Peter Kropotkin
(1891)

I
Sosyalizmin hükümetsiz sistemi [olan] anarÅŸizmin ikili bir kökeni vardır. Özellikle ikinci yarısında olmak üzere, 19. yüzyılı ekonomik ve siyasi alanlarında tanımlayan iki düşünce hareketinden geliÅŸmiÅŸtir. Tüm sosyalistlerle ortak olarak anarÅŸistler toprak, sermaye ve makinalar üzerindeki özel mülkiyetin zamanını doldurduÄŸunu; yani [artık] ortadan kalkmaya mahkum olduÄŸunu; ve üretim için gerekli olan tüm ÅŸeylerin toplumun ortak mülkiyetinde olması gerektiÄŸini ve [böyle] olacağını, ve [bunların] refahın üreticilerince ortaklaÅŸa yönetileceklerini savunurlar. Ve siyasi radikalizmin ilerici temsilcilerinin çoÄŸu ile ortak olarak [anarÅŸistler], toplumun ideal siyasi örgütlenmesinin hükümetin fonksiyonlarının en aza indirgendiÄŸi; ve sayısız çeÅŸitlilikteki bütün insan gereksinimlerini saÄŸlamak amacıyla –özgürce– oluÅŸturulmuÅŸ özgür grup ve federasyonlar yardımıyla [vasıtasıyla], bireyin insiyatifte bulunma ve faal olma hürriyetini tam anlamıyla eline geçirdiÄŸi bir durumda [olabileceÄŸini] savunmaktadırlar.
Sosyalizm baÄŸlamında, anarÅŸistlerin çoÄŸu onun nihai sonucuna ulaşırlar; yani ücret-sisteminin tamamen yadsınmasına ve komünizme. Siyasi örgütlenmeye referans olarak ise, radikal programın yukarıda bahsedilen kısmını daha da geliÅŸtirerek, hükümet iÅŸlevlerinin sıfıra indirgenmesinin –yani, hükümetsiz bir topluma, anarÅŸiye– toplumun nihai hedefi olduÄŸu sonucuna ulaşırlar. Bunun da ötesinde anarÅŸistler toplumsal ve siyasi örgütlenme ideali böyleyken, bunun gelecek yüzyıllara ertelenmemesi gerektiÄŸini savunurlar. Toplumsal örgütlenmemizde, sadece yukarıda [bahsedilen] ikili idealle uyumlu ve ona yakınlaÅŸmayı saÄŸlayacak olan deÄŸiÅŸiklikler yaÅŸama ÅŸansı bulacaktır ve ortak refaha faydası olacaktır.
AnarÅŸist düşünür tarafından izlenen yönteme gelince, ütopistler tarafından izlenenden tamamı ile farklıdır. AnarÅŸist düşünür, kendi görüşüne göre insanlığın en büyük mutluluÄŸunu gerçekleÅŸtirmenin en iyi koÅŸullarını oluÅŸtururken, (”doÄŸal haklar”, Devletin görevleri” ve benzeri) metafiziksel kavramlara baÅŸvurmaz. Aksine anarÅŸist düşünür modern evrim felsefesinin yolunu takip eder. Åžimdiki ve geçmiÅŸteki insan toplumlarını inceler; ve ne bir bütün olarak ne de ayrı ayrı bireyler olarak, onlara sahip olmadıkları üstün nitelikler atfetmeden; toplumu, bireylerin arzularıyla türlerin refahı için [gerekli] iÅŸbirliÄŸini en iyi ÅŸekilde biraraya getirmenin [uyumlandırmanın] yollarını bulmaya çalışan organizmaların bir bütünü olarak deÄŸerlendirir. [AnarÅŸist düşünür] toplumu inceleyerek, [toplumun] geçmiÅŸteki ve bugünkü eÄŸilimlerini, giderek çoÄŸalan entelektüel ve ekonomik gereksinimlerini ortaya çıkarmaya çalışır; ve idealinde yanlızca evrimin hangi yönde gittiÄŸine iÅŸaret eder. [AnarÅŸist düşünür], insan bütünlerinin gerçek arzu ve eÄŸilimleriyle, bu eÄŸilimlerin gerçekleÅŸmesini engelleyen kazaları (bilgi noksanlığı, göçler, savaÅŸlar, fetihler) birbirinden ayırt eder. Ve çoÄŸu kez bilinçsizce olsa da, tarihimiz boyunca [ortaya çıkan] en mühim iki eÄŸilimin ÅŸunlar olduÄŸu sonucuna varır: ilk olarak, en sonunda farklı bireylerin ortak üretim sürecindeki paylarını birbirinden ayırt etmenin imkansız hale geleceÄŸi, bütün zenginliklerin üretimi için [kullanılan] emeÄŸin bütünleÅŸmesine doÄŸru olan eÄŸilim; ve ikinci olarak, hem kendisi hem de genelde toplum için faydalı olan tüm amaçlarının ilerlemesinde bireyin azami özgürlüğüne [ulaÅŸma] eÄŸilimi. Böylece anarÅŸistin ideali, evrimin bir sonraki aÅŸaması olarak tasarladığı ÅŸeylerin basit bir toplaması [haline gelir]. Bu artık bir inanç sorunu deÄŸildir; bilimsel bir tartışmanın sorunudur.
Aslında, bu yüzyılın en önde gelen özelliklerinden birisi sosyalizmin büyümesi ve sosyalist görüşlerin emekçi sınıflar arasında hızla yayılmasıdır. BaÅŸka türlü nasıl olabilirdi ki? Sonuçta en umutlu [iyimser] beklentilerin ötesine geçen bir refah birikimine yol açan, üretim güçlerimizin benzersiz ani bir artışına ÅŸahitlik yaptık. Ama ücret sistemimiz nedeniyle, –bilim adamlarının, yöneticilerin ve emekçilerin ortak çabalarının sonucu olan– refahtaki bu artış; büyük kısmı emekçiler üzerine düşmek üzere, büyük bir çoÄŸunluk için sefaleti ve tüm herkes için yaÅŸama [hayatta kalma] belirsizliÄŸini çoÄŸaltırken, refahın ise daha önce eÅŸi benzeri görülmemiÅŸ bir ÅŸekilde sermaye sahiplerinin ellerinde birikmesine yol açtı. Durmaksızın iÅŸ arayan niteliksiz işçiler, hiç iÅŸitilmemiÅŸ bir sefaletin eÅŸiÄŸinde bulunuyor. Ve sürekli ve kaçınılmaz olan endüstrideki dalgalanmalar ve sermayenin kaprisleri sonucunda, devamlı olarak kovulma tehdidi altında kalan en iyi ücretli zanaatkarlar ve nitelikli işçi emeÄŸi bile, niteliksiz bir dilencinin [muhtaç olan, sefalet içinde yaÅŸayan, ing. pauper] koÅŸullarına indirgendi.
İnsan emeÄŸinin ürününü ÅŸatafatlı ve boÅŸ lüks ÅŸeyler için çarçur eden modern bir milyonerle, sefil ve güvenli olmayan bir varoluÅŸa mahkum edilen bir dilenci arasındaki uçurum bizzat toplumun birliÄŸini –[toplumsal] yaÅŸamın uyumunu– parçalayacak ve onun ileriye doÄŸru geliÅŸme sürecini tehlikeye düşürecek ÅŸekilde giderek geniÅŸlemektedir.
Aynı zamanda, işçiler modern endüstrinin refah üretici gücünün, refah üretiminde emek tarafından oynanan rolün, kendi örgütlenme kapasitelerinin daha fazla farkına vardıkça, [işçiler] toplumun bu şekilde iki sınıfa bölünmesine sabırla katlanmaya giderek daha az meyilli oluyorlar. Toplulukta yer alan tüm sınıflar gibi, oransal olarak [işçiler de] kamusal işlere daha canlı bir katılım gösteriyorlar ve bilgi kitleler arasında yayılıyor, eşitliğe olan özlemleri giderek güçleniyor; ve yeniden toplumsal yapılanma talepleri daha sesli bir hale geliyor. Artık daha fazla gözardı edilemezler. İşçi ürettiği zenginlikten kendi payına düşeni istiyor; o üretimin idaresinden kendi payına düşeni istiyor; ve o yanlızca bir miktar ek refah [ing. well-being] istememekte, aynı zamanda bilim ve sanatın yüksek eğlencesinden de tüm haklarını talep etmektedir. Daha önce yanlızca toplumsal reformcular tarafından dile getirilen bu talepler, bugün artık fabrikalarda ve tarlalarda çalışan, gün ve gün büyüyen bir azınlık tarafından yapılmaktadır. Ve böylece bizzat ayrıcalıklı sınıfların kendi içinde gün ve gün artan bir destek bulan [bu talepler], adalet duygularına da uyum sağlar. Sosyalizm böylece ondokuzuncu yüzyılın düşüncesi haline gelir; ve ne baskı ne de sahte-reformlar onun büyümesini engelleyemez.
Siyasi hakların çalışan sınıflara da saÄŸlanmasına tabii ki fazlasıyla iyileÅŸme umudu baÄŸlanmıştır. Ama ekonomik iliÅŸkilerdeki ilgili [karşılık gelen] deÄŸiÅŸimlerle desteklenmeyen bu tavizlerin aldatmaca olduÄŸu kanıtlanmıştır. Bunlar işçi insanların büyük bir kısmının maddi koÅŸullarını iyileÅŸtirmemiÅŸtir. Bu nedenle sosyalizmin düsturu [ÅŸudur]: “Siyasi özgürlüğün yegane güvenilir temeli olması nedeniyle ekonomik özgürlük”. Ve bugünkü ücret sistemi tüm kötü sonuçlarıyla birlikte deÄŸiÅŸtirilmeden kaldıkça, sosyalist düstur işçi insanlara esin kaynağı olmaya devam edecektir. Sosyalizm programını gerçekleÅŸtirene kadar büyümeye devam edecektir.
Ekonomik meselelerdeki bu büyük düşünce hareketinin hemen yanıbaşında; siyasi haklar, siyasi örgütlenme ve hükümet fonksiyonları baÄŸlamlarında da benzer bir hareket sürmektedir. Hükümet, sermayenin [karşılaÅŸtığı] aynı eleÅŸtirilere maruz kalmıştır. Radikallerin büyük bir kısmı evrensel oy kullanma hakkını ve cumhuriyetçi kurumları siyasi aklın [ing. wisdom] en son sözü [ulaÅŸacağı hedef] olarak görürken, pek azınca daha ileriye adım atılmıştır. Bizzat hükümetin iÅŸlevleri ve Devlet, aynen bireyle olan iliÅŸkileri gibi daha keskin ve derin bir eleÅŸtiriye maruz kalmıştır. GeniÅŸ bir alanda denenmiÅŸ temsili hükümetin kusurları giderek daha fazla göze batmaktadır. Bu kusurların sadece birer rastlantı olmadığı, aksine sisteme içkin oldukları [sistemden kaynaklandıkları] giderek daha belirginleÅŸmiÅŸtir. Parlamentonun ve onun icrasını yürüten kiÅŸilerin topluluÄŸun sayısız iÅŸlerini halletmeyi becermekte, ve Devlet’in farklı unsurlarının çeÅŸitli ve sıklıkla da birbirine zıt çıkarlarını uzlaÅŸtırmakta kifayetsiz [yetersiz] olduÄŸu ispatlanmıştır. Seçimin ulusu temsil edebilecek ve haklarında kanuni düzenlemeler [yasalar] yapmak zorunda oldukları iÅŸleri idare edebilecek –parti ruhundan daha farklı [bir ÅŸekildeki]– kiÅŸileri bulup ortaya çıkaramadığı kanıtlanmıştır. Bu kusurlar o kadar çarpıcı bir hale gelmiÅŸtir ki, bizzat temsili sistem ilkelerinin kendileri eleÅŸtirilmiÅŸ ve adilliklerinden kuÅŸkuya düşülmüştür.
Ve yine, bireyler arasındaki ekonomik ilişkilerin kapladığı uçsuz bucaksız alanı idare etmekte [hükümete] duydukları güven nedeniyle sosyalistler öne çıkarak hükümetin güçlerinin daha da arttırılmasını talep ettiklerinde, merkezi hükümetin tehlikeleri daha da dikkat çeker bir hale gelir. Burada sorulan soru, endüstri ve ticaretin idaresinde güven duyulan hükümetin hürriyet ve barış için devamlı bir tehlike olup olmayacağıdır, ve hatta onun iyi bir yönetici olup olamayacağıdır?
Bu yüzyılın ilk baÅŸlarında [yaÅŸayan] sosyalistler bu sorunun [yarattığı] devasa güçlükleri tam anlamıyla kavrayamadılar. Ekonomik reformların bir gereÄŸi olarak kabullenmeye ikna olmuÅŸ bir halde, pekçoÄŸu birey için özgürlük gereksinimini dikkate almadılar. Ve sosyalist anlamda reformları elde etmek maksadıyla, toplumu herhangi bir türdeki teokrasiye veya diktatörlüğe teslim etmeye hazır toplumsal reformcularımız var. Bu nedenle Britanya’da ve Anakıta’da [Avrupa'da] ilerici fikirlere sahip insanların siyasi radikaller ve sosyalistler olarak bölündüklerini gördük –birinciler bu ikincilere şüpheyle bakarlar; çünkü onları [sosyalistleri] uygar ulusların uzun mücadeleler sonucunda kazandıkları siyasi hürriyetler için birer tehlike görürler. Ve hatta tüm Avrupa’daki sosyalistlerin siyasi partilere dönüşüp, demokratik inançlarını beyan ettiklerinde bugün bile; refahın üretimi ve dağıtımı da dahil olmak üzere bütün toplumsal örgütlenmenin yönetiminin hükümete emanet edilmesi halinde, en tarafsız insanlar arasında bile –aynen otokrasinin herhangi bir biçiminde olduÄŸu gibi– hürriyete karşı en büyük tehlike olacak Volksstaat veya “halk Devleti”ne dair oluÅŸan korkular mevcutiyetini devam ettiriyor.
Ama son geliÅŸmeler, bireyi Devlet’in kölesi rolüne indirgemeden, daha yüksek bir toplumsal örgütlenme biçiminin gerekliliÄŸini ve olasıliğını gösteren yolu hazırlamıştır. Hükümetin kökenleri dikkatlice araÅŸtırılmış, ve onun tüm kutsal veya “toplumsal sözleÅŸme” türevi gibi metafizik kavramları bir kenara bırakılmıştır; öyle gözüküyor ki, görece modern kökenli bir ÅŸeydir, ve çaÄŸlar boyunca toplumun artan bir ÅŸekilde ayrıcalıklı ve ayrıcalıksız sınıflara bölünmesine tamamen oransal olarak onun güçleri de çoÄŸalmıştır. Yine temsili hükümet gerçek deÄŸerine –yani özgür bir siyasi örgütlenme idealine deÄŸil, otokrasiye karşı mücadeleye hizmet eden bir araca– indirgenmiÅŸtir. Devleti ilerlemenin önderi olarak kabul eden felsefe sistemi ise, Devlet’in müdehaleleriyle sınırlandırılmadıkça ilerlemenin azami derecede etkili olduÄŸu daha belirgin hale geldikçe giderek daha fazla sarsılmaktadır. Böylece toplumsal yaÅŸamdaki ileriye doÄŸru geliÅŸmelerin gücün ve düzenleme fonksiyonlarının hükümet edici yapının ellerinde daha fazla yoÄŸunlaÅŸması yönünde deÄŸil, aksine hem alansal hem de iÅŸlevsel merkezsizleÅŸme [ing. decentralization] –hem faaliyetin alanı, hem de iÅŸlevlerinin tabiatına [özelliÄŸine] göre kamu iÅŸlevlerinin kendi içinde bölünmesi– yönünde yattığı belirgin hale geldi; [yani] halihazırda hükümetin iÅŸlevleri olarak kabul edilen bütün iÅŸlevlerin özgürce oluÅŸturulmuÅŸ grupların inisiyatifine terk edilmesi.
Bu düşünce akımı ifadesini sadece edebiyatta deÄŸil, sınırlı olmak üzere yaÅŸamda da bulmuÅŸtur. Paris Komün ve akabinde –tarihsel ilginin oldukça üstünkörü geçiÅŸtiirdiÄŸi bir hareket olan– Cartagena Komünü tarihte yeni bir sayfa açmışlardır. EÄŸer biz bu hareketi sadece kendi içinde incelemeyip, komünal devrim sırasında kendini dışa vuran eÄŸilimleri ve akıllarda geriye bıraktıklarını incelersek; gelecekte toplumsal geliÅŸimlerinde daha ileri [düzeyde] olan insan yığınlarının bağımsız bir hayat baÅŸlatmaya çalışacaklarının; onların kendi görüşlerini yasa ve güç aracılığıyla empoze etmek veya kendilerini daima bir alaledelik-kuralı [ing. mediocracy-rule] demek olan çoÄŸunluk-kuralına tabii kılmak yerine, ulusun daha geriye doÄŸru olan sapaklarına [ing. more backward pares of nation] döndürmeye gayret edeceklerinin belirtilerini görebiliriz. Aynı zamanda, Komün’de [uygulanan] temsili hükümetin baÅŸarısızlığı, kendinden yönetimin [ing. self-government] ve kendinden idarenin [ing. self-administration] basitçe alansal bir anlamın ötesine geçirilmesinin gerektiÄŸini göstermiÅŸtir. Etkili olabilmeleri için özgür topluluk içindeki yaÅŸamın çeÅŸitli iÅŸlevlerine de uygulanmaları gerekir. Hükümetin –aynen bir ulusta olduÄŸu gibi bir ÅŸehirde de kusurlu olan temsili hükümetin– faaliyetlerinin sadece alansal olarak kısıtlanması iÅŸe yaramayacaktır. YaÅŸam bize hükümetsizlik taraftarı olan ve anarÅŸist düşünceye yeni itkiler saÄŸlayan iÅŸaretler sunmaktadır.
AnarÅŸistler yukarıda bahsedilen ekonomik ve siyasi özgürlüğe doÄŸru olan eÄŸilimlerin her ikisinin de adilliÄŸinin farkındadırlar, ve [bu ikisinin] tarihde bahsedilen mücadelelerin asıl özünü oluÅŸturan eÅŸitlik gereksiniminin bizzat kendisinin iki farklı görünümü [ifade bulması, ing. manifestation] olduÄŸunun da farkındadırlar. Bu nedenle, sosyalistlerle ortak olarak anarÅŸistler siyasi reformculara şöyle derler: “Toplum birbirine düşman iki sınıfa bölünmüş oldukça, ve ekonomik olarak emekçiler patronunun kölesi oldukça; siyasi eÅŸitlik baÄŸlamında hiçbir önemli reform yapılamaz ve hükümetin gücü kısıtlanamaz.” Ancak devlet[çi] sosyalistlere de ÅŸunu diyoruz: “EÅŸ zamanlı olarak siyasi örgütlenmeyi kökten deÄŸiÅŸtirmedikçe, mülkiyetin varolan koÅŸullarını deÄŸiÅŸtiremezsiniz. Hükümetin güçlerini kısıtlamalısınız ve parlamenter yönetimi reddetmelisiniz. YaÅŸamın her yeni ekonomik aÅŸamasına yeni bir siyasi aÅŸama karşılık gelir: mutlak monarÅŸi serflik sistemine karşılık gelir. Temsili hükümet sermayenin yönetimine karşılık gelir. Ancak bunların her ikisi de sınıf yönetimidir. Ancak kapitalistlerle emekçiler arasındaki ayrımın ortadan kalktığı bir toplumda, bu tip bir hükümete gerek kalmayacaktır; bu [böyle bir hükümetin var olması] tarihsel bir hata, belalı bir ÅŸey olacaktır. Özgür işçilerin özgür örgütlere ihtiyacı olacaktır; ve bu da bireyin özerkliÄŸini Devlet’in kapsayıcı müdahalesine kurban etmeden, özgür anlaÅŸma ve özgür iÅŸbirliÄŸinden baÅŸka bir temele sahip olamaz. Kapitalistin olmadığı bir sistem hükümetin olmadığı bir sistem demektir.”
Böylece insanın kapitalizmin tahakkümcü güçlerinden ve hükümetten kurtulması demek olan anarşizm sistemi, yüzyılımızı niteleyen iki güçlü düşünce akımını bir sentezi haline gelir.
Bu sonuçlara ulaÅŸmakla, anarÅŸizm evrim felsefesince ulaşılan sonuçlarla uyumlu olduÄŸunu ispatlar. Evrim felsefesi örgütlenmelerin esnekliÄŸini ortaya çıkararak, bize organizmaların yaÅŸam koÅŸullarına mükemmel uyum saÄŸlayabildiklerini gösterdi; ve [yine] hem bütünün [ing. aggregate] çevresindekilere, hem de bütünün her bir parçasının özgür iÅŸbirliÄŸinin gereklerine uyum göstermesinin kendini daha bütüncül [eksiksiz] olarak gerçekleÅŸtirdikçe, [bunun] bu gibi yetenekleri [ing. faculty] daha ileri [düzeyde] geliÅŸtirdiÄŸini gösterdi. [Evrim felsefesi] –organik doÄŸanın içinde– organizmalar bileeÅŸik [ing. compound] bütünlerle daha fazla birleÅŸtikçe, ortak yaÅŸam kapasitelerinin de oransal olarak giderek büyüdüğü durumu kavramamızı saÄŸladı; ve böylece de toplumsal ahlakçıların insan doÄŸasının mükemmelliÄŸine dair zaten belirtmiÅŸ oldukları görüşleri daha da güçlendirdi. [Evrim felsefesi] var olmak [hayatta kalmak] için verilen uzun mücadelede, “en uygun olanların” [ing. the fittest] kendileri veya ataları bir anlık olarak en güçlü oldukları için zenginleÅŸenler deÄŸil, entelektüel bilgisini refahın üretimi için gerekli bilgiyle birleÅŸtirenler olacağını bize gösterir.
“Var olmak için verilen mücadelenin” sadece bireyler arasında geçimlilik araçları üzerinde verilen bir mücadele ÅŸeklindeki kısıtlı anlamında algılanmaması gerektiÄŸini; aksine, daha geniÅŸ bir anlamda, [yani çeÅŸitli] türlerden bireylerin türlerin yaÅŸaması için ve her bir tür için olası en büyük yaÅŸam ve mutluluk toplamınının [elde edilmesi] için en iyi koÅŸullara uyum saÄŸlanması anlamında [algılanması gerektiÄŸini] bize göstererek; [evrim felsefesi] toplumsal gereksinimlerden ve insanoÄŸlunun alışkanlıklarından [yola çıkarak] ahlâk biliminin yasalarını ortaya koymamıza imkan verdi. Böylece insanı iyileÅŸtirmek için; yaÅŸam tam tersi yönde iÅŸlemekteyken, toplumsal reformcuların insan doÄŸasının ahlâki eÄŸitimle iyileÅŸtirilmesi yerine yaÅŸam koÅŸullarının deÄŸiÅŸtirilmesi gerektiÄŸi ÅŸeklindeki görüşünü daha da güçlendirdi. Nihayet, insan toplumunu biyolojik bir bakış açısıyla inceleyerek, –anarÅŸistlerin tarihi ve mevcut eÄŸilimleri inceleyerek ulaÅŸtıkları– mümkün olan azami bireysel hürriyetle bütünlenen birleÅŸik emeÄŸin ve refahın toplumsallaÅŸması çizgisinde bir ilerleme olacağı sonucuna ulaşıldı.
Uzun çaÄŸlar boyunca, insanın üretimini arttırmasına ve hatta devam ettirmesine imkan veren herÅŸeye bir azınlık [ing. the few] tarafından el konuldu. Devamlı olarak artmakta olan nüfus için gerekli olması nedeniyle deÄŸerli olan toprak, topluluÄŸun onu iÅŸlemesini engelleyebilecek bir azınlığa aittir. DeÄŸerini imalatçıların ve demiryolcuların isteklerinden, yapılan yoÄŸun ticaretten ve nüfus yoÄŸunluÄŸundan alan –bir kuÅŸağın emeÄŸini simgesi olan– kömür madenleri, sermayelerini baÅŸka bir kullanıma yönlendirmeyi seçmeleri durumunda kömürün çıkarılmasını dahi durdurma hakkına sahip bir azınlığa aittir. Günümüz mükemmelliÄŸini temsil eden –Lancashire dokumacılarının üç kuÅŸağının emeÄŸi olan– dantel-makineleri [ing. lace-weaving machine] yine bir azınlığa aittir; ilk dantel-makinasını keÅŸfeden dokumacının torunlarından birisi bu makinalardan birisini hareket ettirmek isterse, ona “Dokunma! Bu makina sana ait deÄŸil!” derler. Bugünkü yoÄŸun nüfus, sanayi, ticaret ve trafik olmasa neredeyse tamamıyle bir demir yığınından baÅŸka bir ÅŸey olmayacak olan demiryolları da yine bir azınlığa –kendilerine ortaçaÄŸ krallarından daha fazlla yıllık gelir saÄŸlayan demiryolunun nerede olduÄŸunu bile bilmeyen seçkin hissedarlara– aittir. Ve eÄŸer tünellerin kazılması sırasında ölen binlerce kiÅŸinin evlatları biraya gelip, hissedarlardan aÅŸ veya iÅŸ isteseler süngü ve kurÅŸunlarla karşılanırlar.
Bu tip bir örgütlenmenin adil olduÄŸunu söylemeye cüret edecek sofist kimdir? Ama adaletsiz olan ÅŸey insanoÄŸlu için faydalı olamaz, [faydalı] deÄŸildir. Bu canavarca örgütlenmenin sonucunda, bir işçinin evladı çalışabilecekken [çalışma yetisine sahipken], emeÄŸini gerçek deÄŸerinin altında bir miktara satmaya razı olmadıkça ne ekecek bir dönüm bir toprak, ne de çalıştırabileceÄŸi tek bir makina bulabilir. Onun babası veya dedesi topraÄŸa su getirmek veya fabrikayı kurmak için azami kapasiteleriyle –ki hiç kimse de bundan daha fazlasını yapamaz– katkıda bulunmuÅŸlardır, ama o [işçinin evladı] bir vahÅŸiden daha yoksul olarak dünyaya gelir. EÄŸer tarıma yönelirse bir parça toprağı iÅŸlemesine müsade edilecektir, ama [kendi] ürününün bir kısmını toprak sahibine vermesi koÅŸuluyla. EÄŸer sanayiye yönelirse çalışmasına izin verilecektir, ama ürettiÄŸi otuz ÅŸilinin on ÅŸilininin veya daha fazlasının makina sahibince cebe indirilmesi koÅŸulu ile. Ürünün dörtte birini malikane beyine ödemedikçe toprağına hiç kimsenin yerleÅŸmesine müsade etmeyen feodal baronlara veryansın ediyoruz, ama biz onların yaptıklarını yapmaya devam ediyoruz –onların sistemlerini daha da yaygınlaÅŸtırıyoruz. Biçimleri deÄŸiÅŸmiÅŸtir, ama özü aynı kalmıştır. Ve işçiler “özgür sözleÅŸmeler” dediÄŸimiz feodal koÅŸulları kabul etmeye mahkum kalmaktadırlar, çünkü hiçbir yerde daha iyi koÅŸulları bulamazlar. Her ÅŸeye birileri tarafından el konulmuÅŸtur; ya teklifi kabul edecektir ya da açlıktan ölecektir.
Bu koÅŸullar nedeniyle üretimimiz yanlış bir yöne sapmıştır. TopluluÄŸun gereksinimlerini dikkate almaz; tek amacı kapitalistlerin kârlarını çoÄŸaltmaktır. Ve iÅŸte bu nedenle, sanayinin devamlı dalgalanmalarını, yaklaşık her on yılda bir düzenli olarak gerçekleÅŸen krizleri; kanalizasyon kenarlarında büyüyen çocuklarının cezaevlerinin ve ıslah evlerinin [ing. workhouse] duayeni olmasına neden olacak, yüzbinlerce insanın tam bir sefalete itilmesine yol açacak iÅŸten atılmaları görürüz. İşçiler ürettikleri zenginlikleri ücretleriyle satın alamazken, sanayi baÅŸka yerlerde, diÄŸer ulusların orta sınıfları içinde yeni pazarlar aramalıdır. DoÄŸu’da, Afrika’da, her yerde pazarlar bulması gereklidir; ticatet vasıtasıyla Mısır’daki, Hindistan’daki, Kongo’daki serflerinin sayısını arttırması gerekir. Ama her yerde, aynı endüstriyel geliÅŸme yoluna giren diÄŸer uluslardan rakiplerle karşılaşılır. Ve savaÅŸlar, sürekli savaÅŸlar, dünya piyasalarının hakimiyeti için esinler –DoÄŸu’nun sahip oldukları için yapılan savaÅŸlar, denizlerin hakimiyeti için yapılan savaÅŸlar, yabancı ticarete ağır vergiler koyabilme hakkı için yapılan savaÅŸlar. Avrupa silahlarının gümbürtüsü hiç dinmez; zaman zaman tüm bir nesil boÄŸazlanmıştır; ve Devletlerimizin gelirlerinin –ne güçlüklerle saÄŸlandıklarını en iyi yoksulların bildiÄŸi gelirlerin– üçte birini silahlanmak amacıyla harcıyoruz.
Ve son olarak, refahı adalaletsizce paylaÅŸmamız en acınacak etkisini ahlâk üzerinde gösterir. Ahlâk ilkelerimiz bize “komÅŸunu kendin gibi sev” der; ama farz edelim ki bir çocuk bu ilkeyi takip ederek, paltosunu çıkarıp titremekte olan bir yoksula versin, [o zaman] annesi ona ahlâk ilkelerini doÄŸrudan [kelime kelime] anlamlarıyla anlamaması gerektiÄŸini söyleyecektir. EÄŸer onlara uyarak yaÅŸarsa, çevresindeki sefaleti hafiflet[eme]den çıplak olarak ortada kalacaktır! Ahlâklılık ağızlara hoÅŸ gelir, ama fiiliyatta hiç de deÄŸil. Vaizlerimiz “çalışan dua ediyordur” derler, ve [ama] herkes diÄŸerlerini kendisi için çalıştırmaya çabalar. “Asla yalan söyleme!” derler, [ama] siyaset bir büyük yalandır. Ve biz kendimiz ve çocuklarımızı bu iki yüzlü ahlâkla beraber yaÅŸamaya, ve bu ikiyüzlülüğümüzü sofistlikle [ing. sofistry, safsatacılıkla] yatıştırmaya alıştırırız; ki bu bir riyakârlıktır. Riyakârlık ve sofistlik yaÅŸantımızın bizzat ana temeli haline geliyor. Ama toplum bu tip bir ahlâkla yaÅŸayamaz. Bu böyle devam edemez: deÄŸiÅŸtirilmelidir, deÄŸiÅŸtirilecektir.
Sorun artık sadece ekmek sorunu değildir. Bu tüm insani faaliyetlerin alanını kapsar. Ama en altında [yatan neden] toplumsal ekonomi sorunudur, ve şu sonuca ulaşıyoruz: Tüm [toplumun] ortak çabasıyla yaratılan üretim araçları ve toplumun bütün gereksinimlerinin karşılanması [için kullanılan] araçlar herkesin kullanımına açık olmalıdır. Üretim gereklerinin [araçlarının] özel mülkiyete [tabi] olması ne adildir, ne de yararlıdır. Tüm esinlenici güç refahın üreticileri ve tüketicileri olarak eşit değerlendirilmelidirler. Toplumun yüzyıllardır [yaşanan] savaşlar ve baskılarla yaratılan kötü koşulları düzeltmesinin [temizlemesinin, ing. seep out] tek yolu bu olacaktır. Bu, açığa vurulmamış olsa da insanlığın her zaman gerçek amacı olan eşitlik ve özgürlük yolunda ilerleme sağlamasının tek garantisi olacaktır.

II
Refahımızın ana kaynağı olan çabaların bileÅŸimi hakkında yukarıda deÄŸinilen görüşler, anarÅŸistlerin çoÄŸunun neden komünizmi bireysel çabaların uygun bir ÅŸekilde telafi edilmesi [karşılığının ödenmesi] için tek adaletli çözüm olarak gördüklerini açıklar. Az bir miktar yerel ticaretle desteklenen tarımsal faaliyetlerle uÄŸraÅŸan ailelerin, yetiÅŸtirdikleri mısırı ve kendi dokudukları basit yünlü elbiseleri baÅŸka hiç kimsenin emeÄŸini kullanmadan sadece kendi üretimleri olarak nitelendirebildikleri zamanlar vardı. O zaman bile bu tip görüşler pek doÄŸru deÄŸildi: ortak çabayla temizlenen ormanlar ve inÅŸa edilen yollar vardı; ve hatta halen pekçok köy topluluÄŸunda olduÄŸu üzere, bir aile devamlı suretle komünal yardıma gereksinim duyardı. Ama bugün her bir sanayi kolunun bir diÄŸerini desteklediÄŸi, aşırı derecede iç içe geçmiÅŸ bir endüstri[yel yapı] ortadayken, artık bu tip bir bireyci bakış geçerli olamaz. EÄŸer bu ülkenin demir ticareti ve pamuk endüstrisi çok ileri bir geliÅŸme düzeyine eriÅŸmiÅŸse; [bu], buna paralel olarak diÄŸer binlerce endüstrinin –ister küçük isterse büyük olsun– büyümesi, demiryolları sistemlerinin yaygınlaÅŸması, hem kalifiye mühendisler hem de işçi kümeleri arasında bilginin artması, üreticiler arasında yavaşça geliÅŸen örgütlenme içinde belli bir talim [eÄŸitim, deneyim} kazanılması, ve her ÅŸeyin ötesinde de binlerce mil uzakta yapılan ÅŸeyler sayesinde bizzat dünya ticaretinin büyümesi sayesindedir. SüveyÅŸ Kanalının kazılması sırasında kolera yüzünden veya St. Gothard Tünelinde "tünel-hastalığı" nedeniyle ölen İtalyanlar bu ülkenin zenginleÅŸmesine, Manchester'daki bir dokuma tezgahının başında erken yaÅŸta büyüyen Britanyalı bir genç kız kadar katkıda bulunmuÅŸlardır; [keza] bu genç kızın katkısı makinelerimizde emek-tasarrufu saÄŸlayıcı geliÅŸmeler saÄŸlayan mühendistenden aÅŸağı deÄŸildir. Çevremizde biriken bu zenginlikler içinde her birinin tam payını [katkısını] nasıl hesaplarmış gibi davranabiliriz?
Bir demir lordunun yaratıcı dehasına veya organizasyon yeteneÄŸine hayranlık duyabiliriz; ama ÅŸunun da farkına varmalıyız ki, Britanyalı işçiler, Britanyalı mühendisler ve güvenilir idareciler yerine MoÄŸolistanlı çobanlarla veyahut Sibiryalı köylülerle ilgileniyor olsaydı, onun tüm dehası ve enerjisi burada gerçekleÅŸtirdiÄŸinin [elde ettiÄŸi sonucun] onda birini bile gerçekleÅŸtiremezdi. Yerel sanayinin bir dalında güçlü bir itki [ilerleme] yaratma baÅŸarısı gösteren bir İngiliz milyonerine baÅŸarısının gerçek nedenleri hakkındaki görüşleri sorulmuÅŸ. Cevabı ÅŸuydu: “İlgili birim için daima doÄŸru adamı aradım ve ona tam bir bağımsızlık saÄŸladım –tabii kendim genel bir denetleyici [ing. supervision] konumundaydım. “Hiç bu tip adamları bulmakta baÅŸarısız olmadınız mı?” bir sonraki soruydu. “Asla.” “Ancak tanıttığınız yeni birimlerde bir takım yeni yaratıcılıklar arzuluyordunuz.” “Hiç şüphesiz, patentlerin alınması için binlerce [sterlin] harcadık.” Bence bu kısa konuÅŸma baÅŸarılı sanayilerin idarecilerine milyonlar kazandırmasındaki “bireysel çabaların yeterince ödüllendirilmesi [ücretlerinin saptanması ve ödenmesi]” savunucularının bahsettikleri sınai giriÅŸimlerdeki gerçek durumu özetliyor. Bu, çabalarının gerçekte ne kadar “bireysel” olduÄŸunu gösteriyor. Bir adamın yetilerinin tam anlamı ile göstermesini imkan veren, bazen ise bunu engelleyen binlerce koÅŸulu bir kenara bırakırsak; eÄŸer güvenilir idareciler ve yetenekli işçiler bulamasaydı ve yüzlerce yaratıcılık bu ülkedeki insanların zihinlerinin mekaniksel kabiliyetlerince harekete geçirilmeseydi, aynı iÅŸverenin aynı yetilerinin ne ölçüde aynı sonuçları meydana getirebileceÄŸi sorgulanabilirdi.
AnarÅŸistler –kolektivistlerin inandığı bir görüş olan– zenginliklerin üretilmesi sırasında her bir kiÅŸinin harcadığı emek saatine orantılı olarak ödüllendirilmesinin ideal veya en azından ideale yaklaÅŸan bir toplum olabileceÄŸi [görüşüne] katılmazlar. Burada her bir ticareti malın deÄŸiÅŸim deÄŸerinin onun üretimi için gerekli emek miktarıyla gerçekten de ölçülüyor olup olmadığı tartışmasına girmeden –bu konu için ayrı bir çalışma yapılmalıdır–; ÅŸunu söylemeliyiz ki, üretim için gerekli ÅŸeyleri [ing. necessitates, üretim araçları, hammadde, vb.] ortak mülk olarak nitelendiren bir toplumda kolektivist ideal basitçe gerçekleÅŸtirilemez bir ÅŸeydir. Bu tip bir toplumun ücret-sistemini toptan bir kenara bırakması zorunlu olacaktır. Kolektivist okulun yumuÅŸatılmış bireyciliÄŸiyle toprak ve makinelerin ortak [mülkiyet altında] olduÄŸu kısmi komünizmin bir arada varolması –güçlü bir hükümet tarafından, zamanımızdakilerin hepsinden çok daha güçlü bir hükümet tarafından dayatılmadıkça– imkansız gözükmektedir. Bugünkü ücret[-sistemi] –üretim için gerekli olan ÅŸeylerin bir azınlığa tahsis edilmesine dayanarak büyüyen bir sistem olan– mevcut kapitalist üretimin geliÅŸmesi için gerekli olan bir koÅŸuldu; ve eÄŸer para yerine [emek] saati cinsinden emek çekleri konularak işçilere ürettiÄŸinin gerçek deÄŸerini [karşılığını] ödemeye teÅŸebbüs edilse bile, bu fazla uzun ömürlü olamaz. Üretim için gerekli olan ÅŸeylerin ortak mülkiyet altında olması [demek], ortak üretimin meyvalarından da ortak faydalanmak demektir; biz toplumun eÅŸitlikçi örgütlenmesinin ancak tüm ücret-sistemlerinin laÄŸvedilmesi ile ortaya çıkabileceÄŸini düşünüyoruz, ve [kiÅŸisel] kapasitesi ölçüsünde yapabildiÄŸince ortak refaha katkıda bulunan herkes, gereksinimleri ölçüsünde en olası [azami] ÅŸekilde toplumun ortak stoÄŸundan faydalanabilmelidir.
Biz sadece komünizmin arzulanır bir toplumsal durum olduÄŸunu deÄŸil, [aynı zamanda da] her ne kadar bireyselliÄŸin artmasıyla çeliÅŸkili görünüyor olsa da modern toplumun artan eÄŸiliminin komünizme –özgür komünizme– doÄŸru olduÄŸunu savunuyorruz. BireyselliÄŸin (özellikle de son üçyüzyıldır) çoÄŸalmasında gördüğümüz ÅŸey, bireyin sermayenin ve Devlet’in giderek artmakta olan güçlerinden kendisini kurtarmaya yönelik olan gayretidir. Ancak aynı zamanda, zamanımıza gelene kadar [bireyselliÄŸin] bu büyümesiyle beraber, tüm tarih boyunca [yaÅŸandığı üzere] refahın üreticilerinin eski kısmi komünizmi devam ettirme ve de uygun koÅŸullar imkan verir vermez komünist ilkeleri yeni ÅŸekillerde tekrar uygulamaya sokma mücadelelerini görüyoruz. Onuncu, onbirinci ve onikinci yüzyılların komünleri kendi bağımsız yaÅŸamlarını baÅŸlatır baÅŸlatmaz, hemen ardından ortak çalışmaya, ortak ticarete ve kısmi olarak da ortak tüketime bir geniÅŸlik kazandırdılar. Tüm bunlar kaybolup gitti. Aynı ilkelere dayanan yeni örgütlenmeler mümkün olan her yerde büyümekte asla baÅŸarısız olmazken; kırsal komün kavgaları eski özelliklerini korumak için zorlu bir mücadele veriyorlar, ve bunlar DoÄŸu Avrupa, İsviçre ve hatta Fransa ile Almanya’daki yerlerini muhafaza etmekte baÅŸarılı da oluyorlar.
Her ne kadar yüzyılımızın ticari-üretimi tarafından egoist yönelimler kamusal akla enjekte edilse de, komünist eğilim sürekli bir şekilde kendisini tekrar tekrar öne çıkarıyor ve kamusal hayatın içinde kendi yolunu açıyor. Ücretli köprü kamusal köprünün karşısında ve paralı yol ücretsiz yolun karşısında yok olup gidiyor. Aynı ruh diğer binlerce kuruma da yayılıyor. Müzeler, ücretsiz kütüphaneler ve ücretsiz kamu okulları; parklar ve eğlence alanları; herkesin kullanımına açık kaldırım döşenmiş ve aydınlatılmış sokaklar; giderek artan bir eğilimle bireyin ne kadar kullandığını gözetmeden evlere dağıtılan su; halihazırda mevsimlik bilet veya sabit bir vergi uygulaması başlatılan tramvaylar ve demiryolları; bunların hepsi artık özel mülkiyetin sahası olmadığı zaman şüphesiz ki bu çizgide çok daha ileri gidilecektir: tüm bunlar daha sonraki gelişmelerin hangi yönde olmasının beklenmesi gerektiğini gösteren işaretlerdir.
Bu, bireyin isteklerinin, bireyin topluma geri verdiÄŸi [karşılık olarak ödediÄŸi] veya verebileceÄŸi hizmetlerin deÄŸerinin önüne konması [daha öncelikli olması] doÄŸrultusundadır –toplumu bir bütün olarak düşünerek; öyleki her bir bireye [geri] verilen hizmetin tüm topluma saÄŸlanan bir hizmet olduÄŸu ÅŸekilde iyice iç içe geçerek birbirine baÄŸlanmış [bir toplum]. Britanya Müzesindeki kütüphaneci okuyucuya topluma geri verdiÄŸi hizmetlerin neler olduÄŸunu sormaz, sadece ihtiyaç duyduÄŸu kitabı [okuyucuya] verir; ve bir bilim topluluÄŸu sabit bir aidat karşılığında bahçe ve müzelerini ücretsiz olarak her üyesinin emrine sunar. Bir kurtarma gemisi tayfası, batan bir gemideki bir insanın kendi yaÅŸamını riske atarak kurtarmaya deÄŸer olup olmadığını sorgulamaz; ve Mahkumlara Yardım TopluluÄŸu [ing. Prisoners' Aid Society] serbest kalacak bir mahkumun deÄŸerinin ne olduÄŸunu sorgulamaz. Burada [sunulan] hizmete ihtiyacı olan kiÅŸiler vardır; onlar arkadaÅŸlardır, ve bunun ötesinde baÅŸka bir hakka ihtiyaçları yoktur.
Ve bugün çok egoistçe [idare edilen] bu ÅŸehir kamusal bir felaket –varsayalım ki kuÅŸatma altında olsun; örneÄŸin 1871′deki Paris gibi ve [o zamanki] kuÅŸatma altındayken yaÅŸanan gıda isteÄŸi [sorunu] yaÅŸanıyor [olsun]– tarafından ziyaret edilirse eÄŸer; bu aynı ÅŸehir topluma geri verdikleri veya verebilecekleri hizmetler ne olursa olsun, gereksinimleri ilk karşılanacak olanların kadınlar ve çocuklar olacağını ortaklaÅŸa [bir ÅŸekilde] karara baÄŸlayabilir. Ve gösterdikleri kahramanlığın derecesi ne olursa olsun, ÅŸehrin fiili savunucularının bakımını üstlenecektir. Ancak bu eÄŸilim haliÅŸhazırda zaten bugün mevcuttur, sanırım bunu hiç kimse inkâr etmeyecektir; ve insanlığın yaÅŸamak için yürüttüğü zorlu mücadenin hafiflemesine orantılı olarak bu eÄŸilim daha da güçlenecektir. EÄŸer tüm üretici güçlerimiz yaÅŸamak için gerekli olan gıdaların stoklarını çoÄŸaltmak için kullanılmış olsaydı, eÄŸer mülkiyetin mevcut koÅŸullarının düzenlenmesi –bugün refah üreticisi olmayan– üreticilerrin sayısını artırsaydı; ve eÄŸer el emeÄŸi toplumdaki onurlu yerini tekrar kazansaydı, zaten mevcut olan komünist eÄŸilimler [kendi] uygulama alanlarını derhal geniÅŸleteceklerdi.
AnarÅŸistlerin pekçoÄŸu, bunların tümünü ve özel mülkiyetin ortak mülkiyete nasıl dönüşeceÄŸi gibi meselenin daha pratik yanları [-nı dikkate alarak], bugünkü mülkiyet rejiminin dönüşümü baÅŸlar baÅŸlamaz toplum tarafından gerçekleÅŸtirelecek bir sonraki adımın komünist bir manada olacağını savunurlar. Bizler komünistiz. Ama bizim komünizmimiz otoriter okulun komünizmi deÄŸildir: bu anarÅŸist komünizmdir, hükümetsiz komünizmdir, özgür komünizmdir. [AnarÅŸist komünizm] tarihin doÄŸuÅŸundan beri insanlığın peÅŸinde olduÄŸu iki temel amacın sentezidir –[yani], ekonomik özgürlük ve siyasi özgürlük.
AnarÅŸizmin hükümetin olmaması [hali] olduÄŸunu zaten söylemiÅŸtim. Hepimiz biliyoruzki “anarÅŸi” kelimesi bugünkü ifade tarzı içinde düzensizlikle eÅŸanlamlı olarak da kullanılıyor. Ancak, türetilmiÅŸ olan “anarÅŸi”nin [kelimesinin] bu [ikinci] anlamı en azından iki varsayımı içinde barındırmaktadır. İlk olarak, hükümetin olmadığı yerde düzensizliÄŸin olduÄŸunu ima eder; ve bunun da ötesinde güçlü hükümet ve güçlü polis nedeniyle bu düzenin daima faydalı olduÄŸunu ima eder. Ancak bu her iki çıkarsama da ispatlanması gereken ÅŸeylerdir. Ne mutlu ki hükümetin iÅŸe karışmadığı pekçok insani etkinlik dalında bolca düzen –aslında uyum [harmoni] dememiz gerekli– bulunmaktadır. Düzenin faydalı etkilerine gelince; bu ülkedeki Protestanlar Luther tarafından yaratılan düzensizliÄŸin her halükârda Papa saltanatı altındaki düzene tercih edilir olduÄŸunu söylerken, Bourbonlar’ın Napoli’deki saltanatı türü bir düzen ise hiç şüphesiz ki Garibaldi tarafından baÅŸlatılan düzensizliÄŸe kesinlikle tercih edilmeyecektir. Uyumun her zaman istenir bir ÅŸey olduÄŸu fikrine herkes katılırken, düzen –ve özellikle de modern toplumlarımızda hüküm süren “düzen”– hakkında ise bu tip bir tam uzlaÅŸma yoktur. Bundan dolayı, “anarÅŸi” kelimesinin düzen olarak tanımlanan ÅŸeyin olumsuzlanması [yadsınması] olarak kullanılmasına hiçbir itirazımız yoktur.
Biz, düsturumuz anarÅŸiyi hükümetin olmaması anlamında kabul ederek, insan topluluÄŸunun belirgin bir eÄŸilimini ifade etmeyi amaçlıyoruz. Tarihte insanlığın küçük kısımlarının yöneticilerinin erkini yıktığı ve kendi özgürlüklerini kendi ellerine aldıkları devirler, en büyük ekonomik ve entelektüel ilerlemelerin yaÅŸandığı dönemlerdir. İster bu –işçilerin özgür birliklerinin özgür çalışmalarının [sonucu olan]– eÅŸsiz abidelerinin hala aklın yeniden canlanmasının ve yurttaÅŸlarının refah [düzeyinin] kanıtı olduÄŸu özgür ÅŸehirlerin büyümesi olsun; isterse Reformasyon’u [16'ncı yüzyılda Protestan kiliselerin kurulmasıyla sonuçlanan dinsel devrim] doÄŸuran o büyük hareket olsun; bireyin özgürlüğünün bir kısmını geri aldığı devirler, en büyük ilerlemelere tanıklık eden dönemlerdir. Ve uygar ulusların günümüzdeki geliÅŸmelerini dikkatlice takip edecek olursak; hükümetin faaliyet alanını giderek daha fazla kısıtlamaya ve böylece de bireyin inisiyatifine daha fazla özgürlük tanımaya yönelik olan, belirgin ve devamlı [nitelikteki] bu büyüyen hareketi keÅŸfetmekte zorlanmayacağız. Tüm hükümet biçimlerini denedikten sonra, ve çözümü olmayan “kolektiviteye itaat etmekten kaçınmadan bireyi kendine itaat etmeye zorlayabilecek” bir hükümete sahip olma sorununu çözümlemek için [onca] çabaladıktan sonra; artık insanlık bugün ne ÅŸekilde olursa olsun herhangi bir hükümetin zincirlerinden kendini kurtarmaya, ve örgütlenme gereksinimini aynı ortak amaçları hedefleyen bireyler arasındaki özgür anlayışla [ing. understanding, anlaÅŸmayla] karşılamaya çalışıyor.
Özerklik [ing. Home Rule, bir bölgenin bağımsız olarak yönetilmesi, yerel bir birimin ikamet edenlerin kendisi tarafından yönetilmesi], en küçük mahalli birim veya gruplar için dahi giderek artan bir ihtiyaç haline geliyor. Özgür anlaşmalar hukuğun [yasanın] yerine geçiyor. Ve özgür işbirliği hükümetçe sağlanan muhafızlığın yerini alıyor. Hükümetin işlevleri olduğu varsayılan faaliyetler geçen iki yüz yıl içinde bir bir tartışılmaya başlandı; toplum az daha yönetildikçe daha iyi bir yöne doğru gidiyor. Bu doğrultuda gerçekleşen ilerlemeler ve hükümetlerin kendilerine atfedilen beklentileri gerçekleştirmekteki yetersizlikleri üzerine daha fazla çalıştıkça, insanlığın hükümetin işlevlerini durmadan kısıtlayarak en nihayetinde onu sonlandırmaya doğru yol aldığı sonucuna varıyoruz. Bireyin özgürlüğünün kendi sahip olduğu toplumsal alışkanlıklar ve herkesin hissedeceği komşularından [edinebileceği] işbirliği, destek ve sempati görme gereksinimi dışında hiçbir yasa, hiçbir bağ tarafından sınırlandırılmayacağı bir toplum halini şimdiden görebiliyoruz.
Tabii ki hükümetin olmadığı bir etik, en azından sermayenin olmadığı bir ekonomi kadar itiraza maruz kalacaktır. Zihinlerimiz allah vergisi hükümet iÅŸlevleri hakkında öylesine önyargılarla terbiye edilmiÅŸ ki, anarÅŸist fikirler güvensizlikle karşılanmalıdır. BebekliÄŸimizden mezara kadar aldığımız tüm eÄŸitim bizi hükümetin gerekliliÄŸi ve onun faydalı etkileri hakkkında terbiye etmeye yöneliktir. Felsefe sistemi bu görüşü desteklemek üzere özenle iÅŸlenmiÅŸtir; tarih bu açıdan yazılmıştır; hukuk kuramları da keza aynı amaçla elden ele dolaÅŸtırılmış ve öğretilmiÅŸtir. Tüm siyaset aynı ilkeye dayanır, tüm siyasetçiler kendisini desteklemelerini istedikleri insanlara ÅŸunu söyler: “Bana yönetsel güç ver ki; ben de seni günlük yaÅŸamındaki güçlüklerden kurtarayım, kurtarabileyim”. Tüm eÄŸitimimiz aynı öğretiyle doldurulmuÅŸtur. Herhangi bir sosyoloji, tarih, hukuk veya etik kitabını açabiliriz: her yerde hükümet, onun örgütlenmesi ve fiilleri o kadar öncelikli bir yer tutmaktadır ki, Devlet ve siyaset adamlarının her ÅŸey olduÄŸunu varsaymayı kabullenerek büyürüz; büyük devlet adamlarından baÅŸka bir ÅŸey yoktur. Aynı öğreti her gün Medya’da tekrar edilip durulur. Tüm [gazete] sütunları parlamento tartışmalarının, siyasi ÅŸahsiyetlerin hareketlerin dakikalık kayıtlarıyla tıka basa doludur. Ve biz bu sütunları okurken, bu az sayıdaki kiÅŸinin önemi insanlığı gölgeleyecek derecede o kadar abartılmıştır ki, bu kiÅŸilerin ötesinde büyüyen ve ölen, mutluluk ve üzüntü içinde yaÅŸayan, çalışan ve tüketen, düşünen ve yaratan devasa bir insan kitlesini sıklıkla unuturuz.
Ve yine de basılı yayınlardan günlük yaşantımıza geri döner ve olduğu haliyle topluma genel olarak bakarsak, hükümetin yaşamlarımızda oynadığı rolün ne kadar küçük olduğundan şaşkına döneriz. Milyonlarca insan hükümetle hiçbir ilişkisi olmadan yaşamakta ve ölmekte. Hergün milyonlarca işlem en küçük bir hükümet müdehalesi olmadan gerçekleşmektedir; ve anlaşma yapanların en ufak bir pazarlığı bozma niyetleri bile yoktur. Hatta hükümet tarafından kontrol edilmeyen (değişim veya kart borçları gibi) anlaşmalar belki de diğerlerinden daha iyi yerine getirilmektedir. Bir kimsenin sözünü tutma alışkanlığı, kendisine duyulan güveni kaybetmeme isteği, vakaların ezici bir çoğunluğunda anlaşmaya bağlı kalınması için oldukça yeterlidir. Yine de gerektiğinde onları zorlayacak bir hükümetin hala gerekli olduğu söylenebilir. Ama mahkeme önüne getirilmeyen sayısız vakadan bahsetmesek bile, ticaretle ufak da olsa bir aşinalığı olan herkes anlaşmalara uymak için güçlü bir itibar dürtüsü olmadan, ticaretin kendisinin nihayetinde imkansız hale geleceği ifadesini onaylayacaktır. Usulen markalanmış berbat ilaç çeşitleriyle müşterilerini zehirlerken en ufak bir vicdan azabı duymayan tüccar ve imalatçılar bile, onlar bile, ticari anlaşmalarına bağlı kalırlar. Zenginleşmenin temel güdü olduğu bir zamanda ticari dürüstlük gibi göreceli bir ahlâklılık bugünkü koşullarda bile var oluyorsa; bir kimsenin emeğinin ürünlerini çalmanın artık ekonomik hayatlarımızın temeli olmadığı bir zamanda aynı his daha da gelişecektir.
Yüzyılımızın bir baÅŸka çarpıcı özelliÄŸi yine hükümetsiz olma eÄŸiliminin tarafındadır. Bu özel inisiyatif tarafından kaplanan alanının devamlı geniÅŸlemesi, ve yanlızca ve basitçe özgür anlaÅŸmalardan kaynaklanan büyük örgütlerin yakın zamandaki büyümesidir. –Ayrı ayrı toplumların çabalarının bir birleÅŸimi [olan demiryolları]– Avrupa Demiryolları Merkezi İdare Heyeti gibi bir [kurum] olmadan, birbirlerinden bağımsız olarak inÅŸa edilmiÅŸ ve biraraya getirilmiÅŸ demiryolu hatları boyunca yolcu ve malların doÄŸrudan taşınmasını saÄŸlayan Avrupa demiryolu ağı, yanlızca anlaÅŸma yoluyla becerilebilen [ÅŸeylerin] en çarpıcı örneÄŸidir. EÄŸer elli yıl önce ayrı ayrı ÅŸirketler tarafından inÅŸa edilen demiryollarının en nihayetinde bugünkü gibi bir mükemmel [demiryolu] ağı meydana getireceÄŸini söyleseydi, kesinlikle aptal olarak deÄŸerlendirilirdi. Kendi çıkarları peÅŸinde koÅŸan çok sayıdaki ÅŸirketin, yönetsel yetkilerce donatılmış bir Avrupa Devletleri Uluslararası AnlaÅŸması ile desteklenen bir Uluslararası Demiryolları İdare Heyeti [ing. International Board of Railways] olmadan anlaÅŸmaya varamayacağı öne sürülecekti. Ama bu tip herhangi bir idare heyeti oluÅŸturulmadı, ve yine de ortaya bir anlaÅŸma çıktı. Hollanda gemi ve bot sahipleri birliÄŸi ÅŸimdi örgütlenmelerini Almanya nehirlerine ve hatta Baltık denizinin gemi ticaretine yönelik olarak geniÅŸletiyorlar. Fransa’da ÅŸu anda sayısız çeÅŸitte imalatçı birlikleri ve sendikalar bulunuyor. Bu örgütlerin çoÄŸunun sömürü için oluÅŸturulmuÅŸ örgütler olduÄŸu iddia edilirse, bu hiçbir ÅŸeyi ispatlamaz; çünkü eÄŸer kendi egoistçe ve sıkça da küçük olan çıkarları peÅŸindeki insanlar biraraya gelerek anlaÅŸabiliyorlarsa, daha iyi esinlenmiÅŸ, diÄŸer gruplarla daha yakın iliÅŸkiler içinde olmaya zorlanan insanlar daha kolay ve daha iyi bir ÅŸekilde anlaÅŸabileceklerdir.
Ama daha asil amaçlar için oluÅŸturulmuÅŸ özgür örgütler de yok deÄŸildir. Yüzyılımızın en asil baÅŸarılarından birisi hiç şüphesiz ki Cankurtaran Sandalları BirliÄŸi’dir. Mütevazi baÅŸlangıcından beri, [bu birlik] otuzikibinden fazla insanın hayatını kurtarmıştır. Bu insanın en asil içgüdülerine çaÄŸrı yapmaktadır; içsel örgütlenmesi tamamıyla yerel komitelerin bağımsızlığı üstünde temellenirken, faaliyeti tamamıyla ortak bir amaca baÄŸlılığa dayanır. Büyük ölçekte çalışan ve her biri geniÅŸ bir alanı kaplayan Hastaneler BirliÄŸi ve benzeri yüzlerce örgütten yine bu baÅŸlık altında bahsedilebilir. Ancak hükümetler ve onların amelleri hakkında her ÅŸeyi biliyorken, özgür iÅŸbirliÄŸince baÅŸarılan sonuçlar hakkında neler biliyoruz? Hükümetlerin amellerini kaydetmek için binlerce cilt yazılmıştır; yasalara iliÅŸkin en ufak düzenlemeler bile kaydedilir; iyi etkileri abartılır, kötü etkileri ise sessizlik içinde geçiÅŸtirilir. Ama iyi-niyetli kiÅŸilerin özgür iÅŸbirliÄŸi sayesinde baÅŸarılanların kaydını tutan kitap nerede? Aynı zamanda, yurttaÅŸların sonsuz çeÅŸitlilikteki deÄŸiÅŸken ihtiyaçlarını karşılamak üzere hergün yüzlerce topluluk kuruluyor. Tüm olası çalışma çeÅŸitleri için topluluklarımız var –bazıları bütün bir tabii bilimler alanını kapsar, diÄŸerleri daha dar özel dallarla sınırlıdır; jimnastik, stenografi, yazı çalışmaları, oyun ve her türden spor, hayatı destekleme bilimini geliÅŸtirme ve onu yok etme sanatını savunan topluluklar; felsefi ve endüstriyel, sanatsal ve sanat karşıtı; ciddi iÅŸler için ve sadece eÄŸlence için–; kısacası, ortak bir amacın yerine getirilmesi için insanları biraraya getirmeden, [onların] yetilerini eyleme geçirdikleri tek bir eÄŸilim bile yoktur. Her yıl eskileri [eski topluluklar] daha büyük birimlerde toplanırken, ulusal sınırların ötesinde federe hale gelirken ve bazı ortak iÅŸler için iÅŸbirliÄŸi yaparken; hergün yeni topluluklar kurulmaktadır.
Bu sayısız özgür oluÅŸumun en çarpıcı özelliÄŸi, bunların devamlı surette daha önce Devlet’e ya da Belediye’ye [ait olan faaliyet] alanlarına doÄŸru yayılmasıdır. Cenova Gölü kıyılarındaki bir İsviçre köyündeki bir aile, baÅŸka yerlerde yerel hükümetin iÅŸlevi olarak deÄŸerlendirilen ÅŸeyleri ona saÄŸlayan düzinelerce farklı topluluÄŸa dahil olmuÅŸtur. Kalıcı veya geçici amaçlarlarla [kurulmuÅŸ] bağımsız komünlerin özgür federasyonu İsviçre yaÅŸamının tam temelinde yer alır; ve İsviçre’nin büyük bir kısmı yabancıların hayran kaldığı yol ve havuzlarını, bakımlı orman ve çayırlıklarını bu federasyonlara borçludur. Ve kısıtlı alanlarda Devletin yerine alan bu küçük toplulukların yanısıra, aynı ÅŸeyi çok daha geniÅŸ ölçeklerde yapan topluluklar görmüyor muyuz?
Son zamanlarda ortaya çıkan en dikkate deÄŸer topluluklardan birisi hiç şüphesiz ki Kızıl Haç TopluluÄŸu’dur [ing. Red Cross Society]. SavaÅŸ alanlarında insanları boÄŸazlamak hala Devlet’in görevidir; ama bu Devletlerin bizzat kendileri yaralılarının bakımını üstlenmediklerinin farkındadırlar: bu görevi büyük ölçüde özel inisiyatife terk ederler. Bundan yirmibeÅŸ yıl önce yaralıların bakımının özel topluluklara devredilebileceÄŸini söylemeye cesaret edecek zavallı “Ütopistler”le ne kadar alay edilirdi! “Tehlikeli yerlere hiç kimse gitmez! Hastanelerin hepsi kendilerine ihtiyaç olmayan bir yerde toplanırdı! Ulusal rekabetler zavallı askerlerin hiçbir yardım almadan ölmesiyle sonuçlanırdı, ve benzerleri” –haykırılanlar bunlar olurdu. 1871 savaşı insan zekasına, baÄŸlılığına ve iyi niyetine asla inanmayan bu peygamberlerin ne kadar keskin zekalı olduÄŸunu gösterdi.
Bu gerçekler –o kadar çok ve o kadar sıradanlanmışlarki dikkate dahi almadan yanlarından geçip gideriz– bizce ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısının en göze çarpan özelliklerinden birisidir. BahsettiÄŸimiz bu organizmalar çok doÄŸal bir ÅŸekilde ortaya çıktılar, çok hızlı bir ÅŸekilde yayıldılar ve çok kolay bir ÅŸekilde üzerlerinde görüş birliÄŸine varıldı; onlar uygarlaÅŸan insanın artan ihtiyaçlarının kaçınılmaz birer doÄŸal sonuçlarıdırlar, ve böylece Devlet müdehalesinin yerini alacaklar, onlarda hayatımızın giderek büyüyen bir etmenini görmeliyiz. Modern süreç, daha önce ifa edilmesinde hükümete güvenilen ve çoÄŸunlukla da hükümetin oldukça kötü bir performans sergilediÄŸi bütün bu faaliyetlerde hükümetin yerini alacak, özgür bireylerin özgür biraraya gelmesine doÄŸru yönelen bir süreçtir gerçekten de.
Parlamenter idare ve temsili hükümeti birlikte ele alırsak, [bunlar] hızlı bir ÅŸekilde çürümekteler. Onların kusurlarını gösteren az sayıdaki filozof, ürkek bir ÅŸekilde sadece artmakta olan kamusal hoÅŸnutsuzluÄŸu özetlegelmiÅŸlerdir. Az sayıda kiÅŸiyi seçmenin, ve çoÄŸu için tamamen ilgisiz oldukları konularda yasalar yapma görevinde onlara güvenmenin yalın bir ÅŸekilde aptalca olduÄŸu giderek belirginleÅŸiyor. ÇoÄŸunluk idaresinin herhangi bir diÄŸer idare biçimi gibi kusurlu olduÄŸu giderek anlaşılıyor; ve insanlık sırada bekleyen sorunları çözüme kavuÅŸturmak üzere yeni kanallar arıyor ve buluyor. Posta BirliÄŸi, BirliÄŸe baÄŸlı tüm posta örgütleri için geçerli olacak yasaları yapmak üzere uluslararası bir posta parlamentosu falan seçmedi. Avrupa demiryolları, trenlerin çalışmasını ve uluslararası trafikten saÄŸlanan gelirlerin paylaşımını düzenlemek üzere uluslararası bir demiryolu parlamentosu falan seçmedi. Ve Avrupa’nın Meteoroloji ve CoÄŸrafya Toplulukları da, kutup istasyonlarını planlamak, veya coÄŸrafik formasyonların hepsinin birbirinin aynısı olacak ÅŸekilde bölünmesi ve coÄŸrafik haritaların birbirinin aynı olacak ÅŸekilde renklendirilmesi için ne bir meteoroloji, ne de bir coÄŸrafya parlamentosu seçtiler. Onlar anlaÅŸma araçları sayesinde çalışıyorlar. Beraberce karar birliÄŸine varmak üzere kongrelere baÅŸvurdular; ancak kongrelere delegeleri gönderirken, onlara “İstediÄŸiniz her konuda oy kullanın – Biz kesinlikle uyacağız” falan demediler. Sorunları ortaya koyarak, önce bunları kendi aralarında tartıştılar; belirli sorunları tartışmak üzere [konu hakkında] bilgili olan delegelerini kongrelere gönderdiler; ve onlar delegeler gönderdiler, idareciler deÄŸil. Delegeler ise kongrelerden ceplerinde yasalarla deÄŸil, anlaÅŸma önerileriyle geri geldiler. İşte kamu çıkarıyla ilgili olan sorunlarla uÄŸraÅŸmanın yolu (bir hayli eski bir yol esasında) –[bu] temsili hükümetler aracılığıyla yasa yapmanın yolu deÄŸildir.
Temsili hükümet tarihsel misyonunu tamamlamıştır; [temsili hükümet] saray idaresine ölümcül bir darbe vurmuÅŸtur, ve tartışmalarıyla kamusal sorunlara dair kamusal ilgiyi uyandırmıştır. Ancak temsili hükümeti geleceÄŸin sosyalist toplumununun hükümeti olarak görmek büyük bir hata olacaktır. Hayatın her ekonomik evresi, kendine özgü bir siyasal evreye tekabül eder; ve bizzat siyasi örgütlenmenin temellerinde [ekonomik deÄŸiÅŸimlere] karşılık düşen bir deÄŸiÅŸim olmadan, bugünkü ekonomik hayatın temellerine –özel mülkiyete– dokunmak imkansızdır. YaÅŸÅŸamın kendisi deÄŸiÅŸimin hangi yönde yapılması gerektiÄŸini zaten gösteriyor. [Bu deÄŸiÅŸimin yönü] devletin güçlerini artırmakta deÄŸildir; ÅŸu anda Devlet’in nitelikleri [üstlendiÄŸi ÅŸeyler] olarak düşünülen tüm dallarda özgür örgütlere ve özgür federasyonlara baÅŸvurmaktadır.
Bu yukarıda [bahsedilenlere] karşı yapılacak itirazlar önceden görülebilir. Tabii ki şöyle denilecektir: “Ama anlaÅŸmalarına uymayanlara ne yapılacak? Çalışmaya eÄŸilimli olmayanlar ne olacak? Toplumun yazılı yasalarını, veya –anarÅŸist önermeler temelinde– yazılı olmayan geleneklerini ihlal edenler ne olacak? AnarÅŸizm, daha ileri bir [seviyeye eriÅŸmiÅŸ] insanlık için iyi olabilir, –ancak zamanımızın insanı için [iyi] deÄŸildir”.
HerÅŸeyden önce, iki çeÅŸit anlaÅŸma vardır: insanlığın özgürce yaptığı [anlaÅŸmalar], –özgür bir ÅŸekilde rıza göstermeyle deÄŸil, anlaÅŸmaya taraf olan iÅŸtirakçilerin herbirine eÅŸ derecede açık olan farklı ÅŸeyler arasında [yapılan] özgür bir seçimde olduÄŸu gibi. Ve bir taraf tarafından diÄŸerine dayatılan ve sırf kaçınılmaz bir gereklilik olduÄŸu için [dayatılan taraf tarafından] kabul edilen zorla yapılmış [ing. enforced] anlaÅŸma; aslında, bu hiçbir ÅŸekilde bir anlaÅŸma bile deÄŸildir, –bu sadece kaçınılmaz bir gerekliliÄŸe boyunn eÄŸmektir. Ne üzücü ki, bugün anlaÅŸma olarak nitelendirdiklerimizin büyük bir kısmı bu ikinci kategoriye düşmektedir. Bir işçi ürettiÄŸi deÄŸerin bir kısmının iÅŸveren tarafından adaletsiz bir ÅŸekilde alıkonduÄŸunu gayet iyi bilerek iÅŸverene emeÄŸini satıyorsa; önündeki altı ay için bile iÅŸinde kalacağına dair en ufak bir güvencesi bile yokken [emeÄŸini] satıyorsa; bunu özgür bir sözleÅŸme olarak adlandırmak hazin bir alaydır. Modern ekonomistler bunu özgür olarak adlandırabilir, ancak politik iktisadın babası –Adam Smith– asla bu yanlış yorumlamanın sorumlusu deÄŸildir. İnsanlığın dörtte üçü bahsedilen ÅŸekilde anlaÅŸmalar yaptığı sürece; hem bu sözdeki anlaÅŸmaları uygulatmak ve hem de bu durumu devam ettirmek üzere, zor [kullanımı] tabii ki gerekli olacaktır. Emekçilerin, bir azınlık tarafından adaletsiz bir ÅŸekilde el konulduÄŸunu düşündüklerine sahip çıkmalarını engellemek için zor [kullanımı] –ve oldukça büyük bir güç [kullanımı]– gereklidir; ve yeni “uygar olmayan ulusları” devamlı olarak aynı koÅŸullara tabi kılmak için zor [kullanımı] gereklidir.
Ama özgür bir şekilde taraf olunan anlaşmaları uygulatmak için zor [kullanımının] gerektiğini görmüyoruz. Cankurtaran sandalı mürettabatından olan ve birliği terk etmeyi tercih eden birisine ceza uygulandığı hiç duymamışızdır. Yoldaşlarının ona karşı yapacaklarının en fazlası, eğer büyük bir ihmal yüzünden suçluysa, muhtamelen onunla bir daha bir şey yapmayı reddetmeleri olacaktır. Keza bir sözlüğün hazırlanmasına katkıda bulunan birisine çalışmasındaki gecikme yüzünden, veya Garibaldi gönüllülerini savaş alanına süren jandarmalara bir ceza uygulandığını duymuş değiliz. Özgür anlaşmaların zorla uygulatılmaları gerekmez.
EÄŸer kimse sırf kaçınılmaz bir zorunluluk olan [emeÄŸini satmaya] zorlanmazsa eÄŸer, hiç kimsenin çalışmayacağı ÅŸeklinde sık sık tekrar edilen itiraza gelince; Rusya’daki serflerin kurtulmasından önce, ve keza Amerika’daki kölelerin kurtulmasından önce bunları yeterince iÅŸittik. Ve bunu olduÄŸu gibi deÄŸeriyle takdir etme fırsatına yeterince sahip olduk. Bu nedenle, sadece nihayete ermiÅŸ gerçeklerle ikna edilebilecek olanları ikna etmeyi denemeyeceÄŸiz. Mantık sahibi olanlara hitabense; eÄŸer bu [emeÄŸini satmak zorunlu olmazsa hiç kimsenin çalışmayacağı varsayımı], en düşük [geliÅŸmiÅŸlik] düzeyindeki bir kısım insan için gerçekten de doÄŸru olsa bile; veya olumsuz koÅŸullara karşı mücadelelerindeki baÅŸarısızlıkları nedeniyle üzücü bir ÅŸekilde bazı küçük komünler için veya ayrı ayrı bireyler için gerçekten de doÄŸru olsa bile; [bu] uygar ulusların çoÄŸu için [geçerli] deÄŸildir. Bizim için, çalışmak bir alışkanlıktır, tembellik ise suni bir ÅŸeydir. Ancak tabii ki el emeÄŸi işçisi olmak demek, hayatı boyunca bir ÅŸeyin bir parçasını –örneÄŸin toplu iÄŸnenin başını– üretmek için günde on saat ve sıkça da daha fazla çalışmak zorunda olunması demekken; bir ailenin tüm gereksinimlerinin en dar anlamıyla kıt kanaat karşılanmasına yetecek bir ücret ödenmesi demekken; her an ertesi gün iÅŸten atılma tehdidi altında olmak demekken –ve sanayi krizlerinin ne kadar sıkça olduÄŸunu ve neden oldukları sefaleti gayet iyi biliyoruz; yaÅŸanan olayların büyük bir çoÄŸunluÄŸunda [olduÄŸu üzere], eÄŸer ıslah evlerinde olmazsa fakir[lere hizmet veren] kliniklerde erken ölmesi demekken; el emekçisi bir işçi demek, bizzat bu “eller”in emeÄŸi üzerinden yaÅŸayanların gözünde hayat boyu aÅŸağılık olma damgasını yemek demekken; bilim ve sanatın insana sunduÄŸu bütün ulvi eÄŸlencelerden vazgeçmek demekken; oh, iÅŸte o zaman herkesin –el emeÄŸi işçilerinin de tabii– tek bir rüyasının olmasına ÅŸaÅŸmamak gerekir: diÄŸer [insanların] kendisi için çalışacağı bir konuma sahip olmak.
–Çalışmak deÄŸil–, fazla çalışmak insan doÄŸasına ters bir ÅŸeydir. –Herkesin iyiliÄŸi için çalışmak deÄŸil de–, bir azınlığın lüksünü temin etmek için fazla çalışmak. Çalışmak psikolojik bir gereksinim, birikmiÅŸ vücut enerjisini harcama gereksinimi, bizzat saÄŸlık ve yaÅŸam için gerekli olan bir gereksinim. EÄŸer ÅŸu anda birçok faydalı iÅŸ dalı gönülsüzce yapılmaktaysa, bunun tek nedeni bunların fazla çalışma anlamına gelmesidir veya yanlış bir ÅŸekilde örgütlenmiÅŸ olmalarıdır. Ama biliyoruz ki –yaÅŸlı Franklin de biliyordu bunu–, eÄŸer kendimizi üretken çalışmaya verecek olsak ve eÄŸer ÅŸimdi israf ettiÄŸimiz gibi üretken güçlerimizi israf etmesek; hergün dört saatlik faydalı bir çalışma, hali vakti yerinde bir orta-sınıf evin [sahip olduÄŸu] refahın komforunu herkese sunmaya yeter de artar bile.
Elli yıldır tekrarlanmakta olan çocukça bir soruya gelecek olursak: “HoÅŸ olmayan [arzulanmayan] iÅŸleri kim yapacak?”; bilginlerimizden hiçbirisinin, yaÅŸamının sadece tek bir gününde bile bu sorunu ele almamış olmasından samimi olarak üzüntü duyuyorum. EÄŸer hala ortada gerçekten de hoÅŸ olmayan iÅŸler varsa, bunun tek sebebi bilim adamlarımızın bunu [bu iÅŸi] daha az [hoÅŸa gitmeyecek] kılacak araçlar üzerinde düşünmeye aldırmamış olmasıdır. Bu [tip hoÅŸa gitmeyen iÅŸleri] günlüğü birkaç peniden yapacak açlık çeken insanlar olduÄŸu hep biliyorlardı.
Toplumun yasalarını ihlal edecek olanları cezalandırmak için hükümetin gerekeceÄŸinin savunulduÄŸu üçüncü –esas– itiraza gelince; kazayla da olsa bahsedilebileceklerden çok daha fazla söyleyecek ÅŸey var. Soruna daha fazla eÄŸildikçe, [toplumun] baÄŸrında [bu gibi] toplum karşıtı eylemlerin icra edilmesinden toplumun sorumlu olduÄŸu; ve hiçbir cezalandırmanın, hapse atmanın, cellatın bu gibi eylemlerin sayısını azaltamayacağı sonucuna ulaşırız; [yani] toplumun bizzat kendisinin yeniden örgütlenmesinden daha kısıtlı hiçbir ÅŸey [bu gibi eylemlerin sayısını azaltamayacaktır]. Her yıl mahkemelerimizin önüne gelen olayların dörtte üçü, doÄŸrudan veya dolaylı olarak, –insan doÄŸasının sapıklığından [sapkınlığından] deÄŸil– refahın üretimi ve bölüşümü baÄŸlamında bugünkü düzeni bozuk toplumsal durumdan kaynaklanmaktadır. Ayrı ayrı bireylerin toplum karşıtı eÄŸilimlerinden kaynaklanan az sayıdaki toplum karşıtı eyleme gelince, hapishanelere ve hatta cellatlara baÅŸvurmakla bunların sayısını azaltamayız. Hapishanelerimizle onları çoÄŸaltıyoruz, onları daha da kötü yapıyoruz. Detektiflerimizle, “kan bedeli”yle, infazlarımızla ve hapishanelerimizle; toplum içinde öylesine yalın tutkular ve alışkanlıklar yayıyoruz ki; bu kurumların etkilerinin tam anlamıyla farkına varan birisi toplumun ahlâğı koruma bahanesiyle yaptıklarından korkuya kapılacaktır. BaÅŸka çareler, çoktan beridir iÅŸaret edilen baÅŸka çareler aramalıyız.
Tabii ki ÅŸimdi, çocuÄŸu için yiyecek ve kalacak bir yer arayan bir anne tam bir oburluÄŸa has zerafetle dolu dükkanların önünden geçmek zorundayken; en göz kamaÅŸtırıcı ve küstah lüks ÅŸeyler, en berbat sefaletle yan yana sergilenirken; zengin bir adamın köpeÄŸi veya atı, bir madende veya bir tezgahta acınacak bir ücretle çalışan annelerin milyonları bulan çocuklarından çok daha iyi beslenirken; bir hanımfendinin her bir “mütevazi” gece elbisesi, sekiz aylık veya bir yıllık insan emeÄŸine denk düşüyorken; bir baÅŸkasının harcanması pahasına zenginleÅŸmek “yüksek sınıf”ın ilan edilmiÅŸ amacıyken; ve namuslu ile namussuz para kazanma yolları arasında hiçbir belirgin sınır yokken; iÅŸte o zaman, mevcut durumu devam ettirmenin tek yolu zor [kullanımı] olacaktır. Böylece de polis, hakim ve cellat orduları birer gerekli kurum haline gelir.
Ama eÄŸer tüm çocuklarımız –tüm çocuklar bizim çocuklarımızdır– saÄŸlam bir öğrenim ve eÄŸitim alırlarsa –ve eÄŸer biz bunu saÄŸlayacak araçlara sahip olursak–; eÄŸer her aile nezih bir evde yaÅŸarsa –ve bunu mevcut yükselen üretim tempomuzla yapabilirlerse–; eÄŸer her genç erkek ve kadın bir el sanatı öğrenirken aynı zamanda da bilimsel öğretim alırsa, ve el emeÄŸiyle refah üretenler aÅŸağılık timsali olarak düşünülmezse; eÄŸer bir insan bir diÄŸeriyle yakın iliÅŸkiler içinde yaÅŸarsa, ve ÅŸimdi bir azınlığın yaptırımı altında olan kamusal iÅŸler[in halledilmesi] için iliÅŸkiler [daha da] geliÅŸtirirse; ve eÄŸer daha yakın iliÅŸkilerin sonucu olarak, komÅŸularımızın zorluklarına ve acılarına karşı, daha önce akrabalarımızınkilere gösterdiÄŸimiz gibi ilgi gösterirsek; iÅŸte o zaman polisleri, hakimleri, hapishaneleri ve infazları ayıklayıp bir kenara bırakmalıyız. Toplum karşıtı eylemler cezalandırılmayacaktır, kökünden halledilecektir [çözülecektir]. Az sayıdaki zıtlaÅŸma arabulucular sayesinde kolayca çözümlenecek ve kararların uygulanmasında, bugün Çin’deki aile mahkemelerinin kararları uygulanmasında kullanılandan daha fazla bir zor [kullanımı] gerekmeyecektir.
Ve şimdi önemli bir soruyu ele almalıyız: bireylerin tam özgürlüğünü tanıyan yasaları olan ve bunu ilan eden bir toplumda ahlâk olacak mı; cevap açıktır. Kamusal ahlâk yasa ve dinden bağımsızdır, [onlardan] daha önce ortaya çıkmıştır. Bugüne kadar, ahlâk öğretileri dini öğretilerle ilişkilendirildi. Ancak dini öğretinin akıllarda bıraktığı etki son zamanlarda söndü, ve ahlâğın dinden çıkarsadığı yaptırımlar artık eskiden sahip olduğu güce sahip değil. Eski imana sahip şehirlerimizde milyonlar büyüyor. Bu, ahlâğı bir kenara fırlatmamız ve onu ilkel [biçimdeki] evrenin yaradılış kuramına yapıldığı gibi acı bir alaycılıkla davranmamız için bir neden mi?
Tabii ki hayır. Genel olarak kabul edilmiÅŸ belirli bir ahlâğı olmayan hiçbir toplum yoktur. EÄŸer herkes arkadaÅŸlarını aldatmaya alışarak büyürse; eÄŸer baÅŸkalarının sözlerine ya da söylediklerine asla güvenemezsek; eÄŸer herkes arkadaşına, her türlü savaÅŸ yöntemini kullanmayı mübâh gördüğü bir düşmanmışçasına davranırsa; hiçbir toplum var olamaz. Ve dini inançlardaki çöküşe raÄŸmen, ahlâk ilkelerinin sarsıntıya uÄŸramadan kaldığını görüyoruz. Hatta dinsiz olan kiÅŸilerin bile mevcut ahlâk standartlarını yükseltmeye çalıştığını görüyoruz. Gerçek, ahlâk ilkelerinin dini inançlardan bağımsız olduÄŸu, onları öncelediÄŸidir [onlardan önce oluÅŸmuÅŸlardır]. İlkel Tchuktchilerin dini yoktu: sadece batıl inançları ve doÄŸal kuvvetlere karşı [duydukları] korkuları vardı; ve yine de onların Hristiyanlar ve Budistlerce, Müslümanlar ve Yahudilerce öğretilen ahlâk ilkelerinin aynılarına sahip olduklarını görüyoruz. Bundan baÅŸka, bazı uygulamaları, bugünkü uygar toplumumuzda ortaya çıkandan daha ileri bir kabile ahlağı standartına sahip olduklarını ortaya koyuyor. Aslında her yeni din ahlak ilkelerini tek gerçek ahlâk stoÄŸundan –insanların kabilelerde, ÅŸehirlerde veya uluslarda yaÅŸamak üzere biraraya gelmeleri ile beraber geliÅŸen ahlâk alışkanlıklarından– saÄŸlar. Belirli bazı karşılıklı dayanışma ahlâki alışkanlıkları ve hatta ortak fayda çıkarına kendinden fedakârlık etmenin geliÅŸmesine yol açmayan hiçbir hayvan topluluÄŸu yoktur. Bu alışkanlıklar yaÅŸama mücadesi içindeki türlerin refahı için gerekli olan koÅŸullardır –türlerin korunması için verilen mücadelede bireylerin iÅŸbirliÄŸi, çokça bahsedilen yaÅŸama araçları[na sahip olmak] için bireyler arasında [yaÅŸanan] fiziksel mücadeleden çok daha önemli bir etmendir. Organik dünyada en “sıhhatli” olanlar, toplum içinde yaÅŸamaya alışkın olarak geliÅŸenlerdir; ve toplum içinde yaÅŸamak ise mecburi olarak ahlâki alışkanlıkları ifade eder. İnsanoÄŸlu söz konusu olunca, –uzun varoluÅŸu boyunca [insanoÄŸlu]– insan toplulukları var oldukça ortadan kaybolamayacak toplumsal alışkanlıklar, ahlâki alışkanlıklar nüvesinin içinde geliÅŸmiÅŸtir.Ve bu nedenle güncel ekonomik iliÅŸkilerimizin sonucunda ÅŸimdi iÅŸlemekte olanın aksi yöndeki etkilere raÄŸmen, ahlâk alışkanlıklarımızın nüvesi var olmaya devam eder. Yasa ve din sadece onları açık bir ÅŸekilde ifade ederler ve yaptırımları sayesinde onları uygulatmaya çalışırlar.
Ahlâk kuramlarının çeÅŸitleri ne olursa olsun, bunların hepsi üç ana kategori altında toplanabilir: dinsel ahlâk; faydacı ahlâk; bizzat toplum içinde yaÅŸamanın gerekliliklerinden kaynaklanan ahlâk alışkınlıkları kuramı. Her dinsel ahlâk, emirlerini vahiylerden kaynaklanıyor göstererek kutsallaÅŸtırır; ve ÅŸimdiki ya da gelecekteki yaÅŸamda ödül veya ceza vaadiyle öğretilerini zihinlere yerleÅŸtirmeye çalışır. Faydacı ahlâk ödül fikrini savunur, ancak bunu insanın kendisinde bulur. [Faydacı ahlâk] insanı hazları incelemeye, onları sınıflandırmaya ve en yoÄŸun ve en sürekli olanlarına öncelik vermeye çağırır. Her ne kadar bir takım etkiler gösterdiyse de, bu sistemin insanoÄŸlunun büyük bir kısmı tarafından fazlasıyla suni olarak deÄŸerlendirildiÄŸini fark etmemiz gerekir. Ve en nihayetinde, –çeÅŸitleri ne olursa olsun– üçüncü bir ahlâk sistemi ahlâki fiillerde –toplum içindeki yaÅŸamında insanı en saÄŸlıklı kılmakt en güçlü olan ahlâki fiillerde–, kardeÅŸlerinin neÅŸesiyle neÅŸelenen, bazı kardeÅŸleri acı çekerken acı çeken bir bireyin saf gereksinimini; toplum içindeki yaÅŸam tarafından yavaşça iÅŸlenen ve mükemmelleÅŸtirilen bir alışkanlığı ve bir ikinci doÄŸayı görür. Bu insanoÄŸlunun ahlâğıdır; ve bu aynı zamanda anarÅŸizmin ahlâğıdır.
İşte bunlar, çok kısa bir özet halinde, anarşizmin önde gelen ilkeleridir. Bunların her biri pekçok önyargıyı yaralar, ve yine bunların her biri bizzat insan topluluğunca sergilenen eğilimlerin incelenmesinden kaynaklanmıştır. Bunlardan her biri sonuçları açısından oldukça zengindir ve birçok güncel görüşün baştan aşağı revize edilmesini ima eder. Ve anarşizm yanlızca uzak bir geleceğe ilişkin anlayış değildir. Halihazırda, bireyin eylem alanı ne olursa olsun, [birey] ya anarşist ilkeler doğrultusunda veya zıttı bir çizgide davranabilir. Ve bu [anarşist ilkelerle uyumlu] doğrultuda yapılacakların hepsi, daha fazla gelişmenin geleceği bir doğrultuda yapılacaktır. Aksi doğrultuda yapılacakların tümü ise, insanlığı gitmeyeceği bir doğrultuda gitmeye zorlama teşebbüsü olacaktır.

“AnarÅŸist Komünizm”e Ek Not: Kropotkin’in mülkiyete devrimci bir ÅŸekilde el konulmasının ardından üretim ve bölüşümün örgütlenmesi yöntemlerine iliÅŸkin yazdığı erken dönem yazıları, herkesin ihtiyacı olan kadarını alacağı ve yapabileceÄŸini hissettiÄŸi kadar çalışacağı bir mal yeterliliÄŸi olduÄŸu varsayımına dayanıyordu. Rus Devrimi deneyiminin ardındansa oldukça aksi bir sonuca ulaÅŸtı. Üretimin önündeki engelleri ve keza kapitalist dünyanın yoksulluÄŸunu yeni bir temelde ele aldı, ve görüşlerindeki deÄŸiÅŸikliÄŸi 1919′da basılan İsyankarın Sözleri‘nin [ing. Words of Rebel] Rus baskısında ifade etti. Üretimin örgütlenmesine dair yöntemi önceki öğretisinin izlerini takip eder, ama Rus Devrimi’nin ardından buna iliÅŸkin açıklaması bunu daha da ilginç kılar. (R.N.B.)

ÇEVİRİ: Anarşist Bakış
Kaynak: “Anarchist Communism: Its Basis and Principles”, “Peter Kropotkin, Kropotkin’s Revolutionary Pamphlets”, Roger N. Baldwin (ed.) Vangaurd Press, 1927.

www.khAos.info