KISIM D.05
EMPERYALİZMİN SEBEBİ NEDİR?

D.05.1 Emperyalizm Zaman İçerisinde Nasıl Değişti?
D.05.2 Emperyalizm Yalnızca Özel [Kesim] Kapitalizminin Bir Ürünü müdür?
D.05.3 Küreselleşme Emperyalizmin Sonu mu Demektir?
D.05.4 Emperyalizm ile Kapitalizmdeki Toplumsal Sınıflar Arasındaki İlişki Nedir?

Tek bir kelimeyle: güç [power, iktidar, erk]. Emperyalizm, bir ülkenin başka bir ülke üzerinde, onun (doğal veya üretilmiş) zenginliğini çalmak amacıyla, siyasal araçlarla doğrudan veya ekonomik araçlarla dolaylı olarak, tahakküm [hakimiyet] kurması sürecidir. Bu, zorunlu olarak, tahakküm kurulan ülkedeki çalışan halkın sömürüsünün sömürülmesi anlamına gelir, ve keza başka yerlerdeki çalışan halkların da sömürülmesine yardımcı olabilir. Böyleyken, emperyalizm hakim ekonomik ve toplumsal sistemden ayrı olarak düşünülemez. Esas itibariyle sebep, sömürünün emrinde kullanılan aynı güç eşitsizliğidir.
Takip eden kısımlarda tartışacağımız üzere, emperyalizm zaman içerisinde, bilhassa da (biçimleri ve yöntemleri kapitalizmin gelişen gereklerine göre değiştiği) son ikiyüz yıl içerisinde değişmiştir. Ancak, klasik imparatorluk inşası günlerinde bile, emperyalizm ekonomik kuvvetler ve gereklerle yönlendirilmiştir. Bir devleti güvenli kılmak için, o devletin, yönetici bürokrasinin ve onun bağlaşığı yönetici sınıfın elindeki zenginliği arttırmak için, [o devletin] güçlü bir ekonomiye dayanması ve yeterli bir kaynak tabanına sahip olması gerekir. Devletin kontrol ettiği alanı arttırarak, mevcut zenginlik de arttırılabilir.
Devletler, doÄŸaları itibariyle, aynen sermaye gibi yayılma [geniÅŸleme] siyaseti yanlısı organlardır; onları yönetenler güç ve nüfuzlarının alanını daima arttırmak isterler. Bu, toprakların kendi özel mülkleri olduÄŸunu açıklayan Krallar tarafından ulus-devletler yaratılırken, son 500 yıl içinde Avrupa’da yaÅŸanan büyük sayıdaki savaÅŸlardan gözlenebilir. Üstelik, bu çatışma, monarÅŸilerin yerini daha demokratik hükümet biçimleri aldığında sona ermemiÅŸtir. Bakunin’in ifade ettiÄŸi üzere:

toptan imha savaÅŸları, ırklar ve uluslar arasında yaÅŸanan savaÅŸlar görüyoruz; fetih savaÅŸları, dengeyi korumak için yapılan savaÅŸlar, siyasal ve dini savaÅŸlar, ‘büyük fikirler’ adına yapılan savaÅŸlar … Ve tüm bunların, bu savaÅŸlara insanlık ve haklılık görüntüsü kazandırmak için kullanılan tüm riyakar lafların altında neyin yattığını görüyoruz? Daima aynı ekonomik fenomen: bazılarının diÄŸerleri pahasına yaÅŸama ve zenginleÅŸmeye olan eÄŸilimleri … Devlet’in kaderini yönlendiren güçlü insanlar [erkekler], tüm bu savaÅŸların altında tek bir güdünün yattığını gayet iyi biliyorlar: yaÄŸma, bir baÅŸkasının zenginliÄŸine el koyma ve bir baÅŸkasının emeÄŸini köleleÅŸtirme.” (The Political Economy of Bakunin, s. 170)

Ancak, yayılmanın ekonomik güdüsü genellikle aynıyken, ulusun dayandığı ekonomik sistemin bu emperyalizmin hareket ettiricisi ve doÄŸası üzerinde belirleyici bir etkisi vardır. Bu nedenle, eski Roma’nın veya Feodal İngiltere’nin imparatorluk inÅŸası, lafın geliÅŸi ondokuzuncu yüzyıl Almanyası ve İngiteresinden (veya yirminci yüzyıl) ABD’sinden farklı bir ekonomik tabana sahiptir. Modern dünyada yegane ilgili [biçim] olduÄŸu için burada esasen modern kapitalist emperyalizm üzerine yoÄŸunlaÅŸacağız.
Kapitalizm, bizzat doğası gereği büyüme temellidir, bu nedenle de sermayenin birikmesi ve yoğunlaşmasıyla karakterize olur. Şirketler pazar yerindeki rekabet [karşısında] ayakta kalabilmek için genişlemelidir. Bu, kaçınılmaz olarak belli bir ülke içindeki pazarlar ve kaynaklar üzerine yapılan rekabetin bir sonucu olarak, uluslararası faaliyet ve örgütlenmede bir yükselişe tanıklık eder. Bir şirket, yeni ülkelerdeki yeni pazarlara yayılarak, bir yandan köken [home, kaynaklandığı] ülkedeki sınırlı pazarlar ve kaynakların üstesinden gelirken, aynı zamanda da rakipleri karşısında avantaj sahibi olabilir.
Bu nedenle kapitalizm kaçınılmaz bir ÅŸekilde emperyalisttir. Son zamanlardaki iddialara aldırmaksızın, sermaye daima küresel olmuÅŸtur. Uluslararası ticaret her zaman var olmuÅŸtur, ve aslında onun geliÅŸmesinde her zaman anahtar rolde olmuÅŸtur (merkantilizm örneÄŸin, sermayenin birikimini geniÅŸletmek için uluslararası ticareti manipüle etmiÅŸtir). Kapitalist sistem tarihteki en kolay uyum saÄŸlayabilenve doymak bilmeyen sistemdir. BaÅŸlangıcından itibaren, bileÅŸenleri (ayrı ayrı ÅŸirketler, devletler ve sermaye) sürekli olarak yayılma ya da ölme gereÄŸinden ötürü hareket etmiÅŸlerdir; son yıllarda gerçekleÅŸen deÄŸiÅŸiklikler bu gereÄŸin bir ifadesidir. Bakunin’in belirttiÄŸi üzere:

Aynen uzun dönemde üretimi yutan kapitalist üretimin ve bankacılık spekülasyonunun, iflas tehditi altındayken, yuttukları küçük finansal ve üretken giriÅŸimler pahasına durmaksızın geniÅŸlemeleri gerekmesi gibi, tüm dünyaya yayılan evrensel, tekelci giriÅŸimler olmaları da gerekir –böylece bu modern ve zorunlu olarak militer olan Devlet, evrensel bir Devlet olmaya yönelik bastırılamaz bir dürtüyle hareket eder. … Hegemonya, her Devlet’te içkin olan bu gerçekleÅŸtirilemez dürtünün, bu ÅŸartlar altındaki olası en mütevazi ifadesidir sadece. Ve bu hegemonyanın birinci koÅŸulu, tüm komÅŸu ülkelerin göreceli güçsüzlüğü ve itaatidir.” (Op.Cit., s. 210)

Bu nedenle, ekonomik ve siyasal olarak, kapitalist ve devlet-kapitalistlerin (yani, Sovyetler BirliÄŸi ve diÄŸer “sosyalist” uluslar) her ikisinin emperyalist faaliyetleri ÅŸaşırtıcı olmaz. Modern emperyalizmin deÄŸiÅŸen doÄŸası kaba bir ÅŸekilde kapitalist ekonomi içerisindeki geliÅŸmelerle iliÅŸkilendirilebilir (bakınız bir sonraki kısım). Ancak, ÅŸirketlerin büyüklüğü onların uluslararası olmaları gereÄŸini saÄŸladığı için, büyük iÅŸaleminin avantaj saÄŸlamak ve rekabet karşısında ayakta kalmak için büyümesi anahtar [niteliÄŸindedir].
Kapitalizmde güç kara dayandığı için, bu, modern emperyalizmin sadece siyasal deÄŸerlendirmelerden (her ne kadar açıktır ki bu etken de bir rol üstlense de) çok ekonomik etkenlerce ortaya çıktığı anlamına gelir. Kısım D.5.1‘de görüleceÄŸi üzere, emperyalizm, potansiyel rakiplerin sayısını azaltması kadar dünya piyasasındaki emperyalist ülkeler için mevcut kar havuzunu büyütmesiyle de sermayeye hizmet eder. Kropotkin’in vurguladığı üzere:

Sermayenin memleketi yoktur; ve eÄŸer yüksek karlar İngiliz {yani Britanyalı} işçi erkeklerin {veya kadınların} yarısı, ve hatta daha azı bir ücret alan Hintli amelelerin çalışmasından elde edilebilecekse, sermaye Rusya’ya gittiÄŸi gibi Hindistan’a da göç edebilir –her ne kadar onun göçü Lancashire ve Dundee için açlık demek olsa da.” (Fields, Factories and Workshops, s. 57)

Bu nedenle, sermaye karını maksimize edebileceÄŸi bir yere gider –yurtiçindeki veya yabancı bir topraktaki insani veya çevresel maliyetleri dikkate almaksızın. Yapılan her ticaretin zayıf olan taraftan ziyade kuvvetli olan tarafa faydalı olmasını saÄŸlamak, emperyalizmin ekonomik temelidir. Bu ticaretin uluslar veya sınıflar arasında olmasının konuyla ilgisi yoktur, emperyalizmin amacı iÅŸalemini piyasada avantajlı kılmaktır. EmeÄŸin ucuz ve emek hareketinin (genellikle diktatörlük rejimleri sayesinde) zayıf olduÄŸu , çevresel yasaların az veya hiç olmadığı yerlere giderler, ÅŸirketler iktidarının karşısında pek az ÅŸey vardır ve büyük ÅŸirketler karlarını azami kılabilirler. Dahası, sermaye ihracatı, yurtiçinde ÅŸirketlerin karşılaÅŸtıkları rekabetçi baskıların azalmasını mümkün kılar (en azından kısa süreler için).
Bunun iki etkisi vardır. Birincisi, sınai açıdan gelişmiş ülkeler (veya daha doğrusu o ülkede yerleşik olan şirketlerin [geliştiği ülkeler]) az gelişmiş ülkeleri sömürebilirler. Bu sayede, hakim güç uluslararası ticaretle yaratılan faydaları maksimize edebilir. Eğer bazılarının iddia ettiği gibi ticaret her zaman iki taraf için de faydalıysa, bu durumda emperyalizm uluslararası ticaretin bir taraf için daha faydalı olmasını mümkün kılmaktadır. İkincisi, emperyalist ülkedeki emeğin konumunu zayıflatmak üzere büyük işalemin[in eline] daha fazla silah verir. Bu yine, ticaretin faydalarının (bu sefer işçilerin hürriyetinin ücretler karşılığındaki ticaretinin) emekten çok işalemine düşmesini sağlar.
Bunun nasıl ve ne ÅŸekilde olduÄŸu deÄŸiÅŸkenlik gösterir ve deÄŸiÅŸir, ancak amaç daima aynıdır –sömürü.
Bu sömürü çeşitli şekillerde olabilir. Örneğin, ucuz hammadde ve malların ithaline izin verilmesi, dış rekabetten korunan piyasalara mal ihracı, ve sermayenin bol olduğu alanlardan sermayenin kıt olduğu alanlara sermaye ihraç edilmesi. Sermayenin daha az sanayileşmiş ülkelerde yatırılması, söz konusu sermayenin daha düşük ücretlerden, veya örneğin daha az çevresel, sosyal denetimden ve yasaların varlığından faydalanmasını mümkün kılar. Tüm bunlar ezilen ulusun çalışan insanlarının zararına karların ele geçirilmesini mümkün kılar (bekleneceği üzere, bu ulusların yöneticileri genellikle emperyalizmden memnundurlar). İhraç edilen ilk sermayenin kaynağı tabii ki yurtiçindeki emeğin sömürülmesidir, ancak bu, sermayenin kıt, arazi fiyatlarının daha düşük, ücretlerin daha düşük ve hammaddelerin daha ucuz olduğu daha az gelişmiş ülkelere ihraç edilir. Tüm bu etkenler kar marjlarının büyütülmesine katkıda bulunur.

Bu küresel ÅŸirketlerin yoksul ülkelerle olan iliÅŸkisi sömürü [iliÅŸkisi] olagelmiÅŸtir. … ABD ÅŸirketleri 1950 ile 1965 arasında Avrupa’ya 8.1 milyar $ yatırım yapıp 5.5 milyar $ kar elde ederken, Latin Amerika’da 3.8 milyar $ yatırıp 11.2 milyar $ kar, ve Afrika’da ise 5.2 milyar $ yatırıp 14.3 milyar $ kar elde etmiÅŸlerdir.” (Howard Zinn, A People’s History of the United States, s. 556)

Betsy Hartman, 1980′lere bakarak, aynı sonuca ulaşıyor. “Batılıların Üçüncü Dünya hakkında [sahip oldukları] dipsiz dilenci çanağı ÅŸeklindeki popüler imaja karşın” ÅŸunu belirtmektedir; “[Üçüncü Dünya] bugün sanayileÅŸmiÅŸ dünyaya aldığından daha fazlasını vermektedir. Geri dönen karlar, faiz ödemeleri, ve Üçüncü Dünyanın Seçkinleri tarafından yurtdışına gönderilen sermaye biçimlerindeki dışarıya akış, resmi ‘yardımlar’, özel kredi ve yatırımlar biçiminde içeriye akanı aÅŸmaktadır.” (George Bradford’un alıntısı, Woman’s Freedom: Key to the Population Question, s. 77)
Ayrıca, emperyalizm, ya üretimi baÅŸka ülkelere yönlendirmekle tehdit ederek veyahut da grevlerden kurtulmak için dış yatırımı kullanarak, büyük iÅŸaleminin emperyalist ulusdaki iÅŸgücüne karşı kuvvetini arttırmasını mümkün kılar (ayrıca bakınız Kısım D.5.3). “Ev”deki işçi sınıfı hala sömürülür ve ezilirken, onların sömürücülerine karşı örgütlenmeye ve direnmeye yönelik sürekli teÅŸebbüslerinin giderek daha baÅŸarılı olduÄŸunu kanıtlamıştı. Böyleyken, emperyalizm (aynen kapitalizm gibi) yalnızca karları arttırma güdüsüyle hareket etmez (bunun önemli olduÄŸu açıktır), aynı zamanda sınıf mücadelesiyle de hareket eder –sermayenin belli bir ülkedeki işçi sınıfının kuvvetinden kaçma gereksinimi (bu süreç küreselleÅŸmenin yükseliÅŸinde önemli bir rol oynamıştır –bakınız Kısım D.5.3). Bu açıdan bakılınca, sermaye ihracatı iki ÅŸekilde deÄŸerlendirilebilir. Birincisi, evdeki asi işçileri “yatırım darbesi”yle disipline etmek (sermaye gerçekten dışarı kaçar, böylece iÅŸsizlik yaratır). İkincisi, onların iÅŸleri için yeni rakipler ortaya çıkararak, emperyalist ulusdaki çalışan insanların karşısındaki iÅŸsiz ‘yedekler ordusu’nu büyütmenin bir yolu olarak (yani, bir grup işçiyi diÄŸerine karşı kullanarak işçileri bölmek ve yönetmek). Bunların her ikisi birbiriyle ilintilidir, ve her ikisi de iÅŸsizlik korkusuyla işçi sınıfının gücünü zayıflatmayı hedefler.
Yani, büyük işalemi için artı kar arayışından köklenen emperyalizm aynı zamanda evdeki işçi sınıfının gücüne karşı da bir tepkidir. Ağır sömürü (yani büyük kar marjları) için çok gelişmiş olan işçi sınıfı bilincinin üstesinden gelmek amacıyla, ortaya çıkan veya kurulu ulusötesi şirketler tarafından sermaye ihracı gerçekleştirilir, ve finans kapital üretken sermayeyi başka yerlere yatırarak kolay ve büyük karlar elde edebilir.
Emperyalizmin bir baÅŸka iÅŸlevi daha vardır, diÄŸer ülkelerin sanayileÅŸmesini engelleme iÅŸlevi. Böyle bir sanayileÅŸme, hem “az geliÅŸmiÅŸ” ülkelerde hem de bütün dünya piyasasında mevcut olan kapitalistlerle rekabet edebilecek yeni kapitalistlerin ortaya çıkması demektir. Bu nedenle, emperyalizm dünya piyasası üzerindeki rekabeti azaltır. Bir sonraki kısımda tartışacağımız üzere, ondokuzuncu yüzyıl birçok Avrupa ulusunun yanı sıra Amerika, Japonya ve Rusya’nın da sanayileÅŸmesine tanıklık etmiÅŸtir. Ancak, baÅŸka ülkelerce gerçekleÅŸtirilen bu sanayileÅŸme sürecinin bir dezavantajı vardı. Bu, dünya piyasasına giderek daha fazla rakibin girebileceÄŸi anlamına gelmektedir. Dahası, Kropotkin’in belirttiÄŸi üzere, bunlar eskilerinin “bir yüzyıllık deneyim ve gruplaÅŸmalar sonucu vardığı yerden baÅŸlayan … yeni imalatçılar olma” avantajına sahiptirler, ve bu nedenle de “baÅŸka yerlerde iÅŸletilen en yeni ve en iyi modellere göre oluÅŸturulmuÅŸlardır.” (Op. Cit., s. 32 ve s. 49) Böylece, ondokuzuncu yüzyılın sonunda sömürgecilik tarafından baÅŸarılan yeni rakipleri durdurma gereÄŸi [ortaya çıkmıştı]:

Her türden sanayi merkezsizleÅŸti ve yerkürenin dört bir yanına dağıldı; ve her yerde uzmanlaÅŸmanın yerine iÅŸlerin çeÅŸitliliÄŸi, bütünleÅŸmiÅŸ bir çeÅŸitliliÄŸi ortaya çıkmaktadır … her ulus sırayla imalatçı bir ulus haline gelmektedir … Her yeni gelen açısından yalnızca ilk adımlar zordur … Gerçek, anlaşılmamışsa bile o kadar iyi hissedilmektedir ki, koloniler için yarış son yirmi yılın ayırt edici özelliÄŸi haline gelmiÅŸtir {Kropotkin 1912′de yazıyor}. Her ulusun kendi sömürgeleri olacaktır. Ancak sömürgeler çözüm olmayacaktır.” (Op. Cit., s. 75)

Böyleyken, emperyalizm keza sanayileÅŸmenin engellenmesinin (veya kontrol edilmesinin), uluslararası piyasada halen faaliyet gösteren büyük ÅŸirketler karşısında dünya piyasasında yeni rakiplerin geliÅŸmesinin engellenmesinin bir aracı olarak görülebilir. Keza bir ülkenin işçilerini diÄŸerine kırdırarak iÅŸaleminin pazarlık konumuna destekçi olur; böylece aynı patronlar kümesi tarafından sömürülürlerken, bu patronlar evdeki işçilerden tavizler koparmak için yabancı işçilerin hayali “rekabeti”ni kullanabilirler.
Emperyalizm iki yoldan sanayileÅŸmeyi engeller. Birinci yol doÄŸrudan sömürgeleÅŸtirmedir. İkincisi, dolaylı yoldandır –yani uluslararası büyük iÅŸalemi tarafındaan karlara el konulması.
DoÄŸrudan tahakküm altına alınan bir ülkenin sanayisini geliÅŸtirmesi durdurulabilir ve hammadde saÄŸlayıcısı olarak uzmanlaÅŸmaya zorlanabilir. Bu, imparatorlukları ve sömürge savaÅŸlarıyla “klasik” emperyalizmin amacıydı. Bu yaklaşımın yerini dolaylı yaklaşımlar aldı (bakınız bir sonraki kısım).
Sermaye yabancı ülkelere yatırıldığında, bu ülkelerin işçilerinden elde edilen artı deÄŸer bu ülkelerde yeniden yatırılmaz. Daha ziyade büyük bir kısmı ÅŸirketin ana ülkesine geri döner (bu ÅŸirketin karları olarak). Aslında, sermaye yatırımının tüm mantığı ÅŸirketin o ülkeye baÅŸlangıçta verdiÄŸinden daha fazlasını almak olduÄŸu için beklenen de budur zaten. Bu artı deÄŸer, az-geliÅŸmiÅŸ ülkedeki sanayiye yeniden yatırılmak yerine (ki yerel piyasaya bağımlı olan yerli kaynaklı sömürücüler için durum böyle olacaktır), bunu tahakküm kurulan ülkeden alıp götürecek olan yabancı sömürücülerin ellerinde birikir. Daha az kaynak çekilebildiÄŸi için sınai geliÅŸme, yerli yönetici sınıfları yabancı sermayeye ve onun kaprislerine bağımlı kılacaktır. Emperyalist güçler, sömürgecilik sayesinde az-geliÅŸmiÅŸ ulusun bu ÅŸekilde kalmasını saÄŸlarlar –böylece bir tane daha az rakip olmasını saÄŸlamanın yanısıra hammadde ve ucuz emeÄŸe elveriÅŸli eriÅŸim imkanı yaratır.
KüreselleÅŸme, bu sürecin yoÄŸunlaÅŸması olarak görülebilir. Åžirketlerin bir ulusu “serbest ticaret”i ihlal ettiÄŸi gerekçesiyle mahkemeye verebilmesini uluslararası anlaÅŸmalarla kanunlaÅŸtırarak, yeni rakip ulusların ortaya çıkması ihtimalini zayıflatmıştır. SanayileÅŸme ulus-ötesi ÅŸirketlere bağımlı olacak, böylece de geliÅŸme ÅŸirket karlarını ve iktidarını saÄŸlama almak üzere engellenecek ve yönelendirilecektir. Hiç de ÅŸaşırtıcı olmamak üzere, son birkaç on yıl içerisinde endüstriyelleÅŸmiÅŸ olan ülkeler (DoÄŸu Asya Kaplan ekonomileri gibi), sanayiyi korumak ve uluslararası finansı kontrol etmek için devleti kullanarak bunu yapmışlardır.
Kapitalist sınıfın yeni saldırısı (”küreselleÅŸme“), yerel kapitalistleri yaÄŸmalamanın, onların iktidarını ve denetim sahasını daraltmanın bir aracıdır. (Ekonomik/siyasal performans ve ideolojik cazibe anlamlarında) DoÄŸu Bloku’nun giderek zayıflaması ve en nihayetindeki çöküşü de yine bu süreçte rol oynamıştır. SoÄŸuk SavaÅŸ’ın sona ermesi yerel seçkinlerin manevra yapabilecekleri alanın daralması anlamına gelmektedir. Yerel seçkinler bunun öncesinde, eÄŸer ÅŸanslılarsa, kendi gündemlerini takip etmekte kullanabilecekleri bir soluklanma alanı elde etmek için ABD ile SSCB arasındaki mücadeleyi kullanabiliyorlardı (tabii ki belli sınırlar içerisinde, ve hangi emperyalist gücün yörüngesindeyseler onun lütfu dahilinde). DoÄŸu Kaplanları bu sürecin iÅŸleyiÅŸinin birer örneÄŸidir. Batı onları SoÄŸuk SavaÅŸ’ın ideolojik mücadelesinde “serbest piyasa”nın faydalarının birer örneÄŸi (esasında öyle deÄŸillerdi) olarak kullanabiliyordu; ve yerel seçkinler ise, batı-yanlısı ve iÅŸalemi-yanlısı bir ortamı (tabii ki kendi nüfusuna karşı yöneltilmiÅŸ bir kuvvet sayesinde) sürdürürken, kendi ekonomik stratejilerini takip edebiliyorlardı. SoÄŸuk SavaÅŸ’ın sona ermesiyle, bu etken artık iÅŸlevsiz kalmıştır ve bu seçkinler artık ABD ekonomik ideolojisini kucaklamaya (Dünya Bankası ve İMF’nin ekonomik ÅŸantajı sayesinde) “cesaretlendirilmek”tedirler. Aynen neo-liberalizmin Emperyalist uluslarda refah devletine saldırması gibi, bunun “az geliÅŸmiÅŸ” uluslardaki sonuçları ise yerel sermayeye daha az tolerans gösterilmesi olmuÅŸtur.
O halde emperyalizm temelde, ülkelerin diğer ülkeler karşısında avantaj edinecek şekilde ticari ilişki ve yatırımları diğer ülkelere dayatma yetisidir. Bu (işgal ve sömürgeler aracılığıyla) doğrudan veya (ekonomik ve siyasi güç yoluyla) dolaylı yapılabilir. Hangi yöntemin kullanılacağı söz konusu ülkelerin belli koşullarına bağlıdır. Dahası, bu yine her ülke içerisindeki sınıf kuvvetlerinin dengesine bağlıdır (örneğin, militan bir işçi sınıfı hareketinin olduğu bir ulusun, toplumsal maliyetinden ötürü savaş siyaseti izlemesi pek olası değildir). Ancak, emperayalizmin amacı daima kapitalist ve bürokratik sınıfları zenginleştirmektir.
Piyasa ve kaynaklar üzerindeki bu mücadele, zorunlu olarak çatışmaya yol açar. Bu, ekonomik açıdan “geri” olan bir ulusa hakim olunması için baÅŸlangıçta gerekli olan (Amerika’nın Filipinler’i iÅŸgal etmesi, Afrika’nın Batı Avrupa devletleri tarafından fethedilmesi, v.b.). veya bir kere tesis edildikten sonra bu hakimiyeti korumak için yapılan (Vietnam Savaşı, Cezayir Savaşı, Körfez Savaşı v.b.) fetih savaÅŸları olabilir. Veya, piyasalar ve sömürgeler için yapılan rekabet barışçıl bir ÅŸekilde hallolamayacak bir noktaya geldiÄŸinde baÅŸlıca emperyalist ülkeler arasında bir savaÅŸ da olabilir (Birinci ve İkinci Dünya SavaÅŸlarında olduÄŸu üzere).
Kropotkin’in belirttiÄŸi üzere, “insanlar artık kralların zevki için savaÅŸmıyorlar, kazançların ve büyüyen refahın bütünlüğü için, … yüksek finans ve sanayi baronlarının çıkarı {için} savaşıyorlar. … {P}olitik üstünlük …, basitçe uluslararası piyasalardaki ekonomik üstünlük meselesidir. Almanya, Fransa, Rusya, İngiltere ve Avusturya, bunların hepsinin kazanmaya çalıştığı ÅŸey … askeri bir üstünlük deÄŸildir: ekonomik hakimiyettir. Bu, kendi mallarını ve gümrük vergilerini komÅŸularına dayatma hakkıdır; sınai açıdan geri halkları sömürme hakkıdır; komÅŸudan ya ticareti canlandıracak bir limanı, veya fazla emtianın boÅŸaltılabileceÄŸi bir bölgeyi almak için … demiryolları kurma ayrıcalığıdır.” Åžunu vurguluyordu, “{b}ugün savaÅŸtığımızda, bu büyük sanayicilerimizin % 30′luk karlarını garanti altına almak içindir, finans baronlarının Borsa’daki {hisse senedi piyasası} hakimiyetlerini saÄŸlamak içindir, maden ve demiryolu hissedarlarının gelirlerini saÄŸlamak içindir.” (Words of a Rebel, s. 65-6)
Özetle, emperyalizm daima Sermaye’nin çıkarlarına hizmet etmiÅŸtir. EÄŸer öyle olmasaydı, eÄŸer iÅŸalemi için kötü olsaydı, iÅŸalemi sınıfı ona karşı çıkardı. Bu 19. yüzyıl sömürgeciliÄŸinin artık var olmamasını kısmen açıklar (diÄŸer nedenler, emperyalizmin iÅŸalemi açısından kötü olmasına açıkça yardımcı olan dış hakimiyete karşı toplumsal direnç, ve ikinci dünya savaşının ertesinde ABD emperyalizminin bu piyasalara eriÅŸim kazanma ihtiyacıdır). Artık “geri kalmış” [underdeveloped, azgeliÅŸmiÅŸ] ülkelerin yabancı sermayenin sömürüsüne açık olmasını saÄŸlamanın maliyet açısından daha etkin yolları bulunmaktadır. Maliyetler faydaları aÅŸtığında, sömürgeci emperyalizm, çokulusluların, siyasal nüfuzun, ve kuvvet tehditinin yeni-sömürgeciliÄŸine dönüştü (bakınız bir sonraki kısım). Ayrıca, emperyalizmdeki herhangi bir deÄŸiÅŸikliÄŸin altta yatan ekonomik sistemdeki deÄŸiÅŸikliklerle ilgili olduÄŸunu unutmamalıyız.
AnarÅŸistlerin emperyalizme ve emperyalist savaÅŸlara karşı çıktıkları açıktır. Kübalı anarÅŸistler ÅŸunları söylerken hepimiz adına konuÅŸmaktadırlar, “her çeÅŸit emperyalizm ve sömürgeciliÄŸe karşı; halkların ekonomik tahakkümüne karşı; … kendi ulusal kültürlerine, geleneklerine ve toplumsal sistemlerine yabancı olan siyasi ve ekonomik sistemlerin halka dayatılmasını amaçlayan askeri baskıya karşı. … Dünyadaki uluslar arasında, küçük olanın büyük olan kadar deÄŸerli olduÄŸuna inanıyoruz. Kendi insanlarını boyun eÄŸen bir halde tuttuÄŸu için ulusal devletlerin düşmanları olmamız gibi; kendi açgözlü sömürü sistemlerini daha zayıf ülkelere dayatmak için siyasi, ekonomik ve askeri güçlerini kullanan süper-devletlere de karşıyız. Tüm emperyalizm biçimlerine karşı olarak, devrimci enternasyonalizmin; karşılıklı çıkarları doÄŸrultusunda özgür halklardan oluÅŸan büyük federasyonların yaratılmasının; dayanışma ve karşılıklı yardımlaÅŸmanın taraftarı olduÄŸumuzu ilan ediyoruz.” (Sam Dolgoff’un alıntısı, The Cuban Revolution: A Critical Perspective, s. 138)
Başka birisinin gücüne bağlıyken bağımsız olmak imkansızdır. Eğer birisinin kullandığı sermaye başka bir ülkenin sahipliğindeyse, onun bu ülkenin taleplerine direnecek konumu yoktur. Eğer ükenizde yatırım yapmak için yabancı şirketlere ve uluslararası finansa bağlıysanız, o zaman onların istediklerini yapmak zorundasınızdır (ve bu nedenle yönetici sınıf, destekçilerini memnun etmek ve kendilerini iktidarda tutmak için siyasal ve toplumsal muhalefeti bastıracaktır). Kapitalizmde kendi kendini idare eder olmak için, topluluk veya ulusun ekonomik olarak bağımsız olması gerekir. Emperyalizmin ima ettiği sermayenin merkezileşmesi, gücün, bu güçle alınan kararlardan doğrudan etkilenenlerin değil, küçük bir azınlığın ellerinde olması anlamına gelir. Bu nedenle kapitalizm, çok geçmeden merkezsizleşmiş bir ekonominin ve böylece de özgür bir toplumun oluşmasını imkansız hale getirir. Böyleyken, anarşistler, mülkiyetin toplumsallaştırılması ve üretimde işçilerin kendinden yönetimi bağlamında, sanayinin merkezsizleşmesine ve tarımla bütünleşmesine vurgu yaparlar (bakınız Kısım I.3.8). Üretimin azınlığın karlarından ziyade herkesin gereksinimlerini karşılamasını ancak bu sağlayabilir.
Üstelik, ekonomik emperyalizmin kültürel ve toplumsal emperyalizmin ebeveyni olduÄŸunun da farkındadırlar. Takis Fotopoulos’un belirttiÄŸi üzere, “kültürün piyasalaÅŸtırılması ile piyasaların yakın zamandaki liberalizasyonu ve deregülasyonu günümüz kültürel homojenliÄŸine büyük katkıda bulunmuÅŸtur –geleneksel topluluklar ve kültürler tüm dünyada ortadan kaybolmakta, insanlar ileri kapitalist ülkelerde ve bilhassa da ABD’de üretilen kitle kültürünün tüketicilerine dönüştürülmektedir.” (Toward an Inclusive Democracy, s. 40)
Ancak bu anarÅŸistlerin körü körüne ulusal kurtuluÅŸ mücadelelerini veya herhangi bir milliyetçilik [nationalism, ulusalcılık] biçimini destekledikleri anlamına gelmez. AnarÅŸistler emperyalizme karşı oldukları gibi milliyetçiliÄŸe de karşı çıkarlar –bunlardan hiç birisi özgür bir toplumun yolu deÄŸildir (daha fazla ayrıntı için bakınız Kısım D.6 ve Kısım D.7). Bu nedenle anarÅŸistler, küreselleÅŸmeye veya uluslararası baÄŸlara veya baÄŸlantılara varlıkları itibariyle karşı deÄŸildirler. Hiç de deÄŸil, biz daima enternasyonalist olmuÅŸuzdur; bizler, dünyayı paylaşırken, çeÅŸitliliÄŸe ve farklılığa saygı gösteren, onları destekleyen bir “aÅŸağıdan küreselleÅŸme“nin taraftarıyız. Ancak, bizler ÅŸirket iktidarı ve ekonomik emperyalizmle körleÅŸtirilmiÅŸ bir dünyada yaÅŸamayı istemiyoruz. Böyleyken, bizler toplumsal iliÅŸkileri metalaÅŸtıran kültürün metalaÅŸmasına yol açan kapitalist eÄŸilimlere karşıyız. Bizler dünyayı yaÅŸamak için ilginç bir yer yapmak istiyoruz; ve bu, hem fiili (yani fiziksel, siyasi ve ekonomik) emperyalizme hem de onun kültürel ve toplumsal biçimlerine karşı çıkmak demektir.

Çeviri: Anarşist Bakış
Kaynak: “D.5 – What causes Imperialism?”, AnarÅŸist Sıkça Sorulan Sorular.
www.khAos.info