Anarşizm ve Sovyetizm: Sovyet Sistemi mi veya Proletarya Diktatörlüğü mü?
filed in AnarÅŸizm on Eki.24, 2009
“Proletarya Diktatörlüğü”, Burjuvazi’den Bir Miras
Jakoben Gelenekler ve Sosyalizm
Herşey Konseyler İçin
Okuyucu belki de yukarıdaki başlıkta bir hata bulduğunu ve sovyet sistemi ile proletarya diktatörlüğünün aynı şey demek olduğunu düşünebilir? Hayır. Bu ikisi tamamen birbirini tamamlar olmak bir yana, birbirlerini tamamen dıştalayan, tamamıyle farklı iki düşüncedir. Ancak sağlıksız bir parti mantığı ortadaki bu uzlaştırılamaz şeyleri eritip bir potada birleştirebilir.
“Sovyetler” düşüncesi, sosyalizmin tamamen yapıcı yanına ait olan, toplumsal devrim olarak kabul ettiÄŸimiz ÅŸeyin iyi tanımlanmış bir ifadesidir. Diktatörlük kavramının kökeni tamamen burjuvadır ve bu nedenle sosyalizm ile hiçbir ilgisi yoktur. İstenirse bu iki terimi suni bir ÅŸekilde birarada kullanmak mümkündür, ancak elde edilecek tek ÅŸey orijinal sovyet düşüncesinin silik bir karikatürü olur, böyleyken bu ise esas sosyalizm kavramının tahrip edilmesidir.
Sovyetler düşüncesi, ne yeni bir ÅŸeydir ne de sıkça inanıldığı üzere Rus Devrimi tarafından yüceltilmiÅŸ bir ÅŸeydir. Bu, işçi sınıfının burjuva radikalizminin kozasından çıkarak bağımsızlaÅŸtığı bir dönemde, Avrupa emek hareketinin en ileri kanadından ortaya çıktı. Bu, Uluslararası İşçi BirliÄŸi’nin [I. Enternasyonal'in], işçilerin gerçek kurtuluÅŸuna giden yolu açmak üzere çeÅŸitli ülkelerin işçilerini büyük bir sendika içinde toplama yönündeki heybetli planını baÅŸardığı günlerdi. Her ne kadar Enternasyonal profesyonel organlardan oluÅŸan geniÅŸ tabanlı örgüt olarak düşünüldüyse de; kuralları, örgütün nihai amacını (işçilerin tam kurtuluÅŸu) kabul etmenin tek koÅŸul olduÄŸu, zamanın bütün sosyalist eÄŸilimlerinin katılmasına izin veriyordu.
Oldukça doÄŸaldır ki, kurulduÄŸu zaman bu büyük BirliÄŸin düşünceleri 1866′daki Cenova veya 1867 Lozan Kongresi’ndeki kadar açıkça tanımlanmaktan oldukça uzaktı. Enternasyonal deneyim kazandıkça, daha çok olgunlaÅŸtı ve savaÅŸan bir örgüt olarak tüm dünyaya daha çok yayıldı, ustalarının düşünceleri daha açık ve daha objektif bir hale geldi. Sermaye ile emek arasındaki günlük mücadeleden kaynaklanan pratik eylemlilik, [Enternasyonal'in] temel ilkelerinin kendiliÄŸinden daha derin bir ÅŸekilde anlaşılmasına yol açtı.
1868 Brüksel kongresinin ardından, Enternasyonal toprağın, toprağın altının [doÄŸal kaynakların] ve emek araçlarının kolektif sahipliÄŸini desteklemeye baÅŸladı; ve [böylece] Enternasyonal’in gelecekteki geliÅŸiminin temeli atılmış oldu.
1869 Basel kongresinde büyük işçi birliÄŸinin içsel evrimi doruÄŸuna eriÅŸti. Yeniden ele alınan toprak ve toprağın altı konularının yanısıra, temel konu işçi sendikalarının nasıl kurulacağı, iÅŸletileceÄŸi ve kullanılacağı hakkındaydı. Belçikalı Hins ve arkadaÅŸları tarafından sunulan bu konudaki bir rapor kongrede canlı bir ilgi uyandırdı. İilk defa burada işçi sendikalarının ilgileneceÄŸi görevler ve keza bu sendikaların önemi tamamıyla hatasız bir ÅŸekilde, belli bir ölçüde Robert Owen’in düşüncesini hatırlatır bir ÅŸekilde ortaya kondu. Böylece Basel kongresinde sendikaların, yerel federasyonların basitçe sendikalardan, [yani] yegane varoluÅŸ nedenleri kapitalist toplum olan ve [kapitalist toplumun ortadan kalkmasıyla] silinip gitmeye mahkum, sıradan ve geçici organlardan daha fazlası demek olduÄŸu açık ve yanılgıya imkan vermez bir ÅŸekilde ilan edildi. Hins’in ortaya koyduÄŸuna göre, sendikaların faaliyetlerinin ücretler anlamında işçilerin yaÅŸam koÅŸullarının iyileÅŸtirmesiyle sınırlı olması gerektiÄŸi ÅŸeklindeki devletçi sosyalist görüş köklü bir ÅŸekilde düzeltildi.
Hins ve arkadaÅŸlarının sunduÄŸu rapor, ekonomik mücadele [için kurulan] işçi örgütlerinin nasıl geleceÄŸin sosyalist toplumunun hücreleri olarak deÄŸerlendirilebileceklerini, ve Enternasyonal’in görevinin tarihsel misyonlarını yerine getirmek üzere yerel örgütlere donanım saÄŸlayacak eÄŸitimi saÄŸlamak olduÄŸunu gösteriyordu. Aslında kongre Belçikalıların görüşünü kabul etti; ancak bugün biliyoruz ki, pekçok delege, özellikle de Alman emek örgütlerinden gelenler, etki alanlarının sınırları dahilinde bu önergeyi yürürlüğe geçirmeyi hiç mi hiç istememekteydi.
Basel kongresinin ardından, ve özellikle de oldukça farklı bir yol izleyen Avrupa toplumsal hareketine dayanan 1870 savaşının ardından, Enternasyonal’in içinde iki karşıt eÄŸilim –bu karşıtlığın kopmayla sonuçlanmasına varacak kadar birbiriyle uyuÅŸmayan iki eÄŸilim– belirgin bir hale gelmiÅŸti. Sonraları bu anlaÅŸmazlığı, Michael Bakunin ile –Londra’daki Genel Konseyi elinde bulunduran– Karl Marks arasındaki kiÅŸisel bir kavgaya indirgeme giriÅŸimleri yapıldı. Bu kadar temelsiz, bu kadar gerçeklerin tamamen göz ardı edilmesine dayanan baÅŸka bir hata daha olamaz. DoÄŸaldır ki, bu gibi durumlarda genelde olduÄŸu üzere kiÅŸisel çatışmaların da rolü olmuÅŸtur. Bakunin’e karşı saldırılarında her türlü yakışıksız yola baÅŸvuranlar, her defasında Marks ile Engels idi. Gerçekten de Karl Marks’ın biyograficisi Franz Mehring de bu konuda sessiz kalamamıştır; çünkü bu esasen boÅŸ ve aptalca bir dalaÅŸma meselesi deÄŸildi, bu belli bir doÄŸal öneme sahip olmuÅŸ ve olan iki ideolojik görüşün çarpışmasıydı.
Enternasyonal’in temel desteÄŸini edindiÄŸi Latin ülkelerinde, işçiler ekonomik mücadele örgütlenmeleriyle aktiftiler. Onların gözünde, devlet mülklü sınıfın siyasi ajanı ve koruyucusuydu; ve böyleyken, siyasi iktidarın ele geçirilmesi, yeni bir tiranlığın baÅŸlangıcından ve sömürünün devam etmesinden baÅŸka bir ÅŸey demek olmadığı için, [siyasi iktidarın ele geçirilmesi] hiçbir koÅŸul altında amaçlanmamalıdır. Bu nedenle onlar, profesyonel siyasetçiler tarafından idare edilen yeni bir yönetici sınıf yumurtlayacak baÅŸka bir siyasi parti kurarak burjuvaziyi taklit edinmekten kaçındılar. Onların amacı makinaların, sanayinin, toprağın ve toprak altının kontrolünü ele geçirmekti; ve bu yaklaşımın siyasi iktidar için herÅŸeyi feda edecek burjuvazinin Jakoben siyasetçilerinden kendilerini tamamen ayrıştırdığını doÄŸru bir ÅŸekilde önceden gördüler. Latin Enternasyonalcileri iktidar tekelinin mülkiyet tekeliyle birlikte kaldırılması gerektiÄŸinin farkındaydılar; [böylece] gelecek olan toplumun tüm yaÅŸamı tamamen yeni bir temel üstüne kurulacaktı. “İnsanın insan üstündeki hakimiyetinin” geçmiÅŸe ait olduÄŸu gerçeÄŸini bir baÅŸlangıç noktası olarak kabul ederek, bu yoldaÅŸlar “ÅŸeylerin idare edilmesi“ni [ing. administration of things] doÄŸru bir ÅŸekilde kavramaya çalıştılar. Devlet içindeki partiler siyasetinin yerine emeÄŸin iktisadi politikasını geçirdiler. Dahası, konseyler (veya sovyetler) nosyonunun ardında yatan gerçek olan, toplumun sosyalist anlamda yeniden örgütlenmesinin bizzat sanayinin içinde yerine getirilmesi gerektiÄŸinin farkına vardılar.
Oldukça açık ve kesin bir ÅŸekilde, İspanyol Bölge Federasyonu’nun kongresi Enternasyonal’in bu anti-otoriter kanadının bu görüşleri üzerine derinlemesine eÄŸildi, ve onları daha da geliÅŸtirdi. İşte (sovyetlerle aynı anlama gelen) “juntalar” ve “işçi konseyleri” terimleri buradan ortaya çıkmıştır.
Birinci Enternasyonal’in liberter sosyalistleri, sosyalizmin bir hükümet kararnamesiyle olamayacağını, aksine tabandan yukarıya doÄŸru organik bir ÅŸekilde büyümesi gerektiÄŸini tam olarak kavramışlardı. Keza onlar emeÄŸin, üretimin ve benzer bir ÅŸekilde eÅŸit tüketim için dağıtımın örgütlenmesini üstlenecek olanların sadece işçiler olduÄŸunu da anlamışlardı. Onların parlamenter siyasetçilerin devlet sosyalizmi [görüşlerine] muhalefet etmelerine neden olan baskın düşünce iÅŸte buydu.
Yıllar geçtikçe ve hatta bugün bile, bu Latin ülkelerinin emek hareketleri vahÅŸi zalimliklerle karşılaÅŸmıştır. Bu kanlı politikanın izleri 1871 Paris Komünü’ne kadar sürülebilir. Sonradan, bu tip gerici aşırılıklar İspanya ve İtalya’ya da sıçradı. Sonuç olarak, “konseyler” düşüncesi geri plana çekildi, çünkü tüm açık propaganda [imkanları] bastırılmıştı; ve işçi örgütleri, gizli [hale gelen] hareketlerinde tüm enerjilerini, tüm kaynaklarını gericiliÄŸe karşı savaÅŸmaya ve [onun] kurbanlarını savunmaya harcamakla sınırlandırılmış militanları örgütlüyordu.
Devrimci Sendikalizm ve Konseyler Düşüncesi
Devrimci sendikalizmin geliÅŸmesi, bu düşünceyi tekrar yüzeye çıkardı ve ona yeni bir soluk verdi. 1900 ile 1907 yılları arasında, Fransız devrimci sendikalizm hareketinin en aktif döneminde, konseyler düşüncesi en geniÅŸ, en iyi tanımlanmış biçimine kavuÅŸtu. Pouget, Griffuelhes, Monatte, Yvetot ve diÄŸer bazılarının, özellikle de Pelloutier’in yazılarına genel bir bakış bile; ne Rusya’nın ne de baÅŸka bir yerin, Rusya’daki 1917 olaylarından onbeÅŸ yirmi yıl önce devrimci sendikalizmin yayıcılarının biçimlendirdiklerine ufacık dahi bir katkı yapmadığına ikna etmeye yetecektir.
Bu yıllar boyunca, sosyalist işçi partileri konseyler fikrini kontrolden çıkmış [kontrolsüz] bir fikir olarak deÄŸerlendirdiler ve reddettiler. Bugün sovyetler fikrini (özellikle Almanya’da) savunanların çoÄŸunluÄŸu, daha dün onu bir tür “yeni ütopya” olarak küçümsüyorlardı. Bundan geri kalmayan Lenin, 1905′de St. Petersburg delege konseyi baÅŸkanına, konseyler sisteminin partinin ortak hiçbir ortaklığının bulunmadığı, modası geçmiÅŸ bir kurum olduÄŸunu söylüyordu.
Ve böylece devrimci sendikalistler sayesinde itibar kazanan konseyler nosyonu, uluslararası emek hareketinin en önemli noktasını vurgular ve köşetaşını oluÅŸturur; bu, diÄŸer herhangi bir yol yanlış olacağı için, konseyler sisteminin sosyalizmin bir gerçeklik olmasını saÄŸlayacak yegane kurum olduÄŸunu eklememize izin verilmesi sayesinde [olmuÅŸtur]. “Ütopya“, “bilimsellik“e galip gelmiÅŸtir.
Eş olarak, konseyler düşüncesinin, burjuva ideolojik geleneklerinin uyanışını içeren devlet düşüncesinin karşısında, uluslararası emek hareketi içinde derin kökler salan liberter sosyalist görüşten kaynaklandığı sorgulanamaz bile.
“Proletarya Diktatörlüğü”: Burjuvazi’den Bir Miras
Bu, diktatörlük hakkında söylenebilecek tek ÅŸeydir, çünkü bu sosyalist düşüncenin ürünü deÄŸildir. Diktatörlük emek hareketinin çocuÄŸu deÄŸildir, aksine onların [burjuvazinin] “mutluluÄŸunu” garanti altına almak üzere proleter kampa aktarılan, burjuvaziden alınmış acınacak bir mirastır. Dikatörlük, yine burjuva kökenli olan siyasi iktidar hırsı ile yakından iliÅŸkilidir.
Diktatörlük, daima İktidar için açgözlü olan devletin almaya hazır olduÄŸu biçimlerden birisidir. O, savaÅŸ durumundaki devlettir. Devlet fikrinin diÄŸer savunucuları gibi, diktatörlüğün destekçileri de kendi iradelerini –geçici olarak (?)– halka dayatacaklardır. Tek başına bu anlayış bile, bizzat varoluÅŸunun özü tam olarak kitlelerin yapıcı katılımı ve doÄŸrudan inisiyatifi olan toplumsal devrim önünde bir engeldir.
Diktatörlük, organik bir varlığın, tabandan yukarıya doÄŸru olan doÄŸal bir örgütlenme biçiminin reddedilmesi, tahrip edilmesidir. Bazıları insanların kendi kaderlerinden sorumlu olmak için yeterince olgunlaÅŸmadığını iddia ederler. Bu nedenle kitlelerin üstünde bir yönetici, “uzman” bir azınlığın vasiliÄŸi olmalıdır. Diktatörlüğün destekleyicileri belki de dünyadanın en iyi niyetli [insanları] olabilir, ancak İktidar’ın mantığı onları daima en aşırı despotluk patikalarına sapmaya mahkum edecektir.
Bizim devletçi sosyalistlerimiz diktatörlük nosyonunu burjuva öncesi bir partiden, Jakobenlerden aldılar. O parti grev yapmayı bir suç olarak lanetlemiÅŸti ve işçi örgütlenmelerini ölüm cezasıyla yasaklamıştı. Roberspierre’in aynı etki altında olduÄŸu bu zorba tavırlı [küstah] davranışın en aktif sözcüleri, Saint-Just ve Couthon idi.
Burjuva tarihçilerin Büyük Devrim’i [1789 Fransız Devrimini] yanlış ve tek taraflı bir ÅŸekilde tasvir etmeleri çoÄŸu sosyalisti oldukça etkilemiÅŸtir; ve Jakoben diktatörlüğün baÅŸta gelen liderlerinin ÅŸehitliÄŸi giderek çoÄŸalır gözükürken, Jakoben diktatörlüğü de fazlasıyla saÄŸlıksız bir itibar kazandırmıştır. Genelde ahali, düşünceleri ve hataları eleÅŸtirel olarak ele almalarını engelleyen, ÅŸehitlere tapınmaya kolayca tutulur.
Fransız Devriminin yaratıcı iÅŸi iyi biliniyor –feodalizmi ve monarÅŸiyi yıkmıştır. Tarihççiler bunu Jakobenlerin ve Konvansiyon devrimcilerinin iÅŸi olarak yüceltmiÅŸlerdir; ancak bununla beraber, zaman geçtikçe bu resmin bütün bir Devrim tarihinin tamamen yanlış resmedilmesi olduÄŸu ortaya çıkıyor.
Bugün, bu yanlış yorumun tarihsel gerçekliÄŸin, özellikle de Devrimin bona fide [samimi niyetli] iÅŸinin Ulusal Meclis ve Konvansiyonu savunan köylüler ve ÅŸehirden gelen proletarya tarafından gerçekleÅŸtirildiÄŸi gerçeÄŸinin bilinçli bir ÅŸekilde gözardı edilmesine dayandığını biliyoruz. Jakobenler ve Konvansiyon, fait accompli [olmuÅŸ bitmiÅŸ] olana deÄŸin, yani halk eylemleri bu tip deÄŸiÅŸiklikleri onlara dayatana deÄŸin radikal deÄŸiÅŸimlere karşı daima ÅŸiddetle muhalefet etmiÅŸlerdir. Sonuçta, Konvansiyon’un feodal sistemin laÄŸvedildiÄŸini ilan etmesi, zamanın siyasi partilerinin ÅŸiddetli muhalefetine raÄŸmen devrimci köylülerin eski baskıcı sisteme yaptıkları saldırının resmi olarak tanınmasından baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir.
1792 gibi geç bir tarihte bile, Ulusal Meclis feodal sisteme hala dokunmamıştı. Ancak bir sonraki yıl, devrimci denilen Meclis, “kırın ayaktakımının” hakkını, halkın halk kararıyla halihazırda kazandığı bir ÅŸey olan feodal hakların kaldırıldığını ilan etmeye tenezzül etmiÅŸti. Aynısı, veya neredeyse aynısı, monarÅŸinin resmen kaldırılması için de geçerlidir.
Jakoben Gelenekler ve Sosyalizm
Fransa’daki halk sosyalist hareketinin ilk kurucuları Jakoben kamptan gelmiÅŸti, bu nedenle 1792′nin siyasi mirasının ağırlıklı olarak onların omuzlarında yüklü olması doÄŸaldır.
Babeuf ve Darthey “EÅŸitler”i [The Equals] kurduklarında, Fransa’yı bir diktatörlük aracılığıyla tarımsal bir komünist devlete dönüştürmeyi amaçlıyorlardı; ve komünistler olarak, eÄŸer Büyük Devrim idealine ulaÅŸmak istiyorlarsa ekonomik sorunu çözmeleri gerekeceÄŸinin farkındaydılar. Ancak Jakobenler gibi “EÅŸitler” de amaçlarına devleti kuvvetlendirerek, ona engin güçler bahÅŸederek ulaÅŸabileceklerine inanıyorlardı. Jakobenlerle birlikte, devletin her ÅŸeye kadir olması inancı doruÄŸuna ulaÅŸtı, ve bu o kadar içlerine iÅŸledi ki izlenebilecek alternatif tasarıları düşünmekten yoksun bir hale geldiler.
Yarı ölü Babeuf ve Darthey giyotine gönderildiler, ancak düşünceleri halk arasında yaÅŸadı; Louis Philippe hükümdarlığı dönemindeki “EÅŸitlikçiler” [Egalitarians] gibi gizli topluluklarda kendisine sığınak buldu. Barbes ve Blanqui gibi adamlar aynı çizgide çalıştılar, komünistlerin hedeflerini gerçeÄŸe dönüştürmek üzere tasarlanmış olan proletarya diktatörlüğü için savaÅŸtılar.
Marks ve Engels, Komünist Manifesto’da belirttikleri proletarya diktatörlüğü nosyonunu iÅŸte bu adamlardan miras almışlardı. Bu araç sayesinde, görevi radikal baskıcı yasalar sayesinde burjuvazi potansiyelini ezmek ve zamanı geldiÄŸinde toplumu devlet sosyalizminin ruhuna uygun bir ÅŸekilde yeniden düzenleyemek olacak, sınırsız yetilere sahip bir merkezi iktidara kavuÅŸacaklardı.
Marks ve Engels sosyalist kamp için burjuva demokrasisini terk ettiler, düşünceleri derin bir şekilde Jakoben etkilerce şekillendirilmişti. Dahası, o zamanki sosyalist hareket kendine özgü bir yol ortaya çıkaracak kadar gelişmiş değildi. Bu iki liderin her ikisinin de sosyalizmi, Fransız Devrimine kadar uzanan burjuva geleneklerine az ya da çok tabiydi.
Herşey Konseyler İçin
Enternasyonal dönemindeki emek hareketinin büyümesi sayesinde, sosyalizm kendisini burjuvazi geleneklerinin son kalıntılarından kurtarmış ve tamamen bağımsız hale gelmiş olarak buldu. Konseyler anlayışı, ne koşul altında olursa olsun devlet nosyonunun ve iktidar siyasetinin terk edilmesini sağladı. Benzer şekilde, herhangi bir diktatörlük önerisine cepheden karşı çıktı. Aslında, sadece iktidara sahip olan kuvvetler ve devletten iktidar araçlarını almaya girişmedi, aynı zamanda kendi hakimiyetini de mümkün olduğunca arttırmaya çalıştı.
Konseyler sisteminin öncüleri, insanın insan tarafından sömürülmesiyle birlikte insana insan tarafından hükmedilmesinin de sona ereceğini düşünüyorlardı. Yönetici sınıfların örgütlü iktidarı olan devletin, emeğin kurtuluşunun bir aracına dönüştürülemeyeceğini fark etmişlerdi. Aynı şekilde, toplumsal devrimin temel görevinin eski iktidar yapısını yıkmak, yeni bir sömürü ve geri dönüş olasılığını ortadan kaldırmak olması gerektiği görüşündeydiler.
“Proletarya diktatörlüğü“nün bir fabrikanın diktatörce yönetilmesiyle karşılaÅŸtırılabilir olmadığına kimse itiraz etmesin, çünkü bu bir sınıf diktatörlüğüdür. Böyle bir sınıf diktatörlüğü var olamaz; çünkü bu son tahlilde, o sınıf adına haksız bir ÅŸekilde kendisinin konuÅŸma hakkına sahip olduÄŸunu iddia eden belirli bir partinin diktatörlüğüne dönüşür. Bu nedenle, despotizme karşı savaşında liberal burjuvazi “halk” adına hareket ettiÄŸini söylemiÅŸti. İktidarı kullanma zevkini asla tatmamış olan partilerde, iktidar hırsı veya onu kullanma arzusu fazlasıyla tehlikeli bir biçim alır.
İktidarı ilk kez kazananlar, ona eskiden beri sahip olanlardan daha fazla bile iÄŸrençtirler. Bu açıdan Almanya örneÄŸi aydınlatıcıdır: Almanlar ÅŸu anda sosyal demokrasinin profesyonel siyasetçileri ile sendikaların merkezi görevlileri tarafından oluÅŸturulan güçlü bir diktatörlük altında yaşıyorlar. Kendilerine itiraz etmeye cesaret eden “kendi” sınıf üyelerine boyun eÄŸdirecek tedbirlerin hiçbirisini adice ve vahÅŸice bulmuyorlar. Sosyalizm sözlerini geri alan bu centilmenler, belli bir derece özgürlüğü ve kiÅŸisel dokunulmazlığı garantileyen burjuva devrimleri kazanımlarıyla karşılaÅŸtıklarında bile onların “ağırlığı altında kaldı“lar. Dahası, onlar yetkililere karşı minnet duymayan herkesi tutuklayacak ve onları en azından bir süreliÄŸine zararsız kılacak denli ileri giden, en korkunç polis sisteminin babalığını yaptılar. Fransız despotlarının “lettre de cachet”ini ve Rus çarlık sisteminin idari sürgünlerini mezarlarından çıkarılarak, bu yegane demokrasi ÅŸampiyonları tarafından uygulandı.
Söylemek gereksiz ancak bu yeni despotlar, iyi Almanlar için her türlü hakkı garanti altına alan anayasaya olan desteklerini ısrarla belirtip durdular; ancak bu anayasa yanlızca kağıt üstünde var oldu. 1793 Fransız cumhuriyetçi anayasası bile aynı kusurdan muzdaripti –hiçbir zaman uygulamaya geçirilmedi. Robeespierre ve onun sadık hizmetkarları, anavatanın tehlike altında olduÄŸunu söyleyerek kendilerine [bu durumu] açıklamaya çalıştılar. Sonuçta “Dürüst” ve adamları, Heyet’in [ing. Directory, Fransız devriminde cumhuriyet hükümetini idare eden beÅŸler heyeti] utanç verici yönetimine, Thermidor’a, ve en nihayetinde de Napoleon’un kılıcı altındaki diktatörlüğe yol açacak olan diktatörlüğü oluÅŸturdular. Bugün Almanya’da biz kendi Heyet’imize kavuÅŸtuk: tek eksik olan Napoleon rolünü oynayacak bir adam.
Devrimin gül sularıyla yapılamayacağını biz hepimiz biliyoruz. Ve yine mülk sahibi sınıfların ayrıcalıklarını kendiliklerinden bırakmayacaklarını da biliyoruz. Muzaffer devrim gününde, işçiler kendi iradelerini bugünkü toprak, toprakaltı ve üretim araçları sahiplerine dayatmak zorunda olacaklar; ki bu –bu konuda açık olalım–, işçiler toplumsal sermayeyi ellerine almadan, ve herÅŸeyden önce halk yığınlarını hakimiyeti altında tutan bir kale olan ve olmaya devam edecek otoriter yapıyı yerle bir etmeden olamayacak bir ÅŸeydir. Böylesi bir eylem, hiç şüphesiz ki bir kurtuluÅŸ eylemidir; bir toplumsal adalet ilanıdır; bütünüyle bir burjuva ilkesi olan diktatörlükle hiçbir ortak yanı bulunmayan toplumsal devrimin bizzat özüdür.
Çok sayıdaki sosyalist partinin, liberter sosyalistlerin ve devrimci sendikalistlerin damgasını taşıyan konseyler düşüncesinde birleÅŸmesi olgusu, ÅŸimdiye kadar takip ettikleri taktiÄŸin bir yanılsamanın, bir çarpıtmanın ürünü olduÄŸunun; konseylerle birlikte emek hareketinin, bilinçli proletaryanın uzun süredir arzuladığı tam bir sosyalizmi geçerli kılma yetisine sahip tek organı kendi başına yaratması gerektiÄŸinin itiraf edilmesidir, kabul edilmesidir. DiÄŸer yandan, bu ani deÄŸiÅŸimin konseyler kavramına, özelliklerine, sosyalizmin orijinal görevleriyle hiçbir iliÅŸkisi olmayan ve konseylerin daha ileriye doÄŸru geliÅŸmesine engel teÅŸkil edecekleri için ortadan kaldırılmaları gereken pekçok yabancı özelliÄŸi sokma riskini de içerdiÄŸi unutulmamalıdır. Bu yabancı unsurlar herÅŸeyi ancak diktatöryal bir bakış açısından ele alabilirler. Bu riskleri göğüslemek ve toplumsal kurtuluÅŸun doÄŸuÅŸunu bundan daha fazla yakınlaÅŸtıramayacak –aksine daima onu geciktirecek– deneyleree karşı sınıf yoldaÅŸlarımızı uyarmak bizim görevimiz olmalıdır.
Sonuç olarak, bizim tavsiyemiz şudur: Herşey konseyler ve sovyetler için! Onlar üstündeki herhangi bir güce hayır! Aynı zamanda bir toplumsal devrimcinin sloganı olacak bir slogan.
Çeviri:Anarşist Bakış
Kaynak: “Anarchism and Sovietism: The Soviet System or the Dictatorship of the Proletariat“
Cevap Yaz