AnarÅŸizm ve Milli KurtuluÅŸ
filed in AnarÅŸizm on Eki.29, 2009
(1995)
Siyasi bir birimin hakkı yenice bir fikirdir. Ulus-devletin bir hükümdarlık veya bir imparatorluÄŸun mülkünden ziyade insanların temsilcisi olmasıyla ortaya çıkmıştır. Kendi kaderini tayin hakkı [self-determination, özbelirlenim], siyasi bir birimin hakkını, o birim içerisindeki insanların haklarıyla birbirine karıştırır. Bunlar aynı deÄŸildir. BirleÅŸik Devletler’deki İç SavaÅŸa yönelik yaklaşımlar bu farklılıklara iÅŸaret etmektedir. Genelde kuzeyliler köleliÄŸi savaşın ana sebebi olarak görürler, güneyliler ise sebep olarak devletlerin [eyaletlerin] haklarını görürler. Söz konusu olan temel devlet hakkı, bazı insanoÄŸullarını devletin siyasi sınırları dahilinde köle olarak tutma [hakkı] idi. Böylece, güneyliler köleliÄŸi siyasi bir birimin hakkına dönüştürmüştü. BirleÅŸik Devletler’deki İç SavaÅŸ, o zamanlar bu kelime genelde kullanılmıyorsa da, bir kendi kaderini tayin hakkı savaşıydı. DiÄŸer pek çok kendi kaderini tayin hakkı olaylında olduÄŸu gibi, ilgili insanların arzuları dikkate alınmadı.
BirleÅŸik Devletler İç Savaşı kendi kaderini ayin hakkı tartışmasında önemlidir. Birincisi, güneyin baÅŸarısız olan bağımsızlık giriÅŸimi, ondokuzuncu yüzyılda Avrupa’daki milliyetçi hareketlere benzer. İkincisi, “kendi kaderini tayin hakkı”nı uluslararası pratiÄŸe sokan Woodrow Wilson BirleÅŸik Devletler’in güneyinde büyümüştür, ve onsekizinci yüzyılın devrimci herkes için hürriyet ve adalet fikirlerine karşı olan güneyli ırkçı tavra sahiptir.
BirleÅŸik Devletler’in kurucuları etnisiteyi önemsiz görmüştü.
Hatta yeni ulusun resmi dili üzerinde tartışmışlardır. Bazıları İngiltere’den bağımsızlığın sembolü olarak Almanca için oy kullanmıştı, ancak İngilizce kazanmıştı. Ne yazıktır ki, insanların (o zaman bu tüm insanlar deÄŸil, erkekler anlamına gelmekteydi) evrensel özgürlüğüne karşı tepkiler, hem Amerikan hem de Fransız devrimlerinin ardından baÅŸlamıştır. BirleÅŸik Devletler’de, 4 Temmuz 1776 tarihli Bağımsızlık Beyannamesi şöyle der:
“Tüm insanların eÅŸit yaratıldığını, tümünün Yaratıcıları tarafından ellerinden alınamaz Haklarla donatıldıklarını aÅŸikar olan gerçekler olarak deÄŸerlendiriyoruz.“
Ancak, Anayasa daha sonra köleliği benimsedi ve onayladı.
Fransa’da, geriye dönüş çok daha dramatikti. 1789′daki İnsan ve YurttaÅŸ Hakları Beyannamesi ÅŸunu kabul ediyordu: “İnsanlar özgür ve eÅŸit haklarla doÄŸar ve yaÅŸarlar.” Fransa’nın, özellikle Batı Hint Adalarındaki sömürgelerinde, köleleri vardı. Devrimci Fransa tüm köleleri özgürleÅŸtirdi. Napolyon’un devrim retoriÄŸini kendisini imparator yapmak üzere kullanmasının ardından, kölelik yeniden tesis edildi.
Aynı etnisiteyi paylaÅŸan insanların birleÅŸmeleri gerektiÄŸi düşüncesi ondokuzuncu yüzyıl ulus inÅŸasına egemen oldu. Bir İtalyan milliyetçisi ve demokratı olan Mazzini, ulusal bölünmelere ve özgür kurumlara dayanan devletlerin birbirleriyle savaÅŸa girmeyeceÄŸini, aksine daha ileri bir birlik doÄŸrultusunda büyüyeceklerini düşünüyordu. Özgür kurumların kırılgan ve iyimserliÄŸinin geçersiz olduÄŸu ispatlandı. Bu temelde kurulan devletlerin bazılarında, etnik bir ulusun yurttaÅŸlarının, demokrasinin gerekmeyeceÄŸi ve hatta bölücü olabileceÄŸi ÅŸekilde, bütünleÅŸmesi gerektiÄŸi düşünülüyordu. Bu tavrın aşırı örnekleri sloganlarda ifade edildi: “Ein Volk, Ein Reich, Ein Führer“, “Credere, Obbedire, Combattere.” Almanya ve İtalya, sırasıyla “Tek Halk, Tek Ülke, Tek Lider” ve “İnan, İtaat Et, SavaÅŸ“la II. Dünya Savaşına girdiler. Kendi kaderini tayin hakkı ondokuzuncu yüzyıl ulus inÅŸası geleneÄŸinde yer almaktadır. Avrupa’daki 1848 milliyetçi devrimleri sırasında BirleÅŸik Devletler’deki siyasi gruplaÅŸmalar, kendi kaderini tayin hakkı ile ÅŸiddet arasındaki baÄŸlantının farkına vardılar. Pasifist Elihu Burritt, “‘Haziran günlerinin dokunaklı manzarası‘ sırasında açıkça ÅŸiddete baÅŸvurulmasını kınamakta tereddüt” etmedi. Åžiddeti destekleyenler de baÄŸlantıyı fark etmiÅŸlerdi. “…Amerika’da, kendi kaderini tayin hakkı fikrinin liderliÄŸini, ÅŸovenist ve materyalist olan bir grup, Demokrat Parti içerisindeki siyasi bir grup olan ‘Genç Amerikalılar’ üstlenmekteydi.” Yirminci yüzyıl Avrupası kabile kültürünü [tribalism] ortadan kaldırmadı, kendi kaderini tayin hakkı ondokuzuncu yüzyıl Avrupasının kabile kültürünü geliÅŸmekte olan uluslara yaydı.
ÇeÅŸitli orta ve doÄŸu Avrupa etnik grupları, paylaşılan bir kültüre, dile, dine, ırka veya topraÄŸa olan baÄŸlarına dayanan bir ulusal kimlik hissi geliÅŸtirdikçe, aralarında baÅŸka bir kimliÄŸe sahip olanlara karşı duydukları şüphe giderek büyüdü. Önde gelen bir azınlık grubu Yahudilerdi. Fransız devrimin ardından yurttaÅŸlık haklarının Yahudilere de tanınması, onların o zamana kadar giremedikleri alanlarda rekabetçi olmalarını saÄŸlamıştı. Hem yeni milliyetçiler hem de eski rejimler anti-semitizmi teÅŸvik ettiler. Viyana’nın Sosyalist Belediye BaÅŸkanı Karl Lueger, Lueger’in siyasi yeteneklerine hayran olan ve onun anti-semitizmini izleyen Adolf Hitler’i derinden etkiledi. Emperyal Rusya’daki gibi gerici hükümetler, kendilerine yönelik protestoları saptırmak için anti-semitizmi kullandılar. Katolik, Ortodoks ve Lüteriyen kiliselerin yüzyıllardır besledikleri anti-semitizm Yahudileri kolay bir hedef haline getirdi.
Buna tepki olarak Yahudiler Siyonizm olarak adlandırılan bir milliyetçi hareket geliÅŸtirdiler. Siyonizm, ondokuzuncu yüzyıl Avrupa milliyetçiliklerinin en sonuncusudur. Avrupa’da Yahudilerin anayurt kurabilecekleri hiçbir toprak olmadığı için, dışarıya, esasen tarihsel ve dini baÄŸları olması sebebiyle Filistin’e yönelmek zorunda kaldılar. İlk Siyonistler çoÄŸunlukla laiktiler, ve Sion’a geri dönüşün yalnızca ilahi bir müdehaleyle olacağına inanan dini liderler bunlara karşı çıkıyordu. Siyasi faaliyet ilahi önceliÄŸe galip gelecekti. İsrail devletinin kurulmasından bu yana, birçok dindar Yahudi hala İsrail devletine karşı çıkarken, dindar Yahudilerin çoÄŸunluÄŸu Siyonist haline gelmiÅŸtir. Siyonizm, diÄŸer etnik milliyetçiliklerin kusuruna sahiptir. Anayurtta aynı etnik paradigmayı paylaÅŸmayanlar ikinci sınıf yurttaÅŸlar haline geldiler. Ancak, ulusal kurtuluÅŸ hareketleri ile kendi kaderini tayin hakkını desteklemek ve Siyonizme karşı çıkmak, ulusal kurtuluÅŸun ve kendi kaderini tayin hakkının yalnızca centilmenler için olduÄŸu anlamına gelir.
Bazı sosyalistler etnisite kavramını tamamen reddettiler. Onlar, etnisitenin düşey katmanlaÅŸmasının yerine, sınıfın yatay katmanlaÅŸmasını savundular. “İşçilerin ülkeleri yoktur.” İşçi sınıfı, muhtamelen, nüfusun diÄŸer kesimleri kadar I. Dünya Savaşını destekledi. Sosyalist partilerin pek az temsilcisi 1914′de savaÅŸa yöneliÅŸe karşı çıktı. 1917′de ilk “işçi devleti”nin kurulmasıyla beraber, sınıfın etnisiteye galip geldiÄŸi varsayıldı. Ancak, sınıf düşmanına zulmedilmesi, ırksal veya milli düşmana zulmedilmesiyle aynı dinamiklere sahipti. Sovyetlerin zorla kolektifleÅŸtirmesi ve tohumluk buÄŸdaya el koyması sonucundaki kıtlıkta birçokları öldü. Birçok köylü kulak olarak tanımlandı ve zorlu [yaÅŸam] koÅŸulları neticesinde öldüler. Marksistlerin Çin’de kontrolü ele geçirmesinden sonra, resmi görevliler, “sınıf düşmanı” olan toprak sahipleri kotalarını doldurmakla yükümlü tutulmuÅŸtu. Görevlinin hoÅŸlanmadığı veya yeni hükümeti eleÅŸtiren herhangi birisi, sınıf düşmanı ilan edilebilirdi. İnsanları kabile veya sınıfa göre bölmek, bizi insan yapan şöylerin çoÄŸunu gözardı etmektir. Yine de, insanları kabilelere göre ayırmak Woodrow Wilson’un kendi kaderini tayin hakkının temelidir.
Wilson 1856′da Staunton, Virginia’da doÄŸdu, ve Princeton Üniversitesi’ndeki eÄŸitimi haricinde 1883′e kadar Güney’den dışarı çıkmadı. Yani İç SavaÅŸ ve Yeniden İnÅŸa dönemleri boyunca Güney’de yaÅŸadı. İç Savaşın ardından siyah insanlar kölelikten kurtuldular ve tam yurttaÅŸlık hakkına sahip oldular. Bazı eski kölelere, eski efendilerinin arazilerinden bir kısmı dağıtıldı. Ulusun tarihinde ilk defa, siyah Senatörler ve Milletvekilleri Kongre ile devlet yasamasında yer aldı. 1875′de, Kongre, kamu görevlerinde ve jüri görevinde siyahlara eÅŸit haklar saÄŸlayan YurttaÅŸlık Hakları Kanunu kabul etti.
Yeniden İnÅŸa, yaklaşık olarak İç SavaÅŸ’ın sona ermesi ile son federal birliklerin 1877′de Güney’den çekilmesi arasında gerçekleÅŸti. Toprak sahipleri, toprak dağıtılan az sayıdaki köleden topraklarını geri aldılar. Yasamadan tutun da Ku Klax Klan gibi terörist gruplara kadar çeÅŸitli yollarla siyahların oy kullanması engellendi. 1883′de Anayasa Mahkemesi YurttaÅŸlık Hakları Kanununu iptal etti. 1890′larda, eyalet yasalarıyla Güney’de beyazlar ve siyahlar için ayrı hizmetler oluÅŸturuldu. Siyahların çoÄŸu topraksız olduÄŸu için, beyaz nüfusla karşılaÅŸtırıldıklarında çok az bir ekonomik temelleri bulunmaktaydı. 1960′lardaki protestolara kadar siyahlar kayıplarını telafi edemedi. Wilson demokrasi ÅŸampiyonu olarak bilinmekle beraber, aynı zamanda bir emperyalist ve ırkçı idi; muhalefeti, II. Dünya Savaşından sonra McCarthyciliÄŸin BirleÅŸik Devletler’de yaptığından daha fazla boÄŸmuÅŸtur.
Eugene Debs bir Demokratik Sosyalist idi. Onun demokrasi görüşü Wilson’unkinden farklıydı. Amerikan Demiryolu Sendikasının lideriydi, ve 1894′deki Pullman grevini ezmek üzere demiryolu sahipleri tarafından kiralanan adamlarının yanısıra hükümetin askeri birliklerini kullanmasına tepki olarak sosyalist olmuÅŸtu. Debs, BirleÅŸik Devletler’in Büyük SavaÅŸa katılmasına muhalefet etmesi nedeniyle 1918′de on yıl hapse çarptırıldı. Sıradan bir hapishane sakini olarak Debb bir hapishane reformu tasarladı; “Herhangi bir dürüst hapishane müdürü, hapishane nüfusunun % 75′inin sakin, güvenilir insanlardan oluÅŸtuÄŸunu kabul edecektir; bu temel üzerinde, hapishanelerin kendi kaderini tayin hakkı üstyapısının oluÅŸturulmasını öneriyorum.”
Debs, kendi kaderini tayin hakkını demokratik olarak, ve muhtamelen de çoÄŸu insanın sahip olduÄŸu bir görüş olarak deÄŸerlendiriyordu. Debs’in demokrasisi kadınların ve siyahların içerilmesini talep ediyor, ve seçkinler yönetimini ise bilhassa dışlıyordu. Wilson’un kendi kaderini tayin hakkı ve demokrasi tanımları, Debs’inkilerle aynı deÄŸildi, ancak kendi kaderini tayin hakkının pratik uygulamasını belirleyen Wilson’un tanımlaması oldu. Wilson’un demokrasi modeli, seçkinlerin insanlar için en iyi olduÄŸunu düşündüklerini yaptıkları bir yönetimdi. Debs, Wilson’un demokrasisinde gizli olan emperyalizmi ve ırkçılığı eleÅŸtirdi.
Tüm Güneyliler ırkçı deÄŸildi. İç SavaÅŸ öncesinde, Güney’de Kuzey’dekinden çok daha fazla beyaz KöleliÄŸin Kaldırılması Taraftarı [Abolitionist] bulunmaktaydı, ancak koÅŸullar duygularını Kuzeyli KöleliÄŸin Kaldırılması Taraftarlarına göre daha açık ifade etmelerini zorlaÅŸtırmıştı. Ancak, Woodrow Wilson bir ırkçıydı. Önceki Cumhuriyetçi yönetimler BirleÅŸik Devletler Devlet Memuriyetliklerinde siyahlara eÅŸit fırsat verilmesini savunmuÅŸlardı. EÄŸitim almayı baÅŸarabilen siyahların Devlet Memuriyetinde ilerlesinin önünde hiçbir kısıt bulunmuyordu. Wilson, baÅŸkan olarak, siyahların katiplikten daha ileri gitmesine izin vermedi; Güney’deki eyalet hükümetlerinin siyahların yükselmelerini engellemek amacıyla yaptıkları fiilleri federal düzeyde tekrar etti. Wilson’un seçilmesiyle, Yeniden İnÅŸa federal düzeyde bile sona ermiÅŸti.
O zamanlar, diÄŸer İngilizce konuÅŸan ülkelerde, Almanya ve Fransa’da olduÄŸu gibi, BirleÅŸik Devletler’deki eÄŸitimli kesimin görüşü, milletlerin kuzeybatılı Avrupalıların en tepede yer aldığı bir hiyerarÅŸi içerisinde sıralanmasından yanaydı. Stephan Jay Gould’un Mismeasure of Man‘i, o dönemin ırkçı biliminin bir muhasebesidir. George Mosse’nin Crisis of Ideology in Germany’si, Alman akademisyenleri arasındaki ırkçı tavırları anlatır. Mosse, Nazilerin sadece Alman akademik düşüncesi içerisinde hakim olan fikirleri alarak, bunu Alman kitlelerine yaydıklarına dikkat çeker. 1921′de BirleÅŸik Devletler Kongresi, herhangi bir Avrupa ülkesinden gelen göçmen sayısını, her yıl için, o milletten olanların BirleÅŸik Devletler’in 1910′daki nüfusu içerisindeki sayısının yüzde üçüyle sınırlayarak, göçü kısıtladı. Bu güney ve doÄŸu Avrupa’dan olan göçün kesilmesine neden oldu. 1924′de, Kongre, o milletten olanların BirleÅŸik Devletler’in 1890′daki nüfusu içerisindeki sayısının yüzde ikisiyle sınırlayarak göçü daha da kısıtladı. 1882 Kanunu Çinlileri yurttaÅŸlığa kabul etmiyordu, ve bu kanun tüm Asyalıları içerecek ÅŸekilde geniÅŸletildi.
Wilson, 2 Nisan 1917′de Almanya’ya karşı SavaÅŸ İlanı talebinde bulunduÄŸunda şöyle diyordu: “Dünya, demokrasi için güvenli bir yer olmalıdır.” Wilson “zafersiz bir barıştan” ve intikamın olmadığı bir zaferden bahsediyordu. 11 Åžubat 1918′de, ‘kendi kaderini tayin hakkı’ konuÅŸmasında Wilson ÅŸunları söylüyordu: “Milli arzulara saygı gösterilmelidir; insanlara artık ancak kendi rızaları alınarak hakim olunabilir ve ancak böyle yönetilebilirler. ‘Kendi kaderini tayin hakkı’ basit bir ibare deÄŸildir; zorunlu bir eylem ilkesidir…”
ABD’nin orta ve lise eÄŸitimi veren okullarında, Woodrow Wilson’un, barış anlaÅŸması görüşmeleri için Avrupa’ya gittiÄŸinde düzenbaz Avrupalı güç siyasetçileri tarafından kurnazlıkla alt edilen, idealist bir demokrat olduÄŸu düşüncesi öğretildi. Compton Ansiklopedisi bu görüşü ifade eder: “Yorucu bir haftanın ardından barış görüşmeleri bir hafta boyunca sürdü. İngiltere’den David Lloyd, İtalya’dan Vittorio Orlando, Fransa’dan Georges Clemenceau, tüm bunlar deneyimli ve açıkgöz diplomatlardı, ve her birisi de kendi yolunu izlemeye kararlıydı. Sonu gelmeyen tartışmalar ve resmi ziyafetler ve resepsiyonlar Wilson’un sinirlerini germiÅŸti.”
Ancak barış anlaÅŸmalarının sonuçları tamamen Wilson’un istediÄŸi ÅŸeylerdi. Üç büyük maÄŸlup güce farklı farklı davranıldı. Bu farklı davranış, o zamanın İngilizce konuÅŸan ülkeleri, Almanya ve Fransa’daki eÄŸitimli kesimlerin benimsedikleri milletler hiyerarÅŸisini yansıtıyordu. Almanya, Avusturya-Macaristan İmparatorluÄŸu’na göre çok az toprak kaybetti. Avrupa’nın dışındaki sömürge toprakları söz konusu olduÄŸunda, hiçbir türden kendi kaderini tayin hakkı düşüncesi yoktu. Bunlar, Milletler Cemiyeti’nin vekaleti altında, kaybeden sömürgeci güçlerden kazanan sömürgeci güçlere devredildiler. Kendi kaderini tayin hakkının tek uygulaması, etnik temelli birkaç devlete bölünen Avusturya-Macaristan İmparatorluÄŸu idi.
Filistin’i bir Yahudi Anayurdu ilan eden ve Avusturya-Macaristan İmparatorluÄŸu’nu parçalayan Balfour Bildirisi muhtamelen aynı güdüye sahipti. Zulme uÄŸrayan Yahudilerin İngiltere’den sığınma istemeleri olasılığı muhtamelen bazı İngilizleri dehÅŸete düşürmüştü. Arka bahçem yerine, iyisi mi Filistin olsun. Belki Wilson da hemen hemen aynı güdüye sahipti. Muhtamelen BirleÅŸik Devletler’de daha fazla Slav, Macar veya Yahudi görmeye can atmıyordu. Muhtamelen Wilson şöyle düşünüyordu: “Tüm radikalleri sınır dışı etmedik mi? Onlar, Amerikanın meÅŸru çıkarları doÄŸrultusunda kullanılan Amerikan gücünü eleÅŸtirmiyorlar mıydı? Ekonomik sistemi sorgulamıyorlar mıydı? Bizim yaÅŸa tarzımızı tehdit edip, dayanışmamızı bozmuyorlar mıydı? Avusturya-Macaristan İmparatorluÄŸu’nun melezleri açısından, kendi kaderini tayin hakkı onların daha ziyade orada kalmak isteyecekleri anlamına gelmiyor mu? Biz de arada sırada ortaya çıkan Debs’lerle baÅŸa çıkabiliriz.” Belki de, Avusturya-Macaristan İmparatorluÄŸu’nun milliyetçiliklerini KaybedilmiÅŸ Konfederasyon Davası ile iÅŸ tutuyordu. Belki de bunu aÅŸağı halkların üstün halklardan ayrılması ÅŸeklinde deÄŸerlendiriyordu. Onun idealizmi muhtamelen önyargılarıyla örtüşüyordu.
Demokrasi hizmeti sunulmadı. Çekoslovakya hariç olmak üzere, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu topraklarından doğan uluslar, artı Balkan devletlerinin tümü, iki Dünya Savaşı arasında belli derecelerde Faşistti.
II. Dünya Savaşı’nın ardından, BirleÅŸmiÅŸ Milletler kendi kaderini tayin hakkını yeniden gündeme getirdi. BirleÅŸmiÅŸ Milletler tarafından ilan edilen Ekonomik, Toplumsal ve Kültürel Haklara Dair Uluslararası SözleÅŸme’nin 1. Maddesinin I. Kısmının ilk cümlesi şöyleydi: “Tüm halkların kendi kaderini tayin hakkı vardır.” Kendi kaderini tayin hakkı BirleÅŸmiÅŸ Milletler’in herhangi bir dokümanında açıkça tanımlanmadığına göre, kendi kaderini tayin hakkının uygulandığı ÅŸekliyle tanımlanması gerekir. Açıkçası, muhtamelen üye devletler arasındaki olası bir çatışmadan kaçınmak için açıkça tanımlanmamıştı. Kendi kaderini tayin hakkının ÅŸiddet potansiyelini arttırdığı söylenebilir; bu, bir ulus-devletin üzerine inÅŸa edilebileceÄŸi en kötü temeldir, ve BirleÅŸmiÅŸ Milletler tarafından belirtilen diÄŸer haklarla çeliÅŸmektedir.
Kendi kaderini tayin hakkı, yönetenlerin yönetilen insanlar arasından çıkmasını güvence altına alır. İnsan özgürlüğünü güvence altına almaz, bireysel hakları güvence altına almaz, ve insan saygınlığını güvence altına almaz. Yeni siyasi formülasyonun bir tiranlık haline gelmesi durumunda, tiranın dışardan birisi olmayacağını da güvence altına almaz. İdi Amin yönetimi altında, Uganda tam bir kendi kaderini tayin hakkına sahipti.
İnsanoÄŸulları genelde, toplum tarafından diÄŸer insanoÄŸullarını incitmemek üzere ÅŸartlandırılmıştır. Åžartlandırma ile oluÅŸturulan engeller, diÄŸer insanların aÅŸağı türden insanoÄŸulları {untermensch} oldukları düşünülmeye baÅŸlanınca zayıflar. Pan-Slavizm Slavları diÄŸer insanların üstüne koyar; Treitschke Alman ahlakı ve halkı {volk} üstüne, eski Batı Afrika’daki Fransız kolonilerindeki siyah entelektüeller zencilik üstüne yazmışlardı. Genel olarak, önerilen kendi kaderini tayin hakları, insanları kendi etnisitelerinden olmayan diÄŸer gruplardan ayıran bir etnik birlik temeli üzerindedir. Bir milleti diÄŸer millettin üstüne yerleÅŸtiren Milliyetçilik, etnisite ile biraraya gelerek etnik üstünlük kavramlarını öne çıkarır ve ÅŸiddeti cesaretlendirir.
Etnik çatışmalara yönelik bu “çözüm”ün sonuçları sorunludur. Kendi kaderini tayin hakkının ÅŸiddet potansiyelini artırmasının bir baÅŸka yolu da, nedenlere iliÅŸkin hiçbir ÅŸey yapmaksızın çatışmanın çözümünün ertelenmesidir. Ortada bir çatışma olmadıkça kendi kaderini tayin hakkı için herhangi bir yönelim de olmayacaktır. Evlilikle ilgili zorluklar karşısında, boÅŸanma genellikle en son çare olarak görülür; ancak boÅŸanmış bireyler fiziksel olarak kendilerini eski eÅŸlerinden ayırabilirler. Kendi kaderini tayin hakkı yoluyla büyük devletlerin küçük devletlere ayrışması, birbirlerine karşıt insanları siyasi olarak ayrı ancak fiziksel olarak bitiÅŸik bırakarak savaÅŸ ortamı yaratabilir. Yugoslavya bunun bir örneÄŸidir. Bir diÄŸeri ise Hindistan’ın Hindistan ve Pakistan olarak bölünmesidir. Pakistan bir İslam devletidir. Bu nedenle, Pakistan, Müslüman çoÄŸunluÄŸa sahip olan KeÅŸmir’i içine almalıdır. Hindistan çokkültürlü bir devlettir. Bu nedenle, Müslüman çoÄŸunluÄŸun tam yurttaÅŸlık haklarına sahip olduÄŸunu KeÅŸmir’i elinde tutmalıdır; eÄŸer KeÅŸmir Pakistan’ın bir parçası olursa, KeÅŸmirli Hindular ya İslami yasa altında yaÅŸamak zorunda kalacaklardır, veyahut göçe zorlanacaklardır. KeÅŸmir’in kendi kaderini tayin hakkı bu çatışmayı kızıştırmıştır. Hindistan ve Pakistan KeÅŸmir için savaÅŸa tutuÅŸmuÅŸlardır.
Yugoslav çatışması, 1991′de Yugoslavya’dan gelen haberlerden takip edilebilir. Sınırların çizilmesinin güçlüğü, Yugoslavya’daki Hırvatistan’ın Sırp bölgesindeki bir Hırvat köyü örneÄŸinden izlenebilir. Bir haberde, Hırvatistan’ın içerisindeki bir Sırp bölgesi olan Krajina’daki 1500 kiÅŸilik bir Hırvat köyü olan Kijevo’da yaÅŸayan bir Hırvat kadını, Elizabeta Erzegovac’ın hikayesinden bahsediliyordu. Kulak aÄŸrısı ve yüksek ateÅŸ nedeniyle hasta olan çocuÄŸunu tedavi için kliniÄŸe götürmek istiyordu. Yoldaki barikatta Sırplar tarafından geri gönderilmiÅŸti. Sırplar, Hırvatistan’dan ayrılacaklarını umarak referendumda oy kullanmışlardı. Kijevo haftalar boyunca ablukaya alınmış, iki hafta boyunca ne elektrik ne de su verilmiÅŸti. Ayrı yaÅŸamayı arzuluyorlardı, ancak birlikte yaÅŸamaya mahkumdular.
GeçmiÅŸ yüzelli yıl boyunca, bu zamanın büyük bir kısmında demokratik kalabilen birkaç tane Avrupa ülkesi vardı: BirleÅŸik Krallık, İsviçre ve Hollanda. BirleÅŸik Krallığın dış hatları onu çevreleyen okyanus tarafından belirlenmiÅŸtir, ve tamamen farklı etnik unsurlar bu dış hatlar içerisinde bir ulus oluÅŸturmuÅŸlardır. İsviçre, 1847′deki Sonderbond savaşından bu yana barışçı demokratik bir devlettir. İsviçrelilerin çoÄŸu iki dinden, üç etnik gruptan ve dört dilden olan insanlardır. Hollandalılar ise esasen kuzeydeki Protestanlardan ve güneydeki Katoliklerden oluÅŸurlar, ve Felemenkçeyi bir azınlık konuÅŸmaktadır. Arka planın bu çeÅŸitliliÄŸinden ulus-devletler yaratma çabası, görüşlerdeki farklılıklara saygı gösterilmesini teÅŸvik etmiÅŸ, ve demokrasiyi geliÅŸtirmiÅŸtir. CoÄŸrafya, paylaşılan ekonomik çıkarlar veya sırf rastlantılar, kendi kaderini tayin hakkının temeli olan etnik veya dile dayalı birliklerden çok daha adil sistemler üretebilir gibi gözüküyor.
Kendi kaderini tayin hakkı ile ilgili diğer bir sorun, insanların genellikle tek bir etnik birliğe sahip olmamalarıdır. Araplar yalnızca Arap değildirler, Hristiyan veya Müslüman olabilirler. Eğer Hristiyan iseler, Maruni veya Ortodoks olabilirler. Eğer Müslüman iseler, Sünni veya Şii olabilirler. Eğer Şii iseler, Iraklı veya İranlı olabilirler. Eğer Arap toplumu bağlamında etnik bir birliği düşünüyorsak, o halde hangi grupların hangi etnik birliğinden bahsedildiği sorulmalıdır. Yahudiler yalnızca Yahudi değildirler, dindar veya laik olabilirler. Dindar iseler, Ortodoks, Muhafazakar veya Reforme Edilmiş olabilirler. Eğer Ortodoks iseler, İspanyol Yahudisi veya Slav Yahudisi olabilirler. Eğer Slav Yahudisi iseler, Chasidim veya Mitnagim olabilerler, vesaire. Hangi etnik sınıflandırma düşünülmektedir?
İnsanlar bazen farklı etnisitelerden olan insanlara aşık olabilir ve Nazilerin mischilings dediklerine neden olabilirler. Tabii ki, bunlar etnik ariliÄŸi korumak için ortadan kaldırılabilirler. İnsanlar arasına siyasi sınırlar çizilemez, ancak ayrılmayı istemeyen insanları birbirlerinden ayırarak trajediler yaratılabilir. Güney Afrika Parlamentosu, 17 Haziran 1991′de, Güney Afrikalıları ırk temelinde bölen Nüfus Kayıt Kanununu iptal etti. 1959′da Güney Afrikalı taksi şöförlerine yalnızca kendi ırklarından olanları taşıma emri verilmiÅŸti. Beyaz olmayan bir taksi şöförü, her ikisi de beyaz olarak sınıflandırılan karısını ve annesini taşımasının engellendiÄŸini söylüyordu. Güney Afrika’da Irk Sınıflandırma Heyeti kuruldu. En çabuk denetime imkan veren tırnak çevresindeki etler inceleniyordu. Bir kiÅŸi göz kapağı testine güveniyordu. EÄŸer alt göz kapağı pürüzsüz ve birörnekse, o kiÅŸi Beyazdı. Mandela, eski muhalifleriyle birleÅŸerek tek bir ülke yarattı ve yukarıdaki saçmalığa bir son verdi.
İsrail devleti, Yahudi insanlar için kendi kaderini tayin hakkı, ve yüreklerindeki ikibin yıllık Sion’a geri dönme arzusunun sonuçlanması demektir. Filistinlilere ne hissettiklerini sorun. Tarihi anayurt, özgür bir halk ve eziyet gören Yahudilerin mültecisi için bir mekan olmuÅŸtu. Etiyopyalı Falashalar en son mültecilerdir.
Çeviri: Anarşist Bakış
Kaynak: “Anarchism and National Liberation”, Visions of Freedom.
Cevap Yaz