Kapitalizmde fiyatları ne belirler?
filed in AnarÅŸizm on Eki.24, 2009
KISIM C.1
KAPİTALİZMDE FİYATLARI NE BELİRLER?C.1.1 Bu Kuramda Yanlış Olan Ne?
C.1.2 Öyleyse Fiyatı Ne Belirler?
C.1.3 Fiyatları Başka Neler Etkiler?
Kapitalizm taraftarları, çoÄŸu ana görüş [mainstream, bir konuda yaygın ve hakim görüş] ekonomi ders kitabınca açıklandığı üzere, Sübjektif DeÄŸer Kuramı (SDK) [Subjective Theory of Value, STV, öznel, normatif] denilen ÅŸey üzerinde görüş birliÄŸi içindedir. Bu ekonomi sistemi, nedenleri aÅŸağıda belirgin hale gelecek olan, “marjinalist” ekonomi olarak adlandırılır genellikle.
SDK, özünde, bir metanın fiyatının, [metanın] tüketici ve üretici için olan marjinal faydası tarafından belirlendiğini ifade eder. Marjinal fayda, bireyin tatmin skalası [scale, bireyin çeşitli tüketim kombinasyonlarından elde ettiği tatmini gösteren tablo] üzerinde, mala duyduğu arzunun tatmin edildiği noktadır. Bu nedenle fiyat pazar yerindeki bireysel, sübjektif [öznel] değerlendirmelerin bir sonucudur. Bu kuramın bireysel özgürlükle ilgilenenlere için neden çekici olduğunu görmek kolaydır.
Ancak, SDK bir efsanedir. Pek çok efsane gibi, içinde bir nebze de olsa gerçeklik vardır. Ancak bir metanın fiyatının nasıl belirlendiği açıklaması bağlamında, ciddi kusurları vardır.
Bu bir nebzelik gerçeklik bireylerin, grupların, ÅŸirketlerin vb. mallara gerçekten de deÄŸer biçtikleri ve onları tükettiÄŸi/ürettiÄŸidir. ÖrneÄŸin tüketim oranı, malların kullanıcılar için olan kullanım-deÄŸerine baÄŸlıdır (bir kimsenin satın aldığı ürünün miktarının fiyatlar ve gelire iliÅŸkin deÄŸerlendirmelerden etkilenip etkilenmediÄŸini daha sonra göreceÄŸiz). Benzer ÅŸekilde, üretim, üreticilerin daha fazla mal arz etmekten [elde edecekleri] fayda tarafından belirlenir. Bir malın kullanım-deÄŸeri oldukça sübjektif bir deÄŸerlendirmedir, ve bu nedenle bireyin zevk ve gereksinimlerine baÄŸlı olarak durumdan duruma deÄŸiÅŸir. Böyleyken, bunun fiyatlar üzerinde bir etkisi olacaktır; ancak –ileride gösterileceÄŸi üzere– bu, bir ürünün fiyatını belirlemenin aracı olarak kapitalist ekonominin dinamiklerini ve piyasanın altında yatan üretim iliÅŸkilerini gözardı eder. Sonuçta, SDK tüm metalara birer sanat ürünüymüşçesine davranır, ve bu gibi insani çaba ürünleri (eÅŸsiz olmaları nedeniyle) kelimenin sıradan anlamında kapitalistik metalar deÄŸildirler (yani, yeniden üretilemezler ve böylece de emek onların miktarını artıramaz). Bu nedenle, SDK üretimin kapitalizmdeki doÄŸasını gözardı eder. Daha sonraki kısımlarda bu tartışılacaktır.
Tabii ki, modern ekonomistler, ekonomiyi “deÄŸerden arınmış bir bilim” olarak resmederler. DoÄŸaldır ki, mevcut toplumsal yapıları ve onlar etrafında örülmüş ekonomik dogmaları verili aldıkları, böylece onları meÅŸrulaÅŸtırdıkları nadiren kafalarına dank eder. Kropotkin’in belirttiÄŸi üzere:
“Politik iktisadın yasaları ve kuramları denilen ÅŸeylerin tümü aslında ÅŸu mizaca sahip beyanatlardan baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir:
‘Bir ülkede, Devlet tarafından onlara dayatılan veya Devlet’in toprak, fabrika, demiryolu vb. sahipleri olarak kabul ettiÄŸi kimseler tarafından kendilerine teklif edilen çalışma koÅŸullarını kabul etmeksizin bir ay, hatta onbeÅŸ gün bile yaÅŸamını sürdüremeyecek dikkate deÄŸer sayıda insanın daima olduÄŸu veriliyken, bu durumda sonuçları ıvır, zıvır olacaktır.’
Orta-sınıfın [burjuvazinin] politik iktisadı, bu sayılan koÅŸullar altında –koÅŸulların kendisini ayrıca belirtmeksizin– olup bitenlerin sayılıp dökülmesinden ibaret olmuÅŸtur. Ve toplumumuz içinde bu koÅŸullar altında ortaya çıkan olguları tanımlamalarının ardından, bize bu olguları katı, kaçınılmaz ekonomik yasalar olarak gösterirler.” (Kropotkin’s Revolutionary Papers, s. 179)
DiÄŸer bir deyiÅŸle, ekonomistler kapitalist toplumun (mülkiyet hakları, eÅŸitsizlik vb. gibi) politik ve ekonomik yönlerini genellikle verili kabul eder, ve kuramlarını bunların etrafında oluÅŸtururlar. Marjinalizm sonuçta, sınıf çizgileri, hiyerarÅŸileri ve eÅŸitsizlikleriyle kapitalist toplumu verili kabul ederek “politik olanı” “politik iktisat”ın dışına çıkarır. Bireysel tercihler üzerine yoÄŸunlaÅŸarak, onları bu tercihlerin yapıldığı ve [bu tercihleri] etkileyen toplumsal sistemden soyutlarlar. Gerçekte, SDK, bireyleri yaÅŸadıkları toplumsal çevreden soyutlama üzerine; ve tüm bireyler için, tüm toplumlarda her zaman uygulanabilir olan ekonomik “yasalar” üretilmesi üzerine inÅŸa edilir. Bu, tüm somut durumların –tarihsel olarak ne kadar farklı olurlarsa olsunlar– aynı evrensel kavramın ifadeleri olarak deÄŸerlendirilmesine yol açar. Böylece, neo-klasik ekonomide, ücretli-emek emek haline gelir, sermaye üretim araçları haline gelir, emek süreci üretim fonksiyonu haline gelir, sahiplenmeye yönelik davranış insan doÄŸası haline gelir. Bu yolla, günümüz toplumunun eÅŸsizliÄŸi, yani ismiyle onun ücretli emek üzerinde temellenmesi gözardı edilir (”İçinden geçtiÄŸimiz dönem … özel bir nitelikle ayırd edilmektedir –ÜCRETLER.” (Proudhon, System of Economical Contradictions, s. 199)); ve kapitalizme özgü olan evrenselleÅŸtirilir, her zaman uygulanabilir hale getirilir. Böylesi bir perspektif bilimsel olmaktan ziyade ideolojik olmaktan kaçınamaz. Her zaman geçerli (ve böylece görünürde deÄŸerden arınmış) olan bir kuram yaratmaya çalışarak, onlar ancak kuramlarının kapitalizmin eÅŸitsizliklerini meÅŸrulaÅŸtırdığı gerçeÄŸini gizlerler. Edward Herman’ın vurguladığı gibi:
“1849′da, Britanyalı ekonomist Nassau Senior, ‘yoksulluÄŸun ekonomisi’ni açıklamak üzere sendikaları ve asgari ücret düzenlemelerini savunanları kusurlu buluyordu. O ve meslekdaÅŸlarına göre, ‘zenginliÄŸin ekonomisi’ [düşüncesi] hiç akıllara getirilmiyordu; kendisini bilim adamı ve gerçek ilkelerin sözcüsü olarak görüyordu. Bu kendi kendini aldatma, 1930′ların Keynesyen devrimine gelene kadar ana akım ekonomiyi istila etti. Keynesyen ekonomi –kısa zamanda kapitalist devletin hizmetindeki bir araç olarak ehlileÅŸtirilse de, kapitalizmin içsel istikrarsızlığına, kronik iÅŸsizlik eÄŸilimine, ve ayakta kalmasını saÄŸlamak için önemli hükümet müdehalesinin gerekliliÄŸine vurgusuyla– rahatsız ediciydi. Kapitalizmin son 50 yıldaki yeniden yükseliÅŸiyle, Keynesyen düşünceler ve onların örtülü müdehale çaÄŸrıları devamlı saldırılara maruz kaldı; ve Chicago Okulu’nun önderliÄŸindeki entelektüel karşı-devrimle, zenginlerin geleneksel laissez-faire (’bırakınız yapsınlar’) ekonomisi yeniden ana akım ekonominin merkezi olarak yerleÅŸtirildi.” (The Economics of Rich)
Herman ÅŸunu sorarak devam ediyor, “(n)eden ekonomistler zenginlere hizmet ederler?“, ve “(y)anlızca tek bir nedenle; önde gelen ekonomistler zengindirler ve diÄŸerleri de aynı mertebeye eriÅŸmeyi amaçlamaktadır. Chicago Okulu ekonomisti Gary Becker, ekonomik güdünün sıklıkla baÅŸka kuvvetlere atfedilen birçok eylemi açıkladığını öne sürerken baÅŸka bir ÅŸeyin peÅŸindeydi. O tabii ki, bu düşünceyi iÅŸi olan ekonomiye asla uygulamadı…” (a.y.) diye cevaplıyor. “Uygun miktarda bir arz kaynağı saÄŸlayacak ‘efektif [gerçek] talebi’ ” (a.y.) yaratacak iyi para kazanan çok sayıda think-tank [belli bir konuda tartışma yürüten uzmanlar grubu], araÅŸtırma pozisyonları, müşavirlikler vb. vardır.Marjinalizmin ortaya çıkışı ve “ortodoksi” olarak kabul edilmesi, –geçmiÅŸte ve bugün hala– çalışan insanların yüz yüze kaldığı en önemli sorulardan ilginin uzaklaÅŸtırılmasına hizmet etmektedir (örneÄŸin, üretimde nelerin olduÄŸunu, otorite iliÅŸkilerinin toplum üzerindeki ve iÅŸyerindeki etkilerinin neler olduÄŸu). Marjinalizm, nesnelerin nasıl üretildiÄŸine, üretim sürecinde ortaya çıkan çatışmalara ve artığın yaratılmasına/bölüşülmesine bakmak yerine; kapitalist iÅŸyerini, iÅŸbölümünü ve otorite iliÅŸkilerini vb., keza üretileni verili olarak kabul eder.
Kuramlar gerçeğin izinden gidebilir veyahut özel çıkarlara hizmet edebilir. Bu ikincisi bağlamında, [kuramlar] yanlızca arzulanan sonuçlara ulaşılması için uygun olan kavramları kabul eder. Bir ekonomi kuramı örneğin, karlara, çıktı miktarlarına, yatırım miktarına ve fiyatlara dikkati çekebilir, ve sınıf mücadelesini, yabancılaşmayı, hiyerarşiyi ve pazarlık gücünü dışarda bırakabilir. O zaman kuram kapitalistlere hizmet edecektir; ve ekonomistlerin ücretlerini ödeyen ve üniversitelerinde onları işe alanlar kapitalistler olduğu için, ekonomistler ve itaatkar öğrencileri de [bundan] faydalanacaklardır.
Genel denge analizi ve marjinalizm, yönetici sınıfın istekleri doÄŸrultusunda geliÅŸtirilmiÅŸtir. Marjinalizm, üretim meselesini gözardı eder ve deÄŸiÅŸime odaklanır. Çalışan insanların toplum içindeki konumlarını iyileÅŸtirmeye yönelik (örneÄŸin sendikalar yoluyla) herhangi bir giriÅŸiminin amaca zarar [counter-productive] verdiÄŸini savunur; “uzun dönemde” herkesin daha iyi olacağını ve bu nedenle bugünkü sorunların konuyla ilgisi olmadığını (ve bunları halletmeye yönelik herhangi bir giriÅŸimin amaca zarar verdiÄŸini), ve tabii ki kapitalistlerin karlarını, faiz ödentilerini ve kirayı hak ettiklerini telkin eder. Böyle bir kuramın faydası açıktır. EÅŸitsizliÄŸi meÅŸrulaÅŸtıran, karların, kiranın ve faizin sömürücü olmadığını “kanıtlayan” ve ekonomik olarak güçlü olanların serbestçe hükümranlık [yapmasını] savunan bir ekonomik kuramın, yönetici sınıflar açısından –bunları yapmayan [bir kurama göre]– kullanım-deÄŸeri (”faydası”) daha fazla olacaktır. Düşünceler piyasasında, talebi karşılayacak ve entelektüel olarak “saygın”lık kazanacak olanlar iÅŸte bunlardır.
Tabii ki, kapitalist ekonominin tüm taraftarları (çoÄŸu zengin olmayı arzulasa da) zengin deÄŸildir. Kapitalizmin özgürlüğe dayandığına; kar, faiz ve kiranın hiyerarÅŸik iÅŸyerleri ve toplumsal eÅŸitsizlik yüzünden ortaya çıkmadığına, saÄŸlanan hizmetlerin “ödülleri”ni temsil ettiÄŸine pek çok kimse inanmaktadır. Ancak, kar, faiz ve kira meselesiyle uÄŸraÅŸmadan önce, ilk olarak SDK’nın neden yanlış olduÄŸunu tartışmalıyız.
C.1.1 BU KURAMDA YANLIÅž OLAN NE?
Fiyatı belirlemek için marjinal faydayı kullanmaktaki ilk sorun, bunun döngüsel bir mantığa yol açmasıdır.Fiyatların metaların “marjinal faydalarını” ölçtüğü varsayılır, ancak tatminlerini en iyi nasıl azamileÅŸtireceklerine [maksimumlaÅŸtıracaklarına] karar verebilmeleri için tüketicilerin ilk önce fiyatları bilmesi gerekir. Böylece sübjektif deÄŸer kuramı, “açıkça döngüsel bir mantığa dayanır. Fiyatları açıklamaya çalışsa da, marjinal faydayı açıklamak için fiyatlar gereklidir.” (Paul Mattick, Economics, Politics and the Age of Inflation, s. 58) Sonunda, (marjinalizmin kurucularından birisi olan) Jevons’un kabul ettiÄŸi üzere, metanın fiyatı metanın üretici için faydasını test etmenin yegane yoludur. Marjinal faydanın bu fiyatları açıklamak için gerekli olduÄŸu biliniyorken, kuramın baÅŸarısızlığı bundan daha çarpıcı olamazdı.
İkincisi, denge fiyatı tanımını ele alalım. Denge fiyatı, talep edilen miktarın tam olarak arz miktarına eşit olduğu fiyattır. Böyle bir fiyatta, ne talep edenlerin ne de arz edenlerin davranışlarını değiştirmelerine yönelik hiçbir dürtü olmayacaktır.
Neden böyle oluyor? Sübjektif kuram, herhangi baÅŸka bir fiyata göre neden bu fiyatın denge fiyatı olduÄŸunu açıklayamaz. Bunun sebebi SDK’nın, piyasadaki “sübjektif” deÄŸerlendirmelerin dayanacağı objektif bir ölçüte [measurement] sahip olmamasıdır. Tüketicinin –alışveriÅŸ yaparken– “fayda”sını en iyi ÅŸekilde azami kılmak amacıyla parasını [metalar arasında] paylaÅŸtırması için fiyatlara gereksinimi vardır (ve tabii ki tüketici, marjinal fayda kuramının açıkladığını varsaydığı fiyatlarla piyasada karşılaşır!). Ve ÅŸirket piyasa fiyatlarını ürettiÄŸi metanın üretim maliyetiyle karşılaÅŸtırmadığı sürece, kar yapıp yapmadığını nasıl bilecektir. Proudhon’un ifade ettiÄŸi gibi, “(e)ÄŸer arz ve talep tek başına deÄŸeri belirliyorsa, o halde neyin [arz veya talep] fazlası, neyin [arz ve talep] yeterliliÄŸi olduÄŸunu nasıl söyleyebiliriz? EÄŸer ne maliyet, ne piyasa fiyatı ve ne de ücretlerin hiçbirisi matemetiksel olarak belirlenemiyorsa, o halde artığı, karı anlamak nasıl mümkün olabilir?” (System of Economical Contradictions, s. 114). Bu objektif ölçüt, ancak kapitalizmdeki fiili üretim süreci, kar için olan üretim olabilir. Bunun sonuçları, bir sonraki kısımda tartışacağı gibi, kapitalizmde fiyatı neyin belirlediÄŸini bulunması için önemlidir (Kısım C.1.2 – Peki fiyatı ne belirler?)
İlk marjinalistler bu sorunun farkındaydılar ve fiyatın “marjin”deki [sınırdaki] faydayı yansıttığını öne sürdüler (marjinalist okulun kurucularından birisi olan Jevons, “nihai fayda seviyesinin deÄŸeri belirlediÄŸi“ni öne sürmüştü), ancak marjinin konumunu ne belirliyordu? Bu mevcut arz tarafından sabitleniyordu (”Arz, nihai fayda seviyesini belirler” –Jevons); ancak arz seviyesini ne belirliyordu? (”Üretim maliyeti arzı belirler” –Jevons). DiÄŸer bir deyiÅŸle, fiyatlar, üretim maliyetlerine dayanan arza dayanan marjinal faydaya dayanmaktadır. Bir baÅŸka deyiÅŸle, nihayetinde sübjektif deÄŸerlendirmelere deÄŸil, objektif bir ölçüte (üretim arzı veya maliyetine) dayanmaktadır! Bu ÅŸaşırtıcı deÄŸildir, çünkü piyasada bir ÅŸeyi tüketmeden (”sübjektif olarak deÄŸer biçmeden”) önce, onun üretilmiÅŸ olması gereklidir. Maddeyi ve enerjiyi (bizim için) daha az faydalı olandan daha çok faydalı olan biçimlere yönelik olarak yeniden düzenleyen ÅŸey, üretim sürecidir. Bu ise, bizi üretime ve belli bir toplumdaki mevcut toplumsal iliÅŸkilere –ve (deÄŸiÅŸim) deÄŸerini emek cinsinden tanımlamanın politik tehlikelerine– geri götürür (Bir Sonraki Kısım‘a bakınız). Nihayetinde, bireyler piyasada sadece verili arzla deÄŸil, aynı zamanda –üretimle ve kar edinimiyle ilgili olan maliyetler dahil olmak üzere– fiyatlarla da yüz yüze kalır.
Marjinalizmin tüm amacı (güç iliÅŸkilerinin belirgin olduÄŸu) üretimden uzaklaÅŸmak ve (gücün dolaylı olarak iÅŸlediÄŸi) deÄŸiÅŸimin üzerine yoÄŸunlaÅŸmak olduÄŸu için, eski marjinal fayda-deÄŸer kuramının çabucak terk edilmesine ÅŸaÅŸmamak gerekir. Ekonomi ders kitaplarında süren “fayda” tartışması esasen anlamaya yöneliktir. İlk olarak, neo-klasik ekonomistler ölçülebilir (kardinal, [sayısal olarak ölçülebilir]) “fayda”yı kullandılar (yani fayda herkes için aynıydı), ancak bu politik meselelere yol açtı (çünkü kardinal fayda, yoksul bir kimse için ek bir doların “fayda”sının zengin bir kiÅŸinin bir dolar kaybetmesindeki [faydadan] daha fazla olduÄŸu anlamına geliyor ve yeniden bölüşüm politikalarını açıkça meÅŸru kılıyordu). (Kardinal faydanın pratikte imkansız olmasıyla birlikte) bunun farkına varıldığında, fayda “ordinal” [ölçülemez, ancak birbirine göre belli bir tercih sıralaması içinde ifade edilebilir, karşılaÅŸtırılabilir olan] (yani, faydanın bireysel bir ÅŸey olduÄŸu ve bu nedenle ölçülemeyeceÄŸi) hale geldi. Ardından, kiÅŸiler arası faydaların ve bu nedenle bundan elde edilebilecek objektif fiyatların karşılaÅŸtırılabilir olmaması nedeniyle, ordinal fayda bile terk edildi (bu, Adam Smith’in argümanıydı ve onun faydaya veya kullanım-deÄŸerine dayanan [bir kuramı] deÄŸil, emek deÄŸer kuramını gelÅŸtirmesine yol açmıştı). “Ordinal” faydanın terk edilmesiyle, ana akım ekonomisi bireysel tercihleri bile bu ÅŸekilde düşünmekten artık vazgeçti. Bu, modern ekonominin hiçbir deÄŸer kuramına sahip olmadığı anlamına gelir –ve deÄŸer kuramı olmaksızın, kapitalizmin iÅŸleyiÅŸinin herkes için faydalı olacağı veya sonuçlarının bireysel tercihleri gerçekleÅŸtireceÄŸi iddiasının hiçbir rasyonel temeli yoktur.
Böylece fayda kuramı bütün keskinliÄŸini kaybetti ve kardinalden ordinal faydaya ve ordinalden de ‘gösterilmiÅŸ tercihler’e [revealed preferences, yani dolaylı olarak açıklanmış, ifade edilmiÅŸ tercihlere] indirgendi. (Açıkça harikalar diyarı olan) kardinal faydadan, (bir fark olmaksızın ayırd etmeye [imkan tanıyan]) ordinal faydaya ve (kuru bir totoloji olan –tüketiciler, harcamalar yapısında “gösterilmiÅŸ” olarak toplam faydayı maksimize ederler veya, tüketiciler maksimize ettikleri ÅŸeyi maksimize ederler) “gösterilmiÅŸ tercihler”e [doÄŸru olan] bu gerileme, kurmaca varsayımları basit ancak içine iÅŸleyen sorulara maruz kaldığında, marjinalistlerin yaptığı birçok geriye çekiliÅŸlerinden sadece birisidir.
Pek çok ana akım ekonomistleri deÄŸerin “fayda” kuramını gözardı ederken, onun esas kısımları olan “tam rekabet” ve Walrasçı “genel denge” kavramlarını kabul ederler. Marjinalizm, Paul Ormerod’un sözleriyle, “bazı belirli varsayımlar altında serbest piyasanın, verili kaynaklar kümesinin ekonomideki her bireyin ve her firmanın bakış açısından –oldukça özel ve sınırlı bir manada– optimal dağıtımına yol açacağını” göstermeye çalışmıştır (The Death of Economics, s. 45). Walrasçı genel denge kuramının kanıtladığı ÅŸey budur. Ancak, bunu ispatlamak için gerekli olan varsayımlar (durumu anlamak açısından) biraz gerçekçi deÄŸildir. Ormerod’un belirttiÄŸi üzere:
“Rekabetçi modelin pratikteki Batı ekonomilerinin kabul edilebilir bir temsilinden uzak olduÄŸu … çok kuvvetli bir ÅŸekilde vurgulanamaz … (Bu) gerçekliÄŸin alaya alınmasıdır. ÖrneÄŸin, dünya hiçbirinin pazar üzerinde hiçbir ÅŸekilde herhangi bir kontrole sahip olmadığı, sayısız küçük firmadan oluÅŸmamaktadır. … Marjinal devrim tarafından açıklanan kuram, insan davranışları ve ekonominin iÅŸleyiÅŸi hakkında bir dizi önermeye dayanır. Bu, varsayımların pek az ampirik [gözlemsel] rasyonalleÅŸtirmesinin olduÄŸu, neredeyse tamamen saf düşünsel bir deneydir.“
Aslında, “kanıtların çoÄŸu, gerçekliÄŸin akla yakın bir temsili olarak rekabetçi genel denge modelinin geçerliliÄŸininin karşısında“dır (Op. Cit., s. 48, s. 62). ÖrneÄŸin, kuram (ister büyüklük veya örgütlenme, isterse toplumsal yaralanmalar veya baÅŸka bir ÅŸey nedeniyle olsun) enformasyonda veya ekonomik [karar] birimlerinin pazarlık gücündeki asimetrilerle [eÅŸitsizliklerle] ilgili ilginç soruları cevaplayamadığı için, oligapol [az sayıda firmanın piyasa fiyatını belirlediÄŸi piyasa yapısı] ve eksik rekabet dışarda bırakılır. Gerçek dünyada oligapol sıradan bir ÅŸeydir; enformasyon ve pazarlık gücündeki eÅŸitsizlikler birer normdur. İnsanların karşı karşıya bulunduÄŸu gerçekliÄŸi sergilemek için bu araçları dışarda bırakmak çeliÅŸkilidir, ve bu nedenle daha az pazarlık gücüne ve enformasyona sahip olanların zararına olacak çözümler ortaya koyulabilir. Ayrıca, model, insanların ve ÅŸirketlerin piyasa hakkında tam bir bilgi ve enformasyona sahip oldukları bir dünyada yaÅŸadıkları, zamanın olmadığı bir ortama göre tasarlanmıştır. GeleceÄŸin ve böylece de belirsizliÄŸin olmadığı bir dünya (zamanı ve dolayısıyla da belirsizliÄŸi dahil etmeye yönelik her teÅŸebbüs, modelin deÄŸersizleÅŸmesini saÄŸlar). Böylece model, gelecekteki fiyatlar, malların gelecekteki mevcudiyetleri, gelecekte üretim tekniklerinde veya pazarda olacak deÄŸiÅŸiklikler vb. gibi ekonomik [karar] birimlerinin aslen bilmedikleri ÅŸeylere dair gerçekliÄŸi kolay ve kullanışlı bir ÅŸekilde ele alamaz. Bunun yerine, sonuçlara –denge koÅŸullarına iliÅŸkin ispatlara– ulaÅŸmak için model; [karar] birimlerinin tam bilgiye, veya en azından ekonomideki tüm olası sonuçlarla ilgili olasılık [bilgilerine] sahip olduklarını varsayar. Gerçeklik ise bunun aksidir.Zamansız, mükemmel bir dünyada, “serbest pazar” kapitalizmi kendisinin kaynakların dağıtımında en etkin yöntem olduÄŸunu ve tüm piyasaların temizleneceÄŸini [arz-talep dengesizliklerinin giderileceÄŸini] ispat edecektir. Genel Denge Kuramı, soyut ve önemli bir soruya, kısmen de olsa, verilmiÅŸ soyut bir cevaptır: Piyasa enformasyonu olarak fiyat sinyallerine dayanan bir ekonomi düzenli olabilir mi? Genel dengenin cevabı açık ve kesindir –bir kimse böyle bir ekonomiyi bu özelliklerle betimleyebilir. Ancak, hiçbir gerçek ekonomi böyle betimlenmemiÅŸtir; söz konusu varsayımlar veriliyken, böyle bir ekonomi bugüne kadar asla var olmamıştır. Kuramsal bir soru, bir miktar entelektüel geliÅŸimi de içererek cevaplanmıştır; ancak bu gerçeklikle hiç alakası olmayan bir cevaptır. Ve bu sıklıkla dengenin “yüce kuramı” olarak adlandırılır. Açıktır ki birçok ekonomist gerçek dünyayı özel bir durumu [genel kuramın özel bir uygulaması] olarak ele alıyor olmalı.
Böylece, Genel Denge kuramı, varolacağına veya varolduÄŸuna, ortaya çıkacağına iliÅŸkin hiçbir nedenin olmadığı bir ekonomik durumu incelemektedir. Bu nedenle, [bu kuram], varolduÄŸu ÅŸekliyle dünyaya iliÅŸkin hiçbir anlaşılır uygulanabilirliÄŸi veya ilintisi olmayan bir soyutlamadır. Bunun gerçek dünyaya iliÅŸkin anlayışlar [insights] sunabileceÄŸini iddia etmek gülünçtür. Aksiyomlar ve varsayımlarla baÅŸladığı, ve sonuçlara ulaÅŸmak için tümdengelimci metodolojiyi kullandığı için ana akım ekonomi kuramının dünyanın nasıl iÅŸlediÄŸine iliÅŸkin kullanışlılığı sınırlıdır. Birincisi, Kısım F.1.3‘de belirttiÄŸimiz üzere, tümdengelimci yöntem doÄŸası itibariyle bilim-öncesi bir yöntemdir. İkincisi, aksiyomlar ve varsayımlar hayali [uydurma] olarak nitelendirilebilir (çünkü ampirik olarak [gerçeklikle] önemsenmeyecek derecede ilgileri vardır); ve tümdengelimci modellerin sonuçları –bu modellerin ekonomik gerçeklikle hiçbir iliÅŸkileri yokken– ancak bu modellerin yapıları ile ilgili olabilir. Genel denge modelinin bir takım hayali entelektüel meselelere kesin cevaplar saÄŸlamak üzere tasarlanmış (ki böyle bir ÅŸey gerçekten de olabilirse) olduÄŸu doÄŸru olmakla beraber, uygulamada bu ÅŸunu söylemeye denk düşer: eÄŸer bir kimse gerçek dünyada hiçbir benzeri veya çözümü olmayan bir meseleyi incelemekte ısrar ederse, o zaman gerçek dünyada hiçbir uygulanırlığı olmayan bir modeli kullanması uygundur. Hayali sorunlara cevap vermek üzere tasarlanmış modeller pratik, gerçek-dünyaki ekonomik sorunları çözmek için, ve hatta kapitalizmin nasıl iÅŸlediÄŸi veya geliÅŸtiÄŸine iliÅŸkin faydalı bir sezgi [sunmak için] uygun olmayacaktır. Tanınmış bir sol-kanat ekonomisti Nicholas Kaldor’un sözleriyle, “denge kuramı, saf kuramcının [sadece kuram çalışan bir kimsenin] bu kuramın etkilerinin gerçekte muhtamelen tutmayacağını baÅŸarılı bir ÅŸekilde (her ne kadar istemeden olsa da) gösterdiÄŸi bir aÅŸamaya eriÅŸti, ancak mesajını henüz ders kitabı yazarlarına veya dersliklere ulaÅŸtıramadı.” Böyleyken, “genel denge kuramına karşı temel itiraz onun soyut olmasına [yönelik] deÄŸildir –tüm kuramlar soyuttur ve böyle olması gerekir, çünkü soyutlama olmaksızın analiz olamaz–; [temel itiraz] yanlış bir soyutlama ile iÅŸe baÅŸlamasına, ve bu nedenle de olduÄŸu haliyle dünyanın aldatıcı bir “paradigma”sını sunmasına [yöneliktir]; ekonomik kuvvetlerin iÅŸleyiÅŸlerinin doÄŸası ve tarzı hakkında alatıcı olması“nda ÅŸaÅŸacak bir ÅŸey yoktur (The Essential Kaldor, s. 377 ve s. 399).
(Alfred Marshall tarafından geliÅŸtirilen) “kısmi” denge kuramı olarak adlandırılan daha gerçekçi bir neo-klasik denge kavramı da vardır. Alfred Marshall’ın çeÅŸitli dönemler için varolan denge kavramları sayesinde, “zaman” da iÅŸin içine katılır. Marhall’ın kavramlarından en önemlileri “kısa dönem” ve “uzun dönem”dir. Ancak bu, bir duraÄŸan [statik] (ideal) durumun bir baÅŸka [duraÄŸan durum] ile karşılaÅŸtırılmasından ibarettir. Marshall, “diÄŸer tüm herÅŸey aynıyken” –yani ekonominin geri kalanının deÄŸiÅŸmeden kaldığı varsayımı ile!–, piyasalardan “belli bir anda” sadece “birisini” (”kısmı denge” ifadesi bu nedenledir) ele alır. Bu kuram, olası alternatif denge konumlarının incelenmesi ile zaman içinde gerçekleÅŸen sürecin incelenmesini birbirine karıştırır. DiÄŸer bir deyiÅŸle, gerçek dünyanın bildiÄŸi anlamda bir zaman yoktur ortada. Gerçek dünyada, her uyarlamanın [adjustment] tamamlanması belli bir zaman alır, ve dengeyi deÄŸiÅŸtirebilecek olaylar gerçekleÅŸebilir. Hareket etme sürecinin kendisinin ulaşılacak yer üstünde etkisi vardır; bu nedenle, ekonominin izlediÄŸi istikametten bağımsız olan bir uzun dönem dengesi konumu gibi bir ÅŸey yoktur. Marshall’ın “belli bir anda bir piyasa” ve “tüm herÅŸey aynıyken” varsayımları, zamanın “genel” dengeye olduÄŸu gibi “kısmi” dengeye de aykırı olmasını saÄŸlar.
Ana akım ekonominin büyük bir kısmı, gerçeklikle hiçbir ilgisi olmayan veya çok az iliÅŸkisi olan kuramlara dayanır. Marjinal fayda kuramının amacı kapitalizmin etkin olduÄŸunu ve herkesin bundan faydalandığını göstermekti (faydayı maksimize eder –piyasada mevcut olan dayatılmış kısıtlı anlamında tabii ki). Tam rekabetin ispatladığı varsayılan ÅŸey budur. Ancak, tam rekabet mümkün deÄŸildir. Ve tam rekabet marjinal faydanın [gereksindiÄŸi] bir varsayım olduÄŸu için, bu noktada kuramın terk edilmesi gerektiÄŸini bekleyebiliriz. Bunun yerine, çeliÅŸki halının altına süpürülmüştür.
Bunun yanısıra, pekçok din gibi, neo-klasik ekononomi de bilimsel olarak sınanamaz. Bunun sebebi tam rekabet modelinin hiçbir ÅŸekilde yanlışlanamayan tahminler üretmesidir. Martin Hollis ve Edward Nell’in öne sürdüğü üzere:
“Aslında marjinal analizi sınama fikri tamamen bir saçmalıktır. Böyle bir sınama neyi ortaya çıkaracaktır? Olumsuz sonuçlar sadece piyasanın kusurlu [eksik] olduÄŸunu gösterecektir. ÇeÅŸitli yorumlar yapılabilir … Ancak ÅŸu yorumu yapmak imkansızdır –yani marjinal analizin reddedilmesi gerektiÄŸi. … Bu nokta genelleÅŸtirilirse, bu anlamda marjinalist ifadeler [yargılar] ([yani] Pozitif mikro-ekonominin varsayımları geçerliyse, şöyle şöyle olur [ÅŸeklindeki ifadeler]) birer totolojidir, ve sonuçları basitçe önsel tezlerinin [prothesis] mantıksal çıkarımlarıdır; … model sınanabilir deÄŸildir.” (Rational Economic Man, s. 34)
*
DiÄŸer bir deyiÅŸle, marjinalist ekonominin bir tahmini tutmazsa, bundan çıkarabileceÄŸimiz yegane sonuç tam rekabetin var olmadığıdır. Kuramın aksi [yani geçersiz olduÄŸu], ne kadar aksi yönde kanıt toplanırsa toplansın kanıtlanamaz. Ayrıca, neo-klasik ideolojiyi ampirik kanıtlara karşı savunmakta kullanılan baÅŸka kullanışlı teknikler de vardır. ÖrneÄŸin, neo-klasik ekonomi üretimin ölçeÄŸe göre azalan getirilere tabi olduÄŸunu savunur. Aksi yöndeki her ampirik kanıt dışarda bırakılabilir, çünkü basitçe ölçek yeterince büyük deÄŸildir –getiriler artan ölçekle beraber en sonunda düşmelidir. Benzer ÅŸekilde, “uzun dönem” terimi ideolojik olarak harikalar yaratabilir. Belirli bir politikanın iddia edilen iyi sonuçları –yönetici sınıflar hariç– herhangi birisi için gerçekleÅŸmezse, o zaman ideolojiyi suçlamaktansa zaman ölçeÄŸi suçlanır (uzun dönemde herÅŸey en iyi olacaktır –ne yazık ki çoÄŸunluk için uzun dönem henüz gelmemiÅŸtir, ancak o zamana kadar gelecekteki kazançlarınızdan fedakarlık etmeniz gerekecektir…). Açıktır ki, böylesi bir analizle herÅŸey kanıtlanabilir.Nicolas Kaldor’un ÅŸunları öne sürmesinde ÅŸaşılacak bir ÅŸey yoktur:
“Walrasçı (yani genel) denge kuramı, II. Dünya Savaşı’ndan sonra matematiksel ekonomistler tarafından fazlasıyla geliÅŸtirilen ve inceden inceye iÅŸlenen, oldukça geliÅŸkin bir entelektüel sistemdir –entelektüel bir deneydir … Ancak bu, Einstein’ın izafiyet kuramı veya Newton’un yerçekimi yasaları gibi bir bilimsel hipotez ortaya çıkarmaz; temel varsayımları ampirik deÄŸil, aksiyomatiktir, ve sonuçlarının geçerliliÄŸini veya uygunluÄŸunu sınamaya yönelik hiçbir bilimsel yöntem öne sürülmemiÅŸtir. Varsayımlar etkileri itibariyle gerçekliÄŸe iliÅŸkin savlar öne sürerler, ancak bunlar doÄŸrudan gözlemlerle bulunmuÅŸ deÄŸildirler; ve kuramın uygulayıcılarının görüşüne göre, hiçbir ÅŸekilde gözlem veya deney yoluyla çeliÅŸkiye düşürülemezler.” (Op. Cit., s. 416)
Ancak marjinalizm, bu ufak tefek sorunlarına raÄŸmen, deÄŸerli bir ideolojik iÅŸlev yerine getirmiÅŸtir. Sistemden sömürünün görüntüsünü uzaklaÅŸtırmış, iÅŸ alemi liderlerinin istedikleri gibi faaliyet gösterme “özgürlük”lerini meÅŸrulaÅŸtırmış ve faktör sahipleri arasında varolan bir uyum dünyasını resmetmiÅŸtir. Ekonomideki genel kabulü bu nedenledir. DiÄŸer bir deyiÅŸle, “karlı olan doÄŸrudur” mentalitesini meÅŸrulaÅŸtırmış, ve politika ile etiÄŸi ekonomi alanının dışına çıkarmıştır. Dahası, (olabilirliÄŸine bakmaksızın) “tam rekabet” kuramı ekonomistlerin kapitalizmi optimal, etkin ve bireysel arzuların tatmin edicisi olarak resmetlerine imkan vermiÅŸtir. Ve bu önemlidir, çünkü denge varsayımı olmaksızın, piyasa iÅŸlemlerinin herkesin faydasına olması gerekmez. Aslında bu, büyük bir çoÄŸunluÄŸun daha az ÅŸeytani olanlardan [meydana gelen] sefil bir seçenekler kümesiyle yüz yüze kaldığı, talihlinin talihsiz üzerindeki tiranlığına yol açabilir. Tabii ki, –denge varsayımı ile– gerçeklik gözardı edilmelidir. Bu nedenle kapitalist ekonomi iki ucu boklu bir deÄŸnek üzerindedir.Bütün bunlar düşülürse, neo-klasik ekonominin varsaydığı dünya bizim gerçekte yaÅŸadığımız dünya deÄŸildir; bu yüzden, bu kuramı uygulamak hem yanıltıcıdır ve hem de (genellikle) yıkıcıdır (en azından “sahip olmayanlar” için).
Bazı “serbest piyasa” yandaşı kapitalist ekonomistler (saÄŸ-kanat “Avusturya okulu” gibileri) denge kavramını tamamiyle redderler ve dinamik bir kapitalizm modelini kucaklarlar. Bu yöntem, ana akım neo-klasik kuramdan çok daha gerçekçi olmakla birlikte, piyasadaki sonucunun, herhangi bir ÅŸekilde [piyasada] etkileÅŸim [içinde olan bireylerin] bireysel tercihlerinin gerçekleÅŸmesinin bir ifadesi olduÄŸunu gösterme olasılığını terk eder. GiriÅŸimciye özgü faaliyetin sözde istikrar saÄŸlayıcı niteliÄŸini veya onun sözde toplumsal olarak faydalı olan niteliÄŸini göstermenin bir yolu yoktur. Aslında, giriÅŸimciye özgü faaliyet, dengeye götürme yerine (özellikle de emek piyasalarında) dengeden uzaklaÅŸtırarak piyasayı karışıklığa iter. DiÄŸer bir ifadeyle, dinamik süreç yakınsama [convergence, dengeye yaklaÅŸma] yerine ıraksama [divergence, dengeden uzaklaÅŸma] davranışına, ve böylece iÅŸsizliÄŸi artmasına, “fayda”nızı maksimize etmenizi [saÄŸlayan] mevcut olası seçeneklerin niteliÄŸinde bir azalmaya vb. yol açabilir. Dinamik bir sistemin ne kendiliÄŸinden düzeltici (özellikle emek piyasasında) olması, ne de kendiliÄŸinden dengeyi saÄŸlayıcı (örneÄŸin iÅŸ çevrimlerine maruz kalması) olması zorunludur. Yeterince gülüçtür ki, bu okulun ekonomistleri denge koÅŸuluna henüz ulaşılmamışken, “serbest piyasa”da veya “saf” kapitalizmde emek piyasanın tam istihdamda olacağını savunurlar sıklıkla. Anlaşılan dengenin koÅŸullarından birisi olan [bu piyasa] onları pek kaygılandırmamakta. Bu nedenle von Hayek’in ÅŸunu öne sürdüğünü görürüz; “iÅŸsizliÄŸin sebebi, … fiyat ve ücretlerin, serbest piyasa ve istikrarlı parayla kendiliÄŸinden saÄŸlayacağı dengeden sapmış olmasıdır” ve “mevcut fiyatların denge koÅŸulundan sapması, … emek arzının bir kısmının satılmasının imkansız olmasının sebebidir.” (New Studies, s. 201) Böylece, kapitalizmin kendi yarattığı ÅŸeytanlık karşısında savunulması için, –daha iyi bildiklerini söyleyenler tarafından bile– bildik denge kuramının kucaklandığını görürüz. Belki de bu, serbest piyasa kapitalizminin ideolojik destekçilerinin gerçeklikle açıkça çatıştığında denge kavramına saldırmasına, ancak örneÄŸin sendikalar, refah programları ve kapitalist piyasanın tahribatlarına karşısında emekçi sınıftan insanlara yardım etmeyi amaçlayan diÄŸer programlara saldırmak için tekrar [denge kavramına] baÅŸvurmalarına imkan tanıyan politik bir manevradır?
Kapitalizmin bu destekçileri “özgürlüğe” –bireylerin kendi kararlarını almaları özgürlüğüne– vurgu yaparlar. Ve seçim yapmakta özgür olduklarında, bireylerin en iyi olduÄŸunu düşündükleri seçeneÄŸi seçeceÄŸini kim reddebilir ki? Ancak, özgürlük için yapılan bu methiyelerin gözardı ettiÄŸi ÅŸey, yarattığı eÅŸitsizlikler nedeniyle kapitalizmin seçeneÄŸi genellikle iki (veya daha fazla) ÅŸeytanlık arasındaki bir seçime indirgemesidir (bizim açımızdan mevcut olan kararların niteliÄŸine göndermede [bulunmamız] bu nedenleydi). Kötü koÅŸulların olduÄŸu bir iÅŸyerinde [sweatshop] çalışmayı kabul eden bir işçi “fayda”sını “maksimize eder” –herÅŸeyden öte bu açlıktan ölmekten daha iyi bir seçimdir–, ancak yanlızca kapitalist ekonomi tarafından körleÅŸtirilmiÅŸ bir ideolog onun özgür olduÄŸunu veya kararını ekonomik mecburiyetler altında almadığını düşünecektir. DiÄŸer bir deyiÅŸle, özgürlüğün piyasa yoluyla idealleÅŸtirilmesi, bu özgürlüğün çok sayıdaki insan için oldukça kısıtlı bir anlamı olabileceÄŸi gerçeÄŸini tamamen gözardı eder. Dahası, kapitalizmle ilintili olan özgürlük –emek piyasası düşünüldüğünde–, efendiinizi seçmekten öteye gitmez. Bütün bunların ışığı altında, kapitalizmin bu savunusu, diÄŸerlerinin özgürlüğüne ve fırsatlarına tecavüz eden ekonomik eÅŸitsizliklerin (ve dolayısıyla güç[teki eÅŸitsizliklerin]) varlığını gözardı eder (bunun tam bir tartışması için Kısım F.3.1‘e bakınız). Toplumsal eÅŸitsizlikler insanların “istediklerini elde etmeleri” yerine “elde ettiklerini istemeleri”yle sonuçlanabilir, çünkü beklenti ve davranışlarını ekonomik gücün yoÄŸunlaÅŸması yoluyla belirlenen kalıplara uyarlamaları gerekebilir. Bu durum, emek gücü satıcılarının, iÅŸsizlik nedeniyle alıcılara göre genellikle dezavantajlı olduÄŸu emek piyasasında özellikle geçerli olan bir durumdur (bakınız Kısım B.4.3, Kısım C.7 ve Kısım F.10.2)
Bu bizi marjinalizmle ilgili baÅŸka bir soruna, kaynakların toplumdaki dağıtımı [bölüşümü] sorununa getirir. Piyasa talebi genellikle, zevkleri tatmin etmek için gerekli olan alım gücünün dağılışına dayanarak deÄŸil, zevklere dayanarak tartışılır. Böylece, fiyatları belirlemenin bir yöntemi olarak marjinal fayda bireyler arasındaki satın alma gücü farklılıklarını gözardı eder; ve iÅŸine geldiÄŸi için ÅŸirketlerin bireysel kiÅŸiler olduÄŸu varsayar (gelir bölüşümü verili olarak kabul edilir). Çok parası olanlar, az olanlara göre tatminlerini çok daha kolay maksimize edeceklerdir. Yine doÄŸaldır ki, [çok parası olanlar, bir malı satın almak söz konusu olduÄŸunda] az parası olanların önüne geçebileceklerdir. Pek çok saÄŸ-”Liberter”in dediÄŸi gibi, eÄŸer kapitalizm “bir dolar, bir oy” demekse, kimin deÄŸerlerinin piyasada daha güçlü yansıtılacağı gayet açıktır. Kaynakların en iyi bölüşümünün piyasaya dayanan [bölüşüm] olduÄŸunu göstermeye çalışırken, ortodoks iktisatçıların kullanışlı “gelir dağılımı veriliyken” varsayımını yapmasının sebebi budur.
DiÄŸer bir deyiÅŸle, kapitalizmde maksimize edilen “fayda” deÄŸildir, “fiili” [effective, gerçek] faydadır (genellikle “fiili talep” olarak adlandırılır) –yani para ile desteklenen fayda. Kapitalist piyasa (veya daha doÄŸrusu, böylesi bir sistemde [mülk] sahibi sınıflar) fiili talebe göre nesnelere deÄŸer (yani fiyat) biçerler. “Fiili talep”, insanların alım güçleriyle ağırlıklandırılmış olan arzularıdır. Böylece, piyasa zenginlerin arzularını mahrumiyet içindekilerden daha önemli görür. Ve bu sayede kapitalizm tüketimi en fazla gereksinimi olanların “fayda”larını tatmin etmekten uzaklaÅŸtırır, ve zengin bir azınlığın gereksinimlerini öncelikle [karşılamaya] yönlendirir. Bu, çoÄŸunluÄŸun ihtiyaçlarının karşılanmayacağı anlamına gelmez (sıklıkla ama her zaman deÄŸil, o da belli bir ölçüde), herhangi belirli bir kaynak için daha çok parası olanların her zaman daha az [parası olanların] önüne geçeceÄŸi anlamına gelir –[bunun] insani maliyeti ne olursa olsun. Serbest piyasa kapitalizmi yanlısı von Hayek’in öne sürdüğü gibi, “piyasa tarafından kendiliÄŸinden oluÅŸturulan düzen, genel kanaatın daha önemli gördüğü gereksinimlerin, her zaman daha az önemlilerden öncelikli olarak karşılanacağını garanti etmez.” (The Essential Hayek, s. 258) Bu, binler evsizken veya gecekondularda yaÅŸarken milyonerlerin yeni malikaneler kurması, insanlar açken [milyonerlerin] ev hayvanlarını lüks mamalarla beslemesi, topraksızlar açlıktan ölürken tarım-iÅŸletmelerinin yabancı piyasalar için para getiren mahsuller üretmesi sürecini ifade etmenin nazik bir biçimidir (Kısım I.4.5‘e de bakınız). Söylemek gereksiz, ancak marjinalist ekonomistler piyasa gücünü ve bunun sonuçlarını meÅŸrulaÅŸtırmaktadırlar.
Özetle, neo-klasik ekonomi gerçek olmayan bir sistemin sürdürebilirliÄŸini gösterir; ve bu, insanların çoÄŸu gerçekliÄŸin modeli yansıttığına inana kadar (tam bunun tersi olması gerekirken, neo-klasik iktisatta böyle olmaz), içinde yaÅŸadığımız dünyaya iliÅŸkin savlara dönüştürüşülür. Dahası ve daha da kötüsü, politika kararları gerçekte hiçbir karşılığı olmayan bu modele dayanarak ÅŸekillendirilir –yıkıcı sonuçlarıyla birlikte (örneÄŸin Parasalcılığın yükseliÅŸi ve düşüşü –bakınız Kısım C.8). Dahası, bireysel özgürlükle dalga geçilerek, toplumdaki hiyerarÅŸik yapılar ile gelir ve pazarlık gücündeki devasa eÅŸitsizlikler (gözardı edilmediÄŸi zaman) meÅŸrulaÅŸtırır (ayrıntılar için bakınız Kısım F.3.1). EstetiÄŸi, insani ve aslında ekonomik karar almadaki insani faktörleri deÄŸersizleÅŸtirerek, ruhu-körelten [soul-destroying], dünyayı-kirleten ticari sistemin amaçlarına olduÄŸu kadar, modern toplumdaki iktidar ve zenginlik sahiplerinin çıkarlarına da hizmet eder. Aslında, insanların (bırakın yerine geçmesini) karlardan önce gelmesini önermek bile yeterli olacaktır. Marjinalizm, yanlış bir önermeyle baÅŸlayarak, sonunda kendi ifade ettiÄŸi idealleri olumsuzlar –bireysel özgürlüğün ekonomisi olmaktannsa, bu özgürlüğün kısıtlanmasını ve olumsuzlanmasını meÅŸrulaÅŸtırmanın bir aracı haline gelir.
O halde SDK sakatsa, fiyatları ne belirlemektedir? Açıktır ki, fiyatlar kısa dönemde ağırlıklı olarak arz ve talep tarafından etkilenirler. Eğer talep arzı aşarsa fiyatlar artar; ve aksi durumda da bunun tam tersi geçerlidir. Ancak bu herkesçe bilinen gerçek [truism], soruyu yanıtlamaz. Cevap üretimde ve [üretimde] ortaya çıkan toplumsal ilişkilerde yatmaktadır. Bu bir sonraki kısımda tartışılacaktır.
C.1.2 ÖYLEYSE FİYATI NE BELİRLER?
Fiyatları anlamanın anahtarı, kapitalizmde üretimin “tek amacının … kapitalistlerin karlarını artırmak” olduÄŸunu anlamaktan geçer (Peter Kropotkin, Kropotkin’s Revolutionary Pamplets, s. 55). DiÄŸer bir deyiÅŸle, kapitalizmin itici kuvveti kardır. Bu ve bunun etkileri bir kez anlaşıldımı, fiyatların belirlenmesi kolaylaşır ve kapitalist sistemin dinamikleri açıklık kazanır. Kapitalist bir metanın fiyatı serbest piyasada onun üretim fiyatına doÄŸru yaklaÅŸacaktır –üretim fiyatı, üretim maliyetlerinin toplamı artı ortalama kar oranına eÅŸittir (ortalama kar oranının piyasaya giriÅŸ kolaylığına baÄŸlı olduÄŸunu belirtmeliyiz; aÅŸağı bakınız).
Tüketiciler, alışveriÅŸ yaparken, verili fiyatlar ve verili bir arz ile karşı karşıyadırlar. Fiyat, ürünün tüketici için olan kullanım-deÄŸerine ve [tüketicinin] mali durumuna baÄŸlı olan talebi belirler. EÄŸer arz talebi aÅŸarsa, ortalama kar oranına ulaşıncaya deÄŸin (ya üretimini düşüren firmalar tarafından veya kapanan ve sermayesini diÄŸer daha karlı piyasalara kaydıran firmalar tarafından) arz azaltılır (yatırım kararlarının tersine çevrilmesinin zor olduÄŸunu, ve bunun ekonomide –iÅŸsizlik gibi– uyum sorunlarına yol açacak [ÅŸekilde] hareketliliÄŸi azaltabileceÄŸini belirtmemiz gerekse de). Kar oranı, kar miktarının yatırılan toplam sermayeye (yani sabit –üretim araçları– ve deÄŸiÅŸken sermayeye –ücretler ve kölelik) bölünmesine eÅŸittir. EÄŸer verili fiyatlar ortalamadan yüksek karlar (ve böylece kar oranı) yaratırsa, o zaman sermaye karı kıt alanlardan karı bol alanlara hareket etmeye uÄŸraÅŸacak, arzı ve rekabeti artıracak, ve böylece de yeniden ortalama kar haddine ulaşılana kadar fiyatı düşürecektir (pek çok piyasada sermayenin hareketliliÄŸini sınırlayacak ÅŸekilde [piyasaya] girilmesi önünde yaygın engeller olması ve bunun da büyük iÅŸletmelerin daha yüksek kar oranları elde etmesine olanak tanıması yüzünden uÄŸraÅŸacaktır‘ı vurguluyoruz –bakınız Kısım C.4). Böylece, eÄŸer fiyat arzı aÅŸan bir talebe yol açıyorsa, bu kısa dönemli fiyat artışına yol açacak ve bu ekstra karlar diÄŸer kapitalistlere piyasaya girmeleri iÅŸareti verecektir. Metanın arzı, ortalama kar oranını saÄŸlayan fiyattan talep edilen meta [miktarı] düzeyinde istikrar kazanma eÄŸilim gösterecektir (bu düzey piyasadaki “tekel derecesi“ne dayanır –bakınız Kısım C.5). Bu kar seviyesi, kapitalistlerin sermayeyi piyasaya sokmak veya piyasadan çıkarmak için hiçbir saiklerinin olmadığı anlamına gelir. Uzun dönemde bu düzeydeki herhangi bir deÄŸiÅŸiklik, malın üretim fiyatındaki deÄŸiÅŸiklere baÄŸlıdır (daha düşük üretim fiyatları daha yüksek karlar demektir, öteki kapitalistlere piyasanın yeni yatırımlar yapmak için karlı olabileceÄŸini gösterir).
GörülebileceÄŸi üzere, (sıklıkla Emek-DeÄŸer Kuramı [ing. Labour Theory of Value, LTV]–veya kısaca EDK– olarak adlandırılan) bu kuram, tüketicilerin malları sübjektif bir ÅŸekilde deÄŸerlendireceklerini, ve bu deÄŸerlendirmenin (arz ve talebi belirleyen) fiyatlar üzerinde kısa dönemli etkisinin olacağını reddetmez. Birçok saÄŸ-”liberter” ve ana akım iktisatçısı emek deÄŸer kuramının talebi tamamen fiyatın belirlenmesinin dışına çıkardığını iddia eder. Revaçta olan bir örnek “çamur çöreÄŸi”dir [mud pie, çocukların oyuncak olarak yaptıkları çamur çöreÄŸi] –eÄŸer bunu yapmak elmalı çörek yapmakla aynı emeÄŸi gerektiriyorsa derler, o zaman kesinlikle aynı deÄŸere (fiyata) sahip olacaktır? Bu savlar doÄŸru deÄŸildir; çünkü EDK kendisini arz ve talebe dayandırır, fiyatların dinamiÄŸini açıklamayı amaçlar ve böylece bireylerin kararlarını kendi sübjektif gereksinimlerine göre aldıklarını kabul eder (aslında kendisini bu gerçeÄŸe dayandırır) –Proudhon sözleriyle, “fayda deÄŸiÅŸim için gerekli koÅŸuldur” (Systems of Economical Contradictions, s. 77). EDK’nın açıklamaya çalıştığı ÅŸey fiyattır (yani deÄŸiÅŸim deÄŸeri) –ve bir mal ancak baÅŸkaları tarafından arzulanıyorsa (yani onlar için bir kullanım deÄŸeri varsa ve karşılığında para veya mallar deÄŸiÅŸtirmek isteniyorsa) bir deÄŸiÅŸim deÄŸerine sahip olur. Bu nedenle “çamur çöreÄŸi” örneÄŸi klasik bir çöpten adam [straw man, mevki olarak yüksek bir konumda olan ancak güçsüz olan, bu nedenle de baÅŸkalarının etkisi altında olan, onların dediklerini papaÄŸan gibi tekrarlayan kiÅŸi] argümanıdır (”çamur çöreÄŸi”, kullanım deÄŸerine sahip olmadığı için deÄŸiÅŸim deÄŸerine de sahip deÄŸildir ve deÄŸiÅŸimin ilgi alanı içinde deÄŸildir). DiÄŸer bir deyiÅŸle, eÄŸer bir meta deÄŸiÅŸtirilemiyorsa, onun bir deÄŸiÅŸim deÄŸeri (ve böylece fiyatı) olamaz. Proudhon’un söylediÄŸi gibi, “faydalı olmadıkça deÄŸiÅŸtirilebilir olamaz” (Op. Cit., s. 85)
EDK, emek olmaksızın hiçbir ÅŸey üretilemeyeceÄŸi ve bir ÅŸeyi deÄŸiÅŸmeden önce onu üretmeniz gerektiÄŸi (ya da toprak olayında olduÄŸu gibi çalabilirsiniz de) anlayışına dayanır. Metanın faydası (yani kullanım deÄŸeri) ölçülemediÄŸi için, emek onun (deÄŸiÅŸim) deÄŸerinin temelidir. EDK, objektif üretim gerekliliÄŸi üzerinden temellenir ve emeÄŸin (doÄŸrudan veya dolaylı olarak) metaların üretimindeki anahtar rolünü kabul eder. Ancak, bu deÄŸerin talepten bağımsız var olduÄŸu anlamına gelmez. Hiç de deÄŸil –vurgulandığı üzere, bir malın deÄŸiÅŸim deÄŸerinin olabilmesi için, [o malın] yapıcısı (veya bu yapıcıyı istihdam eden kapitalist) haricinde baÅŸka birisi tarafından da arzulanıyor olması gerekir, onlar için bir kullanım deÄŸerinin olması gerekir (diÄŸer bir ifadeyle, [mala] onlar tarafından sübjektif olarak deÄŸer biçilmelidir). Bu nedenle, işçiler talep tarafından belirlenen bir (kullanım) deÄŸerini üretirler; ve kar oranlarıyla birlikte bu kullanım-deÄŸerlerinin oluÅŸturulmasında payı olan üretim maliyetleri [metanın] fiyatın (yani deÄŸiÅŸim deÄŸerinin) belirlenmesine yardımcı olurlar.
Böylece, EDK “sübjektif” kuramın efsanelerini yıkarken, onun doÄŸruluk unsurlarını ise içine alır. Çünkü, SDK nihayetinde yanlızca “fiyatlar marjinal fayda tarafından belirlenir; marjinal fayda ise fiyatlarla ölçülür [demektedir]. Fiyatlar … fiyatlardan baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. AraÅŸtırmalarına sübjektiflik alanında baÅŸlayan Marjinalistler, bir daire içinde yürüdüler.” (Allan Engler, Apostles of Greed, s. 27) Öte yandan EDK ise kendisini objektif üretim olgusuna ve bunu saÄŸlayan (son tahlilde emek zamanı cinsinden ifade edilen) üretim maliyetlerine dayandırır (”Bir ÅŸeyin mutlak deÄŸeri o halde onun zaman ve harcama maliyetidir.” (Proudhon, What is Property?, s. 145)). Arz ve talepteki (yani piyasa fiyatlarındaki) deÄŸiÅŸimler, bu “mutlak deÄŸer” (yani üretim fiyatı) etrafında dalgalanır; ve böylece son tahlilde onun fiyatını düzenleyen [ÅŸey] arz ve talep deÄŸil (ki bu onun piyasa fiyatını geçici olarak etkiler), metanın üretim maliyetidir.
SDK sanatla ilgili çalışmaların fiyatlarını betimlemek için kullanışlı olurken (EDK’nın da bu konuda bir açıklama sunabileceÄŸini belirtmeliyiz), toplumdaki ekonomik faaliyetlerin büyük çoÄŸunluÄŸunun mizacını gözardı eden bir ekonomik kurama sahip olmanın da pek bir anlamı yoktur. Emek deÄŸer kuramının açıkladığı ÅŸey, arz ve talebin altında yatan ÅŸeydir: kapitalizmde fiyatı asıl belirleyen nedir? [EDK], verili fiyatın ve tüketicin karşı karşıya kaldığı [verili] arzın nesnelliÄŸini kabul eder; tüketimin (”sübjektif deÄŸerlendirmelerin”) bunların hareketlerini nasıl etkilediÄŸini gösterir. Belli bir malın neden belli bir fiyattan satıldığını açıklar –bu sübjektif kuramın gerçekte yapamayacağı bir ÅŸeydir. EÄŸer bu tamamen “sübjektif deÄŸerlendirmeler”e dayanıyorsa, o halde arz edici piyasada neden “davranışını deÄŸiÅŸtirmek” zorunda olsun ki? Onların davranışlarına rehberlik edecek nesnel bir gösterge olmalıdır ve bu kapitalist üretimin gerçekliÄŸinde yatar. Yeniden Proudhon’u alıntılarsak, “(e)ÄŸer arz ve talep tek başına deÄŸeri belirliyorsa, o halde neyin [arz veya talep] fazlası, neyin [arz ve talep] yeterliliÄŸi olduÄŸunu nasıl söyleyebiliriz? EÄŸer ne maliyet, ne piyasa fiyatı ve ne de ücretlerin hiçbirisi matemetiksel olarak belirlenemiyorsa, o halde artığı, karı anlamak nasıl mümkün olabilir?” (System of Economical Contradictions, s. 114) Bu nedenle, “arz ve talebin deÄŸiÅŸimin yasası olduÄŸunu söylemek, arz ve talebin arz ve talep yasası olduÄŸunu söylemektir; bu genel pratiÄŸin bir açıklaması deÄŸildir, bir saçmalık ifadesidir.” (Op.Cit., s. 91) Bu nedenle gerçekliÄŸi emek deÄŸer kuramı daha iyi yansıtır: yani normal bir meta için arz ve fiyatların, sübjektif deÄŸerlendirmelerin gerçekleÅŸemesinden daha önce varolduÄŸu, ve kapitalizmin soyut bir ÅŸekilde tüketicilerin ihtiyaçlarını karşılamak yerine kar [amaçlı] üretime dayandığı.
Bu “üretim fiyatları” kuramının neo-klasik “kısmi denge” kuramına oldukça yakın olduÄŸu öne sürülebilir. Bazı yönlerden bu doÄŸrudur. Marshall bu kuramı esasen, marjinal fayda kuramı ile J. S. Mill’in EDK’ndan türettiÄŸi “üretim maliyeti” kuramının sentezlemesiyle [geliÅŸtirmiÅŸtir]. Ancak, [bu ikisi arasındaki fark] önemlidir. Birincisi, EDK, yukarıda gösterdiÄŸimiz [gibi] faydayı fiyatlardan türetmek giriÅŸimiyle ilintili olan döngüsel mantığa saplanmaz. İkincisi, kira, kar ve faizin, sahiplerinin sahip olmaktan ötürü [edindikleri] ödüller olmadığını, işçilerin ödenmemiÅŸ emekleri olduÄŸunu ifade eder. Üçüncüsü, bu, ekonomik kararlar alındıkça üretim fiyatlarının deÄŸiÅŸebildiÄŸi ve deÄŸiÅŸtiÄŸi bir dinamik sistemdir. Dördüncüsü, “tam rekabet” düşüncesini rahatlıkla reddedebilir, giriÅŸ engelleri ve yatırımların geriye çevrilmesinin zorluÄŸu ile nitelenen bir ekonomiyi ayrıntılarıyla inceleyebilir. Ve, son olarak da, emek piyasalarının uzun dönemde temizlenmesi gerekmez. Modern ekonominin faydayı ölçme uÄŸraşısından vazgeçtiÄŸi veriliyken, bu uygulamada (retorikte olmasa da) neo-klasik kuramın, sentezin deÄŸer kısmının marjinal fayda kuramını reddettiÄŸi ve esasen klasik (EDK) yaklaşımına geri döndüğü anlamına gelmektedir –ancak eski versiyonunun eleÅŸtirel yanını ve dinamik doÄŸasını tamamen tahrip eden önemli farklılıklarla beraber.
Söylemek gereksiz olsa da, EDK mücevherler, yabani gıdalar ve su gibi doÄŸal olarak ortaya çıkan nesneleri gözardı etmez. DoÄŸa, insanlığın baÅŸka, farklı kullanım deÄŸerleri üretmek için faydalanması gereken engin bir kullanım-deÄŸerleri kaynağıdır. HoÅŸunuza giderse, yerküre zenginliklerin anası ve emek ise babasıdır. Zaman zaman emek deÄŸer kuramının –bunların üretimi emek gerektirmediÄŸi iiçin– doÄŸal olarak ortaya çıkan nesnelerin fiyatının olmayacağını ima etttiÄŸi öne sürülür. Ancak bu yanlıştır. ÖrneÄŸin mücevherler deÄŸerlidir, çünkü bunları bulmak büyük miktarda insan emeÄŸi gerektirir. EÄŸer bulunmaları kum gibi kolay olsaydı, ucuz olurlardı. Benzer ÅŸekilde, yabani gıdalar ve su; bunları bulmak, toplamak ve belli bir alan dahilinde iÅŸleme tabi tutmak (örneÄŸin kurak yerlerdeki su, göl kenarındaki sudan daha “deÄŸerli”dir) için gerekli olan emek kadar bir deÄŸere sahiptirler.
Aynı mantık diÄŸer doÄŸal olarak ortaya çıkan nesneler için de geçerlidir. Elde edilmeleri –hava gibi– neredeyse hiçbir çaba gerektirmiyorsa, o halde çok küçük bir deÄŸerleri olacaktır veya hiç deÄŸerleri olmayacaktır. Ancak onları bulmak, temizlemek veya kullanım için iÅŸleme tabi tutmak ne kadar çok çaba gerektirirse, diÄŸer mallara göre deÄŸiÅŸim deÄŸerleri de fazla olacaktır (yani yüksek üretim fiyatları yüksek piyasa fiyatına yol açacaktır).
SDK’nda ima edilen üretimi gözardı etme teÅŸebbüsü, kapitalizmin sömürücü doÄŸasını gizlemek arzusundan kaynaklanır. Bireylerin “sübjektif” deÄŸerlendirmeleri üzerine yoÄŸunlaÅŸarak, bu bireyler gerçek ekonomik faaliyetten (yani üretimden) soyutlanırlar, böylece de ekonomideki kar ve gücün kaynağı gözardı edilebilir. Kısım C.2 (Karlar nereden gelir?) neden piyasaki faaliyetin deÄŸil de, üretimde [kullanılan] emeÄŸin sömürüsünün karların kaynağı olduÄŸunu göstermektedir.
DoÄŸaldır ki, kapitalist-yanlısı bir kimse emek deÄŸer kuramının ana akım ekonomide evrensel olarak kabul edilmemiÅŸ olduÄŸunu söyleyecektir. DoÄŸrudur; ancak bu hiç de kuramın yanlış olduÄŸunu ifade etmez. Her ÅŸeyden öte, demokratik kuramın Nazi Almanya’sında “yanlış” olduÄŸunu “ispatlamak” kolay olurdu, çünkü o zamanın akademisyenleri ve politik önderlerinin çoÄŸu tarafından evrensel olarak kabul edilmiÅŸ deÄŸildi. Kapitalizmde, giderek daha çok ÅŸey metaya dönüştürülmektedir –ekonomi kuramları ve ekonomistler için olan iÅŸler de dahil olmak üzere. Karların, faizin ve kiranın ödenmemiÅŸ emek (yani sömürü) olduÄŸunu söyleyen bir kuram ile bunların [sunulan] hizmetlerin “ödülleri” olduÄŸunu söyleyen arasında tercih söz konusuysa, zenginlerin hangisini –[parasal] kaynak [saÄŸlama] açısından– destekleyeceÄŸini düşünürsünüz?
Emek deÄŸer kuramı için durum böyleydi. Adam Smith’in zamanından beri radikaller kapitalizmi eleÅŸtirmek için EDK’nı kullandılar. Klasik ekonomistler (Adam Smith ve David Ricardo, ve J. S. Mill gibi onların takipçileri) metaların uzun dönemde üretilmeleri için kullanılan emeÄŸe orantılı olarak alınıp satılacaklarını öne sürdüler. Böylece, harcadıkları emeÄŸe eÅŸ miktarda bir ÅŸey geri alındığı için, meta deÄŸiÅŸimi tüm taraflar için yararlı olacaktır. Ancak bu, kapitalistlerin karlarının doÄŸası ve kaynağını tartışmaya açık bıraktı –bu tartışma kısa zaman içinde işçi sınıfına da yayıldı. (EDK ile en fazla iliÅŸkilendirilen kiÅŸi olan) Karl Marks’ın ünlü/(ünsüz) kitabı Kapital‘i yazmasından çok daha önce, Robert Owen ve William Thompson gibi Ricardocu Sosyalistler ve Proudhon gibi anarÅŸistler kapitalizmi eleÅŸtirmek, onun sömürüye dayandığını teÅŸhir etmek için EDK’nı kullanıyorlardı (işçiler ürettikleri deÄŸere eÅŸdeÄŸer ücretler almıyorlardı, ve bu nedenle kapitalizm eÅŸitlerin deÄŸiÅŸimine dayanmıyordu). BirleÅŸik Devletler’de, Henry George toprak üzerindeki özel mülkiyete saldırmak için bunu kullanıyordu. Marjinalist ekonomi ortaya çıktığında, radikal etkileri azaltmanın bir yolu olarak derhal kabullenildi. Aslında Henry George’un takipçileri neo-klasik ekonominin esasen onun görüş ve etkisini karşılamak için geliÅŸtirildiÄŸini öne sürerler (Mason Gaffney ve Fred Harrison’un The Corruption of Economics‘ine bakınız).
Böylece, yukarıda değinildiği üzere, neo-kasik ekonomi bir bilim olarak meziyetleriyle alakasız olarak, yanlızca politikayı politik ekonominin dışına çıkardığı için kabullenildi. Sosyalist hareketin yükselişi, Owen, Thompson, Proudhon ve birçok diğerlerinin eleştirileri nedeniyle, emek değer kuramı fazla politik ve tehlikeli olarak görülmüştü. Kapitalizm artık eşdeğer emek değişimine dayanmakla nitelendirilemiyordu. Aksine, eşdeğer fayda değişimine dayanıyor olarak görülmeliydi. Ancak, (bir önceki bölümde) işaret edildiği üzere, eşdeğer fayda kavramı kısa zaman içinde terk edilirken, bunun üstüne inşa edilen üstyapı kapitalist ekonominin temeli haline geldi. Ve kapitalist ekonomi değer kuramı olmaksızın, kapitalizmin uyuma, bireysel ihtiyaçların tatmin edilmesine, değişimde adalete ve kaynakların etkin dağılımına yol açacağını ispatlayamaz.
Son bir nokta. Bütün anarÅŸistlerin EDK’nı desteklemediÄŸini vurgulamalıyız. ÖrneÄŸin Kropotkin bunu kabul etmemiÅŸtir. EDK’nın sosyalist kullanımını, [kapitalizmin] kendi kavramlarını kapitalizmi eleÅŸtirmek için [kullanan] “akademisyen ekonomistlerin metafiziksel tanımlamaları” olarak –ve böylece de kapitalist ekonomi gibi bilimsel olmayarak– deÄŸerlendirir (Evolution and Environment, s. 92). Ancak, onun EDK’nı reddetmesi Kropotkin’in kapitalizmi sömürücü görmediÄŸi anlamına gelmez. Tam tersi. Her anarÅŸist gibi, Kropotkin de “milyonlarca erkek [ve kadının] yaÅŸamlarını sürdürmek için, kapitalistin net bir kar elde etmesini ve ‘artı deÄŸeri’ mümkün kılacak bir fiyattan emek güçlerini ve zekalarını satmak dışında baÅŸka bir ÅŸey yapamayacakları” olgusunda köklerini gördüğü “insan emeÄŸinin ürününe sermaye sahiplerince el konulmasına” saldırır (Op. Cit., s. 106). Karı daha ayrıntılı olarak Kısım C.2‘de (Karlar nereden gelir?) ele alacağız.
Kropotkin’in EDK’nı reddetmesi, kapitalizmde “deÄŸiÅŸimdeki deÄŸer ile gerekli emeÄŸin birbirleriyle orantılı olmaması” ve böylece “EmeÄŸin DeÄŸer’in bir ölçüsü olmaması” gerçeÄŸine dayanır (Op. Cit., s. 91). Bu kapitalizmde tabii ki doÄŸrudur. Proudhon’un (ve Marks’ın) öne sürdüğü üzere, kapitalizmde (kapitalist kar, kira ve faiz nedeniyle) fiyatlar metayı üretmek için gerekli olan ortalama emekle orantılı olamaz (”EmeÄŸin toplumsallaÅŸtırılmadığı yerde –yani deÄŸerin suni [sentetik] olarak belirlenmediÄŸi yerde–, deÄŸiÅŸimde düzensizlik ve sahtekarlık vardır.” (Poudhon, Op. Cit., s. 128)). Ancak karlar sıfır olduÄŸu zaman, fiyatlar emek deÄŸerlerini yansıtır (Proudhon ve Tucker’ın arzuladıkları da buydu — “Sosyalizm, … onun (yani “emeÄŸin fiyatın gerçek ölçüsü”) iÅŸlevini olması gerektiÄŸi üzere toplumun tarifine, ve bunu yapacak araçların ne olması gerektiÄŸinin keÅŸfine [doÄŸru] geniÅŸletir.” (Tucker, The Individual Anarchists, s. 79)). Bu nedenle, Kropotkin “(k)apitalist sistemde, deÄŸiÅŸtirilen deÄŸer artık gerekli olan emekle ölçülmemektedir.” derken haklıdır (Op. Cit., s. 91)
Ancak bu EDK’nın kapitalist ekonomiyi incelenmesiyle alakasız olduÄŸu anlamına gelmez. Aksine, kapitalizmde emeÄŸin esasen fiyatın bir ölçüsü deÄŸil, onun düzenleyicisi [regulator] olduÄŸunu belirtir. “DeÄŸerin ölçütü olarak bugüne kadar kabul edilen düşünce” diyordu Proudhon, “aslında tam olarak doÄŸru deÄŸildi; bizim sorgu nesnemiz –oldukça sıklıkla ve fazlasıyla aptalca bir ÅŸekilde söylendiÄŸi üzere– deÄŸerin standardı deÄŸil, çeÅŸitli ürünlerin toplumsal zenginliÄŸe göre oranlarını düzenleyen yasadır; çünkü fiyatların artış ve düşüşü bu yasanın bilgisine dayanır.” (Systems of Economical Contradictions, s. 94) Yani Kropotkin’in argümanı bu sıfatla EDK’nı zayıflatmaz. BirçoÄŸu (özellikle Marksistler) tarafından EDK’na yüklenen metafiziksel yükten arındırılmış olarak (ve Kropotkin tarafından doÄŸru bir ÅŸekilde bilimsel olmaması nedeniyle saldırılmışken), [EDK] esasen yöntemsel bir araçtır, kapitalizmin ana yönlerini –ismen, ücretli emeÄŸi ve bununla iliÅŸkili olarak da üretim noktasındaki çatışmaları– yüksek bir soyutlama seviyesinde incelemenin bir aracıdır. Yani bu bir açıklayıcı araçtır ve açıklayıcı bir kategoriyi deÄŸerlendirir –kapitalizmin dinamiklerini anlamanın bir aracıdır.
Bu nedenle, “deÄŸiÅŸim deÄŸeri”nin fiyatlara eÅŸit olduÄŸu kaba düşüncesinden ziyade, EDK esasen bir inceleme aracıdır. Bu, kuramın nasıl çalıştığını betimlerken (deÄŸiÅŸim) deÄŸeri yerine bizim “üretim fiyatları”nı kullanmamızdan görülebilir. EDK, incelemeyi üretim süreci üzerine odaklandırır; ve böylece de doÄŸru bir ÅŸekilde incelememizi kapitalist iÅŸyerindeki otorite iliÅŸkilerine, patronların gücü ile işçilerin hürriyeti arasındaki mücadeleye, üretim sürecini kimin kontrol edeceÄŸi ve işçiler tarafından üretilen artığın nasıl bölüşüleceÄŸi (yani ne kadarının [ürünü fiilen] üretenlerin elinde kalacağı ve ne kadarına kapitalistlerin el koyacağı) hakkındaki mücadeleye doÄŸru çevirir. Bu nedenle, fiyatların deÄŸerlerinden saptığını ve bu nedenle de EDK’nın geçersiz olduÄŸunu söylemek, EDK’nın açıklayıcı gücü ile gerçek fiyatlar ve karlar dünyasını birbirine karıştırmaya iÅŸaret eder. EDK bize üretimin daha önce geldiÄŸini ve bu nedenle deÄŸiÅŸimin temelini oluÅŸturduÄŸunu; ve üretim noktasında olanın doÄŸrudan doÄŸruya deÄŸiÅŸimde olanları etkilediÄŸini hatırlatır. Üretim için gerekli olan doÄŸrudan ve dolaylı emek zamanını azaltmak metanın maliyet fiyatını düşürecek, böylece de onun üretim fiyatını azaltacaktır. Bu nedenle fiyatlar ile karlardaki artış ve azalış deÄŸer iliÅŸkilerindeki (yani üretimin objektif emek maliyetindeki –emek-zamanı deÄŸerindeki) deÄŸiÅŸiklerin birer sonucudurlar ve böylece EDK’nın açıklayıcı bir araç olarak kullanımı halen geçerlidir.
Diğer bir deyişle, emek değer kuramı basitçe, fiyatların öylece oluştuğunun [kabulü] yerine fiyatların nasıl oluştuğuna dair bir anlayış sunan, anlamaya vesile olan [heuristic] iyi bir analitik aygıttır. Pratikte, üretim fiyatları ücretlere dayanırlar; ve emek-zamanı değerleri olmaktan ziyade emek-zamanı değerlerini yansıtırlar.
Yani Kropotkin haklıydı –bir noktaya kadar. Onun EDK eleÅŸtirisi, “denge” fiyatlarının malın (deÄŸiÅŸim) deÄŸerine eÅŸit olduÄŸunu belirten biçimleri [söz konusu olduÄŸunda] doÄŸrudur. Kapitalizmde bunun nadiren gerçekleÅŸtiÄŸini belirtirken haklıydı. Bunun anlamı, bizim EDK’nı basitçe açıklayıcı bir araç, kapitalizmin asli yönlerini –ismen, baÅŸkaları için kullanım deÄŸeri olan ve [bu nedenle] alınıp-satılan nesneleri yaratan üretim sürecini– incelemenin bir aracı olarak kullanmamız demektir. Üretim önce gelir ve bundan dolayı kapitalizmin dinamiklerini anlamak için oradan baÅŸlamamız gerekir. Böyle yapmamak –SDK’nın yaptığı gibi– incelemenizi çıkmaz bir sokaÄŸa götürecek ve kapitalizmin asli yönlerini –ücretli emek, üretimdeki otoriter yapılar ve baskıların ortaya çıkardığı emek sömürüsü– gözardı etmenize yol açacaktır.
Aslında, “deÄŸerler”den ziyade fiyatlara yoÄŸunlaÅŸtığımızda, Kropotkin’in argümanı yukarıda ana hatlarıyla verilen “üretim fiyatları” görüş açısını yansıtır. Sıklıkla EDK ile iliÅŸkilendirilen metafiziksel soyutlamayı reddediyoruz; ve fiyatlar, karlar, sınıf mücadelesi vb. gerçek fenomenler üzerine yoÄŸunlaşıyoruz. Böyle bir görüş açısı, kapitalizme yönelik eleÅŸtirimizin bir soyutlamalar alemi yerine gerçek dünyada olagelenler üzerine yerleÅŸtirilmesine yardım eder. Kısım H.3.2‘de öne sürdüğümüz üzere, Marks’ın deÄŸer (yani incelemenin soyut seviyesi) üzerine yoÄŸunlaÅŸması, onun sınıf mücadelesinin kapitalizmdeki rolünü ve karlar üzerindeki etkisini gözardı etmesine (kuramı ve esin kaynağı olduÄŸu hareket için kötü sonuçlarıyla birlikte) yol açmıştır.
C.1.3 FİYATLARI BAŞKA NELER ETKİLER?
Bir önceki bölümde belirtildiÄŸi üzere, kapitalist bir metanın fiyatı uzun dönemde onun üretim maliyetine eÅŸittir; ki bu da peÅŸisıra arz ve talebi belirler. EÄŸer arz ve talep deÄŸiÅŸirse –tabii ki deÄŸiÅŸebilecektir; tüketicilerrin deÄŸerleri deÄŸiÅŸtikçe ve yeni üretim araçları yaratılıp eskileri sonlandıkça deÄŸiÅŸecektir–, bunun fiyatlar üzerinde kısa dönemli etkisi olacaktır, ancak ortalama üretim fiyatı kapitalist metanın satıldığı fiyatın etrafındaki bir fiyattır. Böylece metaların fiyatını son kertede düzenleyen ÅŸey üretim maliyetleridir. DiÄŸer bir deyiÅŸle, “piyasa iliÅŸkileri üretim iliÅŸkileri tarafından yönetilir.” (Paul Mattick, Economic Crisis and Crisis Theory, s. 51) Proudhon’un ortaya koyduÄŸu üzere:
“Böylece deÄŸer deÄŸiÅŸir, ve deÄŸer yasası deÄŸiÅŸtirilemez bir ÅŸeydir; dahası, eÄŸer deÄŸer deÄŸiÅŸime açıksa, bunun sebebi, onun ilkesi esasen sabit olmayan bir yasa –ismen zamanla ölçülen emek– tarafından yönetilmesidir.” (Op. Cit., s. 100)
Ancak, belirli bir metayı üretmek için harcanan zaman ve çaba miktarı, onun piyasadaki fiyatını belirleyen ana etmen deÄŸildir. Esas olan bu tip bir metayı üretmenin –iÅŸ, ortalama bir [çalışma] yoÄŸunluÄŸuyla, tipik olarak kullanılan aletlerle ve ortalama bir yeti seviyesiyle yapıldığındaki– ortalama (çalışma zamanı da dahil olmak üzere) maliyetleridir. Bu standardın altında kalan –örn. eski teknolojiyle veya ortalamadan daha az bir çalışma yoÄŸunluÄŸuyla [gerçekleÅŸtirilen]– meta üretimi, satıcının etkin olmayan üretimi telafi etmek üzere metanın fiyatını artırmasına izin vermeyecektir; çünkü [metanın] fiyatı üretimin ortalama koÅŸulları (ve böylece ortalama maliyetleri) ile, artı yatırılan sermaye üzerinde ortalama kar oranını tutturmayı saÄŸlayacak ortalama kar seviyesi ile belirlenmektedir. DiÄŸer yandan, ortalamadan daha etkin olan –yani daha az emek ile daha fazla meta üretilmesine olanak tanıyan– üretim yöntemlerinin kullanılması, satıcının daha fazla kar elde etmesine; ve/veya fiyatı ortalamanın altına düşürerek, nihayetinde diÄŸer üreticilerin yaÅŸamak için aynı teknolojiyi adapte etmeye ve bu tip metanın piyasa üretim fiyatını düşürmesine yol açacak [ÅŸekilde] daha fazla pazar payı elde etmesine neden olacaktır. Bu sayede, emek zamanını azaltan ilerlemeler, azalan deÄŸiÅŸim deÄŸerine (ve böylece fiyatına) tercüme edilir; bu emek zamanının düzenleyici iÅŸlevini ortaya koyar (ve yöntemsel bir alet olarak EDK’nın faydalılığını sergiler).Benzer ÅŸekilde, EDK yine yaygın kaynakların bir alanda baÅŸka bir alana göre daha deÄŸerli olmasının açıklamasını da sunar (örneÄŸin çöldeki bir insan için suyun fiyatı nehrin yanıbaşındaki birisine göre çok daha yüksek olacaktır). Kısa dönemde, çölde suyun sahibi [su isteyen] birisinden büyük bir para alabilir, çünkü [su] enderdir ve alternatif bir kaynak bulmak için gerekecek emek miktarı yüksek olacaktır (marjinalist ekonomi bu gibi durumları “adil deÄŸiÅŸim” olarak resmettiÄŸi –ki birçok insan sezgisel bir ÅŸekilde bbunu sömürü olarak sınıflandıracaktır– için, gereksinimi olan insanlardan yüksek fiyatlar istemenin etiÄŸini ÅŸu an için bir kenara bırakıyoruz). Ancak eÄŸer böylesi aşırı karlar uzun dönemde sürdürülebiliyorsa, o zaman diÄŸerlerini rekabeti artırmaya teÅŸvik edecektir. EÄŸer bu bölgede su için sabit bir talep varsa, o zaman rekabet suyun fiyatını onu üretmek için gereken ortalama fiyat civarına düşürecektir (bu ise kapitalistlerin ÅŸirket büyüklüğünü, piyasa payını ve gücünü –bakınız Kısım C.4– artırırken, yine telif hakkı kanunları, patentler vb. ile –bakınız Kısım B.3.2– neden rekabeti azaltmayı arzuladıklarını açıklar.)
Özetlersek, bir metanın üretim maliyeti verili olduÄŸu için, bu [fiyat] yanlızca tüketiciler tarafından belirli bir ürün için artan üretimi garantilemeye yetecek kadar “deÄŸer” biçilip biçilmediÄŸine iÅŸaret edebilir. Bunun anlamı, “sermayenin görece duraÄŸan olanlardan hızla geliÅŸen sanayilere doÄŸru hareket etmesidir. … Verili fiyat düzeyinde, ortalama karın üzerindeki fazla kar bir kere daha ortadan kaybolur, ancak [bu] sermayenin karı-kıt olan sanayilerden karı-bol olanlara doÄŸru akışıyla [gerçekleÅŸir]“; arzı artırır, fiyatları ve bunun sonucunda da karları düşürür. (Paul Mattick, Op. Cit., s. 49)
Sermaye yatırımının bu süreci –ve bunun sonucu olan rekabet–, belirli bir piyasada piyasa fiyatlarının üretim fiyatlarına yaklaÅŸmasını saÄŸlayan araçtır. Kar ve üretim sürecinin gerçeklikleri, fiyatların ve onların arz ile talebi nasıl etkilediÄŸinin (ve onlardan nasıl etkilendiÄŸinin) anlaşılmasında anahtardırlar.
Son olarak, piyasa fiyatlarının üretim fiyatlarına doÄŸru yaklaÅŸmasının kapitalizmin dengede olduÄŸu anlamına gelmediÄŸini vurgulamalıyız. Öyle deÄŸildir. Kapitalizm daima istikrarsızdır, çünkü “kapitalist rekabetten kaynaklanan üretim iliÅŸkileri … –sömürüyü artırmak amacıyla–, … kendisini piyasadaki malların deÄŸiÅŸen göreceli fiyatlarıyla ifade eden bir sürekli dönüşüm koÅŸulu içindedir. Bu nedenle piyasa –farklı ÅŸiddet derecelerinde olmakla beraber– sürekli olarak dengesizlik halindedir; bu da, ara sıra denge durumuna yaklaÅŸması nedeniyle, dengeye doÄŸru yaklaÅŸma yanılsamasını ortaya çıkarmaktadır.” (Paul Mattick, Op. Cit., s. 51)
Bu yüzden, sınıf mücadelesi, rekabet veya yeni piyasaların yaratılması yüzünden [gerçekleÅŸtirilen] buluÅŸun piyasa fiyatları üzerinde önemli bir etkisi vardır. Bunun sebebi buluÅŸun bir metanın üretim maliyetlerini deÄŸiÅŸtirmesi, veya yeni, daha karı bol piyasalar yaratmasıdır. Pratikte dengeye eriÅŸilemese de, bu talebi fiyatların belirlediÄŸi olgusunu deÄŸiÅŸtirmez; çünkü tüketiciler alışveriÅŸ yaptıklarında (genellikle) halihazırda belli bir objektif deÄŸer olarak fiyatlarla karşılaşırlar ve kendi sübjektif gereksinimlerini tatmin etmek için bu fiyatlara dayanarak kararlar alırlar. Böylece EDK, kapitalizmin, belirsiz bir gelecekle (sınıf mücadelesi de dahil olmak üzere pek çok unsurun etkisinin olduÄŸu bir gelecekle) zaman içinde varolan, ve doÄŸası gereÄŸi dinamik olan bir sistem olduÄŸunu görür. Bunun yanısıra, neo-klasik “uzun dönem denge” fiyatlarının aksine, EDK emek piyasanın temizleneceÄŸini [dengede olacağını] veya bir piyasadaki bir deÄŸiÅŸimin diÄŸerleri üzerinde hiçbir etkisinin olmayacağını iddia etmez. Aslında, iÅŸyerinde –iÅŸten atılma korkusu yoluyla– disiplini saÄŸlayarak kar seviyelerinin korunmasına yardım edeceÄŸi için, emek piyasasında yaygın bir iÅŸsizlik görülebilir (bakınız Kısım C.7). [EDK] ne de kapitalizmin istikrarlı olacağını savunur. “Gerçekte var olan” kapitalizmin tarihçesinin gösterdiÄŸi üzere, iÅŸsizlik her zaman bizimle birliktedir ve iÅŸ çevrimleri bulunmaktadır (kuram tüm piyasaların temizleneceÄŸini ve [ekonomik] çöküşlerin imkansız olduÄŸunu varsaydığı için, neo-klasik ekonomide böyle ÅŸeyler olamaz).
Dahası, EDK bu istikrarsızlığın kaynağını da gösterir –ismen “çeliÅŸkili olan deÄŸer fikri, kullanışlı deÄŸer ile deÄŸiÅŸimdeki deÄŸer arasındaki kaçınılmaz ayrımda çok açık bir ÅŸekilde ortaya konmuÅŸtur.” (Proudhon, Op. Cit., s.84) Emek için durum özellikle böyledir, çünkü emeÄŸin deÄŸiÅŸim deÄŸeri (maliyeti, yani ücreti) onun kullanım deÄŸerinden (yani iÅŸgünü boyunca aslında ürettiÄŸinden) farklıdır. Bir sonraki Kısım‘da iddia edeceÄŸimiz üzere, emeÄŸin kullanım deÄŸeri (ürünü) ile onun deÄŸiÅŸim deÄŸeri (ücreti) arasındaki bu fark kapitalist karın kaynağını oluÅŸturmaktadır (bu ayrımın iÅŸ çevrimini –yani ekonomideki istikrarsızlığı– nasıl etkilediÄŸini Kısım C.7‘de göstereceÄŸiz).
Çeviri: Anarşist Bakış
Kaynak: “C.1 What Determines Price within Capitalism“, AnarÅŸist Sıkça Sorulan Sorular (versiyon 9.8)
www.khAos.info
Cevap Yaz