D.05.1 EMPERYALİZM ZAMAN İÇERİSİNDE NASIL DEĞİŞTİ?

Emperyalizmin gelişimi, kapitalist ekonominin genel dinamik ve eğilimlerinden izole edilemez. Bu nedenle, benzerlikler bulunmakla beraber, emperyalist-kapitalizm ile emperyalizmin pre-kapitalist biçimleri aynı değildir. Böyleyken bu, kapitalizmden bir sapma olarak değil, onun ileri bir aşaması olarak değerlendirilmelidir. Bu türden bir emperyalizme 19uncu yüzyılın sonlarında ve 20nci yüzyılın başlarında bazı ülkeler, özellikle Batı Avrupalılar ulaşılmıştı. O tarihten beridir ekonomik ve siyasi gelişmeler oldukça, bu da değişme ve gelişme göstermiştir, ancak aynı temel ilkelere dayanmaktadır.
Ancak, emperyalizmin içerisinde sahip olduğu yeri, nasıl değiştiğini ve ne işlevler yerine getirdiğini tam olarak anlamak için kapitalizmin tarihini anlatmak faydalı olacaktır.
Emperyalizmin ekonomiyi yönetenler açısından önemli ekonomik avantajları bulunur. İşalemi sınıfının gereksinimleri deÄŸiÅŸtikçe, emperyalizmin aldığı biçimler de deÄŸiÅŸir. Üç temel aÅŸama tanımlayabiliriz: klasik emperyalizm (yani fetihler), dolaylı (ekonomik) emperyalizm, ve küreselleÅŸme. Bu bölümde ilk ikisini ve Kısım D.5.3‘de de küreselleÅŸmeyi ele alacağız. Ancak, son yıllardaki tüm konuÅŸmalara karşın kapitalizmin her zaman uluslararası bir sistem olduÄŸunun, emperyalizmin deÄŸiÅŸen biçimlerinin bu uluslararası mizacı yansıttığının ve emperyalizmdeki deÄŸiÅŸikliklerin bizzat kapitalizm içerisindeki deÄŸiÅŸikliklere bir yanıt olduÄŸunun akılda tutulması önemlidir.
Kapitalizm daima geniÅŸleyici olmuÅŸtur. Son kısımda belirttiÄŸimiz üzere, “rekabet et veya öl”e dayandığı için –ki bu “büyü veya öl” haline gelir– ÅŸaşırtıcı deÄŸildir. ÖrneÄŸin merkantilizmde, devlet yardımı evdeki elitlerin yararına ve kapitalist sanayinin geliÅŸtirilmesi adına uluslararası ticareti çarpıtırken, “serbest” piyasa ulus devletin içerisinde millileÅŸtirilmiÅŸti. Bu, merkezi devletin (ve onun silah kudretinin), malların, sermayenin ve en nihayetinde de emeÄŸin serbestçe akışını engelleyen “dahili” [içsel] engel ve gümrüklerin yıkılması için kullanılması anlamına gelir. Bunu vurgulamamız gerekli, çünkü devlet kapitalizmin geliÅŸimi ve korunmasında daima anahtar bir rol oynaya gelmiÅŸtir. Devletin önce yavru [infant, henüz geliÅŸme aÅŸamasında olan] kapitalist imalatı korumak için; ikincisi, “serbest” (yani toplumun gelenek ve müdehalelerinden özgür) bir piyasa yaratmak için kullanıldığı unutulmamalıdır. Bilhassa bu ikinci (”dahili”) rol emperyalizm aracılığıyla “dışsal olarak” tekrarlanmıştır. Yönetici sınıfların devlet eliyle ülke içerisinde gerçekleÅŸtirdikleri bu “dahili” emperyalizmin, işçi sınıfına karşı aşırı ÅŸiddet [uygulanmasıyla] gerçekleÅŸtirildiÄŸini söylemeye dahi gerek yoktur (keza bakınız Kısım F.8).
Böylece, devlet müdehalesi, dış rekabete karşı ve yakın zamanda mülksüzleştirilmiş işçi sınıfına karşı devleti koruyarak, onun evdeki hakim konumunu yaratmak ve sürdürmek için kullanılmıştı. Feodal ekonomiden kapitalist ekonomiye doğru bu geçiş, artan merkezileşmesi ticari sermayenin büyüyen kuvveti ve büyüklüğü ile paralel giden devlet yetkililerinin aktif desteğinden yararlandı. Yine uluslararası ticareti korumak, sömürgeler fethedetmek ve dünya piyasalarını denetlemek amacıyla savaşmak için güçlü bir devlete gereksinimi vardı. Kapitalist ticaret ve sanayinin aktif bir şekilde filizlenmesi, desteklenmesi ve geliştirilmesi amacıyla mutlakiyetçi devlet kullanıldı.
İlk sanayileşen ulus Britanya idi. Merkantilizm altında sınai temelini oluşturduktan ve çeşitli savaşlarla rakiplerini ezdikten sonra, uluslararası piyasaya hakim olacak ideal konuma erişmişti. Dünya piyasasındaki yegane kapitalist/sanayileşmiş ulus olma konumu diğer uluslardan kaynaklanacak rekabetten endişelenmemesini sağladığı için, serbest ticareti kucakladı. Eşit olmayan ticari taraflar arasındaki herhangi bir değişim güçlü tarafın faydasına olacaktır. Böylece Britanya, serbest ticaret yoluyla dünya piyasasında hakimiyet elde edebildi. Bunun anlamı sermayeden ziyade malların ihraç edildiğiydi.
Ucuz, yığınsal üretilmiÅŸ malların akınına uÄŸrayan Avrupa ve Amerika’daki mevcut sanayi çökme tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Ekonomist Nicholas Kaldor’un belirttiÄŸi üzere, “ucuz, fabrika-mamülü İngiliz mallarının gelmesi hem (daha sonraları korumacılıkla yaratılan büyük ölçekli sanayileÅŸmeyle dengelenen) Avrupa ülkelerinde hem de (dengeleyici hiçbir ÅŸeyin olmadığı) Hindistan ve Çin’de küçük ölçekli sanayinin (zanaatkarlığın) üretim ve istihdamında kayba yol açmıştı.” (Further Essays on Applied Economics, s. 238). Mevcut sınai temel ezildi, sanayileÅŸme kesintiye uÄŸradı ve iÅŸsizlik ortaya çıktı. Bu ülkelerin iki seçeneÄŸi vardı: ya kendilerini Britanya’nın hammadde temincilerine dönüştürmek, veyahut da piyasa ilkelerini ihlal ederek korumacılık yoluyla sanayileÅŸmek.
Batı Avrupa’nın birçok ulusunda (çok geçmeden ABD ve Japonya tarafından da takip edilecekti) karar basitti. Bu rekabetin karşısında, bu ülkeler Britanya’nın sanayileÅŸmesini saÄŸladığı aracı kullandılar –devlet koruması. Gümrük vergileri yükseltildi, devlet yardımı saÄŸlandı ve sanayi bu ülkeleri Britanya’nın baÅŸarılı rakipleri kılacak ÅŸekilde canlandırıldı. Bu sürece Kropotkin “ulusların ardı ardına [ardışık] geliÅŸmesi” diyordu (her ne kadar devlet yardımının bu süreç içerisindeki rolünü küçümsemiÅŸ olsa da). (Field, Factories and Workshops, s. 49) Hiçbir ulusun hammadde temincisi veya az sayıdaki metanın imalatçısı olarak kendisini sınırlamayacağını, üretimin farklı alanlarına doÄŸru kendisini çeÅŸitlendireceÄŸini söylüyordu. Hiçbir ulusal yönetici sınıfın kendisini baÅŸkalarına baÄŸlı görmek istemeyeceÄŸi açıktır ve bu nedenle sınai geliÅŸim aslidir (genel nüfusun arzularına bakılmaksızın). Bu nedenle böyle bir durumdaki bir ulus “kendisini bağımlılıktan kurtarmaya çalışır … ve ithal ettiÄŸi tüm bu malları derhal imal etmeye baÅŸlar.” (Op. Cit., s. 32)
Korumacılık neo-klasik ekonominin yasalarını ihlal edebilir, ancak sanayileÅŸmenin temelini hazırlar. Korumacılık, Kropotkin’in bahsettiÄŸi üzere “fabrikalarını geliÅŸtirmeyen, esasen ucuz emeÄŸe ve uzun çalışma saatlerine dayanan imalatçıların yüksek karlarını” güvence altına alırken, aynı zamanda bu karların sanayiyi finanse etmek ve sınai temeli hazırlamak için kullanılabileceÄŸi anlamına geliyordu. (Op. Cit, s. 41) Devlet yardımı olmaksızın, bu ülkelerin sanayileÅŸip sanayileÅŸemeyeceÄŸi şüphelidir (Kaldor’un belirttiÄŸi üzere, “ÅŸu anki bütün ‘geliÅŸmiÅŸ’ veya ’sanayileÅŸmiÅŸ’ ülkeler sanayilerini korumacı gümrük vergileri ve/veya farklı [seçici] destekler araçlarıyla ‘ithal ikamesi’ sayesinde kurmuÅŸlardır.” (Op. Cit., s. 127)
SanayileÅŸen ülke içerisinde, rakipleri bilindik rekabetle dışarda bırakma süreci devam etti. Giderek daha fazla piyasa büyük iÅŸaleminin hakimiyeti altına girdi (Kropotkin’in vurguladığı üzere, bir sanayi içerisinde yer alan daha küçük atölyeleri tamamen ortadan kaldırmaksızın, ve hatta etraflarında daha fazlasını da yaratarak). “Teknik süreci ucuzlatmak için deÄŸil de piyasaya hakim olmak amacıyla kapitalistlerin bir bütünleÅŸmesi“ni saÄŸlamanın bir aracı olması nedeniyle, çoÄŸu ileri kapitalist ulusun ulusal ekonomisine oligapol damgasını vurmuÅŸtur. (Kropotkin, Op. Cit, s. 354) Aslında, Maximoff’un vurguladığı üzere, “Emperyalizmin özgül niteliÄŸi … sermayenin birliklerde, tröstlerde ve kartellerde yoÄŸunlaÅŸması ve merkezileÅŸmesidir. {B}unun yalnızca ülkelerin ekonomik ve siyasi hayatları üzerinde deÄŸil, bütün dünyanın uluslarının yaÅŸamları üzerinde belirleyici bir etkisi vardır.” (Program of Anarcho-Syndicalism, s. 10) Modern çok-uluslu ve ulus-ötesi ÅŸirketler bu sürecin en yeni ifadeleridirler. Basitçe ifade edilecek olursa, büyük iÅŸaleminin büyüklüğü o kadar fazlaydı ki, asıl ulusal piyasaları yeterli olmadığı için ve de rakipleri karşısında daha fazla avantaj elde etmek için uluslararası olarak geniÅŸlemek zorundaydı.
Yüksek gümrük vergisi engelleri ve artan uluslararası rekabetle karşılan sanayi buna iki şekilde tepki verdi: sermaye ihracı ve sermayenin artan yoğunlaşması.
Bu ikincisi, ulusal piyasalara hakim olan yabancı rekabetçilere karşı avantaj kazanmak ve uluslararası piyasalara hakim olmak için asliydi. Böylece kapitalizmin emperyalist biçimi büyük işaleminin ve büyük finansın yükselişine tanıklık etti.
Nihai malların ihraç edilmesinin yanısıra, sermaye (yatırım, ortaklık ve finans kapital) de ihraç edildi. Sermaye ihracatı korumacılığı yenmenin (ve hatta bunun meyvalarından faydalanmanın) ve dış piyasalarda ayak basacak bir yer edinmenin asli yolu idi (”korumacı gümrük tarifeleri hiç şüphesiz ki … Alman ve İngiliz imalatçılarının Polonya ve Rusya’ya çekilmesine katkıda bulunmuÅŸtu“, Kropotkin, Op. Cit., s. 41). Ayrıca, sermayeyi yabancı topraklara yerleÅŸtirerek ucuz emek ve hammaddeye eriÅŸim imkanı saÄŸladı. Bu sürecin bir parçası olarak, “dost” piyasaların büyüklüğünü arttırmak için, ve tabii ki ucuz emek ve hammaddenin olduÄŸu alanlara kolayca sermaye ihraç edebilmek için sömürgeler ele geçirildi. Bu her iki süreç de sermayenin birikim gereksinimince harekete geçirildiler.
Ondokuzuncu yüzyılın sonlarında ortaya çıkan bu emperyalizm biçimi, giderek büyüyen iÅŸletmelerin ve sanayileÅŸmiÅŸ ülkelerin yerkürenin genelinde sömürgeler yaratmasına dayanıyordu. DoÄŸrudan fetihler gezegenin daha büyük bir kısmının kapitalist piyasaya açılması avantajına sahipti, böylece hammaddelerle emeÄŸin (ve sıklıkla da köleciliÄŸin) daha fazla ticareti ve sömürüsüne yol açıyordu. Bu, iÅŸgalci ülkenin devleti ve sanayisine yeni karlar anlamında büyük bir itki saÄŸlıyor, geliÅŸmiÅŸ kapitalist uluslarda varolan sermayedarlarla diÄŸer toplumsal asalakların sayısında artışa imkan veriyordu. Kropotkin’in o zaman vurguladığı üzere, “Britanyalı, Fransız, Belçikalı ve diÄŸer sermayedarlar, geliÅŸmiÅŸ bir sanayisi olmayan ülkeleri sömürmelerinin saÄŸladığı rahatlıkla bugün DoÄŸu Avrupa, Asya ve Afrika’daki yüz milyonlarca insanın emeÄŸini kontrol ediyorlar. Sonuç, Avrupa’nın önde gelen sanayileÅŸmiÅŸ ülkelerindeki çalışmadan yaÅŸayan nüfusun yavaÅŸ yavaÅŸ düşmediÄŸidir. Tam tersi [geçerlidir].” (”Anarchism and Syndicalism“, Black Flag içerisinde, s. 210, s. 26)
Emperyalizm, hammaddelere erişim imkanı sağlamasının yanısıra, hakim olan ulusun kendi malları için piyasalara erişim hakkı kazanmasını sağlar. İmparatorluğa sahip olarak, evde üretilen ürünler daha az gelişmiş bir sanayisi olan dış piyasalara boca edilebilir; yerli üretim baltalanarak, sonuçta da yerel ekonomiyle ona dayanan toplum ve kültür (ve böylece de potansiyel rakipler) tahrip edilebilir. İmparatorluk inşası, bir kimsenin malları için ayrıcalıklı piyasalar yaratmasının iyi bir yoludur. Emperyalist ulusun kapitalistleri, yabancı rekabeti ortadan kaldırarak hakimiyet kurulan ülkede tekel fiyatları koyabilirler, böylece de kapitalist işalemi için yüksek karları güvenceye alabilirler. Bu, malların aşırı üretimi sorununa eklenir:

Çalışan insanların ürettileri zenginlikleri ücretleri ile satın alamadığı durumda, sanayi baÅŸka yerlerde, diÄŸer ulusların orta sınıfları içerisinde yeni piyasalar aramak zorundadır. DoÄŸu’da, Afrika’da, baÅŸka yerlerde pazarlar bulmalıdır; Ticaert yoluyla Mısır’daki, Hindistan’daki, Kongo’daki serflerinin sayısını arttırmalıdır. Ve dünya-piyasasındaki hakimiyet uÄŸruna savaÅŸlar, dinmek bilmeyen savaÅŸlar yapılmalıdır –DoÄŸu’ya sahip olmak için savaÅŸlar, denizlere hakim olmak için savaÅŸlar, yabancı emtia üzerine ağır gümrük tarifeleri koyma hakkı için savaÅŸlar.” (Kropotkin’in Devrimci Broşürleri, s. 55-6)

Kapitalist olmayan alanlara doÄŸru olan bu geniÅŸleme, Kapital’in iÅŸ çevrimlerine neden olan sübjektif ve objektif ekonomik baskıları savuÅŸturmasına da yardım eder (bu konuda daha fazlası için bakınız Kısım C.7 – “Kapitalist İş Çevrimine Ne Sebep Olur?). Sınai açıdan daha az geliÅŸmiÅŸ ülkelerden çalınan zenginlik anayurda [home country] geri getirildikçe, kar düzeyleri hem işçi sınıfının taleplerinden hem de artan sermaye yatırımının sebep olduÄŸu artı-deÄŸer üretimindeki herhangi bir göreceli düşüşten korunabilir (artı deÄŸer hakkında daha fazlası için bakınız Kısım C.2). Aslında, emperyalizm sıklıkla, iÅŸgalci ülkenin işçi sınıfının iyileÅŸen ücretler ve yaÅŸam koÅŸullarından faydalanmasına imkan tanır. Çalınan zenginlik anayurda getirildiÄŸi için, işçiler de –aksi takdirde sert bir sınıf çatışmasını kışkırtabilecek olan– iyileÅŸtirmeler [kazanmak] amacıyla mücadele edebilir ve kazanabilirler. Ve yoksulların oÄŸulları ve kızları, çalınmış topraklarda yaÅŸamlarını kazanmak için sömürgelere göç ettikçe, bu sömürgelerden elde edilecek zenginlik anayurttaki emek arzındaki azalmanın telafi edilmesine yardımcı olacaktır –aksi takdirde [emeÄŸin] piyasa fiyatında artış olurdu. Bu yaÄŸma keza ulusal ekonomi üzerindeki rekabetçi baskıların azalmasına yardım eder. Tabii ki, emperyalist ulusun kısa zaman içerisinde keÅŸfedeceÄŸi üzere, fethin bu avantajları ne iÅŸ çevrimini tamamen durdurabilir ne de rekabeti tamamen ortadan kaldırabilir.
Bu nedenle, doÄŸrudan fethe ve sömürgeler yaratılmasına dayanan “klasik” emperyalizmin emperyalist uluslar ve devletlerinin temsil ettiÄŸi büyük iÅŸalemi için sayısız avantajı vardır.
Hakim olunan uluslar esasen pre-kapitalist toplumlardılar. Emperyalist güçlerin hakimiyeti, kapitalist toplumsal iliÅŸkilerin ve kurumların bu toplumlarca ithal edilmesi, böylece de yabancı kapitalistlerin serbest piyasanın büyümesini teÅŸvik etme giriÅŸimlerine karşı geniÅŸ bir kültürel ve fiziksel direniÅŸi canlandırması anlamına gelmektedir. Ancak, köylülerin, ‘zanaatkarların’ ve yerli insanların “kendi baÅŸlarına bırakılmak” arzusuna asla saygı gösterilmemiÅŸtir, ve “kendi iyilikleri için” onlara “uygarlık” dayatılmıştır. Kropotkin’in fark ettiÄŸi üzere, “yeni ‘uygar olmayan ulusları’ sürekli bir ÅŸekilde {ücretli emeÄŸin} koÅŸullarına getirmek için zor gerekliydi.” (Anarchism and Anarchist Communism, s. 53) AnarÅŸist George Bradfort ÅŸunları söylerken aynı ÅŸeyi vurgulamaktadır, “tarihsel olarak, geliÅŸmekte olan kapitalist bir ekonomi ve ücret sistemi getiren sömürgeciliÄŸin çoÄŸu ülkede geleneksel ekonomileri tahrip ettiÄŸini hatırlamalıyız. Sürdürülebilir tarım biçimlerinin yerine parayla satmak için yapılan üretim [cash crop, piyasada satılmak, ihraç edilmek için üretilen mahsül] ve tek-çeÅŸitli tarımı geçirerek, plantasyon işçilerine indirgediÄŸi halkın temel toprak yeteneÄŸini tahrip etmiÅŸtir.” (How Deep is Deep Ecology, s. 40) Aslında, bu süreç pek çok açıdan “geliÅŸmiÅŸ” bir ulusdaki kapitalizmin geliÅŸimi sürecine benzemektedir –imalatçıların merhametine teslim olan ilk halk kuÅŸağının çekirdeÄŸi olan topraksız işçilerin yaratılması (ayrıntı için Kısım F.8.3‘e bakınız).
Ancak, bu sürecin objektif kısıtları vardı. Birincisi, imparatorlukların geniÅŸlemesi, dışarıda birçok potansiyel sömürgeler olmasıyla sınırlıydı. Bu, pazarlar ve sömürgeler için sürtüşmelerin olmasının kaçınılmaz olduÄŸu anlamına geliiyordu (iÅŸin içinde olan devletler bunu bildiÄŸi, ve bu nedenle giderek daha büyük ordular kurma politikasına yaslandıkları için). Kropotkin’in Birinci Dünya Savaşı’ndan önce belirttiÄŸi üzere, savaşın o zamanki gerçek sebebi “piyasalar için rekabet, ve sanayide geri ulusları sömürme hakkı” idi (Martin Miller’in alıntısı, Kropotkin, s. 225)
İkincisi, tröst oluÅŸturulması, malların ihracı ve ucuz hammaddelerin ithalatı ne iÅŸ çevrimini durdurabilir ne de işçi sınıfını sonsuza kadar “rüşvetle satın alabilir” (yani emperyalizmin fazladan karları, sanayileÅŸmiÅŸ dünyadaki işçi sınıfına giderek daha fazla reform ve iyileÅŸtirme bahÅŸetmeye asla yetmeyecektir). Böylece ekonomik çöküşlerin üstesinden gelme gereÄŸi iÅŸaleminin piyasaya hakim olmanın yeni yollarını aramaya sevk etti –emperyalist uluslarda [işçi sınıfının] giderek daha büyüdüğünü, daha militanlaÅŸtığını ve daha radikal bir seviyeye çıktığını unutmayalım (bakınız John Zerzan’ın “Origins and Meanings of WWI“, Elements of Refusal içerisinde).
Yani emperyalizmin birinci aÅŸaması, büyüyen kapitalist ekonominin, devlet tarafından kendi hudutları içerisinde ulusallaÅŸtırılmış olan piyasanın sınırlarına dayanmasıyla baÅŸlar. Emperyalizm, ardından, belirli bir ulus-devletle bağıntılı olan sermaye tarafından sömürgeleÅŸtirilebilecek olan alanlara doÄŸru yayılır. Ancak, hakim güçlerin gezegeni farklı nüfuz alanlarına bölmesi ve daha fazla geniÅŸleyecek alanın kalmamasıyla bu aÅŸama sona erer. Rekabette satışları arttırmak ve ucuz hammaddelerle dış piyasalara eriÅŸim imkanı edinmek için, ulus-devletler birbirleriyle çatışır hale gelirler. Bir çatışmanın mayalandığı açık olduÄŸu için, belli baÅŸlı Avrupa ülkeleri bir “güç dengesi” oluÅŸturmaya çalışmışlardır. Bunun anlamı, diÄŸer ülkeleri korkutmak ve savaÅŸtan caydırmak için orduların kurulması ve donanmaların oluÅŸturulmasıdır. Ne yazık ki, bu tedbirler iÅŸlemekte olan ekonomik ve güç iliÅŸkilerini etkisiz kılmaya yeterli deÄŸildi. SavaÅŸ patladı, imparatorluklar ve nüfuzlar üzerine bir savaÅŸ, tüm savaÅŸları sona erdireceÄŸi iddia edilen bir savaÅŸ. BildiÄŸimiz gibi, tabii ki böyle olmadı, çünkü modern savaÅŸların köküyle, yani kapitalizmle savaşılmadı.
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, ulus-devletin ulusal sermaye ile tanımlanması daha da belirginleÅŸti; bu, kapitalizmin ayakta kalması için yapılan kapsamlı devlet müdahalelerinden görülebilir –örneÄŸin Almanya ve İtalya’da FaÅŸizmin yükseliÅŸi, Büyük Bunalım’ın ekonomik krizini “çözmek” için Britanya ve ABD’deki “ulusal” hükümetlerin çabaları. Ancak, sermayenin sorunlarını çözmeye yönelik bu giriÅŸimler iÅŸe yaramadı. Birinci dünya savaşı öncesinde iÅŸler halde olan ekonomik zorunluluklar ortadan kaybolmadı. Büyük iÅŸalemi hala pazarlar ve hammaddelere ihtiyaç duyuyordu; ancak faÅŸizm altında sanayinin millileÅŸtirilmesi emperyalizmle bağıntılı olan sorunlara yardımcı oldu. Yeni bir savaÅŸ sadece zamanlama meselesiydi, ve geldiÄŸinde de çoÄŸu anarÅŸist –birinci dünya savaşı sırasında yaptıkları gibi– her iki tarafa da karşı çıktılar ve devrim çaÄŸrısında bulundular:

bugünkü mücadale, rakip Emperyalizmler arasında, özel çıkarların korunması için yapılan bir mücadaledir. Ezilen sınıfa mensup olan tüm ülkelerdeki işçilerin, bu çıkarlarla ve yönetici sınıfların özlemleriyle hiçbir ortaklığı yoktur. Onların ivedi olan mücadalesi kendi kurtuluÅŸlarıdır. Onların ön cephesi, efendileri evlerinde onursuzca kazanılmış kazançlarını istif ederken kendilerinin ise yalnızca ölüp çürüyecekleri Maginot Hattı deÄŸil, atölyeler ve fabrikalardır.” (”War Commentary“, Mark Shipway’in alıntısı, Anti-Parliamentary Communism, s. 170)

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Avrupa ülkeleri ABD’den ve ulusal kurtuluÅŸ hareketlerinden gelen baskılara boyun eÄŸdiler, ve eski sömürgelerinin çoÄŸuna “bağımsızlık” bahÅŸettiler (sıklıkla yoÄŸun bir mücadalenin ardından). Kropotkin’in tahmin ettiÄŸi üzere, kapitalizmin büyümesi ile birlikte “kapitalist devlet sisteminin teslimiyetiyle ilgilenen insanların sayısında da artış” olacağı için böylesi toplumsal hareketler beklenen ÅŸeylerdi. (Peter Kropotkin, “Anarchism and Syndicalism“, Black Flag içerisinde, sayı 210, s. 26) Ne yazık ki, bu “kurtuluÅŸ” hareketleri, kapitalizme karşı potansiyel bir mücadale olan kitlesel mücadeleler, bağımsız kapitalist ulus-devletleri amaçlayan hareketlere dönüştüler.
ABD’nin hareketlerinde özgeci olmadığını, bağımsızlığın ABD sermayesinin bu piyasalara eriÅŸmesine imkan tanıdığını ve rakiplerini zayıflattığını da vurgulamalıyız.
Bu sürece ulus-devletin de ötesine [geçerek] çokuluslu ÅŸirketlere evrilen sermaye eÅŸlik etti. Emperyalizmin ve emperyalist savaÅŸların mizacı da buna göre deÄŸiÅŸti. Ayrıca, çeÅŸitli baÅŸarılı Ulusal KurtuluÅŸ mücadeleleri, emperyalizmin halk direniÅŸi karşısında kendisini deÄŸiÅŸtirmesi gerektiÄŸini gösterdi. Bu iki etken, eski emperyalizm biçiminin yerini, yeni “bağımsız” sömürgelerin, siyasi ve ekonomik baskı yoluyla sınırlarını yabancı sermayeye açmaya zorlandığı bir “yeni-sömürgecilik” sistemi aldı. EÄŸer bir devlet emperyalist güçlerin “iÅŸalemi için kötü” nitelendirdiÄŸi bir konum alacak olursa, yaptırımlardan doÄŸrudan iÅŸgale kadar gerekli eylemler gerçekleÅŸtirilecektir. Dünyayı sermayenin sömürüsüne açık ve “serbest” tutmak Amerika’nın 1945′ten sonraki genel siyasetiydi. Bu doÄŸrudan doÄŸruya özel sermayenin geniÅŸleme gereklerinden kaynaklanır, bu nedenle de temelden deÄŸiÅŸtirilemez. Ancak bu aynı zamanda, yeni siyasi ve ekonomik düzenin gereklerinden, ve emperyalist uluslar arasındaki (özellikle de SoÄŸuk SavaÅŸ [dönemindekilerden]) rekabetten kaynaklanan deÄŸiÅŸen gereksinimlerden de etkilenmiÅŸtir. Böyleyken, müdahale yöntemi ve doÄŸrudan sömürgecilikten yeni-sömürgeciliÄŸe kayma (ve herhangi bir “aykırılık) bu çatışmalarla açıklanabilir.
Dolaylı emperyalizmin bu temel yapısı içerisinde, birçok “geliÅŸmekte olan” ulus sanayileÅŸme sürecini baÅŸlatmakta baÅŸarılı olmuÅŸtur. Bazı eski sömürgeler, kısmen Büyük Bunalım’a yanıt olarak bir önceki yüzyılda Almanya ve Amerika gibi emperyalist uluslarca baÅŸarıyla uygulanan politikaları uygulamaya baÅŸlamışlardır. “İthal ikameci” politikayı takip etmiÅŸlerdir –yani daha önceden ithal ettikleri malları (örn. otomobil) imal etmeye çalışmak. Bu tür bir politikanın olumlu bir alternatif teÅŸkil ettiÄŸini savunmadan (ne de olsa bu sadece yerel bir kapitalizmdi), bunun emperyalist güçler açısından büyük bir dezavantajı vardı; onları hem piyasalardan hem de hammaddelerden mahrum etmesi (küreselleÅŸmeye yönelik bugünkü yöneliÅŸ bu politikaları kırmak amacıyla kullanılmıştır). Böyleyken, bir ulusun bu tür politikaları uygulayıp uygulamadığı, iÅŸin içindeki emperyalist güçlerin üstlendiÄŸi maliyetlere baÄŸlıydı.
Böylece az geliÅŸmiÅŸ ülkelerin doÄŸrudan yönetilmesi yerine (ki bunun hem ekonomik hem de siyasi açıdan çok maliyetli olduÄŸu ispatlanmıştır) artık dolaylı tahakküm biçimleri tercih ediliyordu –güce ancak “iÅŸaleminin çıkarları” tehdit edilirse baÅŸvuruluyordu. Yeni tipteki emperyalist savaÅŸların örnekleri arasında Vietnam, Nikaragua’daki ABD destekli Kontralar ve Körfez Savaşı vardır. Askeri müdahal yalnızca gerektiÄŸinde kullanılırken (ancak tehdit her zaman bulunmaktadır), siyasi ve ekonomik güç (örn. sermaye kaçışı veya yaptırım tehditi) geliÅŸmiÅŸ uluslar temelli ÅŸirketler için pazarların açık olmasını saÄŸlamaktadır. Dahası, ABD ile SSCB ile arasındaki rekabetin de etkisi olmuÅŸtur. Bir yandan, emperyalist gücün eylemleri (ABD için) “Komünizm”le ve (SSCB için) “ABD Emperyalizmi”yle savaÅŸmakla meÅŸru kılınıyordu. Öte yandan ise, bir savaşı kışkırtma veya geliÅŸmekte olan ülkeleri diÄŸer tarafın ellerine yöneltme korkusu, geliÅŸmekte olan uluslar için fazladan bir hareket alanı –geliÅŸmekte olan ülkelerin ithal ikameci politikalar izlemeleri gibi– saÄŸlıyordu. Ancak, kuvvet emperyalizm açısından, aynen daha önce olduÄŸu gibi nihai çözüm yöntemi olmuÅŸtur.
Analizimizde aşırıya kaçtığımız düşünülse bile, ABD’nin “1945′ten beri diÄŸer ulusların iç iÅŸlerine yüzden fazla defa müdahale ettiÄŸini” unutmayalım. “Söylem, bizim bunları, büyük ölçüde özgürlük veya demokrasiyi korumak veya yeniden tesis etmek, veya insan hakları uÄŸruna yapmış olduÄŸumuzdur. Gerçek ise {bunların} … (artık büyük ölçüde ulusötesi olan) ABD ÅŸirketlerinin, onların tahribatından kar yapan içerdeki ve dışarıdaki seçkinlerin çıkarlarını geliÅŸtirmek için tutarlı bir ÅŸekilde tasarladığımız ve uyguladığımızdır.” (Henry Rosemont, Jr., “US Foreign Policy: the Execution of Human Rights“, s. 13-25, Social Anarchism, sayı 29, s. 13) Bu, demokratik olarak seçilmiÅŸ hükümetlerin devrilmesini (ÖrneÄŸin İran, 1953; Åžili, 1973) ve yerlerine gerici saÄŸ-kanat diktatörlüklerin geçirilmesini (genellikle ordunun da iÅŸe karışmasını) içermiÅŸtir. George Bradfort’un belirttiÄŸi üzere, “{emperyalizmde ÅŸirketler tarafından yapılan ekonomik} çapulculuÄŸun ışığında, … devasa ABD ÅŸirketlerinin sömürü akuşının basit kanalları olarak hizmet etmeyi bırakan ulusalcı rejimlerin neden bu kadar güçlü bir saldırıyla karşılaÅŸtıkları … açık olmalıdır –Guatemala, 1954; Åžili, 1973; … {1980′lerde} Nikaragua … {ABD} Dış İşleri Bakanlığının felsefesi 1950′den beridir, ‘kaynaklarımızı korumak’ –onların ülkesindeki!–, çeÅŸitli polis devletlerine dayanmak ve ‘kitlelerin yaÅŸam standartlarındaki acil iyileÅŸtirmelere yönelik artan popüler talebe’ karşı daha duyarlı olabilecek ‘ulusalcı rejimler’i engellemek olmuÅŸtur.” (How Deep is Deep Ecology?, s. 62)
Ucuz emeÄŸin sömürüsünden elde edilen karların emperyalist uluslardaki bütün yurttaÅŸlara deÄŸil de ÅŸirket seçkinlerinin cebine akmasıyla birlikte, geliÅŸmekte olan ülkelerdeki sermaye yatırımları son yıllarda durmaksızın artmıştır (aÅŸağıda tartışıldığı üzere zaman zaman diÄŸer sınıflara da yararları olmakla beraber). Ayrıca, diÄŸer ülkeler emperyalist ülkelerin mallarını satın almaya (sıklıkla “yardım” karşılığında –ki tipik olarak askeri “yardım”) ve piyasalarını hakim ÅŸirketlerle ürünlere açmaya “cesaretlendirilmiÅŸ”tir. Emperyalizm, bir ulusun kapitalist sınıfının dış yatırımlarını savunmanın yegane aracıdır; karların elde edilmesine ve piyasaların yaratılmasına olanak tanıyarak, aynı zamanda özel [kesim] sermaye[si]nin geleceÄŸini de korur.
Böylece, Batılı (çoÄŸunlukla ABD ve onun küçük ortağı BirleÅŸik Krallık) hükümetlerin “dış yardım” takma adıyla küçük saÄŸ-kanat despotlara müsrifçe fonlar saÄŸlamalarının devam etmesiyle, emperyalizm bozulmadan kalmıştır. Özgürlük ve demokrasi hakkındaki kulaÄŸa asil gelen söylemi bir kenara bırakırsak, bu dış yabancı yardımın belirgin amacı mevcut dünya düzeninin deÄŸiÅŸmeksizin kalmasını saÄŸlamaktı. “İstikrar”, herhangi bir yerel halk hareketini mevcut dünya düzenine karşı bir tehdit olarak algılayan modern emperyalizmin parolası haline gelmiÅŸtir.
Dış yardım, kamusal fonları Üçüncü Dünya ülkelerindeki yönetici sınıflara anayurt kökenli ulusötesi ÅŸirketler kanalıyla akıtırlar. ABD ve diÄŸer Batılı güçler, bu hükümetlerin ordularının fazlasıyla gereksinim duyduÄŸu savaÅŸ malzemelerini ve eÄŸitimini saÄŸlarlar; böylece yabancı yatırımcılara karşı iÅŸalemi dostu ortamı devam ettirebilirler (bu, yerkürede zımmen ve açıkça faÅŸizmin desteklenmesi anlamına gelir). “Dış yardım” temelde, zengin ülkelerin zengin insanlarının yatırımlarının yoksul ülkelerin yoksul insanlarından korunmasını saÄŸlamak için, zengin ülkelerin yoksul insanlarının yoksul ülkelerin zengin insanlarına paralarını vermesi demektir.
(Bu “yardımı” saÄŸlayan ÅŸirketlerin sahiplerinin bundan gayet memnun olduklarını söylemeye gerek dahi yok.)
Böylece, ülkelerin “geliÅŸme” adına ve “demokrasi ve özgürlük” ruhuyla yerel zenginlikleri kurutulurken, Üçüncü Dünya bol finansmanlı baskının ağırlığı önünde yere eÄŸilirler. ABD, bu özel “özgürlüğe” yerel hareketlerce meydan okunmamasını saÄŸlamak için küresel sorumluluÄŸuyla (bir baÅŸka slogan daha) Batı’ya öncülük eder. Böylece faÅŸist rejimler Batıya karşı uysal ve itaatkar kalırlar, kapitalizm karşı çıkılmaksızın geliÅŸir, ve insanların kötü durumu her yerde basitçe daha da kötüleÅŸir. Ve eÄŸer rejim çok fazla “bağımsız”laşırsa, askeri güç daima bir seçenek olarak beklemektedir (1990 Körfez Savaşı’nda görüldüğü üzere).
Böylece, kapitalizm deÄŸiÅŸtikçe emperyalizm de deÄŸiÅŸir. Kapitalizmin tarihi genellikle merkantilizmle, küçük-burjuva meta üretiminin (zanaatkarlar, loncalar ve köylüler) devlet desteÄŸinde kapitalist imalatça tahribatıyla baÅŸlar. Kapitalist üretim bir kez ayakları üzerinde durunca, devamlı tekeller –her ne kadar bu aÅŸamaya nadiren eriÅŸse de (oligapolcü rekabet hakim olur)– geliÅŸtiren üretimin yoÄŸunlaÅŸması (büyük iÅŸaleminin ortaya çıkması) sürecine doÄŸal olarak evrilen serbest rekabet (”serbest ticaret”) kucaklanır. Belli baÅŸlı ekonomik kararlar yine belli baÅŸlı ÅŸirket ve anonim ÅŸirketlerin az sayıdaki baÅŸkanı tarafından alınır. Kapitalizmin temellerine aykırıymış gibi gözüken büyük iÅŸalemi aslında onun en geliÅŸkin biçimidir –dünyanın tek bir yönetim hiyerarÅŸisi altında giderek tek bir fabrikaya dönüşmesiyle. Özgür birliÄŸin yerini yukarıdan-aÅŸağıya emirler alır, ve sınai geliÅŸme ÅŸirketler gücünün ve karlarının korunması ve geniÅŸletilmesi gereÄŸi yüzünden tahrif edilir.
Büyük iÅŸalemi ile piyasaların giderek küreselleÅŸmesiyle, kapitalizm (ve böylece emperyalizm) yeni bir dönüşümün eÅŸiÄŸine gelir. DoÄŸrudan emperyalizmin dolaylı emperyalizme dönüşmesi gibi, dolaylı emperyalizm de hükümetler üzerindeki ÅŸirketler hakimiyetini yasallaÅŸtırmayı amaçlayan bir küresel hükümet sistemine dönüşmektedir. Bu süreç genellikle “küreselleÅŸme” olarak adlandırılır ve bunu Kısım D.5.3‘de tartışacağız. Ancak, ilk önce, Stalinist rejimlerle ilintili olan özel kesim-olmayan kapitalist emperyalizm biçimlerini tartışmamız gerekiyor ve bunu da bir sonraki kısımda yapacağız.

Çeviri: Anarşist Bakış
Kaynak: “D.5 – What causes Imperialism?”, AnarÅŸist Sıkça Sorulan Sorular.
www.khAos.info