Küreselleşme emperyalizmin sonu mudur?

D.05.3 KÜRESELLEŞME EMPERYALİZMİN SONU MU DEMEKTİR?

Hayır. Çokuluslu şirketlerin büyüklüğünün sermayenin hareketliliğiyle birlikte arttığı doğru olmakla beraber, ulus-devletlerin şirket çıkarlarına hizmet etmesi gereği hala var olmaktadır. Sermayenin artan hareketliliği –yani bir ülkeden başka bir ülkeye hareket edebilmesinin ve orada yatırım yapabilmesinin kolaylaşması– ve uluslararası para piyasalarının büyümesi ile birlikte, gelişmekte olan devletlerde “serbest piyasa” olarak adlandırılabilecek bir şeye tanık olduk. Şirketler başka bir yere gitmekle korkutarak, hükümetlerin onlara söyleneni yapmasını sağlarlar (ki daha fazla kara yol açacak olduktan sonra zaten bunları yapacaklardır).
Bu nedenle, Howard Zinn’in vurguladığı üzere, “küreselleşmenin aslında olduğunun ve ‘’ terimini kullanmanın insanların … hakkında çok çoşkulu olan Dünya Bankası ve gazeteciler gibi düşünmesine neden olduğu için dezavantajlı olduğunun belirtilmesi çok önemlidir. Onlar, Amerikan ekonomik ve şirketler gücünün tüm dünya üzerine yayılmasından aldıkları zevki sınırlayamamktalar … bu balona bir yumruk indirmek ve ‘Bu emperyalizmdir’ demek gayet iyi olur.” (Bush Drives us into Bakunin’s Arms)
, daha önce gelen biçimleri gibi, tarihi bilinmedikçe anlaşılamaz. Bugünkü büyüyen uluslararası ticaret, yatırım ve finans piyasaları 60′ların sonları ile 70′lerin başlarında ortaya çıkmıştır. Yeniden inşa edilen Avrupa ile Japonya’dan kaynaklanan artan rekabet ABD hakimiyetine meydan okuyordu; bu, yerküre üzerinde artan işçi sınıfı mücadelesiyle birleşerek kapitalistleri gerilim içinde bıraktı. Fabrika ve büro yaşamından memnuniyetsizlik, kapitalizmin sağlayabileceğinden daha fazlasını talep eden diğer toplumsal hareketlerle (kadın hareketi, ırkçılık karşıtı mücadeleler, savaş karşıtı hareketler vb. gibi) biraraya geldi. 1968′de Fransa’daki yakın devrim, yerkürede gerçekleşmiş olan mücadelelerin en ünlüsüdür.
Yönetici sınıf açısından, devamlı artan ücret talepleri, grevler, iş durdurmalar, boykotlar, oturma eylemleri, protestolar ve diğer mücadelelerle sıkışan karlar ve otorite, bir çözüm bulunması ve işçi sınıfının disipline edilmesi (ve karların tekrar geri kazanılması) gerektiği anlamına geliyordu. Çözümün bir parçası “kaçmak” ve sermayenin “gelişmekte olan” dünyanın belirli alanlarına kaydırmaktı. Bu küreselleşmeye olan eğilimi arttırdı. Bir başka çözüm, Parasalcılığa ve sıkı para (yani kredi) politikalarına sarılmaktır. Bu, Birleşik Krallık ve ABD’deki işçi sınıfı direnişinin belini kıran 1980′lerin başlarındaki durgunluğu derinleştirmeye yardım eden bir faiz yükselmesine neden oldu. Yüksek işsizlik ayaklanan işçi sınıfının disipline edilmesine yardımcı oldu, ve sermayenin bu yeni hareketliliği “kötü sınai sicili” (yani işçilerin itaatkar ücretli köleler olmaması) olan uluslara karşı fiili bir “yatırım grevi” olacağı anlamına gelir.
Üstelik, herhangi bir ekonomik krizde olduğu gibi, daha zayıf firmalar battığı ve diğerleri yaşamak için birleştiği için piyasadaki “tekel derecesi” (yani büyük firmaların hakimiyet [derecesi]) de arttı. Bu, kapitalizmde daima varolan yoğunlaşma ve merkezileşme eğilimlerini arttırdı, böylece de yaşayabilen firmaların büyüklüğü ve konumu, faaliyet gösterebilmeleri daha geniş ve daha büyük piyasalar gerektirdiği için küresel faaliyetlere karşı fazladan bir güven yarattı.
Uluslararası olarak, başka bir kriz de küreselleşmenin gelişmesinde rol oynadı. Bu, 1970′lerin sonlarında ve 1980′lerin başlarındaki Borç Krizi idi. Birçok ülke açısından, Borç batılı güçlerin onlara ekonomilerini nasıl örgütlemeleri gerektiğini dayatmalarında merkezi bir rol oynamaktadır. Borç krizi, batılı güçlerin “üçüncü dünya”ya “serbest ticaret”i dayatmasında ideal bir piston olmuştur. Bu, üçüncü dünya ülkeleri borçlarını ödeyemedikleri zaman, gelirlerindeki düşüşle ve faiz oranlarındaki artışla olmuştur (genellikle bu ülkelerin seçkinlerine rüşvet olarak verilen ve bu ülkelerdeki çalışan insanları –ki ironik bir şekilde bunları geri ödemek zorunda olanları!– bastırmak için kullanılan borçlar).
Bundan önce, Kısım D.5.1‘de belirtildiği üzere, birçok ülke “ithal ikame” politikasını takip etmişti. Bu, ulusötesi şirketlere hem pazarlarda hem de ucuz hammaddelerde engel olabilecek yeni rekabetçiler yaratma eğilimindedir. Batılı hükümetler, askeri güç yerine, İMF ve Dünya Bankası’nı (DB) gönderdiler. Durgunluk ve artan borç geri ödemeleri karşısında “gelişmekte olan” ülkelerin borçlanma ihtiyacı, İMF-tasarımlı ekonomik reform programlarını kabul etmekten başka bir şans bırakmıyordu. Eğer reddecek olsalardı, yalnızca İMF fonlarından değil, aynı zamanda DB kredilerinden de mahrum kalacaklardı. Özel bankalar ve kredi kurumları da keza, –hem kredilere destek olma hem de borçluları geri ödeme yapmaya zorlama yetkisine sahip olan tek organ olan– İMF örtüsü altında borç verdikleri için geri çekileceklerdi.
Bu politikalar kemer sıkma programlarının başlatılması, dolayısıyla da kamu harcamalarının kesilmesi, ücretlerin dondurulması, kredilerin sınırlanması, yabancı çokuluslu şirketlerin [ülke] varlıklarını kelepir fiyatına satın almasına müsade edilmesi, ve sermayenin ülke içerisine ve dışarısına akışını liberalleştirme anlamına geliyordu. Hiç de şaşırtıcı olmamak üzere, sonuç çalışan nüfus açısından felaketti; ancak borçlar geri ödenmiş ve hem yerel hem de uluslararası seçkinler bundan oldukça faydalanmışlardı.
Böylece bu süreçte ekonomik etkenler anahtar rol üstlenmişlerdi. Dahası, şirketlerin büyüklüğü onların çokuluslu bir düzeyin ötesinde çalışmaları gerektiğini (ve yerel endüstriyi yutabilecekleri) anlamına geliyordu. Küresel pazar küresel firmaya ihtiyaç duyar (ve bunun tam tersi de doğrudur). Bu şirketler, küresel düzeyde faaliyet göstermek suretiyle işçileri bastırarak işalemi için uygun bir iklim sağlayacak uluslarda yatırım yapabilirlerdi. Böylece, Batı’daki işçiler baskı ve güçlüklerle karşılaşırken, “gelişmekte olan” dünyadaki işçi sınıfının kaderi buna göre fazlasıyla kötüydü.
Yani , aynen kendisini önceleyen biçimler gibi, hem ekonomik kuvvetlere hem de sınıf mücadelesine karşı bir yanıttı. Dahası, daha önce gelen biçimler gibi, birkaç gelişmiş ulustaki şirketlerin ekonomik gücüne ve bu şirketlerin ana üssü olan devletlerin siyasi gücüne dayanmaktadır.
İyi veya kötü; kapitalizmin bugünkü aşamasını betimlemek için kullanılan en yeni kod haline gelmiştir, ve bu nedenle burada bunu kullanmalıyız. Bu kullanımın her şeye rağmen iki yan etkisi vardır. Birincisi bu, ulusötesi şirketlerin artan büyüklüğüne ve gücüne, bunların küresel yönetişim yapıları ve ulus devlet üzerindeki etkilerine dikkat çekmektedir. İkincisi bu, anarşistlerin ve diğer protestocuların, çeşitliliğe saygı gösteren ve kara değil insanların ihtiyaçlarına dayanan, aşağıdan bir ve uluslararası dayanışma meselesini ortaya getirmelerine olanak tanır.
Her şeyden öte, Rebecca DeWitt’in vurguladığı üzere, anarşizm ve DTÖ [Dünya Ticaret Örgütü] “gayet uygun rakiplerdirler ve bu kavgadan faydalanmaktadır. DTÖ pratik olarak savaşılması gereken bir otoriter iktidar yapısıdır tamamen. İnsanlar Seattle’a gelmişlerdi, çünkü gizli bir resmi görevliler organına kendileri haricindeki hiç kimseye karşı hesap verebilir olmayan politikalar yapması izninin verilmesinin yanlış olduğunu biliyorlardı. Seçilmemiş bir organ olan DTÖ herhangi bir hükümetten daha güçlü olmaya çalışmaktadır … Anarşizme göre, küresel kapitalizmin odağı bundan daha ideal bir şey olamazdı.” (”An Anarchist Response to Seattle“, s. 5-12, Social Anarchism, sayı 29, s. 6)
Ulusötesi şirketler belki de bu sürecinin en iyi bilinen temsilcileriyken, modern kapitalizmin gücü ve hareketliliği şu rakamlardan izlenebilir. 1986′dan 1990′a kadar, yabancı döviz işlemleri günlük 300 milyar $’dan 700 milyar $’a yükselmişti, ve 1994′de 1.3 trilyon $’a yükseleceği tahmin edilmektedir. Dünya Bankası, uluslararası finansal kurumların toplam kaynaklarını 14 trilyon $ olarak tahmin etmektedir. Bu rakamlara bir anlam kazandırmak amacıyla, Basel-merkezli Uluslararası Tediye Bankası [Bank of International Settlement] Nisan 1992′de yabancı döviz piyasasındaki toplam günlük cironun yaklaşık olarak 900 milyar $ olduğunu tahmin ediyordu –yıllık temelde OECD grubu ülkelerin Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’sının 13 katına eşittir (Financial Times, 23.09.1993). Britanya’da, Londra Yabancı Döviz Piyasalarında günlük 200-300 milyar $ dönmektedir. Bu, iki-üç gün içerisinde Birleşik Krallık’ın yıllık Gayri Safi Milli Hasıla’sına eşit olan bir miktardır. Bu miktarların 1990′ların başlarından bu yana daha da yüksek düzeylere ulaştığını söylemeye gerek bile yok –günlük döviz işlemleri 1980′deki 80 milyar $’dan 1995′de 1.26 milyar $’a çıkmıştır. Dünya ticaretine oranla, yabancı dövizdeki ticaretin oranı 10:1′den 70:1′e yükselmiştir (Mark Weisbrot, Globalisation for Whom?).
Financial Times‘ın İMF ile ilgili ekinde “Akıllı hükümetler küreselleşmenin meydan okumasına karşı tek zekice yanıtın ekonomilerini daha kabul edilebilir kılmak olduğunu fark ederler” demesine şaşmamak gerek (Op. Cit.) Halkları açısından değil de işalemi açısından daha kabul edilebilir olmak. Chomsky’nin ifade ettiği üzere, “serbest sermaye hareketi, irrasyonel olduğunu düşündüğü hükümet politikaları üzerinde veto yetkisi kullanabilecek, küresel sermayenin ‘gerçek parlamentosu’ olarak adlandırılır. Bunun anlamı işçi hakları, veya eğitim programları, veya sağlık, veya ekonomiyi canlandırmaya yönelik çabalar, yani aslında karlara değil insanlara yardımcı olabilecek (bu nedenle teknik anlamda irrasyonel olan) her şeydir.” (Rogue States, s. 212-3)
Bunun anlamı, küreselleşmede, devletlerin yatırımcılar ve ulusötesi şirketler için en iyi teklifi yapmak için birbirleriyle yarışacağıdır –vergi indirimleri, sendikaların göçertilmesi, kirlilik kontrollerinin olmaması vesaire. Ülkelerin sıradan insanları üzerindeki etkileri gelecekteki faydalar adına gözardı edilecektir (öldüğünüzde gökyüzünde elde edeceğiniz pasta gibi değil de, daha ziyade –eğer iyiyseniz ve size söylenenleri yapıyorsanız– belki gelecekteki bir pasta). Örneğin, böylesi bir “kabul edilebilir” işalemi ortamı “piyasa güçlerinin rekabet adına işçileri haklarından yoksun bıraktığı“, ve ortalama gelirden daha düşük gelire sahip insanların nüfus içindeki oranının 1979′daki % 9′dan 1993′te % 25′e çıktığı Britanya’da oluşturulmuştu (Scotland on Sunday, 09.01.1995). Nüfusun daha yoksul yarısı tarafından sahiplenilen ulusal refah üçte birden dörtte bire düşmüştü. Ancak bekleneceği üzere, kamunun vergi gelirlerinin askeri Keynezyenizm, özelleştirme ve Araştırma & Geliştirme’nin finansmanı ile bir azınlığı zengin etmek üzere kullanılmasıyla, zenginler için olan refah devleti sayesinde milyonerlerin sayısı artmıştı. Her din gibi, serbest-piyasa ideolojisi de yukarıdakilerin ikiyüzlülüğünün ve aşağıdaki çoğunluğun fedakarlığının damgasını taşımaktadır.
Ayrıca, sermayenin küreselleşmesi bir kuvvetin bir diğerine karşı kullanılmasını da mümkün kılar. Örneğin, General Motors ABD ve Kanada’daki iki düzine fabrikasını kapatmayı planlamaktadır, ancak Meksika’daki en büyük işveren haline gelmiştir. Neden? Çünkü ekonomik mucize ücretleri tepetaklak aşağı düşürmüştür. Meksika’da emeğin kişisel gelirdeki payı “1970′lerin ortasındaki yüzde 36 [değerinden] 1992′de yüzde 23′e düşmüştür.” Başka bir yerde ise, eski Doğu Almanya’da General Motors 690 milyon $’lık bir montaj fabrikası açmıştır. Neden? Çünkü, işçiler, % 40 bir ücretle ve daha az sosyal faydayla (Financial Times‘ın ifadesiyle) “Batı Almanya’daki şımartılmış meslekdaşlarından daha uzun süre çalışmaya” razıdırlar. (Noam Chomsky, World Orders, Old and New, s. 160)
Bu hareketlilik sınıf savaşında kullanışlı bir araçtır. “NAFTA’nın grevlerin kırılmasında önemli bir etkisi olmuştur. Örneğin, sendikaların örgütlenme çabalarının yarısı işverenlerin üretimi dışarıya kaydırma tehdidiyle kesintiye uğramıştır. … Bu tehdit boş bir tehdit değildir. Bu tür örgütlenmeler başarılı olduğunda, işverenler NAFTA öncesine göre üç katı bir oranla (yaklaşık yüzde 15) fabrikayı tamamen veya kısmen kapatmaktadırlar. Fabrika-kapatma tehditleri hareketli sanayilerde (örn. inşaatcılığa karşın imalatta) neredeyse iki kat yüksektir.” (Rogue States, s. 139-40) Bu süreç hiç de ABD’ye özgü değildir, ve tüm dünyada gerçekleşmektedir (bizzat “gelişmekte olan” dünya da dahil olmak üzere). Bu süreç işverenlerin pazarlık gücünü arttırmış, (üretkenlik artarken) ücretlerin düşük tutulmasına yardımcı olmuştur. ABD’de, bir önceki iş çevirimi (1989) ile 1998 arasında şirket karlarına giden milli gelir payı yüzde 3.2 artmıştır. Bu, ekonomi pastasında önemli bir yeniden bölüşüme işaret etmektedir. (Mark Weisbrot, Op. Cit.) Bu nedenle, uluslararası işçi örgütü ve dayanışması gereklidir (anarşistlerin Bakunin’den bu yanadır savundukları gibi).
Yani, NAFTA ve yakın zamanda rafa kaldırılan (ama kesinlikle unutulmamış olan) Çoktaraflı Yatırım Anlaşması (ÇYA) (Multilateral Agreement on Investment, MAI) gibi anlaşmalar, ulus-devletlerin hükümetlerini epeyce zayıflatmıştır –ancak yalnızca tek bir alanda, [yani] işaleminin düzenlenmesinde. Bu tür anlaşmalar hükümetlerin sermaye kaçışına engel olma, döviz ticaretini sınırlandırma yeteneklerini kısıtlamakta, çevre ve çalışma yasalarını ortadan kaldırmakta, karların geri yurtdışına çıkarılmasını kolaylaştırmakta , karların akışını engelleyecek ve şirketlerin gücünü azaltacak herhangi bir şeyi zorlaştırmaktadır. Aslında, NAFTA’yla birlikte şirketler, eğer hükümetin piyasada kendi özgürlüklerine engel olduğunu düşünürlerse, hükümetlere dava da açabilmektedirler. Böyleyken, bu gibi anlaşmalar şirketlerin gücünün artmasını temsil eder ve devletlerin (genel kamunun değil) yalnızca şirketlerin işine geldiğinde müdahale etmesini sağlar.
Şirketlerin hükümetleri dava edebilmesi NAFTA’nın 11′inci bölümünde kutsallaştırıldı. Meksika devletinin küçük bir şehri olan San Luis Potosi’de, tehlikeli atıkların ticari tedarikçisi olan bir Kaliforniya şirketi –Metalclad– şehrin yakınlarındaki bir çöp alanını satın almıştı. Boşaltım alanını genişletmeyi ve burayı zehirli atık malzemeleri boşaltmak için kullanmayı önermişti. Çöp alanının yakınında oturan insanlar bunu protesto etmişlerdi. Devletin kendisine verdiği yetkiyi kullanan belediye, alanı yeniden parsellere ayırmış ve Metalclad’in arazilerini genişletmesini yasaklamıştı. Metalclad, NAFTA’nın 11′inci bölümüne dayanarak, San Luis Potosi halkının haksız davranışı nedeniyle kar marjlarında ve bilançosunda oluşan zarardan ötürü Meksika hükümetine dava açmıştı. Washington’da toplanan ticaret heyeti şirkete hak vermişti. Kanada’da, Ethyl şirketi, hükümet benzin katkı maddesini sağlığa zararlı olduğu için yasaklandığında dava açmıştı. Hükümet, bir şirketin ulusun Parlamento’sunu geçersiz kıldığını kamusal olarak seyredilmesini engellemek için olayı “mahkeme dışı” yoldan çözüme bağlamıştı.
NAFTA ve diğer Serbest Ticaret anlaşmaları şirketler için, ve şirketler yönetimi için tasarlanmıştır. Bölüm 11, Kanada halkı veya San Luis Potosi halkı için değil, kapitalist seçkinler için daha iyi bir dünya yaratmak amacıyla NAFTA tarafından kutsallaştırılmıştır.
Bu, ABD veya diğer emperyalist ulusların, –”demokrasi krizi”nin (halk ayaklanmalarını ve genel halkın politize olmasını nitelendirmek için Üçlü Komisyon’un kullandığı bir tabir) mizacına bağlı olarak– ya müşteri rejimlere dolaylı askeri yardımlar yapılması yoluyla veya açık işgal yoluyla, “gelişmekte olan” uluslara daha da fazla müdahale etmesini “meşrulaştıracak”, emperyalist bir durumdur.
Ancak, özel kesimin sermayesini korumak için kuvvet daima gereklidir. Küreselleşmiş bir kapitalist şirket bile bir savunucuya ihtiyaç duyar. Yine de, “{u}luslararası düzeyde, hedef ülkelerin ‘yatırımlar için güvenli’ olduklarını (özgürlük ve demokrasiyi amaçlayan hareketler olmaması), borçlarını geri ödeyeceklerini, sözleşmelere bağlı kalacaklarını, ve uluslararası yasalara saygılı olacaklarını güvenceye almak için, ABD şirketlerinin hükümete ihtiyacı vardır.” (Henry Rosemont, Jr., Op. Cit., s. 18)
Bu nedenle, vergiler yoluyla kendi yurttaşlarının silahlı kuvvetlerin masraflarını karşılamaya şantaj yoluyla zorlayan, en iyi koruma sağlayan devletler arasında seçim yapmak şirketler açısından anlamlıdır. Öngülebilir bir gelecekte, Amerika küresel bir polis-kiralama seçeneği olarak gözükmektedir. Yerel düzeyde, sermaye talep ettiklerini sunan ve istemediklerini ise cezalandıran hükümetlerin olduğu ülkelere gidecektir. Bundan ötürü, emperyalizmi sona erdirmek bir yana, onu sürdürecektir; ancak büyük bir farkla: emperyalist ülkelerdeki yurttaşlar her zaman olduğu gibi maliyetleri üstlenirken, emperyalizmden öncekine göre daha az fayda elde edeceklerdir.
Yani, küresel sermayenin karşısında hükümetlerin güçsüz olduğu iddialarına karşın, devletin gücünün bir alanda müthiş arttığını asla unutmamalıyız –kendi yurttaşlarına karşı olan devlet baskısı [alanında]. Sermaye ne kadar hareketli olursa olsun, hala artı değer üretmesi için somut bir biçim alması gerekmektedir. Ücretli köleler olmaksızın, sermaye yaşayamaz. Böyleyken, kendi çelişkilerinden sürekli olarak kaçamaz –nereye giderse gitsin, itaat etmeme eğiliminde olan işçiler ve daha yüksek ücretler, daha iyi çalışma koşulları, greve gitme hakkı vb. talep edilmesi gibi sorunlu şeyler yaratmak zorundadır (aslında bu olgu, “gelişmekte olan” ülkeler merkezli olan şirketlerin daha itaatkar emek bulmak için daha az “gelişmiş” olanlara yönelmesinden gözlenmektedir).
Bu, tabii ki devletin mülkiyetin koruyucusu, ve küreselleşmenin sebep olduğu eşitsizlikler, yoksullaşma ve sefaletin tetiklediği herhangi bir huzursuzluk (ve tabii ki işçi sınıfı içerisindeki huzursuzluğun ortaya çıkardığı umut, dayanışma ve doğrudan eylem) karşısında savunucu olma rollerinin kuvvetlenmesini zorunlu kılar. Bu yüzden, hem Britanya’da hem de ABD’de neo-liberal mutabakatının ortaya çıkışı polis sayısında, polisin gücünde, emek ile radikal hareketlere karşı yönelen yasalarda bir artışa tanıklık etmiştir. Malatesta’nın belirttiği üzere:

Liberalizm teoride bir çeşit sosyalizmsiz anarşidir, ve bu nedenle basitçe bir yalandır, çünkü eşitlik olmaksızın özgürlük mümkün değildir; ve gerçek dayanışma olmaksızın, sosyalizm olmaksızın var olamaz. Eleştirel liberaller onu bazı işlevlerinden arındırmayı isteyerek hükümeti hedef alırlar ve kapitalistleri kendi saflarında mücadaleye çağırırlar, ancak onlar devletin özü olan baskıcı işlevlerine saldıramazlar: çünkü jandarma olmaksızın mülk sahipliği yaşayamaz, aslında serbest rekabet daha fazla ihtilaf ve eşitsizliğe sebep olacağı için hükümetin baskı güçleri mecburen artmalıdır.” (Anarchy, s. 46)

Böyleyken, (pek çok karşıtı hareketin yaptığı gibi) piyasa ile devleti karşı karşıya koymak bir hata olacaktır. Devlet ve sermaye birbirine rakip değildir –aslında durum bunun tam tersidir. Aynen her devletin azınlık yönetimini savunmak için varolması gibi, modern devlet de kapitalist yönetimi korumak için varolur; ve vergilendirecek yeterince güçlü bir ekonomiye sahip olarak kazançlarını sağlama almak, sermayeyi cezbetmek, ve onu hudutları içerisinde tutmak her ulus devlet açısından hayatidir. , temel amacı ekonomik açıdan hakim olanları mutlu kılmak olan devlet güdümlü bir inisiyatiftir. tarafından “zayıflatılan” devletler bu süreçten bazı protestocular kadar dehşete düşmemektedir; bu bizim bir an durup düşünmemizi gerektirir. Devletler sürecinin suç ortaklarıdırlar –küreselleşmeyi tercih eden ve ondan faydalanan yönetici seçkinleri temsil ettiği düşünülürse bu hiç de şaşırtıcı değildir.
Dahası, GATT ile birlikte “küresel pazar”ın güç kazanmasıyla, şirketler çıkarlarına en iyi uyacak olan “serbest” piyasanın yaratılması için hala siyasetçilerin hareket etmesine gereksinim duymaktadır. Bu nedenle şirket seçkinleri, güçlü devletleri destekleyerek pazarlık güçlerini arttırabilir ve kendi hayal ettikleri gibi bir “Yeni Dünya Düzeni”nin şekillendirilmesine yardımcı olabilirler.
Hükümetler Malatesta’nın ifade ettiği gibi mülk sahiplerinin jandarması olabilirler, ancak çokulusluların aksine tebaları tarafından etki edilebilirler. NAFTA bu etkiyi daha da azaltmak üzere tasarlanmıştır. Hükümet politikalarındaki değişiklikler işaleminin değişen ihtiyaçlarını yansıtır –çalışan nüfusun ve onun kuvvetinin korkusuyla düzenlenmiş haliyle tabii ki. Bu küreselleşmeyi –bir emek gücünü diğerine karşı oynamak suretiyle sermayenin emek karşısındaki kuvvetini arttırma gereği– ve bizim bir sonraki adımımızı –yani işçi sınıfının direnişini kuvvetlendirmek ve küreselleştirmek– açıklar. Ancak küreselleşmenin maliyetinin –grevler, protestolar, boykotlar, işgallerr vb.– potansiyel karlarından daha büyük olduğunun gösterilmesi, işaleminin ondan uzaklaşmasını sağlayacaktır. Ancak uluslararası işçi sınıfının doğrudan eylemi ve dayanışması sonuç verecektir. Bu olana değin, hükümetlerin sürecinde işbirliği yaptığını göreceğiz.
Özetle, kapitalizmin kendisi değiştikçe emperyalizmin de değiştiğini gösterecektir. Özel sermayenin çıkarlarının hala mülksüzleştirilenler karşısında savunulması gerektiği için emperyalizme olan ihtiyaç devam edecektir. Tek değişen şey emperyalist ulusların hükümetlerinin sermayeye karşı daha fazla ve kendi nüfuslarına karşı ise daha az sorumlu hale gelmesidir.

Çeviri: Anarşist Bakış
Kaynak: “D.5 – What causes Imperialism?”, Anarşist Sıkça Sorulan Sorular.
www.khAos.info


Etiketler: , , ,
Bunu alan bunu da aldı:

Yorum yapılmamış »

Henüz yorum yapılmamış.

Bu yazıya yapılan yorumlar için RSS beslemeleri. Geri İzleme URL'si.

Yorum yapın