Devletin ana işlevi nedir?

B.2.1 DEVLETİN ANA İŞLEVİ NEDİR?

Devletin ana işlevi seçkinlerin aşağı toplumsal katmanları sömürmesini (yani onlardan ekonomik artık edinmesini) sağlamaktır. temel olarak, Malatesta’nın sözleriyle, “mülkiyet sahiplerinin jandarmasıdır.” (Anarşi, s. 19) (Amerikan “demokrasisi”nin Kurucu Babaları’nın vecizesiyle karşılaştırınız –”ülkeye sahip olanlar onu yönetmelidir“, John Jay). Toplumsal piramidin üst-orta kesiminde yer alanlar da çalışmadan gelir edinmek için –yatırımlardan olduğu gibi– sık sık devleti kullanırlar; ancak en büyük ekonomik avantajları seçkinler kazanır –ABD’de nüfusun yüzde birlik bir kesiminin toplam refahın yüzde 40′ından fazlasını kontrol etmesinin sebebi budur. Bu nedenle devletin toplumdaki asalakların sömürücü aygıtı olduğunu söylemek hiç de abartı olmayacaktır.
, [yönetici seçkin sınıfın] üyelerinin refah edindikleri belli bazı ekonomik tekelleri koruyarak yönetici seçkinlerin sömürücü ayrıcalıklarını garanti altına alır (bakınız Kısım B.3.2). Bu hizmet “özel mülkiyetin korunması” olarak adlandırılır ve bunun devletin iki ana işlevinden birisi olduğu söylenir –diğeri ise bireylerin “kişi olarak güvencede olması”nı [ing. secure in their persons] garanti altına almaktır. Ancak, her ne kadar bu ikinci amaç açıklanmış olsa da, gerçekte çoğu yasası ve kurumu özel mülkiyetin korunması ile ilgilidir (anarşistlerin “mülkiyet” tanımı için bakınız Kısım B.3.1).
Bu gerçek nedeniyle, “kişi olarak güvende olma”, “suçun önlenmesi” gibi referansların çoğunlukla devletin varlığının rasyonelleştirilmesi, ve seçkinlerin güç ve ayrıcalıklarının devamlı kılınmasını sağlayan bir sis perdesi olduğunu ifade edebiliriz. Dahası, her ne kadar devletin kişilerin (özellikle de seçkin kişilerin) güvenliğini korumakta ikincil bir çıkarı olsa da, kişilere karşı işlenen suçların büyük bir kısmı, -destekli sömürüden kaynaklanan yoksulluk ve yabancılaşmayla ve keza [toplumun] devletin özel mülkiyeti koruyan kendi şiddetli yöntemlerine duyarsızlaştırılmasıyla güdülenmektedir.
Bu nedenle anarşistler, ve neden olduğu suç-yaratıcı koşullar olmaksızın, merkezsizleşmiş, gönüllü topluluk birliklerinin hala var olabilecek ıslah edilemez şiddetli insanlarla (cezalandırıcı değil) şefkatlı bir şekilde ilgilenebilmesi mümkün olduğunu savunurlar (bakınız Kısım I.5.8).
’in, özel mülkiyetle bağlantılı olan kapitalizm ve otorite ilişkilerinin devamlılığını sağlayan temel baskı mekanizmalarını temsil ettiği açıktır. Mülkiyetin korunması esasen sahip olanların sahip olmayanlar –hem bir bütün olarak toplumda, hem de belli bir işçi grubu üstünde belli patronların ki gibi özel bir durumda– üstündeki toplumsal tahakkümünü sağlayan bir araçtır. Sınıf tahakkümü mülkiyet sahibinin bu mülkiyeti kullanan [işçiler] üstündeki otoritesidir, ve bu tahakkümü (ve yarattığı toplumsal ilişkileri) desteklemek devletin asli işlevidir. Kropotkin’in sözleriyle, “zenginler, makinası onları korumayı bırakırsa, emekçi sınıflar üstündeki iktidarlarının anında elden gideceğini iyi bilirler.” (Evrim ve Çevre, s. 98)
Diğer bir deyişle, mülkiyetin korunması ve sınıf tahakkümünün desteklenmesi aynı şeylerdir. Ancak devletin bu asli işlevi, halkın kendi kendini yönettiği izlenimini yaratan temsili seçim sisteminin “demokratik” maskesiyle gizlenir. Bu nedenle Bakunin, modern , “kapitalist ekonominin başarısı için gerekli olan iki koşulu kendi içinde birleştirir: merkeziyetçiliği ve …. halkın … sözde onu temsil eden ancak aslında onu yöneten bir azınlığa fiilen tabi olması” (Op. Cit., s. 210) [diye] yazar.
Tarihçi Charles Beard benzer bir noktayı belirtir:

Mademki devletin asli amacı (fiziksel şiddetin bastırılmasının ötesinde), toplumun üyelerinin mülkiyet ilişkilerini belirleyen kuralları yapmaktır; hakları böylece korunan hakim sınıflar, [kendi] ekonomik süreçlerinin devamlılığı için gerekli olan daha geniş çıkarlarla uyumlu olan bu kuralları mecburen olarak hükümetten edinmelidirler, veya [aksi takdirde] hükümet organlarını kendileri kontrol etmelidirler.” (Anayasanın Ekonomik Yorumlanması, Howard Zinn’in alıntısı, Op. Cit., s. 89).

Devletin bu rolüne –kapitalizmi ve mülkiyeti, mülkiyet sahiplerinin iktidar ve otoritesini korumak– Adam Smith de değinmiştir:

Kısmetteki eşitsizlik, … insanlar arasında daha önce muhtamelen var olamayacak derecede bir otoriteyi ve tabi olmayı ortaya çıkarır. Bu, kendi korunması için kaçınılmaz bir şekilde gerekli olan, … (ve) bu otorite ve tabi olmayı devamlı kılacak ve güvence altına alacak, belli seviyedeki sivil bir hükümeti ortaya çıkarır. Bilhassa zenginler, avantajlarına sahip olmakta onlara yegane güven verebilecek düzeni desteklemekle zorunlu bir şekilde ilgilenirler. Daha düşük zenginlik [sahibi] insanlar [gerektiğinde] kendi zenginliklerinin savunulmasında daha yüksek zenginlik [sahibi] insanlarla birlik oluşturmak amacıyla, daha yüksek [zenginlik] sahipleriyle onların mülkiyetlerinin korunmasında birlik oluştururlar. … Onların [zenginlerin] daha düşük [seviyedeki] otoritesi [hükümetin] daha büyük otoritesine dayanır; ve [zenginlerin hükümete] tabi olmaları [hükümetin] daha aşağıdakileri kendisine tabi kılma gücüne dayanır. Onlar, [hükümetin] onların mülkiyetini savunabilmesi ve otoritelerini destekleyebilmesi için, kendi küçük egemenlerinin mülkiyetini savunmakta ve otoritesini desteklemekte çıkarları olduğunu hisseden bir tür küçük asiller sınıfı meydana getirirler. Sivil hükümet, mülkiyetin güvenliği için kurulduğu ölçüde, gerçekte zenginin yoksula veya bir miktar mülke sahip olanın hiçbir şeye sahip olmayana karşı savunulması için kurulmuştur.” (Adam Smith, Ulusların Zenginliği, kitap 5)

Kısacası, , yönetici sınıfın yönetiminin bir aracıdır. Bakunin [şöyle söyler]:

, mülk sahibi sınıfların kitleler üzerindeki örgütlü otoritesi, tahakkümü ve iktidarı demektir.” (David Deleon’un alıntısı, ’yi Yeniden Keşfetmek, s. 71)

Ancak, anarşistler devletin toplum içindeki ekonomik olarak hakim sınıfların iktidar ve konumunu koruduğunu kabullenirken, keza devletin hiyararşik doğası nedeniyle kendi çıkarları olduğunu öne sürerler. Bu nedenle basitçe toplumdaki ekonomik olarak hakim sınıfların bir aracı olarak değerlendirilemez. Devletler, yapıları yüzünden kendi sınıflarını, sınıf çıkarlarını ve ayrıcalıklarını yaratan kendi dinamiklerine sahiptirler (ve bu, onların ekonomik yönetici sınıfın denetiminden kaçmalarına, şu veya bu ölçüde kendi çıkarlarının peşinde koşturmalarına imkan tanır). Malatesta’nın ifade ettiği üzere, “hükümet, burjuvaziden kaynaklanmış olsa da ve onun hizmetçisi ve koruyucusu olsa da, –her hizmetkar ve koruyucuda olduğu gibi– kendi kurtuluşunu kazanma ve koruduğu kim olursa olsun ona hakim olma eğlimindedir.” (, s. 22) Bu, –modern biçimi içsel olarak kapitalizmle ilişkiyken– aygıtının (ve yapısının) çoğunluk tarafından kullanılabilecek bir araç olarak görülemeyeceği anlamına gelir. “Devletin, her Devletin –en liberal ve demokratik biçimde giydiirilmiş olsa bile– esasen tahakküm ve şiddete, yani despotizme — gizli ancak hiç de daha az tehlikeli olmayan bir despotizme– dayanması” nedeniyle böyledir. “”, “kuvvet, otorite, hakimiyeti ifade eder; gerçekte eşitsizliği gerektirir.” (Michael Bakunin’in Siyasi Felsefesi, s. 211 ve s. 213)
Bu, makinasını kontrol eden bir azınlığı kuvvetlendiren hiyerarşik ve merkezileşmiş doğası nedeniyle böyledir –”(h)er iktidarı, her hükümett, doğası itibariyle kendisini halkın dışına ve üstüne yerleştirir; ve [halkı] kaçınılmaz bir şekilde, [halka] yabancı olan ve [halkın] gerçek ihtiyaç ve arzularına aykırı olan bir örgüte ve amaçlara tabi kılar.” (Anarşizm Üstüne Bakunin, s. 328) Eğer “tüm proletarya … hükümet üyesi olacaksa, … ortada hükümet [ve] olmayacaktır; ancak eğer ortada bir varsa, orada yönetilenler ve köleler olacaktır.” (Op. Cit., s. 330)
Diğer bir deyişle, bürokrasisinin kendisi doğrudan baskıcıdır ve ekonomik olarak hakim sınıftan bağımsız olarak var olabilir. Bakunin’in kahince sözleriyle:

Tarih boyunca ne gördük? her zaman bir takım ayrıcaklı sınıfların kalıtı olmuştur: papazlık sınıfı, asiller, burjuvazi –ve nihayetinde, tüm diğer sınıflar kendilerini tükettiklerinde, bürokrasi sınıfı sahneye çıkar ve ardından bir makina konumuna düşer –isterseniz yükselir [de diyebilirsinizz]” (Bakunin’in Siyasi Felsefesi, s. 208)

Sovyet Rusya deneyimi analizinin geçerliliğine işaret ediyor (işçi sınıfı, ekonomik bir sınıf yerine bürokrasi tarafından sömürülmüş ve tahakküm altına alınmıştı). Böylece devletin rolü, kapitalist sınıfın ve [devletin] kendi çıkarları doğrultusunda bireyin ve bir bütün olarak işçi sınıfının bastırılmasıdır. Bu demektir ki, “ örgütüi … azınlıkların kitleler üstünde iktidarlarını kurmak ve örgütlemek için başvurdukları bir kuvvettir.” Kropotkin ardından, “ ile birey arasındaki mücadelede, anarşistlerin karşısında bireyin, [toplumu] ezen otorite karşısında toplumun yanında yer almasına” şaşmamak gerektiğini belirtir. kapitalizmin çıkarına olan bir üstyapıyken“, “feodallerin, yargıçların, savaşçıların ve ruhbanların çıkarlarını sıkıca birbirine kenetlemek amacıyla yaratılan bir iktidar“dır; ve saf olarak kapitalist/feodal sınıfın aracı olarak görülemeyeceğini eklemeliyiz. yapısının (”yargıçlar, savaşçılar“, vb.’nin) kendi çıkarları vardır. (Kropotkin’in Devrimci Broşürleri, s. 170 ve s . 192-3)

Çeviri: Anarşist Bakış
Kaynak: “B.2 Why are anarchists against the state?”, Anarşist Sıkça Sorulan Sorular.
www.khAos.info


Etiketler: , , ,
Bunu alan bunu da aldı:

Yorum yapılmamış »

Henüz yorum yapılmamış.

Bu yazıya yapılan yorumlar için RSS beslemeleri. Geri İzleme URL'si.

Yorum yapın