Anarşizm Bir Teori Değil, Doğal Bir Olaydır
filed in AnarÅŸizm on Eki.29, 2009
Abel Paz ile Söyleşi
Emilio J. GarcÃa Wiedemann.tarafından yapılmış ve CNT gazetesinin Nisan 1995 tarihli 177-178. sayısında yayımlanmış olan bu röportajın Türkçesi Apolitika dergisinin Mayıs 1996 tarihli 4. Sayısından alınmıştır.
“El anarquismo no es una teoria, es un hecho natural“.
Bugün, Abel Paz olarak tanınan Diego Camacho ile bir röportaj yapıyoruz. O hemen hemen doÄŸumundan bu yana anarÅŸizm dünyası ve bu birliÄŸin içindedir. Sefil hayatı oldukça erken tanıyan Abel Paz’ın isyankâr yaradılışı da bu zamanlarda ÅŸekillendi. O, bu mücadelenin içinde olan herkesin böyle bir çevrede doÄŸmuÅŸ olması gerektiÄŸini söylüyor. Durruti ile ilgili olarak yazdığı “Halk Silahlanınca” adlı kitabı yediden fazla dile çevrilmiÅŸtir. DiÄŸer kitapları; Duvarın Yanıbaşında, Sisin Ortasında, İncir AÄŸaçlarının Arasında yüzyılın çoÄŸunun canlı ÅŸahitleridir.
E.G: Abel Paz mı, Diego Camacho mu?
A.P: Tüm dünya beni Abel Paz olarak tanıdı. Bu ad CNT’de ve Soli’de gazetecilik yaptığım zamanlarda yazdığım yazılarda, kısaca tüm yayınlarımızda kullandığım takma bir ad. Bu yüzden bu takma adı kullanmaya devam ediyorum.
12 AÄŸustos 1921′de, oldukça kritik bir dönemde, Fas’la topluca savaÅŸ münazarasının yapıldığı, Annual dağı katliamının olduÄŸu bir dönemde dünyaya geldim. Bu arada hayatımdan küçük bir hikaye anlatmak istiyorum. Ben doÄŸduÄŸum zaman babam anneme, beni nüfus kütüğüne erkek olarak deÄŸil kız olarak kaydettireceÄŸini söylemiÅŸ. Annem ÅŸaşırıp neden böyle yapacağını sorunca babam “oÄŸlumun krala hizmet etmesini istemiyorum” diye cevap vermiÅŸ. Bu, üç ya da dört yıl babam anneme “hayır, onu bir kız gibi görme, ona bir kız gibi davranma, çünkü seni kandırdım, onu bir erkek olarak yazdırdım” diyene kadar devam etmiÅŸ. Bu küçük hikâye önemlidir, çünkü sadece çingeneler kullanmamıştır bu yöntemi; özgürlükçülerin aÅŸağı yukarı yarısı da bu yöntemi kullanmıştır, çünkü Diyaz del Moral’ın da dediÄŸi gibi zamanında, ÅŸimdiki sosyalizmle hiçbir ilgisi olmayan içgüdüsel sosyalizm vardı. Dünyaya sosyalizm nosyonlarıyla sosyalist olarak gelinirdi ve halk gerçek bir sınıf oluÅŸturmadan sınıf bilinci edinirdi. Fakat toplum basit bir ÅŸekilde zenginler ve fakirler olarak ikiye ayrıldı ve bizler fakirler olarak zenginlerin karşısında olmalı ve onlarla mücadele etmeliydik. Bu, kendi sınıflarında kimyasal olarak saf olan sınıfların savaşıydı ve halk içgüdüsel olarak böyle tepki gösteriyordu.
E.G: Sosyal eÅŸitsizliÄŸe deÄŸindiniz. Siz 1921′de Almeria’da dünyaya geldiniz. O dönemde Endülüs’de durum oldukça ürkütücü olmalı.
A.P: Daha önce de söylediğim gibi zengin-fakir sınıf ayrımı oldukça belirgindi. Bu sınıfların ortasında başka bir sınıf yoktu.
Gerçi ÅŸimdi de bir orta sınıf yok. Orta sınıfın mevcudiyeti yanlıştır. Fransa, sınıf bilincinin mümkün olduÄŸunu anlamak için baÅŸlangıç noktası olarak kabul edilebilecek bir tarihe sahiptir. Çünkü Fransa’da saÄŸlanan ÅŸartlar hiçbir ülkede saÄŸlanamadı. Orta sınıf, sınıfı oluÅŸturan bireylerin kesin sınıf bilincine sahip olma gerekliliÄŸinin dışında, ekonomik açıdan eczane, gıda pazarı ya da büfe sahibi olması gerektiÄŸini söylemek istemiyor. Åžimdi Fransa’da da kaybolmuÅŸtur bu. O zamanlar orta sınıfın sahip olduÄŸu, saÄŸ ve sol arasında denge olan radikal sosyalistler ortadan kalktı. Åžimdi, orta sınıfın sahip olduÄŸu yeri, yani tecnocracia’yı, politik deÄŸil de ekonomik bir orta sınıf olan profesörler ve entellektüeller ellerinde tutmaktadırlar.
O dönemde İspanya’da geçen küçük bir hikâyemiz var; İspanya’nın yabancısı olan biri Unamuno’ ya sorar “evet ama İspanya’da zenginler ve fakirlerin dışında bir sınıf yok; orta sınıf nerede?” ve Unamuno cevap verir “evet yok; öyle bir ÅŸey yok”.
E.G: CNT’ye ne zaman girdiniz?
A.P: CNT’ye 13 yaşındayken girdim. Almeria’da Genç Özgürlükçülere baÄŸlıydım. 7 yaşındayken bir köylü grevi olduÄŸunu hatırlıyorum. Babam bu tür hareketlerde aktif bir militan olmamasına raÄŸmen, bu harekete fiilen katılmıştı. Ve bir gün bir grup arkadaÅŸtan oluÅŸan gizli bir birlik kurmuÅŸlardı. Babam bana “dinle, kapının eÅŸiÄŸine otur ve iyi giyimli, ÅŸapkalı adamlardan oluÅŸan bir topluluÄŸun geldiÄŸini görürsen bize haber ver”dedi. “Polis mi?” diye sordum. “Evet” dedi. Ben zaten biliyordum. Bizim kuÅŸağımızın oyuncakları yoktu, çikolata da yiyemiyorduk. DoÄŸuÅŸtan farklı bir sınıfa aittik.
E.G: 13 yaşında oldukça güçlü bir bilince sahip olan ve Özgürlükçü Gençlik gibi bir grupta yer alan küçük bir çocuğun aklından neler geçiyordu?
A.P: Pratik hayatın doğru yolunda olduğunu düşünüyordu. Fakat bu yol isyana varabilir. Anarşizmin bir teori olduğunu düşünen çok fazla insan var. Anarşizmin teoriyle bir ilgisi yoktur. Anarşizm doğal bir olaydır. Halkın içinde doğal bir olay olarak ortaya çıkar. Prensibi isyandır. Bazıları yorum yapmak ve ders vermek için anarşist olur. Bu insanları katiyen küçümsemiyorum. Bizler doğal olarak hangi örgütte yer alabilirdik. Ailemizin ve arkadaşlarımızın katıldığı örgütte.
Mantıklı olurdu. Siz bunu istemiyorsanız; ideali cisimleştiren fikirleri ve teorileri geniş bir şekilde tanıyan bir özgürlükçü olduğunuz söylenemez. İsyan hayat okulunda, mücadele okulunda karşı karşıya olduğunuz insanlardan öğrenilir.
E.G: Yani sizin en iyi olarak kabul ettiğiniz okul, insanları, olayları, nesneleri vb. tanımayı, ayırt etmeyi yavaş yavaş öğreten okuldur.
A.P: Hayat en iyi okuldur, fakat bu elbette hayatı nasıl yaÅŸadığınıza baÄŸlıdır. Siz örneÄŸin 5 yada 6 yaşındayken anneniz sabah sekizde “hadi oyun oynamaya git” diyor, ve siz daha büyüksünüz ya da daha küçüksünüz. Fakat daha büyük olan sürü yayar, sizse gün ortasına kadar yatarsınız, ÅŸurada burada dolaşırsınız, kertenkelelerle, yılanlarla oynarsınız. Elbette önce korku verir bu size fakat giderek alışırsınız. Öğleyin ıslık çalarak eve girersiniz ekmek kırıntısı ve mısır yersiniz.
BaÄŸbozumu zamanı yarısı bozuk üzümler temizlenerek satılırdı. Çünkü Almeria’daki üzümler ÅŸarap üzümü deÄŸil, gemilere yüklenecek olan yük üzümleriydi. İngiltere, Fransa ve İtalya ile baÄŸlantılar kurulur ve üzümler bu ülkelere ihraç edilirdi. Fakat üzümler, fıçılara doldurulmadan önce temizlenirdi. Tüm kalıntılar, üzüm taneleri ve çekirdekleri istif edilir ve 11-12.5 kiloluk ölçü birimiyle satılırdı. Siz oraya giderdiniz ve çeyrek pesetaya size bir yığın üzüm verirlerdi, böylece üzümlü ekmek yerdiniz. EÄŸer baÅŸka bir dönemde olsaydınız, çok az bir para karşılığı ya da hiç para ödemeden incirli ekmek yeme ÅŸansınız olurdu.
Paramız yoktu, çünkü babam hasata giderdi ve gündelik ücretler arada sırada yükselse de genellikle düşüktü. Cumhuriyetin ilk iki yılı arazilerdeki gündelik ücretler yükseldi fakat iki yıl süren melankolik dönem, 1933-35 arasında gündelik ücretler 3-4 pesetaya kadar düştü. Günlük iÅŸ süresi resmi olarak 8 iÅŸ saatiydi, fakat aslında bu süre gün doÄŸumundan gün batımına kadar uzuyordu; hatta bu süre çok daha uzun olabiliyordu. “Sigar” denilen yaprak sigarasını almak pahalıya maloluyordu, greve ve kana maloluyordu. Sabah 10′da iÅŸverenin bize tanıdığı çeyrek saatlik süreyi sardığımız sigaraları içerek geçiriyorduk. Daha sonraki çabalamalar bize verilen soÄŸuk çorba içindi. Üzerinde iki parça ekmek olan bol tuzlu ve sirkeli bir çorbaydı ama serinleticiydi ve çeyrek saat daha kaygısızca dinlenmemizi saÄŸlardı. Her ne kadar bunu açıkça dile getirmeseler de tüm bunların greve ve kana mal olduÄŸu inkâr edilemez.
Halk tarihini unuttu, öncelikle büyük bir öneme sahip olan yazılı tarihini unuttu. Bizler yazılı tarihten önce sözlü tarihi tanıdık. Kış gecelerinin kapının altından sızan ışığında tarihten bahsederdik. Anlatılan hikâyeler genellikle eşkiyalarla ilgili olurdu. Bize göre onlar eşkiya değil, adaletin savunucularıydılar. Küçük çocuklara göre ise etkileyiciydiler. Hikâyeler büyüklerin bildiklerine bağlı olarak dallanıp budaklanırdı ya da kısa olurdu. Bu hikâyeler genellikle fakirlerden taraf olurdu. Zengin-fakir kavramı hep vardı. Büyükler, anlatılan hikâyeler hakkında açıklamalarda bulunup yorum yaparlardı. Ben büyüklerimin hemen hepsini tanıdım.
Masada oturmuş yemek yerken bazı tartışmalarımız olurdu, çünkü çocukların büyüklerinden farklı düşünmeleri doğal bir olaydı. Biz masada oturup yemek yerken farklı nesiller biraraya gelirdik; büyükanne, büyükbaba, teyzeler, amcalar, kuzenler, akrabalar, annem, babam, herkesin düşüncesi farklıydı. Farklı nesiller birarada yaşarlardı ve bu çok doğaldı, herhangi bir ayrım sözkonusu değildi. Masada her konudan konuşulurdu, şüphesiz belli bir hürmet çerçevesinde. Öncelik büyükbabaya aitti, büyükbaba boş şeylerden bile bahsetse onu dinlerdik çünkü o deneyimin sesiydi. Büyükbabadan sonra söz sırası büyükanneye daha sonra babaya ve anneye gelirdi ve söz sırası ardarda belli bir hiyerarşi çerçevesinde diğerlerine gelirdi. Bu hiyerarşi korkudan değil saygı ve sevgiden ileri gelirdi.
14 yaşıma geldiÄŸimde artık tecrübe kazanmam gerektiÄŸini düşündüm ve evden ayrıldım. Zaten çalışıyordum, gerçi az kazanıyordum fakat kazandığımla geçinebilecek durumdaydım. Hayatımı kurmam gerektiÄŸini düşünüyordum. Evle herhangi bir problemim yoktu. Ateneo’da Özgürlükçü Gençlik’teyken ya da herhangi bir yere gittiÄŸimde eve gece yarısı gelirdim. Beni hiçbir ÅŸekilde kısıtlamadılar. Fakat ben evden ayrılmak istiyordum. Bunu anne ve babama direkt olarak söyledim.
Onlara arkadaÅŸlarımın evine gideceÄŸimi söyledim. “Evet ama neden? Burada iyi deÄŸilmisin?” diye sordular. Ve ondan sonra eve dönmedim, sadece onları ziyaret amacıyla gittim. Annemin ya da babamın kötü olduÄŸunu, onlarla birlikte yaÅŸamak istemediÄŸim için evden ayrılmak istediÄŸimi söylemiyorum, tam aksine onlarla birlikte gayet iyiydim. Fakat bu bir geçiÅŸti ve atmam gerektiÄŸini düşündüğüm bir adımdı.
Günümüzde kimileri evden ayrılıyorlar fakat bunu neden yaptıklarını bilmiyorum. Neden olarak babalarının burjuva olmasını gösteriyorlar. Bu da farklı bir olay ve anlaşılması hayli zor çünkü bu zihniyetle ilgili bir problem, yaşam düzeniyle, toplumla ilgili bir problem. Tüm sorular cevapsız kalıyor ya da yarım yamalak cevaplanıyor. Sistem bu.
E.G: Okumayı ne zaman öğrendiniz?
A.P: Okumayı hemen hemen kendi kendime öğrendim diyebilirim. Neden bilmiyorum ama annem en çok benimle ilgilenirdi. 5 kardeÅŸtik bununla birlikte annem tarafından korunan her zaman ben oldum. Almeria’nın biraz dışında yaşıyorduk. Ovaya doÄŸru “u” ÅŸeklinde yerleÅŸtirilmiÅŸ 3 ev vardı. Önünde deniz ve meyve bahçeleri olan bir alana kurulmuÅŸtu. Tıpkı babası gibi büyükbabamda döneminin federal cumhuriyetçilerinden biriydi, bu yüzden ailemin tüm fertleri okuma yazma bilirdi. Annem dışında. O sürekli ev iÅŸleriyle uÄŸraşırdı. “Sepetçi” denilen çingeneler evimizin yakınına gelip yeÅŸil sazları yontarak sepet örerlerdi, ve daha sonra ördükleri sepetleri satmak için Almeria’ya giderlerdi. Giderken çocuklarını bırakırlardı ve bizler onlarla oynardık. Onlarla kuzen olduÄŸumuzu söylerdik. Çingeneler ve annem ya da babam arasında herhangi bir problem yoktu. Sepetlerini satmak için gittikleri Almeria’dan döndüklerinde, annem yemeÄŸi hazırlamış olurdu ve hep birlikte yemek yerdik. Ertesi hafta yine gelirlerdi. Onlarla oldukça yakın iliÅŸkiler içindeydik. Fakat günümüzde bu gibi iliÅŸkilere pek rastlanmıyor. Åžimdi çingenelere karşı bir ırkçılık söz konusu. Bir gün bir çingene kız bizim eve geldi. 3 ya da 4 yaÅŸlarındaydı. Ters çevirdiÄŸim sandalyeye oturmuÅŸ annemle çene çalıyordum. Çingene kız beni öyle görünce anneme “oÄŸlun yuvarlak masa toplantısı yapanlara benziyor” dedi. “Yuvarlak masa toplantısı” sözü ile parlamentodan, hükümetten bahsetmek istemiÅŸti. Bu, annemi bayağı etkilemiÅŸti, beni Tomiza Amca denilen bir adamcağızın okuluna götürdü. Orada, sıralar, karatahta, bir masa ve öğretmen Tomiza Amca vardı.
Öğretmen, çevik ve süratli hareketlerle oradan oraya koÅŸtururdu. Hasır sazlarını parçalayarak hasırdan ipler yapar, dallardan örülmüş çitleri baÄŸlamak için kullanılan ince halatlar örerdi. Orada okuma öğrenmek için ayda çeyrek peseta ödemek gerekirdi. Tomiza Amcanın ıslak gözlerini, pislikten parlayan siyah ceketini hâlâ çok iyi hatırlıyorum. Yalnız yaÅŸardı, 35-40 yaÅŸlarındaydı fakat çok yıpranmış ve çökmüştü. Annem beni oraya götürdüğünde ona “Tomiza Amca sana oÄŸlumu getirdim, bakalım ona okuma yazmayı öğretebilecek misin?” dedi. Annem ona aylık ücreti ödedi ve bana “sen burada kal” dedi. Orada kaldım. Orada bir baÅŸka çocuk daha vardı. Tomiza Amca sazlardan hasır ip örüyordu. Yarım saat kadar orada öylece durdum. Tomiza amca başını bile kaldırmaksızın hasır örmeye devam etti. Sonra yanımdaki çocuÄŸa “bu nedir?” diye sordum. Öğretmen sessizliÄŸi bozduÄŸum için bana bir deÄŸnek attı; deÄŸnek çok yakınımdan geçti. Ben de Tomiza Amca’ya mürekkep hokkasını fırlattım ve koÅŸarak oradan uzaklaÅŸtım. Eve varınca tüm olan biteni anneme anlattım. Annem oraya gitti ve ödediÄŸimiz parayı geri aldı. Okuma yazmayı ilk öğrenme giriÅŸimim de böylece sonuçlanmış oldu. Aradan 2-3 yıl geçti evimize yürüyerek 10 dakika uzaklıkta iki deÄŸirmen vardı; orada odun ve çıra satan 70 yaÅŸlarında bir kadın yaşıyordu. Annem bazen beni oraya odun almaya gönderirdi. YaÅŸlı kadın bir gün bana neden okula gitmediÄŸimi sordu. Ona, annemin beni zenginlerin okuluna gönderecek kadar parası olmadığını söyledim. Onun dışında bir de Tomiza Amca’nın okulunun olduÄŸunu söyledim ve Tomiza Amca’yla ilgili hikâyemi anlattım. Bir kahkaha attı ve bana “evet ama okuma yazmayı öğrenmek istersin deÄŸil mi?” diye sordu. “Elbette isterim” dedim, bana okuma yazmayı öğreteceÄŸini söyledi. Oraya her gidiÅŸimde bana harfleri gösterecek ben de evde onun bana öğrettiklerini çalışacaktım. Ve derslere baÅŸladık. Bana verdiÄŸi küçük kitapçığı kullanıyorduk. Fakat bana okuma yazmayı bedava öğretmiyordu. Ona her hafta 6 centimo vermem gerekiyordu. Tabii ki 6 centimo benim için oldukça fazla bir miktardı ve bunu annemden alabilmek için türlü bahaneler uyduruyordum. Daha sonra kelimeleri birleÅŸtirmeye, telaffuz etmeye ve ezberlemeye baÅŸladım. Sadece yaÅŸlı kadının bana verdiÄŸi kitaptakileri deÄŸil, gazetedeki yazıları ve gördüğüm her yerdeki yazıları okumaya çalıştım, fakat anneme hiçbir ÅŸey belli etmedim. Ondan neden gizlediÄŸimi kendi kendime sordum fakat cevabını bulamadım. Aslında annem öğrenme çabalarımı bilse bundan büyük memnuniyet duyardı. Evin arka avlusunda okuma alıştırmaları yapıyordum. Öğretmenim eÄŸer yüksek sesle okursam daha iyi öğreneceÄŸimi ve öğrendiklerimi aklımda daha kolay tutabileceÄŸimi söylüyordu. Arka avludaki aÄŸaçların gölgesinde okuyacağım kâğıtları yapıştırıyordum. Bir gün annem avluya geldi ve sesimi duydu. Benim kâğıtları okuduÄŸumu görünce orada kalakaldı. Nihayet “ama sen okuyorsun” diyebildi; “evet” dedim. Bana okumayı kimin öğrettiÄŸini sordu, ne cevap vereceÄŸimi bilemediÄŸim için telaÅŸlandım. Çünkü annemden para isterken ona yalan söylemiÅŸtim. Bunun yanlış bir ÅŸey olduÄŸunun farkındaydım. Bizler yalana pek alışık deÄŸildik. “Neden bana söylemedin? Benden 6 centimo isterken neden o aptal yalanları söyledin” diye sordu ve “ben sana o parayı hiç düşünmeden verirdim” diye ekledi. Beni kucakladı, öptü hatta ona bir ÅŸeyler okumamı istedi. Beni okurken görünce gözleri yaÅŸlarla doldu. Artık yaÅŸlı kadının yanına giderken acele etmeme gerek yoktu, orada istediÄŸim kadar kalabilirdim. Bu, 1929 yılında Barselona’ya gidene kadar devam etti. İşin ilginç yanı öğretmenim Franko karşıtlarının kurduÄŸu Serbest EÄŸitim Enstitüsü’nün özgür bireylerinden biri olmalıydı. Çünkü oldukça ileri görüşlü bir öğretmendi. Normal bir okul öğretmeni gibi deÄŸildi. Bununla birlikte bana Salmeron’dan bahsediyordu. Onunla vedalaÅŸmaya gittiÄŸimde Barselona’ya gidiyor olmama çok sevindiÄŸini söyledi. Çünkü orası büyük bir ÅŸehirdi ve orada iyi bir okula gidebilirdim. Bana bir hediye vereceÄŸini söyledi. Elinde tuttuÄŸu sigara kutusunun kılıfını çıkardı. Kutunun içinde bir dizi 6 centimoluk bozuk para vardı. Bunlar benim ona verdiÄŸim paralardı. “Sana iyi bir kitap almak için saklamıştım paralarını. Sen Barselona’ya gittiÄŸine göre orada buradakilerden daha iyi kitaplar bulabilirsin. Bu parayı sana iyi bir kitap alması için amcana ya da büyükbabana ver” dedi. Bu iyi kadınla ilgili hatırladığım bir detaydı bu. O benim en iyi öğretmenimdi. Ondan okuma yazmayı öğrendim; böylece 11 yaşında rasyonalist okula girdiÄŸimde okumayı, toplama-çıkarma vb. yapmayı biliyordum.
E.G: Barselona’daydınız ve 13 yaşında CNT’ye girdiniz. Çalışmaya nerede baÅŸladınız?
A.P: Bir tekstil fabrikasında. O zamanlar okumayı biliyordum ve rasyonalist okulda iki yıllık bir geçmiÅŸim vardı. Bu nedenle aÅŸağı yukarı küçük bir kültür birikimine sahiptim ve temelde pek problemim olduÄŸu söylenemezdi. Amcalarımdan biri bir tekstil fabrikasındaydı ve benim fabrikaya girmeme önayak oldu. Önce deneme aÅŸamasından geçtim. İlk iÅŸim büro hizmetlilerine çıraklık yapmak oldu. Daha sonra fabrika içinde hizmete baÅŸladım, oradaki iÅŸim sipariÅŸleri hazırlamaktı. Tuhafiyeler için çalışıyorduk. Paketleme yapıp faturaları hazırlıyorduk. Orada Joaquin adında benden biraz büyük bir delikanlı vardı. O da Genç Özgürlükçüler’e baÄŸlıydı ve bizim yayınlarımızı okuyordu. Onunla aramızda bir dostluk baÅŸladı. Tüm bunlar 1936 yılının baÅŸlarındaydı. Mart ya da Nisan ayında oradaki gözüpek ve oldukça aktif bir kızla ilgimiz oldu. O ve 30 işçiyle bir sendika kurduk. Fabrikada geçirdiÄŸimiz süre içinde delege olarak ilk militan çalışmamdı bu.
E.G: Ya ilk eyleminiz?
A.P: Bu bir eylem değil mi? Bu, tüm eylemlerden daha önemliydi. Propaganda eylemlerini yürüttüm, koşarak bildiriler dağıttım çünkü bu bildiriler yasaya aykırıydı. Sokaklarda gizli propaganda eylemlerini yaydım.
E.G: Peki CNT’nin illegal olduÄŸu dönemde propagandalarınızı nasıl yürütüyordunuz?
A.P: O zamanlar CNT yasaldı. Devrimci bir grev olduğunda sendikalar zaman zaman faaliyetlerini durduruyorlardı. Tüm sendikalar değil de komiteler ve doğal olmayanlar (afectados). Fakat genellikle yasallıkla yasaya aykırılık arasında gidip geliyorduk.
E.G: Yarı legal dönemlerde nasıl çalışıyordunuz?
A.P: 1936′ya kadar CNT ve anarÅŸist hareket, yasaya uygun olmanın sadece resmi bir olay olduÄŸunun bilincindeydi. Fakat savunma durumu açısından sahip olunması gereken ÅŸey ikinci bir saftı. Bu durum tüm baskıları gösteriyordu, baskı çok belirgindi. Katalonya’da olmadığım zamanlarda Endülüs’teydim ve bu baskıların hiçbiri sonuç vermedi. O zamanlar ikili bir organizasyonumuz vardı, yani sendikanın, arkasında hiçbir safa ait deÄŸilmiÅŸ gibi görünen bir kolu vardı. Mahalli komitenin arkasında bir baÅŸkası vardı. Organizasyon ikili çalışıyordu. GizliliÄŸin ortaya çıktığı zamanlar bir oyun gibiydi. Oyundakiler tanınmayan insanlardı ve gizli gazeteler çıkarılıyordu. Sendika kapalı olduÄŸu için bir araya gelemezdiniz. İşlerin yürütülmesi ve hayatın akışını biraz olsun koruyabilmek için bir depoda, meyhanede ya da herhangi bir yerde bir araya gelinirdi.
E.G: O dönemde CNT’de kadının rolü neydi?
A.P: Kadının rolü erkeÄŸinkiyle hemen hemen aynıydı. Kadın iÅŸyerinde erkeklerle birlikte grevlere katılırdı. Onlar fabrikanın delegeleriydiler ve sendikaya baÄŸlıydılar. EÄŸer kadın, bir iÅŸyerinde görevli deÄŸilse yaÅŸantısı farklı olurdu, farklı etkinliklerde yeralırdı. Endülüs’te kadınların katılımı daha azdı, çünkü kadınlar tarla iÅŸleriyle uÄŸraşırlardı. Çalışan genellikle erkek olurdu, kadın evde kalır ve çocuklarla ilgilenirdi. Fakat tekstil ve işçi sendikasının olduÄŸu Barselona’da 70 bin örgüt üyesi vardı ve bu 70 binin yarıdan fazlasını dokumacı kadınlar oluÅŸturuyordu. Orada kadınlar tezgah başında toplumsal mücadeleye katılırlardı. Kadınlar yerel federasyon ve bölgesel komitede yer alırlardı fakat fazla sorumluluk almazlardı. Fakat fabrika delegeleri ve komiteleri de oldukça fazlaydı. Bunun ardından deÄŸiÅŸik problemler geliyordu. Åžu anda da gündemde olan kadının mutlak kurtuluÅŸu ve cinsiyet eÅŸitliÄŸi problemleri. Tam bir eÅŸitlik yoktu fakat eÅŸitliÄŸe doÄŸru bir hareket vardı. Bununla birlikte unutulmaması gereken bir ÅŸey var ki anarÅŸizmin 1931′e kadar olan dönemi ile 1931-36 arası farklı dönemlerdi. 1931-36 arası bize katılanlar şüphesiz devrim yapan gençlerdi. Bu genç topluluk diÄŸerlerinden çok daha fazla bilgiliydi. Problemler farklı yönlerden ele alınıyor, erkek kadın iliÅŸkileri farklı yönlerden ortaya koyuluyordu. Genç Özgürlükçüler ve Ateneolular farklı iliÅŸki koÅŸulları yarattılar. EriÅŸilen kültürel düzey sosyal kültüre yansıyınca hareket bir gereklilik haline geldi. Aslında tam bir gereklilik sayılmazdı. İspanya’nın en iyi seksologlarından biri olan Felix Marti İbañez’in hiçbir ücret talep etmeksizin eÄŸitim amaçlı seksoloji danışma bürosu açmasıyla geniÅŸ bir perspektif ortaya çıkmış oldu. Özgür aÅŸk kavramı yayıldı. Bu, ÅŸu anda anladığınızdan farklı bir ÅŸeydi.
Her Anarşistin Bir Şair Tarafı Vardır
E.G: “Özgür aÅŸk” kavramı neydi?
A.P: 1931′den öncekilerin mi yoksa sonrakilerin mi sahip olduÄŸu kavram?
E.G: 1931-36 arası.
A.P: “Özgür aÅŸk” kavramı sadece bir insanla özgürce bir birliktelik olarak anlaşılmıyordu. Bir erkekle bir kadın kiliseye ya da mahkemeye baÅŸvurmadan birlikte yaÅŸayabiliyordu. Onlar birbirlerine uyum saÄŸladıkları için özgürce birlikte oluyorlardı. Ve birbirlerine uygun olmadıklarını düşünene kadar da bu birliktelik devam ediyordu. AnarÅŸist ve anarko-sendikalist hareketi karakterize eden model önemli sorulardan birini teÅŸkil ediyordu. Birbirinden farklı yerlerde olan teori ve pratiÄŸi birleÅŸtirme denemesiydi bu. ÖrneÄŸin Endülüs’te ilk uluslararası emekçi birliÄŸi sistemi yanlılarından sonraki tartışmalar oldukça zarar verici ve ürkütücüydü. Bahis oyunları, sarhoÅŸluk ve ardından alkolizm. AnarÅŸizm bunu ortadan kaldırdı. Bu çok ÅŸeye maloldu ve uÄŸruna çok mücadele verildi. Öyle ki biri sendikaya gidip arkadaşını ÅŸikayet eder de sarhoÅŸ olduÄŸunu, kumar oynadığını ya da kavga ettiÄŸini söylerse sendikadan ihraç ediliyordu. Bu basit bir kovulma deÄŸildi, birey üzerindeki manevi baskıydı. Çünkü böylece kollektivitenin dışında kalıyordu. Biz gençler 1936′ya kadar dans etmeye ya da meyhaneye gitmiyorduk. Çünkü konuÅŸmadan kâğıt oynamak bize tiksinti veriyordu. Sonunda bunun insan vücudunun olgunlaÅŸmasına bir engel teÅŸkil ettiÄŸini anlamıştık.
Barselona’da yazları mayıstan eylüle kadar danslar olurdu. Fakat cuma, cumartesi, pazar günleri oraya giden olmazdı. Çünkü bizler Genç Özgürlükçüler olarak cuma, cumartesi, pazar günlerini kapsayan geziler düzenliyorduk. Herkes battaniyesini yanında getiriyordu, çünkü uyku tulumu yoktu. Kiraladığımız trenle 40-50 km. katedip Barselona’nın biraz uzağında kamp kuruyor ve doÄŸanın ortasında birlikte yaşıyorduk.
E.G: Orada neler yapıyordunuz?
A.P: Hep birlikte yemek yiyorduk, sohbet ediyorduk, dans ediyorduk, gitar çalıyorduk, özgürce; hiçbir ÅŸeyi örtbas etmeye gerek duymaksızın 3 özgür gün geçiriyorduk. Her konuda tartışmalar yapıyorduk. En güzeli içimizde dini baskı ya da “saat 10 artık geç oldu” diyecek bir anne korkusu yoktu. 12, 13, 14 yaşında kızlar da bizimle üç gün üç gece kalıyorlardı. Anneleri onlar için endiÅŸelenmiyordu. Güven duygusu taşıyorlardı. Çünkü eÄŸer kamptan biri kızlardan biriyle yatar da kız hamile kalırsa, kız anne ve babasına bu durumdan bahsetmiyordu; çocuk büyüyordu ya da kız kürtaj yaptırıyordu. Fakat kız karnındaki ÅŸiÅŸliÄŸi gizlemeye gerek duymuyordu. Çünkü iliÅŸki basitçe cinsel duyguları tatmin amaçlı deÄŸildi. Bu birliktelikte ÅŸiirsellik, tinsellik, deÄŸer ve anlayış kavramları vardı. Gençlerin aÅŸkları birçok yönden platoniktir. Elele gezen hatta öpüşmeyen genç çiftler tanıdım. Onlar öyle mutluydu. Özgürlük yanlısı hareketin ÅŸiirselliÄŸini ÅŸekillendiren gençler 1931′den önceki nesili izleyen tüm riyakârlıkların karşısında yer aldılar ve “özgür aÅŸk”ı ortaya koydular. Fakat farklı bir ÅŸekilde, çünkü onlar daha az deneyimliydiler. Bununla beraber bu insanların önünde ÅŸapkaların çıkarılmasına da tanık oldum. Onlar 1870′li yıllarda savaÅŸmış olan ve 4-5 milyon kiÅŸinin yaÅŸadığı bir kentte iki-üç kiÅŸilik anarÅŸist gruplar oluÅŸturan arkadaÅŸlardı. Propagandalarını orada yürütüyorlardı ve orada mahkemeye baÅŸvurmaksızın kız arkadaÅŸlarıyla birlikte yaşıyorlardı. Çocuklarını da vaftiz ettirmiyorlardı. Çocuklarına rahip ve rahibeleri göstererek “bu amca hırsız, bu teyze fahiÅŸe. Onlar köpek gibi yaşıyorlar” gibi sözler söylüyorlardı. Bir oyun gibiydi bu. Rahip, bu ÅŸekilde bir birlikteliÄŸin uzun süre devam etmeyeceÄŸini söylüyordu. Bu ÅŸekilde birlikte olan arkadaÅŸlarımızın bir çok problemleri oldu, fakat ayrılma düşüncesi hiç akıllarından geçmedi. Problem çözümleniyordu ve ayrılık teÅŸebbüsleri olmuyordu. Aldatmaların üzeri biraz kapatılsa bile çiftler hissettiklerini birbirlerine söylerlerdi. Temel oldukça saÄŸlamdı. Ortada rahibin sözlerinde haklı olduÄŸunu düşündürecek bir olay yoktu. O zamanlar üç dört kiÅŸilik anarÅŸist gruplar kentin aynasıydılar. SarhoÅŸ olmuyor, kumar oynamıyorlardı. Kadın ve erkek evlerinde uyumlu bir beraberlik sürdürüyorlardı. Bir kargaÅŸa anında onlar önde giderken kent halkı onları takip ediyordu. Çünkü onlar kentin hoÅŸgörüsünü ve sevgisini kazanmışlardı. Bu, kazanılmak istenen davanın propaganda düşüncesiydi. Teoriyle pratiÄŸin birleÅŸtirilmesi anarÅŸizmin ÅŸimdiye kadarki kazanımlarında büyük ölçüde etkili olmuÅŸtur. Teori bir taraftan pratik baÅŸka bir taraftan iÅŸlerken bir ilerleme olması beklenemez.
E.G: AnarÅŸistlerin kültürel etkinliklerinden ve o dönemdeki anarko-sendikalistlerden biraz bahseder misiniz? Tiyatro gruplarından, tartışmalardan, Ateneo’lu özgürlükçülerden ve bu gibi konulardan…
A.P: ÇeÅŸitli yayımlarımız vardı; doÄŸacı, vejetaryen, nüdist ve esperantist yayınlar. O zamanlar herkesin iÅŸlediÄŸi bir toprağı vardı. Hiçbirimiz vejetaryen, doÄŸacı ya da nüdist deÄŸildik. Fakat denizde çıplak yüzüyorduk, et sevmiyorduk; sevmiyorduk çünkü et pahalıydı. Bu yüzden yarı vejeteryandık. Ateneo’da dersler geceleri yemekten sonra yapılıyordu. Edebiyat derslerinde bizim kitaplarımızı okutuyorlardı. Genellikle sosyal içerikli romanlar okunuyordu. Dil sınıflarında daha çok Esperanto dilini gösteriyorlardı. Bu dili öğrenirken üç ay bize kâfi geliyordu. Ortak okuma çalışmaları yapılıyordu. Bu oldukça ilgi çekiciydi. Bir kiÅŸi herhangi bir kitaptan yüksek sesle bir bölüm okuyordu ve daha sonra diÄŸerleri bu bölümün yorumunu yapıyorlardı, daha sonra baÅŸka bir bölüm okunuyor ve o bölümün yorumu yapılıyordu; ve bu böylece sürüp gidiyordu. Yüksek sesle okurken çekingenliÄŸinizi de yeniyordunuz. Bu ÅŸekilde de kollektif düşünce de geliÅŸmiÅŸ oluyordu. Bu çalışmalar çok iyi sonuçlar vermiÅŸtir. Resim yapmayla ilgilenenler atölyelerini Ateneo’ya kuruyorlar ve orada sergiler düzenliyorlardı. Ayrıca toprağı iÅŸliyor ve buradan kazandıklarımızı dışarıdan baÅŸka bir arazi almaya yatırıyorduk. Özgürlükçü komünizmin gelmesini beklemeksizin hayatımızı yaşıyorduk. Ateneo’da çeÅŸitli edebiyat konuları ve ekonomi prensipleri ele alınıyordu, fakat bizim bakış açımıza göre, burjuva ekonomisinin yolsuzlukları ve tamamen karşıt temellere dayanan farklı bir tipte ekonomiye sahip olduÄŸu gözönünde bulundurularak. Bu yüzden burjuva ekonomisinden faydalanılamayacağı biliniyordu, çünkü bizim ekonomimiz ihtiyaç ve ortak mülkiyete dayanırken onlarınki kâra ve özel mülkiyete dayanıyordu.
Cevap bekleyen sorulardan bir tanesi de ÅŸiirsellikle ilgili. Lily Litvak’ın da dediÄŸi gibi her anarÅŸistin bir ÅŸair tarafı vardır. Aslında genel kültür ve genel bilgi eksikliÄŸi bilinci vardı ve bu eksiklikler tamamlanmaya çalışılırdı. Bu çalışmalar sohbet ÅŸeklinde deÄŸil, ders ÅŸeklinde ele alınırdı ve bu çalışmalar gece 12 ye 1′e kadar devam ederdi. Pazarları tiyatro eserleri sunabileceÄŸimiz sinemalar ya da salonlar kiralardık. Fakat o zamanlar tiyatrolar bugünkünden farklı olarak sahnelenirdi. İnsanlar çalışıp hayatını kazanmaya uÄŸraşırdı, daha sonra Ateneo’ya gelip prova yapar, dekoru ve kostümleri hazırlarlardı. Her ÅŸeyi onlar yapardı. Halk ücretsiz olarak oyunları izlerdi ya da giriÅŸ için verebileceÄŸi miktarda para verirdi. Bu paralar hapistekilere yarım topluluÄŸuna verilmek üzere toplanırdı. Oyunlarda rol alan hiç kimsenin içinde profesyonel bir oyuncu olma isteÄŸi yoktu, bunun için mücadele etmiyorlardı. Buna raÄŸmen içlerinde çok yetenekli insanlar vardı. ÖrneÄŸin Ateneo’lu emekçilerden Margarita Xirgu’nun Ateneo’ya gelen baÅŸarılı İspanyol ve Katalan aktristler ve ÅŸarkıcılarla bir dizi çalışması oldu. Orada ilk mesleki çalışmalarını yaptılar. Daha sonra profesyonelliÄŸe adım attılar. Fakat kökenleri tiyatroydu, Ateneo’lu özgürlükçülerdi. Koro çalışmalarımız da vardı. O dönemdeki kültürel hayata anarÅŸistler egemendi. Daha da önemlisi Barselona İspanya’nın beyniydi. İlk olarak oldukça güçlü faaliyetleri vardı; ikincisi Fransa’dan gelen büyük çapta düşünce birikimi vardı. Buradaki hareket İspanya’daki entellektüelleri çekiyordu ve orada toplanılıyordu. Katalanlık ya da Katalanca konuÅŸma sorunu yoktu. Åžimdi tüm bunlar güçten düşmüştür. Pazar günleri bazı mahallelerde: San Andrés, San Martin, El Clot, El Poblet, Sants, GracÃa, La Barceloneta’da çeÅŸitli festivaller, tiyatro gösterimleri yer alırdı. Tiyatro eserlerinde daha çok sosyal karakterler iÅŸleniyordu. Fakat senaryo yazacak pek kimse bulamıyorduk. SavaÅŸ sırasında yazarlar nedeniyle büyük zorluklar yaÅŸadık; hemen hepsi burjuva karakterliydiler. Tiyatro ve sinemayı yenilemekte büyük zorluklarla karşılaÅŸtık. Aslında iyi bir yönetmen olan Mateo Santos vardı. Ateneo’da film gösterimi ve film montajı gibi iÅŸlerle ilgileniyordu. Tüm bu etkinliklerin mükemmel oldukları söylenemezdi, fakat yapabileceÄŸimizin en iyisini sergilemeye çalışıyorduk. Etkinliklerimizin içinde Flamenco da vardı. O dönemdeki Flamenco sosyal sözler içeriyordu. Dans gösterilerimiz de vardı. İspanyolluÄŸa düşmeksizin dans gösterimizi sunardık.
Kaynak: Apolitika, Mayıs 1996, Sayı 4 (A-Infos-Tr Haber Ağı).
Cevap Yaz