POSTYAPISALCI ANARŞİZM: TODD MAY İLE SÖYLEŞİ
filed in AnarÅŸizm on Eki.24, 2009
Çeviren: Rahmi G. Öğdül
Postyapısalcı AnarÅŸizm, anarÅŸizm ile postyapısalcı düşüncenin (Foucault, Lyotard ve Deleuze’ün yapıtlarının) bir birleÅŸimidir. Bu siyaset felsefelerini birleÅŸtirmeyi mümkün kılan onlardaki hangi esaslardır?
AnarÅŸizm ile Lyotard, Deleuze ve özellikle Foucault’nun postyapısalcılığı arasındaki ana baÄŸlantı olarak anladığım ÅŸey, etrafında siyasal deÄŸiÅŸimin döndüğü bazı merkezi eksenlerin olması fikrinin yadsınmasıdır. Marx’a göre, siyasal deÄŸiÅŸim üretim araçlarını ele geçirme sorunuydu; liberallere göre siyasal deÄŸiÅŸim devlete ayar çekmekten geçiyor. AnarÅŸistler (en azından yazılarının açmaya çalıştığım kısımlarında) arÅŸimetvari tek bir deÄŸiÅŸim noktasının olmasını yadsımaktadırlar. İktidar her yerdeyse eÄŸer, siyasal düşünüm ve eleÅŸtiri gereksinimi de her yerdedir. Bu durum sadece devlet ya da ekonomi düzeyinde deÄŸil, cinsellik, ırk, psikoloji, öğrenim vb. düzeyinde de ortaya çıkıyor.
Anarşizmden geriye bir şey kalıyor mu?
Kaldığına inanıyorum. Eğer yaklaşımımda haklıysam, anarşizmin postyapısalcılığa, içersine kendi özgül çözümlemelerini yerleştireceği geniş bir çerçeve sağlıyor. Kesinlikle bu, geleneksel anarşist çerçeveden farklıdır, postyapısalcılık tarafından değiştirilmiştir. Fakat açıklamaya çalıştığım yeni çerçeve, geniş bir çerçeve fikrine toptan karşı çıkan pek çok postyapısalcı açısından da yeni bir şeydir.
Çoğu kez siyasal açıdan (anti-kapitalist/devletçi tutumlar gibi) birleştirici ilkelere dayanan anarşizm ile, iktidarı, karşı olunacak bir sistem yerine birbiriyle bağlantılı bir ağ olarak gören postyapısalcı düşünceyi nasıl uzlaştırabiliriz?
Bütünleştirici sistemler fikriyle ilişkili olarak, pek çok anarşizm hem pratikte hem de kuramda kapitalizm ve devleti hedefliyor. Benim kitabım iktidar işleyişinin her yerde ortaya çıkmasını gözden kaçırmamak için iktidarı sadece iki yerde aramamamız gerektiğini ileri sürüyor. Eğer kapitalizm ve devlet tek suçlu olsalardı, onları ortadan kaldırmak kendiliğinden bizi ütopyacı bir topluma götürecekti. Ancak bu tür yalın çözümler karşısında uyanık olmalıyız. Irkçılığa, kadın düşmanlığına, gay ve lezbiyenlere yönelik önyargılara ve benzerlerine karşı verilen mücadelelerden çıkarılan derslerden biri, iktidar ve baskının tek bir mevziye ya da tek bir işleyişe indirgenemeyeceğidir. İşleyiş halindeki iktidarı sadece devlet ya da kapitalizm düzeyinde değil, yaşamlarımızı yürüttüğümüz pratikler düzeyinde de anlamaya ihtiyacımız var.
Kitabınızda siyaset felsefesi “varolan, mevcut dünya ile tasavvur edilen dünya arasındaki uyumsuzluk”un ifade edilmesi olarak tanımlanıyor. İster dünyanın deÄŸiÅŸmesi isterse de hedeflerin gerçekleÅŸmesi nedeniyle olsun, uyumsuzluk ortadan kalktığı zaman, bu tikel siyaset felsefesinin de modası geçmiÅŸ olur. Bir zamanlar devrim hedefine ulaşılmış olan komünist devrim örneÄŸini veriyorsunuz, bu tür bir deÄŸiÅŸimi tanımlayan siyaset felsefesi, artık kullanılamaz hale geliyor ve bu nedenle geliÅŸtirmek üzere yeni bir siyaset felsefesi gerekli oldu. Siyaset felsefesi, sürekli olarak dünya görüşümüzü yeniden oluÅŸturduÄŸumuz ve istediÄŸimiz bir süreç mi?
Kitabın başlarında vurgulamaya çalıştığım fikir: insanların dünyanın nasıl olması gerektiğini tasavvur etmeleriyle dünyayı nasıl buldukları arasındaki bir uyumsuzluk tarafından harekete geçiriliyor siyaset felsefesi. Yönelinmesi gereken bir sorun olmaksızın, neden siyaset felsefesi hakkında düşünülsün ki? Siyaset felsefesine göre bu sorun, dünyanın olması gerektiği düşünülenden şeyden uzak olmasıdır. Siyaset felsefesinin sürekli bir süreç olup olmadığına gelince, bunun nasıl yanıtlanması gerektiğinden emin değilim. İlke olarak olmaması için hiç bir neden göremiyorum. Siyaset felsefesinin sürekli olarak kendimizi yeniden yapma süreci olması sorunu, insanların ne tür bir doğaya sahip oldukları ve kendilerini ne tür bir ortamda buldukları sorunuyla bağlantılıdır. Kitapta, insan doğasına dair söyleyebilecek ilgi çekici bir şey olduğunu yadsımama karşın, ortam tümüyle kalıyor. Fakat ortamların nasıl değişeceğini kim bilecek ve onlar bizim için ne tür sorular ortaya atacaklar?
Postyapısalcı anarÅŸizm için, iktidar hem yaratıcı hem de yıkıcıdır. Aksine anarÅŸizmin kendi varoluÅŸunu doÄŸal olarak haklı çıkarması –insanlar özleri bakımından iyidir, kötü olan iktidar kurumlarıdır, bu nedenle onlardan kurtulmamız gerekiyor–, tüm iktidarı kötü olarak nitelendiriyor. AnarÅŸist iktidar kavramı, postyapısalcılığın katkısıyla nasıl deÄŸiÅŸir?
Anarşistlerin iki kısımlı bir ayrımları olmasına [iktidara (kötü) karşı insan doğası (iyi)] karşın, benim dört kısımlı bir ayrımım var: yaratıcı olarak iktidar/temsili olarak iktidar ve iyi olarak iktidar/kötü olarak iktidar. Ne yaratıcı iktidarı zorunlu olarak iyi ne de temsili iktidarı zorunlu olarak kötü olarak ele alıyorum. Bu tümüyle yaratılmış ya da temsil edilmiş olup olmamasına bağlıdır. Etik değerlendirme, onun ne tür iktidar olduğundan bağımsızdır. Burada, kişideki etik vizyon açıklığının önemi orta çıkıyor – bu noktayı pek çok postyapısalcı düşünür göz ardı ediyor. Ancak etik sorun, iyi bir insan doğası ileri sürerek ve ardından onun gelişmesine izin verilmelidir diyerek çözülemez. Özü bakımından iyi (ya da kötü) olan bir insan doğası fikrine karşı o kadar çok kanıt var ki böyle bir iddia yapılamaz bile. Bir kişi kendi etik yargılarını insan doğasına dayandıramaz, onun yerine yaşamlarımızın içinde açığa çıkardığımız toplumsal olarak verili etik ağları geliştirmemiz gerekiyor.
“Çözümlemelerden uzaklaşıp, müdahale önerilerine doÄŸru ilerlerken, felsefeden programatiklere geçerken siyaset felsefesi ile siyasal program arasında yapılacak belirgin bir ayrım fikrinden vazgeçmeliyiz” diyorsunuz. Siyaset felsefelerinin çoÄŸunun, programatiklere girme ve ardından geri gelme bakımından yetersiz oldukları gözüküyor. Varolan dünya ile hayal ettiÄŸimiz dünya arasındaki gerilim, bir fikir ya da siyasal partinin iktidarını pekiÅŸtirmesiyle yıkılıyor çoÄŸu kez. AnarÅŸizm bunun olmamasını garantilemek için doÄŸrudan demokrasiyi ya da federalizmi savunuyor, ancak bir siyaset felsefesinin yaÅŸamı, programatiklerin hayatta kalmasını saÄŸlayabilir mi?
Geleneksel anarşizmin içinden çekip çıkarmaya çalıştığım anarşizmin, doğrudan demokrasiyi tüm siyasal sorunlara bir yanıt olarak görmeyeceği unutulmamalı (aksi takdirde anarşizm, bir başka stratejik siyaset felsefesi olacaktı). Bir programatik gerçekleştirildiği zaman nelerin olacağı merak edildiği için sorularımın hala yanıtsız kaldığı söylenmektedir bana. Kesinlikle geliştirmeye çalıştığım görüşe dair bir şey kalacaktır geriye her zaman: çeşitli pratiklerde ortaya çıkan iktidar ilişkilerinin araştırılmasına ve bu ilişkilerle ilgili uygun etik değerlendirmeler yapmaya duyduğumuz gereksinme; yani iktidar ilişkilerinin kabul edilebilir olup olmadığını sorgulamak. Savunduğum görüşe göre, iktidarın nasıl iş gördüğünü önceden asla bilemeyeceğimize göre, nereye yöneldiğini ve neler yarattığını görmek için iktidarın işleyişini araştırmaya her zaman ihtiyacımız var; ve iktidarı kabul edilebilir bulup bulmadığımıza yönelik her zaman etik sorular sormamız gerekiyor.
ProgramatiÄŸi inÅŸa etmek kimin iÅŸi?
Programı kimin inÅŸa etmesi gerektiÄŸine gelince, bu iÅŸi yapanlar kesinlikle filozoflar olmayacak (Aman Tanrım, düşüncesi bile kötü.)Bu düşüncenin, filozoflar tarafından bile artık ciddi olarak ele alınmadığını ummaktayım.. Programı kimin kuracağı ya da en azından programın kuruluÅŸuna kimin katılacağıyla iliÅŸkili olarak verilecek tek yanıt, güncel durum ve önerilen deÄŸiÅŸimlerden etkilenecek insanlar, olacaktır. Åžimdi “halk” demenin bir baÅŸka yolu olabilir, ancak bu da, ÅŸeyleri bir ölçüde kısıtlamaktadır. ÖrneÄŸin gay’ler ve lezbiyenlerin toplumda nasıl muamele göreceklerine iliÅŸkin söyleyecek çok ÅŸeyim olmayacak (örn. onlar evlenilebilir kategorisine mi kabul edilecekler yoksa evliliÄŸin kendisine mi meydan okuyacaklar?) Bana öyle geliyor ki bu tamamen onlara kalmış. Benim rolüm, onları kendi seçimleri açısından desteklemektir.
Anarşist iktidar kavramı belirli noktalarda yoğunlaşan ve belirli çizgiler boyunca (iktidar tarafından) güçlendirilen bir şey olarak nitelendiriliyor ve böylelikle reform düşüncesiyle uyumlu hale gelebiliyor, çünkü belirli noktalardaki belirli reformlar, devrimle sonuçlanabilmekte. Postyapısalcı anarşizm içinde devrime yer var mı?
Devrim terimi, çok anlamlı bir terim olarak beni ÅŸaşırtıyor. Bazen bir toplumdaki merkezi iktidar noktasının altüst olması anlamına geldiÄŸi görülüyor. Bu anlamda kullanıldığı zaman, “devrim” terimi, bir stratejik siyaset felsefesini belirttiÄŸi görülüyor, ki sakınılmasının iyi olacağını düşünüyorum. Politik müdahalenin sonucu olarak ÅŸeyler yeterince deÄŸiÅŸtiÄŸi zaman, bir devrime sahip oluyoruz. Böylece reform ve devrim arasındaki ayrım, bıktırıcı “salt reforma karşı gerçek devrim” ayrımı olmamalıdır. Onun yerine bu, bir deÄŸiÅŸimin ne miktarda ve denli derin olarak yol aldığı meselesine dönüşmelidir. Aslında devrim teriminin çoÄŸu kez bir sancak, bir radikalizm iÅŸareti ve liberalizmden ayrılmanın bir yolu olarak kullanıldığını düşünüyorum. Böyle olunca da sormamız gereken soruları saklıyor: deÄŸiÅŸtirilmeye neyin ihtiyacı var ve o ÅŸey, deÄŸiÅŸtirilmeye nasıl ihtiyaç duyar? Bu daha somut soruları sorduÄŸumuz zaman (evet, bir filozof, belirli bir jargonun somut olanı görme yeteneÄŸimizi sakladığını söylüyor), doÄŸru yoldayız demektir. Devrim mi yoksa sadece reform mu sorusundan vazgeçilir.
Postyapısalcı anarÅŸizm açısından Dünya Ticaret Örgütü ne anlama geliyor? DTÖ’nün, iktidarın yoÄŸunlaÅŸtığı, çeÅŸitli pratiklerin baskıcı bir iktidar düzenlemesi yaratmak üzere iÅŸ birliÄŸi yaptığı örgütlerden biri olduÄŸu görülmektedir. EÄŸer komplo teorisine dayanarak tanımladığımızda DTÖ’nün çoÄŸu destekleyicisini yanlış anlayacağımızı düşünüyorum. Benim kuÅŸkum, onların çoÄŸunun, iyi ÅŸeyler yaptıklarına içtenlikle inanıyor olmalarıdır, yapmamış olsalar bile. Bu nasıl açıklanır? Bana göre, onların katıldıkları pratiklere ve bu pratiklerin diÄŸerlerinin üzerindeki etkilerine bakmamız ve DTÖ destekleyicilerinin farkına varamadığı bir dizi zararlı etkinin olduÄŸunu kavramamız gerekiyor. Bana göre bu, DTÖ’ye yönelik bir postyapısalcı bakış olacaktır. Bir eylemci olarak kendimi, DTÖ’yü ve ilgili baskıcı kurumları ortadan kaldırmayı ve Üçüncü Dünya ülkelerinin borçlarını silmeyi amaçlayan son gösterilerle uyum içinde görüyorum. Tabii ki daha fazla ÅŸey var, ama felsefe, programatikle etkileÅŸim içindeyken, bana göre, bir rol olarak, programatiÄŸin kuruluÅŸuna sahip deÄŸildir.
Eylem ele alındığında, postyapısalcı anarÅŸizmin rolünün ne olabileceÄŸine dair öneriler yaparsınız. Bunlar: deneyimleme, konumlanmış özgürlük, boyun eÄŸdirilmiÅŸ söylemlerin tespiti, ve bir lider olarak deÄŸil, bir teorik pratik katılımcısı olarak entelektüel. Sizin ve diÄŸer politik bakımdan aktif insanların bu ana hatları nasıl uygulayabileceÄŸini bana söyleyebilir misiniz? Güney Carolina’da çoÄŸu politikaları uygulamak zordur. Bu davranışları nasıl hayata geçirdiÄŸime gelince, gay’lere ve lezbiyenlere yönelik tavırlarım (altı ya da yedi yıldan beri gay/lezbiyen grubun fakülte danışmanlığını yapıyorum); öğretim üyeliÄŸim (derslerimde verili bir insan doÄŸası fikrini reddetmeye çalışıyorum, dersteki fikirlerle deneyler yapıyor, ders programıma göz ardı edilmiÅŸ yapıtları dahil ediyorum, karşılaÅŸtığımız sorunları çoÄŸunlukla kitapta geliÅŸtirdiÄŸim baÄŸlama yerleÅŸtiriyorum); ve ebeveynliÄŸim (çocuklarımın yaÅŸamlarıyla ve tavırlarıyla iliÅŸkili iktidar etkilerini görmeye çalışmak ve onlara alternatifler önermek) ile iliÅŸkili tüm bunlar. Diyelim ki A.B.D.’de kentsel bir bölgede yaÅŸayan birinin bakış açısından sorulara yaklaÅŸsaydım, ırkçılığa, cinsiyet ayrımcılığına, DTÖ’ye ve benzerlerine karşı mücadeleri anlamanın ve onlara katılmanın zorunluluÄŸuna iÅŸaret edecektim, bunu yaparken, tümünü basit bir formüle indirgemeye çalışmadan, bu mücadeleler ile mücadelelerin alaÅŸağı etmeye çalıştığı baskılar arasındaki etkileÅŸimi görmeye çalışacaktım.
Pek çok anarşist kamusal entelektüel kültür yaratma zorunluluğunu hissediyor ve giderek üniversitenin bırakın siyasal düşünceyi, entelektüel özgürlüğü bile destekleyecek bir yer olmadığını anlıyor. Sizin deneyiminiz nedir?
Üniversitenin tartışmalı bir entelektüel kültür kaynağı olduÄŸunda anlaşıyoruz. Entelektüel bir kültür gerçeÄŸini ÅŸu anda baÅŸarmanın güç olduÄŸuna inanıyorum. A.B.D.’nin alışveriÅŸ merkezine dönüşmesiyle birlikte, kamusal mekan fikri, marjinal hale geliyor. Bazıları, internetin kamusal kültür için yeni bir yer olduÄŸunu söylüyor, fakat bu konuda kuÅŸkularım var. İlkin internet ortamı, entelektüel kültürün samimiyetinin baÅŸarılmasını güçleÅŸtiriyor. İkincisi, internetin yadsıdığı, sohbet sırasında zaman ve mekanın paylaşılmasına dair bir ÅŸey vardır, deÄŸiÅŸ tokuÅŸun karakter bakımından fazlasıyla anonim olarak kalmayacağı bir ÅŸey. İnternetin yararsız olduÄŸunu düşünmüyorum; fakat onun kaybetmiÅŸ olduklarımızın yerini alma yeteneÄŸi, bazı insanların düşündüğünden daha kısıtlıdır.
Postyapısalcı kuramı (genel olarak postyapısalcılığı), pek çok insana soğuk görünen ve üniversite bölümleri dışındaki düşünceyi özendirmeyen oldukça uzmanlaşmış, soyut ve çapraşık bir dil örneği olmakla suçlayan eleştirmenleri yanıtlayabilir misiniz?
Fakat bu, sadece postyapısalcılara ve postmodernistlere uygulanmıyor. BeÅŸeri bilimler ve genel olarak akademisyenlerde görünen genel bir sorun. Yakın çevremiz dışındakilerle konuÅŸmak yerine kendi aramızda konuÅŸuyoruz. Bunun pek çok nedeni var: yayın yapma baskısı, A.B.D.’deki anti-entelektüalizm tarihi, vb. Fakat ayrıca yaptığımız jargonu benimseyerek de katkıda bulunuyoruz. OlabildiÄŸince jargondan uzak kalmaya çalıştım ve anarÅŸizm kitabımın, zor olmasına karşın en azından jargonla yüklü olmadığını umuyorum. Fakat sizin iÅŸaret ettiÄŸiniz ÅŸey, tüm akademisyenler için geçerli bir sorun ve sadece bizlerin daha da marjinalleÅŸmesine yardımı dokunuyor.
Başka konular gibi bilginin de mücadele ve tahakküm meselesi olduğu ve son zamanlardaki üniversitelerin yayın yap ya da yok ol/maliyet-analiz eğilimleri ele alındığında, postyapısalcılık sadece bir başka meta olmaktan nasıl kaçabilir? Postyapısalcı söylemin çoğu, günümüzde akademiye hakim olan maliyet-kar tüketici modelinde içindeki güncel akademik düşünce sisteminin kopya edildiği diğer akademik söylemler gibidir. Değişim sadece fikirlerin kendilerinden değil, özellikle onları dile getiren akademisyenler arasında ortaya çıkıyor. Bana göre gerçek soru şudur: insanlar bu fikirleri sonuna kadar yaşıyorlar mı yoksa sadece onları fikirler olarak mı ellerinde tutuyorlar?
[*] Todd May, Postyapısalcı Anarşizmin Siyaset Felsefesi, çev. Rahmi G. Öğdül, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2000.
Kaynak: Perspectives on Anarchist Theory – Vol. 4, No. 2 – Fall 2000.
Cevap Yaz