“Paris Komünü ve Devlet Düşüncesi” (17) Bakunin’in “Kamçılı Germen İmparatorluÄŸu ve Toplumsal Devrim” adlı önemli çalışmasının ikinci bölümüne giriÅŸ yazısıdır. 1871 Paris Komünü, sosyalist hareketin tarihinde bir dönüm noktası, sosyalist teoriye hak ettiÄŸi deÄŸeri kazandıran canlı bir örnek ve çarpıcılığı hala da tartışılmakta olan son derece de heyecan verici bir olaydır. “Fransa’da İç SavaÅŸ”da Karl Marx, “Devlet ve Devrim”de V. İ. Lenin, Paris Komünü’nü bir proletarya devrimi olarak selamlamışlardır. Ancak, Marksistler ve Blankistler, Paris Komünü’nden teorilerinin doÄŸruluÄŸunu kanıtlayan bir örnek olarak bahsederlerken, anarÅŸistler Komün’ün, otoriter sosyalizmin iflasını ilan ettiÄŸini ve kendi anarÅŸist yaklaşımlarının geçerliliÄŸini kanıtladığını savunmuÅŸlardır. Bu konuyla ilgili olarak James Gaillaume şöyle bir gözlemde bulunur:

Bu çalışma [Fransa'da İç SavaÅŸ] Marx’ın kendi programını terk ederek federalistlerin [artık anarÅŸist olarak biliniyorlar] saflarına geçmesine neden olan ilkelerin ÅŸaşırtıcı bir ÅŸekilde ilan edilmesi anlamına gelmektedir. Bu, Kapital‘in yazarının yaÅŸadığı samimi bir dönüşüm müdür, yoksa olaylar tarafından dayatılan geçici bir manevra, komünün taşıdığı prestijden faydalanmak amacıyla yüzeysel bir ÅŸekilde ona dört elle sarılması mıdır?

Åžu anda Hollanda’da yayınlanmakta olan “Bakunin ArÅŸivleri”nin editörü olan Arthur Müller Lehning ÅŸunları belirtir:

Otoriterler ile anti-otoriterler arasındaki mücadelenin doruk noktasının oluÅŸtuÄŸu böyle bir zamanda, Marx’ın anti-otoriter eÄŸilimin programını açıkça onaylaması tarihin bir cilvesidir … Paris Komünü’nün, Marx’ın devlet sosyalizmiyle ortak hiçbir yanı yoktur ve Komün daha ziyade Proudhon’un düşünceleri ve Bakunin’in federalist teorileriyle uyum içindeydi. Fransa’da İç SavaÅŸ, Marx’ın ÅŸu ana kadar devlet sorunu üzerine yazdığı tüm yazılarıyla muazzam bir çeliÅŸki içindedir. (18)

Marx’ın hayranı ve resmi biyografyacısı olan Franz Mehring de aynı fikirdedir:

Komünist Manifesto‘daki düşünceler, asalak devletin yok edilmesine yönelik ÅŸiddetli bir üslupla baÅŸlayan Fransa’da İç SavaÅŸ adlı çalışmada düzülen övgülerle baÄŸdaÅŸmıyordu … Hem Marx hem de Engels bu çeliÅŸkinin farkındaydı ve Komünist Manifesto‘nun Haziran 1872′de yapılan yeni bir baskısına yazdıkları önsözde düşüncelerini tekrar gözden geçirdiler … AnarÅŸistlerle mücadele halinde olan Engels, Marx’ın ölümünden sonra, tekrar orijinal Manifesto‘yu esas aldı … eÄŸer bir ayaklanma birkaç basit emirle devletin baskıcı mekanizmasını tamamen ortadan kaldırmayı baÅŸarabilmiÅŸse, bu Bakunin’in hiç ödün vermeden savunduÄŸu yaklaşımının doÄŸrulanması anlamına gelmez mi? (19)

Bakunin, Komün tarafından yapılan herÅŸeyi ihtiyatsız bir ÅŸekilde abartmamış, Komün’ün içine düştüğü baÅŸlıca hatalara deÄŸinmekten çekinmemiÅŸ, ancak birçok yoldaşının tersine, Komün’ün açmazlarını mazur görmüştü.

Bakunin bu bölümde Komün’ü tartıştıktan sonra “devletin nosyonu”nu ele alarak “bireylerin ve toplumun ihtiyaçlarını baÄŸdaÅŸtıran” devletsiz bir toplumsal düzen –çoÄŸunluÄŸu azınlığa mahkum eden devlet tarafından bizzat önlenen bir armoni– üzerinde durur. Ardından, “iktidar ÅŸehvetini” kurumlaÅŸtıran ikiz ÅŸeytanlar olan Devlet ile Kilise arasındaki iliÅŸkiyi irdeler. Ele aldığı temel konuları, insanın doÄŸası, toplum, düzen, devlet, dini inançlar ve özgürlük anlayışı üzerine yaptığı yorumlarla tamamlar.

. . . . . . .

Bu çalışmam da, pek fazla olmayan yayınlanmış diÄŸer çalışmalarım gibi, çeÅŸitli olayların ortaya çıkardığı bir çalışmadır. Åžu anda Fransa’yı ve tüm uygar dünyayı dört bir yandan kuÅŸatan ve tek çaresi toplumsal devrim olan korkunç felaketleri önceden fark etmenin kolay ama acı ayrıcalığını bana tattıran Bir Fransız’a Mektuplar (Eylül 1870) isimli çalışmamın doÄŸal bir devamıdır.
Bu çalışmayla böylesi bir toplumsal devrim ihtiyacını ortaya koymayı amaçlıyorum. Toplumun tarihsel geliÅŸimini ve ÅŸu anda hepimizin gözü önünde Avrupa’da olup bitenleri irdelemek istiyorum. Böylece, samimi bir ÅŸekilde gerçeÄŸin peÅŸinde koÅŸanlar, bu deÄŸerlendirmeleri dikkate alıp, toplumsal devrim dediÄŸimiz ÅŸeyin özünü teÅŸkil eden felsefi ilkeleri ve pratik amaçları açıkça ve dolaysız bir ÅŸekilde ilan edebilirler.
Basit bir görev üstlenmediğimin farkındayım. Eğer kişisel kaygılarla böyle bir görevi üstlenmiş olsaydım, küstah biri olarak değerlendirilebilirdim. Okurumun, bu türden hiçbir kaygımın olmadığından emin olmasını istiyorum: Ben ne bir bilgin ne bir felsefeci ne de profesyonel bir yazarım. Hayatım boyunca çok fazla şey yazmadım ve kendimi savunmak ve tutkulu bir inanç nedeniyle, kamusal yaşamda boy göstermekten duyduğum içgüdüsel nefretin üstesinden gelmeye mecbur kaldığım zamanlar dışında asla herhangi bir şey yazmadım.
Peki öyleyse ben kimim ve beni bu çalışmayı böyle bir zamanda yayınlamaya sevk eden ÅŸey nedir? GerçeÄŸin ateÅŸli bir arayıcısı olduÄŸum kadar, dünyayı mahveden mevcut düzenin –bütün zamanların tüm dinsel, metafizik, politik, yasal, ekonomik ve toplumsal alçaklıkları sayesinde, ayakta duran bu düzenin– insanların başına musallat ettiÄŸi her türlü iÄŸrenç aldatmacanın amansız bir düşmanıyım. Ben fanatik bir özgürlük sevdalısıyım. Özgürlüğü, insan zekasının, onurunun ve mutluluÄŸunun içinde filizlenebileceÄŸi biricik ortam olarak deÄŸerlendiriyorum. Özgürlük derken, devlet tarafından bağışlanan, ölçülüp biçilen, düzenlenen özgürlüğü kastetmiyorum; zira böyle bir özgürlük, halkın büyük bir kesiminin köleliÄŸine dayanarak küçük bir azınlığın ayrıcalıklarını temsil eden ebedi bir yalandan baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. Her insanın haklarını, devlet tarafından temsil edilen haklarla sınırlandıran Jean Jacques Rousseau okulu ve tüm diÄŸer burjuva liberal okullar tarafıdan göklere çıkarılan bireyci, egoist, aÅŸağılık ve sahte özgürlüğü de kastetmiyorum; böyle bir özgürlük, bireylerin haklarını zorunlu olarak sıfıra indirecektir. Hayır, ben, ismini hak eden tek özgürlüğü, hepimizin iç dünyasında saklı duran tüm maddi, entelektüel ve ahlaki yeteneklerin tam geliÅŸimi anlamına gelen özgürlüğü kastediyorum; bireysel doÄŸamızın yasaları dışında hiçbir kısıtlamayı kabul etmeyen özgürlüğü kastediyorum. Bu yasalar herhangi bir dışsal yasa koyucu tarafından bize dayatılmadığı ve bizden daha üstün olmadıkları için, sonuç olarak özgürlük üstünde hiçbir kısıtlama yoktur. Bu yasalar sübjektiftir, bize içkindir; varoluÅŸumuzun temelini teÅŸkil ederler. Bu yasalardan kurtulmaya çalışmak yerine, özgürlüğümüzün bu yasalar içindeki gerçek koÅŸullarını ve etkin kaynağını görmeliyiz; baÅŸka birinin özgürlüğü benim özgürlüğümü sınırlamadığı gibi, özgürlüğümü onaylayarak daha da geniÅŸletir; eÅŸitlik içinde dayanışmayla iç içe geçen bir özgürlük. Acımasız bir güç ve bu gücün her zaman gerçek ifadesini bulduÄŸu otorite ilkesi karşısında galip gelen özgürlüğü kastediyorum. Cennetteki ve yeryüzündeki tüm idolleri paramparça eden ve ardından tüm kiliselerin ve devletlerin yıkıntıları üzerinde insanlığın evrensel dayanışmasını esas alan yeni bir dünyayı inÅŸa edecek olan özgürlüğü kastediyorum.
Kararlı bir ekonomik ve toplumsal eşitlik savunucusuyum, çünkü böyle bir eşitlik olmaksızın, ulusların refahının ve bireylerin özgürlüğünün, adaletinin, insanca onurunun, ahlakının ve maddi refahının bir yalan yığınından başka bir anlama gelmeyeceğine inanıyorum. Özgürlüğü insanlığın ilk koşulu olarak savunduğum için, dünya çapındaki bir eşitliğin, emeğin kendinden örgütlenmesi, özgürce örgütlenmiş olan üretici birliklerinin ortak mülkiyeti ve despotik ataerkil devletin yerini alacak olan komünlerin spontan federasyonları aracılığıyla sağlanması gerektiğine inanıyorum.
Devrimci sosyalist kolektivistler ile mutlak devlet iktidarını destekleyen otoriter komünistler arasında tam da bu noktada temel bir ayrılık ortaya çıkıyor. Her iki tarafın da nihai hedefi hemen hemen aynıdır. Her iki taraf da, öncelikle herkes için eşit olan koşullar altında olayların doğal seyri tarafından herkese kaçınılmaz bir şekilde dayatılan kolektif emek örgütlenmesini, ardından da üretim araçlarının ortak mülkiyetini temel alan bir toplumsal düzeni yaratma arzusundadır.
Aralarındaki fark yanlızca şudur; otoriter komünistler, işçi sınıfının, özellikle de radikal burjuvaziden yardım alan kent proletaryasının siyasal iktidarının gelişimi ve örgütlenmesi aracılığıyla amaçlarına ulaşabileceklerini sanmaktadırlar. Öte yandan devrimci sosyalistler ise, üst sınıflardan olup geçmişlerini tamamen reddederek açıkça kendilerine katılma ve devrimci programlarını bütünüyle kabul etme arzusunda olan iyi niyetli kesimler de dahil olmak üzere, kent ve kırdaki işçi sınıfının anti-politik gücünün gelişimi ve örgütlenmesi aracılığıyla amaçlarına ulaşabileceklerine inanmaktadırlar.
İki taraf arasındaki bu görüş ayrılıkları her iki tarafın farklı taktiklere baÅŸvurmasına yol açmaktadır. Otoriter komünistler, işçilerin, devlet iktidarının ele geçirilmesi amacıyla örgütlenmesinden yanadır. Devrimci sosyalistler ise, devleti yıkmak üzere –veya daha kibarca söylemek gerekirse– devleti tasfiye etmek üzere örgütlenmektedirler. Komünistler otoriter ilke ve pratikleri savunurlar; devrimci sosyalistler olanca inançları ile özgürlüğe vurgu yaparlar. Her iki taraf da aynı ÅŸekilde bilimin, her türlü dinsel ve batıl inancın yerine geçmesinden yanadır. Komünistler bilimi kitlelere zor yoluyla dayatma arzusundadırlar; devrimci sosyalistler ise, bilimin propagandasını yapmaya çalışacaklardır ve böylece, bireyler ve gruplar bir kez ikna olduklarında, birkaç “üstün” zeka tarafından önceden hazırlanıp “cahil” kitlelere dayatılan her türlü planı reddederek, kendi düşünce ve çıkarları doÄŸrultusunda aÅŸağıdan yukarıya doÄŸru özgürce ve kendiliÄŸinden örgütlenip federasyonlaÅŸacaklardır.
Devrimci sosyalistler, kitlelerin içgüdüsel istemlerinde ve gerçek ihtiyaçlarında yatan pratik sağduyunun ve bilgeliğin, bunca yenilgiden sonra hala insanları mutlu etmeye çalışan tüm toplumsal doktorların ve kılavuzların etkileyici zekasında asla bulunmadığına inanırlar. Daha da önemlisi, devrimci sosyalistler, insanlığın oldukça uzun zamandan beridir başkalarının kendi üzerindeki yönetimlerine boyun eğdiğine inanırlar; yani insanlığın başına gelen tüm belaların, yönetimin şu veya bu biçimden değil, biçimi ne olursa olsun, esas olarak bizzatihi yönetimin ve yönetim ilkesinin temel varlığından kaynaklandığına inanırlar.
Nihayet, Alman okulu tarafından bilimsel olarak geliÅŸtirilen, Amerikalılar ve İngilizler tarafından da kısmen olarak kabul edilen komünizm ile, Latin ülkelerinin proletaryası tarafından muazzam bir ÅŸekilde geliÅŸtirilerek son ÅŸekli verilen Proudhonculuk arasında da meÅŸhur bir çeliÅŸki vardır. Devrimci sosyalizm, kısa bir süre önce gerçekleÅŸen Paris Komünü’nde, heybetini ve pratik geçerliliÄŸini gözler önüne serdi.
MonarÅŸik ve dinsel gericiliÄŸin karşısında kaybettiÄŸi onca kana raÄŸmen, Avrupa proletaryasının kalbinde ve zihninde daha da dayanıklı hale gelip güçlenen Paris Komünü’nü destekliyorum, çünkü Komün her ÅŸeyden önce, bizzat devletin kendisine açıkça ve cesurca meydan okuyarak devlet ilkesini reddetti.
Devlete yönelen bu baÅŸkaldırının, bugüne kadar siyasal merkezileÅŸmenin baÅŸlıca ülkesi olan Fransa’da meydana gelmesi ve Komün’ün inisiyatifinin, büyük Fransız uygarlığının öncüsü ve ana kaynağı olan Paris’in elinde olması son derece çarpıcıdır. Başındaki tacı fırlatarak, Fransa’ya, Avrupa’ya, tüm dünyaya hayat ve özgürlük vermek üzere, kendi yenilgisini çoÅŸkuyla ilan eden Paris; tarihsel öncülüğünü tekrarlayarak, köleleÅŸtirilen tüm halklara, kurtuluÅŸa ve esenliÄŸe giden tek yolu gösteren Paris; burjuva radikalizminin siyasal geleneklerine ölümcül bir darbe indirerek, Fransa ve Avrupa gericiliÄŸi karşısında, devrimci sosyalizme gerçek anlamını kazandıran Paris! Galip gelen gericiliÄŸe teslim olmaktansa, yıkıntılarını kendisine kefen yapan Paris; kendi felaketiyle, Fransa’nın geleceÄŸini ve onurunu kurtaran, üst sınıflarda gözden kaybolan yaÅŸamın, erdemliliÄŸin ve ahlaki kudretin, kendi gücünde ve proletaryaya verdiÄŸi sözlerde yaÅŸatıldığını tüm insanlığa gösteren Paris! Kitlelerin mutlak kurtuluÅŸunun ve onların sınır tanımayan gerçek dayanışmasının yeni çağını törenle açan Paris; milliyetçiliÄŸi yok ederek onun yıkıntıları üzerinde insanlığı yükselten Paris; insancıl ve ateist olduÄŸunu ilan ederek, kutsal masalların yerine, toplumsal yaÅŸamın büyük gerçekliklerini ve bilimsel inancı geçiren, eski ahlakın yalanlarının ve kötülüklerinin yerine, tüm insan ahlakının sarsılmaz temeli olan özgürlük, adalet, eÅŸitlik ve kardeÅŸlik ilkelerini koyan Paris! İnsanlığın yazgısına olan büyük baÄŸlılığını, görkemli düşüşüyle, ölümüyle kanıtlayan, kahraman, rasyonel ve inançlı Paris; inancını, tüm gücüyle birlikte gelecek kuÅŸaklara emanet eden Paris! En asil çocuklarının kanıyla sulanan Paris! İşte insanlık budur! Bu, doÄŸrudan Hristiyan kiliselerinden ve kötülüğün en yüksek papazı olan Papa’dan ilham alan birleÅŸik Avrupa gericiliÄŸi tarafından çarmıha gerilen insanlıktır. Ancak, halklar arasındaki dayanışmanın bir ifadesi olarak yaklaÅŸmakta olan uluslararası devrim, Paris’i tekrar diriltecektir.
Asla unutulmayacak olan Paris Komünü’nün gerçek anlamı budur ve Komün’ün iki aylık ömrünün ve ölümünün geride bıraktığı muazzam ve görkemli sonuçlar bunlardır.
Paris Komünü çok kısa ömürlü oldu ve Versailles gericiliÄŸine karşı verdiÄŸi mücadele tarafından tamamen sekteye uÄŸratılan iç geliÅŸimi nedeniyle, sosyalist programını uygulayamasa bile, en azında teorik olarak çözümleyebilme imkanını dahi bulamadı. Öte yandan Komün üyelerinin büyük çoÄŸunluÄŸunun sosyalist olmadığını da göz ardı etmemek gerekiyor. Komün üyeleri sosyalist olarak görünmüşlerse, bu onların kiÅŸisel inançlarından ziyade, olayların karşı durulamaz akışıyla bu doÄŸrultuda hareket etmelerinden, içinde bulundukları koÅŸulların doÄŸasından ve konumlarının dayattığı ihtiyaçlardan kaynaklanmıştır. Komün’e katılan sosyalistler küçük bir azınlıktı; en fazla on dört veya on beÅŸ kiÅŸiydiler; komünarların geri kalan kısmını Jakobenler teÅŸkil ediyordu. Ancak bir noktayı açıklığa kavuÅŸturmamız gerekiyor; birbirinden oldukça farklı olan iki Jakoben türü vardır. Bir tarafta, Bay Gambetta gibi Jakoben avukatlar ve doktrinerler vardır; onların pozitivist … küstah, despotik ve yasal cumhuriyetçiliÄŸi, JakobenciliÄŸi, birlik ve otorite kültü dışındaki her ÅŸeyden arındırıp eski devrimci inançlarını yadsıyarak, Fransa halkını önce Prusyalılar’a, ardından da Fransa’nın yerli gericilerine teslim etti. Öte yandan, samimi bir ÅŸekilde devrimci olan, 1793′ün devrimci ruhunun gerçek ve son temsilcileri olan kahraman Jakobenler vardır; aÅŸağılık gericilere teslim olmaktansa, oluÅŸturdukları güçlü birliÄŸi ve sahip oldukları otoriteyi feda etmeye hazır olan Jakobenler. Bu yüce gönüllü Jakobenler’e, doÄŸal olarak, devrimin zaferini her ÅŸeyden daha çok önemsemiÅŸ bir kiÅŸilik olan Delescluze (20) liderlik ediyordu; kitleler olmaksızın devrim olamayacağından ve kitleler sahip oldukları sosyalizm içgüdüsünü ÅŸimdilerde açığa vurup ekonomik ve toplumsal bir devrimi gerçekleÅŸtirecek güçte olduklarından, kendilerini tamamen devrimci hareketin akışına bırakan iyi niyetli Jakobenler, kendilerine raÄŸmen, eninde sonunda sosyalist olacaklardır.
Paris Komünü’ne katılan Jakobenlerin yüz yüze kaldıkları durum tam da buydu. Delescluze ve yanındaki pek çok kiÅŸi, genel içeriÄŸi ve vaatleri pozitif sosyalist bir içeriÄŸe sahip olan çeÅŸitli program ve bildirgeleri imzaladılar. Bununla birlikte tüm iyi niyet ve samimiyetlerine raÄŸmen Jakobenler, içsel inançlarından ziyade, dış koÅŸulların dayatmasıyla sosyalist oldular; henüz yeni benimsedikleri sosyalist ilkelerine ters düşen burjuva önyargılarının birçoÄŸundan kurtulmak için gerekli olan zamandan ve kapasiteden yoksundular. İç mücadele tuzağına düşen Jakobenler’in, genellemelerin ötesine geçip, burjuva dünyası ile aralarındaki dayanışmayı ve iliÅŸkileri ebediyen ortadan kaldıracak nihai adımları asla atmayacakları anlaşılır bir ÅŸeydir.
Bu durum, Komün ve bu insanlar için büyük bir talihsizlik oldu. Hem kendileri felç oldular, hem de Komün’ü felç ettiler. Yine de onları suçlayamayız. İnsanlar bir gecede deÄŸiÅŸmezler; doÄŸalarını ve alışkanlıklarını istedikleri anda deÄŸiÅŸtiremezler. Komün uÄŸruna ölerek samimiyetlerini kanıtladılar. Kim onlardan baÅŸka bir ÅŸey istemeye cüret edebilir?
Jakobenler, düşünce ve eylemlerinin esin kaynağı olan Paris halkından daha fazla suçlanamazlar. Halk düşünsel etkileÅŸimden ziyade içgüdüsel olarak sosyalistti. Halkın tüm istem ve özlemleri olabildiÄŸince sosyalistçedir ancak, düşünceleri ve daha ziyade bu düşüncelerin geleneksel ifadeleri öyle deÄŸildir. Fransa’nın büyük kentlerinin proletaryası, hatta Paris proletaryası bile, halen de pek çok Jakoben önyargıya, diktatöryal ve yönetimsel anlayışlara sıkı sıkıya yapışmaktadır. Proletaryanın düşüncelerine hakim olan –ve tüm kötülüklerin, yoksulluÄŸun ve köleliÄŸin tarihsel kaynağı olan dinsel eÄŸitimin ölümcül sonuçlarıyla beslenen– otorite kültü henüz tamamen ortadan kaldırılamamıştır. Halkın en zeki çocuklarının, en inançlı sosyalistlerin bile henüz bu düşüncelerin etkisinden kurtulamamış olmaları, bu gerçeÄŸin çarpıcı boyutlarını göstermektedir. Onların zihinlerini birazcık karıştırmaya teÅŸebbüs ettiÄŸinizde, karanlık bir köşeye sinmiÅŸ olan hükümet taraftarı JakobenliÄŸin can çekiÅŸmekte olduÄŸunu ama tamamen ölmediÄŸini göreceksiniz.
Komün’e katılan küçük ama inançlı sosyalist grup da çok zor durumdaydı. Bir yandan, Paris halkının kitlesel desteÄŸinin eksikliÄŸini hissederken ve pek de güçlü olmayan Uluslararası Birlik örgütü yanlızca birkaç bin insanı etkileyebilmiÅŸken, bu sosyalistler, birkaç bin işçiye iÅŸ saÄŸlamak, onları doyurmak, örgütlemek, silahlandırmak ve gericilerin hareketlerini yakında izlemek zorundaydı. Üstelik tüm bunlar, kuÅŸatılan, açlık tehlikesiyle karşı karşıya olan ve Prusyalılar’ın izni ve lütfuyla Versailles’de örgütlenen gericiliÄŸin karanlık entrikalarının tuzağına düşen Paris gibi devasa bir kentte olup bitiyordu. Sosyalistler, Versailles Hükümeti’ne ve ordusuna karşı, devrimci bir hükümet ve ordu kurmak zorunda kaldılar; monarÅŸist ve dinsel gericiliÄŸe karşı savaÅŸabilmek için, devrimci sosyalizmin temel ilkelerini unutarak veya feda ederek Jakoben bir tarzda örgütlenmek zorunda kaldılar.
Böylesine karmaşık olan koÅŸullar altında, Komün’ün çoÄŸunluÄŸunu oluÅŸturan ve aynı zamanda oldukça geliÅŸkin bir politik öngörüye ve yönetimsel örgütlenme pratiÄŸine ve geleneÄŸine sahip olan Jakobenler’in, baskın bir güç olarak sosyalistleri denetimleri altına almaları elbette doÄŸaldı. Buna raÄŸmen, Jakobenler’in sahip oldukları avantajlardan sonuna kadar yararlanmamaları oldukça ÅŸaşırtıcıydı; zira Paris ayaklanmasına tamamen Jakoben bir karakter vermeye çalışmadılar; hatta tam tersine, toplumsal devrimin seyrine kapılmakta bir mahsur görmediler.
Teorilerinde oldukça tutarlı olan pek çok sosyalistin, devrimci pratiklerinde yeterince sosyalistçe hareket etmeyen Paris’teki dostlarımızı suçladıklarını biliyorum. Öte yandan, avaz avaz bağıran burjuva basın, dostlarımızı, programlarına gereÄŸinden fazla baÄŸlı kalmaları gerekçesiyle suçlamaktadır. Bir an için burjuva basınının o alçakça suçlamalarını bir yana bırakalım. Proletarya kurtuluÅŸunun en zeki teorisyenlerinin dikkatini ÅŸu olguya çekmek istiyorum; Parisli kardeÅŸlerimize açıkça haksızlık yapıyorlar, çünkü, en doÄŸru teorilerle bu teorilerin pratik uygulaması arasında, birkaç gün içinde katedilemeyecek muazzam bir mesafe vardır. ÖrneÄŸin, –ölümü kesinleÅŸmiÅŸ olan insanlardan sadece birini anmak gerekirse– Varlin’i (21) tanıma ÅŸerefine eriÅŸmiÅŸ herhangi biri, Varlin ve arkadaÅŸlarının, derin, tutkulu ve iyi özümsenmiÅŸ sosyalist inançlarla hareket ettiklerini bilir. Bu insanları tanıyan hiç kimse, onların ateÅŸli çoÅŸkunluklarından, fedakarlıklarından ve güçlü inançlarından zerre kadar şüphe etmemiÅŸtir. Bununla birlikte, özellikle güçlü bir inanca sahip olmalarından dolayı, bu insanlar, uÄŸruna yaÅŸamlarını feda ettikleri o yüce görev nedeniyle kiÅŸisel güvenliklerini hesaba katmadılar; kendileri için asla kaygılanmadılar! Tüm diÄŸer örneklerde olduÄŸu gibi, Politik devrime taban taban zıt olan bu Toplumsal devrimde de, bireysel eylemin bir hiç, kitlelerin eyleminin her ÅŸey olacağına inandılar. Bireylerin yapabileceÄŸi tek ÅŸey, halkın içgüdüsel istemlerini ifade eden düşünceleri formüle etmek, bu düşüncelerin propagandasını yapmak ve tüm çabalarını, kitlelerin doÄŸal gücünün örgütlenmesine adamaktır. Hepsi bu kadar; geri kalan her ÅŸey bizzat kitlelerin kendileri tarafından gerçekleÅŸtirilecektir. BaÅŸka türlü davranacak olursak varacağımız yer politik bir diktatörlük olur; tüm ayrıcalıkları, eÅŸitsizlikleri ve baskılarıyla devletin yeniden inÅŸası; bu dolambaçlı ve kaçınılmaz yola saptığımızda kitlelerin siyasal, toplumsal ve ekonomik köleliÄŸini yeniden inÅŸa edeceÄŸimiz bir noktaya varacağız.
Tüm samimi sosyalistler ve genel olarak halk içinde doğup yaşayan tüm işçiler gibi, Varlin ve arkadaşları da, benzer kişilerden oluşan bir tek grubun sürekli etkin olmasına ve daha üstün kişiliklerin egemenliğine karşı tamamen meşru olan bir ihtiyat duygusunu paylaştılar. Ve her şeyden önce adil ve iyi niyetli insanlar oldukları için, bu öngörüyü, bu güvensizliği, başka kişiler için olduğu kadar, kendileri için de taşıdılar.
Toplumsal bir devrimin, ya bir diktatörlük tarafından ya da tüzel bir topluluk tarafından yönetilip örgütlenmesini savunan otoriter komünistlere karşılık –ki bana göre bu düşünceleri tamamen yanlıştır– dostlarımız, Parisli sosyalistler, halk kitlelerinin, gruplarının ve birliklerinin, kendiliÄŸinden kesintisiz eylemi olmaksızın, asla devrim yapılamayacağına inandılar.
Parisli dostlarımız bu düşüncelerinde bin kez haklılardı. Ne kadar mükemmel olursa olsun –hatta üstün yeteneklere sahip birkaç yüz bireyden oluÅŸan kolektif bir diktatörlükten bahsediyor bile olsak– halkın kolektif iradesini temsil eden, gerçek çıkarlarının, istemlerinin, özlemlerinin ve ihtiyaçlarının belirsiz yoÄŸunluÄŸunu ve çeÅŸitliliÄŸini kucaklayabilecek kadar güçlü olan herhangi bir zihin var mıdır? Devlet ÅŸiddetine maruz kalan hasta bir toplumu taşıyan bir sedyeye benzemeyen toplumsal bir örgütlenme nasıl yaratılır? Yani sorun hep kitlelere, gruplara, komünlere, birliklere ve bireylere eksiksiz özgürlük saÄŸlayacak bir toplumsal devrimin zor yoluyla örgütlenmesi olmuÅŸtur; bizzat devletin varlığına ve iktidarına dayanan tüm tarihsel ÅŸiddet kaynaklarının ebediyen ortadan kaldırılması. Devletin yıkılışıyla birlikte, yasalardan kaynaklanan tüm eÅŸitsizlikler ve çeÅŸitli dinler tarafından yayıılan tüm yalanlar da ortadan kalkacaktır, çünkü yasa ve din, asla devlet tarafından temsil edilen, güvenceye alınan ve himaye edilen ideal ve gerçek ÅŸiddetin kutsanmasından baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir.
Özgürlüğün insanlığa asla verilmeyeceği ve her türlü devlet ortadan kaldırılmadığı sürece, toplumun ve toplumu teşkil eden tüm grupların, yerel birliklerin ve bireylerin gerçek ihtiyaçlarını karşılanamayacağı açıktır. Güya devlet tarafından temsil edilen ama aslında, devlet boyunduruğu altında olan bölgelerin, komünlerin, birliklerin ve bireylerin gerçek çıkarlarının reddi olan sözümona genel toplumsal çıkarlar, yanlızca birer soyutlama, kurgu ve yalandan ibarettir. Devlet, bir toplumun gerçek istemlerinin, yaşayan güçlerinin güle oynaya aktığı, ama sonradan bu hayallerin gölgesinde, vahşice öldürülüp gömüldüğü vahşice bir mezbaha ve kocaman bir mezarlıktır. Hiçbir soyutlama kendi başına var olamayacağından, üzerinde duracağı bacakları, birşeyler yaratacak elleri ve yığınlarca kurbanı tıkınacak midesi olmadığından, göksel ve dinsel bir soyutlama olan Tanrı, aslında, ayrıcalıklılar ve ruhbanlar sınıfının gerçek çıkarlarını temsil ederken, onun dünyevi tamamlayıcısı olan politik soyutlama, yani devleti ise, kendi dışındaki her şeyi yutma eğiliminde olan sömürücü sınıfın, burjuvazinin, daha az gerçek olmayan çıkarlarını temsil etmektedir. Hep bölücü olan ve bugün de insanları, güçlü ve zengin bir azınlık ile köleleşerek enkaz haline gelmiş bir çoğunluğa her zaman olduğundan daha fazla bölen ruhban sınıfı, tıpkı burjuvazi gibi, endüstride, tarımda, bankacılıkta, ticarette olduğu kadar devletin hükümet, ekonomi, hukuk, eğitim, polis ve ordu gibi işlevsel alanlarında da sahip olduğu çeşitli toplumsal ve siyasi örgütlenmeleri aracılığıyla, bir yandan tüm bu köleleşmiş insanları hakim bir oligarşiyle kaynaştırmakta, diğer yandan da, ebedi yanılıgılar içinde yaşayan, karşı durulmaz mevcut ekonomik gelişmeler tarafından sürekli ve kaçınılmaz olarak proleter olmaya doğru itilen ve gözü kapalı olarak bu hakim oligarşiye hizmet eden birer araca indirgenmiş olan umutsuz, aldatılmış varlıklara dönüştürmeye çalışmaktadır.
Kilisenin ve devletin ortadan kaldırılması, yeniden örgütlenecek bir toplumun gerçek kurtuluşunun vazgeçilmez ön koşulu olmalıdır, ancak bu yeniden örgütlenme, hem bilgeler ve aydınlar tarafından çizilen ideal planı, hem de çeşitli diktatöryal güçler hatta, evrensel oy hakkıyla seçilen ulusal bir topluluk tarafından verilen emirleri reddederek, yukarıdan aşağıya doğru bir örgütlenme modelini esas almamalıdır. Daha önce de söylediğim gibi, böyle bir örgütlenme modeli, kaçınılmaz olarak yeni bir devlet yaratacak ve sonuç olarak yönetici bir aristokrasiyi, yani kitlelerle hiçbir ortak yanı olmayan bir insanlar sınıfını ortaya çıkaracaktır. Elbette bu yeni sınıf, kamu refahına hizmet etmek veya devleti korumak bahanesiyle kitleleri sömürüp köleleştirecektir.
Geleceğin örgütlenmesi aşağıdan yukarıya doğru, işçi birlikleri ve federasyonları tarafından gerçekleştirilmelidir; önce birliklerden ve komünlerden başlamalı, sonra bölgeleri ve ulusları içine alarak en nihayet, büyük uluslararası ve evrensel federasyon ile doruğa çıkmalıdır. Hayat verici gerçek toplumsal özgürlük düzeni ve toplumsal refah ancak o zaman vücut bulacak ve birey ile toplumun gerçek çıkarlarını kısıtlaması şöyle dursun, bu toplumsal düzen onların gerçek çıkarlarını bağdaştırarak güvenceye alacaktır.
Birbirine zıt olan çıkarları baÄŸdaÅŸmayacağı için, birey ile toplum arasındaki armoniye ve evrensel dayanışmaya pratikte asla ulaşılamayacağı iddia edilmektedir. Bu iddiaya ben şöyle cevap vermek istiyorum; eÄŸer bu çıkarlar bugüne kadar karşılıklı bir uyuma kavuÅŸmamışlarsa bunun nedeni, Devletin, çoÄŸunluÄŸun çıkarlarını ayrıcalıklı bir azınlığın çıkarlarına feda etmesidir. Bu yüzden bu ünlü uzlaÅŸmazlık, kiÅŸisel ve toplumsal çıkarlar arasındaki bu çatışma, insanı onursuzlaÅŸtırıp öz-saygısını ortadan kaldırmak üzere o özgün günah doktrinini yaratan teolojik yalanlarca icat edilen bir kurgudan, siyasal bir yalandan baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. BaÄŸdaÅŸmaz çıkarlarla ilgili aynı yanlış düşünce, bildiÄŸimiz gibi teolojinin yakın akrabaları olan metafizikçilerden de beslenmiÅŸtir. İnsan doÄŸasının toplumsal karakterini anlamayan metafizikçiler, toplumu, özgürce ve üstün bir gücün etkisi altında düzenlenen gizli ya da biçimsel bir anlaÅŸma adına aniden biraraya getirilen bireylerin mekanik ve tamamen yapay bir toplamı olarak görürler. Metafizikçilere bakacak olursak, bu bireyler biraraya gelerek toplumu oluÅŸturmadan önce, bir tür ölümsüz ruha ve mutlak özgürlüğe sahiplerdi. Biz ise, insanın tüm entelektüel, manevi ve maddi zenginliÄŸinin geliÅŸiminin yanı sıra, gözle görülür bağımsızlığın da toplumun ürünü olduÄŸuna inanıyoruz. İnsan, toplumun dışında kaldığında sadece özgür olmamakla kalmayacak aynı zamanda gerçek anlamda varlığının bilincince olan, konuÅŸan ve düşünen tek varlık olan insan bile olmayacaktı. İnsan yanlızca, zekası ile kolektif emeÄŸinin kombinasyonu sayesinde, orijinal doÄŸasını ve daha ziyade gelecekteki geliÅŸmesi için bir çıkış noktası teÅŸkil eden vahÅŸi ve hayvani durumdan çıkmıştır. İnsan yaÅŸamının bir bütün olarak –çıkarlarının, eÄŸilimlerinin, ihtiyaçlarının, yanılgılarının hatta aptallıklarının yanı sıra, her türlü ÅŸiddetinin, adaletinin ve görünüşte gönüllü olan etkinliklerinin– yanlızca toplumsal güçlerin kaçınılmaz sonuçlarını temsil ettiÄŸine derinden inanıyoruz. İnsanlar ne karşılıklı bağımsızlık düşüncesini reddebilirler ne de dışsal doÄŸayı sergileyen çift yönlü etkiyi ve tekbiçimliliÄŸi inkar edebilirler.
Elbette bu harikulade karşılıklı ilişki ve olgular arasındaki bağımlılık, doğanın kendisinde bile mücadele olmadan ortaya çıkmamıştır. Tam tersine, doğanın güçleri arasındaki armoni, yanlızca yaşamın ve devinimin gerçek koşulu olan kesintisiz bir mücadele sonunda ortaya çıkmıştır. Toplumda olduğu gibi doğada da, mücadelenin olmadığı bir düzen ölüm anlamına gelir.
EÄŸer evrende bir düzen mümkün ve doÄŸal olabilmiÅŸse, bunun tek nedeni evrenin, üstün bir irade tarafından dayatılan ve önceden imgelenen bir sistem doÄŸrultusunda yönetilmemiÅŸ olmasıdır. Kutsal meÅŸruiyetin teolojik varsayımı açık seçik bir saçmalığa, yanlızca her türlü düzenin inkarına deÄŸil, bizzatihi doÄŸanın inkarına yol açmaktadır. DoÄŸal yasalar yanlızca doÄŸaya içkin olmaları anlamında gerçektir; yani bu yasalar herhangi bir otorite tarafından oluÅŸturulmamıştır. Bu yasalar, “doÄŸa” dediÄŸimiz ÅŸeyi teÅŸkil eden tekbiçimliliÄŸin basit dışa vurumundan veya daha ziyade deÄŸiÅŸiminden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. İnsan aklı ve bilimi onları keÅŸfetti, deneysel olarak inceledi ve tek bir sistemde toplayarak onlara yasa adını verdi. Ancak doÄŸanın kendisi bu yasalardan habersizdir. DoÄŸa bilinçsiz olarak hareket eder; doÄŸa, kendiliÄŸinden ortaya çıkarak durmadan kendilerini tekrarlayan olguların belirsiz çeÅŸitliliÄŸini kendi içinde taşır. Evrensel düzenin varlığını sürdürmesinin nedeni, bu eylemin kaçınılmazlığıdır.
Böyle bir düzen, doğal olmayan bir şekilde evrimleşmiş gibi görünen ama aslında bu gelişime özel bir unsur kazandıran doğal hayvanın ihtiyaçları ve düşünme kapasitesi tarafından belirlenen toplum içinde de göze çarpmaktadır; var olan diğer her şey gibi insanın da doğal güçlerin birliği ve eylemi tarafından yaratılan maddi bir ürünü temsil etmesi anlamında tamamen doğal olan bir unsurdur. Bu özel unsur akıldır, genelleme ve soyutlama kapasitesidir ve insan bu yetenekleri sayesinde kendisini yabancı ve dışsal bir nesne gibi inceleyip gözlemleyerek düşünsel tasarımlarını gerçekleştirebilmektedir. Düşüncesi aracılığıyla kendisini ve etrafındaki dünyayı aşan insan, mükemmel bir soyut betimlemeye ve mutlak bir boşluğa erişir. Bu mutlak boşluk, var olan her şeye tepeden bakarak bütünlüklü bir karşı çıkış düzeyine erişen insanın soyutlama kapasitesinden aşağı kalır bir şey değildir. Zihinde gerçekleşen en yüksek soyutlamanın nihai sınırı budur; ve bu mutlak hiçlik, Tanrıdır.
Tüm teolojik doktrinlerin anlamı ve tarihsel temeli budur. Doğayı ve kendi düşüncelerinin maddi nedenlerini anlamadıkları için, hatta bu düşüncenin gerisinde yatan koşulları ve doğal yasaları bile kavrayamadıkları için bu ilk insanlar ve ilk toplumlar, mutlak fikirlerinin tamamen soyut düşünceleri formüle etme kapasiteleri tarafından yaratılan birer sonuç olduğu konusunda en ufak bilgiye sahip değillerdi. Bu yüzden insanlar, doğaya dayandırdıkları bu soyut düşünceleri gerçek birer nesne gibi gördüler, oysa ki bu soyut düşünceler doğanın kendisi için hiçbir şey ifade etmiyordu. Böylece, kendi yarattıkları kurgulara ve mümkün olmayan mutlaklık nosyonlarına saygı göstermeye ve tapmaya başladılar. Ancak, soyut olan hiçlik ve Tanrı düşüncelerine somut bir biçim kazandırma ihtiyacını hissettikleri için tanrısal bir anlayış yarattılar ve daha da önemlisi bu anlayışa, doğa ve toplum içinde buldukları tüm iyi ve kötü nitelikleri ve güçleri atfettiler. Fetişizmden tutun da Hristiyanlığa dek tüm dinlerin kökeni ve tarihsel gelişimi böyle oldu.
Dinsel, teolojik ve metafizik saçmalıkların tarihini ele alacak bir çalışmaya girişmeye ve kutsal simgeselliklerin oluşum süreçleri ile yüzyıllarca süren barbarlık tarafından yaratılan kuruntuları tartışma niyetinde değiliz. Batıl inançların yarattığı felaketleri, kan ırmaklarını ve gözyaşı sellerini hepimiz biliyoruz. Henüz olgunlaşmamış olan insanlığın giriştiği bu sapkınca başkaldırılar, toplumsal örgütlenmelerin normal gelişmesinde ve evrimleşmesinde kaçınılmaz ve tarihsel olan aşamalardı. Böylesi sapkınlıklar, evrenin doğaüstü bir güç ve irade tarafından yönetildiği düşüncesini, insanın imgesel dünyasına ölümcül bir şekilde yerleştirdiler. Yüzyıllar gelip geçti ve toplumlar bu düşünceye öylesine alıştılar ki, aralarından çıkan her türlü karşıt arzuyu ve daha fazla ilerleme kapasitesini yok ettiler.
Önce birkaç bireyin iktidar hırsı, ardından da çeşitli toplumsal sınıflar köleliği ve fethetmeyi egemen ilke haline getirdi ve bu korkunç kutsallık düşüncesi toplumun tam kalbine yerleştirildi. Daha sonra ise, Devlet ve Kilise gibi iki kurumu temel almayan hiçbir toplum olanaklı görülmedi. Bu iki toplumsal bela tamamen doktriner mazeretçileri tarafından savunulmaktadır.
Bu kurumların dünyada ortaya çıkmasından hemen sonra iki yönetici sınıf –papazlar ve aristokratlar– çabucak örgütlenip hiç zaman kaybetmeden köleleÅŸmiÅŸ insanlara, Kilise ve Devletin yararlarını, kaçınılmazlığını ve kutsallığını aşılamaya baÅŸladılar.
Dipnotlar:
(18) Daniel Guerin’in, Ni Dieu Ni Maitre adlı eserinde belirtilmiÅŸtir. Paris, 1965, s. 262-3.
(19) Mehring, Karl Marx, s. 452-3.
(20) Louis Charles Delescluze (1808-1871), Franszı bir gazeteciydi. 1830 ve 1848 devrimlerine katılmış olan Delescluze, 1871′deki Ulusal Meclis’in üyesi ve Paris Komünü’nün askeri delegesiydi. Barikatlarda savaşırken Mayıs 1871′de öldürüldü
(21) Bir Biyografi Denemesi: Mihail Bakunin adlı bölümdeki, 12. dipnota bakınız.

Çeviri: Cemal Atilla

Kaynak:Paris Komünü ve Devlet Düşüncesi” (1871), Bakunin: Hayatı, Mücadelesi ve Düşüncesi içinde, Kaos Yayınları, 1998, s. 275-290.
İngilizce Orijinali için bakınız: “The Paris Commune and the Idea of the State“.


www.khAos.info