“Gerçekçi Ol, İmkansızı GerçekleÅŸtir!…”
filed in AnarÅŸizm on Eki.27, 2009
Değişen Dünya ve Değişen Sol
Tüketim Toplumu ve Kıtlık-Sonrası
Karşı-Kültür ve Yeni Sol
Mayıs-Haziran 68 Olayları
Yeni Sol’un Yenilgisinin Sonuçları
Postmodern Nihilizm
Kapitalizmin Yapısal Dönüşümü
Dipnotlar
Tarihsel sürecin yeterince uzun bir zaman dilimine baktığımızda, toplumsal ilerleme dönemleri yanında geri çekiliÅŸ dönemleriyle de karşılaşırız. Bugün bizler de ne zaman sonlanacağını bilmediÄŸimiz bu toplumsal, kültürel ve politik geri çekiliÅŸ dönemlerinden birinde yaşıyoruz. Uzun sürecek gibi de görünüyor. Üstelik, bizim çağımız bu gerçeÄŸin perdelemesi için manipülasyon araçlarının olaÄŸanüstü bir kullanımına da tanık olmaktadır. Yine de, toplumsal, ekolojik, politik ve ekonomik problemler ile her türden eÅŸitsizliÄŸin yarattığı korkunç çeliÅŸkiler giderek daha dolaysız olarak ortaya çıkmaktadır. Toplumsal bir dönüşüm ihtiyacı, bu nedenle, artık yalnızca arzulanan, özlemi çekilen veya hayallerimizi süsleyen bir ÅŸey olmanın ötesine geçmiÅŸ, tarihte daha önce hiç varolmamış yoÄŸunlukta bir zorunluluk (01) haline gelmiÅŸtir. Böylesine yakıcılaÅŸan bu zorunluluk, artık kesinlikle biliyoruz ki, hiç de “tarihsel aÅŸamaların geçilmesiyle” veya “mega-makinenin parçalanmasıyla” kendiliÄŸinden gerçekleÅŸmeyecektir.
Bu dönüşümü, yalnızca, “bilimsel” bir mitoloji veya “yıkıcı” bir tepkinin ufku dışında kalan toplumsal bir hareket mümkün kılabilir. Hareketin baÅŸarısı, varolan kasvetli dönemin içinden çıkışı ve tüm insanlar için anlamlı bir yaÅŸamı mümkün kılacak tarihsel malzemelerin Toplumsal Teori’nin gövdesinde tutarlı bir ÅŸekilde toplanmasıyla doÄŸrudan iliÅŸkilidir. Radikal düşünceler her zaman halk hareketlerinin ilk kıvılcımlarını ateÅŸlemeseler de, sonunda toplumsal dönüşümün baÅŸarılmasında vazgeçilmez bir devrimci perspektif saÄŸlarlar. Toplumsal hareketler sayısal olarak ne kadar geniÅŸ tabanlı olursa olsunlar kendiliklerinden bir yön duygusuna sahip deÄŸildirler. Ve sonsuza kadar da bu belirsizlik içinde kalamazlar.
Tarihin seyri boyunca ortaya çıkan bütün halk hareketlerinde bizler her zaman çatallaÅŸan yollarla karşı karşıya kaldık. Tarih zorbanın olduÄŸu kadar radikaller olarak bizim de varolanı kavrayabilme gücümüzle ve seçimlerimizle ÅŸekillendi. Küresel kapitalizmin yıkıcılığı kadar iletiÅŸim olanaklarının ve toplumlar arası etkileÅŸimin de olaÄŸanüstü derecede arttığı bir çaÄŸda bu daha da büyük olan bir sorumluluktur. Çünkü, sahip olduÄŸumuz bilinçle seçeceÄŸimiz yönün toplumsal sonuçları, bugün geçmiÅŸle karşılaÅŸtırılamayacak bir hızla tüm gezegeni etkileyecektir. Özgürlükçü bir toplum yaratma yönündeki kavrayışımız, bu nedenle, geçmiÅŸte etrafında toplanma çaÄŸrısı yapılan ve bize miras olarak bırakılan radikal düşünceleri tarihsel olarak geniÅŸletmek ve bugünün ihtiyaçlarını karşılayacak kapsamlı bir perspektif oluÅŸturmak zorundadır. Bu ihtiyaç eÄŸer tutarlı bir toplumsal düşünce tarafından saÄŸlanamazsa, katılaÅŸmış ve tarihsel varoluÅŸlarını yitirerek dogmalar haline gelmiÅŸ ideolojiler bu boÅŸluÄŸu hızla doldurulacak, sonuçta, halk hareketleri tarihsel potansiyellerini gerçekleÅŸtiremeyeceklerdir. Ortadan kaybolmaları ortaya çıkmalarından çok daha hızlı olan 60′lı yılların geniÅŸ toplumsal hareketleri, birçok tarihsel benzerinin yanısıra, buna iyi bir örnek olarak gösterilebilir.
Bugün egemen düşünce o kadar herÅŸeyi soÄŸuran bir güce sahiptir ki, hiç de yeni olmayan bu açık gerçekler dahi nevrotik bir kuÅŸkuculuk nedeniyle sorunsallaÅŸmıştır. Radikal eleÅŸtiri, herÅŸeyi neredeyse bir daha bir araya getirilemeyecek derecede parçalayan, kültürü ve tarihi görecelileÅŸtiren entelektüel bir alt kültür tarafından istila edilmiÅŸtir. Tarih birbirinden kopuk (episodic) ve “eÅŸit öneme sahip olayların” kronolojik bir anlatımına indirgenmekte, bizler “insanlık tarihinde hiçbir ilerleme veya gerileme olmadığına” ikna edilmeye çalışılmaktayız. Geri çekiliÅŸ dönemlerinin ruh haline (Zeitgeist) gayet uygun düşen bu post-modern bulanıklık, yönetici sınıflarda herhangi bir rahatsızlık yaratmamakta ve “herÅŸeyi-eÅŸdeÄŸerlileÅŸtirme” çabası ile eleÅŸtirinin gücünü zayıflatmakta ve hatta neredeyse ortadan kaldırmaktadır. Bu istila hiç kuÅŸkusuz varoluÅŸ nedeni olan dönem kendisini bir baÅŸkasına bıraktığında (ki bu ümit edildiÄŸi gibi toplumsal ilerleme sonucu varılan etik bir toplum olabileceÄŸi gibi geçmiÅŸteki örneklerini aratacak bir barbarlık da olabilir) silinip gidecektir. Ama bu gerçekleÅŸene dek radikaller olarak görevimiz, elbette: sorunun çözümü yerine onun bir parçası olan post-modernizmin önümüze çıkardığı zihinsel bariyerleri ve sis perdelerini dağıtarak yolumuza devam etmektir.
O halde radikal düşüncenin perspektifini bugün neler oluÅŸturmalıdır? Sol’un özgürlükçü sosyalizm, toplumsal anarÅŸizm gibi büyük politik gelenekleri ve 60′lı yılların toplumsal hareketlerinin geniÅŸlettiÄŸi özgürlükçü çerçeve bu perspektifin oluÅŸturulmasına önemli katkılar saÄŸlamaktadır. Ama bütün bunları tutarlı bir ÅŸekilde biraraya getiren, bugünün ihtiyaçlarına yanıt oluÅŸturabilmek için ödünç aldıklarının ötesine geçen ve gerçeklikle bağını tarihsel olarak daima koruyan bir toplumsal önerinin ortaya konulması sürekli çaba gösterilmesi gereken bir sorumluluk olarak önümüzde durmaktadır. Bizler geliÅŸmiÅŸ bir antropolojiye, tarih bilgisine ve felsefeye sahip olan ve bunlar üzerine kurulmuÅŸ tutarlı bir politika ve ekonomi önerisinde bulunan Toplumsal Ekoloji’yi bu sorumluluktan kaynaklanan bir çaba olarak görüyoruz.
Özgürlükçü mücadelelerin uzun tarihinden çıkarılacak en önemli sonuçlardan biri, yalnızca tek bir soruna odaklanan çabaların diğer sorunlarla ilişkisi kurulmadığında kendi içlerine çökerek izole kaldıkları veya daha kötüsü, bunların özgürlükçü çerçeveyi daraltacak şekilde mitleştirildiği gerçeğidir. Elbette, en öncelikli sorunlarımız bizim en yakınımızdakiler ve bizi en fazla etkileyenlerdir. Bunların yaşamımızı daha fazla çekilmez hale getirmesine engel olmalıyız. Ama, perspektifimizi yalnızca bizi doğrudan etkileyenler değil, toplumsal sorunların tümü oluşturmalıdır (02). Yalnızca ekonomik eşitliğin sağlanması, yalnızca devletin, kapitalizmin, ulus-ötesi şirketlerin, sınıfların, milliyetçiliklerin, cinsiyetçiliğin, cinsel tercih farklılıklarından kaynaklanan dışlamanın ortadan kaldırılması veya yalnızca ekolojik yıkımın ve ölümcül biyo-teknolojilerın durdurulması haklı talepleri, tek başlarına, toplumsal dönüşüm ve özgürlükçü bir toplumun kurulması için yeterli değildir. Öte yandan, küreselleşmiş bir kapitalizm çağında bunlarla tek tek ilgilenmek de artık beyhude olmuştur. Bunlar, herbirinin çözümü diğerlerinin çözümüne bağlı kalan, tarihsel –veya yeni– toplumsal sorunlar olarak yanı başımızda sürekli birikmektedir. Çözüm kümelerinin doğası, kısmi analitik çözümleri hareketin geneline ilişkin ancak bir fikir verebilen matematikteki diferansiyel denklemlere benzetilebilir (03).
Aslında, bir örnek verecek olursak, kadınların ezilmiÅŸliÄŸinin “devrimden sonra” çözülebilecek bir sorun, ÅŸimdi dile getirilmesinin ise sınıf sorununu gölgeleyen bir “burjuva davranışı” olduÄŸunun ileri sürülmesi ve bazı “sosyalist feministler”in bunu “sınıf-eksenli” bir politikanın yörüngesine oturtma çabaları artık bizi, Türkiye’de dahi, ikna etmemektedir. Benzer bir ÅŸekilde, ekolojik problemlerin toplumsal problemlerle iliÅŸkisini sorgulamaksızın çevrecilikle uÄŸraÅŸmak, bir duyarlılık göstergesi olmasına karşın, son derece yetersiz kalacaktır. Çevrecilerin kendilerini politika dışı veya ötesi görme çabaları ise nahif ve gerçek dışıdır. DiÄŸer uçtan baktığımızda ise, ekoloji de sanıldığı gibi tek başına bir politika oluÅŸturmaz. Yorumlanmak ve politik bir anlam kazanmak için bazı toplumsal teorilerin içinden geçmek zorundadır. Ekoloji özgürlükçü bir yönelim kazanabileceÄŸi gibi, en uç örneÄŸini verecek olursak, faÅŸist politikaları meÅŸrulaÅŸtıracak bir araç olarak da kullanılabilir. Son zamanlardaki çalışmalar Alman Nazi Partisi’nin “ekoloji” ile olan derin baÄŸlarını ve Rudolf Bahro gibi filozofların insansevmez “ekolojik-diktatörlük” heveslerini ortaya koymaktadır (04).
Ama günümüz kapitalist küreselleÅŸme-karşıtı hareketler içinde belki de en önemli sorunu, bir kere daha, Sol ile milliyetçilikler iliÅŸkisi oluÅŸturmaya baÅŸlamıştır. Ulus-devleti “tarihsel olarak ilerici” görerek onun içsel doÄŸasını anlamakta baÅŸarısız kalan Marksizm, sonunda, ulusal milliyetçiliÄŸe olumlu bakılmasına neden olan çok büyük bir karmaÅŸa yaratmıştır. İktidardaki Alman Sosyal Demokratları’nın Birinci Dünya Savaşı arifesinde Almanya’nın savaÅŸa girmekle elde edeceÄŸini düşündükleri emperyal çıkarlar uÄŸruna enternasyonalizmi –işçilerin uluslararası kardeÅŸliÄŸini– feda etmeleriyle ile açık hale gelen büyük çeliÅŸki, aradan geçen yaklaşık bir yüzyıllık süreye raÄŸmen, Sol’un en ciddi hastalıklarından biri olarak kesintisiz devam etmektedir. Türkiye’de ise “sol”-milliyetçilik, özellikle AB’ye giriÅŸ süreci tartışmaları baÄŸlamında, en hırçın haliyle yeniden sahnededir (05). Sol eÄŸer hâlâ özgürlükçü düşünceyle bağını korumayı düşünüyorsa mutlaka enternasyonalist kimliÄŸini (06) yeniden oluÅŸturmak ve kapitalist küreselleÅŸme saldırılarına küresel boyutta –yani, küresel bir kavrayış ve iÅŸbirliÄŸi geliÅŸtirerek kendi coÄŸrafyasında– karşılık vermek zorundadır.
* * *
1999′da ABD’nin Seattle ÅŸehrinde Dünya Ticaret Örgütü’ne karşı beklenmeyen geniÅŸlikteki protesto gösterileri, neoliberal dalga sonrası sessizleÅŸen mücadelelerin bir kez daha yükselerek devam ettiÄŸi bir sürece girmemizi saÄŸladı. Bu, radikaller ve kapitalizmden hoÅŸnutsuz insanlar arasındaki diyaloÄŸun daha geniÅŸ bir alanda kurulabilmesine, kapitalizme ve her türden baskıya iliÅŸkin sorgulamanın daha da keskinleÅŸtirilmesine olanak saÄŸlayabilir. Bunların gerçekleÅŸip gerçekleÅŸmeyeceÄŸi elbette zamanla belirginleÅŸecektir. Buna karşın, yakın geçmiÅŸimizdeki toplumsal deneyimlere, bunların bugünkü hareketlerle benzerliklerine ve farklılıklarına bakmak çizilmekte olan yolun anlaşılmasında bize çok yardımcı olabilir. Alexander Koyré’nin söylediÄŸi gibi, her dönem gibi biz de kendimizi tarihte yeniden aramalıyız.
Bu amaçla, makalede bugünkü dünyanın oluÅŸmasında çok belirleyici olan İkinci Dünya Savaşı sonrası döneme, kapitalizmin geçirdiÄŸi dönüşümlerine, özellikle 60′ların sonlarında yükseliÅŸe geçen toplumsal hareketlere, bunları etkileyen ve bunlardan etkilenen entelektüel anlayışlara yakından bakılacaktır. Günümüzdeki hareketler yeni geliÅŸmelerle birlikte devam etmektedir. Dolayısı ile çabamız bunların potansiyelleri ve eÄŸilimleri, bir iki kuÅŸak öncesi hareketlerle süreklilikleri ve farklılıkları üzerinde yoÄŸunlaÅŸacaktır. Tüm bunların ardından ise kapitalist ve hiyerarÅŸik topluma alternatif oluÅŸturan özgürlükçü bir topluma iliÅŸkin kendi önerilerimizi ortaya koymaya çalışacağız.
DEĞİŞEN DÜNYA VE DEĞİŞEN SOL
İkinci Dünya Savaşı, Eski Sol’un beklentilerinin aksine, Birinci Dünya Savaşı’nda olduÄŸu gibi proleter devrimlerle sonuçlanmadı. Bu olgu, Komünist Manifesto‘nun proleteryaya atfetmiÅŸ olduÄŸu, diÄŸer sınıflar için de devrimi gerçekleÅŸtirecek egemen bir sınıf olma özelliÄŸinin sorgulanmasına yol açtı. Burada ironik olan, “bilimselliÄŸine” kuÅŸku düşebileceÄŸi gerekçesiyle Marx ve Engels’in işçi sınıfı demekten dahi kaçındığı bir proleterya sınıfına modern endüstriyalizmin bu geç dönemine dek rastlanmamasıdır. Onların yazılarında, “proleterya” ideal biçimini hiyerarÅŸik fabrikanın mekanik düzeninde alacaktı. İkinci Dünya Savaşı öncesindeki bir yüzyıllık dönemde ise “proleterya”yı, tam tersine, çoÄŸunlukla bağımsızlık ruhunu koruyan zanaatkâr kökenli ustalar ve ÅŸehirlerin aşırı rasyonalize ve mekanize olmuÅŸ endüstri dünyası ile müthiÅŸ bir gerilim yaÅŸayan, organik tarımsal dünyada derin köklere sahip olan işçiler oluÅŸturmaktaydı. Bu anlamda, sözkonusu “proleterya” kendine özgü bir türdü. Gerçekte sorgulanan, bu nedenle, fabrikanın zoraki itaate dayalı okulunda özerkliÄŸini, davranışlarına ve düşüncelerine bağımsızlık ruhu veren toplumsal baÄŸlarını yitirerek arzulanan “geliÅŸimini” artık tamamlayan saf proleterya idi: Onun sınıf doÄŸası, ulusal iÅŸbölümünün sonucu olan varlığı ve genel çıkar seviyesine nadiren çıkan kendi çıkarlarıydı.
Öte yandan, kapitalizm genel bir krize girmedi. Böyle bir krize girebileceÄŸine iliÅŸkin herhangi bir iÅŸaret de yoktu. Tam aksine, kapitalizm İkinci Dünya savaşından tarihinin en büyük gücüne sahip olarak çıktı: İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, kapitalizm savaÅŸ öncesinin kronik krizine düşmek bir yana, kendini tarihte görülmedik ölçüde güçlü temellere yaslayarak yeniden istikrar kazanmıştı. Askeri üretime dayanan, elektronik, otomasyon, nükleer teknoloji ve tarım iÅŸletmeciliÄŸi alanındaki ÅŸaşırtıcı teknolojik geliÅŸmelerle desteklenen düzenli bir ekonomi yaratılmıştı. Çok sayıda ve çeÅŸitteki tüketim eÅŸyaları, bitimsiz bir bolluk kaynağından geliyormuşçasına insanların ellerine akıyordu. Öyle geniÅŸ bir refah söz konusuydu ki, toplumun hatırı sayılır bir kısmı yalnızca bu refahtan arta kalanlarla yaÅŸayabiliyordu (07).Sovyetler BirliÄŸi, etrafı düşmanlarla çevrili bir ülkede “sosyalizmi” koruma güçlüğünün meÅŸruiyet saÄŸladığı bir devlet kapitalizmi tarafından devasa bir fabrikaya dönüşmüştü. 1931′de Stalin, “Biz ileri ülkelerin elli veya yüzyıl gerisindeyiz. Bu farkı on yıl içinde kapatmak zorundayız. Ya bunu gerçekleÅŸtiririz ya da onlar bizi yok ederler” (08) diyordu. EndüstrileÅŸme politikalarına kaynak aktarımı için çiftçilerden yiyecek ve diÄŸer mallar biçiminde vergi saÄŸlama çabası (yani, ilkel sermaye birikimi) sonunda çiftliklerin devletleÅŸtirilmesi ile sonuçlandı. ABD 1929 Büyük Bunalımı’nda en büyük kurbanlar küçük çiftçiler olurken, Sovyetler BirliÄŸi’nde de çiftçiler yerlerinden edildi ve “Fabrika”nın uzak bölgelerine sürgün edildiler. Bu, 1933′deki geniÅŸ çaplı açlıkla sonuçlandı. Komintern (Komünist Enternasyonal) ise uluslararası arenadaki Komünist Partileri Sovyet ulus-devletinin çıkarlarına hizmet eden birimlere dönüştürmüştü. Kara-kızıl bir İspanya’nın Almanya’ya karşı ortak bir cephe oluÅŸturulmaya çalışılan Fransa ve İngiltere’yi ürkütebileceÄŸi gerekçesiyle ve İspanyol Komünist Partisi aracılığı ile Komintern’in karşı-devrimde oynadığı büyük rol bunun açık örneklerinden biridir.
Yukarıda saydığımız tüm bu geliÅŸmeler, yani proleteryanın sınıfsal konumunun deÄŸiÅŸmesi, kapitalizmin beklenen genel krizinin gerçekleÅŸmemesi ve Sovyetler BirliÄŸi’nin bırakın enternasyonal bir dayanışma göstermeyi sıklıkla oynadığı karşı-devrimci rol, varolan Sol’u (Eski Sol’u) büyük ölçüde deÄŸiÅŸtirdi. Sol, kendini tanımlayan deÄŸerlerin erozyona uÄŸramasına izin verdi. BaÅŸka bir alternatif üretemeyerek dikkatini giderek ulusal kurtuluÅŸ mücadelelerine yöneltmeye baÅŸladı. Sonuç olarak, sömürge bölgelerinde bağımsız devletler kurma çabaları emperyalizme ve kapitalizme karşı mücadelenin ana ekseni olarak görülmeye baÅŸlandı. İkinci Dünya Savaşı Avrupa’da yalnızca proleter devrimlerle sonuçlanmadan sona ermemiÅŸti; 1848de Paris’li işçi sınıfı barikatları yükselttiÄŸinde ve kırmızı bayraklar bir “sosyal cumhuriyet”i desteklediÄŸinde ortaya çıkmış olan tüm bir devrimci proleterya sosyalizmi ve sınıf-merkezli enternasyonalizm dönemini de kapatmıştı … HerÅŸeyden önce, sınıfsal farklılıklara iliÅŸkin bilincin zayıflaması ve Avrupa’daki çatışmalar milliyetçiliÄŸin yolunu açtı –kısmen Almanya’nın vatanlarını iÅŸgaline bir tepki olarak, fakat kısmen ve asıl önemsenmesi gereken bir ÅŸekilde de açık ırkçılığa yaklaÅŸmış hastalıklı bir nefret içeren yabancı düşmanlığının yeniden ortaya çıkmasının bir sonucu olarak. SavaÅŸtan sonra özellikle Fransa, İtalya ve Yunanistan’da yeniden ortaya çıkan kısa süreli, sınıf-yönelimlı sınırlı sayıdaki hareket, SoÄŸuk SavaÅŸ döneminde Sovyet çıkarlarına hizmet eden Stalinistler tarafından kolaylıkla manipüle edildiler. Bu nedenle, İkinci Dünya Savaşı birincisinden çok daha uzun sürmesine karşın sonuçları asla 1917-21 döneminin politik ve toplumsal düzeyine eriÅŸemedi (09).* * *
Uzun süren 1929 Büyük Bunalımı nedeniyle inanırlılığını yitirmiÅŸ liberal “serbest pazar” ideolojisi yerine yürürlüğe konulan Keynesyen politikalar sonunda, devletler ekonomik ve toplumsal hayata doÄŸrudan müdahale etme gücüne sahip oldular. 1930′ların ortaları ile 1970′lerin ortaları arasındaki dönemde, pazar mekanizmasını kontrol etmek amacıyla devletin aktif müdahalesi tüm kapitalist dünyada standart bir norm oluÅŸturdu (10).
Aslında, laissez-faire, “serbest pazar” taraftarlarının veya günümüz neoliberallerin savunduklarının aksine, kapitalizmin hukuki, askeri veya ekonomik bir düzenleyicisi olarak ulus-devlet müdahalesi her zaman mevcuttu (11). Dolayısıyla, Keynesyen politikaların hakim olduÄŸu sözkonusu dönem yalnızca düzenleyici devlet müdahalesinin farklı bir fazı olarak görülmelidir. Pazar ekonomisini eÅŸiÄŸine kadar geldiÄŸi çöküşten kurtarmak için devlet yeni düzenlemeler gerçekleÅŸtirmek zorunda kalmıştı.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında en yüksek seviyesine ulaÅŸan modern endüstri dönemi, kitlesel üretim ve tüketim, büyük üretim birimleri ve bürokratik organizasyonlar tarafından karakterize ediliyordu. Uluslararası ekonomi sermaye birikimi için günümüzde olduÄŸundan daha az önemliydi. Bu nedenle, devletin özellikle iç pazarın geniÅŸletilmesi amacına yönelik olarak doÄŸrudan ekonomik müdahalesi talep edilmekteydi. Tam istihdam politikalarını gerçekleÅŸtirmeye yönelik devlet yatırımları sürekli oldukları sürece bunların zorunlu olarak yol açacakları bütçe açıkları sermaye birikim süreci için artık bir problem oluÅŸturmayacaktı. Çalışanlar açısından bunun görünür sonucu, daha çok refah, daha çok “sosyal hak” ve daha çok iÅŸ güvenliÄŸi oldu. Tüm bunların gerçekleÅŸmesi gelecekte sürekli büyüyecek bir ekonomi ile refah devletinin geniÅŸleyeceÄŸi inancına dayanıyordu. Bu politikaların baÅŸka bir sonucu da, savaÅŸ sonrası ekonomik patlama (boom) döneminde kadınların iÅŸ yaÅŸamına daha çok katılmasının da etkisiyle toplam nüfus içinde ağırlıkları artan işçilerin temsil tekelini elinde tutan, bürokratik ve güçlü bir sendikanın pazarın kontrolü üzerinde giderek artan etkisiydi (12).
TÜKETİM TOPLUMU VE KITLIK-SONRASI
Peki ne oldu da endüstriyel üretimde korkunç bir artışın gerçekleÅŸtiÄŸi, sıradan insanların daha fazla refaha kavuÅŸtuÄŸu, saÄŸlık, eÄŸitim ve iÅŸ güvencesine sahip olduÄŸu bir dönem aynı zamanda yaÅŸanılan dünyaya iliÅŸkin hoÅŸnutsuzlukların da en fazla dışa vurulduÄŸu bir dönem olabildi? 1970′li yıllara kadar Sovyetler BirliÄŸi için de benzer bir yaÅŸam standardı geçerli olduÄŸuna (13) ve hoÅŸnutsuzluklar her iki blokta da ortaya çıktığına göre, Eski Sol’un ve “reel sosyalizmin” yarattığı hayal kırıklığının bu geliÅŸmelerdeki etkisi neydi?
Yeni Sol 60′lı yıllar boyunca Eski Sol’un tüm deÄŸerlerini baÅŸtan aÅŸağıya sorguladı. Fakat, Yeni Sol’a yakından bakmadan önce batıdaki toplumsal hareketlerin tüm dikkatleri üzerlerine çektikleri, ekonomi ve ideolojilerle kavranamayacak olan günlük yaÅŸamdaki ve kültürdeki deÄŸiÅŸimlere bakmak yerinde olacaktır: 1950′lere gelindiÄŸinde Avrupa’dan Amerika ve Avusturalya’ya kadar neredeyse her Batı ülkesinde muhafazakâr bir anlayış hüküm sürüyordu. Bu yeni anlayış dikkatle bir araya getirilmiÅŸ paranoya ve yanılsamalardan oluÅŸuyordu: Dışarıda komünizm tehlikesi, içeride herÅŸeyin uyum içinde olduÄŸuna dair bir yanılsama. Refah Devleti’nin koruyucu kalkanının ve işçi sınıfının ev sahibi olma olanaklarının artırılmasının eski sınıf ve cinsiyet çeliÅŸkilerini “ortadan kaldırdığı” düşünülüyordu… İçeride bu görünüşü inanılır kılan durum, hem istihdamın hem de ev içi tüketimin gerçekten büyük artış göstermesiydi. Bu iki olgu batı dünyasında 1950′li yılların dev ekonomik yayılmasını destekledi. 1950 ve 1960′larda birçok insan için yaÅŸam standardı giderek yükseliyordu … Hobsbawn’ın yazdığı gibi “EÄŸer kapitalizmin iÅŸliyor gibi göründüğü bir dönem varsa, bu yıllardır” (14).Gerçekte ise, pazar iliÅŸkileri yaÅŸamın her alanını istila etmeye, bürokratik iliÅŸkiler yaÅŸamın en mahrem alanlarının içine kadar sokulmaya baÅŸlamıştı. Artık iÅŸyerinden çıkıldığında içine girilen dünya, organik komÅŸuluk iliÅŸkileri ve yardımlaÅŸma gibi Eski Dünya deÄŸerlerinin geçerli olduÄŸu bir yer deÄŸildi. Kapitalizm bir tüketim toplumu yaratma yolunda hızla organize olmaya çalışıyordu. Arz edilen malların “ihtiyaçlarımızı” belirlediÄŸi bir toplum oluÅŸmaktaydı. Bu dönüşümün modern endüstriyel toplumlarda nasıl gerçekleÅŸtirdiÄŸini anlayabilmek için 1980 sonrası Türkiye’sindeki kültürel deÄŸiÅŸimleri düşünmek yararlı olacaktır. Televizyon ve sayısı gittikçe artan reklamlar yaÅŸamın nasıl olması gerektiÄŸi konusunda insan bilincini giderek istila etmeye baÅŸladı. ABD’de Büyük Bunalım sonrası topraklarını kaybetmeden önce büyük ölçüde kendilerine yeterli olan küçük çiftçiler, artık böyle bir bağımsızlığa sahip olamayacakları fabrika işçilerine dönüşmeye baÅŸladılar. Büyük aileler de çözülerek çekirdek aile oluyorlardı. İşte, toplumsal baÄŸların zayıflaması nedeniyle giderek kendi içine dönen ve “ihtiyaçlarının” tedariki için büyük ölçüde bağımlılaÅŸan ÅŸehirli çekirdek aile, tüketim toplumunun üzerine inÅŸa edileceÄŸi birbirlerinden yalıtılmış hücreleri oluÅŸturmaktaydı.
Refah Devleti’nin yarattığı bolluk ortamında uç veren kültürel ve psiÅŸik problemler giderek geniÅŸledi ve 60′lı yıllardaki hareketlerin büyük ölçüde hazırlayıcısı oldular. Bu tarihsel durum özgürlükçü düşünce geleneÄŸinde de bir deÄŸiÅŸimin gerekliliÄŸini zorunlu hale getirmiÅŸti. Sözkonusu zorunluluk, özgürlükçü bir toplumun maddi temellerinin artık mümkün hale gelmesinden kaynaklanmaktaydı. Bu maddi temeller, ironik bir ÅŸekilde, kapitalizmin kâr elde etme güdümünde olan bir teknoloji tarafındansaÄŸlanmıştı. Toplumsal bilincin bu maddi imkân olanağı ile dolup taÅŸtığı 60′lar, kendisini yalnızca ekonomik eÅŸitliÄŸin saÄŸlanması amacına yönelten, bu amaç uÄŸruna devlet, bürokrasi, hiyerarÅŸi ve bireysel öznelliÄŸin saÄŸlanması gibi devasa problemleri göz ardı eden tüm radikal eleÅŸtirilerin dayandıkları tarihsel zemini alıp götürmüştür. Hayatın maddi temellerinin herkes için mümkün hale geldiÄŸi kıtlık-sonrası bir dünyada, kapitalizm eleÅŸtirisi kadar maddi imkanların kıt olduÄŸu bir çağın gerçekleri ve hakim Viktoryen dünya görüşüyle de biçimlenmiÅŸ olan otoriter Marksizm meÅŸruluÄŸunu yitirmiÅŸtir. Marksist olsun liberal olsun, her türden ekonomizmin fedakârlık ve çalışma etiÄŸi üzerine kurduÄŸu dünya imgesi bu yeni koÅŸullar altında geçersizleÅŸerek paramparça oldu.
Wilhelm Reich gibi ortodoks Marksizmin dışladığı özgürlükçü sosyalistler, maddi kıtlık koÅŸulları altında halk “kitlelerinin” libidinal itkilerinin asla sona ermeyen bir yaÅŸam mücadelesi tarafından bastırıldığını söyleyerek önemli öngörülerde bulunmuÅŸlardı: Ne var ki bu emek, bu kendini reddediÅŸ, gelecekte baskıyı gereksiz kılacak bir teknolojik geliÅŸme düzeyi üretmektedir. Sonuç, insan içgüdüsünün iddiaları ile bunları reddetmeye devam eden bir uygarlık arasında patlayıcı bir çatışmadır (15).Bundan önceki tüm tarihsel dönemleri karakterize eden kıtlığın ortadan kaldırılmasına raÄŸmen, yalnızca hayatta kalmanın ötesine geçen ve insani varoluÅŸu anlamlı kılan arzunun hala baskı altında tutulmaya devam etmesi öngörülen çatışmayı sonunda 60′larda patlattı. Bu çatışmada talep edilenler Berlinli Dadaistler’in çok daha erken bir tarihteki, 1919′daki manifestolarına evrensel olarak kazınmıştı:
Yaratıcı ve entelektüel olan bütün kadınlarla erkeklerin radikal komünizm temelinde uluslararası devrimci birliÄŸi kurması; her türlü faaliyet alanının kapsamlı olarak makineleÅŸtirilmesi yoluyla evrensel iÅŸsizliÄŸin gerçekleÅŸmesi; mülkiyetin derhal kaldırılması ve her ÅŸeyin komünal kullanımının saÄŸlanması; bütünüyle topluma ait olacak, insanları özgürlük durumuna hazırlayacak, bahçelerle çevrili ufak kentlerin kurulması (16).talep edilmekteydi. Dadaistlerin Fransa’daki izleyicileri olan gerçeküstücüler ise aynı yıllarda, “iktidarın burjuvazinin elinden proleteryaya geçmesi sürecine estetik formların ve yaratıcı düş gücünün kurtarılmasını saÄŸlayacak bir sürecin eÅŸlik etmesi gerektiÄŸini” söylüyorlardı. Onlara göre, “uygarlığın krizi tam bir tepki, her alanı kapsayacak inanılmaz derecede radikal bir devrim” gerektiriyordu. Bu devrimin gerçekleÅŸmesi için, “bütün araçlar, aile, ulus ve din fikirlerinin yıkımı amacıyla kullanılmalıydı” (17).
KARŞI-KÜLTÜR VE YENİ SOL
Karşı-kültürün ortaya çıkışını, savaş sonrası kuşağının dünyayı savaş öncesi kuşaktan daha farklı algılamasında ve bu algılamadan kaynaklı bir çatışmada aramak boş bir çaba olmayacaktır.
SavaÅŸ öncesi kuÅŸak büyük yokluklar ve sıkıntılar çekmiÅŸ bir kuÅŸaktı. Erkekler savaÅŸtan sonra sıcak yuvalarına geri geldiler. Kadınlar ise savaÅŸ sırasında devletin kurmuÅŸ olduÄŸu yemekhane, kreÅŸ ve saÄŸlık merkezlerindeki görevlerini istemeden de olsa bırakmak zorunda kaldılar. Esas “görevleri” olan eÅŸ ve anneliÄŸe geri döndüler. Aile yaÅŸamının önemi ve kutsallığına iliÅŸkin saplantı düzeyinde bir ilgi geliÅŸmeye baÅŸladı. Bu ilgi kadının ailedeki rolünü, anne ve ev içi tüketici olarak kadınların konumunu öne çıkarıyordu. Bütün sınıfların ve grupların beklentilerinin aynılaÅŸtığı düşüncesini savunan Sosyal Demokrat uzlaÅŸma ideolojisi açısından, hiçbir ÅŸey “mutlu ve saÄŸlıklı aile” kavramı kadar önemli ve temel deÄŸildi. Feministler de dahil olmak üzere, aile herkes tarafından yaÅŸamın merkezi olarak algılanıyordu. Aile üyeleri için bütün dünya aileden ibaretti (18).
Gerçekte ise, aile dış dünyaya karşı pasifliÄŸi, apatiliÄŸi ve ilgisizliÄŸi teÅŸvik ediyordu. Tek güdü sahip olunan maddi ÅŸeylerdi. 1960′larda aileye karşı yöneltilen temel eleÅŸtiriler, çocuÄŸun herÅŸeye karışan, sahip çıkan, rahat bırakmayan anneye karşı isyanıyla baÅŸladı. 1950′li yıllarda orta sınıfın ve işçi sınıfının çocukları olanlar 1960 yıllara gelindiÄŸinde, anne babalarının dar ve kapalı dünyasından nefret etmeye, mal ve rahatlık düşkünlüklerini hor görmeye, koruyucu tavırlarına tepki göstermeye baÅŸladılar. 1930′lu ve 40′lı yıllarda insanların çoÄŸuna dayatılan sıkı çalışma ve fedakârlık kuÅŸağından gelen anne babalar ile 1950′lerin refah ortamında geliÅŸen, tüketime dayalı kapitalizmin yeni deÄŸerleriyle büyüyen kuÅŸak arasında herhangi bir süreklilik ve baÄŸlantı yoktu. Aslında daha çok parası olan ve daha kolay harcayan “liseli tüketici”yi hedefleyen, yeni gençlik kültürünü keÅŸfeden ve kuran bizzat kapitalizmdi. Bu sürecin zorunlu bir parçası da, radyo ve televizyon ülkedeki her eve reklam endüstrisini ve pop müziÄŸini sokarken, sıkı çalışma ve tasarrufun vurgulanması anlayışından zevk, heyecan ve boÅŸ zaman etkinlikleriyle kendini gerçekleÅŸtirme arayışına geçiÅŸti…Ailelerinden veya ara sıra çalışarak alacakları, genellikle yüksek öğrenim burslarıyla da desteklenen bir miktar paraya ihtiyaçları vardı. Ama hırslı olmayı, satın alma merakını ve çalışmayı reddediyorlardı…Yüksek öğenimin artan oranda desteklenmesi öğrenci nüfusunu 1940-60 arasında dört katına çık[ardı] (19).DiÄŸer taraftan, refah toplumunun maddeci vaadi toplumdaki en yoksul insanları dahi sarmaya baÅŸlamıştı. 60′lı yıllardaki hareketlerin öncüsü sayılan YurttaÅŸ Hakları Hareketi yalnızca siyahların üç yüzyıl boyunca uÄŸradıkları baskı ve ayrımcılığa karşı duyulan bir öfkeden kaynaklanmıyordu:
[B]u hareketin temelinde beyaz orta sınıfların sürdükleri iyi yaÅŸamın öteki kesimler tarafından da paylaşılacağı beklentisi, toplumda herkese yetecek kadar ÅŸey bulunduÄŸu inancı yatıyordu. [Martin Luther] King’in ve yardımcılarının etik mesajının kökleri siyahların yoksulluÄŸu ile beyazların refahı arasındaki gerilime dayanıyordu; bu gerilim siyahların ezilmesini daha dayanılmaz hale getirmiÅŸti. Aynı biçimde, ABD’nin ekonomik bolluÄŸu eÅŸitsiz olarak dağıtıldıkça ve özellikle de sınır ötesi askeri maceralarda düşüncesizce kullanıldıkça Yeni Sol’un radikalizmi daha kuÅŸatıcı ve asal bir nitelik kazandı. Karşı-kültürün canlılığı ve öne sürdüğü talepler, herkes için konforlu bir yaÅŸam olanak kazandıkça, giderek ütopyacı bir hale geldi (20).Proleteryanın yaÅŸama bakışı ve deÄŸerleri oldukça burjuvalaÅŸmıştı. Siyahlar ve öğrenciler toplumun deÄŸiÅŸmesine yönelik taleplerini giderek yükseltirken, ücret artışı için pazarlık ÅŸansını artırmış bürokratik bir sendika içine sıkışan proleterya sistemle bütünleÅŸme sürecine girmiÅŸti. Bu nedenle “[devlet] baskısının ana hatları siyah militanlara, okullara ve üniversitelere karşı yöneltilmiÅŸti. Örgütlü emeÄŸe karşı yöneltilmemiÅŸti. Yöneltilmek zorunda deÄŸildi” (21).
Kapitalizmin giderek yaÅŸamın tüm alanlarını tehdit etmeye baÅŸlaması çatışma mekanını fabrikanın ötesine taşımaktaydı. Bunlar işçilerin de insanlar olarak içinde oldukları ev, mahalle, kent, okul, üniversite ve doÄŸa gibi yaÅŸamın herkesi ilgilendiren mekanlarıydı. Gerçekte işçiler her zaman yalnızca proleterler olmaktan daha fazlasıydılar. Fabrika konularıyla ilgili oldukları kadar çocuklarının geleceÄŸi ile ilgilenen ebeveynler; itibar, özerklik ve insan olarak deÄŸer verilmekle ilgilenen erkekler ve kadınlar; içinde yaÅŸadıkları yerle ilgilenen komÅŸular ve toplumsal adalet, sivil haklar ve özgürlüklerle ilgilenen empatik insanlardı. Bugün bu hiç de ekonomik olmayan sorunlara ek olarak ekoloji, azınlık ve kadın hakları, politik ve toplumsal güç kaybı ve merkezi devletin büyümesi sorunlarıyla –bunlar özel bir sınıfa ait sorunlar deÄŸildir ve fabrika duvarları arasında çözüme ulaÅŸtırılamazlar– ilgilenmek için her türlü nedene sahiptirler (22).Ekoloji ve kadın sorunları ateÅŸli 60′lar sona erdikten sonra, 1970′lerde, radikal hareketlerdeki önemlerini giderek artırdılar. Vurgulanması gereken, aslında bunların hepsinin yeni sorunlar olmadıklarıdır. Yeni olan, bu sorunların her ÅŸeyi ekonomik olana indirgeyen bir ideolojinin gölgesinde kalan “önemsizliklerine” raÄŸmen kıtlık-sonrası bir dünyada kendileri ile ilgilenilmeyi nesnel olarak zorunluluk haline getirmeleriydi.
* * *
Yeni Sol, Eski Sol gibi bütünlüklü bir politik yapı görünümünden uzaktı. Kendi varlığını daha ziyade bir hareket olarak gösterdi ve kendisini de öncelikle öyle algıladı. GeleceÄŸe yönelik bir tasarımı yoktu. Toplumsal iliÅŸkileri hemen ve burada kurmak istiyordu. Gelecek için fedakârlıkta bulunma, torunlarımız için devrim yapma veya çeliÅŸkilerin olgunlaÅŸması gibi Eski Sol’a ait fikirlerle alay etmekteydi. Özneleri işçilerden ziyade genellikle orta sınıfa mensup öğrencilerdi. İşçilerin grevleri daima öğrenci protestolarının belli bir düzeye eriÅŸmesinden sonra gerçekleÅŸmiÅŸtir. Bir hareket olarak var olduÄŸu için örgütsel olarak kendine baÄŸlanandan çok daha fazla insanı etkilemiÅŸtir. Bu hareketlerin en önemlileri; ABD’de YurttaÅŸ Hakları Hareketi, Üniversite Reformu Hareketi, Fikir Özgürlüğü Hareketi ve Vietnam Savaşı’na karşı olan hareketlerdir. Fransa’daki Mayıs-Haziran 68 ayaklanması bu zincirin en önemli halkasıdır. DoÄŸu Blok’undaki Prag Baharı bunlara eklenmelidir. Yeni Sol’un herkese açık bir örgütlenme yapısına sahip olması birçok insanın kendisini bu hareketin bir parçası gibi hissetmesine, onu güçlü bir ifade ÅŸekli olarak benimsemesine ve ondan çok ÅŸey öğrenmesine yol açtı. Strateji ve taktik, örgütsel ve toplumsal yapı gibi sorunlar ise geri plana itildi. Bu yaÅŸamsal sorunların ikincilleÅŸtirilmesi Yeni Sol’un harekete tutarlı bir yönelim ve kuramsal bir içgörü oluÅŸturamayarak zayıf düşmesine, yalnızca bir hareket olarak kalmasına neden oldu. Bunun sonucunda, 1930′lardan bu yana yaÅŸam damarlarını yitirmiÅŸ olan Troçkist gruplar ve Komünist Partiler, Maoist gruplar ile birlikte, açık örgütsel yapının da yardımıyla Yeni Sol’un içine sızdılar. Sonra da onun içini boÅŸalttılar. Özünde barındırdığı politik kırılganlık nedeniyle, Yeni Sol, oluÅŸma sürecinden daha hızlı bir ÅŸekilde dağıldı.
Yeni Sol’un entelektüel kökenlerine baktığımızda gözümüze ilk çarpanlar ÅŸunlardır: Wilhelm Reich, Frankfurt Okulu ve özellikle onun bir üyesi olan Herbert Marcuse’un Marksizmi gündelik hayatın bir eleÅŸtirisi olarakyeniden kurmak için psikanalize yönelen çabaları (23); Fransa’da Sartre’ın hümanizmi, Cornelius Castoriadis’in Socialisme ou Barbarie (Sosyalizm veya Barbarlık) Grubu‘nun özgürlükçü sosyalizmi, Guy Debort’un Situasyonistleri, Henri Lefebvre’nin, yine, günlük hayat eleÅŸtirisi ile Noir et Rouge (Kara ve Kızıl) Grubu’dur (24).
12 Haziran 1962′de Michigan’da 59 politik eylemcinin bir araya gelerek yayınladıkları Port Huron Manifesto’sunun Students for a Democratic Society (SDS) tarafından kabul görerek benimsenmesi genellikle Yeni Sol’un baÅŸlangıcı olarak görülür. Katkıda bulunacaklara içeriÄŸi açık tutulan bu geniÅŸ manifestoda, 60′lar boyunca sürekli tekrarlanacak olan ütopyacı talepler sıralanmaktaydı. Mülkiyetten ve ayrıcalıklı olmaktan temellenen gücün aÅŸk, akıl ve yaratıcılıktan temellenen bir güç ile deÄŸiÅŸtirileceÄŸi söyleniyordu. KiÅŸinin kendi yaÅŸamının yönü ve kalitesi ile ilgili kararlara katılmasını ve toplumun özgürlüğü cesaretlendirecek bir ÅŸekilde organize edilmesini esas amaçlar olarak belirleyen bir demokrasi arayışında olacakları bildiriliyordu. Ayrıca, dünyanın en zengin ve güçlü ülkesinde refah içinde yaÅŸamalarına raÄŸmen soÄŸuk savaÅŸ, atom bombası ve muazzam askeri yatırımlar nedeniyle duydukları huzursuzluÄŸu dile getiriyorlardı.
Yeni Sol’un önemli yeniliklerinden birisi, taleplerinin etik temellerden kaynaklanıyor olmasıydı. Bu özelliÄŸi onu Marksizm’in egemen olduÄŸu yüzyıllık bir proleter sosyalizm dönemi (Paris 1848 Devrimleri ile 1936-39 İspanyol Devrimi arasındaki yüzyıllık dönem) öncesindeki özgürlük idealleri ile birleÅŸtirmekteydi. Bu idealler sınıfın, ekonomik çıkarın, mülkiyetin ve Marksist “bilim”in sınırları içinde kalan diÄŸer ÅŸeylerin ötesine geçmekteydi. Böylece özgürlüğün tanımı yeniden geniÅŸlemiÅŸti. BaÅŸlangıçta ütopyacı bir insan dayanışmasına ve ruhun ıslahına yönelik bir içeriÄŸe sahip olan bu etik mesajlar zamanla daha seküler bir görünüm almaya baÅŸladılar: Temel insan haklarının ihlaline “tanık olmak” amacıyla siyah papazlar ve pasifistler tarafından düzenlenen barışcıl protestoların yerini, otoritenin sorumsuz ve keyfi kullanımına karşı çıkan öfkeli çatışmalar ve ÅŸiddetli direniÅŸler aldı …1964 yılından sonra neredeyse her yaz; BirleÅŸik Devletler siyah gettoların ayaklanma boyutlarına varan hareketlerine sahne oldu (25).İngiltere’deki Nükleer Silahsızlanma Kampanyası ve Amerika’daki Barış İçin Kadın Hareketi gibi yurttaÅŸ hareketleri organizasyonları biraraya geliÅŸleri, örgütlenme biçimleri ve toplumsal deÄŸiÅŸim stratejileri açısından kendilerini Eski Sol’dan artık keskin bir ÅŸekilde ayırmaktaydılar. Bunlar yeni yaÅŸam biçimlerine ve cinsel özgürlüğe vurgu yapan karşı-kültür ile geniÅŸ komünal özgürlük deÄŸerlerini bir araya getiriyorlardı. Vietnam savaşı Washington’da, New York’ta ve diÄŸer yerlerde yüzbinlerce kiÅŸiyi harekete geçirmiÅŸti. Avrupa kentlerinde de bu sayıya yaklaÅŸan kitleler söz konusuydu. Martin Luther King ve Robert Kennedy gibi politik kiÅŸilerin, yurttaÅŸ hakları eylemcilerinin ve öğrenci protestocuların öldürülmesi ne yazık ki Yeni Sol’un içine bireysel sol kanat terörizmini soktu.
MAYIS-HAZİRAN 68 OLAYLARI
Mayıs-Haziran 68 olayları Fransa için 1871 Paris Komünü’nden sonraki en büyük olaydı (26). Paris banliyösünde birkaç öğrencinin baÅŸlattığı hak arama eylemi ulusal bir harekete yol açmış, lise ve üniversite gençliÄŸini peÅŸinden sürüklemiÅŸ, genel greve yol açmış ve devlet ile ekonominin bir süre için elini ayağını baÄŸlamıştı (27). Ayaklanma Fransa’daki tüm sınıfları çaprazlamasına kesmiÅŸti. Yalnızca öğrenci ve işçileri deÄŸil, devletin, endüstriyel ve ticari bürokrasinin hemen her tabakasından gelen teknisyenleri, mühendisleri ve rahipleri içine dahil etmiÅŸti. Profesyonelleri, köylüleri, entelektüelleri ve futbol oyuncularını. Hatta Paris jandarmasını ve Fransız ordusunda, muvazzaf-olmayan askerlerin büyük bir kısmını. Ayaklanma önce genç insanlar tarafından baÅŸlatıldı. Üniversite öğrencilerinin ardından genç endüstri işçileri, iÅŸsiz gençler ve ÅŸehirlerin “serseri gençleri” olarak bilinen “deri ceketliler” geliyordu. Lise öğrencilerine ve yeni ergenliÄŸe girenlere özel bir vurgu yapılmalıdır. Onlar genellikle üniversite öğrencilerinden daha kararlı ve cesaretliydiler. Her ne kadar bilinçli devrimciler, özellikle anarÅŸist iliÅŸki grupları katalizör iÅŸlevi gördüyse de ayaklanma kendiliÄŸinden gerçekleÅŸmiÅŸti (28).Ayaklanma sürecinde insanların büyük bir kısmı toplumsal kimliklerinin sınırlarını aÅŸtılar. Eylem komitelerinde öğrenciler öğrenciliklerinin ötesine, işçiler işçiliklerinin ötesine geçtiler: devrimci oldular. İnsanlar kazandıkları bu yeni kimlikle, toplumsal kökenlerinden ve geçmiÅŸlerinden bağımsız olarak, üniversitelerde, fabrikalarda ve ofislerde özgürce toplandılar, birbirlerine deneyimlerini aktardılar ve ortak eylemlere katıldılar. Mayıs-Haziran aylarının büyük bir kısmında geçerli olan festival atmosferi dayanışmayı, karşılıklı yardımlaÅŸmayı, kiÅŸiliÄŸi ve kendini ifade etmeyi inanılmaz boyutlarda geniÅŸletti. Birçok fabrikada geniÅŸ alanlar dans pistine dönüştü. Günlük hayatın sefaleti, arzu ve özgürlüğün gerçekleÅŸmesi olanağı ile daha fazla görünür hale geldi. Bu olanakların daha fazla ortaya çıkması giderek bu sefalete daha az tolerans gösterilmesiyle sonuçlandı:
10 Mayıs barikatları, bir gün içinde tüm ülkenin bilincini sarstı ve işçilerin kendilerine ÅŸu soruyu sormalarına yol açtı: EÄŸer öğrenciler, bu “burjuva çocuklar”, bunu yapabiliyorsa biz neden yapamayalım? Fransa’da, barikatların devrimci eylemi hızlandırdığı moleküler bir sürecin devam ettiÄŸi açıktı. Ama birçok bilinçli devrimci bu süreci göremiyordu.
10 Mayıs’tan sonra, günlük hayatın bayalığı ile özgürleÅŸtirici bir toplumun olanakları arasındaki gerilim tarihteki en büyük kitlesel grevle sonuçlandı (29).Yalnızca ücretlerindeki ÅŸikâyetler nedeniyle deÄŸil, özünde yukarıda bahsettiÄŸimiz kapitalist tüketim toplumundaki sorunlar bulunan bu genel grev ile grevciler –ister bilinçli olsun ister bilinçsiz– tüm sisteme yönelik nefretlerini ortaya koydular. Mayıs-Haziran olaylarından sonra yayınlanan bir karikatürde şöyle bir anektod vardı: Bir CGT (Stalinist Fransız Komünist Partisi kontrolündeki sendika) memuru grevcilere yönelerek: “Ne istiyorsunuz?, diye sorar. Daha iyi ücret? Daha az çalışma? Daha çok tatil?” Her defasında sorduÄŸu sorulara grevcilerin yanıtı sessizlik olur. Sonunda CGT memuru kızgınlıkla bağırmaya baÅŸlar: “Söyleyin bana allahın belaları! Ben sizin temsilcinizim”. Sonunda grevciler hep bir ağızdan büyük bir gürültüyle cevap verirler: “Biz devrim istiyoruz!” (30) Fransa iki hafta boyunca devrimin eÅŸiÄŸinde gibi yaÅŸadı. Militan öğrenci ve işçiler özyönetim talep ediyorlardı.
De Gaulle meclisi feshederek yeni seçimlere gitti ve haziran sonunda ezici bir çoÄŸunluk kazandı. Komünist Partisi ve dolayısı ile en büyük işçi sendikaları federasyonu, çoÄŸu ücret artışı ve büyük kazanımlar elde eden işçilere iÅŸbaşı emri vererek herÅŸeyi “normale” döndürmeye kararlıydı. Bu komutlara uyan işçiler geri çekildiler. Militan öğrenciler ve bazı radikal işçiler kısa süren ve kırılgan olan doÄŸrudan demokrasi karşısındaki güçlerle baÅŸ edebilecek durumda deÄŸildi (31).
Kolaylıkla tahmin edilebileceÄŸi gibi, Mayıs-Haziran ayaklanmasının en ciddi engelleri yalnızca De Gaulle ve polis deÄŸildi. Sol’un katılaÅŸmış organizasyonlarıydı: Birçok fabrika inisiyatifini boÄŸan Komünist Partisi ve Sorbonne genel meclisini baltalayan Leninist ve Troçkist gruplar gibi organizasyonlar. Bu parti, sendika ve grupların amacı; devrimden çok daha önemli olan kendi çıkarları doÄŸrultusunda organizasyonlarını geniÅŸletmekti.
YENİ SOL’UN YENİLGİSİNİN SONUÇLARI
Yeni Sol’un devrimci umutları ve onun bir parçası olan Mayıs-Haziran 68 ayaklanmasının hüsrana uÄŸramasının sonuçları, yakın bir tarihsel deneyim olarak 21. yüzyılın baÅŸlarındaki radikaller için yaÅŸamsal önemdedir. Bundan sonra yaratılacak herhangi bir radikal hareket açısından bu yalnızca yenilginin nedenlerinden alınacak derslerden kaynaklanmıyor. Aynı zamanda Yeni Sol’un ve karşı-kültürün bu yenilgiye raÄŸmen yaratmış olduÄŸu, özgürlüğün tanımını yeniden geniÅŸleten etiksel temellerden, estetikten, otorite-karşıtlığından ve komünal deneyimlerden kaynaklanıyor.
Hareketin baÅŸlangıçta yarattığı çoÅŸku patlaması sırasında bir an için herÅŸeyin mümkün olduÄŸu, politik ve kültürel radikalliÄŸin bir ve aynı ÅŸey olduÄŸu sanılmıştı. Fakat baskının gelmesi ve umutların kırılması düş kırıklığına yol açtı. Politik radikaller ideolojik bayraklarını, programlarını ve örgütlerini terk ederken, kültür devrimcileri de her türlü örgütlü politik çalışmanın zaman kaybı olduÄŸunu düşünmeye baÅŸladılar. 1970′lerin başına gelindiÄŸinde hareket artık tam bir krizdeydi. “İleri kapitalizmin” çeliÅŸkilerinin daha fazla artmasına, sistemin insan dışılığının ve ahlaki çöküşünün daha fazla görünür olmasına raÄŸmen, Yeni Sol hiçbir zaman bu duruma yön verebilecek devrimci bir teori ve strateji geliÅŸtirememiÅŸti. Hareketin parçalanmışlığı yönsüzlüğe, karışıklığa ve umutsuzluÄŸa neden olmuÅŸtu (32). Bu durum, kaçınılmaz biçimde Yeni Sol’un Eski Sol’u eleÅŸtirerek ortaya çıkarmaya ve hareketine yansıtmaya çalıştığı hemen her ÅŸeyin eskisi lehine yenilgisi olarak algılanmasına yol açtı. Eski-olan yeniden her ÅŸeyi istila etmeye baÅŸladı. Ama, hareketin bu yeni-eskinin içinde bir süre yalpaladıktan sonra kendini tasfiye etmesi de bize kökenlerindeki özgürlükçü yönelimin ne kadar güçlü olduÄŸunu göstermektedir. Mayıs 68 sonrasının en önemli sonuçlarından olan bir ÅŸeyden söz etmek gerekir; bu Mayıs’ın geçersiz kılınmasıdır… Marksizmin ne pahasına olursa olsun Mayıs 68′i kesip biçmesi, kendi ölçülerine uydurması gerekiyordu. Mayıs 68 olayı Marksizm ötesi bir olaydı, ya da daha doÄŸrusu, Marksizm bu olayın içinde “asıltı halinde” vardı….Patlama öğretinin önceden belirttiÄŸi yerde deÄŸil, gençlerin, öğrencilerin oluÅŸturduÄŸu kesimde olmuÅŸtu. Dolayısıyla, hareketi etkisiz kılmak ve Mayıs 68′in, onu gerçekleÅŸtiren devrimci gençliÄŸin deÄŸil, onların ardından gelen işçilerin bir hak arama hareketi olduÄŸunu kanıtlamak gerekiyordu. Mayıs 68′in baÅŸarısını oluÅŸturan ÅŸeyin, yani kendiliÄŸinden oluÅŸ, örgütsüz meydana geliÅŸ özelliÄŸinin, onun baÅŸarısızlığının nedeni olduÄŸu, bu baÅŸarısızlığın, hareketin içinde devrimci partinin yer almamasından kaynaklandığı kanıtlanıyordu….Mayıs 68 hareketinin gerilemesi, Marksist “İncil”in yeniden çiçeklenmesine yol açtı. Mayıs 68′den önce, lise ve üniversite öğrencilerinin çoÄŸu, kendini yarı saydam biçimde politika dışı özelliklere sahipmiÅŸ gibi gösteren burjuva ideolojisine göre yaşıyordu. Mayıs 68 bu egemen ideolojiyi kırdı, onun yarattığı boÅŸluÄŸu da iyi yapılanmış ideoloji, yani Marksist “İncil” doldurdu, egemen ve kendinden emin tek ideoloji haline geldi (33).Fransa’daki yenilgiden sonra gelen bu ideolojik kaymanın dünyanın baÅŸka yerlerinde de gerçekleÅŸmesi Yeni Sol’un içinde bulunduÄŸu belirsizlik halini bize açıkça gösterir. Genellikle orta sınıflardan gelmenin oluÅŸturduÄŸu suçluluk duygusu ezilen gruplarla özdeÅŸleÅŸilerek giderilmeye çalışıldı. Amerikan SDS’si için, bu önce İnsan Hakları’ydı, sonra Demokrat Parti içindeki özgür emekle koalisyon, sonra çeÅŸitli Üçüncü Dünya halkları oldu ve en sonunda, tamamen tutarsız bir biçimde, bir Emperyalizm teorisiyle Marksist ortodoksluÄŸun karışımından elde edilen bir “proleterya” tanımı oldu. Yeni Sol’un tarihi, bu anlamda, sonuçta kendi özgünlüğünü de yitiren bir kendini inkâr etme tarihi olarak da düşünülebilir (34).
[Y]eni Sol esas enternasyonal odağını, artan bir ÅŸekilde, nereye gittiÄŸine bakmaksızınve bunların liderlerinin otoriter doÄŸaları ile ilgilenmeksizin, Avrupa-Amerikan dünyasının dışında kalan “ulusal kurtuluÅŸ” mücadelelerine eleÅŸtirisiz bir destek vermeye doÄŸru çevirdi….Mao’nun pratiklerinin Yeni Sol’da bir “izm”e yükseltilmesinden sonra, bir çok genç radikal Maoizmi, Yeni Sol’un tümü için kötü olacak olan sonuçlarıyla, sorgusuz bir ÅŸekilde kabul etti. 1969′a gelindiÄŸinde, Yeni Sol büyük ölçüde Maoistler ve Fidel Castro’nun hayranları tarafından ele geçirilmiÅŸti. Fanshen gibi kesinlikle yanlış yönlendirici, Çin kırsalındaki Maoist aktiviteleri eleÅŸtirmeksizin onaylayan bir kitap 1960′ların sonunda göklere çıkarıldı ve birçok radikal grup Maoist organizasyon pratiklerini benimsedi. Yeni Sol’un dikkatinin Üçüncü Dünya’daki “ulusal kurtuluÅŸ” çatışmalarına bu denli yoÄŸun çevrilmiÅŸ olması, 1969′da Rusya’nın Çekoslavakya’ya girmesinin, en azından kiÅŸisel olarak BirleÅŸik Devletler’de tanık olduÄŸum gibi, genç Solcular tarafından çok nadiren ciddi protestolara yol açmasına neden oldu (35).Yeni Sol’un yenilgiye tepki olarak kendini ezilenlerle özdeÅŸleÅŸtirme çabası yalnızca kendinden menkul “proleterya”nın yeniden kucaklanması veya Üçüncü Dünyacı milliyetçilikler ile sınırlı kalmadı. Öte yandan tersyüz edilmiÅŸ türden bir ırkçılık ile de sonuçlandı. Sömürge halklarının yanı sıra siyahlar ve bazı feministler tarafından da kadınlar bu yeni oluÅŸturulan hiyerarÅŸinin tepesine konuldular. ÖrneÄŸin 1970′lerin başından itibaren yükseliÅŸe geçen feminist hareket içinde kadının “mistik gücünün” ve kadın “irrasyonalizminin” deÄŸeri sıklıkla dile getirilmeye ve kadınların erkeklerden “üstün olduÄŸu” iddiaları geniÅŸ kabul görmeye baÅŸladı. Valeri Solanas gibi feministlerin, sonradan dönemin radikal feminizminin ilk manifestolarından biri olarak alkışlanan SCUM’ı (Erkek DoÄŸrama Cemiyeti Manifestosu) erkeklere yönelik sürekli bir nefretle doluydu ve erkeklerin kadınlara göre “genlerinden kaynaklanan” “eksiklikleri” vurgulanmaktaydı.
POSTMODERN NİHİLİZM
Günümüz açısından Yeni Sol’un, özellikle Mayıs-Haziran 68 yenilgisinin önemli sonuçlarından biri de yol açtığı nihilistik tepkidir. Tarihsel süreçte üstesinden gelinemeyen toplumsal problemler mistikleÅŸtirilerek katlanılabilir hale getirilmeye çalışılmıştır. Geri çekiliÅŸ dönemlerinde, mistikleÅŸmeyi besleyen ideolojiler benimsenmekte ve bunlar geniÅŸ bir etkinlik alanı saÄŸlamaktadır. Yeni Sol’un çöküşünün ardından bu tarihsel rolü üstlenen ideoloji postmodernizm oldu. Postmodernizm, yalnızca Aydınlanma’nın akıl, bilim ve ilerleme ideallerinin suçlu görüldüğü baÅŸarısızlıklar karşısında nihilistik bir tepki deÄŸil, farklı sosyalizm türlerinin rasyonel bir toplumu gerçekleÅŸtirmedeki baÅŸarısızlıklarına karşı kültürel bir tepkiydi de. Bu baÅŸarısızlığın doruk noktası ise Mayıs-Haziran 1968 olmuÅŸtu (36) Sol’un 60′lardaki baÅŸarısızlığının ardından yükseliÅŸe geçmesine raÄŸmen, postmodernizmin öğrencilerin ve işçilerin bu müthiÅŸ tarihsel ayaklanmasına herhangi bir katkısı olmamıştı: Mayıs ayında patlayan öğrenci ayaklanmasının ve işçilerin genel grevinin postmodernizmle entelektüel olarak hiçbir bağı yoktu ve sofistike radikal öğrencilerin çoÄŸu tarafından politik olarak bilinmiyordu. Michael Foucoult gibi 1960′ların akademik”yıldızları” Fransız öğrenci hareketini ve onun Mayıs-Haziran ayaklanmasını doÄŸrudan etkilemediler… 1967 kışı ve 1968 temmuzunun ortalarında, Bastille Günü’nden önce baÅŸkentin her yerinde sokak çatışmaları devam ederken Paris’e oldukça uzun iki gezi yaptım. Bu zaman zarfında birçok öğrenci aktivistle, ki bunların birçoÄŸu 22 Mart Hareketi’nde önemli roller oynamışlardı, detaylı röportajlar yaptım. Felsefi ve politik olarak kimlerden etkilendiklerini sorduÄŸumda aldığım cevaplar genellikle Socialisme ou Barbarie grubu, anarÅŸist Noir et Rouge grubu ve hatta harekettengeriçekilmelerinden dolayı belli bir küçük görmeyle baktıkları Situasyonistler oluyordu. Fakat hiçbiri Foucoult‘dan bahsetmedi. Öğrenci hareketinin ideolojik kökenlerini keÅŸfetmek için o kadar istekli olmama raÄŸmen Foucoult’un varlığını yıllar sonra, BirleÅŸik Devletler’de ün kazanana kadar öğrenemedim bile (37).Kapitalizmin muhaliflerine karşı üstünlüğünün 1970′lerden itibaren artmasıyla entelektüel çevrelerde postmodernizmin (ve post-yapısalcılığın) yükseliÅŸi kolkola girdi. Bir “muhalefet biçimi” olarak postmodernizm; toplum yerine birey (veya beden) üzerine, tutarlılık yerine nitelikleri bir araya getirilemez ÅŸeylerin sözde “çeÅŸitliliÄŸi” üzerine vurgu yapar. Batı devletlerinin ve kapitalist elitlerin dünyanın geri kalanını “uygarlaÅŸtırma” çabalarına yönelik haklı bir eleÅŸtiriyi, hiyerarÅŸiye, devlete ve kapitalizme odaklanması gereken bir eleÅŸtiriyi uygarlık eleÅŸtirisine, giderek akıl ve Aydınlanma ideallerinin amansız bir eleÅŸtirisine dönüştürür. Devlet ve kapitalizmin kurumsal gücünün sözde bireysel muhalefetin öne çıkarılması ile dağıtılabileceÄŸine iliÅŸkin önerileri hem nahiftir hem de bize yerlerine ne konulması, hangi özgürlükçü kurumların yaratılması gerektiÄŸine iliÅŸkin herhangi bir ÅŸey söylemez. Kapitalizmin 19. yüzyılda tarihsel bir güç olarak hâkimiyet kazanmaya çalışırken hizmetine aldığı pozitivizmin, araçsal aklın ve doÄŸaya hâkimiyet düşüncesinin eleÅŸtirisi derinleÅŸtirileceÄŸine, Aydınlanma ideallerinin tümü kökünden sökülmeye çalışılır. Halbuki, gerçek bir eleÅŸtirel muhalefetin alet çantasının içinde gökteki ilahlar yerine usavurma yöntemi (sekülerlik ve spekülatif akıl) ve aklın kullanılmasıyla rasyonel bir toplumu gerçekleÅŸtirme amacı (uygarlaÅŸma) yer almak zorundadır. Postmodernizmin kendisinin de kullandığı araçları (akıl yürütme gibi) yok etmeye çalışması gerçekte ironiktir. En nihayetinde, postmodernizm, dünyayı deÄŸiÅŸtirme inancının zayıflamasıyla birlikte güç kazanmaya baÅŸlayan nihilizmin akademik, entelektüel ve karmaşık psikanaliz diliyle süslenmiÅŸ ideolojisidir. Özünde barındırdığı tutarsızlık, ÅŸeyleri bir araya getiriÅŸinde herhangi bir kıstasa sahip olmayışı ne söylemeye çalıştığını anlamayı da imkânsızlaÅŸtırmaktadır:
KuÅŸkusuz her konuÅŸma durumunun bir güç yapısı vardır; üstelik, bu ancak bir entelektüelin ÅŸaşırtıcı bulup da uygun çok heceli sözcüklerle süslemeye çalıştığı bir gerçektir. Dürüst insanlar olarak, bizim çabamız bunun maskesini düşürüp elimizden geldiÄŸi kadar azaltmak yönünde olmalıdır. Bunu, bu gerekli dengeleme iÅŸinde bizim yardım edebileceÄŸimiz ve bize yardım edebilecek kiÅŸilerle birlikte yapmalıyız. Bunun sonu gelmeyecek mi? Sanırım hayır. Lyotard ve postmodern çaÄŸa gelince, burada bencil saçmalıkların önemsizliklerinin ötesinde bir ÅŸeyler olduÄŸunun bir belirtisini beklemekteyim. Muazzam sözcük yapısının gerisinde bazı doÄŸruluk çekirdeklerini algılayabilsem de bunlar gerçekten de pek basittir. Yine, belki ben bir ÅŸey kaçırıyorumdur, ama belki de kaçırmıyorum. EÄŸer kaçırıyorsam, aptallığım için özür dilerim. Belki genlerimden biri eksiktir. BaÅŸka güç ÅŸeyleri anlayabiliyor gibiyim, ama burada hiçbir ÅŸey anlamıyorum. Dahası, baÅŸka güç alanlarda (örneÄŸin kuvantum fiziÄŸinde) arkadaÅŸlarla meslektaÅŸlarım bana bilmek istediklerimi anlayabileceÄŸim bir düzeyde (ciddi “popülerleÅŸtirmelerle”) anlatabilmektedirler. Daha fazlasını öğrenmek istersem nasıl devam etmem gerektiÄŸini de bilirim (bazen de bunu yapmışımdır). Bu (postmodernist) konularda hiç kimse bana bir ÅŸey anlatamıyor ve nasıl devam etmem gerektiÄŸi konusunda da hiçbir fikrim yok. Belki de eskiden bilinenlerin ötesinde, yepyeni bir insan zekası türü çıkmış ve gerekli genlere sahip olmayan bizler (anlaşılan ben de) bunu görememekteyiz. Belki de. DediÄŸim gibi, ben açık fikirliyim. EÄŸer baÅŸka bir açıklaması varsa, duymak isterim (38).Ne yazık ki tüm entelektüel ve içsel tutarsızlığına karşın postmodernizmin bir ideoloji olarak yaygınlık kazanması toplumsal muhalefetin temellerini dinamitlemiÅŸtir ve radikal düşüncede egemen olduÄŸu sürece dinamitlemeye devam edecektir.
KAPİTALİZMİN YAPISAL DÖNÜŞÜMÜ
Yeni Sol ve karşı-kültürün yenilgisi yalnızca kendi iç problemlerinden kaynaklanmıyordu. Aynı zamanda “refah devleti”nin bolluk ekonomisi de 60′ların sonlarından itibaren kendini donuk bir ekonomiye bırakmaktaydı. Devletin ekonomiye aktif olarak müdahale ettiÄŸi dönemde iÅŸverenlerin üretim maliyetleri, işçi ücretleri ve ödenen yüksek vergiler nedeniyle arttı. Bürokratik sendikaların tam bir kontrol saÄŸlayamadığı kitlesel grevler, özellikle 1968-73 yılları arasında, yüksek ücret artışlarıyla sonuçlandı (39). Öte yandan “refah devleti” olarak yerine getirilmesi gereken toplumsal (saÄŸlık, eÄŸitim vb.) ve ekonomik roller de devlet harcamalarının gelirlerden daha fazla olmasına yol açtı. Bu enflasyonla ve sonunda sokaktaki insanın refahındaki bir azalmayla sonuçlandı. Devletlerin enflasyon-karşıtı önlemler alma çabaları tam istihdam politikasından vazgeçilmesine neden oldu ve buna baÄŸlı olarak iÅŸsizliÄŸi artırdı. Bunu “Enflasyon Krizi” olarak adlandırmak yaygınlaÅŸtı ve bir süre sonra da “Petrol Krizi” geldi.
Yukarıda standart bir ekonomi ders kitabında rahatlıkla yer alabilecek ekonomik analizlere gerçekte çok ciddi bir şüpheyle yaklaÅŸmak gerekir. Bu analizler ancak klasik “serbest piyasa” koÅŸulları altında geçerli olabilir (40). Sözkonusu krizlerin gerçek olduÄŸunu varsaysak dahi dikkatimizi bunların baÅŸarı ile yönetilebilmiÅŸ olmalarına çevirmeliyiz. “Ekonomik göstergelerin” ve alınan “ekonomik önlemlerin” neden sonuç iliÅŸkilerine yakından baktığımızda, aslında bunların kapitalizmde artık gerekli hale gelen yapısal bir dönüşümün sonuçları olduÄŸunu görebiliriz. Kapitalizmin yapısal dönüşümü kriz yönetim teknikleri yardımıyla baÅŸarıyla gerçekleÅŸtirildi.
İç pazar tüketiminin artırılmasına yönelik devletçi bir ekonomi yönetiminin bir ara dönem olarak nitelenebilecek düzenleyici iÅŸlevi –sermayenin kapitalizmin Büyük Buhran’ından çıkarılması için gerekli olan düzenleyici iÅŸlev– uluslararası rekabetin artmasıyla deÄŸiÅŸen yeni sermaye hareketleri için artık yeterli deÄŸildi. Batı Avrupa ve Japon ekonomilerinin 70′lerin başında kendilerini toparlamasıyla artan uluslararası rekabet, ABD ÅŸirket kârlarının ve doların uluslararası bir para olarak deÄŸerinin düşmesi –bu en sonunda dolara baÄŸlı Altın Para Standardı’nın çökmesi ile sonuçlandı– sonucunda, ABD ÅŸirketleri kendilerine iÅŸ, kaynak ve pazar edinebilmek için Asya, Güney Amerika ve Afrika’ya gitmek zorunda kaldılar (41). Sabit sermaye yatırımları, seri üretim sistemi ve imalat sanayine dayalı Fordist sistem bu uluslararası rekabet için artık çok hantal kalmaktaydı. Bu dönemde Birinci Dünya ülke sermayelerinin Post-Fordist üretime yönelerek esnekleÅŸme ihtiyacı Üçüncü Dünya ülkelerinin “kalkınma” çabaları ile örtüştü. Birinci Dünya’nın klasik endüstrisini daha rekabetçi olabileceÄŸi ucuz iÅŸgücü bölgelerine, Üçüncü Dünya’ya taşıması –bunun klasik endüstriden vazgeçmek anlamına gelmediÄŸine dikkat edilmelidir!– bu ülkelerde iÅŸsizlik artışının yapısal nedenini oluÅŸturdu. Klasik endüstrinin Üçüncü Dünya’ya taşınması ile Birinci Dünya’da oluÅŸan boÅŸluk da sermaye yoÄŸun hizmet endüstrisi ile doldurulmaya baÅŸlandı.
“Enflasyon krizinin” ABD’de en doÄŸrudan kurbanları –kadınlar ve etnik azınlıklarla birlikte her toplumsal “geçiÅŸ” döneminde bunların bedelini her zaman ödeyen fakir insanları bir yana bırakırsak– II. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan orta sınıflar oldu. Enflasyonun artması daralan piyasada küçük giriÅŸimcilerin rekabet edememeleri ile sonuçlandı. Bu küçük giriÅŸimciler büyük alışveriÅŸ merkezleri ve parekende zincirleri tarafından yutuldular (42).
Part-time ve sınırlı iş imkanı ile birlikte gelen maddi güvensizlik ve muhazakar politikacıların seçilmesiyle gelen gericilik insanların kamusal alandan geri çekilmelerine yol açtı. Esnek çalışma koşulları altında insanlar klasik bir fabrikada çalışan işçilerden ziyade göçmen tarım işçilerine benzemeye başladılar. Zorlukla sahip oldukları işlerini korumak, haklarını aramaktan daha önemli hale geldi.
(I. Bölümün Sonu. Devam Edecek)
[ * ] Bu yazı orjinal olarak Toplumsal Ekoloji Dergisi, Sayı 3′de yayınlanmıştır. Sözkonusu dergide dizgi hatası nedeniyle yazı ve yapılan alıntıları birbirinden ayırt etmek mümkün olmadığından, yazının buradaki hali esas alınmalıdır.
DİPNOTLAR
1. Zorunluluk ile idealist veya bilimsel bir “toplumsal yasanın” kaçınılmaz kuralları doÄŸrultusunda, önceden koÅŸullanmış mutlak veya teleolojik bir sonuca ulaÅŸma anlamındaki modern içerik deÄŸil, Eski Yunan düşüncesindeki içerik kastedilmektedir. Buna göre, etik olarak koÅŸullu bir anlamlandırma amacı tarafından yönetilen zorunluluk yalnızca mecburiyet deÄŸil, aynı zamanda anlam ve amacı olan ahlâki bir mecburiyettir.
2. AÅŸağıdaki cümleler bu çerçeve içinde düşünüldüğünde gerçekten çok anlamlı ve uyarıcıdırlar: “Siyahlar, eÅŸcinseller, AIDS’liler, alt sınıflar, bütün bu gruplar toplumsal hiyerarÅŸilerin farkına vardıkları için bir araya gelirler veya yıkıcı, otoriteye dayalı bir güç tarafından aynı saflara itilirler. Fakat birinin, kendisinin veya kendi grubunun ‘dışarıda kalanlar’dan olduÄŸunun varkına varması, kendisiyle aynı ezici muamelere maruz kalan diÄŸer ‘dışarıda kalan’ grupların da farkına varacağı anlamına gelmez. Kendi acılarının ayrıntılarını görmeyi baÅŸaran pek çok insan, ne yazık ki baÅŸkalarının acılarına karşı duyarsız kalabilmektedir.” Craig O’Hara, Punk Felsefesi: Gürültünün Ötesinde (İstanbul: Çitlembik Yay., 2003), sy. 23, Çev: Amy Spangler.
3. Tabi burada yalnızca bir benzetme yaptığımızı, yoksa sistem teorisyenleri veya pozitivistler gibi toplumsal problemlerin çözümünü fizik bilimleri dizgesinde aramaya çalışmadığımızı vurgulamak yerinde olacaktır.
4. Bkz. Peter Staudenmaier, “FaÅŸist Ekoloji: Nazi Partisi’nin ‘YeÅŸil Kanadı’ ve FaÅŸist Ekolojinin Tarihsel Kökenleri”, İskenderiye Yazıları, Sayı 24 (Ocak-Åžubat 2000), Çev: Ahmet Aşıcı/Sezgin Ata. Gerici ekolojinin güncel bir eleÅŸtirisi için bkz. Peter Zegers, “Politik Ekolojinin Karanlık Yüzü”, Toplumsal Ekoloji, Sayı 3, Çev: Nihat Bekler.
5. Bkz. Åžadi İdem, “Sol-Milliyetçilik: Birbirini Reddeden İki Zihniyet”, Toplumsal Ekoloji, Sayı 2 (Güz 2002), sy. 51-80.
6. Bu kimliÄŸin bugün yalnızca ve asıl olarak uluslararası işçi kardeÅŸliÄŸi ekseninde oluÅŸturulması tarih dışı bir yaklaşım olacaktır. II. Dünya Savaşı’ndan sonraki toplumsal hareketlerde veya küreselleÅŸme-karşıtı hareketlerde açıkça gözlemlendiÄŸi gibi, radikal hareketlerin özneleri kapitalizmin tarihsel olarak geniÅŸlettiÄŸi sorunları dile getiren, çok farklı kimliklere sahip kiÅŸilerden oluÅŸturmaktadır.
7. Murray Bookchin, Toplumu Yeniden Kurmak (İstanbul: Metis Yay., 1999) sy. 143., Çev: Kaya Şahin.
8. Cristopher M. LaBue, History of Soviet Union (http://users.stargate.net/~xlobue/HISTORY.HTM)
9. Murray Bookchin, “Milliyetçilik ve ‘Ulusal Sorun’ “, Toplumsal Ekoloji, Sayı 2 (Güz 2002), sy. 31-50, çev: Sezgin Ata.
10. Takis Fotopoulos, “The Nation State and the Market”, Society and Nature, No: 5 (1994), pp. 37-80.
11. Karl Polanyi, Büyük Dönüşüm (İstanbul: Alan Yay, 1986), Çev: Ayşe Buğra.
12. Fotopoulos, agy. , sy. 59.
13. Reha Alpay, “Teknoloji Nasıl GeliÅŸtirildi? Nasıl GeliÅŸtirilmeli?”, Toplumsal Ekoloji, Sayı 2 (Güz 2002), sy. 97-107.
14. Lynne Segal, “Aileyi Parçalayacak Mıyız? 1960lara Bir Bakış”, Toplum ve Bilim, Sayı 41(Bahar 1988).
15. Bruce Brown, Günlük Hayatın Eleştirisi (İstanbul: Ayrıntı Yay., 2. Basım, Ekim 1999), sy. 25-26, Çev: Ünsal Oskay.
16. Brown, agy., sy. 24.
17. Brown, agy., sy. 24-25. İtalikler eklendi.
18. Segal, agy, sy. 64.
19. Segal, agy, sy. 65-66.
20. Bookchin, Toplumu Yeniden Kurmak, sy 143.
21. Herbert Marcuse, “Yeni Baskı Döneminde Hareket:Bir DeÄŸerlendirme”, Cogito, Sayı 14 (Bahar 1998), sy.69-81
22. Murray Bookchin, “The Ghost of Anarcho-Syndicalism”, (http://www.social-ecology.org/learn/…d/b_ghost.html)
23. Brown, agy., sy. 15.
24. Murray Bookchin, “Postmodern Nihilism”, Re-enchanting Humanity (NewYork: Cassell, 1995 ), pp. 172-204.
25. Bookchin, Toplumu Yeniden Kurmak, sy 142.
26. Murray Bookchin, “The May-June Events in France I” in Post-Scarcity Anarchism (Montréal:Black Rose Books, 2nd rev. ed., 1986), pp. 269-280.
27. Edgar Morin, “Bir Uygarlık Bunalımı”, Cogito, Sayı 14 (Bahar 1998), sy. 102-117.
28. Bookchin, “The May-June Events in France I”, sy.272.
29. Bookchin, “The May-June Events in France I”, sy 279.
30. Murray Bookchin, “The May-June Events in France II” in Post-Scarcity Anarchism (Montréal:Black Rose Books, 2nd rev. ed., 1986), pp. 281-292.
31. Segal, agy., sy. 72.
32. Brown, agy., sy. 29-30.
33. Morin, agy., sy 103 ve 109.
34. Dick Howard, “GeleceÄŸin Åžimdi Olarak Kavranışı”, Toplum ve Bilim, Sayı 41 (Bahar 1988), sy 50.
35. Bookchin, “Milliyetçilik ve ‘Ulusal Sorun’ “.
36. Bookchin, “Postmodern Nihilism”.
37. Bookchin, “Postmodern Nihilism”.
38. Noam Chomsky’den alıntı. Robert F.Barsky, Noam Chomsky-Bir Muhalefetin YaÅŸamı (İstanbul: DoÄŸan Kitap, 2.Baskı, Ekim 2001) içinde, sy. 235-36.
39. Fotopoulos, agy., sy. 59.
40. Murray Bookchin, “The American Crisis”, Comment, Vol: 1, No: 4 (February 1980).
41. Chaia Heller, “McDonalds, Mtv ve Monsanto: Bilgisel Sermaye Çağında Biyoteknoloji YükseliÅŸi”, Toplumsal Ekoloji, Sayı 2 (Güz 2002), sy. 108-119, çev: Halide Demir.
42. Bookchin, “The American Crisis”.
Kaynak: “Gerçekçi Ol. İmkansızı GerçekleÅŸtir!…“, Toplumsal Ekoloji, Sayı 3.
www.khAos.info
Cevap Yaz