D.05.3 KÜRESELLEŞME EMPERYALİZMİN SONU MU DEMEKTİR?

Hayır. Çokuluslu ÅŸirketlerin büyüklüğünün sermayenin hareketliliÄŸiyle birlikte arttığı doÄŸru olmakla beraber, ulus-devletlerin ÅŸirket çıkarlarına hizmet etmesi gereÄŸi hala var olmaktadır. Sermayenin artan hareketliliÄŸi –yani bir ülkeden baÅŸka bir ülkeye hareket edebilmesinin ve orada yatırım yapabilmesinin kolaylaÅŸması– ve uluslararası para piyasalarının büyümesi ile birlikte, geliÅŸmekte olan devletlerde “serbest piyasa” olarak adlandırılabilecek bir ÅŸeye tanık olduk. Åžirketler baÅŸka bir yere gitmekle korkutarak, hükümetlerin onlara söyleneni yapmasını saÄŸlarlar (ki daha fazla kara yol açacak olduktan sonra zaten bunları yapacaklardır).
Bu nedenle, Howard Zinn’in vurguladığı üzere, “küreselleÅŸmenin aslında emperyalizm olduÄŸunun ve ‘küreselleÅŸme’ terimini kullanmanın insanların … küreselleÅŸme hakkında çok çoÅŸkulu olan Dünya Bankası ve gazeteciler gibi düşünmesine neden olduÄŸu için dezavantajlı olduÄŸunun belirtilmesi çok önemlidir. Onlar, Amerikan ekonomik ve ÅŸirketler gücünün tüm dünya üzerine yayılmasından aldıkları zevki sınırlayamamktalar … bu balona bir yumruk indirmek ve ‘Bu emperyalizmdir’ demek gayet iyi olur.” (Bush Drives us into Bakunin’s Arms)
KüreselleÅŸme, daha önce gelen emperyalizm biçimleri gibi, tarihi bilinmedikçe anlaşılamaz. Bugünkü büyüyen uluslararası ticaret, yatırım ve finans piyasaları 60′ların sonları ile 70′lerin baÅŸlarında ortaya çıkmıştır. Yeniden inÅŸa edilen Avrupa ile Japonya’dan kaynaklanan artan rekabet ABD hakimiyetine meydan okuyordu; bu, yerküre üzerinde artan işçi sınıfı mücadelesiyle birleÅŸerek kapitalistleri gerilim içinde bıraktı. Fabrika ve büro yaÅŸamından memnuniyetsizlik, kapitalizmin saÄŸlayabileceÄŸinden daha fazlasını talep eden diÄŸer toplumsal hareketlerle (kadın hareketi, ırkçılık karşıtı mücadeleler, savaÅŸ karşıtı hareketler vb. gibi) biraraya geldi. 1968′de Fransa’daki yakın devrim, yerkürede gerçekleÅŸmiÅŸ olan mücadelelerin en ünlüsüdür.
Yönetici sınıf açısından, devamlı artan ücret talepleri, grevler, iÅŸ durdurmalar, boykotlar, oturma eylemleri, protestolar ve diÄŸer mücadelelerle sıkışan karlar ve otorite, bir çözüm bulunması ve işçi sınıfının disipline edilmesi (ve karların tekrar geri kazanılması) gerektiÄŸi anlamına geliyordu. Çözümün bir parçası “kaçmak” ve sermayenin “geliÅŸmekte olan” dünyanın belirli alanlarına kaydırmaktı. Bu küreselleÅŸmeye olan eÄŸilimi arttırdı. Bir baÅŸka çözüm, Parasalcılığa ve sıkı para (yani kredi) politikalarına sarılmaktır. Bu, BirleÅŸik Krallık ve ABD’deki işçi sınıfı direniÅŸinin belini kıran 1980′lerin baÅŸlarındaki durgunluÄŸu derinleÅŸtirmeye yardım eden bir faiz yükselmesine neden oldu. Yüksek iÅŸsizlik ayaklanan işçi sınıfının disipline edilmesine yardımcı oldu, ve sermayenin bu yeni hareketliliÄŸi “kötü sınai sicili” (yani işçilerin itaatkar ücretli köleler olmaması) olan uluslara karşı fiili bir “yatırım grevi” olacağı anlamına gelir.
Üstelik, herhangi bir ekonomik krizde olduÄŸu gibi, daha zayıf firmalar battığı ve diÄŸerleri yaÅŸamak için birleÅŸtiÄŸi için piyasadaki “tekel derecesi” (yani büyük firmaların hakimiyet [derecesi]) de arttı. Bu, kapitalizmde daima varolan yoÄŸunlaÅŸma ve merkezileÅŸme eÄŸilimlerini arttırdı, böylece de yaÅŸayabilen firmaların büyüklüğü ve konumu, faaliyet gösterebilmeleri daha geniÅŸ ve daha büyük piyasalar gerektirdiÄŸi için küresel faaliyetlere karşı fazladan bir güven yarattı.
Uluslararası olarak, baÅŸka bir kriz de küreselleÅŸmenin geliÅŸmesinde rol oynadı. Bu, 1970′lerin sonlarında ve 1980′lerin baÅŸlarındaki Borç Krizi idi. Birçok ülke açısından, Borç batılı güçlerin onlara ekonomilerini nasıl örgütlemeleri gerektiÄŸini dayatmalarında merkezi bir rol oynamaktadır. Borç krizi, batılı güçlerin “üçüncü dünya”ya “serbest ticaret”i dayatmasında ideal bir piston olmuÅŸtur. Bu, üçüncü dünya ülkeleri borçlarını ödeyemedikleri zaman, gelirlerindeki düşüşle ve faiz oranlarındaki artışla olmuÅŸtur (genellikle bu ülkelerin seçkinlerine rüşvet olarak verilen ve bu ülkelerdeki çalışan insanları –ki ironik bir ÅŸekilde bunları geri ödemek zorunda olanları!– bastırmak için kullanılan borçlar).
Bundan önce, Kısım D.5.1‘de belirtildiÄŸi üzere, birçok ülke “ithal ikame” politikasını takip etmiÅŸti. Bu, ulusötesi ÅŸirketlere hem pazarlarda hem de ucuz hammaddelerde engel olabilecek yeni rekabetçiler yaratma eÄŸilimindedir. Batılı hükümetler, askeri güç yerine, İMF ve Dünya Bankası’nı (DB) gönderdiler. Durgunluk ve artan borç geri ödemeleri karşısında “geliÅŸmekte olan” ülkelerin borçlanma ihtiyacı, İMF-tasarımlı ekonomik reform programlarını kabul etmekten baÅŸka bir ÅŸans bırakmıyordu. EÄŸer reddecek olsalardı, yalnızca İMF fonlarından deÄŸil, aynı zamanda DB kredilerinden de mahrum kalacaklardı. Özel bankalar ve kredi kurumları da keza, –hem kredilere destek olma hem de borçluları geri ödeme yapmaya zorlama yetkisine sahip olan tek organ olan– İMF örtüsü altında borç verdikleri için geri çekileceklerdi.
Bu politikalar kemer sıkma programlarının başlatılması, dolayısıyla da kamu harcamalarının kesilmesi, ücretlerin dondurulması, kredilerin sınırlanması, yabancı çokuluslu şirketlerin [ülke] varlıklarını kelepir fiyatına satın almasına müsade edilmesi, ve sermayenin ülke içerisine ve dışarısına akışını liberalleştirme anlamına geliyordu. Hiç de şaşırtıcı olmamak üzere, sonuç çalışan nüfus açısından felaketti; ancak borçlar geri ödenmiş ve hem yerel hem de uluslararası seçkinler bundan oldukça faydalanmışlardı.
Böylece bu süreçte ekonomik etkenler anahtar rol üstlenmiÅŸlerdi. Dahası, ÅŸirketlerin büyüklüğü onların çokuluslu bir düzeyin ötesinde çalışmaları gerektiÄŸini (ve yerel endüstriyi yutabilecekleri) anlamına geliyordu. Küresel pazar küresel firmaya ihtiyaç duyar (ve bunun tam tersi de doÄŸrudur). Bu ÅŸirketler, küresel düzeyde faaliyet göstermek suretiyle işçileri bastırarak iÅŸalemi için uygun bir iklim saÄŸlayacak uluslarda yatırım yapabilirlerdi. Böylece, Batı’daki işçiler baskı ve güçlüklerle karşılaşırken, “geliÅŸmekte olan” dünyadaki işçi sınıfının kaderi buna göre fazlasıyla kötüydü.
Yani küreselleşme, aynen kendisini önceleyen biçimler gibi, hem ekonomik kuvvetlere hem de sınıf mücadelesine karşı bir yanıttı. Dahası, daha önce gelen biçimler gibi, birkaç gelişmiş ulustaki şirketlerin ekonomik gücüne ve bu şirketlerin ana üssü olan devletlerin siyasi gücüne dayanmaktadır.
İyi veya kötü; küreselleşme kapitalizmin bugünkü aşamasını betimlemek için kullanılan en yeni kod haline gelmiştir, ve bu nedenle burada bunu kullanmalıyız. Bu kullanımın her şeye rağmen iki yan etkisi vardır. Birincisi bu, ulusötesi şirketlerin artan büyüklüğüne ve gücüne, bunların küresel yönetişim yapıları ve ulus devlet üzerindeki etkilerine dikkat çekmektedir. İkincisi bu, anarşistlerin ve diğer protestocuların, çeşitliliğe saygı gösteren ve kara değil insanların ihtiyaçlarına dayanan, aşağıdan bir küreselleşme ve uluslararası dayanışma meselesini ortaya getirmelerine olanak tanır.
Her ÅŸeyden öte, Rebecca DeWitt’in vurguladığı üzere, anarÅŸizm ve DTÖ [Dünya Ticaret Örgütü] “gayet uygun rakiplerdirler ve anarÅŸizm bu kavgadan faydalanmaktadır. DTÖ pratik olarak savaşılması gereken bir otoriter iktidar yapısıdır tamamen. İnsanlar Seattle’a gelmiÅŸlerdi, çünkü gizli bir resmi görevliler organına kendileri haricindeki hiç kimseye karşı hesap verebilir olmayan politikalar yapması izninin verilmesinin yanlış olduÄŸunu biliyorlardı. SeçilmemiÅŸ bir organ olan DTÖ herhangi bir hükümetten daha güçlü olmaya çalışmaktadır … AnarÅŸizme göre, küresel kapitalizmin odağı bundan daha ideal bir ÅŸey olamazdı.” (”An Anarchist Response to Seattle“, s. 5-12, Social Anarchism, sayı 29, s. 6)
Ulusötesi ÅŸirketler belki de bu küreselleÅŸme sürecinin en iyi bilinen temsilcileriyken, modern kapitalizmin gücü ve hareketliliÄŸi ÅŸu rakamlardan izlenebilir. 1986′dan 1990′a kadar, yabancı döviz iÅŸlemleri günlük 300 milyar $’dan 700 milyar $’a yükselmiÅŸti, ve 1994′de 1.3 trilyon $’a yükseleceÄŸi tahmin edilmektedir. Dünya Bankası, uluslararası finansal kurumların toplam kaynaklarını 14 trilyon $ olarak tahmin etmektedir. Bu rakamlara bir anlam kazandırmak amacıyla, Basel-merkezli Uluslararası Tediye Bankası [Bank of International Settlement] Nisan 1992′de yabancı döviz piyasasındaki toplam günlük cironun yaklaşık olarak 900 milyar $ olduÄŸunu tahmin ediyordu –yıllık temelde OECD grubu ülkelerin Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’sının 13 katına eÅŸittir (Financial Times, 23.09.1993). Britanya’da, Londra Yabancı Döviz Piyasalarında günlük 200-300 milyar $ dönmektedir. Bu, iki-üç gün içerisinde BirleÅŸik Krallık’ın yıllık Gayri Safi Milli Hasıla’sına eÅŸit olan bir miktardır. Bu miktarların 1990′ların baÅŸlarından bu yana daha da yüksek düzeylere ulaÅŸtığını söylemeye gerek bile yok –günlük döviz iÅŸlemleri 1980′deki 80 milyar $’dan 1995′de 1.26 milyar $’a çıkmıştır. Dünya ticaretine oranla, yabancı dövizdeki ticaretin oranı 10:1′den 70:1′e yükselmiÅŸtir (Mark Weisbrot, Globalisation for Whom?).
Financial Times‘ın İMF ile ilgili ekinde “Akıllı hükümetler küreselleÅŸmenin meydan okumasına karşı tek zekice yanıtın ekonomilerini daha kabul edilebilir kılmak olduÄŸunu fark ederler” demesine ÅŸaÅŸmamak gerek (Op. Cit.) Halkları açısından deÄŸil de iÅŸalemi açısından daha kabul edilebilir olmak. Chomsky’nin ifade ettiÄŸi üzere, “serbest sermaye hareketi, irrasyonel olduÄŸunu düşündüğü hükümet politikaları üzerinde veto yetkisi kullanabilecek, küresel sermayenin ‘gerçek parlamentosu’ olarak adlandırılır. Bunun anlamı işçi hakları, veya eÄŸitim programları, veya saÄŸlık, veya ekonomiyi canlandırmaya yönelik çabalar, yani aslında karlara deÄŸil insanlara yardımcı olabilecek (bu nedenle teknik anlamda irrasyonel olan) her ÅŸeydir.” (Rogue States, s. 212-3)
Bunun anlamı, küreselleÅŸmede, devletlerin yatırımcılar ve ulusötesi ÅŸirketler için en iyi teklifi yapmak için birbirleriyle yarışacağıdır –vergi indirimleri, sendikaların göçertilmesi, kirlilik kontrollerinin olmaması vesaire. Ülkelerin sıradan insanları üzerindeki etkileri gelecekteki faydalar adına gözardı edilecektir (öldüğünüzde gökyüzünde elde edeceÄŸiniz pasta gibi deÄŸil de, daha ziyade –eÄŸer iyiyseniz ve size söylenenleri yapıyorsanız– belki gelecekteki bir pasta). ÖrneÄŸin, böylesi bir “kabul edilebilir” iÅŸalemi ortamı “piyasa güçlerinin rekabet adına işçileri haklarından yoksun bıraktığı“, ve ortalama gelirden daha düşük gelire sahip insanların nüfus içindeki oranının 1979′daki % 9′dan 1993′te % 25′e çıktığı Britanya’da oluÅŸturulmuÅŸtu (Scotland on Sunday, 09.01.1995). Nüfusun daha yoksul yarısı tarafından sahiplenilen ulusal refah üçte birden dörtte bire düşmüştü. Ancak bekleneceÄŸi üzere, kamunun vergi gelirlerinin askeri Keynezyenizm, özelleÅŸtirme ve AraÅŸtırma & GeliÅŸtirme’nin finansmanı ile bir azınlığı zengin etmek üzere kullanılmasıyla, zenginler için olan refah devleti sayesinde milyonerlerin sayısı artmıştı. Her din gibi, serbest-piyasa ideolojisi de yukarıdakilerin ikiyüzlülüğünün ve aÅŸağıdaki çoÄŸunluÄŸun fedakarlığının damgasını taşımaktadır.
Ayrıca, sermayenin küreselleÅŸmesi bir kuvvetin bir diÄŸerine karşı kullanılmasını da mümkün kılar. ÖrneÄŸin, General Motors ABD ve Kanada’daki iki düzine fabrikasını kapatmayı planlamaktadır, ancak Meksika’daki en büyük iÅŸveren haline gelmiÅŸtir. Neden? Çünkü ekonomik mucize ücretleri tepetaklak aÅŸağı düşürmüştür. Meksika’da emeÄŸin kiÅŸisel gelirdeki payı “1970′lerin ortasındaki yüzde 36 [deÄŸerinden] 1992′de yüzde 23′e düşmüştür.” BaÅŸka bir yerde ise, eski DoÄŸu Almanya’da General Motors 690 milyon $’lık bir montaj fabrikası açmıştır. Neden? Çünkü, işçiler, % 40 bir ücretle ve daha az sosyal faydayla (Financial Times‘ın ifadesiyle) “Batı Almanya’daki şımartılmış meslekdaÅŸlarından daha uzun süre çalışmaya” razıdırlar. (Noam Chomsky, World Orders, Old and New, s. 160)
Bu hareketlilik sınıf savaşında kullanışlı bir araçtır. “NAFTA’nın grevlerin kırılmasında önemli bir etkisi olmuÅŸtur. ÖrneÄŸin, sendikaların örgütlenme çabalarının yarısı iÅŸverenlerin üretimi dışarıya kaydırma tehdidiyle kesintiye uÄŸramıştır. … Bu tehdit boÅŸ bir tehdit deÄŸildir. Bu tür örgütlenmeler baÅŸarılı olduÄŸunda, iÅŸverenler NAFTA öncesine göre üç katı bir oranla (yaklaşık yüzde 15) fabrikayı tamamen veya kısmen kapatmaktadırlar. Fabrika-kapatma tehditleri hareketli sanayilerde (örn. inÅŸaatcılığa karşın imalatta) neredeyse iki kat yüksektir.” (Rogue States, s. 139-40) Bu süreç hiç de ABD’ye özgü deÄŸildir, ve tüm dünyada gerçekleÅŸmektedir (bizzat “geliÅŸmekte olan” dünya da dahil olmak üzere). Bu süreç iÅŸverenlerin pazarlık gücünü arttırmış, (üretkenlik artarken) ücretlerin düşük tutulmasına yardımcı olmuÅŸtur. ABD’de, bir önceki iÅŸ çevirimi (1989) ile 1998 arasında ÅŸirket karlarına giden milli gelir payı yüzde 3.2 artmıştır. Bu, ekonomi pastasında önemli bir yeniden bölüşüme iÅŸaret etmektedir. (Mark Weisbrot, Op. Cit.) Bu nedenle, uluslararası işçi örgütü ve dayanışması gereklidir (anarÅŸistlerin Bakunin’den bu yanadır savundukları gibi).
Yani, NAFTA ve yakın zamanda rafa kaldırılan (ama kesinlikle unutulmamış olan) Çoktaraflı Yatırım AnlaÅŸması (ÇYA) (Multilateral Agreement on Investment, MAI) gibi anlaÅŸmalar, ulus-devletlerin hükümetlerini epeyce zayıflatmıştır –ancak yalnızca tek bir alanda, [yani] iÅŸaleminin düzenlenmesinde. Bu tür anlaÅŸmalar hükümetlerin sermaye kaçışına engel olma, döviz ticaretini sınırlandırma yeteneklerini kısıtlamakta, çevre ve çalışma yasalarını ortadan kaldırmakta, karların geri yurtdışına çıkarılmasını kolaylaÅŸtırmakta , karların akışını engelleyecek ve ÅŸirketlerin gücünü azaltacak herhangi bir ÅŸeyi zorlaÅŸtırmaktadır. Aslında, NAFTA’yla birlikte ÅŸirketler, eÄŸer hükümetin piyasada kendi özgürlüklerine engel olduÄŸunu düşünürlerse, hükümetlere dava da açabilmektedirler. Böyleyken, bu gibi anlaÅŸmalar ÅŸirketlerin gücünün artmasını temsil eder ve devletlerin (genel kamunun deÄŸil) yalnızca ÅŸirketlerin iÅŸine geldiÄŸinde müdahale etmesini saÄŸlar.
Åžirketlerin hükümetleri dava edebilmesi NAFTA’nın 11′inci bölümünde kutsallaÅŸtırıldı. Meksika devletinin küçük bir ÅŸehri olan San Luis Potosi’de, tehlikeli atıkların ticari tedarikçisi olan bir Kaliforniya ÅŸirketi –Metalclad– ÅŸehrin yakınlarındaki bir çöp alanını satın almıştı. BoÅŸaltım alanını geniÅŸletmeyi ve burayı zehirli atık malzemeleri boÅŸaltmak için kullanmayı önermiÅŸti. Çöp alanının yakınında oturan insanlar bunu protesto etmiÅŸlerdi. Devletin kendisine verdiÄŸi yetkiyi kullanan belediye, alanı yeniden parsellere ayırmış ve Metalclad’in arazilerini geniÅŸletmesini yasaklamıştı. Metalclad, NAFTA’nın 11′inci bölümüne dayanarak, San Luis Potosi halkının haksız davranışı nedeniyle kar marjlarında ve bilançosunda oluÅŸan zarardan ötürü Meksika hükümetine dava açmıştı. Washington’da toplanan ticaret heyeti ÅŸirkete hak vermiÅŸti. Kanada’da, Ethyl ÅŸirketi, hükümet benzin katkı maddesini saÄŸlığa zararlı olduÄŸu için yasaklandığında dava açmıştı. Hükümet, bir ÅŸirketin ulusun Parlamento’sunu geçersiz kıldığını kamusal olarak seyredilmesini engellemek için olayı “mahkeme dışı” yoldan çözüme baÄŸlamıştı.
NAFTA ve diğer Serbest Ticaret anlaşmaları şirketler için, ve şirketler yönetimi için tasarlanmıştır. Bölüm 11, Kanada halkı veya San Luis Potosi halkı için değil, kapitalist seçkinler için daha iyi bir dünya yaratmak amacıyla NAFTA tarafından kutsallaştırılmıştır.
Bu, ABD veya diÄŸer emperyalist ulusların, –”demokrasi krizi”nin (halk ayaklanmalarını ve genel halkın politize olmasını nitelendirmek için Üçlü Komisyon’un kullandığı bir tabir) mizacına baÄŸlı olarak– ya müşteri rejimlere dolaylı askeri yardımlar yapılması yoluyla veya açık iÅŸgal yoluyla, “geliÅŸmekte olan” uluslara daha da fazla müdahale etmesini “meÅŸrulaÅŸtıracak”, emperyalist bir durumdur.
Ancak, özel kesimin sermayesini korumak için kuvvet daima gereklidir. KüreselleÅŸmiÅŸ bir kapitalist ÅŸirket bile bir savunucuya ihtiyaç duyar. Yine de, “{u}luslararası düzeyde, hedef ülkelerin ‘yatırımlar için güvenli’ olduklarını (özgürlük ve demokrasiyi amaçlayan hareketler olmaması), borçlarını geri ödeyeceklerini, sözleÅŸmelere baÄŸlı kalacaklarını, ve uluslararası yasalara saygılı olacaklarını güvenceye almak için, ABD ÅŸirketlerinin hükümete ihtiyacı vardır.” (Henry Rosemont, Jr., Op. Cit., s. 18)
Bu nedenle, vergiler yoluyla kendi yurttaşlarının silahlı kuvvetlerin masraflarını karşılamaya şantaj yoluyla zorlayan, en iyi koruma sağlayan devletler arasında seçim yapmak şirketler açısından anlamlıdır. Öngülebilir bir gelecekte, Amerika küresel bir polis-kiralama seçeneği olarak gözükmektedir. Yerel düzeyde, sermaye talep ettiklerini sunan ve istemediklerini ise cezalandıran hükümetlerin olduğu ülkelere gidecektir. Bundan ötürü, küreselleşme emperyalizmi sona erdirmek bir yana, onu sürdürecektir; ancak büyük bir farkla: emperyalist ülkelerdeki yurttaşlar her zaman olduğu gibi maliyetleri üstlenirken, emperyalizmden öncekine göre daha az fayda elde edeceklerdir.
Yani, küresel sermayenin karşısında hükümetlerin güçsüz olduÄŸu iddialarına karşın, devletin gücünün bir alanda müthiÅŸ arttığını asla unutmamalıyız –kendi yurttaÅŸlarına karşı olan devlet baskısı [alanında]. Sermaye ne kadar hareketli olursa olsun, hala artı deÄŸer üretmesi için somut bir biçim alması gerekmektedir. Ücretli köleler olmaksızın, sermaye yaÅŸayamaz. Böyleyken, kendi çeliÅŸkilerinden sürekli olarak kaçamaz –nereye giderse gitsin, itaat etmeme eÄŸiliminde olan işçiler ve daha yüksek ücretler, daha iyi çalışma koÅŸulları, greve gitme hakkı vb. talep edilmesi gibi sorunlu ÅŸeyler yaratmak zorundadır (aslında bu olgu, “geliÅŸmekte olan” ülkeler merkezli olan ÅŸirketlerin daha itaatkar emek bulmak için daha az “geliÅŸmiÅŸ” olanlara yönelmesinden gözlenmektedir).
Bu, tabii ki devletin mülkiyetin koruyucusu, ve küreselleÅŸmenin sebep olduÄŸu eÅŸitsizlikler, yoksullaÅŸma ve sefaletin tetiklediÄŸi herhangi bir huzursuzluk (ve tabii ki işçi sınıfı içerisindeki huzursuzluÄŸun ortaya çıkardığı umut, dayanışma ve doÄŸrudan eylem) karşısında savunucu olma rollerinin kuvvetlenmesini zorunlu kılar. Bu yüzden, hem Britanya’da hem de ABD’de neo-liberal mutabakatının ortaya çıkışı polis sayısında, polisin gücünde, emek ile radikal hareketlere karşı yönelen yasalarda bir artışa tanıklık etmiÅŸtir. Malatesta’nın belirttiÄŸi üzere:

Liberalizm teoride bir çeÅŸit sosyalizmsiz anarÅŸidir, ve bu nedenle basitçe bir yalandır, çünkü eÅŸitlik olmaksızın özgürlük mümkün deÄŸildir; ve gerçek anarÅŸi dayanışma olmaksızın, sosyalizm olmaksızın var olamaz. EleÅŸtirel liberaller onu bazı iÅŸlevlerinden arındırmayı isteyerek hükümeti hedef alırlar ve kapitalistleri kendi saflarında mücadaleye çağırırlar, ancak onlar devletin özü olan baskıcı iÅŸlevlerine saldıramazlar: çünkü jandarma olmaksızın mülk sahipliÄŸi yaÅŸayamaz, aslında serbest rekabet daha fazla ihtilaf ve eÅŸitsizliÄŸe sebep olacağı için hükümetin baskı güçleri mecburen artmalıdır.” (Anarchy, s. 46)

Böyleyken, (pek çok küreselleÅŸme karşıtı hareketin yaptığı gibi) piyasa ile devleti karşı karşıya koymak bir hata olacaktır. Devlet ve sermaye birbirine rakip deÄŸildir –aslında durum bunun tam tersidir. Aynen her devletin azınlık yönetimini savunmak için varolması gibi, modern devlet de kapitalist yönetimi korumak için varolur; ve vergilendirecek yeterince güçlü bir ekonomiye sahip olarak kazançlarını saÄŸlama almak, sermayeyi cezbetmek, ve onu hudutları içerisinde tutmak her ulus devlet açısından hayatidir. KüreselleÅŸme, temel amacı ekonomik açıdan hakim olanları mutlu kılmak olan devlet güdümlü bir inisiyatiftir. KüreselleÅŸme tarafından “zayıflatılan” devletler bu süreçten bazı protestocular kadar dehÅŸete düşmemektedir; bu bizim bir an durup düşünmemizi gerektirir. Devletler küreselleÅŸme sürecinin suç ortaklarıdırlar –küreselleÅŸmeyi tercih eden ve ondan faydalanan yönetici seçkinleri temsil ettiÄŸi düşünülürse bu hiç de ÅŸaşırtıcı deÄŸildir.
Dahası, GATT ile birlikte “küresel pazar”ın güç kazanmasıyla, ÅŸirketler çıkarlarına en iyi uyacak olan “serbest” piyasanın yaratılması için hala siyasetçilerin hareket etmesine gereksinim duymaktadır. Bu nedenle ÅŸirket seçkinleri, güçlü devletleri destekleyerek pazarlık güçlerini arttırabilir ve kendi hayal ettikleri gibi bir “Yeni Dünya Düzeni”nin ÅŸekillendirilmesine yardımcı olabilirler.
Hükümetler Malatesta’nın ifade ettiÄŸi gibi mülk sahiplerinin jandarması olabilirler, ancak çokulusluların aksine tebaları tarafından etki edilebilirler. NAFTA bu etkiyi daha da azaltmak üzere tasarlanmıştır. Hükümet politikalarındaki deÄŸiÅŸiklikler iÅŸaleminin deÄŸiÅŸen ihtiyaçlarını yansıtır –çalışan nüfusun ve onun kuvvetinin korkusuyla düzenlenmiÅŸ haliyle tabii ki. Bu küreselleÅŸmeyi –bir emek gücünü diÄŸerine karşı oynamak suretiyle sermayenin emek karşısındaki kuvvetini arttırma gereÄŸi– ve bizim bir sonraki adımımızı –yani işçi sınıfının direniÅŸini kuvvetlendirmek ve küreselleÅŸtirmek– açıklar. Ancak küreselleÅŸmenin maliyetinin –grevler, protestolar, boykotlar, iÅŸgallerr vb.– potansiyel karlarından daha büyük olduÄŸunun gösterilmesi, iÅŸaleminin ondan uzaklaÅŸmasını saÄŸlayacaktır. Ancak uluslararası işçi sınıfının doÄŸrudan eylemi ve dayanışması sonuç verecektir. Bu olana deÄŸin, hükümetlerin küreselleÅŸme sürecinde iÅŸbirliÄŸi yaptığını göreceÄŸiz.
Özetle, küreselleşme kapitalizmin kendisi değiştikçe emperyalizmin de değiştiğini gösterecektir. Özel sermayenin çıkarlarının hala mülksüzleştirilenler karşısında savunulması gerektiği için emperyalizme olan ihtiyaç devam edecektir. Tek değişen şey emperyalist ulusların hükümetlerinin sermayeye karşı daha fazla ve kendi nüfuslarına karşı ise daha az sorumlu hale gelmesidir.

Çeviri: Anarşist Bakış
Kaynak: “D.5 – What causes Imperialism?”, AnarÅŸist Sıkça Sorulan Sorular.
www.khAos.info