantığından kaynaklanmaktadırlar. Bu nedenle bu rejimler, Marksizmin yanlışlaması veya olumsuzlaması olmak yerine, onun gerçek anlamını temsil etmektedirler.

MARKSİZME DAİR KİŞİSEL BİLGİ
Meseleyi hep bu açıdan görmemiştim. Uzun yıllar boyunca geçerliliğinin tutarlı bir inananı olan ve kuramsal varsayımlarının içine iyice dalmış, kendisini [ona] adamış bir Marksisttim. Günümüz toplumunun barbarlığı karşısındaki ahlâki nefretimi onaylıyor olmasının yanısıra; Marksizm, kapitalizm analizi ve tarih kuramıyla pekçok şeyi bilimsel bir yolla açıklıyor gözüküyordu. Bilgilendirici olmamaları, açıkça kapitalizmin özürcüsü veya basitçe aptalca olmaları yüzünden, alternatif kuramlardan her halükârda daha iyi iş yapıyordu.
Geçen bu zamanın büyük bir kısmında, çeÅŸitli örgütlere dahil oldum; özellikle de Marks ve Engels’in özgürlükçü görüş açısını savunduÄŸunu iddia eden ve bu idealden birer sapma olan Komünizmle yönetilen toplumlara karşı çıkan, Devrimci Sosyalist BirliÄŸi [Revolutionary Socialist League] içinde çalıştım. Ancak, bu kadar iyi niyetli bir dünya bakışından bu kadar berbat toplumsal sistemlerin nasıl olup da çıktığını anlama giriÅŸimlerin sonucunda, bizzat Marksizmin kendisinin bu tip totaliter rejimlerin kurulmasının esas sebebi olduÄŸu sonucuna ulaÅŸtım.
Bu nedenle, her ne kadar Marksizmin –umut ediyorum ki benim onu analiz etmee yetim dahil olmak üzere– benim düşüncelerim üstünde önemli etkisi olmuÅŸ olsa da, artık Marksist deÄŸilim. Ancak diÄŸer pekçok eski Marksistin aksine ben kapitalizme sarılmadım. Modern endüstriyel toplumun –ekonomik, toplumsal ve bilimsel baÅŸarılarına raÄŸmen– milyonlarca insanı yoksulluÄŸa, hastalığa ve erken ölümlere mahkum eden vahÅŸi bir toplumsal sistem olduÄŸunu; ve ırkçılığın, cinsiyetçiliÄŸin, ekolojik tahribatın, faÅŸizmin ve savaşın beslendiÄŸi bir zemin olduÄŸunu düşünüyorum. Bunun sonucunda da, küresel kapitalizmin yerine demokratik, eÅŸitlikçi ve dayanışmacı bir toplumu geçirecek bir radikal toplumsal dönüşümün gerekliliÄŸine inanmaya devam ediyorum.
Ve yine Marksizmi değerlendirmemin sonucunda, gerçekten de devrimci, seçkincilik karşıtı bir programın; merkezsizleşmeyi, doğrudan demokrasiyi ve işbirliğini vurgulayan, radikal [bir şekilde] özgürleştirici ve eşitlikçi bir bakış açısına sahip, ve hedeflerine doğru ilerlemekte devleti bir araç olarak kullanmayı açıkça reddeden yapısı içinde mümkün olduğunu sonucuna ulaştım.
Her ne kadar bugün Marksizm önemsiz bir toplumsal faktör olarak –ve öyle de kalacakmış gibi– gözüküyorsa da, ben bunun geçici bir ÅŸey olduÄŸuna inanıyorum. Er ya da geç kapitalizmin adaletsizliklerine karşı mücadeleler ÅŸiddetlenecek, ve Marksizm ve Marksist örgütlenmeler, veya onlara çok benzer olan bir ÅŸey yeniden canlandırılacak. Bu nedenle, liberter ve eÅŸitlikçi fikirlere baÄŸlı kalan radikallerin, Marksizmin hem içeriÄŸini hem de toplumsal önemini anlamalarının hayati olduÄŸuna inanıyorum.
Bu makalede ve bu derginin bir sonraki sayısında yayınlanacak bir baÅŸka makalede, Marksist dünya görüşününün temel kısmını, [yani] Marks’ın kapitalizmi analiz ediÅŸini sorgulayamak suretiyle, Marksizmi ÅŸimdi nasıl gördüğümü ortaya koymaya çalışacağım. Burada kendi durumumu ispatlama iddiasında olmadığımı açıkça belirtmek istiyorum. Bence, uÄŸraÅŸtığımız sorunların çoÄŸunun ne doÄŸruluÄŸu ne de yanlışlığı ispatlanabilir (Marksizme karşı argümanımın bir kısmı da budur zaten). Burada benim yapmaya çalıştığım ÅŸey, Marksizmin ne olduÄŸunu ve bugünkü sonuçlara neden yol açtığına dair bir yorum geliÅŸtirmektir. EÄŸer bu analiz, Marksizmi ve onun tarihsel sonuçlarını açıklamaya yardımcı olursa, amacına ulaÅŸmış olacaktır.

ARGÜMANIMIN BİR ÖZETİ
İlk önce bir bütün olarak kendi argümanımı ortaya koyacağım.
1. Marksizm felsefi bir dünya görüşüdür, dünyanın spekülatif bir yorumlanmasıdır. Bundan kastım, [Marksizmin] evrenin doÄŸası ve insanın buradaki yeri, tarihin anlamı ve amacı, insan bilincinin kaynağı ve bilgimizin kesinliÄŸi, özgürlük tanımı ve ona nasıl ulaşılacağı gibi “derin” meseleler hakkında bir takım inanları içeriyor olmasıdır. Bu meseleler felsefeciler ve diÄŸerleri tarafından binlerce yıl tartışılmış ve münakaÅŸa konusu edilmiÅŸtir; ancak ne Marks’ın zamanında ne de zamanımızda, bu meseleler bilim (veya baÅŸka herhangi bir ÅŸey) tarafından halledilmiÅŸ –doÄŸruluÄŸu ya da yanlışlığı ispat edilmiÅŸ– deÄŸildir. Ne de, benim görüşüme göre, bunlar [gelecekte] halledilebilirler. Bunlar, en nihayetinde her insan oÄŸlu için yargı ve seçim konusu olan ÅŸeylerdirler.
2. [Marks'ın] kuramının tanımlandığı ÅŸekliyle felsefi olması gerçeÄŸine raÄŸmen, Marks kuramını –aynen sorgulanmış, fizik, biyoloji ve diÄŸer bilimsel alanların kuramları gibi– doÄŸruluÄŸu ispat edilmiÅŸ, bilimsel [bir kuram] olarak sunar. Kendine özgü felsefi önbelirlemeleri [presupposition] olsa da, bilim açık bir süreçtir: [bilim], çeÅŸitli dinlere ve felsefi inançlara sahip olan farklı uluslardan ve kültürlerden gelen çok sayıdaki bireyin dahil olduÄŸu, zaman ve uzam içinde ortaya çıkan, iÅŸbirliÄŸi sonucu oluÅŸan bir çabadır. (Bu iÅŸbirliÄŸi onun baÅŸarılı olmasının nedenlerinden birisidir.) Yine kabul edilmiÅŸ muamele kurallarını; verilerinin, yöntemlerinin, hipotezlerinin ve kuramlarının devamlı olarak test edilmesini içerir. Bunlar belirli bir zamanda, hakim olan kuramlarının geniÅŸ ölçüde kabul edilmesine, ve yeni kuramların rakip olarak ortaya çıkabileceÄŸi ve muhtemelen de eskisinin yerini alabileceÄŸi yolların açılmasına hizmet eder.
Bunun aksine Marksizm, uygulayıcılarının aynı felsefi amentüyü [credo, inancı] paylaÅŸtığı kapalı bir sistemdir. StandartlaÅŸmış muamele kuralları yoktur; ve “kuram ve pratiÄŸin birliÄŸi” iddiasına raÄŸmen, asla kendisinin test edilmesine olanak vermez (Marksizmin tarihsel sonuçları ne olursa olsun, bu Marksistler kendilerini onun temize çıkarılmasına adarlar. Onun baÅŸarısızlığını yargılayanların ise MarksistliÄŸi sona erer.) Bunun da ötesinde, bunun tartışılması çoÄŸunlukla kanla karara varılan –ki Marksistlerin bunu yapmak için ellerinde araçları vardır– kuramsal tartışmaları andırır. Marksizmin bilimsel olduÄŸunu iddia etmesinin –bahanelerinden arındırıldığında–, akssi takdirde elde edemeyeceÄŸi bir otorite havasını saÄŸlamaya teÅŸebbüs etmekten baÅŸka bir anlamı yoktur.
3. Her ne kadar Marksizm bilimsel olmasa da, en azından yıllarca boyunca yeterince sayıda insan üzerinde tarihsel olarak önemli bir kuvvet olmayı başabilecek kadar ikna edici olmuştur. Makul bir tarih kuramı ortaya koymasının yanısıra, kapitalizme karşı geliştirdiği özenli eleştiri ve onun yıkılmasını talep etmesi, günümüz toplumundaki adaletsizliklerden zaten rahatsızlık duyan orta sınıf entelektüeller ve diğer entelektüel eğilimler için Marksizmi çekici kılar.
4. Marksizmin bilimsel olduÄŸu iddiası, büyük ölçüde Marks’ın kapitalizm analizine, özellikle de ÅŸaheseri olan Kapital‘e dayanmaktadır. Marks’ın çalışması, kapitalist ekonomik sistemin dinamiklerini incelemesinin yanısıra, Marksistlerin sosyalizmin “maddi temelleri” olarak adlandırdıklarının ortaya konulması demektir. Özellikle de kapitalizmin, sosyalist bir devrimi –Marks’ın deyiÅŸiyle– kaçınılmaz kılacak toplumsal koÅŸulları yaratacak eÄŸilimler barındırdığını gösterilmesi amaçlanmıştır.
(Marks ve Engels’in “kaçınılmaz” ve “gereklilik” gibi kelimeleri sıklıkla kullanmalarına raÄŸmen, Marksistler devamlı olarak sosyalizmin/komünizmin kaçınılmaz olup olmadığını ve Marks ile Engels’in bunu düşünüp düşünmediklerini tartışırlar. Bu konu üstüne sonuçsuz tartışmalardan kaçınmak için benim buradaki Marksizm analizimin, sosyalizmin hem kaçınılmaz olduÄŸu inancı için hem de yüksek olasılıklı olduÄŸu görüşü için geçerli olduÄŸunu belirtmeliyim.)
5. Üretimi sırasında ÅŸaşılacak kadar emek harcanmasına raÄŸmen, kapitalizmin pekçok farklı yanına dair akla uygun açıklamalar içermesine ve [kullandığı] engin akademik araçlara raÄŸmen; Marks’ın sermaye analizi, aynen kuramının geri kalanı gibi bilimsel bir kuram deÄŸildir, felsefi bir yapıdır. [Marks'ın sermaye analizi], daha geniÅŸ dünya görüşünün objektif bir onaması olmaktan ziyade, bu [dünya] görüşünün varsayımları ve talimatlarıyla telkin edilmiÅŸtir.
6. Birçok varsayımlar yapmasına ve sonuçlarını daha ileriye götüren usuller kullanmasına raÄŸmen Marks, kendi meselesini ispatlayamamıştır. KonuÅŸma diliyle ifade edecek olursak, yaptığı ÅŸey aslında aradığı ÅŸeyleri bulmaktı. G.W.F. Hegel’in İdealist Felsefesi’nden yükselen Marks, insanlığın doÄŸası, ve insan tarihi ile toplumunun yapısı içinde gömülü olan içsel [immanent, hep olan] bir ilke olarak, insan özgürlüğünü aradı ve onu bulduÄŸunu sandı.
7. Bir kuram gövdesini temsil etmesinin yanısıra, Marksizm devrimci eylem için bir kılavuz olduğunda da ısrar eder. Marksistlerin kapitalizmi devirmek için işçileri örgütlemesi genel talebinin ötesinde; devrimciler tarafından belirli bazı tedbirler alınabilmesi için, onlara bunu yapabilecek konumda olma yetkisi sağlar. Bunlar, diktatöryal bir devletin kurulmasını, tüm mülkiyetin bu devlet elinde ulusallaştırılmasını ve buna direnen herkesin bastırılmasını içerir. Bunlar yerine getirildiğinde ise, bu gibi tedbirler totaliter bir toplumun kurulmasına neden olur.
8. Proletaryanın görüş açısını yansıtmak ve özgürlüğe giden yol olmaktan ziyade, Marksizm, en iyi ÅŸekilde toplumsal olarak belirli bazı duyarlı entelektüellerin ve diÄŸerlerinin, toplumu kendi deÄŸerlerine göre yeniden örgütleme ve idare etme arzularını ifade eden bir ideoloji olarak anlaşılabilir. Küresel kapitalizmin eÅŸitsizliklerince rahatsız edilmiÅŸ bu insanlar; bunun yerini alacak rasyonel, adil ve gerçekten demokratik olarak gördükleri bir sistemi –özel mülkiyetin ve toplumsal sınıfların ortadan kaldırıldığı, ve ekonomik üretim ile dağıtımın piyasa araçları yerine bilinçli, bilimsel bir planla yürütüldüğü [bir sistemi]– vaat eden bir dünya görüşüne doÄŸru çekilirler.
9. İdeal bir toplumun savunan tüm programlar gibi, Marksizm de elitist bir potansiyel taşır. Kendisinin doğru olduğuna inanarak, kendi bakışının tek doğru rasyonel toplum olduğunu ve kendi stratejisinin bunu gerçekleştirmenin tek yolu olduğunu öne sürer. Aynı zamanda da, sosyalist devrimin maksatlı [gayeli, amaçları uyuşan] ajanlarının, [yani] işçi sınıfının otomatik olarak bunu kabul edeceğini varsayar. Böylece, Marksist program ile [programın] temsil ettiğini iddia ettiklerinin arzu ve çıkarları arasındaki bir çatışma olması ihtimalini ortadan kaldırır.
10. Marksist devrimcilerin iktidara gelip, kuramları tarafından belirlenmiÅŸ stratejileri uygulayarak proletarya diktatörlüğü olduÄŸuna inandıkları merkezi bir devleti kurmalarına olanak tanıyan baÅŸarılı bir devrim veya diÄŸer baÅŸka bazı olayların ardından, Marksizmin elitist potansiyeli bir gerçek haline gelir. Bundan sonra kendi bakışlarını –işçiler de dahil olmak üzere– toplumuun geri kalanına dayatacak hem fırsatlara hem de güce sahip olurlar. EÄŸer işçiler (veya baÅŸkaları) direnirse, “yanlış bilinç”le donanmış (veya basitçe “karşı-devrimci”) olarak nitelendirilir ve bastırılırlar.
11. Genel olarak, Marksistler dünya görüşlerinin içerdiÄŸi elitizmin farkında deÄŸildirler. Marksizmin önvarsayımlarının içinde sıkışmış bir halde, amaçladıkları devrimin en nihayetinde devletsiz ve sınıfsız –insanlığın gerçek kurtuluÅŸu– veya en azından kapitalizmden çok daha etkin, adil ve demokratik bir topluma yol açacağına samimiyetle inanırlar. İşte bizzat bu yanılsama, Marksist programı ve onun yetkilendirdiÄŸi baskıcı tedbirleri yürütmeleri için, onlara [gerekli olan] ahlaki arzuyu ve özdisiplinini saÄŸlayan ÅŸeydir.
12. Bu nedenle, Marks kendi dünya görüşünün insanlığı özgürleştireceğine inansa da; programının mantığı, aştığını düşündüğü tahakküm ve ezilme ilişkilerini yeniden ortaya çıkarır ve onları kuvvetlendirir.
EÄŸer yüzeyin altına bakılırsa, Marksizmin tarihsel sonuçları Marksist kuramda görülebilir. Bu, Marksist dünya görüşünün geri kalanının otoriter içeriÄŸinden bir ÅŸekilde bağımsız olarak deÄŸerlendirilen; ÅŸaşırtıcı bir ÅŸekilde anarÅŸistler ve diÄŸer anti-Marksist radikaller tarafından kapitalizmin ikna edici bir eleÅŸtirisi olarak sıklıkla desteklenen Marks’ın sermaye kuramını da içerir.

MARKSİST DÜNYA GÖRÜŞÜNDE SERMAYE KURAMININ ROLÜ
Marks ve Engels, “ütopyacı” olarak adlandırdıkları diÄŸer sosyalizm taraftarlarının aksine, sosyalizmlerini “bilimsel” olarak adlandırdılar. Marks ve Engels’e göre, ütopyacı sosyalistler ideal toplum görüşlerini kapitalizmin içsel dinamiklerinden bağımsız olarak üretmiÅŸlerdi. Bunun da ötesinde, bu tip toplumlar kurmayı denediklerinde, bunları toplumsal ana akımın [hakim görüşün] mümkün olduÄŸunca dışında küçük koloniler olarak oluÅŸturmuÅŸlardı. Bu anlamda aralarında Robert Owen, Henri Saint-Simon ve Louis Fourier’in bulunduÄŸu bu reformistler, Thomas More’un geleneÄŸini temsil ederler. More’un 1516′da yazdığı Ütopya adlı kitabı, okyanusun ortasındaki bir adada kurulmuÅŸ olan ideal bir toplumu tasvir eder. “Ütopyacı sosyalistler” terimi bu nedenle ortaya çıkmıştır. (”Ütopya”, tesadüfen Yunanca’da “hiçbir yer” anlamına gelir.)
Ütopyacılar, toplumu reforme etme stratejisine sahip oldukları ölçüde; bu ya (1) yönetici sınıfları ütopyacı modelleri uygulamaya ikna ederek, süreç içinde iktidarlarından ve toplumsal konumlarından vazgeçirilmeleri [umudunu], veya (2) geleneksel toplumsal yapılardan bir nebze de olsa uzakta olan yerlerde bu tip toplumlar kurup, ardında da dünya nüfusunun büyük bir kısmının en sonunda bu örnekleri takip edeceği umudunu içerir.
Marks ve Engels, bu gibi planların başarısız olmaya mahkum olduğuna inanıyorlardı. Bunun yerine, sosyalizmin hem neye benzeyeceğine hem de nasıl kurulabileceğine yönelik fikirlerini, kapitalizmin içsel dinamikleri üzerinde temellendirmeyi amaçladılar. Onlara göre sosyalizm, suni bir şekilde tarihsel sürecin dışında düşünülen ve uygulanan bir şey olmaktan ziyade; ancak toplumsal gelişmenin bir sonucu olarak ortaya çıkarsa gerçekleşebilir.
Bilimsel bir tarih kuramının yanısıra, sosyalizmi kapitalizmin içsel dinamikleri üzerine yerleÅŸtirmeye gösterdikleri bu ilgi; bu kuramın özel bir kısmı olarak, Marks ve Engels’in tarihsel geliÅŸmenin en son aÅŸaması olarak gördükleri kapitalist toplumu analiz etmesini gerektirir. 1848′de yayınlanan, Marksizmin en ünlü programatik ifadesi olan Komünist Manifesto, sosyalizmin kapitalizmin ve hatta tüm tarihin içsel mantığının zorunlu bir sonucu olduÄŸunu göstermeye yönelik giriÅŸimlerin ilk ifadesidir.
Marks bir arkadaşına 1852′de yazdığı mektupta genel konumunu şöyle ifade ediyordu:

Bana gelince, modern toplumdaki sınıfların veya onlar arasındaki mücadelenin varlığını keÅŸfetme bana ait deÄŸil. Burjuva tarihçileri benden çok önce bu sınıf mücadelesinin tarihsel geliÅŸimini, ve burjuva ekonomistleri ise sınıfların ekonomik anatomisini tasvir etmiÅŸlerdi. Benim yeni olarak yaptığım ÅŸeyse ÅŸunları kanıtlamak oldu: 1) sınıfların varlığının, yanlızca üretimin geliÅŸiminin belirli bir tarihsel aÅŸamasına özgü olduÄŸu, 2) sınıf mücadelesinin zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne yol açacağı, 3) bu diktatörlüğün ise, tüm sınıfların yok olmasına ve sınıfsız bir topluma geçiÅŸ demek olduÄŸu.” (Marks’tan J. Weydemeyer’e, 5 Mart 1852, The Eighteenth Brumaire of Louis Bonaparte, International Publishers, New York, 1963, s. 139, altı çizili yerler aslında vurgulu).

İMDADA YETİŞEN POLİTİK İKTİSAT
Bu zaman zarfında, Marks ekonominin ayrıntılı bir çalışmasını yapmaya –ki buna sonra “politik iktisat” denildi– ve sonuçlarını sergileyerek bu iddialarını kanıtlamaya karar verdi. (Daha önce de çalışmış olmasına raÄŸmen, Britanya Müzesinde saatlerce çalıştığı politik iktisat, bundan sonra entelektüel çalışmalarının temel odağı oldu.) Sonuç ise, eÅŸzamanlı olarak hem kapitalist-taraflı (burjuva) ekonomi kuramlarının eleÅŸtirisinin kuramı hem de kapitalizmin ayrıntılı bir analizi olan “politik iktisadın eleÅŸtirisi” adını verdiÄŸi ÅŸeydi.
Marks’ın kapitalizm kuramının, basitçe bir kapitalist ekonomik sistemin analizi olmadığını anlamak önemlidir. Bu aynı zamanda ve de esas olarak yukarıda bahsedilen 2. ve 3. noktaların kanıtlanması giriÅŸimidir: yani kapitalizmin içsel dinamiklerinin zorunlu olarak –mantıksal ve kaçınılmaz olarak– proletarya diktatörlüğüne yol açacağı; [bunun da] sınıfsız ve devletsiz komünist toplumun kurulmasıyla sonuçlanacağı.
Diğer bir deyişle, sermaye kuramı bir kimsenin kendi zevkine göre basitçe kabul ya da reddebileceği, bağımsız bir ekleme değildir; Marksist sistemin hayati bir bileşenidir. Sonuçta, Marksizmin tutarlı bir anti-otoriter eleştirisi bunu da ele almalıdır.
Bu kolay olmayacaktır. Öncelikle kuramın kapsamı engin, çok karmaşık ve özetlenmesi güçtür. Ardından, Marks bunu tamamlamamıştır. Analizinin çeÅŸitli parçalarını sergileyen birçok broşür ve kitap yazmış olmasına raÄŸmen, hayattayken derinlemesine incelemesinin sadece bir cildi –Das Kapital, Capital– 1867 yılında yayınlanmıştır. DiÄŸer iki cildi ise, ölümünden sonra Engels tarafından düzenlenmiÅŸ ve yayınlanmıştır. Ek bir materyal olan ve sıklıkla Kapital‘in 4. Cildi diye anılan Artı-DeÄŸer Kuramı [Theories of Surplus Value] ise 1905-1910 arasında Karl Kautsky tarafından yayınlanmış, ve 1960′larda Moskova’daki Marksizm-Leninizm Enstitüsü tarafından yeniden düzenlenerek ve tercüme edilerek tekrar yayınlanmıştır. Kapital‘in genel bir planı niteliÄŸindeki Grundrisse adlı ek çalışma ise ancak 1939′da yayınlanmış ve 1973′de ingilizceye tercüme edilmiÅŸtir. Sonuç olarak, herhangi bir eleÅŸtiri –ve tabii ki dergilerde basılan makaleler–, hem kısıtlı olmak hem de en azından belli ölçülerde farazi [ing. conjectural, tahmine dayanan] olmak zorundadırlar.
Durum böyleyken, aÅŸağıda ve bir sonraki yazımda Marks’ın analizin bazı anahtar niteliÄŸindeki yönlerini genel hatlarıyla ortaya koymaya; ve [Marks'ın analizinin] Marksist programın bilimsel olarak onanmasından ziyade, Marksist dünya görüşünün [özünün] kanıtlanmamış önvarsayımlarıyla doldurulmuÅŸ olduÄŸunu göstermeye çalışacağım.
Her ne kadar Marks’ın kuramını olabildiÄŸince kısa ve açık bir ÅŸekilde ortaya koymaya çalıştıysam da, bunun hem muÄŸlak hem de yavan bir ÅŸey olduÄŸunun farkındayım. Bu kısımlarla uÄŸraÅŸmakta isteksiz olanlar bunları atlayabilirler. Umut ediyorum ki, argümanım yine de anlaşılır olacaktır.

I. MARKS’IN YÖNTEMİ
Kapitalist toplumu incelemek için Marks soyutlama yöntemini [a method of abstraction] kullanır. Toplumsal dinamikleri laboratuvar ortamında araÅŸtırmak kolay olmadığı için, Marks incelemek istediÄŸi olguyu zihinsel süreç [mental process] yoluyla yalıtır [diÄŸerlerinden ayırır]. Esas dinamikler olarak deÄŸerlendirdikleri üstünde özellikle yoÄŸunlaÅŸmak amacıyla, analizinin herhangi bir düzeyinde önemsiz saydıklarını geçici olarak dikkate almaz. Süreci araÅŸtırdıktan sonra, daha önce dışarsa bıraktığı fenomenleri [phenomenon, görüngü] adım adım incelemesine dahil eder. Yazdığı dönemde, Britanya’nın en geliÅŸkin olan olması ve diÄŸer tüm toplumların geleceÄŸini göstermesi nedenleriyle; özellikle ve açıkça Britanya kapitalizmini analiz etmeyi seçer.
Bu tercihe binaen ve genel olarak yöntemini ifade etmek üzere, Marks ÅŸunları yazar: “Bunun ötesinde, ekonomik biçimlerin analiz edilmesinde ne mikroskopların ne de kimyasal belirteçlerin [ing. reagent, kimyada bir maddeyi saptamak ya da ölçmek maksadıyla kullanılan diÄŸer bir madde] faydası olur. Soyutlamanın gücü her ikisinin de yerini almalıdır.” (Kapital, Cilt 1, International Publishers, New York, 1967, s. 8).
Marks’ın yönteminin sonucu, kapitalist toplumun –daha önemli olanından daha az önemli olanına doÄŸru olarak– çeÅŸitli yönlerinin içsel yapılarını ve dinamiklerini ortaya koyan bir dizi modeldir. Bu modeller, hepsi birarada ele alındığında bir bütün olarak kapitalizmin iÅŸleyiÅŸini açıklarlar. Aslında, Marks’ın basitten baÅŸlayarak giderek karmaşıklaÅŸan kapitalist bir toplumun modeli tasarladığını söylemek daha doÄŸru olacaktır. Üstelik bu evrim [geliÅŸme] kapitalizmin tarihsel geliÅŸimine uygun düşer.
Belirgin olmak gerekirse, Marks analizine metaların doÄŸasını araÅŸtırarak baÅŸlar. Bunu yapmak için bütün üyelerinin işçi çalıştırmayan zanaatkâr, küçük çiftçiler ve benzeri; küçük ve bağımsız meta üreticilerden oluÅŸtuÄŸu bir toplumu tanımlar ve analiz eder. Bu toplum, Marksist yazında “basit meta üretimi” olarak bilinir. Bu tip bir toplum, gerçek dünyada ayrı bir varlık olarak hiç var olmamıştır. En fazlasından feodalizm gibi diÄŸer toplumların içinde veya kıyısında, eksik bir biçimde var olmuÅŸtur. Marks bu modeli, metaların doÄŸasını ve “devinim yasaları” [laws of motion] adını verdiÄŸi, onların [metaların] üretimini ve deÄŸiÅŸimini açıklamakta kullanır. (Bakınız Kapital, Cilt 3, ss. 177-8.)
Bu temelden hareketle Marks, daha sonra sadece endüstriyel kapitalistlerden ve işçilerden oluÅŸan bir toplumu tartışır. DiÄŸer bir deyiÅŸle, ana iskeletine indirgenmiÅŸ kapitalizmi; yani belirli bir tipte meta-üreten bir toplumu analiz etmek ister –devletin, ticari ya da mali sermayenin, profesyonel orta sınıfın, küçük iÅŸadamlarının veya köylülerin olmadığı; dolaşımın (kapitalistler arasında alım ve satımın) ve uluslararası ticaretin iÅŸe hiç karışmadığı [bir toplumu]. Bu, Marks’a göre sistemin merkezi olan, sermaye imalatının veya üretiminin ana dinamiklerini ve tanımlayıcı özelliklerini ayırt etmek için gereklidir.
Bu ikinci model, birinciden türetilir. Daha kesin söylemek gerekirse, içsel dinamiklerinin geliÅŸmesi sonucunda, hem kuramsal hem de tarihsel olarak birincisi ikincisine evrilir. Özellikle meta üretini geniÅŸleyip geliÅŸtikçe; basit meta üretimindeki bir grup üretici, üretim araçlarının (aletler, makinalar, vb.) sahipleri haline gelirler –yani kapitalistler; diÄŸerleriyse sahipp oldukları araçlardan, vb.’lerinden yoksun bırakılarak, tek sahip oldukları meta kendi emek-güçleri [labour-power] olan proletarlar haline gelirler.
Bir kere tanımlandıktan sonra, bu ikinci model kapitalist üretimin doğasını incelemek için kullanılır. Zamanla, aynı yöntem kapitalist toplumun diğer bazı ve daha az önemdeki yanlarını analiz etmekte de kullanılır; ki bu giderek karmaşıklaşan ek modellerle sonuçlanır. Bunlar bir bütün olarak değerlendirildiğinde, bu kısmi modellerin bir bütün olarak kapitalist toplumun gelecekteki evrimini tahmin edebilecek kadar ayrıntılı bir analiz/model üreteceği varsayılır.

DÖNGÜSEL MANTIK
Marks’ın yaklaşımı ilk bakışta ilerlemek için akla uygun bir yaklaşım olarak gözükür. Keza bu politik ekonominin iki kurucusu Adam Smith ve David Ricardo’nun kullandığı, ve sosyal bilimlerde hala kullanılan yöntemin bir örneÄŸi olarak gözükür. Toplumun diÄŸer yönlerinden ayrı, görece dar ve dikkatli bir ÅŸekilde tanımlanmış alana sahip olguları açıklamak için kullanıldığı sürece, bu meÅŸrudur.
Ancak, daha dikkatlice bakılacak olursa, özellikle de Marks’ın sermaye analizi kuramının daha geniÅŸ içeriÄŸi içinden ele alınırsa; Marks’ın yaklaşımı, bu yöntemin suistimal edilmesi olarak görülebilir.
Ekonomik olgularla kısıtlıyken bile, Marks’ın usulü sorgulanmaya açıktır. Daha önce (basitleÅŸtirmek maksadıyla) dışarda bıraktığı faktörleri analizine tekrar dahil ettiÄŸi her defasında, hep bu ek faktörlerin daha önce dışlayarak ayırt ettiÄŸi dinamikleri ihlal etmediÄŸini varsayar, ancak hiçbir zaman bunu göstermez. DiÄŸer bir deyiÅŸle, kısmi modellerinin daima birbirleriyle tamamen tutarlı olduÄŸunu varsayar. (Bu aslında Kapital‘in en ünlü eleÅŸtirisi olan Eugen von Böhm-Bawerk’in Karl Marks ve Sisteminin Kapanması‘nın temelini oluÅŸturur).
Ancak kapitalizmin kesin olarak ekonomik yönlerine uygulandığında Marks’ın yaklaşımı ne kadar sorgulanmaya açık olursa olsun, ekonomik olmayan olguları –özellikle de devleti– analizine dahil etmek için kullandığında, [yaklaşımı] oldukça şüpheli bir hale gelir. Bu durumda, [Marks'ın yaklaşımı] döngüsel mantığın bir örneÄŸi haline gelir: argümanın bizzat ispatlamaya çalıştığı ÅŸeyi argümanının başında varsayar. Bu ise, sermaye analizinin Marks ve Engels’in genel dünya görüşü içinde oynadığı rolden kaynaklanır.
Marksist tarih kuramının ana ilkelerinden birisi, insan toplumunun temelinin ve tarihteki belirleyici etmenin ekonomik olduÄŸudur; veya Marksist bir ÅŸekilde koymak gerekirse maddi üretim olduÄŸudur. Özellikle, Marksizmde herhangi bir toplum iki ana kısımdan meydana gelir: (1) toplumun “maddi altyapısı”nı [material base] oluÅŸturan üretim güçleri [forces of production] (aletler, makinalar, vb.) ile üretim iliÅŸkilerinin [relations of production] (toplumsal sınıflar arasındaki iliÅŸkilerin) kombinasyonu; [yani], “üretim tarzı” [mode of production]; ve (2) genel olarak devleti ve siyasi iliÅŸkileri, toplumsal ananeleri, felsefeyi, bilimi ve sanatı içeren “üstyapı” [superstructure].
Marks üstyapının kendine özgü içsel dinamikleri olduÄŸunu ve altyapıdan belli bir ölçüde bağımsız olduÄŸunu kabul etse de, “son kertede” altyapının geliÅŸiminin üstyapının ve böylece de tüm toplumun geliÅŸimini belirlediÄŸinde ısrar eder. Günlük dilde söylersek, toplumun ekonomik sisteminin geliÅŸimi, tüm toplumun evrimini belirler.
Åžimdi, yukarıda bahsettiÄŸim üzere, Marks’ın sermaye analizi sayesinde göstermeye çalıştığı ÅŸey, kapitalizmin ekonomik dinamiklerinin iÅŸleyiÅŸinin kapitalizmin yıkılmasına ve yerini sosyalizmin/komünizmin almasına yol açtığını göstermektir. Bunun için kapitalist ekonominin soyut, basitleÅŸtirilmiÅŸ bir ÅŸeklini temsil eden –devletin rolü ve diÄŸer ekonomik olmayan faktörler de dahil olmak üzere–, önemsiz atfettiÄŸi ÅŸeyleri dışarda bıraktığı bir model geliÅŸtirir. Sonra da sistemin asli dinamiklerini analiz etmek ve nasıl geliÅŸtiÄŸini göstermek için bu modeli kullanır.
Ancak aslında Marks’ın esas maksadını (kapitalizmin geliÅŸiminin en sonunda sosyalist bir devrime neden olacağını) kanıtlamak için, ekonomik bir model kurmak ve bunun nasıl evrildiÄŸini göstermek yeterli deÄŸildir. Modelin tüm toplumun geliÅŸmesini tanımladığı da gösterilmelidir. DiÄŸer bir deyiÅŸle, model sayesinde analiz edilen dinamiklerin Marks’ın baÅŸlangıçta dışarda bıraktığı faktörlerin evrimini, ve böylece de bir bütün olarak toplumun evrimini belirlediÄŸi gösterilmelidir.
Ancak Marks bunu asla yapmaz. İktisadi dinamiklerin kapitalist toplumun bütün geliÅŸmesini belirlediÄŸini asla kanıtlamaz. Daima bunun böyle olduÄŸunu varsayar veya iddia eder. DiÄŸer bir deyiÅŸle, –sermaye analizi de dahil olmak üzere— çalışması boyunca Marks, kapitalizmin ekonomik dinamiklerinin kapitalist toplumun genel evrimini belirlediÄŸini; yani bu analiz boyunca aslında kanıtlamaya çalıştığı ÅŸeyi varsayar.
Bu belki de en açık ÅŸekilde Marks ve Engels’in kapitalizm olgunlaÅŸtıkça devletin rolüne iliÅŸkin yaptıkları tartışmalarda görülebilir. Kapitalizm geliÅŸtikçe, sermayenin daha büyük ölçeklerde yoÄŸunlaÅŸtığını ve birkaç elde merkezileÅŸtiÄŸini öne sürerler. Sonunda devletin kapitalist endüstrinin giderek daha büyük bir kısmını ele geçirmek ve toplam toplumsal sermayenin daha büyük bir kısmını sahiplenmek zorunda kalacağını tahmin ederler.
Sonuç ise devletin ekonominin büyük bir kısmını sahiplendiÄŸi ve iÅŸlettiÄŸi, yurttaÅŸların büyük çoÄŸunluÄŸunun işçi olduÄŸu ve ekonomik olarak etkin olmayan (az sayıdaki) bütün bir kapitalist sınıfın ise hisse kârlarının toplayıcısı durumuna düştüğü; fazlasıyla tekelleÅŸmiÅŸ ve katmanlaÅŸmış bir kapitalizm biçimi olacaktır. Bu koÅŸullardan hareketle, bize sistemi devirme ve yerine sosyalizmi geçirme gereÄŸinin herkes –özellikle de artık devasa olan proletarya– için aÅŸikâr olacağı teminatı verilir. (Bu konudaki tartışma için, bakınız Friedrich Engels, Socialism: Utopian and Scientific, Marx and Engels: Basic Writings on Poltics and Philosophy içinde, Lewis S. Feuer’in editörlüğünde, Anchor Books, Doubleday and Company Inc., Garden City, New York, 1959, ss. 101-104.)
Burada hayati olan, ama bahsedilmemiÅŸ iki varsayım vardır. Birincisi, bir sonraki yazıda tartışılacak olan sermayenin yoÄŸunlaÅŸması ve merkezileÅŸmesi eÄŸilimlerini mantıksal sonuçlarına götürülecektir. Bu eÄŸilimlerin varlığı kesin olmakla beraber, bunlar Marks ve Engels’in tahmin ettiÄŸine yakın boyutlara ulaÅŸmamıştır.
DiÄŸeri ise, devletin ekonomik modelle tamamen tutarlı bir ÅŸekilde hareket etmesidir; diÄŸer bir deyiÅŸle, devletin eylemleri Marks’ın ayırt ettiÄŸi ekonomik dinamiklerce belirlenir: sermaye yoÄŸunlaÅŸtıkça ve merkezileÅŸtikçe devlet bunları sahiplenir. Devletin kapitalist endüstrinin bazı kısımlarını sahiplendiÄŸi, bir bütün olarak ekonomi ve topluma müdehalelerinin çoÄŸaldığı doÄŸru olmakla beraber; keza bu süreç de yine hiç bir ÅŸekilde Marks ve Engels’in tahmin ettiÄŸi noktaya eriÅŸmemiÅŸtir, ve muhtamelen hiç eriÅŸmeyecektir. Ancak bir bütün olarak sistemin yaÅŸayabilirliÄŸini devam ettirmek gayesiyle, devletin endüstrileri sahiplenmeye direnebileceÄŸi, daha önce sahiplendiÄŸi endüstrileri elinden çıkarabileceÄŸi ve hatta belirli endüstrileri parçalayabileceÄŸi onların akıllarına hiç gelmemiÅŸ gözüküyor. BildiÄŸimiz üzere devlet bunu geçmiÅŸte yapmıştır, ve muhtamelen gelecekte de yapacaktır.
Az sayıda etmene dayanan ve diÄŸer etmenlerin dışarıda bırakıldığı bir model oluÅŸturmak, tabii ki kabul edilebilir bir ÅŸeydir. Ama bunu yaparken, ne yapıldığı hakkında açık olunulmalı ve modelin gösterebileceÄŸinin ötesine geçen ÅŸeyler hakkında iddialarda bulunmaktan kaçınılmalıdır. Önümüzdeki bu olayda, kapitalizmin ekonomik dinamiklerini [sergileyen] bir model geliÅŸtirmek, ve “bütün diÄŸer ÅŸeyler aynıyken” –yani, devlet gibi diÄŸer faktörlerin ettkilerini açıkça dışarda bıraktıkça, ve sonradan da onların etkilerini hesaba katmadan onları gizlice sokuÅŸturmaya çalışmadıkça– diyerek, bunun sistemin nasıl iÅŸlediÄŸini gösterdiÄŸini iddia etmek meÅŸru bir ÅŸeydir. Bu, Smith ve Ricardo’nun yaklaşımıdır; göstermeye çalıştıkları ÅŸeyden kaynaklanıyordu, ve bununla uyumluydu.
Smith ve Ricardo, kapitalist imalatın ve ticaretin ateşli taraftarlarıydılar, ve onları devletin kontrolünden ve feodal ilişkilerin bağlarından kurtarmayı amaçlıyorlardı. Diğer şeylerin yanısıra, şunları göstermek istiyorlardı: (1) kapitalist imalatın neden fazlasıyla üretken olduğunu; (2) bilinçli yönlendirmeler olmadan piyasa dinamiklerinin sistemi kendiğinden nasıl düzenleyebildiğini; ve (3) devletin müdehale etmediği durumlarda, sistemin en hızlı şekilde büyüyeceğini ve en etkin şekilde işleyeceğini. Eğer devlet müdehale ederse, kapitalizmin [kendi] modellerindeki gibi işleyebileceğini asla iddia etmediler. Ve bırakın insanlığın geleceğini bir tarafa, kapitalist toplumun bütününün uzun dönemli evrimini tahmin etmek için bile bu kısıtlı modelleri asla kullanmadılar.
Marks, kendi kuramını Smith ve Ricardo’nun çalışmaları üstünde temellendirmeyi amaçladı. Ancak, onların yaptığı gibi kapitalizmi meÅŸru kılmak yerine, onların analiz ettiÄŸi dinamiklerin en sonunda kapitalizmin yıkılmasına ve yerini sosyalizmin almasına yol açacak içsel çeliÅŸkiler barındırdığını göstermek istedi. Ancak, bunu yapmaya giriÅŸirken, onların yöntemlerini meÅŸru olmayan bir ÅŸekilde kullandı. Onlar modellerini devletin müdehale etmediÄŸi bir sistemin nasıl iÅŸleyeceÄŸini göstermek üzere kullanırken, Marks ise bunu daha geniÅŸ bir iddiayı, yani ekonomik dinamiklerin devletin iÅŸlevini ve bir bütün olarak toplumun evrimini saptadığını teyit etmeye çalışırken kullandı. Ama, gördüğümüz üzere bunu ancak en başında varsayarak yapabildi.
Böylece, Marks’ın sermaye eleÅŸtirisi kapitalist üretimin yasalarını ortaya koyuyor, kapitalist toplumun evrimini belirliyor ve sosyalizmin kaçınılmazlığını (ya da yüksek olasılığını) vurguluyor gözükse de; bu hiç de böyle deÄŸildi. Sonuç olarak, Marks’ın kapitalizmin ekonomik dinamiklerine iliÅŸkin analizi tamamıyla doÄŸru olsa bile, bu bir bütün olarak kapitalist toplumun onun söylediÄŸi ÅŸekilde evrileceÄŸi, veya sosyalizmi ortaya çıkaracağı anlamına gelmez.

II. METALAR, DEĞER VE PİYASANIN ROLÜ
Yukarıda dikkat çektiÄŸim üzere, Marks kapitalizmi incelemesine basit meta üretimi ve metaların tabiatı tartışmasıyla baÅŸlar. Bunun sebebi, Marks’ın görüşünde kapitalizmin bir meta üretim sistemi; diÄŸer bir deyiÅŸle, malların (para aracılığıyla) deÄŸiÅŸim amacıyla üretildiÄŸi, ve ekonominin düzenlenmesinin piyasanın iÅŸleyiÅŸiyle kendiliÄŸinden gerçekleÅŸtiÄŸi bir sistem olmasıdır.
Marks’ın tanımlamasına göre, meta deÄŸiÅŸim amacıyla üretilen bir ÅŸeydir. EÄŸer bir kimse bir ÅŸeyi kendi kiÅŸisel kullanımı için yaparsa, bu nesne meta deÄŸildir. Bir kimse ancak baÅŸka bir ürünle deÄŸiÅŸtirmek veya para karşılığında satmak niyetiyle bir ÅŸeyi yaparsa, bu nesne bir meta haline gelir.
Mark’a göre, her metanın iki çeÅŸit deÄŸeri vardır; birisi onu niteliksel, diÄŸeri ise niceliksel olarak tanımlar. İlki, kendine has belirli özelliklerince tanımlanan, metanın özel kullanımı veya faydası demek olan “kullanım-deÄŸeri”dir. ÖrneÄŸin, bahsi geçen meta özel bir tür hamurdan yapılmış, belirli bir büyüklükte ve ağırlıkta olan bir ekmek somunu olabilir.
Öbür deÄŸer çeÅŸidi ise, Marks’ın ilerleyen çalışmalarının sonucunda gösterdiÄŸi, basitçe “deÄŸer” olarak adlandırdığı; görünürdeki veya dışsal bir biçim olan “deÄŸiÅŸim deÄŸeri”dir. DeÄŸerin bu çeÅŸidi tamamıyla nicelikseldir. Marks’ın düşüncesinde, belirli bir metanın deÄŸeri, o metayı üretmek için kullanılan “toplumsal olarak gerekli emek zamanı”nı yansıtır. ÖrneÄŸimize devam edecek olursak, verili ekonomik geliÅŸme düzeyinde, belirli bir ekmek çeÅŸidini üretmek için ortalama olarak kullanılan “toplumsal olarak gerekli emek zamanı”nı yansıtır. DiÄŸer bir deyiÅŸle, bir metanın deÄŸiÅŸim deÄŸeri, o metayı üretmek için –zaman cinsinden– gereken ortalama emek miktarınca (ortalama koÅŸullar altında, ortalama yoÄŸunlukta çalışan, ortalama bir işçinin emeÄŸince) belirlenir.

Böylece ÅŸunu görürüz” der Marks, “herhangi bir nesnenin deÄŸerinin büyüklüğünü belirleyen ÅŸey, üretimi için gereken toplumsal olarak gerekli emek miktarıdır, veya toplumsal olarak gerekli emek-zamanıdır.” (Kapital, Cilt I, s. 39.)

Marks, sıklıkla bir metanın deÄŸerini metanın içinde cisimlenen [embodied, somutlaÅŸan, örtük olarak barındırılan] toplumsal olarak gerekli emek miktarıyla tanımlar. DeÄŸer –niteliksel olan kullanım deÄŸerinin aksine–, bu sayede farklı metaların birbirleriyle iliÅŸikilendirilebileceÄŸi ve karşılaÅŸtırılabileceÄŸi, ve metaların piyasadaki satış fiyatlarının temelini oluÅŸturmaya hizmet eden, niceliksel bir ölçüdür. Marksist analizde, emek tüm deÄŸerin kaynağıdır; çünkü ekonomik olarak konuÅŸursak, meta emeÄŸin “cisimleÅŸtirilmesi”dir [congelation]; maddi nesnelerde somutlaÅŸan ortalama emek miktarıdır.

Bu sonuç, basit meta üretimi altındaki bütün emeÄŸin ve kapitalizmdeki emeÄŸin büyük bir kısmının ortalama emek, yani niteliksiz emek olduÄŸu varsayımından kaynaklanır. Bunun sebebi ise, Marks’ın deÄŸerlendirmesinde, meta üretiminin genelleÅŸmesine hizmet eden ekonomik sürecin aynı zamanda da emeÄŸin bu seviyeye düşmesine [niteliksizleÅŸmesine] neden olmasıdır. Özellikle, meta üretimi zaman içinde feodalizmin toplumsal baÄŸlarını tahrip etmiÅŸtir. Böylece, bir zamanlar topraÄŸa baÄŸlı olan serfleri ve esnaf loncalarının kısıtlamalarıyla bir aÄŸ gibi sarılan zenaatkarları; emeÄŸi niteliksiz veya saf, soyut emek olan mülksüz proletarlara dönüştürmüştür. Geriye kalan nitelikli emek ise, kapitalizmdeki niteliksiz emeÄŸin bir karışımı olarak görülebilir ve analiz edilebilirler. Bu nedenle Mark’a göre, basit meta üretiminde ve kapitalizmde; metalar sadece basit, soyut emeÄŸin bir ürünü deÄŸildirler. Metalar, bu emeÄŸin cisimleÅŸmiÅŸ veya somutlaÅŸmış halidirler; ve metalarda somutlaÅŸmış bu soyut emek miktarı onların deÄŸerini belirler.

DeÄŸere gelince, tüm metalar belirli cisimleÅŸmiÅŸ emek zamanı yığınlarıdır.” (Kapital, Cilt I, s. 40.)

DeÄŸerin meta üreten sistemlerdeki bu iki yönlü doÄŸası, emeÄŸin aldığı iki biçimi yansıtır; veya baÅŸka bir ÅŸekilde ifade etmek gerekirse, emek iki yoldan kavranabilir veya analiz edilebilir. Bir biçimi somut [maddi] emektir; belli koÅŸullar altında çalışan belli bireylerin belli emekleri. Bu somut emek ‘metalar’ın kullanım deÄŸerine denk düşer. DiÄŸeri ise soyut emektir. Bu ortalama toplumsal emek; ortalama koÅŸullar altında çalışan ortalama işçilerin harcadığı emek olarak kavranabilir. Gördüğümüz üzere bu ortalama toplumsal emek, metaların deÄŸiÅŸim deÄŸerlerine veya deÄŸere denk düşmektedir; ve onun deÄŸerini meydana getiren belirli bir metanın üretilmesi için gereken ortalama toplumsal emek miktarıdır.

Metaların doÄŸasını ve iki çeÅŸit deÄŸeri analiz ettikten sonra, Marks Smith ve Ricardo’nun genel yaklaşımını takip ederek, basit meta üretimi sisteminin (ve bunun uzantısı olarak tüm meta-üreten sistemlerin) bilinçli bir yönlendirme olmadan nasıl olup da ekonomik olarak aktif emeÄŸi çeÅŸitli üretim dalları arasında dağıttığını gösterir. Bu piyasa sayesinde, özellikle de arz ve talep etkisiyle piyasa fiyatlarının metaların deÄŸerlerinden sapması sayesinde gerçekleÅŸir.
Örneğin, herhangi bir anda eğer belli bir metadan çok fazla üretilirse bazı metalar alıcı bulamayacaktır; arz ve talep arasındaki etkileşim sonucunda, bu metanın fiyatı değerinin altına düşecektir. Sonuçta da, ürettiklerini artık satamayan veya kârlı bir şekilde satamayan üreticilerin bazıları üretim faaliyetlerini diğer metaların üretimine kaydıracaklar veya iş alanını terk edeceklerdir. Nihayetinde bu maldan daha az üretilecek, ve bir kere daha arz ve talebin sonucunda, metanın fiyatı değerine ve hatta onun da üstünde bir fiyata ulaşacaktır.
Öte yandan, aksine eÄŸer belli bir metadan daha az üretilirse, bu metanın fiyatı deÄŸerinin üstüne çıkacaktır. Ortalama kârın üstünde kâr elde etme ÅŸansıyla ateÅŸlenen bu metanın üreticileri, üretimlerini artıracak, diÄŸer üreticiler de daha fazla üretmek üzere kaynaklarını buraya kaydıracak, ve belki de bu alana yeni üreticiler girecektir. En nihayetinde, arzdaki artış metanın fiyatını deÄŸerine ve belki onun da altına düşürecektir. Bu sayede, sallanarak-zıplayarak piyasa, fiyatın [deÄŸerin] çevresinde dalgalandığı bir dengeye ulaşır. Basit meta üretiminde, metalar bu denge [deÄŸerlerinden] deÄŸiÅŸime tabidirler. Ve bu dengenin kurulması, bozulması ve yeniden oluÅŸturulması sayesinde, kaynaklar –özellikle de toplumun emeÄŸi– üretimin farklı sektörleri arasında dağıtılır.
Marks’ın sözleriyle: “Metaların deÄŸer yasası, en nihayetinde toplumun sahip olduÄŸu kullanılabilir çalışma-zamanının ne kadarının, her belirli meta sınıfına nasıl dağıtılacağını belirler. Ancak çeÅŸitli üretim alanlarında gözlenen bu dengeye ulaÅŸma eÄŸilimi, bu dengenin devamlı olarak bozulmasına bir tepki olarak ancak ÅŸekillenmektedir.” (Kapital, Cilt 1, s. 356).
Pazarın rolünün ve kapitalist ekonomi içindeki rolünün analizi, Adam Smith’in Ulusların ZenginliÄŸi (1776) kitabının ana odağını teÅŸkil etmiÅŸti. Kitapta Smith, ekonomik kaynakların adeta “görünmez bir el” varmışçasına çeÅŸitli üretim dallarına yöneldiÄŸinden bahseder. Smith’in kullandığı metafor, piyasanın kendiliÄŸinden ve bilinçli olmayan iÅŸleyiÅŸinin, toplumun ekonomik kaynaklarının rasyonel ve etkin dağılımını etkileyeceÄŸini söylemenin baÅŸka bir yoludur.
Smith’in terminolojisi aslında metaforik olarak kalırken (bunun gerçekten de sistemi yöneten rasyonel ilke veya güç olduÄŸunu iddia etmezken); Marks, Smith’in metaforunu alarak, bunun kapitalizmin bütün evrimini ve iÅŸleyiÅŸini belirleyen ve gerçekte varolan, ekonomik bir “yasa”ya dönüştürür. Marks’ın kapitalizm analizini daha geniÅŸ bir yapıda ele alırsak bu görülebilir.

METANIN İÇSEL ÇELİŞKİSİ
Marksist görüşe göre, piyasanın iÅŸleyiÅŸi Marksistlerin çeliÅŸki olarak adlandırdığı iki çeÅŸit deÄŸer –kullanım ve (deÄŸiÅŸim) deÄŸeri– arasındaki etkileÅŸimle açıklanır. DiÄŸer bir deyiÅŸle, [piyasanın iÅŸleyiÅŸi] talebi ve böylece de belirli bir metanın herhangi bir andaki fiyatını etkileyen o metanın somut miktarları ile; bu fiyatın etrafında dalgalandığı dengeyi belirleyen, o metanın ortalama üretim maliyeti arasındaki etkileÅŸim sayesinde belirlenir.Böylece kullanım-deÄŸeri ve (deÄŸiÅŸim) deÄŸeri, her metanın niteliksel ve niceliksel olan iki yanını temsil eder. (Herhangi bir belirli meta, aynı anda hem ayrı nitelikleri olan belirli bir ÅŸeydir, hem de soyut toplumsal emeÄŸin belirli bir miktarının cisimleÅŸmesidir).
Marks’ın incelemesinde kapitalizmin tarihsel geliÅŸimi, metanın bu iki yönü arasındaki etkileÅŸimin iÅŸleyiÅŸinin –ya da Marks’ın jargonuyla, metanın içssel çeliÅŸkisinin– geliÅŸimini yansıtır. (İçsel çeliÅŸkiler yoluyla olan bu geliÅŸim, Marksistlerin “diyalektik” olarak adlandırdıkları ÅŸeydir.)
Kapitalizmin tüm evrimi bu terimlerle şöyle tanımlanabilir. Metanın içsel çeliÅŸkisi, meta üretiminin genelleÅŸmesine yol açar. (Daha bilinen bir dille ifade edersek, emeÄŸin toplumsal bölüşümünü geliÅŸtirme –ve bu sayede de yeni ürünlerin geliÅŸtirilmesi ve mevcut ürünlerin fiyatlarını düşürülmesi– eÄŸilimleriyle piyasa dinamikleri; piyasa ekonomisinin yaygınlaÅŸmasına ve feodalizmin zincirlerinin çözülmesine neden olur.) Bu, diÄŸer ÅŸeylerle birlikte, meta emek-gücünün, işçi sınıfının oluÅŸmasına neden olur. Bu doÄŸrultuda, emek-gücünün içsel çeliÅŸkileri (aÅŸağıda tartışacağım üzere), işçilerin sömürülmesini ve artı-deÄŸer üretimini mümkün kılar; bu da yeniden yatırıma harcandığında sermaye haline gelir. En nihayetinde, sermayenin içsel çeliÅŸkileri (bir sonraki makalede tartışılacağı üzere) devrime yol açar. Bu devrim sonuçta sermayeyi, emek-gücünü, meta üretimini ve kapitalizmi yıkar; ve çeliÅŸkilerle-sürüklenen üretim biçimleri dönemini tamamıyla sona erdirir.
Daha soyut bir şekilde ortaya konacak olursa, metanın sahip olduğu bu içsel çelişkilerin evrimi değer kavramının mantıksal gelişimini temsil eder. Değer, içsel çelişkisi aracılığıyla artı değer/sermaye haline gelir; içsel çelişkisi aracılığıyla artık değer bile olmayan yeni bir kavram haline gelir.

EMEĞİN FENOMENOLOJİSİ
Ancak deÄŸerin bu iki biçiminin emeÄŸin iki biçimini temsil ettiÄŸini hatırlayacak olursak; deÄŸerin diyalektik geliÅŸiminin, aslında beÅŸeri emeÄŸin kapitalizm altındaki mantıki geliÅŸimini temsil ettiÄŸini fark ederiz. –DoÄŸrudan üreticilerin, işçilerin üretim araçlarından koparıldığı– bu sistemde, emek-gücü olarak emeÄŸin kendisi bir meta haline gelir, ve tüm bir sistem meta üretiminin ve deÄŸiÅŸiminin dinamikleri tarafından yönlendiriliyormuÅŸ gibi gözükür –Marks’ın “meta fetiÅŸizmi” olarak adlandırdığı fenomen (Bakınız, Kapital, Cilt 1, s. 71.)
DiÄŸer bir deyiÅŸle, metanın, –soyut ifadesi deÄŸer olan– beÅŸeri emeÄŸin cisimleÅŸmiÅŸ veya “somutlaÅŸmış” hali olmasından dolayı; meta üretiminin evrimi, gerçekte kapitalizmdeki –somut ve soyut emek arasındaki çeliÅŸki sayesinde– emeÄŸin diyalektik geliÅŸiminin dışsal bir ifadesidir. Kısacası, Marksist görüşe göre, baÅŸlangıcından sosyalist devrimle sonlanmasına kadar kapitalizmin tarihi, beÅŸeri emeÄŸin mantıki geliÅŸimini yansıtır ve onun tarafından belirlenir.
Marks için bu, emeğin tarihsel evriminin sadece bir aşamasını gösterir. Ancak bu emeğin tüm toplumsal ve ananevi kısıtlardan (örneğin, köleliğin ve serfliğin zincirlerinden) kurtulduğu ve özgürce gelişebileceği bir aşamadır.
Marksist görüşe göre, bütün toplum çeşitlerindeki emek, hem somut hem de soyut niteliğe sahiptir. Emeğin herhangi bir faaliyeti aynı anda hem belirli bir ürünün üretimi için harcanan somut emek [eylemidir], hem de belirli bir zamanda belirli bir toplumun hizmetinde olan toplam emeğin bir parçasıdır. Ancak ekonomik değişim zayıf bir şekilde geliştiği sürece, ve keza emekçiler köle veya serf durumunda oldukları sürece, emeğin soyut niteliği belirgin hale gelmez; somut ve soyut emek arasındaki ayrım gizli kalır ve bu ikisi arasındaki çelişki kendisini ortaya koyamaz. Emekçiler, yaptıkları belirli iş ve bu işi yaptıkları (onlara sahip olan veya [varlığına] mecbur oldukları) kişi tarafından tanımlanırlar; ve toplumun genel emeğinin belli bir kısmını sarf ettikleri gerçeği açıkça ortada değildir ve toplumsal etkisi çok azdır.
Ancak kapitalizmde, tarihte ilk defa emeÄŸin soyut, toplumsal karakteri belirgin bir hale gelir. Burada işçiler üretim araçlarından, aletlerden, makinelerden vb.’nden ayrılmışlardır, ve devasa bir potansiyel emek olarak var olurlar. Dahası, onları üretim araçlarından ayıran süreç, aynı zamanda onların büyük bir kısmını niteliksizleÅŸtirir. Böylece, üretim sürecinde büyük ölçüde deÄŸiÅŸtirilebilir [ing. interchangable, yerlerine baÅŸka birisi çalıştırılabilir] hale gelirler. Bu sayede, yanlızca emeÄŸin soyut, genel karakteri analitik olarak belirgin hale gelmez; aynı zamanda kapitalizmdeki beÅŸeri emek de aslında büyük ölçüde soyut, genel emek haline gelir.
İşte bu nedenledir ki, kapitalizm –kapitalizm öncesinde ekonomik olmayan iliÅŸkiler ağına yapışıp kalmış olan– beÅŸeri emek içindeki çeliÅŸkinin ortaya çıkmasına, önceden gizli olan büyük bir gücün serbest kalmasına ve mantıki sonucuna doÄŸru evrilmesine olanak tanıyan tek ekonomik sistemdir. Ve bu nedenledir ki kapitalizm, Marks’ın görüşünde, sosyalist bir devrim sayesinde insanlığın kurtuÅŸunu olası kılan yegane ÅŸeydir.
Marks’ın kuramında bundan sonra kapitalist sistemi tanımlayan ve yönlendiren, beÅŸeri emek içindeki [bu] çeliÅŸki ve emeÄŸin diyalektik geliÅŸimidir. Marks’ın kapitalizmin “çeliÅŸkileri” dediklerinin hepsinin arkasında bu çeliÅŸki yatar. Nihayetinde, kurama göre sosyalist devrimi ortaya çıkaracak olan ÅŸey yine bu çeliÅŸkilerdir.

BİLİM DEĞİL, BİR FELSEFE
Marks’ın sermaye kuramının bu ÅŸekilde deÄŸerlendirilmesi, onu (ve bir bütün olarak Marksizmi) genel olarak sunulduÄŸundan farklı görmemize imkan tanır. İlk olarak, bu bilimsel bir kuram deÄŸildir. Bilimsel hipotez ve kuramların kanıtlanması gerekir, yani doÄŸal ya da toplumsal bir fenomenin açıklanması ve/veya tahmin edilmesi yetisini ortaya koyabileceÄŸi; test etme usullerine tabi olmalıdır. (Teknik olarak, Scientific American’da yer alan bir makalede yer alan terimden faydalanacak olursak, “test edilebilir sonuçları”nın olması gerekir; böylece, eÄŸer yanlışlarsa bu durumda geçersizlikleri kanıtlanabilsin. Bakınız, “Mapping the Universe“, Stephan D. Landy, Scientific American, Haziran 1999.)
Ancak Marks’ın kuramı nasıl test edilebilir? Kendi ifade ettiÄŸi üzere, metaların deÄŸerleri bırakın ölçülmeyi, doÄŸrudan sorgulanamaz bile. Ve Marks’ın kuramının tahmine yönelik yetisi dikkate alınırsa, genel kabul gören sonuçlara ulaÅŸmak mümkün deÄŸildir. Kuram kapitalizmin yıkılmasını ve sosyalizmin/komünizmin kurulmasını öngörür. Ancak bu tahmin, Marksist-öncülüğündeki devrimlerin geçmiÅŸteki ve olası sonuçlarının ne olacağına dair çok az kiÅŸinin görüş birliÄŸine varabileceÄŸi tanımlama sorunlarının tuzağına düşmüştür. Sovyetler BirliÄŸi proletarya diktatörlüğü müydü? Oradaki sosyalizm miydi? Peki DoÄŸu Avrupa, Çin, Küba, Vietnam, Nikaragua, Etyopya’ya ne demeli? Marksistler bile Komünist toplumların genel nitelikleri üzerinde anlaÅŸamamaktadırlar. Bilimsel kuramların aksine, Marksist sermaye kuramının –aynen bir bütün olarak dünya görüşü gibi– ne doÄŸruluÄŸu ne de yanlışlığı ispatlanabilir. Daha önce söylediÄŸim üzere, bu bir felsefi bir yapıdır.
İkinci olarak, Marks’ın sermaye kuramı materyalist deÄŸildir. Marks sermaye analizini (ve bir bütün olarak dünya görüşünü) materyalist –bütün ÅŸeylerin en nihai gerçekliÄŸinin madde, yani atomlar ve diÄŸer maddi tanecikler olduÄŸu inancı– bir biçim olarak resmeder. Ama aslında ortaya koyduÄŸu ÅŸey, bir kavram veya fikir olarak insan emeÄŸinin tarihçesidir. Felsefi dili kullanacak olursak, Marks, emeÄŸin fenomelojisini, [yani] mantıki ve tarihsel geliÅŸimini sürdürürken emeÄŸin aldığı biçimleri ifade etmektedir.
Bu materyalizm deÄŸil, bir felsefi idealizm biçimidir; yani fikirlerin veya kavramların nihai gerçeklik olduÄŸuna inanmaktır. Adam Smith piyasanın ardındaki rasyonalite olarak gördüğünü anlatmasına yardımcı olmak üzere, “görünmez el”i bir metafor olarak kullanırken; Marks, bu metaforu, kapitalizmin geliÅŸimini yönlendiren ve idare eden, gerçekte mevcut olan –bir tür görünmeyen kuvvet olan– rasyonel bir ilkeye dönüştürür.
Bizzat Marks’ın terminolojisi kuramının İdealist karakterini ortaya koyar. Anlattığım üzere, metaların emeÄŸin soyutlanmış hali olduÄŸu söylenirken, Marks bir metanın deÄŸerini metada içerilmiÅŸ toplumsal olarak gerekli emek miktarı olarak tanımlar. Normal dille, metalar emeÄŸin ürünleridir; bir kere sarf edildiÄŸinde emek artık var olmaz. Aksine, Marks’ın bahsettiÄŸi metada içerilen emek, yoksa orada dinlenen cennetvari, maddi olmayan bir öz türü bir ÅŸey midir? Her ne kadar “emek” kelimesi ve Marks’ın maddi malların üretimini ve bölüşümünü analiz ediyor olması gerçeÄŸi kuramının materyalist bir kuram olarak görünmesini saÄŸlasa da, bu aslında bir İdealizm biçimidir.
Böylece, Marks’ın materyalist olma iddiasına raÄŸmen; beÅŸeri emek kuramında, kapitalizmin ve tarihin bir bütün olarak evrimininin altında yatan ve bunu belirleyen ÅŸey, maddi olmayan bir tözdür [substance]. Aslında, Marks’a göre emek insan türlerinin tözüdür ve tarih de bu tözün mantıksal (diyalektik) geliÅŸiminin dışsal bir yansımasıdır. Dahası, bu geliÅŸim mantıksal olarak ve kaçınılmaz bir ÅŸekilde Marks tarafından sınıfsız, devletsiz komünizm olarak tanımlanan insan özgürlüğünün oluÅŸmasıyla sonuçlanacaktır. DÄŸer bir deyiÅŸle, özgürlük bir potansiyel olarak insan doÄŸasının içinde barındırılmakta, ve tarih ise bu içsel niteliÄŸin mantıksal ve kaçınılmaz bir ÅŸekilde iÅŸleyiÅŸini temsil etmektedir.
EÄŸer Marks’ın anlayışını Alman Idealisti G.W. Hegel’in felsefi sistemiyle karşılaÅŸtıracak olursak, Marks’ın kuramının büyük ölçüde Hegel’in tarih felsefesinin tekrarlanan bir ifadesi olduÄŸunu görürüz.
Hegel’in görüşüne göre tarih, insan ruhunun veya aklının kendi asıl doÄŸasını anlamaya doÄŸru yaptığı yolculuÄŸun fenomenolojisini, birbirini takip eden dışsal biçimlerini temsil eder. Hegel’e göre, insan bilinci bir takım çeliÅŸkiler [contradictions] sayesinde geliÅŸir. Her bilinç tarzı, bir sonraki aÅŸamadaki bilinci ortaya çıkaracak çeliÅŸkileri içinde barındırır. Bilincin bu geliÅŸimi, özellikle de felsefe alanındaki geliÅŸimi, insan aklının ya da ruhunun kendisinin, Tanrı’nın aklının veya ruhunun bir parçası, onun bir tezahürü olduÄŸunun farkına varmasına doÄŸru yaptığı yolculuÄŸu temsil eder. Bu farkına varma, Hegel’e göre insan özgürlüğünü oluÅŸturur.
Marks ve Engels, Fransız sosyalizmi ve Britanya politik iktisadının yanısıra Hegelci felsefenin kendi dünya görüşlerinin üç kaynağından biri olduğunu açıkça belirtirler. Ancak benim görebildiğim kadarıyla, Hegelcilik basitçe Marksizmin kaynaklarından birisi değildir; Marksizm, en iyi şekilde Hegelci sistemin başka bir şekli olarak anlaşılabilir.
1873 tarihinde yazılan Kapital‘in ikinci almanca baskısının sonsözünde, Marks, Hegel ile olan iliÅŸkisini ÅŸu ÅŸekilde tanımlamaktadır (uzunca alıntı için kusura bakmayın):

Benim diyalektik yöntemim, Hegelci yöntemden sadece yanlızca farklı deÄŸil, onun tam karşıtıdır da. Hegel için, insan beyninin düşünme süreci, yani düşünme süreci –Hegel bunu ‘Fikir’ [The Idea] adı altında bağımsız bir özneye dönüştürür– gerçek dünyanın yaratıcısı ve mimarı olup; gerçek dünya ise ‘Fikir’in dışsal ve görüngüsel [ing. phenomenal] biçimidir. Benim için ise tersine, fikir, insan aklı tarafından yansıtılan ve düşünce biçimlerine dönüştürülen maddi dünyadan baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. Hegelci diyalektiÄŸin mistik yönünü, bundan otuz yıl önce henüz moda olduÄŸu bir sırada eleÅŸtirmiÅŸtim. Ama tam da ‘Das Kapital’in birinci cildi üzerinde çalıştığım sırada, bugünün kültürlü Almanya’sında çokça konuÅŸan, hırçın, küstah ve bayağı hayranları (Epigones), Lessing zamanında Spinoza’ya ‘ölmüş köpek’ diyen kahraman Moses Mendelssohn’un yaptığı gibi, Hegel’e saldırmanın keyfini çıkartıyorlardı. Bu yüzden ben, bu güçlü düşünürün öğrencisi olduÄŸumu açıkça itiraf ettim ve hatta, deÄŸer teorisi bölümünde yer yer ona özgü ifade biçimlerine de kur yaptığım oldu. Hegel’in ellerinde diyalektiÄŸinin mistikleÅŸtirilmesi, ayrıntılı ve bilinçli bir biçimde diyalektiÄŸin genel iÅŸleyiÅŸ biçimini onun sunmuÅŸ olduÄŸu gerçeÄŸini örtmez. Hegel’de diyalektik baÅŸaÅŸağı biçimde durur. Mistik kabuk içerisindeki rasyonel özü keÅŸfetmek istiyorsanız, onun yeniden ayakları üzerine oturtulması gerekir.” (Kapital, Cilt 1, ay, s. 19-20) [Çeviride Sol Yayınları'nın Kapital (1997) baskısından yararlanılmıştır].

Ancak Marks’ın Hegel’in diyalektiÄŸini alarak onu “ayakları üzerine” oturttuÄŸunda –yani materyalist temelde yerleÅŸtirdiÄŸinde– ısrar etmesine karşın, Marks’ın kuramı öğretmeninki gibi İdealist olarak kalmaya devam eder: Marks’ın ÅŸemasındaki materyalist ekonomik biçimlerin (üretim tarzlarının) birbirini takip etmesinin altında gerçekte olan ÅŸey, öz ve özne olarak düşünülen emeÄŸin evrimidir. Materyalist olmak yönündeki tüm iddialarına raÄŸmen Marks, Hegel’deki akıl veya ruhun yerine sadece baÅŸka bir felsefi özneyi, [yani] insan emeÄŸini geçirmiÅŸtir: Hegel’deki aklın fenomenolojisi, Marks’da emeÄŸin fenomenolojisi olmuÅŸtur. Marks’ın kuramı saf bir felsefedir ve dahası İdealist bir felsefedir.

Ancak, Marks’ın “erken [dönem]” yazıları olarak bilinen yazılarında çok açık olan bu belirgin felsefi/Hegelci dil, Kapital‘de ve diÄŸer “olgun [dönem]” çalışmalarında azalmıştır. Sonuçta, “olgun [dönem]” çalışmaları ve bir bütün olarak Marksist sistem, Marksistler tarafından ele alınmış ve bilimsel olarak savunulmuÅŸtur.
Zaman zaman bu savunma gülünç bir saçmalığa yaklaÅŸmıştır. ÖrneÄŸin, Fransız komünist felsefeci Louis Althusser, kariyerinin büyük bir kısmını “olgun olmayan”, felsefi Marks ile “olgun”, bilimsel Marks arasındaki kesin ayrım çizgisini saptamaya ayırmıştır. Ard arda gelen kitaplar ve diÄŸer yazıları boyunca, bu [ayrım] tarihini devamlı olarak Marks’ın hayatında geriye doÄŸru çekmiÅŸtir. Açıkçası, önceleri bilimsel olduÄŸunu düşündüklerinin aslında felsefi içeriklerinin olduÄŸunu bulup durmuÅŸtur.
Kendisini bu zahmetten kurtarmalıydı. Gerçek, sadece “genç Marks”ın deÄŸil, Marksizmin tümünün felsefi olduÄŸudur. Marksizm bir bilim deÄŸildir, bir felsefedir.

III. ARTI-DEÄžER
Metaları ve deÄŸeri tartışmasının ardından Marks, kapitalizmdeki sömürünün analizine, artı-deÄŸerin üretilmesine yönelir. Marks için bu, kapitalist üretim tarzının kalbidir. Artı-deÄŸerin nasıl üretildiÄŸini ve bunun Marks’ın analizinde oynadığı rolü kavramak için, öncelikle Marks’ın “sömürü” terimi ile ne anlattığını anlamak gerekir.

SÖMÜRÜ
Marks için, bütün sınıflı toplumlar toplumsal geliÅŸimlerinin belirli bir aÅŸamasında, emek üretkenliÄŸinin artı-deÄŸer üretebileceÄŸi bir düzeye eriÅŸtiÄŸi bir “maddi temele” kavuÅŸurlar. Bu, herhangi bir zamanda belirli bir grup insanın, o zaman zarfında kendilerinin ve ailelerinin yaÅŸamlarını devam ettirmeleri için gerekli olandan daha fazla miktardaki bir ekonomik ürünü üretebilmeleri demektir.
Bu artık, üretken emek arz etmeyen, ancak emekçi sınıf veya sınıflar tarafından üretilen artı-deÄŸere el koyan küçük bir azınlığın, yönetici sınıfın ortaya çıkması için zemin hazırlar. Yönetici sınıfın lüks içinde yaÅŸamasını saÄŸlamasının ötesinde; artık, sınıfın hakim pozisyonunun ve barındırdığı ekonomik iliÅŸkilerin –özellikle de devlet aracılığıyla– devam ettirilmesi için kullanılır. İktisadi artığın üretilmesi, ve yönetici sınıf tarafından buna el koyulması Marks ve Engels’in “sömürü” dediÄŸi ÅŸeyi ifade eder.
Marksist sistemde, sömürü kavramı önemli ve belirleyici bir rol oynar. Herşeyden önce, tüm sınıflı toplumlar sömürüye dayanmaları ve onun sayesinde varolmaları gerçeğiyle nitelendirilirler. Bu onları ilkel komünizmden, ve kapitalizmin yıkılmasını takiben sömürünün olmayacağı söylenen sosyalizm/komünizm de dahil olmak üzere sınıfsız toplumlardan farklılaştırır.
Ek olarak, sınıflı toplumlar, Marks’ın analizinde sömürünün gerçekleÅŸtirilmesi yoluyla ayırt edilirler. Kapitalizm öncesi toplumlarda sömürü açık ve doÄŸrudandı. ÖrneÄŸin, kölelik-temelli üretim tarzlarında, artık da dahil olmak üzere kölelerin emeklerinin tüm ürünü –bir kısmı daha sonra gıda ve giyecek olarak kölelere geri verilmek üzere– kölelerin sahibi tarafından alıkonurdu. Feodal toplumlarda, serfler derebeyine ait olan topraklarda haftanın belli günlerinde çalışmak, veya ektiklerinin belli bir kısmını veya belirli bir miktar parayı derebeyine vermek zorudaydılar. Burada, serfler derebeyleri için açıkça artık üretmekteydiler.
Kapitalizmdeki sömürü, bu gibi düzenlemelerin aksine gizli ve dolaylıdır. Üretici sınıf, çalışan sınıf veya proletarya kapitalist sınıfça sahiplenilmez, ona baÄŸlı deÄŸildir veya yasal olarak ona tabi deÄŸildir. Yasal olarak işçiler özgürdür. İşçiler kendi metalarını, yani emek-güçlerini kapitaliste satarlar; ve diÄŸer meta üreticilerinden gıda ve giysi vb. satın almakta kullanacakları bir ücret ödentisi alırlar. Ancak yüzeyde sömürücü gözükmeyen bu resmi ve yasal olarak eÅŸit iliÅŸki sayesinde, işçiler kapitalistler tarafından sömürülürler. Kapitalizm, bu dolaylı sömürü biçimine dayanan yegane sınıflı toplumdur; ve bunun nasıl gerçekleÅŸtiÄŸini göstermek Marks’ın sermaye analizinin ana amaçlarından birisidir. Bunu “kapitalist üretimin gizi” olarak adlandırır.

ARTI-DEĞERİN ÜRETİMİ
Marks için, bu gizi açmanın anahtarı, işçilerin kapitalistlere sattığı metanın, yani emek-gücünün biricik olan doğasını anlamakta yatar.
Emek-gücü, kapitalist üretim sürecinde faydanılan diÄŸer metalardan niteliksel olarak farklıdır. Bu diÄŸer metalar –hammaddeler, araçlar ve makinalar– ürretimde kullanıldıklarında, bunlara içkin olan deÄŸer zaman içinde (kullanıldıkça) üretilen metalara geçmektedir. Bu olurken, deÄŸer ne yaratılır ne de tahrip olur, yanlızca sabit kalır –Marks’ın bu üretim unsurlarını “sabit sermaye” olarak adlandırmasının sebebi budur. Tüm diÄŸer metaların aksine, emek-gücü deÄŸer üretmektedir (bu nedenle, Marks için, bütün deÄŸerin kaynağı emektir). Sonuçta, [emek-gücü] üretimde tüketildiÄŸi zaman, ederinden [worth] daha fazla bir deÄŸer üretme kapasitesine sahip tek metadır. Bu nedenle, Marks onu “deÄŸiÅŸken sermaye” olarak adlandırır.
Bir metanın deÄŸeri onu üretmek için gerekli olan ortalama emek miktarına eÅŸit olduÄŸu için; belirli bir zaman zarfındaki emek-gücünün deÄŸeri, bu emek-gücünü üretmek için gereken emek miktarına eÅŸittir. DiÄŸer bir deyiÅŸle, emek-gücünün deÄŸeri bu zaman zarfında işçinin ve ailesinin yaÅŸamını saÄŸlamak için gerekli olan (böylece işçi artık çalışamadığında çocukları onun yerini alabileceklerdir) emek miktarına eÅŸittir. Kapitalizmde emeÄŸin üretkenliÄŸi ekonomik artık üretemini mümkün kılar; işçinin ve çocuklarının günlük yaÅŸamlarını devam ettirmeleri, deÄŸer miktarı olarak tam günlük emek eÅŸitinden daha az [bir deÄŸer miktarı] olacaktır: varsayalımki işçi ve ailesi günlük geçimlerini beÅŸ saatlik emeÄŸe eÅŸit bir deÄŸerle saÄŸlayabilmektedirler. Bu kapitalistin işçiye ödediÄŸi miktardır. Marks, işçinin kendi emek-gücünü üretmek için harcadığı zaman miktarını “gerekli emek-zamanı” olarak adlandırır.
Ancak, kapitalist işçiyi bir günlüğüne kiraladığında, o işçinin bütün bir çalışma gününe karşılık gelen emek-gücüne sahip olur; örneÄŸin, sekiz saate. Bu zaman zarfında, işçi sekiz saatlik emeÄŸe eÅŸ deÄŸer olan metaları üretir. Ancak, gördüğümüz üzere işçiye yanlızca beÅŸ saate eÅŸ deÄŸer olan bir ödeme yapılır. Aradaki fark –Marks’ın “artı emek-zamanı” olarak adlandırdığı, işçinin üç saatte ürettiÄŸi– kapitaliste aittir. Bu işçinin ürettiÄŸi metalara içkindir, ve kapitalist metaları sattığında gerçekleÅŸir [belirgin hale gelir], yani paraya dönüşür.
DiÄŸer bir deyiÅŸle, günlük çalışma sırasında, her işçi bu zaman zarfında deÄŸer cinsinden sadece kendisinin ve çocuklarının yaÅŸaması için gerekli olanı üretmekle kalmaz; aynı zamanda –her ne kadar üretim için gerekli olan üretken emeÄŸe katılmamış olsa da– kapitalist tarafından el koyulan ek bir deÄŸeri, [yani] artı-deÄŸeri üretir. Marks’ın analizinde, bu tamamen kapitalist bir sömürü biçimidir: artı-deÄŸerin üretimi ve [artı-deÄŸere] el konulması.
Bu süreç, emek-gücünün kullanım değeri ve değişim değeri arasındaki etkileşim, ya da karşıtlık sayesinde mümkün hale gelir. Kapitalistler işçileri ücret karşılığı kiraladıklarında, onlara emek-güçlerinin değişim değerini öderler; [yani] onların üretim maliyetlerini. Ancak bu süreçte, kapitalistler bu emek-gücünün kullanım değerini kullanma hakkını elde ederler. Bu [işçinin] artık değer yaratma yetisini içeren, işçinin soyut emeğidir. Görünüşte, kapitalistler işçilere çalıştıkları saate veya ürettikleri miktara dayanarak ücret ödedikleri için, kapitalistler işçilerin gerçek emeklerini satın alır gibi gözükürler. Gerçekte ise, değer cinsinden ürettikleri değerden daha az olan işçilerin emek-gücünü satın alırlar.
Marks bunu şöyle ifade eder: “(Kapitalisti -RT) gerçekte etkileyen ÅŸey, bu metanın (emek-gücünün -RT) yanlızca deÄŸerin deÄŸil, kendi sahip olduÄŸundan daha fazla bir deÄŸerin kaynağına sahip olması[nı ifade eden], kendine özgü kullanım deÄŸeridir. Bu, kapitalistin emek-gücünden beklediÄŸi özel bir hizmettir; ve bu iÅŸlemde, o [kapitalist] metaların deÄŸiÅŸiminin ‘ilahi yasaları’na göre davranır. Emek-gücünün satıcısı –tüm diÄŸer meta satıcıları gibi– deÄŸiÅŸÅŸim deÄŸerinin farkındadır, ve kullanım deÄŸerinden vazgeçer.” (Kapital, ay, s. 193, altı çizili kısım aslında vurgulu)

AHLAKÇILIK MI, BİLİM Mİ?
Marksistler için, artı-değer kuramı [Marks'ın] kapitalizm analizinin en inandırıcı yanlarından birisidir. Öteki şeylerin yanısıra, kapitalizmin sömürücü bir sistem olduğunu kanıtlar gözükmektedir. Ancak bir parçası olduğu dünya görüşü gibi, bu da bilimselmiş gibi gözüken felsefi bir argümandır.
Bu Marks’ın terminolojisinde açıktır: bizzat “sömürü” kelimesini kullanması. Normal kullanımında “sömürü” ahlaki bir çıkarıma sahiptir. İnsanlara haksız, adaletsiz bir ÅŸekilde davranıldığını ima eder. İşçilerin sömürüldüklerini söylemek; belli bir hakkaniyet standardında olması gerekene nispetle, onların daha fazla çalışmaya ve/veya daha az ücretleri kabullenmeye zorlandıkları anlamına gelir genellikle. Sömürüye karşı olmak ve onu sona erdirmeyi arzulamak, bu standart kullanımıyla ahlaki ve etik bir duruÅŸtur –ve buna genellikle de kaygı, merhamet ve kızgınlık gibi duygular eÅŸlik eder.
Ve Marks yanlızca sömürü terimini kullanmakla kalmaz, aynı zamanda bunu eksiksiz bir ÅŸekilde ahlaki çıkarımı ile kullanır. Marks’ın yazıları ahlaki duygularla doludur –onaylamama, hoÅŸlanmama, keskinlik, zorbalık. Ve Marks’ın kendisi bizzat bu duygularla motive olmuÅŸtur: aksi takdirde hayatının büyük bir kısmını neden insani olmayan, çürümüş olarak deÄŸerlendirdiÄŸi bir sistemi incelemeye, gözler önüne sermeye ve yıkmaya çalışmaya adasın ki?
Gerçekte, Marks kapitalizme karşı ahlaki bir duruş sergiler. Onu birbiriyle ilişkili iki standart temelinde yargılar ve mahkum eder. Birincisi, eski Musevilikte olmasa bile, Hristiyanlığın ilk dönemlerine kadar giden ve Fransız devrimi sırasında güçlü bir şekilde yükselen insanların eşitliğine olan inanç (Bu ahlaki bir eşitliktir, çünkü aksi takdirde insanlar eşit bir donanıma sahip değildirler). İnsan oğulları ahlaki olarak eşit oldukları için, bu yargıya göre onlara eşit davranılmalıdır. Aslında, Marks eşitliği soyut ve sınırlı bir şekilde tanımlaması nedeniyle kapitalizmi mahkum eder; ve [eşitliğin] Fransız devriminin yarım bıraktığı yerden, [yani] siyasi ve yasal alanlardan ekonomik ve toplumsal alanlara doğru genişletilmesini talep eder. Diğer bir deyişle, eşitliğin yanlızca resmi olarak değil ama gerçekte de yapılmasında ısrar eder.
EÅŸitliÄŸi geniÅŸletme ve yeniden tanımlama yönündeki talep, Marks’ın kapitalizmi yargılamasındaki ikinci standarda doÄŸru ilerlemesini saÄŸlar. Bu yönetici sınıfların ekonomik artığa el koyamacağı sosyalizmdir. Yani Marks’ın kapitalizme karşı ahlaki argümanı iki yönlüdür: 1) sistem adaletsizdir; 2) iÅŸlerin böyle devam etmesi gerekmez; sömürüye dayanmayan ve buna baÄŸlı tüm diÄŸer ÅŸeyleri içermeyen bir ÅŸekilde toplumu sürdürmenin baÅŸka bir yolu vardır.
Buna raÄŸmen, Marks bu ahlaki argümanın üstünde durmaz ve bir anlamda onu reddeder. Ona göre sosyalizm savunusu ahlaki deÄŸil, bilimseldir. Açık bir ÅŸekilde ahlaki argümanları reddeder –hatta onlarla dalga geçer. Bu tip argüümanların Marksist deÄŸil, kapitalizmin “küçük burjuva” eleÅŸtirilerinin karekteristiÄŸi olduÄŸu söylenir bizlere.
Marks’ın bu tip bir eleÅŸtirmene (Proudhon’a) karşı yaptığı polemiklerini içeren Felsefenin Sefaleti‘ne giriÅŸte, Engels bunu şöyle ifade ediyor:

Burjuva ekonomisinin yasalarına göre, ürünün büyük bir kısmı onu üreten işçilere ait deÄŸildir. EÄŸer ÅŸimdi ÅŸunları söylersek,– bu adil deÄŸildir, böyle olmaması gerekli–, o zaman bunların ekonomiyle doÄŸrudan bir iliÅŸkisi olmaz. Sadece bu ekonomik gerçeÄŸin bizim ahlak anlayışımızla çeliÅŸtiÄŸini söylemekteyizdir. Marks, bu nedenle komünist taleplerini asla buna dayandırmamış, gözlerimizin önünde her geçen gün daha fazla ölçüde gerçekleÅŸmekte olan kapitalist üretim tarzının kaçınılmaz çöküşüne dayandırdırmıştır.” (Friedrich Engels, Karl Marks’ın Felsefenin Sefaleti‘ne GiriÅŸ, İlk Alman Baskısı, 1884, s. 11, altı çizili kısım aslında vurgulu)

DiÄŸer bir ifadeyle, Marks’ın gördüğü ÅŸekliyle, onun sosyalizm taraftarı argümanı ahlaki bir argümana deÄŸil, (varsayılan) bir gerçeÄŸe dayanmaktadır: kapitalizm kaçınılmaz olarak eninde sonunda çökecektir, ve (bu düşünceyi tamamlayabiliriz) yerini sosyalist bir toplum alacaktır.

Ancak bunun böyle söylenmesi, Marks’ın sosyalizm taraftarı ahlaki argümanını dışarda bırakmaz. Gerçekte, Marks için bilimsel ve ahlaki argümanlar iç içe geçmiÅŸtir. Bunun sebebi ise, Hegel’in yaptığı gibi tarih ve ahlak’ın en nihayetinde [birbirleriyle] çakışacağını varsaymasıdır; diÄŸer bir deyiÅŸle, ahlaki olarak arzulanabilir (sosyalizm) varsaydığının, gerçekte ortaya çıkmasıdır. Sonuçta, Marks’ın ahlaki argümanı ve bilimsel addettiÄŸi argümanı birleÅŸir, ve her biri diÄŸerini besler. Ancak, Marks ahlaki argümanını bilimsel olanın ardında gizler. (Ahlaki ve bilimsel argümanları birarada birleÅŸtirmesi, ve bunun yanısıra argümanın hiçbir ÅŸekilde ahlaki olmadığının savunulması; Marksizme bu kadar güçlü bir cazibe kazandıran ÅŸeylerden birisidir. Bir kimsenin özlediÄŸi bir ÅŸeyin –gerçekten adil bir toplumun– bilim tarafından hem onanması hem de öngörülmesi, [kiÅŸiyi] derinden tatmin eden bir ÅŸeydir.)
Tabii ki sosyalizmin kaçınılmaz (veya yüksek olasılıklı) olduÄŸunu söylemekle bunu kanıtlamak farklı ÅŸeylerdir. Ve eÄŸer kanıtlanamazsa, Marks’ın kendi sosyalizmine biçtiÄŸi bilimsel bir doÄŸaya sahip olma [niteliÄŸi] çökecektir.
Ancak Marks sosyalizmin kaçınılmaz olduÄŸunu kanıtlamaz; sadece kanıtlıyor gözükür. Ve bunu da daha önce iÅŸbaşındayken gördüğümüz bir yöntem sayesinde yapar: bunu başından varsayarak. Bu yöntem –argümanını sonuçları ima edecek ÅŸekilddeki varsayımlara dayandırma– Marks’ın kapitalist sömürü tartışmasında belirgindir.

TANIMSAL OLARAK SÖMÜRÜ
İlk olarak, Marks’ın gösterimi kapitalizmin sömürücü olduÄŸunu kanıtlamaktan ziyade totolojiktir: tanımdan zaten ortaya çıkmaktadır. Marks’ın tanımladığı ÅŸekliyle, emeÄŸin deÄŸerin tek kaynağı olması nedeniyle, ve bir sonraki yazımda tartışacağım üzere sermayenin kapitalistlerin işçilerden elde ettiÄŸi biriktirilmiÅŸ emekten baÅŸka bir ÅŸey olmaması yüzünden; kapitalistin eline herhangi bir ÅŸeyi geçirmesi tanımsal olarak sömürüdür. DiÄŸer bir deyiÅŸle, Marks’ın tanımlamasına göre tüm deÄŸerin kökeni emeÄŸe kadar indirgenebildiÄŸi için, bir ürünün tümü iÅŸi gerçekleÅŸtirenlere, işçilere aittir. Ve sermayenin, devletin veya diÄŸer bir toplumsal faktörün üretken katkısı olasılığına asla deÄŸinilmez; basitçe tanımsal olarak dışarda bırakılır.
Kapitalizmin sömürücü doÄŸasını göstermesinin tamamen bir tanıma dayanıyor olması gerçeÄŸine raÄŸmen; Marks, bu tanım (emeÄŸin deÄŸerin tüm kaynağı olduÄŸu) hakkında asla açıkça konuÅŸmaz. Bu yanlızca öylece belirtilmiÅŸtir ve bariz bir ÅŸey olarak kabul edilmelidir. Kendisinin de açıkça kabul ettiÄŸi üzere, analizindeki pekçok ÅŸeyin yanısıra, deÄŸer kavramı da esas olarak Smith ve Ricardo tarafından geliÅŸtirilmiÅŸtir. Marks bunu ele alarak, baÅŸka bir ÅŸeye dönüştürdü ve sonra da kendi amaçları doÄŸrultusunda kullandı –bunlar [bu amaçlar] arasında kapitalizmin sömürücü olduÄŸunu sergilemek ve bu sömürünün nasıl gerçekleÅŸtiÄŸini göstermek de vardı. Ne gariptir ki, Marks kendi noktasını ortaya koymak için burjuva ekonomisinin (kendi görüşüne göre hala bilimsel olan) otoritesine dayanmaktadır. Bakınız sonuçta da kapitalistlerin kendi bilimi, kapitalizmin sömürücü olduÄŸunu ortaya koymaktadır.
Ancak eÄŸer Marks’ın tanımı yanlışsa; eÄŸer emek deÄŸerin tek kaynağı deÄŸilse ve sermaye basitçe biriktirilmiÅŸ emek olarak tanımlanamazsa, o zaman Marks’ın argümanı en azından önemli bir ÅŸekilde düzenlenmeden geçerliliÄŸini koruyamaz. Kısacası, Marks kapitalizmin sömürücü doÄŸasını kanıtlıyor gibi gözükürken, aslında bunu yapmamaktadır. Bunu sadece [baÅŸlangıçta] o ÅŸekilde tanımlamıştır.

SÖMÜRÜ: YANLIZCA İKTİSADİ Mİ?
Marks, kapitalizmi basitçe sömürücü olarak tanımlamanın yanısıra, sömürü terimini gayet seçici ve kendi-amacına hizmet eder bir şekilde kullanır; öyleki böylece öyle gözükmemekle birlikte kendi argümanını daha da destekler.
Marksist kuramda, sömürü yanlızca maddi üretim alanında oluÅŸur: bu alan [sömürü] terimin[in] kullanıldığı yegane alandır, ve Marksistlerin ısrar ettiÄŸi üzere [sömürü teriminin] doÄŸru olarak kullanılabileceÄŸi tek alandır. Ancak, hiyerarÅŸik toplumlar Marks’ın hiyerarÅŸik olarak adlandırdığının yanısıra çeÅŸitli baskı iliÅŸkilerini de içerir. ÖrneÄŸin, kapitalizmde, dini ve siyasi ideolojilerde belirginleÅŸen beyaz üstünlüğü/ırkçılık, erkek ÅŸovenizmi/cinsiyetçilik, siyasi hakimiyet ve otoriter entelektüel/psikolojik iliÅŸkiler de vardır. Bence, bu baskıcı iliÅŸkiler sistemin esas nitelikleridirler; ve Marks’ın iddia ettiÄŸi üzere daha asli olduÄŸu varsayılan ekonomik sömürü iliÅŸkisinin basitçe birer yansıması veya türevi deÄŸildirler.
İlginç bir ÅŸekilde, kapitalizmdeki ekonomik olmayan iliÅŸki biçimleri gerçekte Marks’ın kapitalist sömürü analizini tanımlar.

POLİTİK/TOPLUMSAL, ÖRGÜTSEL SÖMÜRÜ
Örnek olarak bir sendika, kilise veya siyasi bir parti gibi hiyerarşik örgütlerin liderleri ile sıradan üyeleri arasındaki ilişkileri ele alın. Onlara göre, sıradan üyeler örgüte ve örgütün faaliyetlerine gönüllü bir şekilde katılmaktadırlar, çünkü [örgütün] programını, hedeflerini ve yöntemlerini kabul etmişlerdir. Değişen derecelerde örgüte zamanlarını, enerjilerini, düşüncelerini ve paralarını verirler; ve [örgüt] hedeflerini başardığı ölçüde de üyeler kendi amaçlarının yerini getirilmesinden tatmin sağlarlar. Diğer bir deyişle, üyeler gönüllü bir şekilde örgüte katılırlar ve ondan bir şey, an azından yaklaşık olarak harcadıkları enerji ve diğer kaynaklara eşit olduğuna inandıkları bir şeyi kazanırlar.
Ancak bu düzenlemenin gerçek avantajı örgüt liderlerinin payına düşer. Bu, örgüt hiyerarşik olduğu ölçüde, bu hiyerarşinin zirvesinde olanların güçlerinin artmasına hizmet eder. Örgütün faaliyetleri ve yönelimi hakkındaki kararları en nihayetinde liderler aldığı (görece demokratik gruplarda bile bu böyledir) için, esas olarak artan onların toplum içindeki güçleri, etkileri ve statüleridir. Örgüt, [liderlerin] sıradan üyelerin kaynaklarını harekete geçirmek suretiyle, adeta bir kaldıraç gibi kendi [sarf ettikleri] çabaları büyüterek [liderlerin] kendi amaçlarını gerçekleştirmelerine hizmet eden bir araç olarak işlevi görür.
Peki yukarıda tanımlanan bu iliÅŸki, Marks’ın kapitalist sömürü analizinde tanımladığından hangi temel ÅŸekilde farklıdır? Liderler kendi güçlerini arttırmak üzere üyelerinin enerjilerinden, düşüncelerinden ve kaynaklarından faydalanırlar. Ve kapitalistler gibi bunu serbest bir deÄŸiÅŸim yoluyla yaparlar. [Üyeler] gönüllü olarak katılırlar ve bu katılımlarından bir ÅŸey kazanırlar (aksi takdirde katılmayacaklar veya üye olmaya devam etmeyeceklerdir). Ancak yine de bu iliÅŸki sayesinde hizmet edilen ÅŸey liderlerin çıkarlarıdır. Bence bu bir sömürü biçimidir.
–Kocanın fiziksel veya zihinsel olarak aÅŸağılayıcı olmadığı ve hatta kadının bazı karar-alma süreçlerine katıldığı– “iyi” bir geleneksel (ataerkil) evlilik dahi aynı dinamiÄŸi sergiler. Kocanın iliÅŸkiye hakim olması ve temel kararları alması ölçüsünde, düzenlemenin esas avantajı ona ait olur. Ne kadar paylaşıyor olursa olsun, eÅŸinin çabalarını kendi hedefleri doÄŸrultusunda yönlendirir. EÅŸi de bu iliÅŸkiden bir ÅŸeyler kazanır, ve en azından yasal ve resmi olarak onun katılımı gönüllüdür. Ancak onun çabaları büyük ölçüde kocasının amaçlarına hizmet eder. İşte burada da, bana öyle geliyorki, sömürü ile karşı karşıyayız.
Ve keza demokratik toplumlar olarak adlandırılanlarda da devletle sıradan vatandaşlar arasındaki ilişki yine aynı temel niteliği sergiler. Kuramsal olarak bu vatandaşlar özgürdür: sivil haklarımız vardır, haklarımız ve çıkarlarımız doğrultusunda savaşmak üzere partiler veya başka örgütler kurabiliriz, hatta hükümeti kimin oluşturacağını belirlemek üzere (en azından bir kısmımız) oy bile kullanabiliriz. Ve Soğuk Savaş sırasında bize söylendiği üzere, eğer hoşumuza gitmezse ülkeyi terk de edebiliriz.
Bu özgürlüğe rağmen ezilmekteyizdir ve tartışacağım üzere sömürülmekteyizdir. Devlet, bizim elimizdeki bir araç olmaktan ziyade, ana işlevi halkın çoğunluğunun küçük bir yönetici sınıfın gereksinimlerini karşılanmasına hizmet ettiği, mevcut toplumsal sistemi devam ettirmek olan güçlü bir aygıttır. Dahası, bizim paramızı alır, zaman zaman ise amaçlarına hizmet etmek üzere emeğimizi alır. Seçkinlerin, kendi çıkarları doğrultusunda, toplumsal hiyerarşi içinde kendilerinin altında yer alanların enerji ve diğer kaynaklarını harekete geçirdikleri bir kaldıraçtır bu.
Aslında, bir kişinin veya bir insan kümesinin siyasi iktidar, yasal statü, zenginlik veya yanlızca kişiliğinin gücü vasıtasıyla kendisinin/kendilerinin çıkarlarına hizmet etmesi doğrultusunda, başka bir bireyi veya bireyleri kullanması, bu sömürücü özelliği içinde barındırır.
BetimlediÄŸimiz bütün bu iliÅŸkilerdeki ortak olan ÅŸeyler ÅŸunlardır: (1) bir kiÅŸi veya bir grup, bir diÄŸeri veya diÄŸerleri üstünde otoriteye veya iktidara sahiptir; (2) bu iktidar, ona sahip olanların çıkarlarını gerçekleÅŸtirmek için kullanılır, onların iktidarını daha da kuvvetlendirir; (3) bu iliÅŸkilerin baskıcı doÄŸası, [ezilenlerin] gönüllü veya en azından görünürde gönüllü bir ÅŸekilde katılıyor olmaları gerçeÄŸiyle bulanıklaÅŸtırılmıştır. Bu iliÅŸkiler aracılığıyla, hiyerarÅŸinin zirvesindeki kiÅŸiler altlarında yer alanların faaliyetlerini yönlendirebilmekte ve onlardan kendi kiÅŸisel amaçları doÄŸrultusunda faydalanabilmektedir. Marks’ın kapitalist ile işçi arasındaki iliÅŸkiyi tanımladığı ÅŸekliyle, tabandaki kiÅŸiler sömürülmektedir.
Bu ÅŸekilde bakılınca, Marks’ın sömürü olarak adlandırdığı ÅŸey, kapitalist toplumu belirleyen ve onun üstünde yükseldiÄŸi söylenebilecek olan daha genel bir toplumsal iliÅŸki tipinin özel bir ekonomik türevi veya ortaya çıkışıdır yanlızca. Kuramsal olarak, böylece kapitalizmin doÄŸasını bir toplumsal sistem olarak incelemeye giriÅŸen birisi sistemi niteleyen baskıcı iliÅŸkilerinden herhangi birisi üstünde yoÄŸunlaÅŸabilir. Veya daha iyisi, bütün bu iliÅŸkilerde ortak olan nitelikleri saptamayı, yani ekonomik sömürünün bir türev olduÄŸu daha genel bir toplumsal iliÅŸkinin doÄŸasını ortaya çıkarmayı deneyebilir. Bunun yerine, Marks iekonomik alana yoÄŸunlaÅŸmayı ve rastgele bir ÅŸekilde sömürü terimini de [bu ekonomik alana] özgü [bir ÅŸekilde] kullanmayı seçmiÅŸtir.

TEMEL OLARAK İKTİSAT
Bu karar, Marks’ın ekonomik alanda gerçekleÅŸen olayların toplumun geri kalanında olanları belirlediÄŸi iddiasından gelir, ve [bu iddiayı] yansıtır. Ancak Marks’ın bütün dünya görüşünün temeli olan bu duruÅŸ, eÄŸer Marks’ın kapitalizm incelemesi bilimsel bir geçerliliÄŸe sahip olacaksa, esasen ispatlanması gereken bir [duruÅŸ]tur. Ama bu asla yapılmadı. Hatta bu ne izah edilmiÅŸ ne de tartışılmıştır. Basitçe varsayılmıştır. Ve böyle olunca da, Marks’ın sosyalizmin kaçınılmazlığını “ispati” gibi, yarısı [baÅŸlangıçtan] zaten yapılmış haldedir.
Marks’ın böyle bir argümanla yakayı sıyırmasının nedenlerinden birisi de, toplumun geliÅŸiminde ekonominin belirleyici bir unsur olduÄŸu duruÅŸunun ilk bakışta oldukça makul gözükmesidir. HerÅŸeyden önce, eÄŸer insanlar yaÅŸamlarını devam ettireceklerse ve çocuk yetiÅŸtirmek, devlet kurmak, sanat ve bilim icra etmek, dini faaliyetlere katılmak gibi ÅŸeyleri yapacaklarsa; öncelikle karınlarını doyurmalı, giyinmeli ve barınacak bir yerleri olmalıdır. Ve ekonomik faaliyetin bu anlamda çok temel gözükmesi baÄŸlamında; maddi üretimin, toplumun tüm diÄŸer yönlerinin üstünde yükseleceÄŸi ve geliÅŸeceÄŸi bir temel olduÄŸuna inanmak oldukça mantıklı gözükecektir. Bu yargı, daha önceki toplumlara göre toplumun ekonomik tarafının –sanayi, ticaret, teknolojinin geliÅŸmesi– özellikle dinamik bir karakter kazandığı kapitalist toplum için özellikle doÄŸru gözükür. (Gerçekte, kapitalizm öncesi toplumlarda ayrı bir ekonomik alan güçlükle fark edilebilir.)
Bu görüş, Marks ve Engels’in bakışının geliÅŸmesinde muhtamelen önemli olmuÅŸtur. Kuramlarını geliÅŸtirmekte oldukları zamanda, Avrupa toplumu engin bir karışıklık [deÄŸiÅŸim] yaÅŸamaktaydı. Kapitalist endüstri özellikle Britanya’da, ancak diÄŸer ülkelerde de hızla büyüyordu; bir bütün olarak toplumun üzerinde derin etkileri vardı.
Sanayinin büyümesi işçi sınıfının boyutunu arttırmış ve işçileri pis, hastalık-dolu varoÅŸlarda yaÅŸamaya mahkum etmiÅŸti. Bu, ekonominin önemli sektörlerini yıllarca deÄŸilse bile aylarca kapatan, milyonlarca işçiyi iÅŸsiz bırakan dönemsel ekonomik krizlere yol açtı. Tepki olarak işçiler, toplumsal iyileÅŸtirmeler ve siyasi haklar saÄŸlanması için grevler ve örgütlü kitlesel hareketler baÅŸlattılar. Bu geliÅŸmeler 1830 ve 1848 devrimlerine yol açtı veya yol açıyor gözüktü. Daha öncesinde ise, geliÅŸmenin daha önceki bir aÅŸamasında aynı süreç, çağın en güçlü toplumsal ayaklanması olan Fransız Devrimi’ni ortaya çıkardı. Kısacası, Marks ve Engels’in düşüncelerini geliÅŸtirdikleri dönemde, kapitalist sanayinin geliÅŸimi ve genel olarak ekonomik faaliyetler bütün bir toplumun evrimini ÅŸekillendiriyor gözükmekteydi.
Marks’ın ekonomik faaliyetin belirleyiciliÄŸi görüşü, bugünün avantajıyla tarihe bakınca; görünüşte kaotik olan olaylar, eÄŸilimler ve karşı eÄŸilimlerden çarpıcı bir ÅŸekilde ortaya çıkar gibi gözüken bir eÄŸilimin var olduÄŸu gerçeÄŸinin ışığı altında oldukça kabul edilebilir gözükmekte; [yani] insanlığın teknik aygıtlarının ve ekonomik gücünün büyümesi. Tarihimiz boyunca baÅŸka neler olduysa olsun, teknik yetimiz ve ekonomik gücümüz hiç şüphesiz artmıştır, ve toplumun tüm diÄŸer alanları buna göre düzenlenmiÅŸtir.
Ancak, maddi üretimin gelişmesinin toplumsal yaşamda güçlü, hatta hakim bir etmen olduğunun ayırdında olmakla; bu nedenle [maddi üretimin gelişmesinin] tarihimizi şekillendirmekte ana rolü oynaması farklı şeylerdir. Onun belirleyici etmen olduğunu, [yani] bir bütün olarak toplumun ve toplumun diğer alanlarının niteliğinden ve evriminden son kertede sorumlu olduğunu öne sürmek ise bambaşka bir şeydir.
Bu determinizm [determinism, belirlemecilik, gerekircilik] meselesi –ister belirli bir fenomen veya olayın baÅŸka bir fenomen veya olay tarafından belirlendiÄŸi, isterse kesin suretle ve kısıtlı bir ÅŸekilde [ondan] nedenlendiÄŸi söylensin–, ardındaki uzun bir tarihe sahip tartışmayla karmaşıklaÅŸmıştır. Bu hala çözülmemiÅŸ, ve bence asla da çözülemeyecek konulardan birisidir. Bu konunun tartışılması için burada yeterince yer olmasa bile, bir nebze olsa da tartışmakta ısrar edebilirim.
Marks’ın zamanında, bilimsel yasaların determinist olduÄŸu varsayılırdı: tüm fenomenlerin, ÅŸansa yer bırakmayacak ÅŸekilde daha önceki fenomenler tarafından doÄŸrudan ve belirli bir ÅŸekilde belirlendiÄŸine inanılırdı. DiÄŸer bir deyiÅŸle, ÅŸeyler oldukları ÅŸekilde olurlar ve yanlızca bu ÅŸekilde olabilirler. Bu anlayış dahilinde, insanların ÅŸans diye adlandırdığı ÅŸey; yanlızca herhangi belirli bir olayın gerçek nedenlerinin göz ardı edildiÄŸini yansıtır.
Determinizm meselesi içsel olarak tahmin meselesiyle ilintilidir: bilimsel yasaların determinist doÄŸası, belirli bir sistem veya yapının gelecekteki durumunu tahmin edebilme yetisini yansıtır ve bunu sergiler. Böylece determinist görüşe göre, eÄŸer bir kimse (herÅŸeyi bilen gözlemci denen kimse) evrendeki tüm parçalarının ÅŸu andaki konumlarını bilirse, fiziÄŸin yasalarını kullanarak gelecekteki belirli bir zamanda evrenin kesin durumunu tahmin edebilir (Bu, büyük Fransız astrologu Laplace tarafından kullanılan bir örnektir). Marks’ın zamanında, çoÄŸu bilim adamı bu tahmin niteliÄŸine sahip olan kuramlar kullanılarak doÄŸanın bütün yönlerinin açıklanabilir olduÄŸuna inanmaktaydı; tüm doÄŸal gerçekliÄŸin bu ÅŸekilde belirlendiÄŸi düşünülüyordu.
Marks’ın bilim anlayışı da bu görüşün içine gömülmüştü. Toplumsal gerçekliÄŸin fiziki dünya gibi aynı ÅŸekilde belirlendiÄŸini düşünüyor, ve kendisini buna karşılık gelen bir toplum bilimi ve bilimsel bir sosyalizm biçimi geliÅŸtiren birisi olarak görüyordu. DiÄŸer bir deyiÅŸle, o günkü anlaşıldığı ÅŸekliyle, bilimin sınırlarını toplumsal fenomenlerin dünyasına doÄŸru geniÅŸletiyordu. (O yanlız deÄŸildi. Ondan önce de, modern sosyolojinin kurucusu olarak deÄŸerlendirilen Saint-Simon’un öğrencisi olan Auguste Comte ve sosyalist Henri Saint-Simon aynı projeyi yürütmeyi amaçlamıştı.)
O zamandan bu yana, görecelilik kuramı gibi bazı bilimsel kuramların deterministik; atom altı parçacıklar (kuantum mekaniği) alanı gibilerinin ise deterministik olmadığını fark etmeye başladık. Bu sonraki dünyanın içinde, herhangi belirli bir atom altı parçacığının veya parçacıklar kümesinin bırakın geleceği, bugünkü kesin durumu (özellikle de kesin konum ve hızı) dahi belirlenememektedir; elde edilebilecek tek şey her ikisi için de olası [konumlarını] ifade eden bir aralıktır. Termodinamik, sıvıların akışı ve diğer fenomenler gibi, fiziğin diğer alanları ve biyolojinin çoğu da keza olasılıklara dayanmaktadır.
Bilim adamları ve felsefeciler bütün bunların karşısında ne yapacağını pek de bilmiyorlar ve tartışmalar giderek kızışıyor. En azından iki soruyla karşı karşıyayız; dahası bunlar ayrılamaz ÅŸekilde baÄŸlantılı gözüküyorlar. Birisi, gerçekte neyin varolduÄŸuna, yani (daha önceki olaylar tarafından biricik bir ÅŸekilde düzenlenmiÅŸ olması anlamında) olayların belirlenip belirlenmediÄŸi [sorusudur]. DiÄŸeri ise bilgimizin gücüne iliÅŸkindir: gerçeÄŸin ne olduÄŸunu kati surette bilebilir miyiz, ve dolayısıyla da gelecekteki olayları tahmin edebilir miyiz. Yani, gerçekliÄŸin belirlendiÄŸi doÄŸru olabilir, ancak mevcut kuramlarımızın sınırlılıkları veya sorgulanan fenomenleri kesin bir ÅŸekilde anlamaktaki yetersizliÄŸimiz, bizi gelecekteki geliÅŸmeleri kesin olarak kavramaktan alıkoyabilir. (Bu aslında Albert Einstein’ın kuantum mekaniÄŸindeki felsefi sorunlara karşı takındığı tavırdı.) Aynı zamanda gerçekliÄŸin tam olarak belirlenmemesi de olasıdır, ve tahmin etmekteki yetimizin kısıtlılığı gerçekliÄŸin belirsizliÄŸini de facto olarak yansıtabilir; gerçekliÄŸin (fiziÄŸin makro dünyası) yanlızca bazı yönleri tahmin edilebilir gözükmekte. Veya, belki de gerçekliÄŸin bazı yanları belirlenirken, diÄŸer bazı yanları ise belirlenememektedir. (Bu az ya da çok bugünkü bilim adamlarının çoÄŸu tarafından kabul edilen bir yorumdur).
Bu alanda var olan determinizmle ilgili sorunlar, toplumsal yaÅŸam alanında –tarih, ekonomi, sosyoloji, siyaset bilimi, psikoloji, kültür çalışmaları vb. alanlarında– daha da büyür. Ve toplumsal yaÅŸamın karmaşık olması nedeniyle, olanla bilebileceÄŸimizi birbirinden ayırd etme sorunu neredeyse aşılmaz bir hale gelebilir.
Herhangi bir toplumsal veya tarihi olayı ele alın. O kadar çok faktör; kendi düşünceleri, zevkleri, duyguları, arka planlarıyla o kadar çok birey; o kadar çok dışsal durum –coÄŸrafya, iklim, ekonomik koÅŸullar, siyasi geliÅŸmeler, ulusal gelenekler, vb.– vardır ki; bırakın neden bu olayın olup da bir baÅŸkasının olmadığını, nerede ve nasıl olduÄŸunu kesin olarak açıklayan bir açıklamayla ortaya çıkmayı bir kenara, [bu faktörlerin] hepsini tanımlamak bile olanaksızdır. Sonuç olarak, toplumsal kuramlar deterministik-tipteki kuramların geliÅŸtirilmesine (eÄŸer yapmışlarsa) çok az katkıda bulunmuÅŸlardır. En iyi durumda, toplumsal yaÅŸamın ancak küçük bir yönü tahmin edilebilir. Yani, toplumsal yaÅŸamın kati bir ÅŸekilde belirlenmesi söz konusu olabilir. Ancak eÄŸer toplumsal yaÅŸamın karmaşıklığı ve sonuçtaki bilgimizin kısıtlılıkları, tam olarak yaÅŸanmış belirli bir tarihsel olayın neden gerçekleÅŸtiÄŸini anlayabilmekten veya gelecekteki toplumsal geliÅŸmeleri tahmin etmekten bizi alıkoyarsa; bu, pratik olarak konuÅŸursak, aynı ÅŸeyle sonuçlanır; toplumsal yaÅŸamın katı bir ÅŸekilde belirlenmediÄŸi. DiÄŸer bir deyiÅŸle, toplumsal yaÅŸam söz konusu olduÄŸunda, bilgimizin bugünkü düzeyiyle geleceÄŸi tahmin edemeyiz.
Ancak bu tam da Marks’ın yapabildiÄŸini iddia ettiÄŸi ÅŸeydir. Döneminin anlayışlarını yansıtarak, ÅŸunlarda ısrar eder: (1) toplumsal gerçeklik fiziÄŸin makro dünyasının belirlendiÄŸi anlamda belirlenir; (2) gerçekte toplumsal geliÅŸmenin yasalarını keÅŸfetmiÅŸtir; ve (3) bu yasalara dayanarak, insan toplumunun geleceÄŸini, özellikle de kapitalizmin çöküşünü ve sosyalizmin kurulmasını doÄŸru bir ÅŸekilde tahmin etmiÅŸtir. Ancak ÅŸimdi bildiÄŸimizin ışığı altında, Marks’ın iddiası –hem daha kapsamlı iddiası, hem de üretim tarzının geliÅŸiminin bir bütün olarak toplumun evrimini belirlediÄŸi ÅŸeklindeki özel savı–, mübalaÄŸalı birer varsayımdan baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir.
Daha az felsefi bir düzeyde dahi, Marks’ın maddi üretimin belirleyici karakteri üstündeki ısrarının sorguya açık olduÄŸunu görebiliriz.
Kapitalizmi karakterize eden ekonomik olmayan ilişkilere yönelik tartışmamıza cevap olarak, bir Marksist bu ilişkilerin kendilerinin bizzat ekonomik sömürüye dayandığını öne sürecektir. Bunun kanıtı ise, bunların [ekonomik olmayan ilişkilerin] ekonomik alandaki gelişmelerle, özellikle de meta üretiminin ekonomik ve toplumsal yaşama hakim olacak kadar yayılmasıyla ortaya çıktıkları olacaktır. Bundan önce ise, toplumsal ilişkiler, köleci veya feodal toplumları karakterize etmiş olanlar gibisinden geleneksel olarak kabullenilmiş [tasvip edilmiş], doğrudan ve açık bir şekilde tanımlanmış tahakküm ve baskı ilişkileri tarafından sınırlandırılmıştı. Ancak meta üretiminin ve kapitalizmin gelişimiyle, bu diğer, daha özgür hiyerarşik ilişki biçimleri de olası hale gelmiştir. Böylece, Marksist argümana göre, toplumsal alandaki değişiklikleri ortaya çıkaran veya [onlara] neden olan şey maddi üretimin doğasındaki bu değişiklikti.
Ancak bu argüman, bu sürecin –meta üretiminin geliÅŸiminin ve nihayetinde de toplumsal hakimiyetinin– nasıl baÅŸladığına eÄŸilmekte baÅŸarısız olmaktadır. Meta üretimi, feodalizmin altını oymaya ve kapitalizmin temellerini atmaya baÅŸlamadan çok daha önce binlerce yıl boyunca varolagelmiÅŸti. Ancak, daima içinde var olduÄŸu hakim ekonomik, toplumsal ve siyasi biçimlere bağımlı kalmıştı. DiÄŸer bir deyiÅŸle, kendini kuran toplumların yıkımına ve kapitalizmin ortaya çıkmasına yol açmamıştı. Peki öyleyse, feodal toplumda bu sonrakinin, [bu sonraki] dünyanın dönüşmesi sürecini saÄŸlayan ÅŸey neydi?
Bir Marksist yanıt olarak maddi üretim alanına bakacaktır; ancak bence yanıt feodalizmin ekonomik doÄŸasında deÄŸil, feodalizmin siyasi yapısında yatmaktadır. Özellikle, [yanıt] ne devletin, ne de Katolik Kilisesi’nin ve ne de herhangi baÅŸka bir kurumun, feodal veya feodal-tipi toplumları oluÅŸturan tüm bir alan boyunca ağırlığını dayatmak için yeterince güçlü olmamasına yol açan, feodalizmin merkezsiz –siyasi erkin parçalı olması [tek bir eelde toplanmaması]– olması durumudur. İşte bu durum –siyasi otoritenin merkezsizliÄŸi ve sınırlılığı–, küçük kasaba ve ÅŸehirlerin adeta bu [feodal] toplumların toplumsal ve yasal baÄŸlarının dışındaymışçasına oluÅŸmasına imkan vermiÅŸtir. Ve bu kasabalar, kapitalist üretimi olası kılan, hem meta üretiminin yayılmasının, hem de sözde “özgür emek sözleÅŸmesi” denilen belirli bir çeÅŸit toplumsal iliÅŸkinin geliÅŸiminin yetiÅŸtiÄŸi yataklar olmuÅŸlardır.
DiÄŸer bir deyiÅŸle, bir kere baÅŸlatılmasının ardından, feodalizmin yıkımına, kapitalizmin ve onun belirli sözleÅŸmesel bir hiyerarÅŸik iliÅŸkiler biçiminin geliÅŸmesine yol açan ÅŸeyin ekonomik alandaki geliÅŸmeler olduÄŸu doÄŸru olabilse de; bu ekonomik geliÅŸmeler, aslında ekonomik olmayan doÄŸanın daha evvel gelen koÅŸullarından kaynaklanmıştır. Bunlar Kuzey Avrupa’nın coÄŸrafyasını, iklimini ve daha evvelki tarihini içermektedir; ve bütün bunların biraraya gelmesi, feodalizm olarak adlandırılan, siyasi olarak merkezsizleÅŸmiÅŸ bir toplumun doÄŸuÅŸuna sebep olmuÅŸtur. Ve bu ise sırasıyla (burjuva) özgürlüğünün sızmasını, ve nihayetinde onun [burjuva özgürlüğünün] sınıflı devlet-hakimiyetindeki toplumları –tabii ki bizim kendi toplumumuz da dahil olmak üzere– fethetmesini mümkün kılmıştır.

İKTİSAT: BİLİM Mİ, İNSAN DAVRANIŞLARI MI?
Tamamen felsefi meseleleri bir yana bırakırsak, toplumsal yaÅŸamın bir alanının (üretim tarzının geliÅŸiminin) bir bütün olarak toplumun tabiatını ve evrimini belirlediÄŸini iddia etmenin ana sebebi, toplumun gelecekteki geliÅŸimini tahmin edebilmektir. EÄŸer toplumun tümü, eninde sonunda tek bir özel toplumsal alanın geliÅŸimine dayanıyorsa ve onun tarafından belirleniyorsa; gelecekteki toplumsal koÅŸulları tahmin etmek için yapılması gereken tek ÅŸey, o [ekonomik] alanın altında yatan mantığı kavramak ve o geliÅŸimi geleceÄŸe doÄŸru tasavvur etmektir [project, geleceÄŸi bu mantığa dayanarak modellemek]. Böylece o alanın veya toplumsal “etmen”in geliÅŸmesi, toplumun bir bütün olarak nasıl evrileceÄŸini dikte edecektir. DiÄŸer bir deyiÅŸle, eÄŸer toplumun bir yönü toplumsal geliÅŸmede belirleyici etmen ise, ve eÄŸer birisi o alanın evriminin “devinim yasalarının” mantığını keÅŸfedebiliyor ise; o zaman o kiÅŸi, fiziÄŸin evrenin gelecekteki durumunu tahmin etmesiyle aynı ÅŸekilde, toplumun evrimini de tahmin edebilir.
Bu yanlızca Marks’ın neden tek-yönlü toplumsal determinizm olarak adlandırabileceÄŸimiz versiyonu savunduÄŸunu açıklamakla kalmaz; aynı zamanda (konumunun baÅŸtan sona kabullenirliÄŸinin yanısıra) maddi üretimi neden belirleyici etmen olarak belirlediÄŸini de açıklar. Tüm insan iliÅŸki biçimleri arasında, bilimsel muameleye en uygun düşeni veya öyle gözükeni, ekonomik olanlardır.
Marks ve Engels’in kendi dünya görüşlerini geliÅŸtirdikleri dönemde, bilimsel kuramların temelini oluÅŸturuyor gözüken felsefi duruÅŸ materyalizm –evrenin temel gerçekliÄŸinin madde olduÄŸu, bilincin ve fikirlerin maddi varlıkların devinimlerinin ve örgütlenmelerinin ürünleri olduÄŸu inancı– idi. Sonuçta, Marks ve Engels bilimsel toplum kuramının materyalist olması gerektiÄŸini varsaydılar; ve tüm toplumsal alanlar arasında ekonomik olanının en maddi olduÄŸuna inandılar. Her ÅŸeyden öte, ekonomi maddi nesnelerle ilgilidir: aletler, makineler, elbiseler, gıda, vb. Siyasi, kültürel ve ideolojik alanlar ise tam tersine belirgin bir ÅŸekilde daha az maddi olan varlıkları içermekteydi. Bundan dolayı, materyalist toplum kuramının ekonomiye dayanması gerekiyordu.
Maddi olmasının yanısıra, ekonomik alan bir başka açıdan da en fazla bilim-dostu alan olarak gözüküyordu. Bilim, görünürde rastgele olan değişiklikler kümesi altındaki ayırt edilebilir sürekli ilişkileri ve tekrarlayan biçimleri araştırır. Deneyler, gözlemler ve diğer veri toplama yollarıyla, ve de sağlıklı bir sezgi dozuyla; bilim adamları sorgulanan fenomenleri açıklayacak bilimsel önermeler [hipotezler] geliştirirler.
Sonra ise, bu önermeler olayları açıklama (ve mümkün olduÄŸunda tahmin etme) yetileri yoluyla kontrol edililirler [doÄŸru olup olmadıkları araÅŸtırılır]. Bu gibi açıklama ve tahminler baÅŸarılarıyla teyid edilince, önerme bir kurama ve nihayetinde “bilimsel yasalar” olarak adlandırdığımıza dönüşür. EÄŸer verili bir fenomen kümesi belirli bir soyutlamaya indirgenemezse, yani eÄŸer [bu olgular arasında] bazı genel ve tekrarlanabilir iliÅŸkiler, biçimler veya dinamikler ayırt edilemezse; o zaman bunlar bilimin malzemesi haline gelmezler.
Bugün, toplumun alanları arasında, bilimsel muameleye en uygun olarak gözükeni ekonomik olanıdır. DiÄŸer bir deyiÅŸle, kaotik, “kumlu” [gritty] toplumsal yaÅŸamın olayları arasında; bilimsel bir kuram oluÅŸturabilecek iliÅŸkileri, biçimleri ve dinamikleri en hazır ÅŸekilde ekonominin dünyasında buluruz.
Burada, örneğin, metaların doğası ve piyasanın genel dinamikleri kavranabilir ve analiz edilebilir. Soyut bir kapitalist tasviri yapılabilir: varoluşu daha çok para kazanmaya indirgenmiş bir kimse. Keza işçi de, basitçe yaşamak için emek-gücünü satmak zorunda olan kişi olarak tanımlanabilir. Başlangıç noktası olarak bu tanımlarla ve yeterince gayretle; ekonomik olmayan fenomenleri dıştalayan, bir sistemin ayırt edilebilir ve tahmin edilebilir bir şekilde gelişimini gösteren bir model, ve nihayetinde de kapitalist ekonominin genel bir kuramı geliştirilebilir.
Yukarıdaki düşüncelerin, Marks’ın sosyalizmin bilimsel temelini geliÅŸtirme kaygısının, neden onu belirli bir çeÅŸit “materyalist” tarih ve toplum algısını geliÅŸtirmeye yönelttiÄŸini açıkladığını öne sürüyorum.

DÖNGÜSEL MANTIĞIN GERİ DÖNÜŞÜ
Ne yazık ki bu kuram, –kapitalizm analizi ve tüm programıyla beraber– [Marks'ın] hiçbirinin doÄŸruluÄŸunu kanıtlamadığı, toplumsal gerçekliÄŸin belirlendiÄŸi ve maddi üretim belirleyici etmen olduÄŸu ÅŸeklindeki iki önermeye dayanmaktadır. Bunun yerine, [Marks önce] onları varsaymış ve kendi dünya görüşünün yapısını bu varsayımlar üzerinde inÅŸa etmiÅŸtir.
Sonuç olarak, kanıt olarak ortaya koyulanlar (ve ikna olmuş görünenlerin kanıt olarak kabul ettikleri şeyler); bu kanıtlanmamış varsayımları başlangıç noktası olarak ele alan genel kuramının uygulamaları veya örneklemeleri olan, tarihsel olayların ve toplumsal yapıların ayrıntılı bir incelemesinden ibaretttir. Böylece, kuramını kanıtlamak yerine Marks, onun genel mantıklılığının ve toplumsal fenomenler için ikna edici açıklamalar sağlamasının, kanıt yerine yeterli olacağını ummuştur.
Åžimdi, öncekinden daha geniÅŸ perspektiften bakarak, Marks’ın bütün usulünün, ilk defa onun yöntemini tartışırken karşılaÅŸtığımız döngüsel çeÅŸitteki uslamlamaya [mantıksal çıkarım yapmaya] dayandığını görebiliriz. Sosyalizmin öyle ya da böyle kapitalizmin içsel dinamiklerinden ortaya çıkacağını kanıtlamayı amaçlarken; Marks, hem tüm diÄŸer [toplumsal] alanların temeli olan hem de bilimsel muameleye en uygun olan, belirli bir beÅŸeri faaliyet alanını aradı ve bulduÄŸuna da inandı. Bu alanı analiz ederek, Marks kapitalizmin ekonomik sürecininin bir modelini oluÅŸturdu; ve sonra da bu modelin içsel mantığının, sistemi [kapitalizmin] yıkılmasını neredeyse kaçınılmaz kılan koÅŸullara sürüklediÄŸini göstermeye çalıştı.
Ancak, Marks’ın vardığı sonuç baÅŸlangıçtaki varsayımları ve argümanının her aÅŸamasındaki usul tarafından zaten önceden belirlenmiÅŸti. Birincisi, maddi üretimin kapitalist toplumun ve daha evvelki tüm toplumsal sistemlerin temeli olduÄŸunu, ve onların evrimlerini belirlediÄŸini varsayar. Bu varsayımdan gelerek, kapitalizmin ekonomik dinamiklerini araÅŸtırmayı seçer. Ve bir kere daha bu varsayımlara dayanarak, kapitalist üretim alanında keÅŸfettiÄŸi dinamiklerin, analizinin dışında bıraktığı ekonomik olmayan etmenler tarafından dengelenmediÄŸini varsayar. Bu sürecin sonunda, bu dinamiklerin kapitalizmin yıkımına ve sosyalizmin kurulmasına yol açacağı sonucuna (pek de ÅŸaşırtıcı olmayarak) ulaşır.
Åžaşırtıcı olmayarak, bu döngüsel yöntem Hegel’in sergilediÄŸiyle felsefeyle –özellikle Aklın Fenomenolojisi‘ndekiyle– aynıdır. Hegel, varsayımlarını ve yöntemini belirtmeyi ve göstermeyi baÅŸlangıçta özellikle reddeder. Bunun yerine, [Hegel] bizi önyargılarımızı bir kenara bırakarak, bilincin kendiliÄŸinden sürecine dahil olmaya ve bunun bizi nereye götüreceÄŸini görmeye çağırır. Tabii ki, sonunda Hegel’in bizim varmamızı istediÄŸi yere ulaşırız; çünkü, Hegel’in bilincin kendiliÄŸinden süreci olarak adlandırdığı ÅŸey, farkında olmadan kabul etmiÅŸ olduÄŸumuz Hegel’in kendi yönteminden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. (Bakınız, Aklın Fenomenolojisi, G. W. F. Hegel, Harper and Row, New York, 1967, önsöz.)
Aslında, Hegel üstüne olan kitabında, Martin Heidegger döngüsel mantığı, bir bütün olarak felsefenin asli niteliÄŸi olarak deÄŸerlendirir. (Bakınız, Martin Heidegger, Hegel’in Tin’in Fenomenolojisi, Indiana University Press, Bloomington, 1994, n. 30.)
Ancak, Marks’ın uslamlaması tüm bu döngüsel usul kadar sorgulanabilir olan ek bir varsayıma dayanmaktadır. İktisat (üretim tarzının geliÅŸimi) insan toplumunun bütün evrimini belirlemiÅŸ olsa bile, ve hatta kapitalizm tam da Marks’ın betimlediÄŸi ÅŸekilde evrilse bile –diÄŸer bir deyiÅŸle, Marks’ın kuramı bugüne kadar ki insan tarihinin tam ve doÄŸru bir anlatımı olsa bile–; tarihi bugüne kadar belirlemeye devam eden mantığın nasıl olup da geleceÄŸi de belirlemeye devam edeceÄŸini bilebiliriz? Hatta daha önemlisi, bu mantığın daha önce hiç görülmemiÅŸ olan bir toplum biçiminin –Marks’ın kendisine göre, tarihte ilk defa kendi kaderlerimizin bilinçli kontrolü de dahil olmak üzere, tamamen yeni kurallara göre iÅŸleyen bir toplumun– yaratılmasına yol açacağını nasıl bilebiliriz?
Belki de, bu yeni toplumun yaratılması kapitalizmin içsel mantığının bir uzantısı olmayacak, aksine bu mantıktan devrimci bir ayrılma, ondan radikal bir kopuÅŸ olacaktır? Her ne kadar Marks kapitalizmden sosyalizme geçiÅŸi, “gereklilik alanından özgürlük alanına doÄŸru bir sıçrama” olarak tanımlasa da, kuramında bu sıçrama bugüne deÄŸin insanlık tarihini belirleyen aynı mantıkla gerçekleÅŸmektedir.
Bu, tek başına Marksistlerin-önderliğindeki devrimlerin totaliter sonuçlarını açıklamaya yeter. Kendi kuramlarına göre, bugüne kadar tarihi belirleyen aynı (zorcu [güç kullanan, zora başvuran]) mantık sayesinde ideal toplumun yaratılacağına inanan insanlar; fırsatını bulurlarsa, zora dayanan ve [zor kullanımını] içeren bir toplum yaratacaklardır.

KURAMIN KÜSTAHLIĞI
Ancak, bu varsayımın arkasında daha da belirsiz olan baÅŸka bir varsayım vardır. Bu, Marks’ın kendi kuramının ve genel olarak bilimsel kuramların, gerçekliÄŸi tam olarak açıklama yetisine sahip olduÄŸu inancıdır. DiÄŸer bir deyiÅŸle, Marks, mutlak veya mutlaÄŸa yakın bir ÅŸekilde gerçekliÄŸin güvenilir bir yeniden üretimi anlamında, bilgimizin gerçek veya potansiyel olarak doÄŸru olduÄŸuna inanıyordu.
Tam aksine, ben bilgimizin –özellikle de toplumsal hayata iliÅŸkin bilgimizin– gerçekliÄŸin doÄŸru yapısı hakkında göreceli, en iyisinden yaklaşık bir sanı [ing. conjecture, tahmin] saÄŸladığına inanıyorum. Åžimdi bile fiziÄŸin gerçekliklerini ortaya koyduklarına inanılan –görecelilik ve kuantum mekaniÄŸi kuramları gibi– kuramların bir gün yanlış oldukları, veya en iyisinden daha geniÅŸ kuramların sınırlı, yaklaşık olarak doÄŸru altkümeleri oldukları gösterilecektir –Isaac Newton’un devinim yasalarının bugün görüldüğüne oldukça benzer bir ÅŸekilde. Bana göre, kozmos, evrenin küçük bir kıyısından bakarak, sınırlı aklımızla tam olarak kavranamayacak kadar büyük ve karmaşıktır. DiÄŸer bir ifadeyle, gerçeklik onu kuramsal olarak açıklamaya çalışan tüm giriÅŸimlerin üstünden atlayıp geçmektedir; ne kadar parlak olsa da, herhangi bir kuramdan daima çok daha karmaşıktır –grift ve tahmin edilemezdir.
Ancak bazıları bilgimizin ilerlemesinden o kadar etkilenmiÅŸtir ki, “bilimsel yasalar” olarak adlandırılan kuramımızın gerçekten gerçekliÄŸi belirlediÄŸini düşünürler. DiÄŸer bir deyiÅŸle, doÄŸru, gerçekliÄŸin altında yatan yapı, keÅŸfettiÄŸimiz “bilimsel yasalardan” oluÅŸur.
Önemli bir derecede, bilimin kendisi de bu eÄŸilimden acı çeker (bizzat “bilimsel yasa” teriminin anlattığı üzere). Ancak, kuramların gerçeklik karşısında devamlı olarak test edilmesi talebi ve bütüncül, mantıksal olarak birleÅŸik bir felsefi sistem iddiasında olmaması gerçeÄŸi sayesinde; [bilimin kendisi] bu yanlışın en kötü etkilerinden sakındı. Sonuç olarak, belirli bazı bilim adamlarının inançları ne olursa olsun, bilim pratikte kuramın içsel olarak [özü itibariyle] sınırlı olduÄŸunu kabul eder –en azından gerçekliÄŸin çok daha karmaşık olduÄŸunu kavramaya giriÅŸir.
Bunun aksine, Marksizm tam da bu aldanma üzerine kurulmuÅŸtur. Materyalist olma iddiasına raÄŸmen, Marks, Marksist kuramın, “devinim yasası”nın keÅŸfettiklerinin altta yatan, doÄŸru gerçeklik olduÄŸunu; ve dışsal gerçekliÄŸin –algıladığımız gerçekliÄŸin– bu kuramın bir yansıması olduÄŸunu ve onun tarafından belirlendiÄŸi öne sürer. Bu, vurguladığım üzere felsefi İdealizm’in duruÅŸ noktasıdır. (hem Marks hem de Hegel’e uygun olan bu sorunun mükemmel bir tartışması için, bakınız Marks ve Hegel’de DoÄŸru ve Gerçeklik: Bir Yeniden DeÄŸerlendirme, University of Massachusetts Press, Amherst, 1980.)

SERMAYE KURAMI: AHLAKİ BİR DOKTRİN
Tabii ki tüm bu sorular, benim inandığım üzere kanıtlanmaya deÄŸer deÄŸilseler eÄŸer, o zaman benim argümanım da Marks’tan daha fazla kanıtlanabilir deÄŸildir. Ancak, inançların sıklıkla pratik sonuçları vardır ve buna göre yargılanabilirler. Ve Marksizmin pratik sonuçları da hissedilebilirdir.
DiÄŸer ÅŸeylerin yanında, Marksizm, insan varoluÅŸunun geçmiÅŸteki ve bugünkü barbarlığıyla derinden rahatsızlık duyan belirli insanlar –tamamen olmasa da özellikle entelektüeller– üzerinde güçlü bir çekim oluÅŸturur. Bu gibi bireyler için, Marksizm oldukça cazip bir doktrindir.
Yine Marksizmin cazibelerinden birisi de geleceğe ilişkin görüşüdür: mazlum ve ezilenlerin küresel bir ayaklanmasıyla yaratılacak olan sınıfsız, devletsiz, tamamen demokratik ve adil bir toplum. Bu görüş Yahudi-Hristiyan geleneğine kadar gider; ve olumlu ya da olumsuz olsun, neredeyse tam bir küresel hegemonya kurmayı başaran Batı uygarlığının ahlaki duygularının derinliklerinde köklenmiştir.
Tamamıyle buna baÄŸlı olarak, Marksizm güncel toplumun adaletsizliklerine karşı ahlaki öfkenin bir onaylamasını sunar. Bu tip öfkenin sadece geçerli olmakla kalmayıp, tarihin de onların yanında olduÄŸunu –yani, er ya da geç tarihin ÅŸeytanın yıkılmasını, iyi ve adil olanın zaferini göstereceÄŸini– söylemek oldukça morallendiricidir.
Son olarak, [Marksizmin] “kuram ve pratiÄŸin birliÄŸi” amentüsünü ciddi bir ÅŸekilde kabul eden ve Marksist örgütlere katılan Marksistler için, Marksizm bir insanın hayatına bir odak ve yapı saÄŸlar. Bu ve diÄŸer etmenler sonucunda, var olduÄŸu 150 yıl boyunca Marksizm çok sayıdaki insan için sıradışı ÅŸekilde güçlü bir çekime sahip olmuÅŸtur.
İkna olmak veya ikna edilmek isteyen insanlar için, Marksizmin bilimsel olma iddiaları çok uygundur. Özellikle, Marksizm, akademi tarafından üstünlükleri nedeniyle deÄŸerli kabul edilen ekonomi, sosyoloji ve siyaset bilimi alanları kadar bilimsel gözükür. Marks’ın araÅŸtırmasının ayrıntılı olması, alanının geniÅŸliÄŸi ve kuramının yaratıcılığı; ve tüm yönlerinin mantıksal olarak tutarlı gözükmesi durumu; tüm bunlar, Marksizmin bilimsel olduÄŸu inancına katkıda bulunur. DiÄŸer bir deyiÅŸle, tam bir bütüncül doktrin arayan insanlar için Marksizm, bilimsel gibi veya en azından geliÅŸme sürecindeki toplum bilimine mantıklı bir ilk yaklaşım olarak görülür.
Ancak, Marksizm yanlızca baştan çıkarıcı bir doktrin olmakla kalmaz, aynı zamanda bağımlılık da yaratır. Bir kez ona teslim olunduğunda, kişinin önemli yetenekleri [güçleri] bozulmaya başlar. Marksistler, onunla ilgili olan meselenin, diğer kuramları analiz etme yollarının neler olduğunu anlamak amaçlarıyla; Marksizmi eleştirel olarak ele almazlar. Daha ziyade, onu geçerli kılmak, onun onanması için çabalamaya dikkate değer bir enerji sarf ederler. Marksist kuramda bolca olan sayısız çelişkiyi ve sorguya açık önermeyi açıklamamak veya önemsememek için oldukça ileri giderler. (Sosyalizm kaçınılmaz mıdır, yoksa yüksek ihtimalli midir? Bilinç, maddi gerçekliğin basit bir yansıması mıdır, kendi sahip olduğu bir özerkliği var mıdır? Eğer Marksizm proletaryanın doğru duruş açısıysa, neden proletarlar sosyalist değilllerdir? Ve neden hala enternasyonalist sosyalist devrim gerçekleşmemiştir?) Bir kere kabullenildiğinde, Marksizm vazgeçilmesi oldukça güç bir şeydir; ve aynen diğer bağımlılık türleri gibi, bunu gerçekleştirmek genellikle yoğun duygusal ve ahlaki krizleri [beraberinde] getirir.
Benim buradaki argümanım açısından en önemlisi belki de Marksizmin, Marksistlerin ahlaki duyarlılıkları üzerinde derin bir etkiye sahip olmasıdır. Marksizmin DoÄŸru olduÄŸuna dair inanç; Marksistlerin çoÄŸuna, baÅŸka durumlarda yapmayacakları eylemleri desteklemeleri, haklı kabul etmeleri ve gerektiÄŸinde bizzat gerçekleÅŸtirmeyi saÄŸlayan psikolojik bir inanç, ahlaki bir katılık kazandırır. Bir kimse Marksizmin gerçekliÄŸin doÄŸru kuramını ve insanlığın kurtuluÅŸunun –yüzyıllardır süren tahakküm, yoksulluk, hastalık ve savaşın sona ermesi– doÄŸru yolunu gösterdiÄŸine inanırsa ancak, [iÅŸte o zaman] devletin kontrolünü ele geçirmeye, ve Marksist anlayışta gereken ÅŸiddetli toplumsal mühendisliÄŸi yürütmek üzere bu kurumun devasa zor gücünü kullanmaya istekli olacaktır.
Aslında, bunu Danimarkalı felsefeci Soren Kierkegaard’ın tanımlamak için yoÄŸun emek harcadığı bir diyalektik olan, kesinliÄŸin şüpheyle olan mücadelesi olarak tasvir etmek belki de daha doÄŸru olacaktır. Şüphecilerle kuÅŸatılmış olan pekçok Marksist, Marksizmin yanlış olabileceÄŸi gerçeÄŸinin farkındadır. Ancak kendi inançlarının doÄŸruluÄŸunu kanıtlamak için mücadele etmeye devam ederler. Bu dinamik –yani, kendini inancının doÄŸruluÄŸu hakkında ikna etmeye çalışan birisi–, dinsel veya ideolojik fanatizmin kökünde yer alır ve batmasına yol açan güçlerden birisini saÄŸlar.
Marksizmin iÅŸte bu yönü, görünürde nazik, hümanist olan –en yüce ahlaki duyarlılıkla hareket eden– insanların nasıl –milyonlarca insanı öldürmek, hapse atmak ve onlara iÅŸkence etmek de dahil olmak üzere–, en acımasız tedbirleri gerçekleÅŸtirme yetisine sahip olabildiklerini açıklar (veya açıklanmasına yardım eder). Benzer ÅŸekilde, bu rejimlerin gerçek doÄŸası hakkında ikna edici kanıtlar olmasına raÄŸmen, çok sayıdaki insanın sözde “sosyalist toplumlar” hakkında sahip oldukları derin hayalleri de açıklar. Bu ÅŸekilde görülünce, Marksizm ve onun asli bir parçası olan sermaye kuramı, nihayetinde etik veya ahlaki bir doktrindir. İnsanlığın kurtuluÅŸu için mücadele etmek adına, [Marksizm] tam bir zor ve her ÅŸeye kadir devletin [uyguladığı] ÅŸiddet sayesinde toplumu yeniden ÅŸekillendirme çabalarını haklı çıkarır. Tabii ki, Marksistlerin –yanlış olsa bile– istedikleri gibi düşünmeye hakları vardır. Ancak, kendi yanlışlarını herkese dayatmak üzere devletin diktatörce gücünü kullandıklarında, sonuç hiç de insanlığın özgürlüğü olmaz; ve asla olamaz da.

IV. SERMAYE BİRİKİMİ
Birikim Süreci
Ürettiğinin Hakimiyeti Altındaki İinsanlık
Sermaye: Sadece DondurulmuÅŸ Emek mi?
Üretim Araçları: Tamamen Maddi mi?
Emeğin Üretkenliği mi, yoksa Sermayenin Üretkenliği mi?
Sömürü: Bilimsel Olarak mı Gösterildi?
V. EMEK-DEÄžER KURAMI
Kapitalist GeliÅŸmenin EÄŸilimleri
Sosyalizm: Kapitalist GeliÅŸmenin GereÄŸi mi?
EmeÄŸin DiyalektiÄŸi?
Bir Bütün Olarak Marks’ın Kuramı
İnsanlık: Emekle mi Tanımlanmış?
Marksizmin Mantığı
Marksizmin İronileri
Ütopya’nın Sonu mu?

Okuyucuya: Bu yazı bu derginin bir önceki sayısında yayınlanan makalenin devamıdır. Orada sermaye kuramının Marksist dünya görüşü içindeki rolünün, Marks’ın kapitalizmi ele alış yönteminin ve kuramının ilk bileÅŸenlerinin kabataslak bir resmini çizmiÅŸtim. Bunlar, onun metaları analizini, onun deÄŸer anlayışını ve kapitalizmdeki sömürünün doÄŸasını kavrayışını, artı-deÄŸerin üretimini içermekteydi. Yine Marks’ın yaklaşımının ve dünya görüşünün bazı uzantılarını tartışmıştım. Bu baÄŸlamda benim iki ana iddiam var: (1) Marksizm, Marks’ın bilimsel olduÄŸunu iddia etmesine raÄŸmen bir felsefidir; ve (2) onun bilimsel doÄŸasına olan inanç, özellikle de Marksizmin sosyalizmin tarihin “zorunlu” sonucu olduÄŸundaki ısrarı, ve Marksist kuramdan kaynaklanan stratejik adımlar, Marksistlerin, Marksizmin savunduÄŸu ve öngördüğü kurtarılmış –sınıfsız ve devletsiz– toplumlar yerine totaliter rejimler kurmalarına yol açmıştır. Bu makalede, Marks’ın kuramının en önemli noktasına, onun sermaye analizine yoÄŸunlaÅŸacağız. Bu makalenin ilk parçasında yazdıklarımı burada okuyuculara hatırlatmak istiyorum. Marksizm hakkındaki savlarımı kanıtlayabileceÄŸim iddiasında deÄŸilim. Benim ortaya koyduÄŸum ÅŸey, Marksizmin ne olduÄŸuna ve ortaya çıkan tarihsel sonuçlara iliÅŸkin kendi yorumumdur. Analizinin büyük bir kısmı, örneÄŸin sermayenin ve rantın yeniden üretimini ele alışı, ticari sermaye ve hayali [fictitious] sermaye, yani Kapital‘in 2. ve 3. ciltlerindeki malzemenin çoÄŸu ya dışarıda bırakılmıştır ya da oldukça kısaca deÄŸinilmiÅŸtir. Bunun yerine Marks’ın kuramının odak noktası, onun sermaye anlayışı üzerinde yoÄŸunlaÅŸacağım.

IV. SERMAYE BİRİKİMİ
Marks’ın analizini anlamak için, Marksist görüşe göre tüm sınıflı toplumların sömürüye, emek harcamayan bir sınıfın emek harcayan sınıf veya sınıflarca üretilen ekonomik artığa el koymasına dayandığını hatırlamak önemlidir. Bu artık, emekçi sınıfın varlığını sürdürmesi ve kendi kendisini yeniden üretebilmesi için gerekli olanın üstündeki ekonomik üretimden meydana gelir.
Her ne kadar kapitalizm de diÄŸer sınıf-bölünmeli üretim tarzları gibi sömürüye dayansa da, bu sömürünün özel tabiatı benzersizdir. Kapitalizmden önce varolan toplumsal sistemlerde –eski kölelik ve feodalizm gibi, sömürüü açık, belirgin biçimler almıştı: ya sömürülen sınıf tarafından üretilen belirli artı ürününe sömürücü sınıf tarafından açıkça el konulması, ya da onun artı emeÄŸinin doÄŸrudan kullanımı. Bunun aksine, kapitalizmde, görünürde eÅŸ deÄŸer olan metaların deÄŸiÅŸimi yoluyla gerçekleÅŸen sömürü gizlidir. İşte bu deÄŸiÅŸim sayesinde, kapitalist sınıf –Marks’ın artı deÄŸer dediÄŸi– soyut, genel emeÄŸi (deÄŸeri) kendine mal eder.
Ancak, Marks’ın kuramına göre, kapitalizme özgü olan ÅŸey yalnızca bu artığın doÄŸası ve nasıl üretildiÄŸi deÄŸildir. Artığın nasıl kullanıldığı da kapitalizmi daha önceki sistemlerden farklılaÅŸtırır. O [önceki] toplumlarda artık esasen sömürücü sınıfın tüketimine, yönetimini sürdürmesine –örn. devlet ve ordu– tahsis edilmekteydi. Kapitalizmde, aksine, artı deÄŸerin büyük bir kısmı tekrar üretime yatırılır. Burada, genellikle daha fazla sayıda ve daha geliÅŸkin olan makina ve öteki üretim araçları biçiminde, üretim sürecinin kendisinin geniÅŸletilmesi ve modernleÅŸtirilmesi için kullanılır. Bunu yaparken kapitalistlerin amacı hep daha büyük bir artı-deÄŸer üretimidir. Sloganı “tüketim için üretim” olan daha önceki sistemlerin aksine, kapitalizmin sloganı “üretim için üretim”dir. Marks bunu şöyle ifade ediyor:

… kiÅŸiselleÅŸmiÅŸ refah sahibi olan o (kapitalist -RT) üretim için üretir, refahın birikmesi saÄŸlamak için refahı biriktirmek ister. Sermayenin memuru [functionary], yani kapitalist, üretimin amili [agent] olduÄŸu ölçüde, onun için önemli olan kullanım deÄŸeri ve onun artışı deÄŸil, deÄŸiÅŸim deÄŸeri ve deÄŸiÅŸim deÄŸerinin artmasıdır. İlgilendiÄŸi ÅŸey soyut refahın çoÄŸalması, baÅŸkalarının emeÄŸine el koymanın artmasıdır” (Karl Marks, Artı-DeÄŸer Kuramları, Kısım I, Progress Publishers, Moskova, 1969, s. 282).

Soyut refahın (değerin) bu artan üretimi şu şekilde gerçekleşir.

BİRİKİM SÜRECİ
Marks’a göre, her kapitalist artı deÄŸer üretimini, [yani] kar kaynağını arttırmakta rekabetin zorlamasıyla yönlendirilir. Bunu (birbirlerini dışlar olmayan) iki yoldan yapabilir.
İlk olarak, çalışma gününü uzatabilir. İşçilerinin (ve onların ailelerinin) bir gün içinde, kendi yaÅŸamlarını devam ettirmeleri için gereken zaman miktarı –Marks’ın gerekli emek-miktarı [necessary labor-time] dediÄŸi– deÄŸiÅŸmeyeceÄŸi için; işçinin ÅŸimdi fazladan çalıştığı saatler, işçinin bu süre zarfında artı-deÄŸer ürettiÄŸi dönem olan artı emek-zamanı arttıracaktır. Sonuçta, işçiler kapitalistin elinde tutacağı daha fazla artı-deÄŸer üretirler. (Marks’ın görüşüne göre) tarihte ilk defa kapitalizmle ortaya çıkan bu [ÅŸey], Marks [tarafından] “mutlak artı deÄŸer” üretimi olarak adlandırır. Ancak, çeÅŸitli nedenlerden ötürü (çalışma gününü belli bir ölçüde uzatılabileceÄŸi olgusu; işçilerin, mücadele yoluyla, nihayetinde çalışma gününü kısaltmayı baÅŸarmış olmaları olgusu), bu yöntemin sınırlı olduÄŸu görülmüştür. O zaman kapitalistler, olgun bir kapitalizmin karakteristiÄŸi olan, artı deÄŸeri arttırmanın diÄŸer bir yoluna baÅŸvurmuÅŸlardır.
Her kapitalist, arkadaşı olan kapitalistlerle rekabetinde, üretim maliyetlerini düşürmeye yöneltilir. Böylece aynı genel maliyetle daha fazla meta üretebilir; [bu da] fiyatları düşürmesini ve rakiplerinden daha fazla satmasını sağlayarak karını arttırır. Kapitalistler, ücretleri azaltarak ve üretimin hızını attırarak halihazırdaki makinalarıyla maliyeti düşürebilirler. Ancak bu yöntemlerin sınırları vardır; diğerlerinin yanısıra, eğer işçiler bırakın çalışabilmeyi, hayatta kalabileceklerse eğer, yaşam standartları sonsuza kadar düşürülemeyecekken, işçilerin zorlu bir şekilde çalışabilmelerinin [bir sınırı olması] olgusu.
Kapitalistler için maliyetleri düşürmenin daha etkili bir yolu, yeni, daha etkin fabrikalar ve makinalar alarak üretim sürecini belirli aralıklarla modernleştirmektir. Bu kapitalistlerin aynı sayıda ve hatta daha az sayıda işçi kullanarak aynı zaman zarfında daha çok meta üretebilmelerini mümkün kılar. Bu modernleştirmenin net etkisi, işçi sınıfının emek-gücünün değerinin düşürülmesidir. Diğer bir deyişle, yeni fabrika ve makinalar vb. emeğin üretkenliğini arttırdığı için, işçiler kendilerinin ve ailelerinin belli bir zaman zarfında hayatta kalması için gerekli olan değer miktarını artık eskisine göre daha az zamanda üretebilmektedirler. Örneğin, eğer işçiler önceden kendilerinin ve ailelerinin hayatta kalması yeterli değeri günde dört saatlik çalışmayla üretebilirken, şimdi bunu mesela 3,5 saatte yapabileceklerdir. Sonuç olarak, belirli bir çalışma günü için, kapitalistler işçilere o [çalışma] gününde ürettiklerinin daha düşük bir yüzdesini verebilirler, ve böylece (kapitalistler) ellerinde tuttukları değer miktarını arttırabilirler.
Marks’ın terminolojisinde, kapitalistler, artı deÄŸerin daha büyük bir kısmını ele geçirebilmelerini mümkün kılacak ÅŸekilde, gerekli emek-zamanı miktarını düşürmüşlerdir ve çalışma gününden elde edilen artı emek-zamanı miktarını arttırmışlardır. “Mutlak artı deÄŸer” üretiminde gerçekleÅŸenin aksine, Marks bunu “göreli artı deÄŸer” üretimi olarak gösterir.
Rekabetçi koşullar altında, bu neredeyse sürekli bir süreçtir. (Aslında, bu, kapitalist gelişmenin devresel [konjonktürel] mizacının, onun dönemsel krizlerinin sebeplerinden birisi olan devirler [cycle] şeklinde gerçekleşme eğilimi gösterir.) Başka bir ifadeyle, işçiler tarafından üretilen artı değerin giderek artan miktarları, esasen kapitalistler tarafından tüketilmez, bunun yerine üretim araçlarını modernleştirmek üzere üretim sürecine yatırılır. Bu ise, daha fazla artı değer üretecek olan üretim sürecine yeniden yatırılarak daha da fazla artı değer üretilmesiyle sonuçlanır, ve bu böyle devam eder.
Zamanla çeÅŸitli sonuç ortaya çıkar: (1) kapitalist ekonomi dönemsel olarak üretim araçlarının yenilenmesini yaÅŸar; (2) Kapitalistin, Marks’ın “sabit sermaye” dediÄŸi (makinalar, aletler ve hammaddeler) ÅŸeylere yapılan yatırımda “deÄŸiÅŸken sermaye”ye (emek) göre artış vardır; veya Marks’ın “sermayenin organik kompozisyonun” artması dediÄŸi ÅŸey [yaÅŸanır]; (3) (Marks’ın Departman I dediÄŸi) üretim araçları üreten sanayilerinin nispi ağırlığı tüketim araçları üreten sanayilere (Departman II) göre artar; (4) Hem üretilen artı deÄŸer miktarı, hem de Marks’ın sömürü oranı –veya artı deÄŸer oranı– dediÄŸi artı emek-zamanının gerekli emek-zamanına oranı yükselir.
Görülebileceği üzere, betimlenen bu süreç kümülatiftir [birikmelidir]. Üretilen durmaksızın büyüyen artı değer miktarı kapitalistlerin ellerinde birikir ve sermaye haline gelir. Bu sermaye, daha fazla artı değer üretmek, ve bireysel kapitalistler ve bir bütün olarak kapitalist sınıf tarafından sahip olunan sermayeyi çoğaltmak üzere yeniden yatırılır. Ancak, Marksist görüşe göre emeği, değerin, artı değerin ve bu nedenle de sermayenin tek kaynağı olan işçi sınıfı, hayatta kalmak için emek-gücünü satmak zorunda olan mülkiyetsiz proleterler sınıfı olarak kalmaya devam eder.
Marksist terimlerle, sermaye, “canlı emeÄŸe” [living labor] hakim olan biriktirilmiÅŸ “ölü emek”tir [dead labor]. Bu, canlı emeÄŸin ürünleri olan, Marks’ın “üretimin maddi araçları” dediÄŸi –fabrikalar, makinalar, aletler ve hammaddeler– ÅŸeylerden meydana gelmektedir. Ancak, bu emek artık “ölü”dür; yani canlı olmayan nesnelerin içinde dondurulmuÅŸtur [katılaÅŸmıştır], ve “canlı emeÄŸe”, [yani] proleterlere hakim olmaktadır. İşçiler sermayenin hakimiyeti altına girmiÅŸtir; emekleri, ve aslında bizzat varlıkları, kendi birikmiÅŸ ölü emekleri [olan] sermaye üretimi ve birikiminin hakimiyetine girmiÅŸ, [onların] gereksinimlerine hizmet etmektedir. İşçiler, böylece, kendilerinin üstünde duran, kendilerine hakim olan ve onları ezen yabancı bir varlık olarak, kendi üretken kapasiteleriyle karşı karşıya gelirler. Sonuç olarak, insan emeÄŸinin üretkenliÄŸinin arttığı ölçüde, emeÄŸin canlı cisimleÅŸmesi [embodiement], yani sermayenin (ve buna sahip olan ve denetleyen kapitalist sınıfın) işçiler üzerindeki gücü de artar. Marks şöyle yazar;

… Sermaye, bir nesne deÄŸldir, aksine kendisini bir nesnede ifade eden ve bu nesneye özgül bir toplumsal karakter kazandıran, toplumun belirli bir tarihsel teÅŸekkülüne [formasyonuna] ait olan, belirli bir toplumsal üretim iliÅŸkisidir. Sermaye, bir malzemeler ve üretilmiÅŸ üretim araçları toplamı deÄŸildir. Sermaye aksine –altın veya gümüşün özünde para olmasınndan daha fazla [anlamlı] olmamak üzere– özlerinde sermaye olan, sermayeye dönüştürülmüş üretim araçlarıdır. Bu, sermayedeki anti-tezi sayesinde kiÅŸiselleÅŸen, bizzat emek-gücünden bağımsız hale getirilen ürünler ve çalışma koÅŸulları olarak canlı emek-gücünün karşısına çıkan, toplumun belirli bir kesimi tarafından tekelleÅŸtirilmiÅŸ üretim araçlarıdır.” (Kapital, Cilt 3, International Publishers, New York, 1967, s. 814-815).

Bu, kısaca olsa da, Marks’ın sermaye anlayışıdır. Onun görüşüne göre, sermaye birikimi yalnızca kapitalist üretimin özünü oluÅŸturmakla kalmaz, onun temelidir de, ve bir bütün olarak –devlet ile diÄŸer siyasi ve toplumsal kurumlar, ve entelektüel yaÅŸamın tüm alanı da dahil olmak üzere– kapitalist toplumun bizzat doÄŸasını belirler. Dahası, kapitalist sistemin nasıl geliÅŸeceÄŸini, ve en nihayetinde neden ve nasıl yıkılacağını ve yerini sosyalizm/komünizmin alacağını belirleyen –Marks’ın sermaye birikiminin “devinim yasaları” dediÄŸi– bu sürecin içsel dinamikleridir.

ÜRETTİĞİNİN HAKİMİYETİ ALTINDAKİ İNSANLIK
Marks’ın anlayışı, eÄŸer iktisadi yazılarında önerdikleri yerine daha geniÅŸ ve metaforik [mecazi] bir anlamda anlaşılırsa, bayağı anlamlıdır. Her ne kadar bunu (kavramı Hegel’den ve onun öğrencisi Ludwig Feuerbach’dan almıştı) toplumun iktisadi yapısı baÄŸlamında geliÅŸtirmiÅŸ olsa da, bu aynı zamanda toplumsal yaÅŸamın diÄŸer yönlerine de uygulanır. DiÄŸer bir deyiÅŸle, emeÄŸe sermaye tarafından hükmedilmesi, veya Marks’ın emek-sermaye iliÅŸkisi dediÄŸi ÅŸey, daha genel toplumsal bir fenomenin, [yani] insanoÄŸluna kendi yaptığı ürün tarafından hükmedilmesi eÄŸiliminin sadece özel bir örneÄŸi veya bir yüzeyidir. Bu ÅŸekilde bakılınca, seçkinlerin kontrolünde olan insan faaliyetinin ürünlerinden (üretim araçları) oluÅŸan sermaye halkın büyük bir kısmına hakim olur. Aynı ÅŸey, tarih boyunca insan toplumunda var olan diÄŸer kurumlar, özellikle de otoriter olanlar için de söylenebilir.
ÖrneÄŸin devlet insanoÄŸlunun bir yaratısıdır, ancak bu kurum başından beridir devlet-hakimiyetindeki toplumlarda yaÅŸayan büyük halk çoÄŸunluÄŸunun, ve böylece de bir anlamda da bir bütün olarak tüm insanlığın ezilmesinin bir aracı olmuÅŸtur. Feuerbach’ın bu düşüncenin kendi biçimini ele aldığı özel bir konu olan din, aynı fenomenin baÅŸka bir örneÄŸidir. Aslında tüm sömürücü iktisadi ve siyasi yapıların yanısıra toplumsal ve kültürel kurumlar, dinler, felsefeler ve ideolojiler; [insanlara] hükmeden ve onların yaÅŸantılarını yöneten insanoÄŸlu yaratıları olarak görülebilir. (Bu, aslında, Marks’ın ilk yazılarında açıkça, ve bilimsel eserler olduÄŸu varsayılan daha sonraki diÄŸer [çalışmalarında] ise bir alt tema olarak kapalı bir biçimde öne sürülen, Marksizmin külliyatının temelinde olan düşüncedir.)
Bence, böyleyken, Marks’ın kuramı eÄŸer metaforik anlamda ele alınırsa oldukça anlamlıdır. Ancak bunun bilimsel deÄŸil, felsefi bir anlayış olduÄŸunu anlamak önemlidir. DiÄŸer bir deyiÅŸle, bu bir bilimsel gösterim veya ispat meselesi deÄŸil, bir görüş meselesidir. Bu, diÄŸer ÅŸeylerin yanısıra, çok geneldir; bilimsel sınamaya tabi tutulamayacak tartışmaya açık tanımlar, deÄŸer yargıları ve örtülü insan doÄŸası kavramlarıyla sarmalanmıştır. ÖrneÄŸin, insanlığın kendi ürünlerinin hakimiyetinde olması ne anlama gelir? Bu, insanoÄŸlunun yarattığı kurumlar ve diÄŸer varlıklarla –devlet, ekonomi, din, kültür–, kısacaası insan toplumunun tümüyle çatışma içinde olan bir insan doÄŸası algısını ima eder. Ancak bu ürünler insan doÄŸasıyla çatışık, bir nevi zıt deÄŸil de, bu doÄŸanın doÄŸru bir yansımasıysa eÄŸer ne olacak? EÄŸer öyleyse, o zaman insanoÄŸullarına onlar tarafından hakim olunmuyordur, daha ziyade insanlar onlarla ve onlar aracılığıyla yaşıyorlardır; aslında, onların yaÅŸamlarımızı daha iyi yaptığı, ve onlarsız yaÅŸamamızın mümkün dahi olamayacağı öne sürülebilir.
Aynı şekilde, insanlığa kendi ürünlerinin hakim olduğu düşüncesi, insanoğlunun bu hakimiyetin artık ortaya çıkmayacağı yeni bir toplum yaratma yetisine sahip olduğunu ifade eder. Ancak, bir bütün olarak insan doğası sorunu gibi, bu da bilimsel olarak ispat edilemeyecek bir kavramdır. Bununla nasıl başa çıkılabilir? Bunu halletmek için ne çeşit bir test veya deney kurgulanabilir? Meselenin tümü, temel inanç ve değerlerle, dünya görüşü tercihiyle içsel olarak sınırlanmıştır, ve bilime başvurarak halledilemez. Diğer bir deyişle, bu kanıtlanamaz bir önermedir.
Bunun bir parçası olduÄŸu bütüncül dünya görüşü gibi, Marks’ın sermaye analizi de aynı felsefi niteliÄŸe sahiptir. Bu onun çıkış noktasında, onun tanımlamalarında belirgindir: deÄŸeri, onlarda “içerilen [cisimleÅŸen]” emek miktarınca belirlenen “dondurulmuÅŸ [congealed] emek”ten oluÅŸan metalar; sermayenin, “canlı emeÄŸe” hakim olan “ölü emek” olması. Bu önermeler bilimsel olarak nasıl oluÅŸturulabilir? Bir metayı açtığımızda –örneÄŸin bir elbiseyi veya makinayı–, bu dondurulmuÅŸ emeÄŸi görebilir, ayırt edebilir, ölçebilir veya tartabilir miyiz? Tabii ki hayır. O zaman kuramını bilimsel olarak nasıl sınayabiliriz, veya geçersizliÄŸini ispatlayabiliriz? Buna raÄŸmen, Marks kuramı ortaya koyarken onun felsefi bir anlayıştan ziyade bilimsel olduÄŸunda ısrar etmiÅŸtir.
Tabii ki, Marks fazlasıyla cömert bilim tanımında yalnız deÄŸildi. Pek çok çaÄŸdaşı, özellikle de toplumsal meselelerle ilgilenenler, aynı temayülü [eÄŸilimi] göstermiÅŸtir. Ancak bugün, onların, örneÄŸin fizik yasalarıyla karşılaÅŸtırılabilir, gerçekten bilimsel olan bilimsel toplum kuramları geliÅŸtirme giriÅŸimlerinin oldukça hırslı olduÄŸunu görebiliyoruz. Belki ben bilim tanımımda oldukça dar veya talepkarımdır. Bazıları, Marks’ın fizik veya biyoloji alemiyle deÄŸil toplumsal dünyayla ilgilendiÄŸini; toplumsal bilimlerin ilgilendiÄŸi kavram ve kuramların diÄŸer, “katı” bilimlerde kullanılır olan kanıt veya gösterim düzeyine uygun düşmediÄŸi için, bu [katı] bilimlere uyguladığımız standartların aynısını ona ve diÄŸer toplumsal kuramcılarına uygulamanın adaletsiz olduÄŸunu söyleyebilir. Toplumsal bilimlerdeki diÄŸer çalışmalar gibi –bu argüman sürdürülebilir, büyük bir açıklayıcı deÄŸere sahip olan belli bir fenomeni, yöntemli ve içsel olarak tutarlı bir ÅŸekilde incelemesi anlamında Marks’ın çalışması bilimseldir. Ben, toplumsal bilimlerin herhangi bir ÅŸekilde bilimsel olarak adlandırılabilip adlandırılamayacağını kendi kendime sorarken, tanımlamalar hakkındaki verimsiz tartışmalardan kaçınmak için bu meseleyi açıklığa kavuÅŸturacak bir yol öneriyorum: derinlemesine incelenen ve yöntembilimsel [metodolojik] olarak tutarlı bir bilimsel çalışma ile bir bilimsel kuram arasında ayrım yapılması. Yani, Marks’ın çalışmasının bu ilk anlamda bilimsel olduÄŸunu kabul etsek dahi, onun kapitalizm analizi bilimsel bir kuram meydana getirmez. Burada hayati olan ÅŸey, bazı toplumsal kuramların yapabileceklerinin dışında olan birÅŸeyleri kanıtlamaya çalışmak için kullanılmamasına dikkat etmemizdir. Toplumsal bilimler, oldukça yalıtık, dar ve kontrollü (yani bir veya iki deÄŸiÅŸken dışında tüm deÄŸiÅŸkenlerin ortadan kaldırıldığı) ortamlar dışında, –bireysel veya toplumsal– insan davrannışlarının tahmin edilmesinde adı çıkmış bir ÅŸekilde zayıftır. Sonuç olarak, Marks’ın bu makalenin ilk kısmında alıntılanan iddiası, yani kapitalizmin içsel mantığının bir mutlaka onun yıkılmasına ve proleterya diktatörlüğü kurulmasına yol açacağını ispat ettiÄŸi, bilimsel olarak gösterdiÄŸi yanlıştır.
Ancak gelin Marks’ın sermaye analizine bakalım ve bu açıdan nasıl üstesinden geldiÄŸini görelim.

SERMAYE: SADECE DONDURULMUŞ EMEK Mİ?
Gördüğümüz üzere, Marks, sermayeyi canlı emeÄŸe hakim olan “ölü emek” olarak tanımlar. Keza bize, bu ölü emeÄŸin doÄŸrudan üreticilerden, işçilerden artı-emek emmek için kullanılan “üretimin maddi araçları”nda (tüm metaların dondurulmuÅŸ emek olması gibi) dondurulmuÅŸ olduÄŸunu söyler.
İlk bakışta bu makul gözükür, ancak biraz düşününce sorunlar ortaya çıkar. Bir yandan, bize üretim araçlarının maddi olduÄŸu söylenir. Bunun genel olarak anlaşılan anlamı, üretim araçlarının –fabrikalar, makinalar, aletler, hammadddeler– maden, aÄŸaç ve diÄŸer dokunulabilir –hissedilir, tartılabilir, ölçülebilir— maddelerden [matter] meydana geldiÄŸidir. Ve [bahsedilen] durum bu gibi gözükür. Öte yandan ise, bize üretim araçlarının dondurulmuÅŸ emek olduÄŸu söylenir. Her nasılda, emek, üretim araçlarını meydana getiren maddenin içinde (veya daha iyisi, madde olarak) dondurulmuÅŸ gibidir. Bu durumda, üretim araçları hem emek hem de madde olacaktır. Ama öyleyse, nasıl olur da sadece dondurulmuÅŸ emek olarak tanımlanabilirler? Madde’ye ne olur?
Sorun kısmen Marks’ın eksantrik [ayrıksı] (yani felsefi) emek tanımında yatar. Bana göre (ve sanırım çoÄŸu insan için de) emek, maddi cisimlerin onun tarafından ve onun aracılığıyla –genellikle maddi aletler yardımıyla– insanoÄŸulları için daha doÄŸrudan kullanışlı biçimlere dönüştürüldüğü bir süreçtir. Emek, maddi varlıklar (insanoÄŸulları) tarafından iÅŸlendiÄŸi, ve maddi varlıklara (ham ya da iÅŸlenmiÅŸ maddeler, aletler, makinalar, vb.) veya onlarla birlikte uygulandığı ölçüde, ancak bu kapsamda maddi olarak nitelendirilebilir. Ancak, emek süreci sonlandığında emek gitmiÅŸtir; maddi ürünleri dönüşmüştür, ancak artık var olmaz. Bir yerde “dondurulmuÅŸ” deÄŸildir. Normal düşünüş tarzına (en azından benim kendi düşünüş tarzıma) göre, Marks’ın dondurulmuÅŸ emeÄŸi ya bir metafordur; veya bu makalenin ilk kısmında bahsettiÄŸim üzere, bu bir İdealist felsefi töz [substance] , dokunulabilir olmaksızın bir ÅŸeye içkin [onun tabiatında bulunan] olan, bizzat onun esası olan bir temel özdür [essence]. (Yeterince manalı olacak ÅŸekilde, emeÄŸi tanımlamak için Marks “töz” terimini kullanmıştır. ÖrneÄŸin, Artı-DeÄŸer Kuramları‘nın III. Kısmında şöyle yazar: “Bir töz oluÅŸturan deÄŸerler olarak metalar, aynı tözün –[yani] toplumsal emeÄŸin– basit birer gösterimidirler [temsilidirler].” s. 40, altı çizili yer aslında vurgulu.) Her iki halde de, dondurulmuÅŸ emek gerçekte maddi deÄŸildir. Sonuç olarak, eÄŸer üretim araçları sadece dondurulmuÅŸ emek olarak tanımlanırlarsa, [o zaman] maddi deÄŸildirler. Ve eÄŸer maddi olarak tanımlanırlarsa, basitçe dondurulmuÅŸ emek olamazlar.
Yine de Marks’ın tanımladığı ÅŸekliyle (yani makinalar, araçlar ve hammaddeler olarak) üretim araçlarını ele alacak olursak, bunların gerçekten de maddi olduklarını açıkça görebiliriz. Ve böyle olduÄŸu için de, sadece emekten daha fazlasından meydana gelirler. AÅŸikar olması gerektiÄŸi üzere, bu metalar çaÅŸitli DoÄŸa ürünleri‘nden meydana gelirler. Bunlar, insanların –ya üretim ya da tüketim– gereksinimlerini karşılamak üzere topladığı, büyüttüğü veya iÅŸledikleri doÄŸal olarak üretilen ÅŸeylerden oluÅŸurlar. Ve, tabii ki Marks bunun farkındadır; aslında, bu onun analizinde merkezi bir yer tutar. Ancak, bunu, sermayenin basitçe dondurulmuÅŸ emek olduÄŸu iddiasıyla nasıl baÄŸdaÅŸtırır?
Tabii ki, kılı kırk yaran [gereksiz inceliklere dolu olan] Marks’ın terminolojisine sığınılabilir. ÖrneÄŸin, üretim araçlarının maddi oldukları, ancak kendi baÅŸlarına sermaye olmadıkları iddia edilebilir. Marks, sermayeyi sermaye-emek iliÅŸkisi olarak tanımladığı için, üretim araçları ancak işçileri bilfiil sömürmekte kullanıldıkları zaman, veya daha genel olarak, sermayedarlar tarafından sahiplenildikleri zaman sermaye, ve böylece de dondurulmuÅŸ emek olurlar. Ancak, bu, yanlızca Marks’ın algısının felsefi/metaforik doÄŸasını daha göze batar bir hale getirir. Her nasılsa, üretim araçlarını meydana getiren maddi varlıklar, işçileri sömürmek için kullanıldıkları veya kapitalistlerin mülkiyeti altında oldukları zaman mucizevi bir ÅŸekilde dondurulmuÅŸ emek haline gelirler.
Veya, “Evet, kuÅŸkusuz Marks’ın sermayeyi dondurulmuÅŸ emek olarak tanımlaması metaforiktir. Bunu kullanarak göstermeye çalıştığı ÅŸey, üretim araçları dahil olmak üzere metaların insan emeÄŸinin ürünleri olduÄŸudur.” Ancak bu metaforun kullanılmasıyla, bu gösterim giriÅŸimiyle bulanıklaÅŸan ÅŸey, üretim araçları dahil olmak üzere metaların yanlızca emeÄŸin ürünleri olmadığıdır. Onlar emeÄŸin veya baÅŸka bir takım ÅŸeylerin ürünleridirler. Onlar, emeÄŸin ve –tabii ki DoÄŸa kuvvetleri [the forces of Nature] de dahil olmak üzere– Yerküre‘nin ürünleridirler. Marks’ın metaforu, Yerküre’nin ve doÄŸa kuvvetlerinin ekonomik üretimdeki rolünün bulanıklaÅŸtırır –veya çarpıtır veyahut önemsizleÅŸtirir. Burada, pek çok sorunda olduÄŸu üzere Marks, her iki durumdan da yararlanmaktan hoÅŸlanır. Bir yandan, olması gerektiÄŸi üzere Marks, Yerküre’nin ve DoÄŸa kuvvetlerinin üretimde önemli bir rol oynadığını kabul eder. Ancak öte yandan, sermayenin sadece emeÄŸin ürünü olduÄŸunu öne sürer.
Marks’ın kuramında, bu çeliÅŸki emek-deÄŸer kuramınca [deÄŸerin emek kuramı] “çözülür”. Genel mantığa göre bir çeliÅŸki gibi gözüken ÅŸey, Marks’ın kuramında tanımlanan ÅŸekliyle deÄŸer cinsinden ortaya konulunca artık mesele olmaz.
Marks’ın insan emeÄŸinin tüm deÄŸerin (sübjektife karşılık, deÄŸiÅŸim veya objektif [deÄŸerin]) kaynağı olduÄŸunu iddia ettiÄŸini hatırlarız. Sonuçta, herhangi bir metanın deÄŸeri, o metayı üretmek için gerekli olan emek (ortalama koÅŸullar altında çalışan ortalama emek) miktarınca saptanır. Kurama göre, herhangi bir metanın üretiminde kullanılan hammaddeler –(hammaddeler) üretim sürecinde kullanıldıkça metaya geçen bir deÄŸer olan, onların kullanıma hazırlanması için harcanan emek miktarı hariç olmak üzere–, kendi baÅŸlarına deÄŸere herhangi bir ÅŸey katmazlar. Benzer ÅŸekilde, metayı üretmek için kullanılan araç ve makinaların kendileri herhangi bir deÄŸer yaratmazlar, ancak üretimlerinde kullanılan (toplumsal olarak gerekli) emek miktarı tarafından belirlenen deÄŸerlerinin bir kısmını (aşınma ve yıpranmaları yoluyla, yani, yıprandıkça) metaya aktarırlar. DiÄŸer bir deyiÅŸle, Marks’a göre, Yerküre’nin ürünleri kullanım-deÄŸerlerinin üretilmesine katkıda bulunurken, tüketilmeleriyle –onlara harcanan emek dışında– üretilen metaların (deÄŸiÅŸim-) deÄŸerine harhangi bir katkıda bulunmazlar. Kısacası, kendi baÅŸlarına bir deÄŸerleri yoktur. Bu, bizzat Marks’ın deÄŸer tanımından ortaya çıkmaktadır.
Marks’ın kuramının tuzaklarına düşmemiÅŸ, bugünün dünyasında yaÅŸayan herkes için bu sonuç oldukça saçma gözüküyordur. Ancak, bu Marks’ın analizinde merkezi bir yere sahiptir, ve metinlerinde defalarca tekrar edilir. Marks bunu şöyle bir mantıkla açıklar (aÅŸağıda tartışacağımız üzere hep varsayılan, ancak asla ispatlanmayan emek-deÄŸer kuramından ortaya çıkmasından baÅŸka): DoÄŸa’nın ürünleri tükenmez olduÄŸu için, DoÄŸa bunları insanlığa “cömertçe” veya “bedelsiz” olarak, yani ne kendisine ne de insanlığa hiçbir maliyeti olmadan sunar. (ÖrneÄŸin, bakınız Artı DeÄŸer Kuramları, Kısım III, s. 181-183, Progress Publishers, Moskova, 1971.) DiÄŸer bir deyiÅŸle, sonsuz oldukları için Yerküre’nin ürünlerinin (deÄŸiÅŸim-) deÄŸeri yoktur. Onların sahip olduÄŸu tek (deÄŸiÅŸim-) deÄŸeri (yinelersek), onları toplamak veya aksi takdirde üretime hazırlamak amacıyla kullanılan insan emeÄŸidir.
Ancak yirminci yüzyılın ikinci yarısının yeterince açık hale getirdiÄŸi üzere, doÄŸal kaynaklarımız sonsuz deÄŸildir. (Bu, kapitalist üretimin emekleme döneminde olduÄŸu ve insan nüfusunun ÅŸimdikinden çok daha az olduÄŸu Marks’ın zamanında kabul edilebilir bir varsayım olabilir, ancak bugün tamamıyla komik). DoÄŸa kaynakları, bir zamanlar tükenmez olarak görülen su ve hava bile, sınırsız deÄŸildir. Ancak eÄŸer böyleyse, sonuçta DoÄŸa hizmetlerini insanlara, Marks’ın cömertçe belirttiÄŸi üzere bedelsiz olarak sunmaz; ve doÄŸal kaynaklarımızın, DoÄŸa’nın bu ürünlerinin birer deÄŸeri vardır. (EÄŸer onlar için geçmiÅŸte bir bedel ödememiÅŸsek, ÅŸurası kesin ki bugün ödüyoruz ve gelecekte de ödemeye de devam edeceÄŸiz, belki de çok pahalı bir ÅŸekilde.)
EÄŸer bunu kabul edersek, Marks’ın kuramının bu açıdan ya yanlış olduÄŸunu ya da büyük bir tadilat gerektirdiÄŸini görebiliriz. Gereken deÄŸiÅŸiklikler arasında ÅŸunların kabul edilmesi olacaktır: (1) DoÄŸa’nın ürünlerinin, insan emeÄŸinin onlara kattıklarının dışında bir deÄŸeri vardır; (2) bu deÄŸer üretimleri sırasında metalara geçer ve bu nedenle bu metaların deÄŸerlerine eklenir; (3) emek-deÄŸer kuramının ısrar ettiÄŸinin aksine, insan emeÄŸi deÄŸerin tek kaynağı deÄŸildir; (4) üretim araçları (deÄŸer cinsinden bile) sadece dondurulmuÅŸ emekten meydana gelmez; ve (5) sermaye, basitçe canlı emeÄŸe hakim olan ölü emek olarak tanımlanamaz. Bu nedenle, bu meseleyi Marks’ın kuramının temel yapısı içinde ele alsak bile, kuramının ciddi sorunları olduÄŸunu görebiliriz. Aslında, bizzat analizinin temelleri, [yani] deÄŸer kuramı ve sermaye tanımı sorgulanmaya açıktır.

ÜRETİM ARAÇLARI: TAMAMEN MADDİ Mİ?
Ancak bu, Marks’ın üretim araçları kavramının tek sorunu da deÄŸildir. Her ne kadar üretim araçlarının tam olarak ölü emek olarak görülüp görülemeyeceÄŸi ve Yerküre’nin bir deÄŸer üretip üretmediÄŸi konularında onunla anlaÅŸamasak da, hiç şüphesiz ki üretim araçlarının tam anlamıyla “maddi” terimiyle tanımlanabileceÄŸi konusunda uyuÅŸabiliriz. HerÅŸeyden öte, Marks’ın bu terim altında kapsadığı fabrikalar, makinalar, aletler ve hammaddeler, ve tüm diÄŸer ÅŸeyler sadece maddi olarak gözükürler. Ancak daha yakından bir bakış bunun böyle olmadığını ortaya serecektir.
Bir fabrikadaki montaj hattını ele alın. Birçok imalat sürecinde, aynı makina ve işçilerin yeniden düzenlenmesi üretkenlikte bir artışa yol açabilir. Her ne kadar yeni yapı aynı maddi varlıkları içinde barındırsa da, farklıdır ve bu öğelere indirgenemez. Böylesi bir düzenleme, bana göre, üretim araçlarının bir yönüdür; ancak bu maddi bir şey değildir. Peki bu nedir? Bu bir kavram [concept] veya düşüncedir.
Aynı ÅŸey üretim araçlarının diÄŸer bileÅŸenleri için de söylenebilir –örneÄŸin, belirli bir kimyasal süreç. Böyle bir süreç, faaliyetteyken maddi varlıklardan meydana gelir, ancak sürecin kendisi bu varlıklara indirgenemez ve tam olarak bunlarla açıklanamaz.
Üretim araçlarını tanımlamak için “maddi” teriminin kullanılmasının yetersizliÄŸi, “yönetim yöntemleri”, genel olarak idari, yönetsel yetenekler denilen ÅŸeyleri dikkate aldığımız zaman daha da belirgin bir hale gelir. Biraz konu dışı olan bir örnek burada öğretici olabilir. Marks’ın zamanında ve çok yakın bir zamana gelinceye kadar, tüm kapitalist fabrikalar neredeyse katı bir yukarıdan-aÅŸağı, hiyerarÅŸik tarzda iÅŸletiliyordu: yöneticiler emirleri verirler, memurlar [aracı görevliler] katmanı aracılığıyla bu emirler aÅŸağıya ustabaşılara iletilir ve ustabaşılar da işçilere ne yapacaklarını söyler. Bu emirler bunaltıcı bir negatif disiplin sayesinde dayatılırdı: uyarılar, [para] cezaları, uzaklaÅŸtırmalar, iÅŸten atılma vb. Ancak, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Japonya’da baÅŸlamak üzere, bazı ÅŸirket yöneticileri fabrikalarının yönetilmesinde farklı bir yaklaşım geliÅŸtirmiÅŸlerdir. Geleneksel hiyerarÅŸik yapıların yerine, daha kolejsel bir yaklaşımı kurumsallaÅŸtırmıştırlar. Bu, çalışanları belli bir özerklik derecesine sahip iÅŸ gruplarında örgütlemeyi; ve [onları] çeÅŸitli pozitif teÅŸviklerle motive etmeyi içeriyordu. Bu, aynı zamanda, geribildirimi [feedback] cesaretlendirmek için üretimin örgütlenmesini de içeriyordu: işçilerin etkinliÄŸi ve ürün kalitesini arttırmak için [yaptıkları] öneriler teÅŸvik edildi, yönetime iletildi, ve faydalı görüldüğünde de uygulandı. Japonya’da, bu yöntemler, gerçek işçi yönetimine göre ne kadar sınırlı olsa da üretkenlikte önemli kazanımlara yol açtı; ve diÄŸer faktörlerle beraber İkinci Dünya Savaşı’nın ertesinde Japonya’nın ekonomik bir güç kaynağı olarak ortaya çıkmasında önemli bir rol oynadı. (Gülünç bir ÅŸekilde, bu yöntemler esasen Amerikalılar tarafından geliÅŸtirilmiÅŸti, ancak Japonlar bunların etkinliÄŸini gösterene deÄŸin ABD’de ihmal edilmiÅŸti.)
Benim görüşüme göre, bu gibi yönetim metodları üretim araçlarının ve bu nedenle de sermayenin yüzeylerinden birisi sayılmalıdır. Ancak bunlar gerçekten de maddi olarak nitelendirilebilirler mi? Bunlar maddi varlıkları (insanlar, makinalar, aletler, vb.) içerir, ancak basitçe bu nesnelere indirgenemez. Onlar da yine düşünceler veya kavramlar olarak daha iyi anlaşılabilirler.
Üretim araçlarından en azından bazılarının maddi olmayan doğası, bilgisayarların gelişmesi ve hızla çoğalmasıyla son yıllarda giderek belirgin hale gelmiştir. Bilgisayarı ve birbirine bağlı değişik devrelerini kolayca maddi olarak düşünebilsek de, bir bilgisayar programına ne demeli? Böyle bir program, bana göre, üretim araçlarının ayrılmaz bir parçasıdır, ancak gerçekten de maddi olarak nitelendirilebilir mi? Kuramsal olarak, böyle bir program maddi terimlerle tanımlanabilir. Örneğin bunu, programı geliştiren kişinin, bunu yaparken beynindeki nöronlardaki [neuron, sinir hücresi] iyonların titreşimi olarak düşünebiliriz. Veya bunu, program çalışırken bilgisayardaki elektronların belirli konum ve hareketleri cinsinden de düşünebiliriz. Ancak, (a) bu mümkün müdür?, ve (b) bu, programın doğasını gerçekten de kavrar mı? Bu gibi bir program, bana öyle geliyor ki, en iyi şekilde yazıldığı matematiksel dil ve bu dilin temsil ettiği matematiksel mantık cinsinden tanımlanabilir ve kavranabilir. Diğer bir deyişle, bilgisayar programını materyalist anlayışla düşünüp durmaya çalışmaktansa, bunu üretim araçlarının entelektüel öğesi olarak düşünmek daha anlamlıdır. Ve bilgisayar programı için geçerli olan, genel olarak enfermasyona da uygun düşer.
Dar materyalist bakışın bu kısıtlamaları, geleneksel bir ÅŸekilde düşünülen üretim araçlarının “maddi öğerleri”nde bile görülebilir. Bir çekiçi ele alın. Herhangi belirli bir çekiç maddidir, ancak bir araç olaral çekicin temel yönü, çekiç kavramı ve onun nasıl kullanıldığıdır. Bu, insanların çekiçler –ve çeÅŸitli türleriyle– yapmasını, ve onları iÅŸlerinde kullanmasını saÄŸlayan ÅŸeydir. Çekiç kavramı, herhangi bir belirli, maddi çekiçten daha önemlidir. EÄŸer çekiç kavramına sahip olup da çekiçlerimiz olmasaydı, onlardan yapabilirdik. EÄŸer çekiçler olsaydı, ancak onlara iliÅŸkin bir kavramı olmasaydı, aslında çekiçlerimiz olmuÅŸ olmazdı, çünkü kimse onlarla ne yapılacağını bilmezdi.
Marksistler, muhtamelen, bir alet düşüncesinin (örn. bir çekiç) maddi araçların bir yansıması olduğunu öne süreceklerdir. Ancak bu sorunu yanlızca çözüyormuş gözükür. Farklı bir örnek ele alacak olursak, eğer tekerliği keşfetmemiş bir toplumdaki insanlar şans eseri yerde bir tane bulmuş olsalardı, onunla ne yapacaklarını otomatikman bilmeyeceklerdi; maddi tekerlek kendiliğinden [tekerlek] düşüncesini üretmez. Dahası, tekerlik kavramı bile (onları anlamamız ve kullanmamız anlamında) tekerleklerin yaratılmasına otomatikman yol açmaz. Aztekler, örneğin, tekerlek düşüncesine sahiptiler, ancak tekerlekleri sadece çocuklarının oyuncaklarında kullandılar, ulaşım veya başka işler için kullanmadılar.
Tüm bunlardan nereye varıyoruz? Birincisi, bence, Marks üretim araçlarını sadece “maddi” olarak tanımlarken hatalıydı. Her belirli üretim aracının (ve bir bütün olarak üretim araçlarının) en azından, asli olan ve basit bir ÅŸekilde maddi terimlere indirgenemeyecek veya onlarla tanımlanamayacak, entelektüel bir yönü vardır. Aslında, yukarıda öne sürdüğüm üzere, maddi yönü ikincilken, üretim araçlarının hayati, temel öğelerinin entelektüel bileÅŸenler (onlara giden ve onların barındırdığı düşünceler) olduÄŸu söylenebilir; diÄŸer bir ifadeyle, maddi [olanı] üreten ve mümkün kılan entelektüel öğelerdir, bunun tersi deÄŸil. (Materyalizm ve ilgili felsefi meseleleri daha ilerideki bir makalede ele alacağız.)
“Üretim araçları” terimini kullanmak yerine, eÄŸer burada asıl uÄŸraÅŸtığımız ÅŸeyin teknoloji, ve hatta daha kapsamlı olarak teknik ile bilginin kendisi olduÄŸunu fark edebilirsek, Marks’ın anlayışının kısıtlamaları daha da belirginleÅŸir. Günümüzde, sanal gerçeklik, İnternet ve biyoteknoloji çağında, teknolojiyi tamamen veya ağırlıklı olarak ciddi ciddi maddi olarak tanımlayacak hiç kimse var mıdır? Peki teknolojimizin temelini oluÅŸturan bilimsel kuram, yasa ve kavramlara, inceleme yöntemlerine, matemetiÄŸe, vb. … ne demeli? (Ve insan dili hakkında? Scientific American‘daki yeni bir makalede (Eylül 2000), bilim adamları Philip ve Phyllis Morrison bir teknoloji, insanın evrimindeki belki de en önemli teknolojik geliÅŸme olarak dili tartışıyordu.) Bence açıkça üretim araçlarının birer bileÅŸeni olan bu ÅŸeyler, tamamen veya hatta esasen maddi ÅŸeyler midir? Öyle olduÄŸunu sanmıyorum.
Bence, bir bütün olarak teknoloji gibi, üretim araçlarının da sadece maddi olarak doÄŸru bir ÅŸekilde tanımlanamayacağı açıktır. Ancak eÄŸer üretim araçları tamamen veya hatta esasen bile maddi deÄŸillerse, o halde Marks’ın onların emeÄŸin ürünleri olduÄŸu ve ölü emek olarak tanımlanabilecekleri iddiasına ne olacak? Åžurası kesin ki, üretimin her belli aracı, yani bir fabrika, bir makina, bir alet veya bir hammadde (öylece yerde bulunmadığı sürece –ki o zaman bile yerden alınması gereklidir) emeÄŸin bir ürünüdür. Ancak, bunun düşünceleri veya kavramları da içerdiÄŸini kabul edersek, o zaman bunun yalnızca emeÄŸin ürünü olmadığını da kabul etmeliyiz. Ve eÄŸer böyleyse, o zaman bir bütün olarak üretim araçları, ve dolayısıyla sermaye basitçe emeÄŸin cisimleÅŸmesi veya donması olarak doÄŸru bir ÅŸekilde incelenemez. Sermaye, diÄŸer bir deyiÅŸle, “canlı emeÄŸe” hakim olan ve onu baskı altında tutan “ölü emek” deÄŸildir basitçe.
Bunları daha önceki tartışmalarımızla yan yana koyarsak, Marks’ın sermaye anlayışının ciddi bir ÅŸekilde hatalı olduÄŸunu görebiliriz. Canlı emeÄŸi sömürmek için kullanılan sermaye, [yani] üretim araçları ne tamamen maddidir ne de tamamen “ölü emek”tir; (Marks’ın terimlerini kullanarak, ancak daha da doÄŸrulayarak) bu araçlarda içerildiÄŸi ve onları mümkün kıldığı söylenebilecek olan, hem Yeryüzü’nün ürünlerini, hem de entelektüel bileÅŸenleri –belli bir birleÅŸimde [kombinasyonda] ve oranda– de içermelidir.
Kapital‘de veya ekonomik sorunlarla ilgili Marks’ın diÄŸer yazılarında, ve bildiÄŸim diÄŸer herhangi bir yazısında, bilim ile teknolojinin ve bunların ekonomik üretim süreciyle olan tam iliÅŸkisine dair dikkate deÄŸer hiç bir sistematik tartışma olmaması dikkate deÄŸerdir. ÇoÄŸunlukla, önemli meselelerin içinin boÅŸaltıldığı, oldukça kısa ve genel göndermeler vardır. Daha özenli tartışmalardan birisi Grundrisse‘de (Pelican Books, Baltimore, 1973), sayfa 694 ile sayfa 715 arasında serpiÅŸtirilmiÅŸ yorumlar biçiminde bulunabilir. Tipik bir referans sayfa 694′de bulunmaktadır:

Bilgi ve yetenek [ve] toplumsal aklın genel üretken kuvvetlerinin birikimi böylece emeÄŸe karşıt olan sermaye içine emilir; ve bu yüzden, uygun üretim araçları olarak üretime girdiÄŸi ölçüde, sermayenin bir özelliÄŸi [niteliÄŸi] olarak, daha açıkçası sabit sermaye olarak görünür.” (Altı çizgili kısımlar aslında vurgulu)

Burada, Marks’ın Yeryüzü’nün ürünlerinin ve DoÄŸa kuvvetlerinin üretim sürecindeki rolünü ele alışında gördüğümüz, her iki durumdan da yararlanma arzusunu görürüz. Marks, bir yandan, üretim araçlarının –ne açıkça maddi, ne de sadece emeÄŸin ürünleri olan– bilgi ve yetenek gibi ÅŸeyleri içerdiÄŸini kabul eder. Ancak, üretim araçlarının tamamen maddi, ve (bu nedenle sermayenin de) yanlızca emeÄŸin ürünleri olduÄŸu, ve dondurulmuÅŸ emekten baÅŸka bir ÅŸey olmadığı yönündeki ısrarı ile bunu baÄŸdaÅŸtırmayı asla denemez. Her nasılsa, “toplumsal aklın [bu] üretken güçleri” (ne çeÅŸit olursa olsun), fiilen sermayenin bir parçasına haline gelmeksizin onun [sermayenin] içine emilmiÅŸtir. Aynı argüman, ve aynı uydurmaca, Artık DeÄŸer Kuramları‘nda da vardır:

Emeklerinin toplumsal niteliÄŸinin belli bir derecede sermayeleÅŸmiÅŸ olarak onların karşısına dikildiÄŸi bu süreçte (makinalarda emeÄŸin gözle görülür ürünlerinin emeÄŸe hakim görünmesi örneÄŸindeki gibi); aynı ÅŸey doÄŸal olarak, doÄŸanın ve (soyut özünde genel tarihsel geliÅŸimin bir ürünü [olan]) bilimin kuvvetleri içinde gerçekleÅŸir –onlar, sermayenin güçleri olarak emekçilerin karşısına dikilirler. Onlar aslında tek tek emekçilerin yetenek ve bilgisinden ayrıdırlar; (ve her ne kadar köken itibariyle onlar da emeÄŸin ürünleri olsalar da) emek sürecine her girdiklerinde sermayede cisimleÅŸmiÅŸ olarak gözükürler. Ancak, bir makinada gerçekleÅŸen bilim, emekçilerle olan iliÅŸkisinde sermaye olarak gözükür. Ve aslında bilimin, doÄŸal kuvvetlerin ve emeÄŸin ürünlerinin büyük ölçekteki tüm bu uygulamalar, [yani] toplumsal emekte bulunan tüm uygulamaların kendisi yanlızca emeÄŸin sömürülmesinin araçları olarak, [yani] artı-emeÄŸi ele geçirmenin araçları olarak gözükürler, ve böylece sermayeye ait güçler olarak emeÄŸin karşısına dikilirler.” (Artı-DeÄŸer Kuramları, Kısım 1, s. 391-2; altı çizili yerler orijinalinde vurgulu.)

Burada aynı paragrafta bir çeliÅŸki ortaya çıkmaktadır. Bir yandan, bilim “makinada gerçekleÅŸmiÅŸ”tir. Öte yandan ise, doÄŸanın ve bilimin güçleri sadece sermayede cisimleÅŸmiÅŸ “gözükmekte”dir. Her nasılsa, DoÄŸa’nın kuvvetleri ve bilimin baÅŸarıları üretim araçlarında gerçekleÅŸmiÅŸ, ancak gerçekte –Marks’ın kapitalistlerin ellerinde artı deÄŸer üretmek için kullanılan üretim araçları olarak tanımladığını hatırlayacağımız– sermayede cisimleÅŸmemiÅŸtir. (Aynı donukluk [muÄŸlaklık] Marks’ın bilimin ve DoÄŸa’nın kuvvetlerinin tarihsel olarak emeÄŸin ürünü olduÄŸu iddiasında da belirir; bu derinlemesine incelenmeksizin öylece öne sürülmüştür.) Bu tanımlar dansı, üretim araçlarının doÄŸasına dürüstçe bir bakışın, Marks’ın sermaye tanımında asli olan üç iddiasıyı çürüttüğü gerçeÄŸini karartmaktadır: üretim araçlarının tamamen maddi olduÄŸu, sermayenin basitçe emeÄŸin bir ürünü olduÄŸu, ve tamamen dondurulmuÅŸ emekten meydana geldiÄŸi. Marks’ın yaklaşımı gerçekte sadece bir el çabukluÄŸudur: sermaye tanımını deÄŸiÅŸtirmezken, DoÄŸa’nın ürün ve kuvvetleri ile bilimin baÅŸarılarını sermayeyle birleÅŸtirir. Sonuç ise, uygun bir ÅŸekilde, herÅŸey emeÄŸe indirgenir.

Bu yaklaşımla tutarlı bir ÅŸekilde, Marks, teknolojik geliÅŸme sürecinin nasıl gerçekleÅŸtiÄŸini, bundan hangi kurum ve toplumsal tabakaların sorumlu olduÄŸunu, ve belki de en önemlisi, teknolojik buluÅŸların üretim sürecine nasıl uygulandığını detaylarıyla asla tartışmaz. Bunların detaylı bir incelemesi Marks’ın politik iktisat dediÄŸinin ve onun eleÅŸtirisinin sınırları dışında kalıyor olsa da, kapitalizm kuramının, özellikle de üretim sürecinin modernleÅŸmesini vurgulayan [bir kapitalizm kuramının], bunu daha belirgin bir ÅŸekilde betimlenmesi ve Marks’ınkinden daha [geniÅŸ olan bir] sistemin [dış] çizgileri [contours] içerisine daha kesinkes bir ÅŸekilde yerleÅŸtirilmesi gerekir. Bunun yerine Marks, teknolojik ilerlemeyi ve bunun endüstriye uygulanmasını verili kabul eder gözükür. Kuramında üretim araçları kendi yeni, daha üretken biçimlerini adeta otomatik bir ÅŸekilde ortaya çıkarır; yani, sermaye, dondurulmuÅŸ emek her nasılsa kendiliÄŸinden ilerler. Bu açıdan bakınca, emek bir kez daha, kendi yeni biçimlerini vücuda getiren ve kendi evrimini ileriye götüren bir tür kozmik töz olarak ortaya çıkar.

EMEĞİN ÜRETKENLİĞİ Mİ, YOKSA SERMAYENİN ÜRETKENLİĞİ Mİ?
Marks’ın üretim arçları ve sermaye anlayışıyla ilgili sorunlar, kuramının diÄŸer yönleri, özellikle de emeÄŸin ekonomik üretimdeki tek gerçek üretken güç olduÄŸu görüşü, üstünde önemli uzantıları vardır. Marks, Kapital‘de ve yazılarında, sermayenin üretkenliÄŸinin bir yanılsama olduÄŸunu göstermekte büyük sıkıntı çeker. Ona göre, sermaye kendi başına üretken deÄŸildir; sermayenin üretkenliÄŸi olarak gözüken ÅŸey aslında, aldatıcı veya tahrif edilmiÅŸ bir biçimdeki emeÄŸin üretkenliÄŸidir. Marks şöyle yazar:

Canlı emek –sermaye ve emek arasındaki deÄŸiÅŸim yoluyla– sermayeye dahil edildiÄŸi, ve emek sürecinin baÅŸladığı andan itibaren sermayeye ait bir faaliyet olarak gözüktüğü için; aynen emeÄŸin genel toplumsal biçiminin parada bir nesnenin iyeliÄŸi olarak gözükmesi gibi, toplumsal emeÄŸin tüm üretken güçleri de sermayenin üretken güçleri olarak gözükür. Böylece, toplumsal emeÄŸin üretken gücü ve onun özel biçimleri, –bağımsız bir biçim üstlendiÄŸi farz edilmiÅŸken– artık kapitalist tarafından canlı emeÄŸe iliÅŸkin olarak cisimleÅŸtirilmiÅŸ olan emeÄŸin maddi koÅŸullarının, maddileÅŸen emeÄŸin ve sermayenin biçimleri ile üretken güçleri olarak gözükür. Burada bir kere daha, parayla uÄŸraşırken fetiÅŸizm dediÄŸimiz iliÅŸkinin çarpıtılmasıyla karşılaşırız.” (Karl Marks, Artı-DeÄŸer Kuramları, Kısım I, s. 389. Altı çizili yerler aslında vurgulu.)

Buna raÄŸmen, sermayenin üretkenliÄŸi, her ne kadar elinin tersiyle olsa da, aslında Marks tarafından kabul edilir. Gördüğümüz üzere, Marks’a göre, yeni üretim tekniklerinin üretim sürecine uygulanması, işçilerin belli bir süre zarfında daha büyük miktarda meta üretmesini mümkün kılar. DiÄŸer bir deyiÅŸle, emeÄŸi daha üretken yapar. Dahası, üretkenlikteki bu artış, kapitalistlerin işçiler üzerindeki sömürülerini arttırmalarını, artı deÄŸerin hem miktarını hem de oranını arttırmalarını saÄŸlar; böylece de, kapitalistlerin daha fazla sermaye biriktirmelerini saÄŸlar. Her iki iÅŸlev de –belli bir zaman zarfında üretilen malların miktarını arttırmak ve sermaye birikim oranını yükseltmek– bana göre üretkendir. Ancak Marks sermayenin biriktirilmiÅŸ emekten baÅŸka bir ÅŸey olmadığından ısrar ettiÄŸi için, bu üretken iÅŸlevler tamamen emeÄŸe atfedilir.

Burada Marks kendi kuramsal varsayımlarıyla tutarlıdır. Ancak eÄŸer onun sermaye kavrayışının yanlış olduÄŸunu veya en azından eksik olduÄŸunun kabul edersek, o zaman Marks’ın sermayenin üretkenliÄŸini emeÄŸe atfetmesini kabul edemeyiz. Aksine, sermayenin kendi başına üretken olduÄŸunu, –Marks’ın yaptığı gibi– üretkenliÄŸinin basitçe bir yanılsama veya fetiÅŸizm olmadığını kabul etmeliyiz.

SÖMÜRÜ: BİLİMSEL OLARAK MI GÖSTERİLDİ?
Ancak eÄŸer sermaye sadece görünüşte deÄŸil de gerçekten de üretkense, o zaman Marks’ın kapitalist üretimde işçilerin sömürüldüğünü bilimsel olarak gösterdiÄŸi iddiası da sorgulanır bir hale gelir. Hatırlarsak Marks’ın kuramında, kapitalizmde işçi sınıfı –kendilerinin veya öncellerinin ürettikleri üretim araçlarının yardımıyla– hem gerekli, hem de artı ürünü üretirler. Ancak, işçilere kendilerinin ve ailelerinin yaÅŸamasını saÄŸlayacak kadarını (yani, gerekli ürünü) ödedikten sonra, kapitalistler –üretmek için hiçbir ÅŸey yapmamış olsallar da– artı deÄŸerin (artı ürünün) tamamını kendilerine ayırırlar . Bu anlayışa göre, işçiler şüphesiz ve açık bir ÅŸekilde sömürülmektedirler. Her ÅŸeyi onlar üretmiÅŸtir –hem gerekli, hem de artı ürünü ve keza (daha önceki üretim çevrimleri sırasında) üretim araçlarının tümünü; ancak, buna raÄŸmen toplam ürünün ancak bir kısmını, aslında kendilerini ve ailelerini ancak hayatta tutmaya ancak yetecek kadar bir kısmını alırlar.
Ancak eÄŸer sermaye üretkense, o zaman işçilerin sömürüsünün bu aÅŸikar gösterimi sürdürülemez. En azından, mesele bulanıklaşır, ve böylece tartışılır bir hale gelir. En genel düzeyde, işçiler, Yerküre ve DoÄŸa’nın, ve (entelektüel bileÅŸenleri de dahil olmak üzere) üretim aletlerinin, biraraya gelerek, artığın üretimi de dahil olmak üzere, kapitalist üretimi olanaklı kıldığına inanmak mantıklı gözükmektedir. Ancak tam olarak kimin neyden sorumlu olduÄŸunu kim saptayabilir, ve bu nasıl saptanabilir? Marks, emeÄŸin üretimin tamamından sorumlu olduÄŸunda, ve onun meyvelerini hak ettiÄŸinde ısrarcıdır; sonuçta, tüm artığı toplayan kapitalistler asalaklardan baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. Ancak, eÄŸer sermaye yalnızca emeÄŸin ürünü deÄŸilse, yani sadece ölü emek deÄŸilse, o takdirde üretime katılan ve [üretimden] sorumlu olan öğelerin –işçiler, teknolojinin geliÅŸtirilmesinden sorumlu toplumsal katmanlar, Yerküre, sermaye ve hatta üretimi yöneten kapitalistler– tümünün artı ürünün bir parçası üstünde hakkı vardır. Aslında, toplumun ekonomik artık üretme yetisinin -emeÄŸin üretken gücünün deÄŸil, tamamen teknolojinin ve dolayısıyla da kapitalizmde kapitalin üretken gücünün bir sonucu olduÄŸu bile öne sürülebilir. Ve hal böyleyken, işçiler hiç de sömürülmemekte, üretilenden adil paylarını alıyor olacaklardır. Bu, kapitalistlerin ve onların özürcülerinin söylediÄŸi ÅŸeydir, ve kanıt olarak sundukları ÅŸey ise, bunun –onların görüşüne göre deÄŸeri yargılamanın yegane objektif standartı olan– piyasanın belirlediÄŸi bir ÅŸey olduÄŸudur.
Bence gerçekte hiç kimse kapitalizmde emeÄŸin, Yerküre’nin ve sermayenin ürüne yaptığı nispi oranları bilmemektedir; ve herhangi kesin, bilimsel olarak kanıtlanabilir bir cevabın bulunabileceÄŸi konusunda da oldukça şüpheliyim. Ancak eÄŸer bu doÄŸruysa, Marks’ın kapitalizmde işçilerin sömürüldüğünü bilimsel olarak gösterdiÄŸi iddiası çöker.
Ancak, kapitalistlerin sömürücü olduÄŸunu söylemek için (ispatlamak için demiyorum), Yerküre’nin sermayenin/üretim araçlarının üretken olduÄŸununun reddedilmesi gerekmez. Toprak ve sermayenin üretken olduÄŸu olgusu, bu üretken kaynakların sahiplerinin, bu öğelerin yarattığı kazancı hak ettiÄŸi anlamına gelmez. ÖrneÄŸin, eÄŸer bu kaynakların sahipliÄŸi gayrı meÅŸruysa, bu kazançları toplamaları da gayrı meÅŸrudur. Kapitalistlerin ve toprak sahiplerinin kar ve rant üzerindeki taleplerini savunmak için sahip oldukları ÅŸey, onların sermaye ve topraÄŸa sahip oldukları, ve yasa ile devletin onların sahipliÄŸinin meÅŸruluÄŸunu resmen tanıması olgularıdır. Ancak elinde sahip olmak [mülkiyetinde bulundurmak] onu hak ettiÄŸiniz anlamına gelmez. Bundan dolayı, bu sınıfların sömürücü olduklarını söylemenin bir yolu, onların bu üretken gereçlere [agent] meÅŸru olmayan ve ahlak dışı vasıtalarla sahip olduklarını göstermektir. Ve bunu Marks’ın yapmığı da buydu. Gerçekte, en deÄŸerli katkılardan birisi, Kapital‘de ve baÅŸka yerlerde, “ilkel birikim” süreciyle kapitalist üretim için gerekli olan koÅŸulların nasıl yaratıldığının tarihsel gösterimidir. En vahÅŸi yöntemlerle (idamlar, uzuvların kesilmesi, kırbaçlama, vb.), köylüler zorla topraklarından uzaklaÅŸtırıldılar ve zanaatkarlar alet ve makinalarından koparıldılar, ve kapitalistler için çalışmaya, yani proleterler haline gelmeye zorlandılar. EÄŸer toprak sahipleri ve kapitalistlerin toprak ve üretim araçları üzerindeki sahiplikleri, bunları nasıl ettiklerine baÄŸlı olarak, meÅŸru deÄŸilse, o halde bunların kullanımıyla üretilen tüm ekonomik artığa el koymaları da meÅŸru deÄŸildir. Ancak, bu bilimsel deÄŸil ahlaki bir argümandır, çünkü sübjektif [öznel] olan, ve bu nedenle de tarihsel süreçlerin ahlaklılığı ve meÅŸruiyeti hakkında tartışmaya açık yargılar içerir.
Benzeri bir yolla, kapitalist ve toprak sahibi sınıflarının, ve bir bütün olarak kapitalist sistemin sömürücü doÄŸası hakkında daha geniÅŸ bir durum da açıklanabilir. Kapitalist üretim, ve tüm toplum biçimleri içerisindeki ekonomik üretim, toplumsal bir süreçtir. Milyarlarca insanın aktif katılımı olmaksızın mümkün olmayacaktır. Böylece, emek ve ekonomik faaliyete katılan herkesin ekonomik artığın üretilmesine yardım ettiÄŸi veriliyken, ve toplumun toplumsal sınıflara bölünmesinin teknolojinin geliÅŸmesine ve bunun saÄŸladığı refah üretimindeki bu devasa artışa yol açtığı veriliyken; hepimiz, hem üretim sürecinde üretilen artık üstündeki pay da dahil olmak üzere refahtan adil bir payı, hem de teknolojinin ve bir bütün olarak ekonominin denetimi üzerinde gerçek katılımı hakkederiz, yani [bunu] almamız gerekir. Bunun aksine, insan türünün ürettiÄŸi ve teknolojimizde içerilen bu devasa ekonomik ve toplumsal güç, küçük bir seçkin grubu tarafından alıkonmakta ve kontrol edilmektedir. Ve bu yönetici sınıf, toplumsal artığın nerdeyse tamamını ele geçirmek, ve insanların çok büyük bir kısmını çalışmaya ve baÅŸka ÅŸekillerde dar hedefleri –ki yönetiminin sürmesi, ve refah ve gücünün devamlı artması bunların en asgarisidir– doÄŸrultusunda hareket etmeye zorlamak için, bu kontrolü kullanmış ve kullanmaya devam etmektedir.
Marksizme aÅŸina olanlar Marks’ın bizzat kendisinin bu argümanı geliÅŸtirdiÄŸini, ancak ahlaki doÄŸasından hoÅŸlanmayarak buna bilimsel bir temel kazandırmaya çalıştığını bilirler. Bunu yaparken, gerçekliÄŸi önemli bir ÅŸekilde çarpıtan ve iddiası savunulamayacak kuramla kendisini sarmaladı.

V. EMEK-DEÄžER KURAMI
Åžimdiye kadarki tartışmamız, Marks’ın deÄŸer anlayışının geçerliliÄŸi sorgulamaya açmış olmasına raÄŸmen, kurama daha ayrıntılı bir ÅŸekilde bakmak iyi olacaktır.
Bahsettiğim üzere, Marks emek-değer kuramını asla ispatlamaz. Bunun yerine, varsayar. Geçerliliğini oluşturmaya çalıştığı ölçüde, bunu iki yolla yapar. Bunlardan birisi kuramın açıklayıcı gücünü göstermektir. Diğer bir deyişle, başlangıçtaki varsayımının (yani değerin kaynağının emek olduğu) mantıksal detaylandırmaıyla yoluyla kapitalizmin içsel olarak tutarlı bir modelini geliştirir; ardından da kapitalizmin işleyişini açıklamak ve gelişme doğrultusunu tahmin etmek için bu modeli kullanır. Ancak bu bir ispat oluşturmaz, çünkü Marks, sistemin fiili dinamikleri ve evrimi karşısında modelini tam olarak sınamaz. Marks, kuramının bilimsel yönünü göstermek üzere ara sıra ekonomik istatistiklere yer verir, ancak burada bile tartışması neredeyse daima modelin parametreleri içinde kalır. Sonuçta, böylesi bir gösterimden ortaya çıkan şey, aslında yalnızca kuramının içsel mantığını sergileyen ve ayrıntılandıran çok sayıdaki hipotetik [farazi] örnektir.
Marks’ın emek-deÄŸer kuramının geçerliliÄŸini oluÅŸturmaktaki diÄŸer yaklaşımı, [bunun] bilimsel politik iktisat adını verdiÄŸi daha önceki geliÅŸmelerin bir baÅŸarısı olduÄŸunu iddia etmektir; yani, kuram bu alandaki bizden öncekiler tarafından bilimsel bir yolla geliÅŸtirilmiÅŸtir. Marks’ın bize söylediÄŸi gibi, o emek-deÄŸer kuramını, hala devrimci ve bu nedenle de bilimselken, burjuva politik iktisadından almış, kendi analizinin temeli olarak kullanmıştır. Sonuçta, kuramın geçerliliÄŸini oluÅŸturmak için burjuva atalarının otoritesine yaslanır. Ancak bu da bir ispat deÄŸildir, çünkü onun öncelleri de keza kuramı ispatlamamışlardır. Onlara ve Marks’a, bu adeta bir olgunun ifadesi, ve bu nedenle ekonomik analiz için mantıksal bir baÅŸlangıç noktası olarak gözükmektedir.
Marks’ın deÄŸer kuramının sorunlarını daha bütüncül olarak kavramak için, onun genel yöntemi hatırlanmaya deÄŸerdir. Bu makalenin birinci parçasında tartıştığım üzere, Marks’ın kapitalizm analizi aÅŸamalar ÅŸeklinde geliÅŸir. İlkin, kendi alet ve diÄŸer üretim araçlarına sahip olan –bu alet ve araçların üretim sürecinde görece küçük bir rol oynadığının eklenmesi önemlidir–, tamamen küçük, bağımsız meta üreticilerinden (zanaatkarlar ve küçük çitfçiler gibi) oluÅŸan bir toplum tasavvur etmemizi ister bizden. Bu toplumu “basit meta ekonomisi” olarak adlandırır. Böyle bir toplumda, der Marks, herhangi belirli bir metanın deÄŸeri, ortalama koÅŸullar altında çalışan ortalama bir meta üreticisinin, bu metayı üretmek için harcadığı zaman miktarına eÅŸittir. Marks, ardından, kapitalizm analizinin anahtar bileÅŸenlerini göstermek için, bu modeli –özellikle de deÄŸer ve onunla ilgili olan para kavramlarını– kullanır: metaların nitelikleri, onların üretim ve deÄŸiÅŸiminin dinamikleri, kapitalizmin sömürücü olduÄŸu olgusu ve bu sömürünün nasıl gerçekleÅŸtiÄŸi, vb. Kapitalizmin belli bazı önemli ÅŸekillerde –ki üretim sürecinde üretim araçlarının önemli ve devamlı artan bir ÅŸekilde kullanımı buna dahildir– basit meta üretiminden farklı olmasına raÄŸmen yapar bunu. DiÄŸer bir deyiÅŸle, analizini geliÅŸtirirken Marks, ayrıca bir açıklama yapmaksızın basit meta üretimi tartışmasında oluÅŸturduÄŸu noktaları -özellikle de deÄŸerin doÄŸası ve belirlenmesi– önemli bir deÄŸiÅŸiklik yapmaksızın varsayar.
(Kapital‘in 3üncü cildine gelinceye kadar deÄŸer yasasının endüstriyel kapitalizmin iÅŸleyiÅŸine göre nasıl deÄŸiÅŸeceÄŸini tartışmaz. Burada bile temel deÄŸer kavramı deÄŸiÅŸmeksizin kalır. Kapital‘in 1. Cildi’ndeki deÄŸer kavramı ile buna iliÅŸkin 3. Cilt’teki deÄŸiÅŸiklik (aÅŸağıda tartışacağım bunu), Marks’ın incelemesini eleÅŸtirenler arasında belki de en çok bilineni olan, Avusturyalı iktisatçı Eugen Böhm-Bawerk’in Karl Marks ve Sisteminin Kapanması [adlı kitabının] odak noktasıdır.)
Makul görüntüsüne karşın, Marks’ın iÅŸlemi kusurludur. Ancak, Marks’ın yaptığı gibi, üretim araçlarının maddileÅŸmiÅŸ emekten baÅŸka bir ÅŸey olmadığı varsayımı yapılırsa kabul edilebilir olur. Bu durumda, böyle kapitalistçe üretilmiÅŸ metaların deÄŸerlerinin, içerdikleri toplumsal olarak gerekli emek miktarınca belirlendiÄŸi meÅŸru olarak hala söylenebilir. Ancak eÄŸer üretim araçları sadece maddileÅŸmiÅŸ emek deÄŸilse, eÄŸer bunun yerine –söylediÄŸim üzere– emeÄŸe indirgenemeyecek baÅŸka bileÅŸenleri de içeriyorsa, bu takdirde üretilen metaların deÄŸerleri, tek başına onlarda içerilen toplumsal olarak gerekli emek miktarınca belirlenmez. Bu ve diÄŸer bileÅŸenlerce belirlenirler.
Aslında, zanaatkarların kullandığı türden makina ve aletler gibi görece basit üretim araçlarının bile tamamıyle emeÄŸin bir ürünü olmadıklarını kabul edersek, basit meta üretiminde de metaların deÄŸerlerinin yanlızca içerdikleri toplumsal olarak gerekli emek miktarınca belirlenmediÄŸini görebiliriz. DiÄŸer bir deyiÅŸle, basit meta üretiminde dahi, deÄŸer yasasının temel formülasyonu ancak kaba bir yakınsama [approximation] olarak geçerlidir. “Kabalık” derecesi, üretimde alet ve makina kullanımının az olması koÅŸulları altında asgari bir seviyede olabilse dahi, Marks’ın kendi kuramına göre, üretim araçlarının baskın ve giderek artan kullanımıyla nitelendirilen kapitalizm gibi bir sistemi incelerken ise hiç de [az] deÄŸildir.
Marks’ın yaptığı ÅŸey pre-endüstriyel devrindeki, yani Endüstri Devrimi öncesindeki veya tam geliÅŸmeye baÅŸladığı sıradaki kapitalizmi analiz etmek üzere geliÅŸtirilmiÅŸ bir ekonomik kuramı almak, ve onu –yanlızca ufak tefek deÄŸiÅŸikliklerle– endüstriyel kapitalizmi analiz etmek üzere kullanmaktı. Ve o bunun, bırakın ispatlamayı, sistemin nasıl iÅŸlediÄŸini doÄŸru temsil edip etmediÄŸini gerçekten tartışmaksızın yaptı. (Adam Smith bile, Marks’a göre, ÅŸunu kabul etmiÅŸti: “deÄŸerin emek-zamanı ile belirlenmesi ‘medeni’ döneme artık uygulanabilir deÄŸildir.Artı-DeÄŸer Kuramları, Kısım II, Progress Publishers, Moskova, 1968). Ancak Marks öncellerinden deÄŸer yasasından çok daha fazlasını ödünç aldı. Onların tüm yaklaşım ve amaçlarını büyük ölçüde benimsedi.
“Bilimsel politik iktisat”ın önderleri arasında Marks’ın en fazla hayranlık duyduÄŸu ÅŸahsiyetler [olan] Adam Smith ve David Ricardo, kapitalist ekonomik yöntemlerin ve serbest piyasanın destekçisi, ve kapitalizmin geliÅŸimi önünde duran sınıf ve kurumların muhalifiydiler. Ve emek-deÄŸer kuramı onların ideolojik amaçlarına oldukça iyi hizmet etti. DiÄŸerlerinin yanısıra, hiç bir faydalı emek sarfetmeyen, sadece kira toplayan ve baÅŸkaları tarafından üretilen ürünleri tüketen feodal asillerin tarihsel soyundan olan toprak sahiplerinin ekonomik ve toplumsal asalaklar olduklarını, Britanya ekonomisi üzerinde bir yük ve Britanya toplumu üzerinde olumsuz etkisi olduÄŸunu düşündüler. Sonuç olarak, bu ekonomi kuramcıları toprak sahiplerinin asalak rolünü ortaya çıkarmak, ve onların ekonomik, toplumsal ve politik etkilerini kısıtlamak için can atıyorlardı.
Toprak sahiplerinin üretken olmayan toplumsal rollerine ilişkin yargıları, emek değer kuramının köşetaşı olduğu kuramlarından kaynaklandı ve [ona da] yansıdı. Sıradan terimlerle ifade edilirse, bu, ekonomik değerin çalışanlar tarafından üretildiğini ifade eder. Diğer bir deyişle, yalnızca emek değer üretir. Toprak sahiplerinin eleştirilmesi acımasızca bunun ardından gelir: üretken emekle uğraşmayanlar değer üretmezler, onlar sadece tüketirler. Kısacası, toprak sahipleri ve hizmetlileri asalaktırlar.
Ancak, onların analizi Marks’ın görebildiÄŸi esaslı bir eksikliÄŸe sahiptir. Onlar, kapitalistlerin rolünü ve karlarının kaynağını yeterince ortaya koyamamışlardı. Smith ve Ricardo bunu açıklamaya çalıştıkları ölçüde, kapitalistleri emekçi sınıfların içine katmaya eÄŸiliminde olmuÅŸtular. HerÅŸeye raÄŸmen, yanlızca kira toplayan ve baÅŸkalarının ürettiklerini tüketen toprak sahipleriyle karşılaÅŸtırıldıklarında, kapitalistler üretim sürecinde faaldiler. İşletmeler kurmuÅŸ, atölyeler ve fabrikalar inÅŸa etmiÅŸ, onları makinalar, aletler ve hammaddeler, kiralanmış işçilerle donatmış, üretim sürecine nezaret etmiÅŸ ve ürünleri pazarlamışlardı. Bu nedenle, Smith ve Ricardo’ya göre, toprak sahiplerinin aksine kapitalistler deÄŸerin üretimine katılmış, ve [bundan] en azından kısmen sorumlu olmuÅŸlardı.
Ancak, Smith ve Ricardo karın kaynağını bilfiil izah etmeye teÅŸebbüs ettiklerinde, kuramları bulanık [fuzzy] bir hale gelmiÅŸti. Açıklayabildikleri kadarıyla, bir ölçüde birbirleriyle kesiÅŸen iki açıklama sunmuÅŸlardı: (1) kapitalistler, üretim sürecini yönlendirmeleri karşılığında “gözetim [superintendence, denetleme] ücretleri” alırlar; ve (2) kendi tüketimlerini kısarak, üretime yatırmak üzere kaynak –sermayelerini– biriktirirler.
Marks’a göre, bu açıklamalar meseleden kaçmaktı. Ona göre, kapitalistlerin karları, herhangi bir gözetim ücretinin –hiçbir ÅŸey tüketmeseler bile– çok üsttündeydi. Bunun yerine, Marks, Smith ve Ricardo’nun toprak sahiplerine yönelttikleri argümanın aynısının kapitalistlere de uygulanabileceÄŸini fark etti. Böylece onların deÄŸer kuramını aldı, tutarsızlıklarını giderdi ve kendi kapitalizm analizini geliÅŸtirmek üzere onu özenle ayrıntılandırdı. Marks, onların toprak sahiplerinin üretken olmayan rollerini göstermeleri gibi, kapitalistlerin de (her ne kadar onların sistemi geliÅŸtirmekteki, üretici kuvvetleri arttırmaktaki, ve böylece de sosyalizmi mümkün kılmaktaki rollerini onurlandırsa da) baÅŸkalarının emeÄŸiyle yaÅŸamlarını sürdürdüklerini gösterdi. Özet olarak, Marks, emek deÄŸer kuramını Smith ile Ricardo’nun yaptığından daha tutarlı bir ÅŸekilde geliÅŸtirdi, ve mantıksal sonucuna vardırdı. Sonuç doÄŸrudan doÄŸruya (ispatlanmamış) varsayımdan ortaya çıkar: EÄŸer deÄŸeri yalnızca emek üretirse, o halde herhangi bir tahmini gözetim ücretinin çok üstünde karlar elde eden kapitalistler sömürücülerdir; üretmedikleri bir deÄŸere el koymaktadırlar.
Ancak Marks’ın aslında yaptığı ÅŸey, incelemeye niyetlendiÄŸi gerçekliÄŸe en iyisinden kabaca bir yakınsama olan bir kuramı almak, ve [bu kuramı] daha da fazla uzaklaÅŸtığı yeni bir gerçekliÄŸi analiz etmek için kullanmaktı. Kuram hiç şüphesiz ki Marks’ın istediÄŸini gösterir; ancak aslında sonucu baÅŸtan varsayarak, ve nihayetinde açıklamaya çalıştığı sistemi yanlış yorumlayarak [bunu yapar].
Kuramın ana zayıflıklarında birisi, tartıştığımız üzere, ima ettiği üretim araçları kavramının tek yönlülüğü ve nihayetinde yanlış olmasıdır. Ancak, sorun yanlızca kuramsal değildir. Bu aynı zamanda, kapitalizmde üretim araçlarının nasıl değerlendirildiği anlayışının da tahrif edilmesine neden olur.
Marks’a göre, üretim araçlarını meydana getirenler de dahil olmak üzere, herhangi belli bir metanın deÄŸerinin onu üretmek için gerekli olan ortalama toplumsal emek miktarına eÅŸit olduÄŸunu, veya onun tarafından belirlendiÄŸini hatırlarsınız. Ancak farklı makinaların, hatta aynı amaçla tasarlanmış makinaların bile eÅŸ derecede üretken olmaması nasıl açıklanabilir? Örnek olarak, aynı iÅŸi –farz edelimki çivi– yapmak üzere tasarlanmış iki makinayı ele alalım; ancak bunlardan birisinin aynı insan emeÄŸi kullanarak aynı süre zarfında daha fazla çivi ürettiÄŸini düşünelim. Marks’a göre eÅŸit deÄŸere sahip oldukları durum olan iki makinanın da üretmek için aynı veya oldukça benzer emek zamanı gerektirmesi, burada imkansız deÄŸildir. Ancak böyle midir [aynı deÄŸere mi sahipler]? EÄŸer iki makinanın maliyeti aynıysa, ancak birisi diÄŸerinden daha fazla üretkense, daha fazla üretken olan daha deÄŸerli deÄŸil midir, daha fazla deÄŸere sahip deÄŸil midir? Hem kapitalistlerin bakış açısından, hem de bir baÅŸka, daha objektif bir görüş noktasından, bana bunun cevabı “evet”miÅŸ gibi geliyor. Bu, bence, Marks’ın kuramının, daha genelde ise emek deÄŸer kuramının kolayca açıklayamayacağı bir ÅŸeydir. Bir Marksist, daha üretken bir makinanın icat edilmesinin daha az üretken olanın modasını geçireceÄŸini, böylece de deÄŸerini azaltacağını ve görece çabuk bir ÅŸekilde üretim sürecinde onun yerini alacağını öne sürecektir. Ancak, bu meseleye ele almaktan ziyade ondan kaçınmaktadır. Açıktır ki, onları hem satan, hem de satın alan kapitalistler –bu yüzden de bir bütün olarak piyasa, belirli üretim araçlarını, yalnızca emek deÄŸer kuramı cinsinden kavranan üretim maliyetlerine –yani onları üretmek için ne kadar emek zamanı gerektiÄŸine– göre deÄŸil, onların nitel [kalitatif] özelliklerine göre deÄŸerlendirmelidir, ve öyle de yaparlar.
Bu soru aslında emek deÄŸer kuramındaki daha geniÅŸ bir sorunun özel bir durumudur: metaların özgül niteliklerini, [yani] onların kullanım-deÄŸerlerini nasıl izah ederiz. Tekrar gözden geçirirsek, bu kurama göre her metanın (metanın somut nitelikleri tarafından belirlenen) bir kullanım-deÄŸeri, bir de deÄŸiÅŸim-deÄŸeri vardır. Ancak Marks’ın kuramında, verili bir metanın kullanım-deÄŸeri nicelendirilemez [miktarı ölçülemez]. (Ne Marks’ın ne de Engels’in bilfiil yayınlamadığı Grundrisse‘de kullanım deÄŸerinin niceliksel [kantatif] kuramına dair imalar vardır, ancak bunlar Marks’ın olgunlaÅŸmış kuramında dışarda bırakılırlar.) Aslında, Marks’a göre, kullanım deÄŸerinin bir tür “açık veya kapalı” özelliÄŸi vardır; bir meta ya kullanım-deÄŸerine sahiptir ya da deÄŸildir. Daha kesin olmak gerekirse, bir ürünün meta olabilmesi için potansiyel alıcısı için bir kullanım-deÄŸeri varken (bu nedenle onu almak istemektedir), sahibi için hiçbir kullanım-deÄŸerinin olmaması gerekir (bu nedenle onu satmak istemektedir). EÄŸer bir metanın hiç kimse için hiçbir kullanım deÄŸeri yoksa, o zaman onun hiçbir ÅŸekilde deÄŸiÅŸim deÄŸeri de olamaz. Marks, farklı metaların deÄŸiÅŸtirilmesini mümkün kılan bir takım ortak özellikler bulmayı arzularken, –birisinin onları almak isteyip istemeyeceÄŸi genel sorusu dışında– metaların somut niceliklerinin güvenle yok sayılabileceÄŸini varsaymış gözüküyor.
Üretimin belirli araçlarını değerlendirirken bunun nasıl bir sorun haline geldiğini gördük. Gerçek kapitalist ekonomide, onların eksizsiz nicelikleri, hiç olmazsa kendi üretkenlikleri basitçe gözardı edilemez. Bu niceliklerin kapitalistlerin hesaplarında yer alması gerekir, aslında alınmaktadır da; kapitalistler işaleminde ayakta kalacaklarsa bir şekilde bunları değerlendirmelidirler. Ancak, emek değer kuramının kısıtlamaları tüketici mallarını değerlendirmeye gelindiğinde de sorun yaratır: bu gibi metaların tümü aynı değildir, anlayış sahibi tüketiciler bu tip malları değerlendirmeyi, ve satın alımlarını ona göre yapmayı çok geçmeden öğreneceklerdir.
Belki de Marks, tüketim mallarının özgül niteliklerine dair tüketicilerin yaptıkları deÄŸerlendirmelerin tamamen öznel olduÄŸuna, ve politik iktisatın olması gerektiÄŸini düşündüğü “nesnel” bilimde bunun yerinin olmadığına inanıyordu. Ancak bu yanlıştır. EÄŸer satın almayı düşündükleri metaların özgül niteliklerin deÄŸerlendirilmesinden yalnızca birkaç tüketicinin kararları etkilenseydi; sonuç, büyük miktardaki ürünlerle, ortalama maliyetlerle vb. uÄŸraÅŸan bir alanda düşünmeye deÄŸecek kadar genel veya esaslı olmayabilirdi. Ancak, önemli sayıdaki tüketici alımlarında metaların niteliksel özelliklerini dikkate almaya baÅŸladığı zaman; veya öte taraftan, meta üreticileri alıcıları cezbetmek için metalarını farklılaÅŸtırma veya geliÅŸtirme zahmetine giriÅŸtikleri zaman, bir zamanlar tamamen öznel olarak düşünülebilen ÅŸeyler daha geniÅŸ bir toplumsal, yani nesnel önem kazanmaya baÅŸlarlar. Üreticiler, üretim ve satış amacıyla yeni ürünlerin geliÅŸtirilmesi gerektiÄŸini düşünmeye baÅŸladıklarında olan tam da bu durumdur.
Marks’ın kuramında, tüketici tercihleri sorunu, belirli bir meta için talebin yüksek olduÄŸu yerde bu malların fiyatlarının onların asıl deÄŸerlerinin üzerine çıkacağı, ve bunun da bu metaların üretimine daha fazla sermaye çekeceÄŸi ileri sürülerek açıklanır. Bu ise nihayetinde bu metalardan piyasada fazla bulunmasına; arz-talep kanunu sayesinde, bu metaların fiyatlarının asıl deÄŸerlerine doÄŸru düşmesine yol açacaktır. Ancak bu, tartışılan metaların yeni üreticilerinin tamamen aynı nitelikte ve aynı genel kalite seviyesinde metalar üretebileceÄŸini varsayar; bu böyle olmayabilir. EÄŸer yapamazlarsa, piyasa fiyatlarının deÄŸerlerine doÄŸru sabitlenmesi gerçekleÅŸmeyecektir. DiÄŸer bir deyiÅŸle, tüketicilerin niteliklerindeki farklılıklar yüzünden bir metayı diÄŸerine tercih edebilecekleri olgusu, nesnel iktisadi bir olgudur; basitçe “sübjektif” bir deÄŸerlendirme olarak dışarıda bırakılabilecek veya ihmal edilebilecek bir ÅŸey deÄŸildir.
Kuramının büyük bir kısmında olduÄŸu gibi, Marks’ın niteliksel deÄŸerdeki farklılıklar sorununu gözardı etme eÄŸilimi, kapitalizmin ilk geliÅŸme evrelerinde belki anlamlı olabilirdi. O zamanlar, tüketici mallarının alıcısı olan büyük bir çoÄŸunluk, yani işçi sınıfının üyelerine çok az bir para ödeniyordu; ve satın alımlarının neredeyse tamamı, niceliÄŸi ancak çok az fark eden gıda ve elbise gibi oldukça temel mallardan oluÅŸuyordu. Ancak, yaÅŸam standartları daha fazla miktar ve çeÅŸit malları almalarına olanak tanıyan önemli bir tüketici grubu, diÄŸer bir deyiÅŸle “ihtiyari geliri” [ing. discreationary, tasarruf ederek biriktirilen] tüketiciler ortaya çıktığı zaman, emek deÄŸer kuramının varsayımları ve uzantıları iktisadi gerçeklikte önemli çarpıtmalara yol açar. Her halükarda, yukarıda gördüğümüz üzere, kuram, Marks’ın yazdığı döneme özgü kapitalist geliÅŸme evresinde bile ekonomik önemi olan makinalar ve genel olarak üretim araçları arasındaki niteliksel farklılıkları hesaba katmaz.
Ana akım (burjuva) ekonomistleri, emek deÄŸer kuramını tamamen terk ederek, ve bunun yerine metaların deÄŸerlerini, metaların müstakbel satıcı ve alıcılarının öznel deÄŸerlendirmeleri (”marjinal fayda” kuramı), karşılıklı etkileÅŸimleri (oradaki biçimiyle vektör toplamları) cinsinden tanımlamaya karar vererek, bu sorunu halletmeye teÅŸebbüs ettiler. Kuramsal aygıtın altında, kuram esasen metaların satıldığı fiyatların deÄŸerlerini temsil ettiÄŸini öne sürer. Marksistlerin ileri sürdükleri üzere, emek deÄŸer kuramının terk edilmesinin sebebinin, kapitalist müdafiler olarak bu kuramcıların [emek deÄŸer kuramı]ndan kaynaklanan sonuçlardan hoÅŸlanmamaları olabilir. Ancak, kuramın safra gibi atılmasının iyi nedenleri vardır: Birincisi, emek deÄŸer kuramında, kapitalizmde üretilen metaların deÄŸerleri ölçülebilir olmak bir yana, doÄŸrudan görülebilir de deÄŸildir. Marks’a göre, deÄŸer fiyatın temelini oluÅŸturur ve nihayetinde onu belirler, ancak mallar ancak istisnai durumlarda deÄŸerlerinden satılırlar. Sonuç olarak, kuram pratik kullanım ve geliÅŸimlere açık deÄŸildir. İkincisi, emek deÄŸer kuramı kabaca bir yakınsama olarak ne kadar kullanışlı olursa olsun, göstermeye çalıştığım gibi, sermayenin doÄŸasını, karın kaynağını ve kapitalist sistemin genel dinamiklerini doÄŸru bir ÅŸekilde betimleyemez. Burjuva iktisatçılarının bunu yapıp yapmadığı, ayrı bir sorudur.
Marks’ın emek deÄŸer kuramının cazibesine neden kapıldığı anlaşılabilir. HerÅŸeyden önce, analitik kullanışlılığını halihazırda kanıtlamış, yerleÅŸmiÅŸ bir kuramdır. Bunun yanısıra, Marks inançlı bir materyalistti, ve emek deÄŸer kuramı en azından görünüşte bu felsefe okuluyla tutarlı gözükür. Üçüncüsü, kuram zaten önceden inanılanı, yani işçilerin sömürüldüğünü kanıtlıyordu. Son olarak, emek deÄŸer kuramı, kapitalizmin, yıkılması ve sosyalist/komünist toplumca yerinin alınması oldukça muhtamel olan bir duruma doÄŸru evrileceÄŸini göstermeye uygun olmasıdır. Åžimdi üstüne eÄŸileceÄŸimiz soru bu olacak.

KAPİTALİST GELİŞMENİN EĞİLİMLERİ
Kapital‘de ve baÅŸka yerlerde, Marks kapitalist geliÅŸmenin çeÅŸitli eÄŸilimlerini, yani bizzat kapitalizmin iÅŸleyiÅŸinden kaynaklanan belirgin ekonomik ve toplumsal eÄŸilimleri tartışır. Bu eÄŸilimler, birarada deÄŸerlendirildiÄŸinde, sistemin gelecekteki evrimini kabaca betimler. (Alandan tasarruf etmek için, iki istisnayla, bu eÄŸilimleri görece kısa bir ÅŸekilde betimlemeye niyetliyim.) Bu eÄŸilimlerden en önemlileri ÅŸunlardır:
1. Sermayenin yoÄŸunlaÅŸması ve merkezileÅŸmesi. Marks, kapitalist geliÅŸme sırasında belirli bir ulusal kapitalist ekonomiyi oluÅŸturan sermaye sayısının azalacağına, geri kalan kapitalin ortalama büyüklüğünün ise artacağına inanıyordu. Bu, daha büyük –ve Marks’ın inandığı üzere– daha etkin sermayeler, genellikle Marks’ın sisteme özgü olduÄŸunu düşündüğü ekonomik krizlerin bir sonucu olarak iflas eden ÅŸirketlerin sermayesini ele geçirip, yutmasıyla gerçekleÅŸir. Marks, artan büyüklüğün daha büyük ekonomik etkinlik ortaya çıkardığına inandığı için, fabrikaların ve ekonominin diÄŸer üretim niteliÄŸindeki birimlerinin ortalama boyutunun da büyüceÄŸine inanır. Bu eÄŸilimlerin sonucu ise, herhangi belirli bir ulusal kapitalist ekonominin giderek devleÅŸen iÅŸletmelerden oluÅŸan daha az sayıdaki sürekli büyüyen sermayelerden meydana gelmesi olacaktır.
2. Çökmüş olan kapitalistlerin yinelenen krizlerle işçi sınıfı saflarına savruldukları için, kapitalist sınıfın büyüklüğünde bir azalma.
3. Mülksüz proletarlar konumuna gerileyecek olan toplumun orta kesimlerinin, özellikle de küçük işadamlarının, benzeri mahfı. Bu, köylülerin ve diğer küçük aile çiftçilerinin yok olmasını, ve yerlerini büyük kapitalist çiftçilerin almasını da içerir.
4. Kapitalist üretimin geniÅŸlemesi, ve yukarıda bahsedilen yerinden edilmiÅŸ toplumsal kesimleri işçi sınıfı saflarına dahil olmasıyla, işçi sınıfının boyut olarak büyüme eÄŸilimi. Bu eÄŸilim, sermayenin artan organik kompozisyonuyla birlikte, sürekli büyüyen bir “yedek iÅŸsizler ordusu”na neden olur. Bu, varlığı çalışan işçilerin ücretleri üstünde aÅŸağı doÄŸru bir baskı oluÅŸturan, işçi sınıfının iÅŸsiz üyelerinden meydana gelir. Bu, uzun dönemde işçilere piyasa deÄŸeri üzerinden ücret ödenmesini saÄŸlar; diÄŸer bir deyiÅŸle, ücretlerde büyük ve uzun dönemli bir artış olmaz.
5. Pek çok görece küçük sermayenin piyasa yoluyla birbiriyle rekabet ettiÄŸi serbest rekabetin; kısıtlı, tekelci, veya daha doÄŸrusu az sayıdaki büyük kapitalistin piyasayı ve bir bütün olarak ekonomiyi kontrol ettiÄŸi oligapolcü rekabete, yol vermesi eÄŸilimi. Oigapolcü firmaların üretimi koordine etme (genellikle de sınırlama) ve fiyatları belirleme yetilerinin bir sonucu olarak, sınırlı biçimdeki bir ekonomik planlamanın serbest piyasanın yerini alması, buna eÅŸlik edecektir. Marks, tek tek iÅŸletmelerde [gerçekleÅŸen] üretimin –piyasadaki anarÅŸinin aksine– planlandığına inandığı için, arta kalan iÅŸletmelerin boyutlarındaki büyüme de keza üretimin planlı doÄŸasını geliÅŸtirecektir.
6. Kapitalist devletin, endüstri ve ekonominin geri kalanını tek başına idare etmek, ve arta kalan kapitalist sınıfın üyelerini aylak “kupon kırpıcılar”, yani kar hisseleri alıcılarına indirgemek için toplam toplumsal sermayenin giderek daha büyük bir kısmını kontrolüne alma eÄŸilimi.
7. Nihai sonucu kapitalist sistemin artan bir durgunluk ve sürekli büyüyen krizler durumuna doÄŸru yönelmesi olan kar hadlerinin düşme eÄŸilimi. Marks’ın analizinin bu kısmı, hem kuramı açısından asli, hem de anlaşılması güç olduÄŸu için, biraz ayrıntılarıyla açıklanmaya deÄŸerdir.
Kapital‘in 3. cildinde Marks, kapitalistlerin daha fazla kar arayışının, farklı organik kompozisyonlara sahip –[yani], makinalar, aletler ve hammaddeler miktarının (sabit sermayenin) emeÄŸe (deÄŸiÅŸken sermayeye) oranının deÄŸiÅŸtiÄŸi– sermayeler arasında dahi ortalama bir kar haddinin oluÅŸmasına yol açtığını gösterir. Marks’ın analizine göre, sermayenin organik kompozisyonunun düşük olduÄŸu, yani üretim araçları kullanımının istihdam edilen emeÄŸe oranla görece küçük olduÄŸu –tekstil endüstrisindeki gibi– sektörlerde, tek başına ele alındığında bu sektörün kar haddi görece yüksek olacaktır. (Marks’a göre, s artı deÄŸer; c sabit sermaye; v deÄŸiÅŸken sermaye demekken, kar haddi s/v+c olarak gösterildiÄŸi için, c’nin küçük olduÄŸu yerde bu kesirin deÄŸeri, c’nin büyük olduÄŸu [duruma] göre büyük olacaktır.) Sonuçta, ilave [yeni gelen] kapitalistler bu endüstrilere yatırım yapacaklardır. BaÅŸka bir deyiÅŸle, sermaye bu endüstrilere akacak, bu sektörlerde üretilen metaların üretiminin artmasına neden olacaktır. Sonuç olarak, bunu takip eden rekabetteki artış, bu sektörlerdeki metalarının fiyatlarını asıl deÄŸerlerinin aÅŸağısına itecektir. Bunun aksine, (çelik endüstrisi gibi) organik kompozisyonun yüksek ve kar haddinin görece düşük olduÄŸu sektörlerde, sermaye bu sektörlerden dışarıya akacaktır. Bu, bu sektörlere özgü olan metalardan daha az üretilmesine neden olacaktır. Bu sektörlerdeki rekabetin azalması, bu sektörlerde üretilen metaların fiyatlarını asıl deÄŸerlerinin üstüne çıkarma eÄŸiliminde olacaktır. Filhakika, (metaların fiyatlarının deÄŸerlerinin altında olduÄŸu) sermayenin düşük organik kompozisyona sahip olduÄŸu sektörlerde üretilen artı deÄŸer, piyasa aracılığıyla, (metaların fiyatlarının deÄŸerlerinin üstünde olduÄŸu) yüksek organik kompozisyona sahip endüstri veya sektörlere akacaktır. Farklı sektörlerdeki kar hadleri eÅŸitlenen kadar bu süreç devam edecektir. Bu dinamiÄŸin sonucunda, metaların fiyatları deÄŸerleri etrafında deÄŸil, Marks’ın “üretim fiyatları” dedikleri etrafında dalgalanma eÄŸilimde olacaklardır. Bu fiyatlar, metalara aktarılan sabit sermaye ve emek deÄŸerleri, artı ortalama kar haddini yansıtan (artı deÄŸerin bir kısmı olan) ek bir deÄŸerden oluÅŸur. Bu mekanizma aracılığıyla, işçi sınıfından emilen toplam artı deÄŸer, [bu artı deÄŸerin] nerede üretildiÄŸine göre deÄŸil yatırılan sermaye miktarıyla orantılı bir ÅŸekilde, kapitalistler arasında bölüşülür. DiÄŸer bir deyiÅŸle, ortalamada, kapitalistler yatırdıkları sermayeye orantılı olarak karlar edinirler.
Marks yine, bir kere oluÅŸtuktan sonra, bu genel kar haddinin düşme eÄŸilimi göstereceÄŸini öne sürer. Bunun temel nedeni, kapitalist üretimin artı deÄŸer üretmeyen sabit sermayenin (makinalar, aletler ve hammaddeler) –[artı deÄŸer] üreten emeÄŸe oranla– giderek daha fazla kullanımını içermesi nedeniyle, kapitalist geliÅŸmenin sonucunun kar haddini ifade eden kesirin (s/c+v) paydasının payından daha hızlı artma eÄŸiliminde olması, bunun da kesirin deÄŸerinde bir düşüşe yol açmasıdır. DiÄŸer bir deyiÅŸle, bizzat kapitalist geliÅŸmenin kendi mantığı, özellikle de giderek daha fazla sabit sermaye kullanılması, kar haddinde tedrici bir düşüşe sebep olur. Ve, kapitalistlerin bakış açısından, üretimin tüm amacı artı deÄŸeri biriktirerek sermayeyi büyütmek olduÄŸu için, böyle bir düşüş en sonunda ekonomik durgunluÄŸa yol açacak ve sistemin nihai yıkımına yönelecektir.
Ancak Marks, bu azalan kar hadlerinin demirden bir yasa olmadığına, bir eÄŸilim olduÄŸuna; yani kapitalistlerin sıradan artı deÄŸer çoÄŸaltma yöntemlerinin –iÅŸgününü uzatılması, üretimin hızlandırılması ve üretim araçlarında ÅŸiddetli bir modernleÅŸmeye gisilmesi– bu eÄŸilimi dengelemeye meyilli olacağına inanır. Yine Marks, kar hadlerinin düşme eÄŸiliminin diÄŸer eÄŸilimlerce de dengelenebileceÄŸinden bahseder. Bunlar ÅŸunları içerir: teknolojik ilerlemenin emek gücünün deÄŸerini düşürürken, eÅŸanlı olarak sabit sermaye öğelerini ucuzlatma, yani onların deÄŸerlerini düşürme eÄŸiliminde olması; sermayenin artan devir [turnover] hızının, kapitalistlerin aynı sermaye miktarıyla daha fazla artı deÄŸer yaratmasına olanak tanıması; ve kapitalist üretimin genellikle üretilen toplam artı deÄŸer miktarında bir artışı zorunlu kılması. Marks, bu eÄŸilimlere karşın, kar haddinin düşme eÄŸiliminin eninde sonunda baskın çıkacağını varsayar. (Aslında, kar haddindeki düşme, o dönemin ekonomik kuramcılarının neredeyse tümünün kabul ettiÄŸi yerleÅŸmiÅŸ bir olguydu: onlar, bunu nasıl açıklayacakları ile ilgileniyorlardı.)
8. Tartıştığım eÄŸilimlerin sonuçlarından birisi de ekonomik krizlerin çoÄŸalması eÄŸilimidir. Marks, kapitalizm destekçisi ekonomi kuramcıların aksine, bu gibi krizlerin sistemin içsel bir özelliÄŸi olduÄŸuna inansa da, Marks’ın yayınlanan yazılarında ekonomik krizlere iliÅŸkin hiçbir bütüncül ve ayrıntılı tartışma yoktur. Bunun yerine, karmaşık bir kurama iÅŸaret eden çeÅŸitli öğeler vardır. Böylece, Marks, bir meta üretim sistemi olarak kapitalist üretimin para aracılığıyla gerçekleÅŸmesi, ve üretimin nihai amacının metaların deÄŸiÅŸimi deÄŸil deÄŸer biriktirimi olması nedenleriyle, satışlar ve alımlar arasında bir kopukluk olma olasılığına sık sık vurgu yapar. Bu, en azından kuramsal olarak, ekonomik kriz, yani dolaşımda kopma ve sonucunda üretimin durması ihtimalini ortaya çıkarır. ÖrneÄŸin, bir birey elindeki metaları para karşılığı satabilir, ancak ardından baÅŸka metalar almak yerine parayı saklamaya [hoard, istif etmek] karar verebilir. EÄŸer bu davranış genelleÅŸtirilirse, sonuç genel talepte ciddi bir düşüş, ve Marks’ın aşırı üretim [overproduction] krizi dediÄŸi ÅŸey, yani piyasada çok fazla malın ve çok az alıcının olması olacaktır.
Marks yine, kapitalist üretim dolaşım –yani malların piyasada deÄŸiÅŸimi– yoluuyla gerçekleÅŸtiÄŸi için, üretimin düzgün bir ÅŸekilde devam etmesi için gerekli olan doÄŸru meta oranlarının ancak sonradan, planlanmaksızın, geliÅŸigüzel bir ÅŸekilde belirlendiÄŸini vurgular. Yani, kapitalistler ne kadar meta satabileceklerini kesin olarak bilmedikleri için, ancak kaba tahminlerde bulunabilirler. Kaçınılmaz olarak, bazı kapitalistler çok fazla, bazıları ise çok az üretecektir. Marks, buna “üretim anarÅŸisi” der. Ekonominin farklı sektörlerinin üretimleri arasındaki –örneÄŸin, tüketim malları üretenler ilee üretim araçları arasındaki, veya bu departmanlardan herhangi birisinin içerisindeki– oransızlıkların zamanla biriktiÄŸi yerde, kredi mekanizmasının iÅŸleyiÅŸiyle de ÅŸiddetlenen sorun, üretimin durmasına ve krize iÅŸaret eder.
Marks, belki de en sık olarak, kapitalizmdeki krizlerin nihai nedeninin, tüketicilerin büyük bir çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfının alım gücünün kısıtlı doğası olduğunu söyler. Her kapitalistin sürekli olarak daha fazla artı değer miktarı üretme uğraşısı içinde, artı emek zamanını arttırmak üzere gerekli emek zamanı karşılığında harcadığı para miktarını düşürmeye çalışması, bu kısıtlı alım gücünün nedenidir. Diğer bir deyişle, işçilerine ödediği ücreti mümkün olduğunca düşük tutmaya çalışır. Bu her kapitalisti, ve bir bütün olarak kapitalist sistemi çelişkili bir konuma sürükler. Bir yandan, bireysel olarak ele alındığında her kapitalist ücretleri mümkün olduğunca düşürmeye çalışır. Diğer yandan, her kapitalist (ve zımnen, bir bütün olarak sistem) kendi metaları için piyasanın büyümesini ister. Kapitalistler üretim için, yani mümkün olduğunca çok sermaye biriktirmek için üretim yaptıkları için, sonuç fiilen sürekli bir fazla üretim ve kriz eğilimi olur. (Ayrıca, ücretleri düşük tutma yönündeki bu yönelim, ana üretim gücü olan işçilerin üretken güçlerinin gelişimini engeller.)
Son olarak, kar haddinin düşme eÄŸilimi vardır. Bu, kendi başına krize iÅŸaret ederken, diÄŸer “çeliÅŸkiler”in temelini teÅŸkil eder ve onları ÅŸiddetlendirir; çünkü yatırımlardan beklenen getiri oranının kapitalistlerin artık üretim için hiçbir yatırım yapmayacakları kadar düşük olduÄŸu bir nokta vardır.
Genelde, Marks, kapitalist ekonominin yaÅŸadığı dönemsel krizlerin düzeltici bir doÄŸasının olduÄŸunu öne sürer; bu sayede kapitalist üretimin devam etmesi için gerekli olan koÅŸullar az ya da çok zorla yeniden oluÅŸturulur: fazla metalar tahrip olur, daha az etkin olan sermayeler ortadan kaldırılır veya daha büyük sermayeler tarafından yutulur, mevcut sermayeler deÄŸer yitirir, işçiler iÅŸlerinden atılır, ücretler düşürülür, borçlar iskonto edilir vb. Yine bu krizler, kapitalistlerin fabrika ve ekipmanlarını modernleÅŸtirmeleri için fırsatlar sunar ve [onları] teÅŸvikler eder. Sonuçta, böylesi ekipmanların kullanılmaya baÅŸlanması dönemsel bir temelde oluÅŸma eÄŸilimi içindedir, böylece de kapitalist ekonominin dönemsel [cyclical] devinimini açıklar. Genel olarak, Marks, bu ekonomik krizlerin zamanla daha da ÅŸiddetleneceÄŸine, kapitalizmin nihai ölümüne iÅŸaret ettiÄŸine inanıyordu –ve kuramının gereÄŸi de kesinlikle buydu.

SOSYALİZM: KAPİTALİST GELİŞMENİN GEREĞİ Mİ?
Kapitalist geliÅŸmenin tüm bu eÄŸilimlerini kabul eder, ve onları mantıksal sonuçlarına vardırırsak, sonuç toplumun, bir yanda küçük ve giderek azalan bir aylak seçkin kapitalistler, ve öte yanda ise emek-güçlerinden baÅŸka bir ÅŸeyleri olmayan (çoÄŸu iÅŸsiz) büyüyen bir işçi sınıfı olacak ÅŸekilde, artan (ve giderek belirginleÅŸen) toplumsal kutuplaÅŸması olacaktır. Bu arada, kapitalist devlet, sınırlı sayıdaki devasa endüstriyel iÅŸletmelerden oluÅŸan ve ekonomik durgunluk ile dönemsel krizlerle yüz yüze olan, az sayıdaki oldukça büyük sermaye bloÄŸundan meydana gelen ekonomiye sahip olacak, onu iÅŸletecek ve (hatırı sayılır bir derecede) planlayacaktır. Bu sayede, Marks’ın sosyalist bir toplum için gerekli olduÄŸunu düşündüğü koÅŸullar yaratılmış olacaktır. Bu esnada, politik ve toplumsal temeller sadece işçilerin ekonomik gerçeklikle uyumlu bir bilince sahip olmasını –yani, işçilerin devrimi gerçekleÅŸtirme ve toplumun idaresini ele geçirme kararını almasını– gerektirecektir. Bu, Marks’ın gayet doÄŸal bir ÅŸekilde [zaten] gerçekleÅŸeceÄŸine inandığı bir ÅŸeydi, çünkü onun görüşüne göre, bilinç nihayetinde maddi, ekonomik gerçekliklerin bir yansımasıdır.
Ancak, bildiÄŸimiz üzere, kapitalist toplum bu ÅŸekilde evrilmedi. Marks’ın gördüğü eÄŸilimlerinin pek çoÄŸu mevcut olmakla beraber, bunlar, Marks’ın tasavvur ettiÄŸi aşırı ekonomik yoÄŸunlaÅŸma ve toplumsal kutuplaÅŸmanın gerçekleÅŸmesini engelleyecek ÅŸekilde, çeÅŸitli karşı eÄŸilimler tarafından dengelendiler. Böylece, sermaye yoÄŸunlaÅŸmadı ve merkezileÅŸmedi; bazı iÅŸletmeler büyüdüler, ancak kapitalist geliÅŸme –özellikle de ekonominin yeni sektörlerrinde– küçük sermayeler ve küçük iÅŸletmeler ortaya çıkardı. Sonuç olarak, birçok küçük iÅŸletme ve sermaye tahrip olurken, pek çok yenileri yaratıldı ve modern kapitalist ekonomi genel olarak canlı küçük ve orta-ölçekli iÅŸ sektörleriyle tanımlanır hale geldi. Aynı ÅŸey devlet müdehalesi için de [geçerlidir]. Hiç şüphe yoktur ki, modern devlet, Marks’ın zamanındakinden çok daha yaygın bir ÅŸekilde ekonomiye müdehale etmektedir. Ancak bu, kapitalist iÅŸletmelerin çoÄŸunun ele geçirilmesine hiçbir suretle yaklaÅŸmamıştır. Dahası, bir bütün olarak sistemin saÄŸlığı açısından, fazlasıyla tekelleÅŸen sektörleri bölmüştür. Son ancak aynı derecede önemli olarak, toplumun orta katmanları azalmak yerine sıradışı bir büyüklüğe ulaÅŸmıştır. Birçok küçük iÅŸin yanısıra, kalifiye işçilerle birlikte profesyonellerden oluÅŸan “yeni bir orta sınıf” (bilim adamları, mühendisler, yöneticiler, teknisyenler, uzmanlar ve her çeÅŸitten danışmanlar) ortaya çıkmış, boyutu büyümüş ve ekonomik, toplumsal ve politik etkisi çoÄŸalmıştır. Marks, her ne kadar incelediÄŸi ekonomik ve toplumsal eÄŸilimleri dengeleyen karşı eÄŸilimlerin varlığını kabul etse de, bir kez daha durumu kanıtlamaksızın, üstüne odaklandığı eÄŸilimlerin sadece hakim olmakla kalmayıp, fiilen mantıksal uç noktasına ulaÅŸtırılacağını varsayar.
Marks’ın kapitalist geliÅŸme kavramsallaÅŸtırması, özellikle de sınıfların keskin kutuplaÅŸması tahmini, büyük ölçüde sermayenin dondurulmuÅŸ emekten baÅŸka bir ÅŸey olmadığı görüşünden, ve buna paralel olarak teknolojinin doÄŸasını anlayamamasından kaynaklanır. Sermaye tamamen ölü emek, ve teknoloji ise onun tarafından otomatikman meydan getirilen veya bir ÅŸekilde halihazırda mevcut olan bir ÅŸey olarak anlaşıldığı sürece, teknolojinin nasıl geliÅŸtirildiÄŸi ve yönetildiÄŸi, ve bu görevi hangi sektörlerin yürüttüğü soruları bırakın cevaplanmayı, sorulmayacaktır bile. Ve bence bu soruyu cevaplamaktaki baÅŸarısızlığı, devletin ekonomiye artan müdehalesiyle birlikte, kapitalizmin son elli yılda sergilediÄŸi istikrar ve canlılığın ardında yatan anahtar etken olabileceÄŸini düşündüğüm, orta sınıfların boyutu ve içsel farklılaÅŸmasındaki patlamayı Marks’ın atlamasına yol açmıştır. Teknolojik geliÅŸme, devletin büyümesiyle birlikte, kesinlikle bu sektörlerin büyümesinin ardındaki ana etkendir; bunun sonucunda [bu sektörler de] yeni teknolojinin, onun yönetimi, iÅŸletimi ve hizmete sunumunun geliÅŸtirilmesinde, ve onu kullanmak üzere diÄŸerlerinin eÄŸitilmesinde esas rolü oynamıştır.
Bunun ötesinde, bu toplumsal katmanlar, kapitalizmin hala meyilli olduğu ekonomik krizlerin hafifletilmesinde ana etken olan, piyasanın devasa genişlemesini ortaya çıkarmıştır. Eş derecede önemli olmak üzere, sistemin toplumsal ve politik istikrarına büyük katkıda bulunmuşlardır. Genellikle, bu insanlar, yanlızca seçmenler olarak değil, ancak [hükümet] görev[in]e aday olarak, politik kampanyaların yöneticileri ve danışmanları olarak, keza gazeteci, analist ve yorumcu olarak, politik sürece en yüksek katılım derecesine sahip olan insanlardır. Daha önemsiz olmamak üzere, bu sektörler, sistemin istikrarını oldukça arttıran bir olgu olan, [işçi] sınıfının sisteme entegrasyonunu sağlayan işçi sendikalarına ve işçi sınıfının diğer örgütlenmelerine hakim olan sektörlerdir.

EMEĞİN DİYALEKTİĞİ?
Marks’ın ayrıntılı incelemesine karşın, kapitalizm onun öngördüğü ÅŸekilde evrilmedi, ve umduÄŸundan daha canlı olduÄŸu ortaya çıktı. Bu yüzden onun suçlanamayacağı kesinken, Marks’ın bu hususta baÅŸarısız olduÄŸunu fark etmek, ve bunu açıklamaya çalışmak bizim için önemlidir. Kanaatimce, sermaye kavramının baÅŸlıca kusurlarının yanısıra, Marks’ın hatası, kapitalizmin ve bir bütün olarak insanlık tarihinin emeÄŸin diyalektik geliÅŸimini yansıttığına, ve nihayetinde onun tarafından yönlendirildiÄŸine olan inancından kaynaklanmaktadır. Felsefi terimlerle, kapitalist geliÅŸme, ortaya çıkışından düşünülen ölümüne kadar, emeÄŸin fenomenolojisi haline gelir.
Marks, Makalenin birinci kısmında tartıştığım üzere, Hegel’in diyalektik ÅŸemasını aldı, ve onu materyalist bir temel olduÄŸunu düşündüğü ÅŸey üzerine yerleÅŸtirdi. Hegel’deki bilincin diyalektiÄŸi, Marks’ta emeÄŸin diyalektiÄŸi haline geldi. Hegel’e göre, insanlığın özü, (baÅŸlangıçta bilmeksizin) Tanrı ile paylaÅŸtığımız bilincimizdir (ve özbilincimizdir [self-consciousness]). Bu görüşe göre, aslında tarihimiz, bir tür kendi kendisiyle tartışma sayesinde bilincimizin ikinci gerçeÄŸin, yani Tanrı ile tinsel birleÅŸmenin (tam olması açısından, bunun, kendi içindeki iki kutbun –biz ve Tanrı– ayrımlarını sürdüren bir birleÅŸme olduÄŸunu eklemeliyim) farkındalığına [doÄŸru] seyahat ettiÄŸi diyalektik bir süreçtir. Marks’a göre, insanlığın özü emektir; ve tarihimiz, çalışarak kendimizi (ve DoÄŸa’yı) dönüştürdüğümüz bir süreçtir. Özellikle, bu, emeÄŸin kendisiyle birleÅŸmeye doÄŸru diyalektik bir ÅŸekilde evrildiÄŸi bir süreçtir.
Bu yazının birinci kısmında, bunun soyut ve somut emek diyalektiÄŸi cinsinden nasıl açıklandığını görmüştük. Marks’ın sermaye kavramı tartışmamızın ışığı altında, bu diyalektiÄŸi baÅŸka bir biçimde, canlı ve ölü emek arasındaki, emek ve onun ürünleri arasındaki diyalektik olarak görebiliriz. (Marks’da, Hegel’de olduÄŸu gibi, tüm bu diyalektik süreçler deÄŸiÅŸen geçicilik dereceleriyle, yan yana gerçekleÅŸir. Böylece, halihazırda bahsettiÄŸimiz diyalektiklere ek olarak, bir bütün olarak kapitalist sistem, üretim ve dolaşımın süren diyalektik birliÄŸi [unity, tekliÄŸi] olarak var olur. Bu bizzat Kapital‘in yapısına yansıtılmıştır: I. Cilt kapitalist üretimi; II. Cilt kapitalist dolaşımı; III. Cilt ise bir bütün olarak, yani bu ikisinin süren diyalektik birliÄŸi olarak, kapitalist üretimi inceler.) Emek, çalışma sürecinin ayrılmaz bir parçası olarak, emeÄŸin aletlerini ve diÄŸer araçlarını yaratır, “kendisini [bunlar]da nesnelleÅŸtirir“. Kapitalizm öncesinde, canlı emek ve bu nesnelleÅŸtirilmiÅŸ, ölü emek birleÅŸikti. İlkel komünizmde, her toplum kendi emek araçlarına, ve kolektif olarak üzerinde av, toplama ve ekim yapılan toprağına sahipti. Sınıflı toplumun ilk biçimlerinde bile, canlı ve ölü emek arasındaki birlik, daralmış bir biçimde olsa da, var olmaya devam etti. ÖrneÄŸin, kölelikte, köleler aletler olarak düşünüldüler; sonuçta, kullandıkları araçlarla birleÅŸtirilmiÅŸlerdi. Feodalizmde, serfler kendi emek araçlarına sahiptiler, ve topraÄŸa baÄŸlıydılar. Ancak, emeÄŸin ve aletlerin, canlı ve ölü emeÄŸin bu birliÄŸi, hem bir yandan alet/araçların, hem de öte yandan emekçilerin becerilerinin geliÅŸmesini kısıtladı.
Batı Avrupa’da feodalizmin çözülmesine yol açan tarihsel süreçler sayesinde, emekçiler üretim araçlarından ayrıldılar. Sonuçta, kapitalizmde ölü emek kapitalist bir tarzda üretilen üretim araçları biçiminde var olurken, canlı emek ise artık proleteryada, herhangi bir makinaya veya üretim aletine sahip olmayan işçi sınıfında cisimlendi [embody, içerildi]. Artık, canlı emek ile ölü emek birbirinden ayrılmıştı. Bunun bir sonucu, ölü emeÄŸin, [işçilere] hakim olan ve [onlar üzerinde] baskı kuran yabancı bir güç olarak karşılarına dikilmesidir: işçiler, emekleri ne kadar üretken olursa, o kadar fazla baskı altında kalırlar. Grundrisse‘nin diliyle, nesne olarak emek ile özne olarak emek birbirine yabancılaşır, ve birbirleriyle düşman güçler olarak iliÅŸkilenirler. Bu ayrılma işçilerin ezilmesini arttırırken, aynı zamanda da yeni üretim araçlarının geliÅŸtirilmesini ve üretim kuvvetlerinde devasa artışları mümkün kılar, aslında teÅŸvik eder. Böylece, bu evrildikçe, kapitalizm üretimin araçlarının hem yığınını, hem de gücünü arttırır; yine durmaksızın büyüyen bir işçi sınıfı ortaya çıkarır. DiÄŸer bir deyiÅŸle, kapitalizm geliÅŸtikçe, iki karşıt –ölü ve canlı emek, özen olarak emek ve nesne olarak emek– giderek büyürken, aralasındaki çeliÅŸki de giderek yoÄŸunlaşır.
Bir kere daha Hegelci diyalektikle karşılaşıyoruz, ancak açıkça maddi olan bir biçimiyle: giderek yoÄŸunlaÅŸan bir içsel çeliÅŸkinin iki yönü. Aslında birleÅŸik olan emek bölünür, kendisine yabancılaşır. Zaman içinde, iki yönü –canlı ile ölü, nesne ile özne– arasındaki çeliÅŸki yoÄŸunlaşır. Er ya da geç, diyalektik ÅŸemaya göre, çeliÅŸki daha üst bir sentezde çözülecektir; canlı emekle ölü emeÄŸin birleÅŸmesi, işçi sınıfının kurtuluÅŸu, üretim araçlarının onların bilinçli denetimine tabi olması, ve üretim kuvvetlerinin –özellikle de bizzat işçilerin beceri ve yeteneklerinin– hızla geniÅŸlemesi için [gerekli] koÅŸullarının oluÅŸturulması. Hegelci felsefe konusunda oldukça bilgili olan Marks, kapitalizm ve ekonomi tarihine iliÅŸkin çalışmaları sayesinde, diyalektik ÅŸemanın Hegel’in yaptığı üzere düşüncelerin veya bilincin İdealist alanında deÄŸil, maddi üretim olarak gördüğü dünyada köklendiÄŸini keÅŸfettiÄŸine inandı. Ve Kapital, –kapitalizmin saklı “devinim yasaları” biçiminde– materyalist diyalektik olduÄŸu varsayılan bu içsel iÅŸleylerinin izlerini sürme; bu keÅŸfi, ve bunun proleterya –ve ekleyebilirim ki tüm dünya– açısından ima ettiÄŸi kurtarıcı yazgıyı açıklama çabasıydı. Bu nedenle, Marksizm gerçekte HegelciliÄŸin bir türevidir, (daha kesin olmak gerekirse, Ricardocu elbiseler içindeki Hegelcilik, bir çeÅŸit Hegelci-Ricardoculuk veya Ricardocu-Hegelcilik); ve Kapital, evrilmekte olan töz olarak emeÄŸin insan bilincinin yerini aldığı Aklın Fenomenolojisi‘nin bir dengidir.)
Marks’ın kavramı, önemli bir önvarsayım olarak, bir bütün olarak kapitalizmin ve tarihin, evrimi diyalektik bir biçimde gerçekleÅŸen temeldeki tek bir özün evrimi olarak kavranmasını gerektirir. Ve bu üretim araçları kavramının (nesnelleÅŸtirilmiÅŸ) emekten baÅŸka bir ÅŸey olmaması görüşünü gerektirir. EÄŸer böyle deÄŸilse, Marks’ın diyalektik ÅŸeması kapitalist geliÅŸmenin doÄŸru bir gösterimi olmayacaktır. Marks’ın senaryosu Hegel’in diyalektik mantığının geçerliliÄŸine; diÄŸer bir deyiÅŸle, bunun estetik olarak zevk verici ve uygun zihinsel bir tasarım olmaktan ziyade gerçeklikten ibaret olan gerçek bir süreç olduÄŸuna (böylece, içsel çeliÅŸkinin –sermaye ile emek arasındaki çatışmanın– çözümü için gerçek tarihsel bir zorlama olacaktır) inanmayı gerektirir. Ancak, eÄŸer diyalektik mantık zorunlu deÄŸilse, yani gerçekliÄŸi yönetmiyorsa, bu çözümün zorunlu olarak gerçekleÅŸeceÄŸini iddia etmenin hiçbir temeli olmaz. Özetle, Hegelci-Marksist felsefi anlayışlar desteklenemezlerse, Marks’ın sınıf mücadelesinin zorunlu olarak proleteryanın diktatörlüğünün kurulmasıyla sonuçlanacağını –yani, kapitalist geliÅŸmenin zorunlu sonucunun sosyalizm/komünizm olduÄŸunu– gösterdiÄŸi ÅŸeklindeki ısrarı yanlış olur.
Birçok kuramcı (özellikle felsefeci) gibi Marks’ın hatası da, –materyalizmine raÄŸmen– kuramının somut gerçeklikten daha doÄŸru, daha gerçek olduÄŸuna; aslında, kuramının, [yani] kapitalizmin devinim yasalarının, fiilen gerçekliÄŸi belirlediÄŸine inanmasıydı. Biraz kaba olsa da daha basit terimlerle, Marks kendi hüsnü kuruntusunun [wishful thinking, hayalinin] kurbanıydı.

BİR BÜTÜN OLARAK MARKS’IN KURAMI
Bu noktada, Marks’ın kapitalizm kuramı hakkında bazı genel sonuçları ortaya koyabiliriz. Bundan ne elde edeceÄŸiz?
Bu soruyu cevaplamak için, Marks’ın kuramını ele almanın birkaç farklı yolunun olduÄŸunu fark etmek çok önemlidir. ÖrneÄŸin, bunu felsefi bir kavrayış olarak görebiliriz. Bana göre, bunu deneysel bir baÅŸlangıç noktası, gerçekliÄŸin kiÅŸisel ve kanıtlanamaz bir yorumu olarak ele almak; bize sunduÄŸu anlayışları [insight] görmek anlamına gelir. Bana göre, ekonomik kuramın çoÄŸunun müdafici özelliÄŸi karşısında, sisteme karşı eleÅŸtirel olan bir kapitalizm ve kapitalist geliÅŸme modeli geliÅŸtirerek Marks övgüyü hak etmiÅŸtir. Tüm ekonomik katılımcıları, piyasada karşılaÅŸan ve hizmetlerinin karşılığında adil bedeller kazanan (kira, ücretler ve kar/faiz), esasen eÅŸit meta/kaynak (toprak, emek ve sermaye) sahipleri olarak görmek yerine; Marks, kapitalizmi, bir kar parçasının diÄŸerinin zararına olduÄŸu bir güç hiyerarÅŸisi olarak inceler. Özellikle de, nüfusun çoÄŸunluÄŸunu oluÅŸturan ve üretimin ana “etkeni” veya kuvveti olan işçi sınıfının sömürüldüğünün, ve maddi refahın üretimine [yaptığı] katkısından adil payını almadığının farkına varmıştır. Ayrıca, kapitalizmi –ekonomik krizlerin birer normalden sapma olduÄŸu– sorunsuzca iÅŸleyen bir sistem olarak görmek yerine, Marks, kapitalist sistemi –çatışma ve krizlerin devamlı olduÄŸu– kendisiyle savaÅŸ içinde olan antagonistik bir sistem olarak görür. Dahası, kapitalist sistemin bütünlüğüyle nasıl iÅŸlediÄŸinin modelini ortaya koymaya çalıştı. (Marks’ın ekonomik yazılarının en çarpıcı özelliklerinden birisi de obsesif-kompalsif [obsessive-compulsive, sabit fikirlilik nedeniyle içten gelerek bir ÅŸeye kafayı takma ve buna yönelik eyleme hali, örn. evden çıkarken devamlı olarak muslukları açık bıraktığını düşünmek (obsesif) ve geri dönerek kontrol etmek (kompalsif)] olmalarıdır. Kapitalizmin tüm yönlerini birleÅŸik bir kuramda içerebileceÄŸini düşünüyor gözükür. Yine, baÅŸvurduÄŸu neredeyse tüm iktisadi kuramcılar hakkında –sıklıkla uzun uzadıya– yorumlarda bulunurken, en karmaşık ayrıntılarına kadar kuramının içsel mantığı üstüne çalışmıştır.) Genel bir kuram hedefi onu aÅŸmış olsa da (bunun doÄŸası itibariyle ulaşılamaz olduÄŸunu düşünüyorum), analizinin kapsamlılığı, içsel tutarlılığı, ve sergilediÄŸi yoÄŸun çalışma, etkileyicidir. Aynı zamanda, sistemin ana eÄŸilimlerinden bazılarını ayırd etmiÅŸtir, ve bu temel üzerinde insanın kurtuluÅŸu stratejisini geliÅŸtirmeye yönelik çabası ondan sonra gelen tüm ütopik projeler için önemli bir kilometre taşı olmuÅŸtur. Belki de en önemlisi, Marks işçi sınıfının, ekonomik makinanın otomatik iÅŸleyiÅŸine kapılmış pasif bir nesne olmadığını, mücadelesi sistemde merkezi bir rol oynayan ve [sistemin] en sonunda yıkılmasını gösteren aktif bir güç olduÄŸunu göstermeye çalışmıştır. Bu, onun “işçi sınıfının kurtuluÅŸu, işçi sınıfının kendisi eylemi olmalıdır” ÅŸeklindeki ısrarına bilimsel bir temel yaratma giriÅŸimidir.
Ancak Marks’ın kuramına sunduÄŸu anlayışlar ışığında bakarsak, birkaç ÅŸeyi aklımızda tutmamız gerekecektir. Birincisi, bu katkıların çoÄŸu aslen Marks’a ait deÄŸildir. Marks, bazı öncellerine –Fransız sosyalizmi, İngiliz politik ikktisadı ve Alman İdealist felsefesi olarak referans verdikleri– olan borcunu açık bir ÅŸekilde kabul etse de, kuramının birçok yönü kendisi deÄŸil baÅŸkaları tarafından ortaya konmuÅŸtur, ve ardından onun tarafından ele alınarak, daha sistematik bir ÅŸekilde geliÅŸtirilmiÅŸtir. Bu nedenle, yalnızca dilinin (ve temelinde yatan felsefenin) bir kısmı deÄŸil, Marks’ın ekonomi kuramının büyük bir kısmı Hegel’in yazılarında, özellikle de DoÄŸrunun Felsefesi‘nde bulunabilir. Ayrıca, kapitalizmdeki sömürümün kuramsallaÅŸtırılmasıyla ekseriyetle Marks onurlandırılırken, bu aslında daha önceki ekonomi kuramcıları tarafından gerçekleÅŸtirilmiÅŸtir. Sahip olduÄŸu büyük politik, toplumsal ve ideolojik etki veriliyken, Marksizm diÄŸerleri tarafından yapılan entelektüel katkıların onurunu üstlenme, veya bunlardan sorumlu tutulma eÄŸilimi sergiler. Bu diÄŸer kuramcıları hatırlamakla, ve onların yazılarına dönüp bakmakla iyi bir iÅŸ yaparız. Bu, en belirgin ÅŸekilde Marksistler tarafından ifade edilen, ancak tüm solda yaygın olan otoriteden güç alarak öne sürme, yani bir ÅŸeyi Marks (veya bir baÅŸkası) söylediÄŸi için doÄŸru olması gerektiÄŸine inanma, eÄŸiliminden kopmamızı gerektirir. Son olarak, bütün [bölünmez], görünürde kendiyle tutarlı bir doktrin kütlesine inanmak veya inÅŸa etmeye çalışmaktan, ve buna katılmayan herkesi suçlamaktan ziyade, militanca, eklektik olsa bile bilinçli bir ÅŸekilde –geleneksel olarak solcu veya devrimci olarak deÄŸerlendirilmeyenler de dahil olmak üzere– geniÅŸ bir kaynaklar alanından faydalanmayı amaçlamalıyız.
Ancak, Marks’ın kuramını bu ÅŸekilde deÄŸerlendirmek, Marks’ın onu sunduÄŸu ÅŸekilden ve takipçilerinin çoÄŸu tarafından ele alındığı ÅŸekilden farklıdır. Bu, –bilimsel bir program olarak– kapitalizmin gidiÅŸatını tahmin edebilme yetisine sahip olan, ve bir kimsenin toplumsal deÄŸiÅŸim için [gerekli olan} stratejiyi güvenle üzerine temellendirebileceÄŸi, kuram ve pratiÄŸin birliÄŸidir. EÄŸer bu iddia karşısında Marks'ın kuramını deÄŸerlendirecek olursak, bunun tutmadığını görebiliriz. Yanlızca sınanmamış deÄŸildir, öne sürdüğüm üzere sınanabilir bile deÄŸildir. Aksine, gerçekten bilimsel olan kuramların, --tanımlarının gereÄŸi olarak-- kesin ve üstünde geniÅŸ bir görüş birliÄŸi olan sınamalar veya kanıt standartlarına tabi olmaları gerekir.
Bunun da ötesinde, Marks'ın kuramı kendi koÅŸulları içerisinde de tutmaz. İlk olarak, gördüğümüz üzere, emek deÄŸer kuramı ayakta kalamaktadır; en iyisinde kaba bir yakınsama olarak görülebilir, ancak kapitalizmin (ve insanlığın) gelecekteki durumu hakkında doÄŸru kestirimlerde bulunabileceÄŸi iddialarını destekleyen bir kuram deÄŸildir. Ayrıca, Marks'ın kuramı sermayenin doÄŸasını yanlış yorumlar. Sermaye, basitçe canlı emeÄŸe hakim olan ölü emeÄŸin birikimi olarak doÄŸru bir ÅŸekilde anlaşılamaz. Aksine, Marks'ın kuramını baÅŸka bir ÅŸekilde ifade edecek olursak, bunu --küçük bir elit grubunun ellerinde; bu elitlerin üretim sürecini yönetmesini, ve bu sayede de artı deÄŸerin çoÄŸunluÄŸunu üretmelesini ve ele geçirmesini saÄŸlayan; emek, Yerküre'nin ürünleri ve entelektüel/teknolojik katkılar dahil olmak üzere-- biriktirilmiÅŸ toplumsal/ekonomik kaynaklar olarak daha iyi kavrayabiliriz. Daha geniÅŸ olarak ise, bu kaynakların denetimi, elitlerin, bir bütün olarak insanlığa hakim olmasını ve [onları] denetlemesini (ve Yerküre’ye hakim olmaya çalışmasını), ve kendi refah ve güçlerini arttırmasını saÄŸlar.
Aynı ÅŸekilde, Marks’ın kuramı kapitalizmdeki sömürünün doÄŸasını da yanlış yorumlar. [Sömürü], kapitalist sınıfın, işçi sınıfının tek başına üretiminden sorumlu olduÄŸu toplumsal artığa el koyması [demek] deÄŸildir. Aksine, kapitalistler, sermaye ve DoÄŸa’nın kuvvetleri/ürünleri de dahil olmak üzere, bir bütün olarak ekonominin ürettiÄŸi toplumsal artı deÄŸere el koyarlar. Meta üretimi ve deÄŸiÅŸiminin hakim olduÄŸu bir toplumda, bu kaynakların sahipliÄŸi ve/veya denetimi, sahiplerine/maliklerine toplumsal güç kazandırır. Bu, sadece refahı, toplumsal artığı üretme ve ona el koyma gücü deÄŸildir, aynı zamanda diÄŸerlerinin –ekonomik olduÄŸu kadar toplumsal, politik ve entelektüel– faaliyetlerini de denetleme gücüdür. Bu sahiplik/denetim, ekonomik hiyerarÅŸiyle bütünleÅŸen devlet tarafından sürdürülür ve dayatılır; belirgin biçimde kapitalist [olan] bir ekonomik/politik hakimiyet biçimi yaratır. Bu ÅŸekilde bakılınca, bir bütün olarak sömürülmemizin ve ezilmemizin kökü, gücün [iktidarın] eÅŸitsiz dağılımıdır.
Dahası, Marks’ın kuramı bir bütün olarak kapitalizmin sınırlı ve tek taraflı bir resmini sunar. EÄŸer bugünkü kapitalizme bakacak olursak, bunu canlı emeÄŸe hakim olmak üzere ölü emek biriktiren bir sistem olarak görmenin bir anlamı var mıdır? Bu, ancak bilimsel/teknolojik baÅŸarılar ve faaliyetler basitçe emek olarak deÄŸerlendirilirse olabilir. Bilimsel faaliyet bir çalışmayken, bu, Marks’a göre kapitalizmde ifa edilen emeÄŸin büyük bir çoÄŸunluÄŸunu meydana getiren basit, niteliksiz emekle aynı kategori içine konulamaz. Ne de, nitelikli emeÄŸi, Marks’ın yaptığı gibi, niteliksiz emeÄŸin bir bileÅŸiÄŸi olarak görmek iÅŸe yarar. Emek daha nitelikli hale geldikçe, diÄŸer bir deyiÅŸle belirli bir bilgi ve beceri düzeyini ortaya çıkarmak için daha fazla entelektüel hazırlık ve faaliyet gerektikçe; onu bir çeÅŸit basit öz [substance] olarak; onun ürünlerini bu özün cisimleÅŸmesi olarak; ve ürünlerinin deÄŸerinin, onları üretmek için harcanan emek-zamanı miktarınca belirleniyor ÅŸeklinde algılamak zorlaşır.
ÖrneÄŸin, Einstein’ın Görecelik Kuramı’nın ekonomik deÄŸeri nedir? Bu, bunu üretmek için gerekli olan emek-zamanınca mı belirlenir? Peki ya Newton’un devinim yasaları? Daha da sıradan ifade edersek, bilgisayarların geliÅŸtirilmesine giden, yüzyıllardır biriken bilimsel/matematiksel keÅŸiflerin veya mevcut teknolojimizin diÄŸer somutlaÅŸmasının deÄŸeri nedir: onlar da mı üretilmeleri için gerekli emek miktarınca belirlenmektedir? Bu soruların ortaya konulması bile zaten, bilimsel/teknolojik katkıları tamamen –onları üretmek için toplumsal olarak gerekli olan zaman tarafından belirlenen bir deÄŸeri [olan]– emeÄŸin ürünleri olarak kavrama giriÅŸiminin saçmalığını gösterir. Ancak, eÄŸer böyleyse, o zaman bizzat varoluÅŸu büyük bilimsel/teknolojik baÅŸarılar gerektiren ve ortaya çıkaran kapitalizm, yalnızca ölü emeÄŸin canlı emek üzerindeki hakimiyetine dayanan bir sistem olarak kavranamaz.
Marks’ın analizi yine, insanoÄŸullarının –özellikle de kapitalizm içinde evrildiiÄŸimiz zaman– Yerküre ve bir bütün olarak doÄŸal dünyayla olan yaÄŸmacı iliÅŸkisini fark edemez. Marks, sadece DoÄŸa’nın ürünlerini ve üretken güçlerini kullanmamızın bir maliyeti olduÄŸunu, ve bunun nihayetinde tahripkar olduÄŸunu anlamamakla kalmamış; kapitalizme karşı temel eleÅŸtirilerinden birisi de onun üretim kuvvetlerinin geliÅŸimine zincir vurması, diÄŸer bir deyiÅŸle Yerküre’ye hakim olabilme yetimize mani olmak [olduÄŸunu söylemiÅŸtir]. BaÅŸka bir ifadeyle, Marks, insanlığın doÄŸal dünyayla mevcut karşıt iliÅŸkilerini, bilim ve teknolojimizin altta yatan doÄŸasını ve amacını deÄŸiÅŸtirme gerekliliÄŸini savunmanın aksine, verili alır. Ona göre, sosyalizmin/komünizmin baÅŸlıca faydalarından birisi, insanlığın Yerküre’ye ve bir bütün olarak doÄŸal dünyaya hakim olma yetisini arttırmasıdır –uyumlu bir ÅŸekilde yaÅŸamayı [saÄŸlamasıı] deÄŸil.

İNSANLIK: EMEKLE Mİ TANIMLANMIŞ?
Son olarak, Marks’ın kuramı bana göre, insan türünün çarpıtılmış ve tek-taraflı bir kavrayışını sunar. Marks insanlığın belirleyici özelliÄŸini, emek –çalışarak doÄŸayı ve kendimizi dönüştürmek yetimiz ve yönelimimiz– olarak görür. Ancak, bu kavrayış öngörülü olsa da, farklı faaliyetleri emek kategorisi içinde toplaÅŸtırır ve [bunları birbirine] karıştırır. Biraz basitleÅŸtirme pahasına, şöyle sıralanabilirler: (1) mevcut alet, makina ve diÄŸer teknolojik aygıtlarımızla çalışmak; (2) bu aletleri, makinaları vb. yapmak; (3) yenilerini icat etmek. İnsan geliÅŸiminin ilk aÅŸamalarına bakacak olursak, bu üç iÅŸlevi basitçe emeÄŸin yönleri olarak deÄŸerlendirmek kolaydır. Ancak, bunlar kavramsal olarak farklıdırlar, ve evrimimizin bir noktasında bu o kadar belirginleÅŸmiÅŸtir ki, bunlar bizzat toplumsal iÅŸbölümüne tabi hale gelmiÅŸlerdir: bazı insanlar mevcut aletlerle, makinalarla vb. çalışırlar, bazı insanlar onları yaparlar; ve diÄŸer baÅŸkaları da kendilerini bunları icat etmeye adar. Alet ve makinalarla çalışmak, onları yapmak düşünmeyi gerektirirken; yeni alet ve makinaların icat edilmesi kadar buna yönelik entelektüel alanların geliÅŸtirilmesi de insanlığın entelektüel kapasitesinde büyük bir geniÅŸlemeyi gerektirir ve bunu ortaya çıkarır. Sonuç olarak, bence, bırakın niteliksiz emeÄŸin bir bileÅŸiÄŸi olarak görülmeyi, basitçe emek olarak bile –”emek” terimi, fiilen anlamsız kılacak kadar geniÅŸletilmedikçe– düşünülemez.
Bu fikri Marks’ın genel toplumsal geliÅŸim kavrayışıyla bütünleÅŸtirirsek, bunun Marks’ın kapitalizm kuramı için ne anlama geldiÄŸini görebiliriz. Hatırlayacağımız üzere, bu kurama göre, emek üretkenliÄŸinin büyümesi, ardından toplumsal sınıfların ve sömürünün geliÅŸmesi için maddi temeli oluÅŸturacak olan toplumsal artığın üretilmesini mümkün kılar. Sınıflı toplumun ortaya çıkmasıyla beraber toplumsal iÅŸbölümü sınıfsal bir boyut kazanır. Toplumsal artığın üretilmesi ve el konulması, sadece yönetici sınıfın ve devletin ortaya çıkmasını saÄŸlamaz, aynı zamanda bir grup insanı elle yapılan iÅŸlerden özgürleÅŸtirir ve onların –yazmanın, matematiÄŸin ve astronominin ve soyut düşüncenin diÄŸer alanlarının geliÅŸtirilmesi de dahil olmak üzere– kendilerini entelektüel faaliyetlere adamalarına imkan saÄŸlar. Bu bireylerin faaliyetleri sınıflı toplumun devamlılığına hizmet ederken, bu insanlar tam olarak asalak da deÄŸillerdir. Nil ve Dicle-Fırat vadilerindeki ilk uygarlıkların temeli olan sulama sistemlerinin geliÅŸtirilmesi gibi, üretim araçlarının geliÅŸtirilmesine yardım ederler. Özet olarak, sınıflı toplumun geliÅŸmesiyle beraber, insanlığın entelektüel faaliyetlerinin önemli bir kesimi emek sürecinden ayrı hale gelir, ve kendi içsel iÅŸbölümünü yaratır. Ancak, Marks’ın gözlemlediÄŸi üzere, bu ayrım nihayetinde hem insanlığın entelektüel yetilerinin, hem de emeÄŸin üretken gücünün büyümesini tahrif eder ve kısıtlar. Kısmen –köleler veya serfler tarafından yerine getirilen– emeÄŸin kendisine atfedilen düşük statü nedeniyle, bilim ve matematiÄŸin güncel iÅŸ sürecine uygulanması sınırlı ve geliÅŸigüzeldi. Sonuçta, bilim ve matemetik kadar teknolojinin de geliÅŸmesi görece yavaÅŸtı.
Ancak feodalimin çözülüşüyle birlikte, bir yandan bilim ile matematik, ve öte yandan [bunlarla] ekonomi arasında daha doÄŸrudan bir baÄŸlantının gerçekleÅŸmesi için sahne hazırlanmış oldu. Ve bu baÄŸlantının, bir nevi köprü iÅŸlevi gören toplumsal aracı, büyüyen kapitalist giriÅŸimciler sınıfıdır. Kapitalistler yalnızca üretimi örgütlemediler; onlar, bilimsel geliÅŸmelerin üretim sürecine uygulanmasının ardındaki baÅŸlıca toplumsal etkendiler. Ve böyle yaparak, hem üretimin hem de bilimin karşılıklı faydasına olmak üzere, teknolojinin geliÅŸimini canlandırdılar. Dahası, tek tek kapitalist giriÅŸimcilerin ÅŸirket yöneticilerine dönüşmesine yönelik onca tartışmaya karşın, kapitalistler hala deÄŸiÅŸen derecelerle bu toplumsal iÅŸlevi yerine getirmektedirler –ekonominin yeni, yüksek-teknoloji sektörlerinde özellikle açık olan bir olgu. Ne yazık ki, oynadıkları toplumsal roller için (üretimin örgütleyicileri ve yeni teknolojilerin geliÅŸimi ve uygulanmasının taşıyıcıları olarak) kapitalistler oldukça yüksek bir fiyat talep etmektedirler: üretim sürecinde üretilen artık deÄŸerin neredeyse tamamına, ve diÄŸerlerinin emeklerini ve yaÅŸamlarını –aslında bir bütün olarak tüm toplumu– denetlemek için [bundan] ortaya çıkan güce, el koyma hakkı.
Kısmen bu rolleri sayesinde, insanlığın entelektüel faaliyeti ekonomik yaşamdaki hakim etken haline gelir. Kapitalizmin bu kadar başarılı olmasını nedenlerinden birisi, hem bu bilimsel ve teknolojik ilerlemelerin gelişimi için, hem de bunların imalat sürecine uygulanması için uygun koşullar sağlamasıdır: bir yandan değişen derecelerde entelektüel özgürlük; öte yandan, yeni işletmeler başlatma, yeni yöntemler uygulamaya sokma ve yeni ürünler yaratma fırsat ve itkisi.
Bunun ışığında, Marks’ın üretim araçlarının dondurulmuÅŸ emekten baÅŸka olmadığı görüşünün sınırlılıklarını artık daha net bir ÅŸekilde görebiliriz. Bunlar, daha ziyade, ekonomik üretime uygulanan insanlığın birleÅŸik entelektüel baÅŸarılarıdır.
İnsanlığı, Marks’ın yaptığı gibi esasen emek cinsinden kavramak yerine; (eÅŸ derecede ve hatta daha meÅŸru bir ÅŸekilde) insanlık giderek ayrıntılanan ve karmaşıklaÅŸan –dil, din, felsefe, matematik, bilim, sanat, müzik, vb. dahil olmak üzere– bir semboller dünyası, kısacası kültür dünyası yaratan ve [böyle bir dünyada] yaÅŸayan bir ÅŸey olarak düşünülebilir. (Bu düşüncenin ayrıntılı bir tartışması için, Ernst Cassirer’in yazılarına, özellikle de Sembolik Biçimlerin Felsefe’sine bakınız.) Marks sembollerin üretimini meydana getirenin emek süreci olduÄŸuna inanırken, bir kimse bunun tam tersini de, yani [emek sürecini] mümkün kılan semboller ve toplumsal yaÅŸam olmaksızın emeÄŸin varolmayacağını öne sürebilir. DiÄŸer bir deyiÅŸle, eÄŸer insanoÄŸulları gruplar halinde yaÅŸamasalardı, eÄŸer birbirimizle iletiÅŸim kurmasaydık ve ortak bir anlamlar dünyası yaratmasaydık –yani semboller üretmeseydik– toplumsaal faaliyetlerimiz olanaksız olurken, ekonomik faaliyetlerimiz ve emek diye adlandırabileceÄŸimiz hiçbir ÅŸey gerçekleÅŸmezdi.
Ancak eÄŸer tarih en nihayetinde, Marks’ın düşündüğü ÅŸekilde sözde fark edilebilir bir yönelime sahip sözde maddi bir süreç olan emeÄŸin evrimi tarafından belirlenmiyorsa, aksine insanlığın sembolik yaÅŸamını, kültür dünyasını yansıtıyorsa, o zaman toplumsal geliÅŸimimizin belirli yönelimini ayırt etmek, veya ayırt ettiÄŸini iddia etmek çok güç olacaktır. Sembolik/kültürel yaÅŸamımız hakkındaki en çarpıcı ÅŸeylerden birisi, onun kendiliÄŸinden olma, yaratıcı niteliÄŸi olduÄŸu için, tanımsal olarak tahmine uygun deÄŸildir. DiÄŸer bir deyiÅŸle, eÄŸer toplumsal evrimimiz bizim kültürel yaÅŸantımızın geliÅŸimini yansıtıyorsa, o zaman bu evrimin kendisi tahmin edilebilir deÄŸildir; yani, örneÄŸin, sosyalizmin/komünizmin insanlık tarihinin kaçınılmaz neticesi olduÄŸu yanlıştır, bir aldanmadır.

MARKSİZMİN MANTIĞI
Bütün bunların ışığı altında, Marksist programın pratik sonuçlarının neden özgür toplumlar deÄŸil de totaliter sistemler olduÄŸunu görebiliriz. Daha önce tartıştığım üzere, Marksistler iktidarı ele geçirdiklerinde, programlarına uygun yeni bir toplum inÅŸa etmek için devleti kullandılar, hatta daha büyük ve kudretli olacak ÅŸekilde onu yeniden düzenlediler. Marks, kendi sosyalizm kavramsallaÅŸtırmasına dair pek az ÅŸey yazarken, mülklerin, üretim araçlarının tamamının veya çoÄŸunluÄŸunun ulusallaÅŸtırılacağını; yani, sözde işçilerin kendisi tarafından iÅŸletilmek üzere devlet sahipliÄŸinde olacağını ve devletçe iÅŸletileceÄŸini açıkça belirtir. Sonuçta, ekonominin çoÄŸunluÄŸunun ulusallaÅŸtırılması Marksist bir hükümetin ana hedeflerinden birisi haline gelir. Bunun ötesinde, Marks’ın kapitalist geliÅŸme analizi toplumu devrimcileÅŸtirmeyi arzulayan Marksistlere bazı ek kılavuzlar saÄŸlar. Özellikle yukarıda tartışılan çeÅŸitli yönelim ve eÄŸilimlerden bahsediyorum. Marksistler kapitalist açıdan daha az geliÅŸmiÅŸ toplumlarda iktidara geldikleri için, ve de Marks sosyalizm için yapıcı önkoÅŸullar olarak ileri kapitalist ülkeleri düşündüğü için; iktidara geçen Marksistler, Marks’ın tasarladığı ÅŸekilde kapitalist geliÅŸmenin eÄŸilimlerini –mümkün olduÄŸunca mantıksal sonuçlarınaa vardırmak üzere– yerine getirmeyi amaçladılar: sermayeyi bir blok olarak yoÄŸunlaÅŸtırmak ve merkezileÅŸtirmek, ve bu bloÄŸu devletin eline vermek (ve tabii ki kapitalistlerden kurtulmak); küçük iÅŸletmeleri, bağımsız giriÅŸimcileri, ve köylüler gibi kapitalist öncesi toplumsal sınıfları ortadan kaldırmak ve ekonomik faaliyeti büyük, sözde daha etkin birimlerde yoÄŸunlaÅŸtırmak, ve bu faaliyeti aslında bir çeÅŸit tekelci planlama sayesinde yönetmek. Marksizmin mantığıyla, kapitalistlerin sözde muhalifi olan Marksistler, (belirli türdeki) bir kapitalizmin aktif destekçileri haline gelirler. Sonuç ise bildiÄŸimiz üzere, demokratik, kooperatif ve eÅŸitlikçi toplumlar deÄŸil, kapitalist sınıfın olmadığı oldukça merkezileÅŸmiÅŸ, katmanlaÅŸmış bir kapitalizm, diÄŸer bir deyiÅŸle devlet kapitalizmi olmuÅŸtur.
Hiç de ÅŸaşırtıcı olmamak üzere, bu sistemlerin diÄŸer birçok özelliÄŸi Marks’ın kuramını yansıtır. Marks’ın Yerküre’nin üretken hizmetlerini cömertçe sunduÄŸu inancı veriliyken, sosyalist ülkeler diye anılan ülkelerin –hepsinden öte Sovyetler BirliÄŸi ve Çin Halk Cumhuriyeti dahil olmak üzere– dünyadaki bazı en feci çevresel yıkımları (bu toplumların totaliter yapılarının bağımsız çevre hareketlerini engellemesiyle daha da ağırlaÅŸan bir tahribatı) yaÅŸamasında ÅŸaşılacak bir ÅŸey var mıdır? Marks’ın üretim araçlarının sadece maddi, sadece somutlaÅŸmış emek olmadığını, ancak aynı zamanda da entelektüel faaliyeti de içerdiÄŸini kavramaktaki baÅŸarısızlığı biliniyorken, sosyalist ekonomilerin yeni teknolojiler geliÅŸtirmekteki etkisizliklerinde, sermaye kullanımlarındaki verimsizliklerinde ve düzgün bir ÅŸekilde sermaye teçhizatını deÄŸerlendirmekteki becerisizliklerinde ÅŸaşılacak bir ÅŸey var mıdır? Ve Marks’ın bireylerin metalara iliÅŸkin öznel deÄŸerlendirmeleri [olduÄŸunu] kabul etmediÄŸi biliniyorken, devlet kapitalist ekonomilerin çeÅŸitlilikte yüksek kaliteli tüketici malları üretememeleri, veya fazlasıyla methedilen merkezi planlamanın devasa kıtlıklara ve israfa –diÄŸer bir deyiÅŸle, devlet planlamasınıın zoru zoruna idare edilebilen kaosun gösteriÅŸli bir markası olmasına– yol açması tamamen mantıklı bir ÅŸey deÄŸil mi? Son olarak, Marks’ın insanlığın entelektüel/kültürel faaliyetlerinin insan toplumundaki gerçek rolünü, ve onun yaratıcı ve tahmin edilemez doÄŸasını anlamaktaki baÅŸarısızlığı veriliyken, Marksist rejimlerin bağımsız entelektüel ve sanatsal faaliyetleri sistematik olarak bastırmaya çalışması anlamlı deÄŸil midir? Devlet kapitalist toplumların tüm bu özellikleri, “sosyalist” dönüşümün üzerinde gerçekleÅŸtiÄŸi koÅŸulların tamamen rastlantısal sonuçları, tarihsel ve ekonomik koÅŸulların mirası, veya devrim liderlerinin kiÅŸisel hatalarının sonuçları deÄŸillerdi. Bunlar, Marks’ın kuramından ve bir bütün olarak Marksist programdan kaynaklanan, bunları yansıtan ÅŸeylerdir.

MARKSİZMİN İRONİLERİ
19. yüzyılın en önemli entelektüel ÅŸahsiyetlerinden birisi olan Karl Marks’ın entelektüel faaliyetin insanlık tarihi açısından gerçek önemini kavramaktaki baÅŸarısızlığı olgusunda fazlasıyla ironi var. Ancak bu türden yagane ironi bu deÄŸildir. Marks ve Marksizm, ironilerle dolu bir çalışmadır. Marks, entelektüel faaliyetin kapitalizmde, ve bir bütün olarak tarihte oynadığı rolün önemini azaltan bir entelektüeldi. Felsefe yaptığını reddeden bir felsefeciydi. Kendisini materyalist olarak kabul ediyordu, ancak felsefesi aslında İdealist idi. Kendisini ideolojilerin eleÅŸtirmeni olarak görüyordu, ancak yaratılmış en etkili ideolojilerden birisini geliÅŸtirdi. Bugün orta sınıf dediÄŸimiz sınıfa mensuptu –ve bu sınıfın öleceÄŸini öngörüyordu. Semitik karşıtı olarak deÄŸerlendirilebilecek birçok ÅŸey yazan [Marks], Yahudi bir aileye mensuptu (babası bir dönme, büyük babası ise bir hahamdı). Dünya görüşü eski mesihsel Musevilik görüşünün yeni bir ifadesi olan [Marks], militan bir din bir karşıtıydı. Devlete karşı olduÄŸunu iddia ediyordu, ancak amacına ulaÅŸmak için (güya demokratik olan) diktatörlüğü savunuyordu. Yanlış bilinçlilik ([yani] kendini aldatmanın toplumsal biçimi) dediÄŸi ÅŸeyi inceleyen ve mahkum eden, ancak böylesi yanlış bir bilinçlilikÄŸin bizzat [kendisinde] kiÅŸileÅŸtiÄŸi birisiydi. Meta fetiÅŸizmini, (nesneler arasındaki iliÅŸkiler olarak gördüğü) toplumsal iliÅŸkilerimizin somutlaÅŸmasını [reification] inceledi, ancak kendi kuramının soyutlamalarını (emek, deÄŸer, kapitalizmin “devinim yasaları”), yaÅŸamlarımızı idare eden, nesnel olarak var olan tözler ve yapılar olarak görerek bizzat kendisi bu maddeleÅŸmenin kurbanı oldu. Programı insanlığın görüp geçirdiÄŸi en vahÅŸi toplum biçimlerinin projesi olacak [Marks], insanlığın kurtuluÅŸunun tutkulu bir savunucusuydu.
Ancak Marks’a döneminin bir ürünü olarak bakacak olursak, bu ironiler bir anlam ifade eder. Zamanının entelektüellerine biçilen marjinal, esasen müdafici rolü kabul etmeyi reddeden iyi eÄŸitimli bir entelektüeldi. (Hegel sonuçta, entelektüel hiyerarÅŸinin zirvesine [çıkarak], Prusya monarÅŸisinin saray felsefecisi olmuÅŸtu. Toplumda ona biçilmiÅŸ rolü kabul etseydi, Marks, babası gibi devlet bürokrasisinde düşük-kademeli bir memur olacaktı.) Toplumun –özellikle de halen ortaya çıkmakta olan kapitalizmin– barbarlıklarına öfkelenen, kendisi ve parçası olduÄŸu entelektüel sınıf için önemsiz bir gelecek gören Marks, kendisi ve insanlığın kurtuluÅŸu için bir araç aradı, ve bu aracı tomurcuklanmakta olan endüstriyel ekonominin yarattığı işçi sınıfında bulduÄŸunu düşündü. Ve proleteryanın kuramcısı ve sözcüsü olmayı amaçladı. Bu yolla, Marks kendi hayallerini dünya sahnesine koydu. Nietzsche’nin sözünü kullanırsak, Marks’ın eseri ve bir bütün olarak Marksizm, Marks’ın “iktidar arzusu”nun bir yansıması, bir cisimleÅŸmesidir.
Ne yazık ki, bu iktidar arzusu toplumsal bir zemin bulacaktı. Marks’ın tahminini tekzip ederek, orta sınıf ortadan kaybolmanın aksine, –hem devlet içinde, hem de Marksizmin bizzat yaratımında araçsal olduÄŸu işçi sınıfının önde gelen tabakası olarak– büyüklük ve toplumsal etki olarak büyüdü. Aynı zamanda, Marks’ın önemsemediÄŸi devletin modernizasyonu ile politik, toplumsal ve ekonomik tahakküm ve denetim tekniklerinin geliÅŸimi, üretim araçlarının [çeÅŸitli] yönleri; entelektüellerin ve orta sınıfın devleti ele geçirmesini ve iÅŸletmesini mümkün kıldı. Bu aşırı ironiler sayesinde, yabancılaÅŸmış orta sınıf entelektüellerin bir ürünü olan Marksizm, tarihte güçlü bir rol oynamasını saÄŸlayacak toplumsal bir manivela geliÅŸtirdi. Marksizm, işçi sınıfının programı iddiasında olmasına ve zaman zaman bayrağı altına çok sayıda işçiyi toplamış olmasına raÄŸmen, orta sınıf entelektüellere ait bir görüş ve hayal olarak kalmaya devam etmektedir. Sonuçta, Marksizm, tarih boyunca en çok ahlaki olarak öfkeli, toplumsal olarak yabancılaÅŸmış entelektüeller için çekici olmuÅŸtur. (DiÄŸer ÅŸeylerin yanısıra, bu, iktidarı ele geçirmek için temel olarak hizmet edecek köylülüğe veya baÅŸka bir sınıfa yönelmek taraftarı olarak, Marks’ın işçi sınıfına ve onun devrimci kendi kurtuluÅŸu üstüne odaklanmasını çabucak bir kenara atan orta sınıf milliyetçilere Marksizmin bu kadar çekici gelmesini açıklamaya yardım eder. Bu, yine, baÅŸka yönlerden ahlaki olarak duyarlı ve entelektüel görünümlü olan birçok entelektüelin veya sözde entelektüelin nasıl bu kadar kolayca barbar totaliter rejimlerin müdafileri haline geldiÄŸini açıklar.) Marksizm, insanlığın kurtuluÅŸu için bir program olmanın aksine, bu entelektüellerin iktidar arzularının bir somutlaÅŸmasıdır ve böyle olduÄŸunu da göstermiÅŸtir.
Sermayenin entelektüel doÄŸasını ve orta sınıfın ortaya çıkışını fark etmekte baÅŸarısız olan Marksizmin, bu sınıfın bazı kesimlerinin iktidar arzusunun bir aracı haline gelmesi sadece bir ironi deÄŸildir. Bu karanlık noktalar, Marksistlerin iktidarı ele geçirmesini mümkün kılar. Bunun sebebi, Marksist entelektüellerin kendilerini ayrı bir toplumsal katmanın parçası olarak görmemeleri; ve kendi entelektüel, teknik ve idari yeteneklerinin (samimi olarak çıkarlarını temsil ettiklerine –aslında işçi sınıfının bizzat bilinci olduklarına– inandıkları) işçi sınıfı üstünde [kurdukları] tahakküm ve sömürünün temelleri olduÄŸunu fark etmemeleridir. İktidar için yaptıkları mücadelenin ahlaki güdülerini ve meÅŸrulaÅŸtırmasını saÄŸlayan iÅŸte bu yanılsama, bu yanlış bilinçtir. Marksistlerin totaliter bir devlet yaratma yönelimine bir haçlı seferi havası kazandıran ÅŸey iÅŸte budur. Marksistler, samimi olarak insanlığı kurtardıklarına inanırlar. Ve bence iÅŸte bu yanılsama, Marksizmi çok tehlikeli yapan ÅŸeydir.

ÜTOPYA’NIN SONU MU?
Ancak eÄŸer Marksizm sonuçta bir orta sınıf programıysa, tüm diÄŸer ütopyacı tasarımlar da entelektüeller tarafından geliÅŸtirilmiÅŸtir. Bu, ütopyacı hayallerimizden vaz geçmemiz gerektiÄŸi anlamına mı gelir? Böyle olduÄŸunu sanmıyorum. Entelektüel ve duygusal yaÅŸamımızın bir parçası olarak, insanlık bu gibi düşüncelere gereksinim duyar ve bunları yaratır. Ve toplumsal koÅŸulları iyileÅŸtirmeyi amaçlayan tüm herkesin –ve hatta devrim taraftarı olmayanların bile–, günümüz toplumunu yargılayacak ve amaca yönelecek kılavuzlar veya standartlar olarak bunlara ihtiyacı vardır. Ancak yapmaktan sakınmamız gereken ÅŸey, görüşlerimizi olmadıkları bir ÅŸekilde sunmaktır. Bunlar ne bilimdir, ne de bilimseldir; ne kaçınılmazdır, ne de oldukça yüksek olasılıklıdır. Bunlar, işçi sınıfının görüş açısını, varsayılan gerçek bilincini temsil etmezler. Bunlar, bizim bilincimizi ve arzularımız temsil ederler; bizler ancak bunların işçi sınıfının ve insanlığın çıkarlarını temsil ettiÄŸine inanabiliriz. Bu gibi görüşlerin, ümit ediyorum ki, baÅŸarılmaları mümkündür, ancak bunların “zorunlu” olduÄŸu yönündeki herhangi bir iddia nihayetinde ahlakidir; böyle oldukları kabullenilmeli ve ifade edilmeldir. HerÅŸeyden öte, hedeflerimize ulaÅŸmak için birer araç olarak devletin, ve onun denetim amacıyla kullandığı zor araçlarının kullanımından kesinkes vazgeçmeliyiz. Amacımız örnekleyerek yol göstermek olmalıdır. EÄŸer [böyle] yapmazsak, eÄŸer düşlerimizi dayatmanın cazibesine yenik düşersek; baÅŸarsak bile, [sonunda] iddia ettiÄŸimiz ve arzuladığımız üzere kurtarıcılar olmak yerine baskıcılar haline geliriz.
Bir dipnot olarak, Danimarkalı felsefeci Soren Kierkegaard’ın bir zamanlar Hegel için yazdıkları dikkate deÄŸerdir:

EÄŸer tüm Mantık‘ını yazmış olsa, ve giriÅŸ kısmında bunun yanlızca düşünsel bir deney olduÄŸu gerçeÄŸini belirtseydi (ancak birçok noktada birÅŸeylerden kaçınmıştır), bugüne kadar yaÅŸamış olan en büyük düşünür olurdu. Bugün ise, o gülüçtür.” (Walter Lowrie’nin alıntısı, Kierkegaard’ın Kısa YaÅŸamı, Princeton University Press, Princeton, New Jersey, 1970, s. 116)

EÄŸer Mantık‘ın yerine Kapital‘i koyarsak, bu nükteli sözün Marks’a da aynen uygun geleceÄŸini düşünüyorum; ancak, Marksizmin yıkıcı sonuçlarının –hapse atılan, iÅŸkence gören ve öldürülen milyonlar, muazzam bir çevresel tahribat, “sosyalizm” ve “komünizm” terimlerinin kirletilmesi– ışığında, belki de “gülünç” kelimesini “trajik” ile deÄŸiÅŸtirmemiz gerekecektir.

Çeviri: AnarÅŸist BakışKaynak:An Anarchist Critique of Marxism: Marx’s Theory of Capital, Part II, The Utopian Magazine, Aralık 2001