Bugünün yaşamtarzı anarşizminde göze çarpan en zorlayıcı yön, düşünme yerine doğrudanlığa, akıl ile gerçeklik arasında saf, birebir bir ilişkiye olan düşkünlükleridir. Bu tür bir doğrudanlık, yanlızca özgürlükçü düşünceyi farklı ve dolayımlı fikirlerden muaf kılmakla kalmaz, aynı zamanda akılcı çözümlemeyi ve dolayısıyla akılcılığın kendisini engeller.

İlkelci yaÅŸamtarzı anarÅŸistlerinin bakış açısından; insanlar ancak, insan dışı doÄŸaya müdahale etmek yerine uyum saÄŸladıklarında, ya da akıl, teknoloji, uygarlık ve hatta konuÅŸmadan kurtularak, belki de “doÄŸal haklar” ile donatılmış olarak, içten ve ille de akılsız, “çoÅŸkulu” bir durumda, varolan gerçeklikte uysal bir “uyum” içinde yaÅŸadıklarında en iyi zamanlarındadırlar. T.A.Z.,Fifth Estate, Anarchy: A Journal of Desire Armed ve Michael William’ın çıkardığı Stirnerci Demolition Derby gibi lümpen “fanzin”lerin hepsi, içinden “düşmüş” olduÄŸumuz, dolayımsız, tarihdışı ve uygarlık karşıtı bir “ilkelliÄŸe”; çeÅŸitli ÅŸekillerde “doÄŸanın baÄŸları”, “doÄŸal yasa” ya da doymak bilmez egomuz tarafından yönetildiÄŸimiz bir mükemmellik ve “otantiklik” durumuna odaklanır. Tarih ve uygarlık, “endüstri toplumu”nun, otantikliÄŸin uzağına düşmesinden baÅŸka birÅŸey deÄŸildir.
Daha önce de ileri sürdüğüm gibi, kökenleri gerici romantizme kadar izlenebilen “otantiklikten düşüş” mitosu, en son olarak da, sonraki faÅŸist eserlerinde varlık ve zaman‘da gizli kalan Völkish “spiritüalizm”i01 açıkça ortaya çıkan Martin Heidegger’in felsefesinde bulunur. Bu görüş ÅŸimdi, bir “yeÅŸil Adolf” tarafından “kurtarılma” isteÄŸini pek de saklamayan Rudolf Bahro’nun anti-demokratik yazılarında ve derin ekolojistler tarafından oltaya atılan politik olmayan ekolojik spiritüalizm ve “kendini tamamlama” arayışlarında bol bol bulunan dinginci mistizmden besleniyor.
Sonunda bireysel ego; tarih ve oluşu, demokrasi ve sorumluluğu dışlayarak gerçeğin yüce tapınağı haline gelir. Gerçekten de, bu tür bir toplumla yaşanan ilişki, herşeyi yutan bir narsizm tarafından öylesine kısıtlanırki; bu narsizm; birliği, kendi tatmini için tepinerek ortaya attığı talep ve iddialardan ibaret bir egoya dönüştürür. Vecd02 ve arzu, yetiştirme ve tarihsel gelişimin ürünleri değil de, toplumsal olmaktan çıkmış bir dünyada baştan beri görünen, doğuştan gelen itkilermiş gibi; uygarlıktan kurtuluşun nihai olarak gerçekleşmesi şeklinde somutlaşan, bu egonun arzularının vecd halinde kendi kendini gerçekleştirmesini engeller.
Stirnerci küçük burjuva ego gibi, ilkelci anarÅŸizm de, toplumsal kurumlara, politik örgütlere ve radikal programlara, özellikle de incelediÄŸimiz tüm yazarların otomatik olarak devlet iÅŸi ile özdeÅŸleÅŸtirdiÄŸi toplumsal bir alana hiç yer vermez. Tek tük olan, sistematik olmayan, sürekli olmayan ve sezgisel olan; tutarlı, amaçlı, örgütlü ve akılcı olanı; yani bir “fanzin” ya da broşür yayınlamaktan -baÅŸka tüm sürekli ve örgütlü eylemleri gölgede bırakır. Hayal gücü akla, arzu teorik tutarlılığa, sanki bunlar birbiriyle temlden çeliÅŸiyormuşçasına karşı tutulur. Goya’nın, akıldan yoksun hayal gücünün canavarlık yarattığı yolundaki uyarısı, hayal gücünün, farksız bir “teklik”ten dolaysız bir deneyimle ortaya çıktığı izlenimini verecek ÅŸekilde deÄŸiÅŸtirilir. Aynı ÅŸekilde toplumsal doÄŸa, biyolojik doÄŸanın; yenilikçi insanlık, uyumcu hayvanlığın; zamansallık, uygarlık öncesi sonsuzluÄŸun; tarih arkaik bir döngüselliÄŸin içinde yok edilir.
Her geçen gün ekonomik zulmü daha katı ve pervasız hale gelen bir burjuva gerçekliÄŸi, yaÅŸamtarzı anarÅŸizmi tarafından kurnazca deÄŸiÅŸtirilerek, kendi isteklerine düşkünlük, iptidailik, disiplinsizlik ve tutarsızlık dizgelerine dönüştürülür. 1960′larda Durumcular, “gösterinin teorisi” adı altında, aslında teorinin ÅŸeyleÅŸmiÅŸ bir gösterisini üretmiÅŸlerdi; ama onlar en azından estetizmlerine birazcık denge kazandıran, işçi konseyleri gibi örgütsel düzeltmeler önermiÅŸlerdi. YaÅŸamtarzı anarÅŸizmi, yeni bir hareket kaygısı duymadan örgütlülüğe, programlı baÄŸlılığa ve ciddi toplumsal çözümlemeler saldırarak, Durumcuların en kötü özelliklerini taklit etmekte. 1960′ların kalıntıları gibi, (Zerzan tarafından “doÄŸanın sınırları” diye yeniden adlandırılan) egonun sınırlarında amaçsızca dolanmakta ve bohem tutarsızlıktan bir fazilet çıkarmaktadır.
En üzücüsü de, kendiyle meÅŸgul estetik çılgınlıklarının, bir zamanlar toplumsal baÄŸlam iddiasında bulunabilecek ve özgürlüğe dair uzlaÅŸmaz baÄŸlılığıyla tarihindışında, öznel alanda deÄŸil, ancak tarihin içinde, nesnel alanda ağırlığa sahip olabilecek Sol özgürlükçü bir ideolojinin toplumcu özünü önemli ölçüde aşındırmasıdır. Marx ve yandaÅŸları bırakıp gittiÄŸinde, anarko-sendikalizm ve anarko-komünizmin koruduÄŸu Birinci Enternasyonal’in önemli talebi “Haklar görevsiz, görevler haksız olmaz” talebiydi. GeçmiÅŸe dönüp baktığımızda, bu slogan kuÅŸaklar boyunca toplumsal anarÅŸist olarak nitelendirdiÄŸimiz dergilerin logolarını süsledi. Bugün ise aynı slogan, “silahlanmış” arzu adına temelde benmerkezci talep ya da Taocu düşünce ve Budist Nirvana’larla temelden çeliÅŸiyor. Toplumsal anarÅŸizm insanlara devrim için ayaklanmaları ve toplumun yeniden yapılanmasını istemeleri çaÄŸrısında bulunurken, yaÅŸamtarzı anarÅŸizminin altkültürünü oluÅŸturan hiddetli küçük burjuvalar, süreksiz baÅŸkaldırı ve Deleuze ile Guattari’nin deyiÅŸiyle, kendi “arzulayan makineleri”nin tatmin edilmesi çaÄŸrısında bulunuyorlar.
Klasik anarÅŸizmin (yokluÄŸunda kendini gerçekleÅŸtirme ve arzuların karşılanmasının, yanlızca içgüdüsel boyutuyla deÄŸil, tüm boyutlarıyla varolamayacağı) toplumsal mücadeleye olan tarihsel baÄŸlılığından geri çekiliÅŸine kaçınılmaz olarak deneyim ve gerçekliÄŸin feci bir mistifikasyonu eÅŸlik ediyor. Neredeyse fetiÅŸist bir biçimde özgürleÅŸmenin lokomotifi olarak tanımlanan ego, bırakınız yapsınlar bireyciliÄŸinin “egemen bireyi” ile özdeÅŸ hale geliyor. Toplumsal deÄŸerlerinden ayrılarak, özerkliÄŸe deÄŸil, burjuva giriÅŸimciliÄŸinin heteronom “benliÄŸine” ulaşıyor.
Aslında ego, egemen benliÄŸiyle özgür olmak bir yana, bireysel özgürlük efsanesini amansız sermaye birikiminin amansız birikim yasalarını gizleyen diÄŸer bir fetiÅŸ haline sokarak, görünüşte anonim pazar yasalarına -rekabet ve sömürünün yasalarına- sıkı sıkıya baÄŸlıdır. Aslında yaÅŸamtarzı anarÅŸizmi, mistifikasyona yol açan ek bir burjuva aldatmacası olarak ortaya çıkıyor. Havarileri, borsa hareketlerinden; burjuva ticaretinin fiyat dalgalanmaları ve günlük gerçeklerinden daha “özerk deÄŸildir. Tüm özerklik iddialarına raÄŸmen, elinde bir tuÄŸla olsun ya da olmasın bu orta sınıf “asisi”, gıda kooperatiflerinden kır komünlerine, modern toplumsal yaÅŸamın tüm sözde “özgür” alanlarını iÅŸgal eden gizli pazar kuvvetlerine tümüyle mahkumdur.
Kapitalizm bizi girdabına almıştır -yanlızca maddi açıdan deÄŸil, kültürel açıdan da. John Zerzan’ın, onun gibi bir teknoloji düşmanının evinde televizyon görmekten ötürü ÅŸaşırmış bir röportajcıya verdiÄŸi unutulmaz cevapta dediÄŸi gibi: “Tüm diÄŸer insanlar gibi, ben de uyuÅŸturulmalıyım” [1].
YaÅŸamtarzı anarÅŸizminin, “uyuÅŸturucu” bir kendini aldatmaca olduÄŸu en iyi, Max Stirner’inThe Ego and His Own adlı kitabında görülebilir; burada, kutsal “benliÄŸin” tapınağında egonun “biriciklik” iddiası, John Stuart Mill’in liberal softalıklarını kat kat aÅŸar. Aslında, egoizm, Stirner ile birlikte bilgi teorisinin bir sorunu haline gelmiÅŸtir. Ego and His Own‘u dolduran çeliÅŸkiler ve üzüntü verici bir biçimde tamamlanmamış ifadeler labirentinde yolunu bulan insan, Stirner’in “biricik” egosunun bir efsane olduÄŸunu, çünkü kökenlerinin görünüşte “öteki”nde -toplumun ta kendisinde- bulunduÄŸunu anlar. “Hakikat senin gibi adım atamaz” diye egoiste seslenir Stirner, “hareket edemez, deÄŸiÅŸemez, geliÅŸemez; hakikat herÅŸeyi senden bekler ve alır ve senin sayende vardır; çünkü o yanlızca -senin kafandadır [2]. Stirnerci egoist, aslında nesnel gerçekliÄŸe, toplumsallığın olgusallığına ve böylece de kökten toplumsal deÄŸiÅŸikliÄŸe, burjuva pazarlarının saklı canavarlarının ortasında kiÅŸisel tatminin ötesine geçen tüm etik kriterlere ve ideallere veda eder. Bu dolayım eksikliÄŸi, somutun varlığının yanısıra, Stirnerci egonun kendi otoritesini de sarsar -benliÄŸin toplumsal kökenlerini ve tarih içindeki oluÅŸumunu göz ardı edecek kadar kapsayıcı bir iddia.
Stirner’den bağımsız olarak Nietzsche, olgusallığı (facticity) ve hakikatın gerçekliÄŸini silerek, bu hakikat görüşünü mantıksal sonucuna götürdü: “O zaman hakikat nedir ?” diye sordu. “EÄŸretileme, düzdeÄŸiÅŸmece ve insanbiçimciliÄŸin hareketli bir ordusu -kısaca; çoÄŸaltılmış, yerleri deÄŸiÅŸtirilmiÅŸ, ÅŸiirsel ve retorik olarak süslenmiÅŸ bir insan iliÅŸkileri toplamı [3]. Stirner’den daha açık sözlü olarak Nietzsche, olguların sadece yorumlardan ibaret olduÄŸunu iddia etti; sahiden de “yorumların ötesinde bir yorumcuya gerek var mı ?” diye sordu. Görünene göre deÄŸildi, çünkü bu bile “bir icat, hipotez” idi [4]. Nietzsce’nin amansız mantığını devam ettirdiÄŸimizde, yanlızca kendi gerçekliÄŸini yaratmakla kalmayan, aynı zamanda bir de kendi varlığını, basit bir yorumdan fazla olarak haklı çıkarmak zorunda olan bir benlik ile baÅŸbaÅŸa kalırız. Böyle bir egoizm, egonun kendisini de yok eder; ego, Stirner’in dile getirilmemiÅŸ öncüllerinin sisleri içinde kaybolur.
Benzer ÅŸekilde tarihten, toplumdan ve kendi “eÄŸretilemeleri” dışında kalan olgusallıktan sıyrılmış yaÅŸamtarzı anarÅŸizmi, gizli arzularıyla egonun, mantıksal soyutlamalar içinde buharlaÅŸmak zorunda olduÄŸu toplum dışı bir alanda yaşıyor. Ancak, egoyu sezgisel bir dolayımsızlığa indirgemek; kökenlerini sırf hayvanlığa, “doÄŸanın sınırları”na ya da “doÄŸal yasa”ya baÄŸlamak, -ego sürekli geliÅŸtirici bir tarihle, yani, salt olaylardan daha fazlasından oluÅŸuyorsa- egonun ilerleme ve gerileme, zorunluluk ya da özgürlük, iyi ve kötü, -evet !- uygarlık ve barbarlığın standartları için bir rehber olarak akıldan yaralanması gereken bir tarihin ürünü olduÄŸu gerçeÄŸini göz ardı etmek anlamına gelecektir. Kısacası, bir taraftan mutlak tekbencilik sürülerinden, diÄŸer taraftansa “benliÄŸin sırf bir “yorum” olarak kaybından kaçınmaya çalışan bir anarÅŸizm, açıkça toplumcu ya da kolektivist olmalıdır.Yani, toplumsal yaÅŸamın önkoÅŸullarından kaçınan, göçebe, uçucu bir ego yolu ile deÄŸil; örgütlenme ve karşılıklı sorumlulk yoluyla özgürlük arayan toplumsal bir anarÅŸizm olmalıdır.
Açıkça söylemek gerekirse; hiçbir zaman kendini gerçekleÅŸtirmenin arzunun karşılanmasının önemini reddetmemiÅŸ olan anarko-sendikalizmle anarko-komünizmin sosyalist soyuyla, -toplumsal etkisizliÄŸi, hatta toptan toplumun inkarını teÅŸvik eden- yaÅŸamtarzı anarÅŸizminin temelde liberal, bireyci soyu arasında, bunları birbirinden ayıran, tümüyle farklı amaçları, yöntemleri ve temellerinde yatan felsefelerini görmezden gelmediÄŸimiz sürece aşılamayacak bir uçurum vardır. Stirner’in kendi projesi aslında, Wilhelm Weitlig ile Moses Hess’in sosyalizmine karşı giriÅŸtiÄŸi egoizme de tam sosyalizmin karşıtı olarak baÅŸvurduÄŸu bir tartışmada ortaya çıkmıştır: “[Stirner'in verdiÄŸi] Mesaj, genel devrim yerine kiÅŸisel baÅŸkaldırıydı” diye takdirle gözler J Martin [5]. Bugün kökenlerini tarhselcilik, bireyin toplumsal oluÅŸumu ve akılcı bir topluma olan baÄŸlılığından alan toplumsal anarÅŸizmden farklı olarak, varlığını yaÅŸamtarzı anarÅŸizmi ve onun yuppie takipçileri arasında sürdüren bir karşı konum.
YaÅŸamtarzı “fanzin”lerinin her bir sayfasında bir arada bulunan bu karışık mesajların uyumsuzluÄŸu, kıvranmakata olan küçük burjuvaların ateÅŸli sesini yansıtmaktadır. EÄŸer anarÅŸizm toplumcu özünü ve kolektivist amacını kaybederse, özgürlükçü bir program, politika ve örgütlenmenin ikamesi olarak estetizm, vecd ve arzuya ve de yersiz bir ÅŸekilde Taocu dingincilikle Budist kendini yok etmeye doÄŸru sürüklenirse; toplumsal yenilenme ve devrimci bir görüş yerine toplumsal çürümeyle hırçın, egoist bir baÅŸkaldırıyı temsil eder hale gelecek. Daha da kötüsü, ÅŸimdilerde ergenlik çağında ya da yirmil yaÅŸlarında olan kuÅŸağın zenfin üyelerini zaten kasıp kavurmakta olan mistisizm dalgasını besleyecek. YaÅŸamtarzı anarÅŸizminin, radikal toplumsal bir oluÅŸumda elbette övgüye deÄŸer olan, ancak burada utanç verici bir biçimde “büyücülük” ile karıştırılmış olan vecd duygusu, akılcı ve diyalektik bir ÅŸekilde dünyanın farkında olmayı saÄŸlamak yerine, ruhların, hayaletlerin ve Jung’unkine benzer arketipler03 aleminde kaybolmaya neden oluyor.
Tipik bir ÅŸekilde, yaygın olarak okunan yabani bir Amerikan anrÅŸist dergisi olanAlternative Press Review‘in yakın zamanlarındaki bir sayısının (Sonbahar 1994) kapağını, tahminen girdap gibi dönen galaksilere ve New Age takım taklavatına karşı, Nirvana huzurunun hareketsizliÄŸine sahip bir biçimde duran üç baÅŸlı bir Budist tanrısı süslemekte -bir New Age butiÄŸinde, rahatlıklaFifth Estate‘in “AnarÅŸi” posterine eklenebilecek bir görüntü. Kapağın içinde bir figür sesleniyor: “Life Can Be Magic When Start to Break Free” (ÖzgürleÅŸmeye BaÅŸladığımızda YaÅŸam Büyülü Olabilir) -Magic sözcüğündeki A daire içinde. Buna karşı ÅŸu soruları sormak zorundayız: Nasıl ?, Ne ile ? Derginin içinde Glen Parton tarafından yazılmış (David Foreman’ın Wild Earth dergisinden alınmış) olan bir derin ekoloji yazısı var; baÅŸlığı “VahÅŸi Benlik: Neden İlkelciyim?”; yazıda “yaÅŸam ÅŸekilleri önceden verili olan doÄŸaya uyan”" “ilkel halklar” övülüyor, Neolitik devrime ağıtlar yakılıyor ve “birincil görevimiz”, “uygarlığımızı ‘yıkıp’ vahÅŸiliÄŸi yeniden kurmak” olarak belirleniyor. Dergideki sanat çalışmaları, kabalığı yüceltiyor -bol bol insan kafatası ve yıkıntı görüntüleri. Black Eye‘dan alıntılanan, derginin en uzun yazısı “Çöküş” ‘te romantik lümpenle birleÅŸtiriliyor ve yazının sonunda neÅŸeyle: “Gerçek bir Roma tatilinin04 zamanı geldi, haydi barbarlara yardım edin.” deniliyor.
Ne yazık ki barbarlar zaten burada -ve günümüzün Amerikan ÅŸehirlerindeki “Roma tatili” de, eÅŸkıyalık, duyarsızlık, aptallık, ilkelcilik, uygarlık karşıtlığı, akıl karşıtlığı ve kaos olarak görülen belli dozdaki “anarÅŸi”den ortaya çıkıyor. YaÅŸamtarzı anarÅŸizmini, günümüz toplumsal baÄŸlamında yanlızca ahlâki çöküntüye uÄŸratılmış Siyah gettolarında ya da gerici Beyaz banliyölerinde deÄŸil, ama Kızılderili gençlik çetelerinin birbirini vurduÄŸu, uyuÅŸturucu satışının başıboÅŸ kaldığı ve “Kutsal pencere kayası anıtını gezen ziyaretçilerin bile çetelerin grafitileriyle karşılandığı (Seth Mydans, The New York Times, 3 Mart 1995) o görünüşte “ilkellik” merkezleri olan Kızılderililer’e ayrılmış bölgelerde de görmeliyiz.
Nitekim, 1960′ların Yeni Sol’unun postmodernizme ve karşı kültürünün New Age spiritüalizmine kaymasıyla, büyük çapta kültürel bir çöküş yaÅŸandı. Utangaç yaÅŸamtarzı anarÅŸistleri için, Cadılar Bayramı’na uygun sanat ve kundakçılık malzemeleri, umudu ve gerçeÄŸi anlamayı gittikçe ulaşılmaz bir uzaklığa itiyor. “Kültürel terörizm”in tuzakları ve Budist cemaatler ile parçalanan yaÅŸamtarzı anarÅŸistleri, kendilerini Wall Street’te ve ÅŸehirde, toplumun en üstünde bulunan barbarlarla, en altında bulunan kasvetli Avrupa-Amerika ÅŸehir gettolarının açtığı çapraz ateÅŸ arasında buluyorlar. Ne yazık ki, bugün içinde bulundukları çeliÅŸki, -ÅŸirket pazarlarının bugünlerde hiç de yabancısı olmadığı- lümpen yaÅŸam ÅŸekillerine düzdükleri tüm övgülere raÄŸmen, özgür bir toplum yaratma ihtiyacından çok, uyuÅŸturucu ve insan vücudunun satışından elde edilecek ganimetle ve büyük miktardaki kredilerin kimlerin paylaÅŸacağına -o çöplük bonoları ve uluslararası kurları da unutmayalım- dair vahÅŸi bir savaÅŸla ilgili.
Saf hayvanlığa geri dönüş, -ya da “uygarsızlaÅŸma” mı desek-, -özgürlüğe deÄŸil güdüye, zekâdan çok genlerle yönlendirilen “otantikliÄŸe” bir dönüştür. GeçmiÅŸin büyük devrimlerinde gittikçe geniÅŸleyen biçimde dile getirilen özgürlük ideallerine hiçbir ÅŸey bundan daha uzak olmaz. Ve hiçbir ÅŸey, DNA gibi biyolojik buyuruculara itaat etme konusunda daha kararlı ya da kültür ile akılcı bir uygarlık uÄŸruna yapılan mücadelelerin açtığı yaratıcılık, etik ve karşılıklılığa daha aykırı olamaz. “VahÅŸilikte” özgürlük yoktur; eÄŸer bununla tam bir yabanilikle, hayvanlığı ÅŸekillendiren doÄŸuÅŸtan davranış modellerinin kurallarını kastediyorsak. Uygarlığı, kendinin farkında bir özgürlük -duygular kadar akıla da, arzu kadar anlayışa da, ÅŸiir kadar nesire de bahÅŸedilmiÅŸ bir özgürlük- yolunda taşıdığı büyük potansiyele gerekli önemi vermeden kötülemek, düşüncenin karanlık, zihinsel yeteneÄŸin ise yanlızca evrimsel bir vaat olduÄŸu hayvanlığın gölgeli dünyasına geri dönmektir.
NOTLAR:
[1] 7 Mayıs 1995 tarihli The New York Times’tan alınmıştır. Zerran’dan daha az ikiyüzlü insanlar televizyonun egemenliÄŸinden kaçıp müzik, radyo oyunları, kitaplar vs. ile ilgilenmeye çalışmıştır. Sadece televizyon satın almamışlardır !
[2] Max Stirner, The Ego and His Own (Ego ve Kendisi), derl. James J. Martin, İng. çev. Steven T. Byington, Libertarian Book Club, New York, 1963, 2. Kısım, 4. Bölüm, C, “My self-Engagement”, syf. 352, vurgu tarafımdan eklenmiÅŸtir.
[3] Friedrich Nietzsche, “On Truth and Lie in Extra-Moral Sense” (Üstün Ahlâki Anlamda DoÄŸru ve Yalan Üzerine)(1873; bir kısmı); İngilizceye Walter Kaufmann tarafından çevrilen ve düzeltilen The Portable Nietzsche (Nietzsche Cep Kitabı) içinde, Viking Portable Library, New York, 1959, syf 46-47.
[4] Friedrich Nietzsche, kısım 481 (1883-1888), The Will to Power, (İradenin Gücü), İng. çeviren Walter Kaufmann ve R. J. Hollingdale, Random House, New York, 1967, syf. 267.
[5] James J. Martin, editörün girişi, Stirner, Ego and His Own, syf. xviii.

AnarÅŸist Bakış’ın Notları:
01Evrenin ruhsal bir temele dayandığını ileri süren öğretilerin genel adı, tinselcilik.
02Vecd: Sevgi ve heyecandan doğan çoşkunluk, kendinden geçme.
03Arketip: nesnelerin oluşmasına örneklik eden ruhsal model, ilkörnek.
04Roma Tatili (Roman Holiday): Başkaldıranın yenilgisinden çıkartılan haz.
Kaynak: Murray Bookchin, “Toplumsal AnarÅŸizm mi, YaÅŸamtarzı AnarÅŸizm mi“(Çeviren; Deniz AytaÅŸ), Kaos Yayınları/11, Mayıs 1998, sayfa 71-79.
www.khAos.info