PostanarÅŸizmin Siyaseti
filed in AnarÅŸizm on Eki.24, 2009
Çeviren: Kürşad Kızıltuğ
Radikal siyaset son yıllarda bir dizi yeni uÄŸraÅŸtırıcı meseleyle, en önemlisi saldırgan, otoriter devletin yeni güvenlik ve biyosiyaset paradigması içinde tekrar ortaya çıkmasıyla karşı karşıya kalmıştır. “Teröre karşı savaÅŸ,” devlet hakimiyeti ilkesinin, yasal kurumlar ve demokratik siyasetlerle kendisine dayatılan geleneksel sınırların ötesine geçerek saldırgan biçimde yeniden savunulabilmesi için en son kılıf olarak hizmet ediyor. Bu, neoliberal kapitalist küreselleÅŸme projesinin hegemonyası kadar sözüm ona Üçüncü Yol’un ideolojik bulanıklığını da beraberinde getiriyor. Yaklaşık 20 yıl önce Komünist sistemlerin çöküşünün ardından gelen derin hayal kırıklığı radikal Sol için siyasal ve teorik bir boÅŸluÄŸa yol açmıştır. Radikal Sol, genel olarak Aşırı SaÄŸ’ın Avrupa’daki yükseliÅŸinin yanı sıra karanlık ideolojik sonuçlarını ancak ÅŸimdilerde açık haliyle görmeye baÅŸladığımız çok daha gizlice zarar veren “sinsice ilerleyen bir muhafazakarlık” karşısında da etkisiz kalmıştır.
1. ANARŞİST MOMENT
Belki de Solun kendisini içinde bulduÄŸu kargaÅŸa yüzünden anarÅŸizme, marksizm karşısında muhtemel bir radikal alternatif olarak son günlerde canlanan bir ilgi var. Hakikaten anarÅŸizm, her zaman için liberalizmle marksizm arasında bir tür ‘üçüncü yol’ olmuÅŸtur, ve günümüzde, hem ’serbest piyasa’ tarzı liberalizme hem de merkeziyetçi sosyalizme duyulan inancın ortadan kalkmasıyla birlikte anarÅŸizmin cazibesi ya da en azından kendisine duyulan ilgi artacak gibi görünüyor. Bu yeniden canlanmanın bir nedeni de aynı zamanda genelde karşı-küreselleÅŸme olarak adlandırılan hareketin dikkat çekmesidir. Bu hareket, -ÅŸirket açgözlülüğünden [ekolojik ç.n.] çevrenin küçük düşürülmesine ve genetik olarak deÄŸiÅŸikliÄŸe uÄŸratılmış gıdalara kadar- neoliberal küreselleÅŸmenin tüm kendini ortaya koyma biçimleriyle mücadele eder. DeÄŸiÅŸik konular ve siyasal kimlikler çokluÄŸunu bir araya getiren geniÅŸ bir toplumsal protesto gündemi çevresinde temellenir. Bununla birlikte, burada tanık olduÄŸumuz ÅŸey açıkça -Batılı liberal toplumlarda genel olarak yaygın olan partikülarize kimlik siyasetlerinden, bir o kadar da eski usul marksist sınıf savaşımı siyasetinden esaslı biçimde farklı olan- yeni bir radikal siyaset biçimidir. Karşı küreselleÅŸme hareketi bir yandan çeÅŸitli kimlikleri genel bir savaşım etrafında birleÅŸtirir; ne var ki bu ortak zemin önceden belirlenmiÅŸ, ya da belirli sınıf çıkarlarının önceliÄŸi üzerine temellendirilmiÅŸ deÄŸildir, fakat daha ziyade bizzat savaşımın kendisi sürerken olumsal bir biçimde ifade edilmiÅŸtir. Bu hareketi radikal yapan, tahmin edilemezliÄŸi ve belirlenemezliÄŸidir -bu yolla, baÅŸka türlü genel içinde önemsiz kalan deÄŸiÅŸik kimliklerle gruplar arasında umulmadık baÄŸlantılar ve birleÅŸmeler oluÅŸturuluyor. Oysa bu hareket, katılımcılarının kimliklerinin oluÅŸturduÄŸu ortak bir özgürleÅŸtirici ufku yürürlüğe koyması anlamında evrensel olsa da, farkı yadsıyan ve diÄŸer savaşımları proletaryanın merkezi rolüne -ya da daha kesin söylemek gerekirse Partinin öncü rolüne- göre tali hale getiren marksist savaşımların sahte evrenselliÄŸini reddeder.
Merkeziyetçi ve hiyerarşik siyasetin bu reddi, farklı kimliklerle savaşımların çoğulluğu karşısında bu açıklık, karşı küreselleşme hareketini bir anarşist hareket haline getiriyor. Yalnızca içinde anarşist grupların göze çarpmasından ötürü anarşistik değil; bundan çok daha önemlisi, karşı küreselleşme hareketi, bilinçli olarak anarşist olmasa da, kendi -merkezsiz, çoğulcu, demokratik- yapısı ve örgütlenmesi (01) ile aynı zamanda kendi kapsamı içinde de anarşistik olan bir siyaset biçimini somutlaştırıyor. Tıpkı Bakunin ya da Kropotkin gibi klasik anarşistlerin, devrimci mücadelenin sanayi proletaryasının sınıf çıkarlarıyla sınırlandırılamayacağı, ve köylülere, lümpen proletaryaya ve déclassé[*] entelektüellere açık olması gerektiği hususunda marksistler karşısında ısrarcı olmaları gibi, çağdaş hareket de geniş bir savaşımlar, kimlikler ve çıkarlar dizisi içeriyor -sendikalar, öğrenciler, çevreciler, yerli gruplar, etnik azınlıklar, barış eylemcileri, böylece uzayıp gidiyor.
Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe gibi post-marksistlerin belirttiÄŸi gibi, radikal siyasal ufka bundan böyle proletarya ve onun kapitalizme karşı mücadelesi hakim olamaz. Artık marksist sınıf savaşımı kategorisine uymayan -siyahlar, feministler, etnik ve cinsel azınlıklar gibi- yeni toplumsal hareketlerle kimlikler dizisine iÅŸaret ederler: “İşçilerin ’sınıf’ savaşımları olarak düşünülen mücadelelerinden farklılaÅŸmaları, tümünün ortak paydası olabilir. (02)” Sınıf bundan dolayı artık radikal siyasal öznelliÄŸin kendisi yoluyla tanımlandığı merkezi kategori deÄŸildir. Dahası, çaÄŸdaÅŸ siyasal mücadeleler artık kapitalizme karşı mücadele ile belirlenmiyor, daha ziyade yeni tahakküm alanlarına iÅŸaret edip yeni uzlaÅŸmaz karşıtlık arenalarının -ırkçılık, özelleÅŸtirme, iÅŸyerindeki gözetim, bürokratikleÅŸme, vs. -altını çiziyorlar. Laclau ve Mouffe’un belirttiÄŸi gibi bu yeni toplumsal hareketler, marksist paradigmanın sandığı gibi sırf ekonomik sömürüye karşı deÄŸil, her ÅŸeyden önce tahakküme karşı savaşımlardır: “Bu hareketlerin yenilikçi yönlerine gelince, bu onlara, yeni tabi kılma biçimlerini sorunlaÅŸtırmaları gerçeÄŸi sayesinde bahÅŸedilmiÅŸtir. (03)” Yani bunlar anti-otoriter -belirli iktidar iliÅŸkilerinde iki taraaflılığın eksikliÄŸine karşı çıkan- savaşımlardır. Burada ekonomik sömürü daha genel -cinsel ve kültürel tabi kılma biçimlerini de içerebilen- tahakküm sorunsalının unsuru olarak görülebilir. Bu anlamda denilebilir ki bu savaşımlar ve uzlaÅŸmaz karşıtlıklar çaÄŸdaÅŸ siyasetteki anarÅŸist bir momente iÅŸaret ediyorlar.
Post-marksistlere göre çağdaş siyasal koşullar bundan böyle, sadece marksist teoride merkezi öneme sahip olan teorik kategorilerle, paradigmalarla açıklanamaz. Marksizm, kavramsal açıdan kendi sınıf özcülüğü ve ekonomik belirlenimciliği tarafından sınırlandırılmıştı; ki bu belirlenimciliğin sonucu da siyasalın, kapitalist ekonomi ve evrensel özgürleştirici özne olarak düşünülen şeyin diyalektik tezahürü tarafından kesinlikle belirlenen bir mekana indirgenmesiydi. Yani marksizm, siyasalı daima sınıfsal ve ekonomik yapıların üstyapısal sonucu olarak gördüğünden, onu kendi açısından tümüyle özerk, kendine özgü ve olumsal bir alan olarak anlamaya yeterli değildi. Bu yüzden, siyasetin analizi kapitalizmin analizine göre ikincil hale gelmiştir. Bundan dolayı, marksizmin, açıkça sınıfa dayanmayan ve artık ekonomik meseleler etrafında toparlanmayan siyasal yapılar üzerine hiçbir teorik kazanımı yoktur. Marksist projenin -devlet iktidarı ve otoritesinin kitlesel ölçekte kalıcılaşması ve merkezileşmesiyle doruğuna çıkan- feci hatası, siyasal alanın önemini ve özgüllüğünü ihmal etmiş olduğunu gösterdi. Buna zıt şekilde, çağdaş post-marksistler -sınıf dinamiği ve kapitalist ekonomik işleyiş tarafından belirlenmek yerine, kökten biçimde olumsal ve belirsiz olan- özerk bir alan olarak görürler ve siyasalın önceliğini savunurlar.
Bu durumda ÅŸaşırtıcı olan, post-marksist teorinin, tümüyle özerk bir siyasal alanı kavramlaÅŸtırmakta klasik anarÅŸizmin can alıcı önemdeki katkısını fark etmemiÅŸ olmasıdır. Hakikaten anarÅŸizmi karakterize eden ve marksizmden farkını ortaya koyan, tam olarak siyasalın önceliÄŸi ve kendine özgülüğü üzerindeki bu vurgusudur. AnarÅŸizm, marksizmin devlet iktidarı sorunu hakkındaki teorik kör noktasını açığa çıkararak, radikal sosyalist bir eleÅŸtirisini sunmuÅŸtur. Siyasal iktidarı sınıfsal durumdan türeyen bir ÅŸey gibi gören marksizmden farklı olarak Mihail Bakunin gibi klasik anarÅŸistler, devletin sosyalist devrimin önündeki esas engel olarak görülmesi gerektiÄŸi, ve hangi biçimi alırsa alsın, hangi sınıf tarafından denetlenirse denetlensin baskıcı olduÄŸu gerçeÄŸinin deÄŸiÅŸmeyeceÄŸi üzerinde ısrar ederler: “Onlar (Marksistler) despotizmin Devletin biçiminde deÄŸil ama tam da Devlet ve siyasal iktidar ilkesinin kendisinde ikamet ettiÄŸini bilmiyorlar. (04)” BaÅŸka bir deyiÅŸle tahakküm, -devrimin ilk eylemi olarak yok edilmesi gereken, iktidarın özerk bir yerini ya da mekanını oluÅŸturan- devletin tam da bu yapısının ve mantığının içinde varolur. AnarÅŸistler, Marks’ın bu alana yönelik ihmalinin, devrimci siyaset için felaket getirici sonuçları olduÄŸuna -BolÅŸevik Devrimiyle de tümüyle kanıtlaanmış olan, kesin doÄŸruluktaki bir kestirimle- inandılar. AnarÅŸistlere göre merkezi siyasal iktidar kolaylıkla alt edilemez, ve kesin bir dikkat gösterilmezse daima yeniden onaylanma tehlikesi vardır. AnarÅŸizmin teorik yeniliÄŸi bu nedenle, iktidar analizini marksizmin indirgemeci paradigmasının ötesine götürmüş olmasında yatar. AnarÅŸizm, marksist teori tarafından ihmal edilmiÅŸ olan, otorite ve tahakkümün gerçekleÅŸtiÄŸi baÅŸka yerleri de -örneÄŸin Kilise, aile ve ataerkil yapılar, hukuk, teknoloji ve ayrıca marksist devrimci Partinin kendi yapısı ve hiyerarÅŸisi- iÅŸaret etmiÅŸtir (05). AnarÅŸizm siyasal iktidarın analizi için yeni teorik araçlar sunmuÅŸ, bu sayede, siyasal mekanın devrimci mücadele ve uzlaÅŸmazlığın belirli bir alanı olarak geliÅŸmesini saÄŸlamıştır, ki bundan böyle siyasal olan safi ekonomik çıkarlara göre ikincil hale getirilemesin.
Anarşizmin radikal siyasete katkısı, özellikle de mevcut post-marksist projelere yakınlığı göz önünde tutulduğunda, çağdaş radikal teorinin bir parçasını oluşturan bu devrimci gelenek hakkında tuhaf bir suskunluk olduğu görülür. Bununla birlikte, çağdaş teorinin anarşizmin müdahalesini hesaba katması gerektiği kadar anarşizmin kendisinin de çağdaş teorik perspektiflerle, özellikle de söylem analizi, psikanaliz ve postyapısalcılıkla ortaklaşarak büyük kazanımlar elde edebileceğini belirtmek isterim. Belki de, Noam Chomsky, John Zerzan, Murray Bookchin gibi kimi etkili modern anarşist düşünürlerin müdahalelerine rağmen, günümüz anarşizminin teoriden çok eylemle ilgili olduğunu söyleyebiliriz (06). Eylemdeki anarşiyi, siyasi manzaramızı karakterize eden yeni toplumsal hareketler içinde gördüğümüzü zaten belirtmiştim. Bununla beraber, anarşist momenti yükselten mevcut koşullar -mücadelelerin, öznelliklerin ve iktidar mekânlarının çoğullaşması- aynı zamanda da anarşist teorinin başlıca çelişkilerinin ve sınırlarının altını çizen koşullardır. Anarşist teori hâlâ -akılcı insan öznesine dair özcü kavramlarıyla, bilime ve nesnel tarih yasalarına duyulan pozitivist inançla- büyük ölçüde Aydınlanma hümanizmi paradigmasına dayanmaktadır. Tıpkı marksizmin kendi sınıfsal ve ekonomik belirlenimci kategorilerinin yanı sıra tarihsel gelişmeye dair diyalektik görüşüyle siyasal açıdan sınırlı olması gibi, anarşizmin de Aydınlanma hümanizminin özcü ve akılcı söylemlerine epistemolojik açıdan demir atması yüzünden sınırlandığını söyleyebiliriz.
2. TOPLUMSALIN YENİ PARADİGMALARI: POSTYAPISALCILIK VE SÖYLEM ANALİZİ
Modernlik söylemleri üzerine eleÅŸtirel bir bakış açısı -Jean François Lyotard’ın ortaya koyduÄŸu gibi “büyük anlatılara kuÅŸku duymak”- olarak düşünebileceÄŸimiz postmodernlik paradigması, Aydınlanma hümanizmi paradigmasının yerini almıştır (07). BaÅŸka bir deyiÅŸle, postmodern durumun sorunlaÅŸtırdığı ÅŸey tam olarak Aydınlanma hümanizminden türetilmiÅŸ akılcı ve ahlakçı çerçevelerin evrenselliÄŸi ve mutlaklığıdır. Tam da, bu olduÄŸu gibi kabul ettiÄŸimiz -örneÄŸin bilime duyduÄŸumuz inanç gibi- fikirlerin maskesini, onların keyfi niteliklerini ve öteki söylemler ile bakış açılarını ÅŸiddetli biçimde dışlayarak nasıl kurulduklarını göstermek suretiyle düşürür. Postmodernizm aynı zamanda öznellik ve toplumla ilgili -ancak dinin ve ideolojinin irrasyonel gizemleÅŸtirmeleri defedildiÄŸinde ortaya çıkabilen; asıl ve deÄŸiÅŸmez hakikatin, kimliklerimizin ve toplumsal varlığımızın temelinde bulunduÄŸuna dair deÄŸiÅŸmez inanç gibi- özcü fikirleri de sorgular. Bunun yerine postmodernizm, kimliÄŸin deÄŸiÅŸken ve olumsal tabiatını -deneyimlenebilme ve anlaşılabilme yolllarının çokluÄŸunu- vurgular. Dahası tarih, -örneÄŸin diyalektikte olduÄŸu gibi- akılcı bir mantığın ya da özcü bir hakikatin açılması olarak anlaşılmak yerine, postmodern bakış açısından, kökeni ya da amacı olmayan geliÅŸigüzel rastlantılarla olumsallıkların bir dizisi olarak görülür. Postmodernizm bu yüzden kimliÄŸin kararsız ve çoÄŸul oluÅŸu, toplumsal gerçekliÄŸin inÅŸa edilmiÅŸ niteliÄŸi, farkın mukayese edilemezliÄŸi üzerinde durur.
Postmodernlik sorununa baÄŸlanan birkaç çaÄŸdaÅŸ eleÅŸtirel teorik strateji vardır, ve ben bunun günümüzün radikal siyaseti açısından çok önemli sonuçları olduÄŸunu düşünüyorum. Bu stratejiler postyapısalcılığı, ’söylem analizini’ ve post-marksizmi de içine almalı. Felsefe, siyaset teorisi, kültürel çalışmalar, estetik ve psikanaliz gibi farklı alanlar çeÅŸitliliÄŸinden kaynaksalar da genel olarak toplumsal gerçekliÄŸin söylemsel kavranışını paylaşırlar. Yani, toplumsal ve siyasal kimliklerin söylem ve iktidar iliÅŸkileri tarafından inÅŸa edilmiÅŸ olduÄŸunu, ve bu baÄŸlamın dışında anlaşılır hiç bir manâsı olmadığını düşünürler. Bunun da ötesinde, bu bakış açıları dünyanın yapısal belirlenimci kavranışının ötesine geçip, bu yapının kendisinin belirlenemez olduÄŸunu, bunun yanı sıra çoklu eklemlenme biçimlerine iÅŸaret ederler. Buradan çıkarılabilecek pek çok kilit teorik sorunsal vardır, bunlar yalnızca çaÄŸdaÅŸ siyasal alan için merkezi öneme sahip olmakla kalmayıp aynı zamanda anarÅŸizm için de önemli sonuçlara sahiptirler.
A) Toplumsalın DonukluÄŸu. Toplumsal-siyasal alan eklemlenmelerin, uzlaÅŸmazlıkların ve ideolojik art niyetliliklerin çok sayıda katmanıyla karakterize olur. Yorumun ve ideolojinin ötesinde bulunan nesnel bir hakikatten ziyade, yalnızca toplumsalın birbiriyle çatışan ifadeleri vardır. Bu, Althusserci (ve asıl olarak Freudcu) üst belirleme ilkesinden türer -ki buna göre anlam asla nihai olarak sabit deÄŸildir, simgesel yorumların çoÄŸulluÄŸuna yol açar. Slavoj Zizek, bir Winnebago kabilesinin üyeleri arasında binaların uzamsal konumlanışının farklı algılanışlarına dair Claude Levi Strauss’un tartışmasından hareketle söylemsel iÅŸleyiÅŸin ilginç bir örneÄŸini sunar. Kabile, bize söylendiÄŸine göre, iki gruba ayrılmış -’yukarıdan olanlar’ ve ‘aÅŸağıdan olanllar.’ Her gruptan birer kiÅŸiden kendi köyünün planını kumun yahut bir parça kağıdın üzerine çizmesi istenmiÅŸ. Sonuçta her grubun temsilleri arasında radikal bir fark ortaya çıkmış. ‘Yukarıdan olanlar’ köyü iç içe eÅŸ merkezli halkalar dizisi halinde, merkezinde bir grup halkayla bunun etrafında kümelenmiÅŸ uydu halkalar dizisi olarak çizmiÅŸ. Bu, toplumun üst sınıflar gözündeki ‘muhafazakâr-birlikçi’ imgeye karşılık geliyor olsa gerek. ‘AÅŸağıdan olanlar’ da köyü bir halka olarak çizmiÅŸ, fakat ortasından geçen bir çizgiyle açıkça iki uzlaÅŸmaz yarıya bölünmüş olarak –bu da aÅŸağı sınıflar gözündeki ‘devrimci-uzlaÅŸmaz’ görünüme karşılık geliyor olmalı. Zizek bunu şöyle yorumluyor: (…) tam da iki göreli algıya doÄŸru [bu] yarılma bir sabite, -binaların nesnel, ‘fiili’ düzenleniÅŸine deÄŸil, buna karşılık travmatik bir çekirdeÄŸe, köyün sakinlerinin simgeleÅŸtirmeye, açıklamaya, ‘içselleÅŸtirmeye,’ terimlere dökmeye yeterli olmadıkları temeldeki bir uzlaÅŸmazlığa- topluluÄŸun uyumlu bir bütünlük oluÅŸturacak ÅŸekilde kendisini dengelemesinden alıkoyan, toplumsal iliÅŸkilerdeki bir dengesizliÄŸe yönelik gizli bir gönderme olduÄŸu anlamına geliyor (08).Bu iddiaya göre, toplumsal nesnellik ya da bütünsellik hakkındaki anarÅŸist düşüncenin sürdürülmesi olanaksızdır. Toplumsal temsil düzeyinde daima bu bütünselliÄŸin simgesel tutarlılığının altını oyan bir uzlaÅŸmazlık vardır. Toplumsal hakkındaki farklı bakış açıları ve çatışan yorumlar, sırf özneyi toplumun hakikatini kavramaktan alıkoyan ideolojik bir çarpıtmanın sonucu olarak görülemezler. Buradaki asıl önemli nokta, toplumsal yorumlardaki bu farkın -uzlaÅŸmazlıkların bu mukayese edilemez alanının- bizzat toplumun hakikati olmasıdır. BaÅŸka bir deyiÅŸle, buradaki çarpıtma ideoloji düzeyinde deÄŸil, fakat bizzat toplumsal gerçeklik düzeyindedir.
B) Öznenin BelirlenemezliÄŸi. Nasıl ki toplumsalın kimliÄŸi belirsiz olarak görülebiliyorsa öznenin kimliÄŸi de aynı ÅŸekilde görülebilir. Bu birkaç farklı teorik yaklaşımdan kaynaklanır. Gilles Deleuze ve Felix Guattari gibi postyapısalcılar, öznelliÄŸi, sabit ve kararlı bir kimlik olarak deÄŸil, farkların çoÄŸullaÅŸmasına yol açan bir içkinlik ve oluÅŸ alanı olarak düşünmeye çalıştılar. Öznenin varsayılan birliÄŸi, diÄŸer toplumsal kimlikler ve düzenlemelerle oluÅŸturduÄŸu heterojen baÄŸlantılar yoluyla kararsızlaÅŸtırılır (09). Lacancı psikanalizde öznellik sorununa farklı bir yaklaşım bulunabilir. Burada öznenin kimliÄŸi, Jacqués Lacan’ın object petite a dediÄŸi ÅŸeyden -arzunun kayıp nesnesi- ötürü daima bir eksiklik ya da yokluktur. Kimlikteki bu eksiklik dışsal simgesel düzende de kayıtlıdır, özne bu simgesel düzen yoluyla kavranılır. Özne, dilin yapısıyla girdiÄŸi etkileÅŸim yoluyla kendisini tanımaya çalışır; bununla beraber bu yapının kendisi de bir eksikliktir, zira kesin olan bir öğe -Gerçek- vardır ki simgeselleÅŸtirmeden kaçar (10). Bu iki yaklaşımda açık olan, öznenin bundan böyle tamamlanmış, tek parça, bir öz yoluyla sabitleÅŸtirilmiÅŸ kendine yeterli bir kimlik olarak görülemeyeceÄŸidir -buna karşın olumsal ve kararsız bir kiimliÄŸe sahiptir. Bu yüzden siyaset, artık tümüyle sabit kimliklere dair akılcı iddiaları ya da temeldeki bir insan özüne dair devrimci iddiayı esas alarak kurulamaz. Siyasal kimlikler daha ziyade belirsiz ve olumsaldır -ve bu kimliÄŸin tam olarak nasıl tanımlanacağı hakkında farklı ve genellikle uzlaÅŸmaz olan mücadeleler çokluÄŸuna yol açabilir. Bu yaklaşım, öznelliÄŸi evrensel insan özünün, akılcı ve ahlakçı niteliklerin üzerinde temellendirilmiÅŸ olarak gören anarÅŸist öznellik anlayışının soruÅŸturulmasını ister (11).
C) Öznenin İktidarla Suç Ortaklığı. Öznenin statüsü, iktidar ve söylemle iliÅŸkilerindeki sonuçları yoluyla daha da sorunlu hale gelmiÅŸtir. Bu, öznelliÄŸin iktidar/bilgi pratikleri ve söylemsel rejimler tarafından çok sayıda inÅŸa edilme yolunu gösteren Michel Foucault tarafından kapsamlı bir ÅŸekilde keÅŸfedilmiÅŸ bir meseledir. Hakikaten, kendimizi, belirli nitelikler ve kapasitelerle kendini bilen bir özne olarak görme biçimimiz, çoÄŸunlukla bizi baskı altına alan iktidar pratikleriyle suç ortaklığımıza dayanır. Bu, özerk, akılcı insan öznesi kavramıyla bu kavramın radikal bir özgürleÅŸme siyasetindeki statüsünü kuÅŸkulu hale getirir. Foucault’nun dediÄŸi gibi, “bizim için tanımlanan, bizleri özgür olmaya davet eden insan, kendisinden çok daha derinde bulunan bir tâbi oluÅŸun zaten kendi içindeki sonucudur. (12)” Bunun anarÅŸizm açısından bir kaç büyük sonucu var. Birincisi, –anarÅŸistlerin inandığı gibi- sahip olduÄŸu doÄŸal insani özü, iktidarın baskısı altında tutulan bir öznenin varlığından ziyade öznelliÄŸin bu biçimi iktidarın bir sonucudur. Yani bu öznellik, kendisini baskı altındaki bir öze sahip olarak görecek ÅŸekilde üretilmektedir -öyle ki özgürleÅŸmesiyle tahakkümün devamı birlikte gerçekleÅŸir. İkincisi, anarÅŸizmin merkezindeki bu evrensel insan öznesine iliÅŸkin söylemsel figürün kendisi de, bireyin normalleÅŸtirilmesini ve kendisine uymayan öznellik biçimlerini dışlamayı hedefleyen bir tahakküm düzeneÄŸidir. Hümanist insan figürünün gerçekte Tanrı imgesinin tersyüz edilmesi olduÄŸunu, bireyi ve farkı yadsımakta ideolojik olarak aynı iÅŸi gördüğünü ortaya koyan Max Stirner, bu tahakkümün maskesini düşürmüştür.
D) Soykütükçü Tarih Görüşü: Burada,temeldeki bir yasanın açınımı olarak tarih görüşü, kopuÅŸların, kırılmaların ve süreksizliklerin vurgulanması lehine reddedilir. Tarih, Hegel’in diyalektiÄŸindeki gibi evrensel bir mantığın ifadesi olarak deÄŸil bir uzlaÅŸmazlıklar, çokluklar dizisi olarak görülür. “Zamansız ve özsel bir sır” yoktur tarihte, fakat yalnızca, Foucault’nun dediÄŸi gibi, “tehlikeli tahakküm oyunları vardır. (13)” Foucault, Nietzsche’nin soykütük anlayışını, çatışmaların, uzlaÅŸmazlıkların, tarihin peçesi ardındaki “söylenmemiÅŸ savaşım”ın maskesini düşürme projesi olarak görür. Soykütükçününrolü, “kurumlar ve yasakoyucu görünüşü altındaki gerçek mücadelelerin, üzeri örtülmüş zafer ya da yenilgilerin, yasanın kuralları üzerindeki kurumuÅŸ kanın unutulmuÅŸ geçmiÅŸini uyandırmaktır. (14)” Öylece kabul ettiÄŸimiz, ya da doÄŸal ve kaçınılmaz olarak gördüğümüz kurumlar, yasalar ve pratiklerde, ÅŸiddetli mücadelelerin yoÄŸunlaÅŸması ve bastırılmış uzlaÅŸmazlıklar bulunur. ÖrneÄŸin Jacqués Derrida, Yasanın otoritesinin, itiraf edilmemiÅŸ ÅŸiddet tavrının (jestinin) kurumlaÅŸmasına dayandığını göstermiÅŸtir. Yasa, onu önceden var eden bir ÅŸeyin üzerinde temellenmelidir, ve bu yüzden de temeli tanım gereÄŸi yasadışıdır. Yasanın varlığının sırrı, bundan ötürü bir tür itiraf edilmemiÅŸ yasadışılıktır, Yasanın gövdesini var eden ve artık kendi simgesel yapısı içinde gizli kalan bir kökensel suç ya da ÅŸiddet eylemidir (15). BaÅŸka bir deyiÅŸle, toplumsal ve siyasal kurumlarla kimliklerin, doÄŸal kökenlere deÄŸil siyasal -yani, uzlaÅŸmaz- kökenlere sahip oldukllarını görmek gerekir. Bu siyasal kökenler, psikanalitik anlamda bastırılmışlardır -yani, bütünüyle ortadan kaldırılmak yerine ‘baÅŸka bir yere yerleÅŸtirilmiÅŸlerdir,’ ve bu kurumların anlamlarıyla söylemler birbirleriyle rekabet ettikleri her seferinde daima yeniden canlandırılabilirler (16). AnarÅŸizm bir yandan siyasal otoriteye yönelik bu yapısökümcü baÄŸlanmayı paylaÅŸsa da -mesela, devlete dair toplumsal sözleÅŸme teorisini reddetmiÅŸtir- yine de diyalektik tarih görüşünü onaylar. Toplumsal ve siyasal geliÅŸim, akla uygun bir toplumsal öz ile deÄŸiÅŸmez doÄŸa ve tarih yasalarının açınımı tarafından belirlenmiÅŸ olarak düşünülür. Sorun ÅŸu ki eÄŸer bu deÄŸiÅŸmez yasalar devrimci mücadelenin koÅŸullarını belirliyorsa, o zaman siyasal olanı olumsal ve belirsiz olarak görmek için çok az sebep kalır. Üstelik, soykütük eleÅŸtirisi ‘doÄŸal’ kurumlara ve iliÅŸkilere kadar da geniÅŸletilebilir, halbuki anarÅŸistler, siyasal iktidar düzeninin muhalifi olarak görülür. Çünkü soykütük, tarihi, temsiller çatışması ve kuvvetler uzlaÅŸmazlığı olarak görür, ki burada iktidar iliÅŸkileri kaçınılmazdır, bu her kimliÄŸi, yapıyı ya da kurumu kararsız hale getirir –bir devrim sonrası anarÅŸist toplumda var olabileceklerin bile.
Postyapısalcılık/söylem çözümlemesinin bu başlıca dört sorunsalı, bu nedenle anarşist teori için temel sonuçlara sahiptir: eğer anarşizm günümüzde teorik olarak etkili olacaksa, eğer günümüz siyasal mücadelelerine ve kimliklerine tümüyle bağlanacaksa, o halde içinde ifadesini bulduğu Aydınlanmacı hümanist çerçeveden –onun özcü söylemlerinden, toplumsal ilişkilere dair pozitivist kavrayışından ve diyalektik tarih görüşünden- kaçınmalıdır. Bunun yerine, tarihin olumsallığını, kimliğin belirsizliğini, toplumsal ve siyasal ilişkilerin uzlaşmaz niteliğini tümüyle savunmalıdır. Başka bir deyişle, anarşizm, siyasal boyutun, içerdiği mantıksal sonuçlarından bağımsız olduğuna dair kendi iç görülerini takip etmeli -ve siyasalı, diyalektik uzlaşmaya ve toplumsal uyuma dair hiçbir güvencenin bulunmadığı, kurucu öğelerinin belirsizlik, olumsallık ve uzlaşmazlık olduğu açık bir alan şeklinde görmelidir.
3. POSTANARŞİST SORUNSAL
Postanarşizm bu nedenle, postyapısalcılık/söylem çözümlemesinden elde edilen iç görülerinin uygulanması ve geliştirilmesi sayesinde anarşist teorinin özcü ve diyalektik olmayan çizgiler doğrultusunda gözden geçirilmesi girişimi olarak düşünülebilir. Bu, anarşizmde yenilikçi ve ufuk açıcı olarak gördüğüm şeyi -kelimenin tam anlamıyla özerkliğin ve siyasal alanın özgüllüğünün teorileştirmesi ile siyasal otoritenin yapısökümcü bir eleştirisini- kışkırtmak içindir. Keşfedilmesi gereken, anarşist teorinin ışık altına yatırılması gereken bu çok önemli yönleriyle bunların sonuçlarıdır. Anarşizmin bu yönleri, başlangıçta ortaya çıkmalarını mümkün kılan, ancak bugün için sınırlayan epistemolojik koşullarından kurtarılmalıdır. Böylece postanarşizm klasik anarşizme bir kurtarma işlemi uygular, bir yandan siyasalın özerkliği hakkındaki esas iç görülerini çekip çıkarmaya çalışır öbür yandan da bunun çağdaş radikal siyaset açısından sonuçlarını keşfe çıkar.
Bu postanarÅŸist müdahalenin harekete geçirici dürtüsü, yalnızca anarÅŸist teorinin in nuce[**] postyapısalcı olmakla kalmayıp, postyapısalcılığın kendisinin de in nuce anarÅŸist olduÄŸuna dair sezgimden kaynaklanıyor. BaÅŸka bir deyiÅŸle anarÅŸizm, öne sürdüğüm gibi, marksizmin ekonomik indirgemeci çerçevesinin ötesine geçerek, iktidarla tahakkümün çok yönlü mekanlarıyla birlikte siyasalın özerkliÄŸinin, ve yanı sıra direniÅŸin çok yönlü kimlikleriyle mekanlarının (devlet, kilise, aile, ataerkillik, vs.) teorileÅŸtirilmesine olanak verdi. Bununla birlikte, yine öne sürdüğüm gibi, bu teorik yeniliklerin sonuçları kendi zamanının epistemolojik koÅŸullarıyla -öznellikle ilgili özcü düşünceler, belirlenimci tarih görüşü ve Aydınlanmanın akılcı söylemleri- sınırlandırılmıştı. Postyapısalcılık ise, sonradan, en azından siyasal yöneliminde -özellikle de otorite ve kurumlarının yerinden edilmesi ve maskesinin düşürülmesine dair yapısökümcü projesinde, ve baskıcı, dışlayıcı iktidar pratiklerine karşı mücadelesinde- kökten biçimde anarÅŸisttir. Postyapısalcılığın sorunu ÅŸudur: anti-otoriter siyasete baÄŸlı olduÄŸunu ima etmesine raÄŸmen, yalnızca apaçık bir siyasi-etik içerikten deÄŸil aynı zamanda bireysel failliÄŸe dair yeterli bir anlatımdan yoksundur. Foucault’nun esas sorunu ÅŸudur: örneÄŸin, özne onu tahakküm altına alan iktidar iliÅŸkileri ve söylemler yoluyla kuruluyorsa, bu tahakküme tam anlamıyla nasıl direnecektir? Bu yüzden anarÅŸizmle postyapısalcılığı bir araya getiren dayanak noktası, her birinin ötekindeki teorik sorunları gösterebilmesi ve altını çizebilmesidir. ÖrneÄŸin, postyapısalcılığın anarÅŸist teoriye müdahalesi, anarÅŸizmin teorik bir kör noktası olduÄŸunu gösterdi -anarÅŸizm, otoritenin eleÅŸtirisinin temelini oluÅŸturan özcü kimliklerle söylemsel ve epistemolojik çerçevelerdeki gizli iktidar iliÅŸkilerinin ve bunların potansiyel olarak otoriter olduÄŸunun farkında deÄŸildi. Öte yandan anarÅŸizmin postyapısalcı teoriye müdahalesiyse, postyapısalcılığın siyasal ve etik kusurlarını, ve özellikle, her yere yayılan iktidar iliÅŸkileri baÄŸlamında, faillik [agency] ve direniÅŸe dair açıklamasının muÄŸlaklıklarını açığa çıkardı.
Bu teorik sorunlar, iktidar, yer ve dışarı meseleleri etrafında döner: Klasik anarÅŸizmin, özsel devrimci öznede, iktidar düzeninin dışında duran bir direniÅŸ kimliÄŸini ya da yerini teorileÅŸtirmek için yeterli olduÄŸu, daha sonraki analizlerde ise bu öznenin, bizzat mücadele ettiÄŸi güç iliÅŸkilerine bulaÅŸtığı keÅŸfedilmiÅŸtir; oysa postyapısalcılık, özne ile iktidar arasındaki bu suç ortaklığını tam olarak ortaya koymuÅŸ olsa da, iktidarı eleÅŸtirecek bir teorik kalkış noktasından -bir dışarısı- yoksun kalmıştır.. Bu yüzden, From Bakunin to Lacan‘da göstermeye çalıştığım teorik açmaz ÅŸudur: iktidarın karşısında hiç bir özcü dışarının -direniÅŸ için, iktidar düzeninin ötesinde, hiç bir saÄŸlam ontolojik veya epistemolojik zeminin- bulunmadığını varsaymak zorunda olsak da radikal siyaset iktidarın dışındaki teorik bir boyuta, ve iktidarın tümüyle belirlemediÄŸi radikal bir faillik kavramına yine de gereksinim duyar. Radikal siyasal düşüncede iki esaslı “epistemolojik kırılma” keÅŸfederek bu radikal aporia‘nın[***] [açmaz, çıkmaz, ç.n.] ortaya çıkışını araÅŸtırdım. Birincisi anarÅŸist geleneÄŸin kendi içinde, Stirner’in, postyapısalcı müdahale için teorik bir temel oluÅŸturan, Aydınlanma hümanizmine dair eleÅŸtirisinde bulundu. İkincisi ise sonuçları postyapısalcılığın (17) kavramsal sınırlarının ötesine giden -iktidar ve dil yapılarındaki eksikliklere, ve bu yokluktan doÄŸan tepeden tırnaÄŸa belirsiz bir faillik kavramı imkanına iÅŸaret eden- Lacancı teoride bulundu.
Bu yüzden postanarÅŸizm, pek de baÄŸdaşık bir siyasal program deÄŸildir, fakat daha ziyade soykütüksel olarak -yani bir dizi teorik çatışma ya da aporia yoluyla- anarÅŸizme yönelik postyapısalcı bir yaklaşımdan (yahut gerçekten de, postyapısalcılığa anarÅŸist bir yaklaşımdan) doÄŸan anti-otoriter bir sorunsaldır. Bununla birlikte, postanarÅŸizm ek olarak, iktidar iliÅŸkileri ve hiyerarÅŸiye karşı mücadele etmek, bunları sorgulamak, önceden görülmeyen tahakküm ve uzlaÅŸmazlık mekanlarını açığa çıkarmak hususlarında geniÅŸ bir strateji içerir. Bu anlamda, postanarÅŸizm otoritenin yapısökümüne iliÅŸkin açık uçlu bir siyasi-etik proje olarak düşünülebilir. Klasik anarÅŸizmden ayrıldığı nokta, bunun özcü-olmayan bir siyaset olmasıdır. Yani postanarÅŸizm artık özsel bir direniÅŸ öznesine güvenemez, Aydınlanmacı epistemolojilere ya da hümanist söylemin ontolojik güvencelerine de bundan böyle baÄŸlanamaz. Buna karşın, ontolojisi kuruluÅŸu itibariyle ötekine açıktır, ve çeÅŸitli siyasal mücadelelerin ve kimliklerin çoÄŸulluÄŸunu içerebilen, boÅŸ ve belirsiz bir radikal ufku varsayar. BaÅŸka bir deyiÅŸle postanarÅŸizm, kapalı bir söylem ve kimliÄŸin bütünleÅŸtirici potansiyeline direnen bir anti-otoriterizmdir. Bu, elbette, postanarÅŸizmin hiçbir etik içeriÄŸinin ve sınırının olmadığı anlamına gelmez. Gerçekten de siyasi-etik içeriÄŸi, geleneksel özgürleÅŸimci özgürlük ve eÅŸitlik ilkelerinden bile -koÅŸulsuz ve indirgenemez tabiatı klasik anarÅŸistler tarafından onaylanmış olan ilkelerle- temin edilebilir. Bununla beraber, bu ilkeler artık kapalı bir kimliÄŸi temel alamaz, buna karşın mücadelenin gidiÅŸatında olumsal olarak karar verilen birçok farklı ifade biçimine açık olan “boÅŸ gösterenler (18)” haline gelirler.
4. YENİ MEYDAN OKUMALAR: BİYOSİYASET VE ÖZNE
Günümüzde radikal siyasetin karşı karşıya kaldığı en önemli meydan okuma, ulus devletin biyosiyasal bir devlete doÄŸru bozulması olmalı -paradoksal biçimde onun hakiki yüzünü gösteren bir bozulma. Giorgio Agamben’in gösterdiÄŸi gibi, egemenliÄŸin yasa ötesindeki mantığı ile biyosiyasetin mantığı, modern devlet biçimi içinde birbirleriyle örtüşmektedir. Bu yüzden, devletin ayrıcalığı, içinde yer alan nüfusun biyolojik saÄŸlığını düzene koymak, izlemek ve denetim altında tutmaktır. Agamben’in belirttiÄŸi gibi, bu iÅŸlev –kutsal insan (homo sacer) adını verdiÄŸi- “çıplak hayat” biçimiyle, ya da siyasal ve simgesel anlamından soyulmuÅŸ olan biyolojik hayatla, ayrıca yasaya dayalı katletme ilkesiyle, ya da cezalandırılmayacağından emin biçimde katletmeyle tanımlanan özel bir öznellik türü üretir (19). Bunun model oluÅŸturan örneÄŸi mülteci öznelliÄŸi ile her yerde belirdiklerini gördüğümüz mülteci toplama kamplarıdır. Bu kamplar dahilinde, tutsağın çıplak hayatı üzerine yeni, keyfi bir iktidar biçimi, doÄŸrudan doÄŸruya uygulanır. BaÅŸka bir deyiÅŸle, mültecinin tüm siyasal ve yasal haklarından soyulmuÅŸ bulunan bedeni, egemen biyoiktidarın uygulandığı noktadır. Bununla beraber, mülteci, hepimizin giderek indirgendiÄŸi biyosiyasal statünün yalnızca simgeleÅŸmiÅŸ halidir. Gerçekten de bu, siyasette merkezi biçimde ortaya çıkmakta olan yeni bir uzlaÅŸmazlığa iÅŸaret ediyor (20). PostanarÅŸist bir eleÅŸtiri, iktidar ile biyoloji arasındaki bu baÄŸa kesinlikle yönelmelidir. İktidarın baskınına karşı öznenin insani haklarını basitçe öne sürmek yeterli deÄŸildir. Belirli insan öznelliklerinin iktidarın kanalları olarak inÅŸa edilme biçimleri ciddi biçimde incelenmelidir.
İktidar ve öznelliğin bu yeni biçimlerini çözümlemek için gereken kavramsal dağarcık klasik anarşizme uygun değildi. Bununla beraber, iktidarın bu yeni özneleştirme paradigmasında bile, klasik anarşizmin otoriteyi sorgulamaya, bunun yanı sıra -sınıf açıklamalarının ötesine giden- devlet iktidarı çözümlemesine olan etik ve siyasi bağlılığı, günümüzde konuyla doğrudan ilgili olmaya devam ediyor. Postanarşizm tamamen yenilikçidir, çünkü anarşist teorinin en yaşamsal önemdeki yönüyle, özcülüğün postyapısalcı/söylemsel-analitik eleştirisini birleştirir. Bunun sonucu ise, geleceğe yönelik açık-uçlu anti-otoriter bir siyasi projedir.
Çevirenin Notları:
[*] déclassé (Fr.) : sınıfdışı
[**] in nuce (Latince): -e göre, ~ karşısında, ~ açısından.
[***] aporia: Antik Yunan felsefesinde, nesnenin kendisinde ya da kavramındaki bir çelişkiden ileri gelen, çözülmesi güç bir probleme, bir düşünme faaliyetinde söz konusu olan aşılamaz çelişmeye verilen ad.
NOTLAR:
01. David Graeber’in bu anarÅŸist örgütlenme yapıları ve biçimlerinin bazıları hakkındaki tartışmasına bakınız: “The New Anarchists,” New Left Review 13 (Ocak/Åžubat 2002): 61-73. (Bu metnin Türkçesi için aÅŸağıdaki web sayfasına bakınız: Yeni AnarÅŸistler )
02. Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe, Hegemony and Socialist Strategy: Towards a Radical Democratic Politics. London: Verso, 2001. p. 159. (Hegemonya ve Sosyalist Strateji, çev. Ahmet Kardam ve Doğan Şahiner, İstanbul: Birikim Yayınları, 1992.)
03. A.g.y., p. 160.
04. Mikhail Bakunin, Political Philosophy: Scientific Anarchism, ed. G. P Maximoff. Londra: Free Press of Glencoe. p. 221.
05. Bkz. Murray Bookchin, Remaking Society, Montreal: Black Rose Books, 1989. p. 188. (Toplumu Yeniden Kurmak, çev. Kaya Şahin, İstanbul: Metis Yayınları, 1999.)
06. Bu yazarlardan son ikisi postyapısalcılık/postmodernizme karşıt olarak kalmışlardır. ÖrneÄŸin, John Zerzan, “The Catastrophe of Postmodernism,” Anarchy: A Journal of Desire Armed (Fall 1991): 16-25. (Türkçesi için “Postmodernizm Felaketi,” Gelecekteki İlkel, çev. Cemal Atila, İstanbul: Kaos Yayınları, 2000.)
07. Bkz. Jean-Francois Lyotard, The Postmodern Condition: a Report on Knowledge. Çev. Geoff Bennington ve Brian Massumi. Manchester: Manchester University Press, 1984. (Postmodern Durum Bilgi Üzerine Bir Rapor, çev. Ahmet Çiğdem, Ankara: Vadi Yayınları, 2000.)
08. Bkz. Judith Butler, Ernesto Laclau ve Slavoj Zizek, Contingency, Hegemony, Universality: Contemporary Dialogues on the Left. London: Verso. pp. 112-113.
09. Bkz. Gilles Deleuze ve Felix Guattari. Anti-Oedipus: Capitalism and Schizophrenia. Trans. R. Hurley. New York: Viking Press, 1972. p. 58.
10. Lacancı kimlik yaklaşımının siyasal sonuçlarına dair etraflı bir tartışma için, bkz. Yannis Stavrakakis, Lacan and the Political. Londra: Routledge, 1999. pp 40-70.
11. Örneğin, Peter Kropotkin insanda, etik ilişkiler için bir temel oluşturan, toplumsallaşabilme yönünde doğal bir dürtü bulunduğuna inanıyordu; Bakunin ise öznenin ahlak ve aklının, kişinin doğal gelişiminin dışında ortaya çıktığını öne sürüyordu. Sırasıyla bkz. Peter Kropotkin, Ethics: Origin & Development. Trans., L.S Friedland. New York: Tudor, 1947; (Türkçesi için bkz. Etika çev. Ahmet Ağaoğlu, İstanbul: Kavram Yayınları, 1991) ve Bakunin, Political Philosophy, op cit., pp. 152-157.
12. Michel Foucault. Discipline and Punish: The Birth of the Prison. Trans. A. Sheridan. Penguin: London, 1991. p. 30. (Hapisanenin Doğuşu, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, Ankara: İmge yayınları, 2000.)
13. Michel Foucault, “Nietzsche, Genealogy, History,” in The Foucault Reader, ed. Paul Rabinow. New York: Pantheon, 1984. 76-100. p. 83. (Türkçesi “Nietzsche, Tarih Yazımı, Soykütüğü,” DostluÄŸa Dair, çev. Cemal Ener, İstanbul: Hil Yayın, 1994.)
14. Michel Foucault, “War in the Filigree of Peace: Course Summary,” çev. I. Mcleod, in Oxford Literary Review 4, sayı 2 (1976): 15-19. pp. 17-18.
15. Bkz. Jacques Derrida, ‘Force of Law: The Mystical Foundation of Authority,’ Deconstruction and the Possibility of Justice içinde, ed. Drucilla Cornell et al. New York: Routledge, 1992: 3-67.
16. Bkz. Jacob Torfing, New Theories of Discourse: Laclau, Mouffe and Zizek, Oxford: Blackwell, 1999.
17. Lacan’ın postyapısalcı mı yoksa post-postyapısalcı mı olarak görüleceÄŸi meselesi, her ikisi de Lacancı teoriden yoÄŸun bir ÅŸekilde etkilenmiÅŸ olan Laclau ve Zizek gibi düşünürler arasında merkezi bir tartışma noktası oluÅŸturur. Bkz. Butler et al. Contingency, op. cit.
18. Bu “boÅŸ gösteren” kavramı Laclau’nun hegemonik eklemlenme teorisinin merkezidir. Bkz. Hegemony, op. cit. Bkz. Ernesto Laclau, “Why do Empty Signifiers Matter to Politics?” in The Lesser Evil and the Greater Good: The Theory and Politics of Social Diversity, ed. Jeffrey Weeks. Concord, Mass.: Rivers Oram Press, 1994. 167-178.
19. Bkz. Giorgio Agamben, Homo Sacer: Sovereign Power and Bare Life. Çev., Daniel Heller-Roazen. Stanford, Ca: Stanford University Press, 1995. (Kutsal İnsan, çev. İsmail Türkmen, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2001).
20. Agamben’in belirttiÄŸi gibi: “YaklaÅŸan siyasetin yeniliÄŸi ÅŸudur, bundan sonra Devletin denetlenmesi ya da ele geçirilmesi adına bir mücadele olmayacaktır, buna karşın Devlet ile Devlet-olmayan (insanlık) arasındaki bir mücadele olacaktır…” )…”Giorgio Agamben, The Coming Community, trans., Michael Hardt. Minneapolis: University of Minnesota Press, 1993. p. 84.
Kaynak: “The Politics of Postanarchism“, Institute of Anarchist Studies.
Cevap Yaz