D.05.4 EMPERYALİZM İLE KAPİTALİZMDEKİ TOPLUMSAL SINIFLAR ARASINDAKİ İLİŞKİ NEDİR?
Kısım B.7‘de tartıştığımız üzere kapitalist bir toplumdaki iki temel sınıf yönetici sınıf ve işçi sınıfıdır. Bu iki sınıf arasındaki gri saha zaman zaman orta sınıf olarak adlandırılır. Bekleneceği gibi, farklı sınıfların toplum içerisinde farklı konumları ve bu nedenle emperyalizmle farklı ilişkileri bulunur (kapitalizm içerisindeki toplumsal konumlarındaki farklılıklara uygun olarak).
Üstelik, söz konusu ulusların dünya ekonomisi ve siyaseti içerisindeki göreceli konumlarından kaynaklanan farklılıkları da dikkate almamız gerekmektedir. Örneğin, emperyalist uluslardaki yönetici sınıflar hakimiyet kurulanlardakilerle özdeş çıkarlara sahip olmayacaktır. Böyleyken, tartışmamız bu farklılıklara da işaret edecektir.
Yönetici sınıf ile emperyalizm arasındaki ilişki oldukça basittir: çıkarlarını desteklediğinde ve faydaları maliyetlerine baskın olduğunda onun tarafındadır. Bu nedenle, yönetici sınıflar, emperyalist ülkeler açısından, getirisi olduğu müddetçe nüfuzlarını ve güçlerini daima genişletme taraftarı olacaklardır. Eğer maliyetler faydalara baskın çıkarsa, yönetici sınıfın bazı kesimleri emperyalist maceralara ve savaşlara karşı çıkacaktır (örneğin, hem Vietnam savaşını, hem de eğer savaş devam ederse anayurttaki sınıf savaşını kaybedecekleri açık hale geldiğinde ABD seçkinlerinin bazı unsurlarının yaptığı gibi).
Üstelik, işleyen güçlü ekonomik kuvvetler de bulunmaktadır. Piyasada varolmak ve rekabet etmek için büyüme, yeni pazarlar ve hammaddeler bulma gereksinimi nedeniyle sermayenin genişlemesi gerekir (Kısım D.5‘de tartıştığımız üzere). Sonuçta, yabancı pazarları fethetmesi, ucuz hammadde ve emeğe erişim kazanması gerekir. Böyleyken, güçlü bir kapitalist ekonomiye sahip bir ulus, –daha önce anlatıldığı üzere– politikacıları satın alarak, medya propaganda kampanyaları başlatarak, sağ-kanat think-tankleri kurarak vb. saldırgan ve genişlemeci bir dış politikaya ihtiyacı olacaktır.
Bu nedenle, yönetici sınıf emperyalizmden faydalanır ve genellikle de onu destekler –yalnızca maliyetler faydalara baskın olduğunda seçkinlerin bazı üyelerinin buna karşı çıktığını gözleyebileceğimizi vurguluyoruz. Bu, seçkinlerin “küreselleşme”ye olan desteklerini açıklamaktadır. Yönetici sınıfın son birkaç on yıldan gayet iyi faydalandığından bahsetmeye gerek bile yok. Örneğin, ABD’de, 1997′de zenginle yoksul ve zenginle orta sınıf arasındaki uçurum rekor bir noktaya ulaşmıştır (Historic Effective Tax Rates: 1990-1997 başlıklı Congressional Budget Office çalışmasından). En yukarıdaki % 1, vergi sonrası gelirlerinin 1979-97 arasında 414,200 $, ortadaki yüzde 20 ise 3,400 $ arttığını, ve en aşağıdaki yüzde 20 ise 100 $ düştüğünü gördüler. Küreselleşmenin faydaları bekleneceği üzere yukarıda toplanmıştır (aslında, 1989 ile 1998 arasındaki ekonomik büyümenin tüm gelir kazançları Amerikan ailelerinin % 5′lik en üst kısmına gitmiştir).
Hakimiyet kurulan ulusların yerel yönetici sınıflarının bu şekilde değerlendirmeyebileceğini söylemeye dahi gerek yoktur. Yerli yönetici sınıflar emperyalizmden fazlasıyla faydalanırken, içine düştükleri bağımlılık ve tabi olma konumundan hoşlanmaları gerekli değildir. Dahası, yabancı işletmelere gitmek üzere ülkeyi terk eden sürekli kar akışı yerli seçkinleri artık daha fazla zenginleştirmek için kullanılamaz. Kapitalistin gücünü kısıtlayan veya karlarına vergi koyan/düşüren bir devlet veya sendikadan hoşlanmaması gibi, hakimiyet kurulan ulusun yönetici sınıfı da emperyalist hakimiyetten hoşlanmaz, ve mümkün olduğunda bunu gözardı etmeyi veya bundan kaçınmayı amaçlar. Bunun sebebi, “her Devlet, yalnızca kağıt üzerinde ve komşularının hogörüsüne dayanarak varolmak istemediği ölçüde, gerçek bağımsızlıktan zevk almayı amaçlar –kaçınılmaz olarak fetihçi bir Devlet haline gelmesi gerekir.” (Bakunin, Op. Cit., s. 211)
Yerli seçkinlerin kendilerini emperyalist güçten kurtarmaya çalıştığı savaş-sonrası dönemdeki emperyalist çatışmaların çoğu bu mizaçtaydı. Benzer şekilde, (ya doğrudan emperyalist güçlerce gerçekleştirilen veyahut da onlar tarafından dolaylı bir şekilde finanse edilen) birçok çatışma da kendisini emperyalist hakimiyetten kurtarmaya çalışan bir ulusun diğer uydu uluslar için olumlu bir örnek olmayacağını güvenceye almak amacıyla çıkmıştır. Bu nedenle, yerli yönetici seçkinler sınıfı, emperyalizmden faydalanmakla birlikte bunun bağımlılık konumundan hoşlanmayabilir, yeterince güçlü olduğunu hissettiğinde de bu konuma karşı çıkabilir ve kendisi adına daha fazla bağımsızlık elde edebilir.
Bunun anlamı yerli yönetici sınıfın emperyalist yönetici sınıfla çatışma haline gelebileceğidir. Bu kendisini örneğin ulusal kurtuluş savaşları olarak, veya (Körfez Savaşı gibi) normal çatışmalar olarak gösterebilir. Rekabet kapitalizmin kalbi olduğu için, uluslararası yönetici sınıfın bazı kesimlerinin aynı fikirde olmamasına ve birbirleriyle kavga etmesine şaşmamalıyız. Kısım D.7‘de belirttiğimiz üzere, anarşistler emperyalizme karşı çıkar ve ezilen ulusların ona karşı direnmesini savunurken, yerli seçkinlerin gücünü sağlamlaştırmayı amaçlayan sınıflar arası ittifaklar olarak –ki bu zorunlu olarak çalışan insanların boyun eğen duruma getirilmesi anlamına gelecektir– ulusal kurtuluş hareketlerini desteklemezler (aynen herhangi bir ulus devletin desteklenmesinin ifade edeceği üzere). Bu nedenle, bizler asla tahakküm kurulan bir ülkenin emperyalist [ülke(ler)] karşısında zafer kazanması çağrısında bulunmuyoruz. Aksine, bizler, o ülkenin işçilerinin (ve köylülerinin) hem yerli hem de yabancı sömürücülere karşı zafer kazanmasını çağrısında bulunuyoruz (sonuçta “savaşlara hayır, sınıf savaşı”)
İşçi sınıfı ile emperyalizm arasındaki ilişki daha karmaşıktır. Geleneksel emperyalizmde, dış ticaret ve sermaye ihracı genellikle dışarıdan ucuz mallar ithal edilmesini ve kapitalist sınıf için karların yükselmesini mümkün kılar; ve bu anlamda işçiler de kazanırlar, çünkü işverenlerle sistemi tehdit eden herhangi bir çatışmaya girmelerine gerek kalmaksızın yaşam standartlarında iyileştirmeler elde edebilirler (yani, mücadele, aksi durumda kapitalist sınıfın büyük direnci ile karşılaşacak olan reformları kazanabilir). Bu ucuz ithalatla işsiz kalan işçilerin bunu bir fayda olarak görmeyecekleri, ve bunun işsizler havuzunu büyüterek tüm çalışan nüfus için ücretlerin düşük tutulmasına katkıda bulunacağını söylemeye bile gerek yoktur.
Üstelik, emperyalist politikalar çerçevesindeki sermaye ihracı ve askeri harcamalar kapitalistler için daha yüksek kar oranlarına yol açabilir ve onların geçici de olsa durgunluktan sakınmalarını mümkün kılabilir; böylece de istihdam ile ücretleri aksi duruma göre daha yüksek tutabilir. Yani işçiler bu anlamda da faydalanmaktadırlar. Bu nedenle, emperyalist uluslarda ekonomik patlama zamanlarında, işçi sınıfı arasında (özellikle de örgütsüz sektörde) dış askeri maceracılığı ve saldırgan ekonomik politikaları destekleme eğilimi görülebilir. Bu proletaryanın “burjuvalaşması” denilen şeyin, veya emeğin kapitalist ideoloji ve “vatanseverlik” propagandasıyla sindirilmesinin bir parçasıdır.
Ancak, emperyalist güçler arasındaki uluslararası rekabet fazlasıyla yoğunlaşır yoğunlaşmaz, kapitalistler kendi ülkelerindeki ücretleri bastırarak, insanları işten çıkararak kar oranlarını korumaya teşebbüs ederler. Askeri harcamalar belli bir noktayı aşarsa işçilerin reel ücretleri de bundan zarar görecektir. Dahası, militarizm gerçek bir savaşa yol açarsa, savaşacağı ve kazanmak için “yurt cephesi”nde gerekli fedakarlığı göstereceği için işçi sınıfının kaybedecek daha çok şeyi vardır. Ayrıca, emperyalizm (belli bir süreliğine) yaşam standartlarını iyileştirebilirken, kapitalizmin hiyerarşik yapısını ortadan kaldıramaz; bu nedenle de sınıf mücadelesini, isyan ruhunu ve özgürlük içgüdüsünü durduramaz. Yani, gelişmiş uluslardaki işçiler zaman zaman emperyalizmden faydalanabilseler de, böylesi dönemler uzun süremez ve aslında sınıf mücadelesini sona erdiremez.
Rudolf Rocker, işçi sınıfının emperyalizme verdiğin desteğin çelişkili (ve kendi kendisini mağlup kılan) mizacından bahsederken haklıdır:
“Kendi ülkerinin burjuvazisi diğer ülkenin [burjuvazisi] karşısında bazı avantajlar elde ettiğinde, bazen işçilerin payına küçük de olsa biraz rahat düştüğüne hiç şüphe yoktur; ancak bu daima onların özgürlükleri ve öteki [ülkenin] halkının ekonomik olarak bastırılması pahasına gerçekleşir. İşçiler … sömürge halkın denetimsizce sömürülmesiyle –hiçbir çaba göstermeden– ülkesinin burjuvazisinin kucağına düşen karlara belli bir ölçüde katılırlar; ancak eninde sonunda bu insanların da uykularından uyanacakları, ve zevkine vardıkları küçük avantajları fazlasıyla ödeyecekleri zaman gelecektir. … Diğerlerinin pahasına yeni piyasalardan elde edilenlerle başarılı bir durumdayken, artan iş imkanları ve daha yüksek ücretlerden kaynaklanan bazı küçük kazanımlar işçilere düşebilir; ancak aynı zamanda sınırın öte yanındaki kardeşleri bunu[n bedelini] işsizlik ve düşen çalışma standartlarıyla ödemek zorundadırlar. Sonuç uluslararası işçi hareketindeki çatlağın giderek büyümesidir. … Bu çatlak nedeniyle işçilerin ücretli-köleliğin boyunduruğundan kurtuluşu gelecekte devamlı daha ileriye atılmaktadır. İşçi kendisini, sınıfı yerine ülkesinin burjuvazisinin çıkarlarıyla bağladığı sürece, mantıksal olarak bu ilişkinin tüm sonuçlarına da katlanacaktır. Mülk sahibi sınıfın piyasaları muhafaza etmesi ve daha da genişletmesi için yapacağı savaşlara katılmaya ve öteki insanlar üzerinde yaptığı herhangi bir haksızlığı savunmaya hazır olmalıdır. … Ancak ve ancak tüm ülkerin işçileri çıkarlarının her yerde aynı olduğunu anladığı, ve bu anlayış sayesinde birlikte hareket etmeyi öğrendikleri zaman işçi sınıfının uluslararası kurtuluşu için etkin temel atılmış olacaktır.” (Anarcho-Syndicalism, s. 61)
Sonuçta, “işçilerle işverenler arasındaki herhangi bir işbirliği … yalnızca işçilerin … zengin adamın masasından düşen kırıntıları yemesiyle sonuçlanmaya mahkumdur.” (Rocker, Op. Cit., s. 60) Bu, gerek emperyalist gerekse uydu devletler için doğrudur. Üstelik, Kısım D.5.1‘de belirttiğimiz üzere, emperyalizmin elinin altında güçlü bir askeri güce ihtiyacı vardır (kuvvet olmaksızın, emperyalist devlet ne yurttaşlarının veya şirketlerin yabancı ülkelerdeki yatırımlarını koruyabilir, ne de bağımsız bir yol izlemeyi hedefleyen uydu devletleri tehdit edecek bir araca sahip olabilir). Böyleyken, askeri makinanın güçlendirilmesi gereklidir ve bu “yalnızca dış düşmana karşı çevrilmez; daha fazla iç düşmanı hedefler. Emeğin kurumlarımızdan hiçbir şey ümit etmemek gerektiğini fark eden kesimlerini, sınıf savaşının uluslar arasındaki tüm savaşların altında yattığını, herhangi meşru bir savaş varsa bunun –sınıflar mücadelesindeki iki hakim konu olan– ekonomik bağımlılık ve siyasi kölelikten kurtulmak için verilen savaş olduğunu fark etmiş olan çalışan insanların uyanmış kısmını hedefler.” Diğer bir deyişle, “devasa bir askeri kuvvetle korunması gereken” ulus “bu halkın değil; kitleleri soyan ve sömüren, ve onların yaşamını beşikten mezara değin kontrol eden ayrıcalıklı sınıfın {ulusudur}.” (Emma Goldman, Red Emma Speaks, s. 306 ve s. 302)
Ancak, küreselleşmede işler biraz farklıdır. Dünya ticaretinin artması ve NAFTA gibi “serbest ticaret” anlaşmalarının imzalanmasıyla, emperyalist uluslardaki işçilerin konumunun iyileşmesi gerekmemektedir. Örneğin, son yirmi beş yıl içerisinde, tipik bir Amerikan işçisinin –enflasyondan arındırılmış– ücreti, ekonomi büyümesine karşın aslında düşmüştür. Diğer bir deyişle, Amerikalıların çoğu artık ekonomik büyümenin kazanımlarından pay almamaktadır. Bu, örneğin tipik bir işçinin reel ücretinin % 80 yükseldiği 1947-73 döneminden çok farklıdır. Bunun sebebi küreselleşmenin “gelişmekte olan” uluslardaki işçilere faydalı olması değildir. Örneğin, Latin Amerika’da, 1960-1980 arasında kişi başına düşen GSYİH % 75 artarken, 1981 ile 1998 arasında ise yalnızca % 6 artmıştır. (Mark Weisbrot, Dean Baker, Robert Naiman, ve Gila Neta, Growth May Be Good for the Poor –But are IMF and World Bank Policies Good for Growth?)
Chomsky’nin belirttiği üzere, “Wall Street‘in çıkarına, daima ‘ama’ bulunmaktadır. Meksika ‘parlak bir itibar’a sahiptir ve ekonomik bir mucizedir, ancak halk sefil olnuştur. 1994′den bu yana alım gücünde % 40 düşme olmuştur. Yoksulluk oranı artmaktadır ve aslında oldukça hızlı artmaktadır. Ekonomik mucizenin bir ilerleme sürecini sildiği söylenmektedir; Meksikalıların çoğu ebeveynlerinden daha yoksuldur. Başka kaynaklar tarımın ABD-destekli tarımsal ithalatla silindiğini, imalat sektörü ücretlerinin yüzde 20, genel ücretlerinse daha da fazla düştüğünü ortaya koymaktadır. Aslında, NAFTA inanılmaz bir başarıdır: dahil olan üç ülkenin nüfusuna da zarar vermeyi başaran ilk ticaret anlaşmasıdır. Bu büyük bir başarıdır.” ABD’de, “ailelerin orta [medium] geliri bugün 1989′daki seviyesine geri düşmüştür, ki bu 1970′lerdekinin de altındadır.” (Rogue States, s. 98-9 ve s. 213)
Tahmin edilmiş olan bir başarı. Ancak tabii ki, zaman zaman küreselleşmenin gelişmiş ülkelerdeki işçilerin ücretlerine zarar vereceği kabul edilmekle beraber, bunun “gelişmekte olan” dünyadakilere faydası olacağı iddia edilmektedir. Paylaştırılacak olan kendi gelirleri olmadığı müddetçe, kapitalistlerin ve onların destekçilerinin sosyalist argümanlara bu kadar açık olmaları gerçekten de hayret verici bir şey! NAFTA’dan görülebileceği üzere, işler böyle olmadı. Ucuz ithalat karşısında, tarım ve sanayinin altı oyuldu, iş arayan işçilerin sayısı arttı, ve emeğin pazarlık gücü azaldığı için ücretler aşağı düştü. (Her zaman olduğu gibi) sermayenin çıkarları doğrultusunda hareket eden, yoksulları ekonomik kemer sıkma [politikasını] kabul etmeye zorlayan, işaleminin sendikaları ve işçi direnişini kırmaya yönelik girişimlerini destekleyen bir hükümeti buna eklediğinizde, ücretler (görece veya mutlak olarak) geri düşerken üretkenliğin fevkalade arttığı bir durumla karşılaşırız –hem ABD’deki hem de Meksika’daki durum.
Bunun, şirketleri destekleyen ve emeği zayıflatan küresel “oyun kuralları”ndaki değişikliklerle fazlasıyla ilgisi vardır. Hiç de şaşırtıcı olmayacak şekilde, Kuzey Amerika sendika hareketi, emek karşısında işalemini kuvvetlendiren NAFTA ve diğer anlaşmalara karşı çıkmıştı. Bu nedenle, gerek emperyalist gerekse hakim olunan uluslardaki emeğin konumu küreselleşmeden zarar görebilir, böylece uluslararası dayanışma ve örgütlenmenin her iki taraf açısından da daha güçlü sebeplerle kucaklanması sağlanabilir. Küreselleşmeye yönelik sürecin dünya genelinde yoğun bir sınıf mücadelesine hız kazandırdığı ve işçi sınıfına karşı bir araç olarak kullanıldığı düşünülürse, buna şaşmamak gerekir (bakınız bir önceki kısım).
Küreselleşmenin “orta sınıf” (yani profesyoneller, kendi işi olanlar, küçük işalemi, köylüler vb. –[kastedilen] genellikle işçi sınıfından oluşan orta gelir grubu değildir) üzerindeki etkisini genelleştirmek zordur. Bu tabaka içerisindeki bazı gruplar kazanmaya adayken, diğer bazıları ise (özellikle de ucuz ithal gıdalarla yoksullaştırılan köylüler) kaybedeceklerdir. Ortak bir çıkarın ve ortak bir örgütlenme zeminin yokluğu orta sınıfı istikrarsız kılmakta, vatansever sloganlara, boş ulusal veya ırksal üstünlük kuramlarına, veya toplumun sorunlarının günah keçisi yapılan azınlıklara karşı faşizm güdülmesine açık hale getirmektedir. Bundan ötürü, yönetici sınıf, medya propaganda kampanyaları aracılığıyla orta sınıfın büyük kesimlerini (keza işçi sınıfının örgütsüz kesimlerini) saldırgan ve genişlemeci dış politikaya kolayca yönlendirebilmektedir. Örgütlü emek içerisindeki çoğu kimse emperyalizmin genel çıkarlarına karşı olduğunu bildiği ve bu nedenle de genellikle buna karşı çıktığı için, yönetici sınıf, bunların “vatansever olmadığı”nı ve “ulusal çıkarlar” için “fedakarlık yapmaya isteksiz oldukları”nı söyleyerek orta sınıfın örgütlü işçi sınıfına karşı husumetini yoğunlaştırabilmektedir.
Ne yazıktır ki sendika bürokrasisi genellikle “yurtsever” mesajı kabul eder –özellikle de savaş zamanlarında, ve emperyalist çıkarlar doğrultusunda devletle işbirliği yapar. Bu nihayetinde onları, bu gerçekleştiğinde çıkarları her zamankinden daha fazla gözardı edilen sıradan üyelerle çatışma haline getirir. Emperyalizmde, herhangi bir kapitalizm biçiminde olduğu gibi, bunu sağlamanın faturasını işçi sınıfı ödeyecektir.
Bu nedenle genelde, emperyalizm sınıf çizgilerinde bir belirginleşme yaratma ve çatışan çıkar grupları arasındaki toplumsal çatışmayı arttırma eğilimindedir; ki bu da otoriter hükümetlerin büyümesini destekleme eğilimi taşımaktadır (bakınız Kısım D.9).
Çeviri: Anarşist Bakış
Kaynak: “D.5 – What causes Imperialism?“, Anarşist Sıkça Sorulan Sorular.
www.khAos.info
Henüz yorum yapılmamış.
Bu yazıya yapılan yorumlar için RSS beslemeleri. Geri İzleme URL'si.