“İmparatorluk bürokrasisinin malların üretimi ve bölüşümüne aktif olarak müdahale ettiÄŸi antik feodal imparatorluklarda (Mısır, İnka, Çin) bile modern anlamda bir ekonomik mantıktan söz edemeyiz, oradaki daha çok yaÅŸamsal araçların sahipleniÅŸinin hiyerarÅŸik bölüştürülmesiydi. Oysa yaÅŸamsal araçların yeniden üretilmesi etkinliÄŸine özgün bir rasyonalite kazandıran ekonomik mantık, tahakküm tarafından yaratıldığında ekonomik rasyonel tahakkümün mantığı haline geldi.”

Luciano Lanza; Tahakküm ve Ekonomi, Efendisiz S: 2

Böyle diyordu Luciano Lanza ekonominin tahakkümle yada tersi tahakkümün ekonomi ile olan ilişkisine işaret ederken. Yani ekonomi ve tahakküm modern çağ öncesi yine birbirleriyle ilintili olmakla beraber farklı alanları kapsayan iki ayrı olgu iken modern çağ ile birlikte artık bir başka düzlemde birleşiyor ve örtüşüyorlardı. Bu boyutta ekonomi tüm yaşam alanlarına nüfuz edebilecek bir hacme kavuşurken tahakküm de onu bütünüyle kendisine ait bir olgu haline getiriyor (içkinleştiriyordu). Durum böyle olunca tahakkümün kendini yeniden üretim biçimlerine adaptasyon sağlayan ekonomi günlük hayatın içinde gözden uzakta kalan alanlarda tahakkümün rasyonel olarak yeniden üretilmesinin en işlevsel aracı haline geliyordu. Bu saptamayı dehşetle yapan Lanza sizce nasıl bir sonuca ulaşıyor peki? Bunun cevabı maalesef pek umut verici değil. Lanza ulaştığı noktada ne yapılması gerektiğine dair net bir şey söyleyemiyor.
“Ekonomiyi ortadan kaldırmadaki yetersizliÄŸimiz, tahakkümü ortadan kaldırmadaki yetersizliÄŸimizi anlamamıza yol açar. Rasyonaliteye, normlara, kurallara, malların yeniden üretimi için istek duymak, bir bütün olarak da topluma rasyonalitenin, normların ve kuralların damgasını vurmak olacaktır. Böylece toplumsal yaÅŸam için bunca meÅŸru ve zorunlu bir istek, tahakkümün yeniden üretiminin bir örneÄŸine dönüşür. Görünüşte önemsiz ekonomik zorunluluk (ÅŸu malı nasıl saÄŸlayabiliriz?) tahakkümün en karmaşık ve korkunç zorunluluÄŸu haline gelir…”
“Bugün tahakkümü dağıtmak ekonomiyi dağıtmakla mümkün olabilir. Biri öteki için kaçınılmazdır…”
“Belki de bu çıkmaz sokaktan çıkmanın yolu görebildiÄŸimizin üzerinde ve altında baÅŸka birÅŸey olmadığını kabul etmektir. Böylece ekonomi bize uzak ve keÅŸfedilmemiÅŸ bir alan gibi gelmekten çıkacaktır…”
BaÅŸka bir ifadeyle ekonominin doÄŸuÅŸu tahakkümün doÄŸuÅŸuyla paraleldir. Her ekonomi kendi rasyonalitesine uygun olarak insan topluluklarının yaÅŸamını örgütler. Ekonomik hayata geçildikten sonra artık malların rasyonel temini ve pazarda karlı bir ÅŸekilde satılması gibi yasalar insan topluluklarının yaÅŸamını yönetmeye biçimlendirmeye baÅŸlayacaktır. Ekonomik yasalar iÅŸlemeye baÅŸladıktan sonra üretim, tüketim, iÅŸbölümü, pazar, deÄŸiÅŸim, bölüşüm, iÅŸgücü, kar ve sermaye gibi olgular insan hayatını yönlendirmeye baÅŸlar. Böyle bakınca yaÅŸamını onbinlerce yıl hiç deÄŸiÅŸtirmeden toplayıcılık ve avcılıkla sürdüren insan topluluklarının nasıl olup da son birkaç binyılda böylesine baÅŸdöndürücü bir hızla büyüyen kümeler halinde yaÅŸamaya baÅŸladığını anlamak daha kolay olacaktır. Ekonominin baÅŸlangıçta kasabaların, sonrasında kentlerin doÄŸuÅŸuna yolaçtıktan sonra bu kasaba ve kentleri ulusal ölçekteki bir ekonomi vasıtasıyla birleÅŸtirmesi ve son olarak tüm bir dünya ekonomilerinin günün birinde birbirine eklemlenerek küresel ölçekte tek bir dünya ekonomisine evrilmesi oldukça mantıklı ve kaçınılmaz görünmektedir. İşte ekonominin bu rolü, geleneksel yöresel hayat tarzlarının bir daha geri dönülmeyecek bir biçimde deÄŸiÅŸmesine, neden olmuÅŸtur ki bu aynı zamanda insan toplulukların etno-sosyal profilini de doÄŸal kabile hayatındaki akrabalık iliÅŸkilerinden giderek “özgürleÅŸtirerek” köylü, kasabalı, kentli hemÅŸehrilere oradan da giderek ulus mensubu teba yada yurttaÅŸlara dönüştürmüştür. Burada ulusun ve ulus-devletin doÄŸuÅŸu konularına (baÅŸka bir yazının konusu olduÄŸu için) girmeden söylenebilecek ÅŸey, ulus-devletin doÄŸuÅŸu artık modern çağın egemenliÄŸin açık ilanıdır. Artık eski çağın yöresel insanı yeni çağın ekonomik insanına çoktan dönüşmüş/evrilmiÅŸtir. Böylece birkaç yüzyıldır süregelen uluslaÅŸma ile birlikte büyük imparatorlukların ve sömürgeci krallıkların parçalanmasına, ulus-devletlerin ortaya çıkmasına ve politik plana ulusal bağımsızlık mücadeleleri olarak yansımasına yolaçan sancılı bir sürecin baÅŸlaması için gerekli koÅŸullar oluÅŸmuÅŸ oluyordu. Bugün dünyanın dört bir yanında süren çatışma ve savaÅŸlara bakıldığında bu sürecin azalan bir ivmeyle de olsa devam ettiÄŸini söylemek yanlış olmaz. Yani günümüz dünyasında bir nevi parçalanmaya aday imparatorluklar yada devletler az sayıda da olsa hala mevcuttur.

Modern sonrası çağda ulusal-devlet çok uluslu sermaye ilişkisi
Modern çağın ekonomi mantığı kapitalizm, ulusal-devlet ve temsili demokrasi gibi olgularla genel olarak pek de güzel örtüşmüş ve bu yapılanmalar bölgeden bölgeye tüm bir dünya coÄŸrafyası üstünde yayılma olanağı bulmuÅŸtu. Bu sürecin sonuna yaklaÅŸmakla birlikte modern sonrası çaÄŸda artık baÅŸka dinamiklerin ortaya çıktığını ve giderek belirleyici olmaya baÅŸladığı da bir gerçektir. Şüphesiz ki dünyanın farklı coÄŸrafyalarında yaÅŸayan insan toplulukları yada toplumlarının tüm dünyayı çoktan kaplamış ve içine almış olan küresel ekonomik sarmal içindeki durumları ve buna baÄŸlılık dereceleri doÄŸal olarak birbirinden farklıdır. Örnekse; IMF politikalarıyla iflas ettirilmiÅŸ ve krizler içinde debelenen Arjantin gibi bir ülkede yaÅŸamak zorunda olduÄŸu için her an bu küresel ekonomik sarmalın olumsuz etkilerine maruz kalan biri ile Orta Asya’nın bozkırlarında at sırtında geleneksel yaÅŸam tarzını devam ettirmeye çalışan Kazakistanlı bir göçebenin küresel ekonomik sarmalın etkilerine maruz kalma derecesi nicelik olarak birbirinden çok farklı olacaktır. Birincisi kent yaÅŸamı/ekonomik yaÅŸam cenderesine sıkışmış bir biçimde nefes almaya çalışarak yaÅŸamak ve önsel olarak bu mücadelede devrimci olmak zorundayken ikincisi hala kendisine ait olduÄŸuna inandığı bir yörede atları, koyunları ve develeri içinde bağımsızlık ve toplumsallık alanlarını antik denebilecek bir tarzda kavramaya devam edecek, uzaktan uzaÄŸa farkına vardığı modern sonrası çağın yaÅŸam tarzına ait sembollere ve ritüellere karşı belki de içgüdüsel bir tepki içinde olacak ve önsel olarak muhafazakar bir duruÅŸa sahip olacaktır.
Buraya kadar herÅŸey iyi hoÅŸ… ancak günümüzde toplumsal-ekonomik çözümlemeler yapma durumunda olan herkesin hiçbir ÅŸeyin artık bundan bir asır önceki gibi olmadığını da hesaba katması gerekir. Ülkeler ve insan toplulukları kendisi için “gerekli” ekonomik alanlarını yaratmış, ulusal pazarlarının bütünselleÅŸtirilmesi ödevlerini “baÅŸarıyla” tamamlamış ve ekonomik sarmala bir ÅŸekilde dahil olmuÅŸlardır. Ulus-devletler ölçeÄŸinde çeperlenen bu ekonomiler üretimin yoÄŸunlaÅŸması ve buna baÄŸlı olarak tüketimin katlanarak büyümesi karşısında ihtiyaca cevap vermemeye baÅŸlamış ve bölgesel yada ulusal-ekonomilerin birbirlerine eklenmesi zorunlu hale gelmiÅŸtir.
Günümüzün kapitalist girişimcisi (en büyüğünden en küçüğüne kadar) önlerine stratejik hedef olarak iç pazarı koymakla yetinmemekte artık dış pazar hesapları da yapmaktadırlar. Ulusal-ekonomilerden bütünsel bir dünya ekonomisine geçiş, ulusal iç pazarların küresel dünya pazarına eklemlenmesi süreci küçük nüanslar dışında çoktan beridir tamamlanmış bulunmaktadır. Eski sömürgecilikle tamamlanan küresel ekonomik eklemlenme olgusu emperyalizm ve yeni-sömürgecilik süreçlerinden geçerek günümüzün uluslararası kapitalizmine doğru evrilmiştir. Çoktandır mal ihracının yerini sermaye ihracı almış, 19 ve 20. Yüzyıllarda görünen ulusal dev sanayi şirketleri yerlerini çok uluslu banka/finans şirketlerine, devasa bilişim yada hizmet amaçlı şirketlere bırakmıştır. Artık finans sektöründe dönen sermaye hacmi sanayi sektöründe dönen sermaye ile kıyaslanamayacak kadar büyük ve önemli hale gelmiştir. Sermayenin çok uluslulaşması süreci artan bir ivmeyle günümüzde de devam etmektedir.
Modern sonrası çağın en karakteristik sosyo-ekonomik olgusu sermayenin çok uluslulaÅŸmasıdır. Bu sayede çok uluslu ÅŸirketlerin çıkarları ulusal devletlerin çıkarları ile giderek farklılaÅŸmaya hatta giderek çatışmaya baÅŸlamıştır. (Bu konuda sayısız örnek vermek mümkündür.) Bir tahakküm mekanizması olarak “devlet”in bütünsel ekonomik alan ile çok sıkı baÄŸları olmasına karşın içgüdüsel olarak kendini her ÅŸeyin üstüne koyan ve savunan bir karaktere sahiptir. Hal böyle olunca çok uluslu sermayenin (ulusal devletin) kendi strateji ve çıkarları ile örtüşmeyen giriÅŸimleri karşısında kendini yeni baÅŸtan tahkim etme ihtiyacı duymaktadır. HerÅŸeyi “ekonomik altyapının” belirlediÄŸini savunan kimi görüşler bir üstyapı kurumu olarak gördükleri ulusal-devlet ile çok uluslu sermaye arasında zaman zaman arÅŸ-u-alaya kadar çıkan bu gerilimi anlamakta zorluk çekebilirler.
Bu konuda hazır yeri gelmiÅŸken güncel bir örnek verelim; Türk devletinin Avrupa BirliÄŸine giriÅŸ konusunda ayak diremesi ile irili ufaklı kapitalist sınıfların bu topluluÄŸa giriÅŸ konusunda tam tersi bir o kadar istekli olması arasındaki çeliÅŸkiyi hatırlayalım. Dahası AB’ye girmek için önÅŸart haline gelen Kıbrıs’ta taviz ve anlaÅŸma hususuna kapitalist sınıflar çoktan razı iken devletin bunu tartışmaya bile yanaÅŸmaması ve hükümete çeÅŸitli vesilelerle iktidarının sınırlarını sık sık hatırlatması bu hususta güncel ve de güzel bir örnektir.
Neticede bir tahakküm mekanizması olan devlet ne tahakkümün tek biçimidir ne de tahakkümün devletten başka ve gündelik yaşamda devletten daha sık karşımıza çıkan bir biçimi olan ekonominin üstyapıdaki basit bir yansımasıdır. Ekonominin de tıpkı devlet gibi kendine ait yasaları ve karakteri vardır. Tahakküm yaşamın tüm alanlarında (ekonomik, sosyal, kültürel, hukuksal, etik vb.) etkinliklerini sürdürerek kendini yeniden üretir. Ancak bu alanların tamamıyla devlet tarafından belirlenip biçimlendirildiğini söyleyebilmek mümkün değildir. Her alanın kendine özgü bir iç dinamiği bulunmaktadır ve gerek devlet ile gerekse öteki alanlarla ilişki/etkileşim içinde bulundukları halde bağımsız birer alan olarak varoldukları aşikardır. Böyle bakınca çok uluslu sermaye ile ulusal-devlet arasındaki gerilimi daha rahat anlamak mümkün olacaktır. Buradan hareketle dünyanın gelecekte nelere gebe olabileceği konusunda üç aşağı beş yukarı tahminlerde bulunmak sanırım ahkam kesmek olarak değerlendirilemez.

Güncel etkenler ve gelecekteki ihtimaller
Buraya kadar anlattıklarımızın ışığında dünyanın bugünkü durumuna şöyle bir göz atalım ve orada neler gördüğümüzü yeniden gözden geçirelim:
Soğuk savaş bitmiş, Sovyetler Birliği öncülüğündeki sosyalist sistem dağılmış ABD tek süper güç olarak rakipsizliğini ilan etmiştir.
11 Eylül saldırısı ile birlikte tüm dünya, daha önceden Yeni Dünya Düzeni diye formüle edilen (ABD’nin yeni savunma konsepti adını verdiÄŸi) Amerikan stratejilerinin etkilerine her zamankinden daha fazla maruz kalmaya baÅŸlamış bu yolda 11 Eylül adeta bir milat addedilmeye baÅŸlanmıştır. Bu konsepte dayanan ve 11 Eylül’ ün getirdiÄŸi içerdeki milliyetçilik rüzgarını da arkasına alan ABD dünyaya bir çeki düzen verme iÅŸine soyunmuÅŸ ve ÅŸer ekseni dediÄŸi ülkelere (ki bunlar genellikle önemli petrol ve enerji rezervlerine sahiptirler) açık savaÅŸ manevralarına giriÅŸmiÅŸtir. Yine bu dalga ve Afganistan bahanesi ile daha önce denetiminde olmayan Orta Asya’ya konuÅŸlanmıştır.
·Politik ve askeri olarak ABD’nin gölgesinde kalan Avrupa kendi içinde bütünleÅŸme stratejisine her zamankinden daha fazla önem vermeye baÅŸlamış ekonomik ve politik arenada ABD’ye ciddi bir rakip olmak arzusunu ortaya koymaÄŸa baÅŸlamıştır.
1979 İran İslam Devrimi ile yükseliÅŸe geçen İslami hareket İran’da iktidarda geçen 20 yıldan sonra ivme kaybetmesine raÄŸmen OrtadoÄŸu ve Asya ve Afrika’da kapitalist batılı sistem karşısında ciddi bir “alternatif” olmaya devam etmektedir.
İçinde anarşistlerin de yeraldığı (çoğulcu) anti-kapitalist hareket ivmesini son günlerde nispeten kaybetmekle birlikte hala kapitalizm için bir tehdit olmaya devam etmektedir.
Çok uluslu sermaye IMF ve Dünya Bankası gibi devasa finans kuruluşları ile üçüncü dünya diye anılan yoksul ülkelerin kaynaklarının yönetimini üstlenmekte ve onları ebediyen borçlandırarak yeni tür bir tahakküm tarzını örneklemektedir.
Bu saptamalardan yola çıkarak bazı projeksiyonlar yapmaya çalışalım. Önceki paragrafta söz konusu edilen ulus-devlet çok uluslu sermaye çatışmasına tekrar dönecek olursak bu çatışmanın konjonktürel bir çatışma olmadığı zaten aÅŸikardır. Modern sonrası çağın karakteristik unsuru olan çok uluslu sermaye eninde sonunda ulusal devletlerle kozunu paylaÅŸmak istese de önemli olan sürecin kimden yana iÅŸleyeceÄŸidir. Tarihi ilk baÅŸtan yeniden okuyacak olursak ekonominin doÄŸuÅŸundan bu yana insan yaÅŸamına ait sosyal ve ekonomik örgütlenmelerin adeta geometrik olarak sürekli büyüdüğünü geliÅŸtiÄŸini birbirini etkilediÄŸini kimi zaman içiçe geçtiÄŸini kimi zamansa birbirine eklemlendiÄŸini görürüz. Sonuçta yukarıda da söz ettiÄŸimiz gibi sosyo-ekonomik planda insan topluluklarının kabilelerden uluslaÅŸmaya, köyden kasabaya, kentten metropole hatta megapole doÄŸru bir hacimsel büyümeye maruz kaldığı tarihsel bir süreç yaÅŸanmıştır. Böylesi bir “geliÅŸmenin” dünyada iletiÅŸim araçlarının böylesine geliÅŸmiÅŸ olmasını ve iktidarı neredeyse kontrol etmesini de hesaba katarak nasıl bir sonuca varmak mümkün? Kaldı ki günümüzde medyada küresellik karşıtı hareket olarak tanımlanan, AnarÅŸistlerin de içinde aktif olarak yeraldığı çoÄŸulcu anti-kapitalist harekette ifadesini bulan uluslararası anti-kapitalist dayanışma, benzer koÅŸullar altında tahakküm ve sömürüye maruz kalan farklı coÄŸrafyadaki insan kütlelerinin bir tür moral ve ruhi ÅŸekillenme birliÄŸi olarak da sayılamaz mı? Üstelik günümüzde iletiÅŸim kanalları (genelde tahakküm lehine kullanılıyor olmasını teslim etmekle birlikte) aracılığıyla dünyanın herhangi bir noktasında olan bir ÅŸeyi anında haberalmanın mümkün olması aynı zamanda toplumsal duyarlılıkların yada tepkilerin yerel ölçeklerden çıkarak daha makro ölçeklere taşınmasına hizmet etmiyor mu?
Çok uluslu sermayenin yakın bir gelecekte olmasa bile günün birinde ulusal-devlet ile hesaplaÅŸma saati gelecektir demiÅŸtik. Bu elbette ki ulusal devletin alternatifinin çok uluslu sermayenin olmasından deÄŸil tersine ilkin modern çaÄŸda boygösterdikten sonra modern sonrası çaÄŸa doÄŸru evrilen karakteristik merkezi endüstriyel sistemin ihtiyaç duyduÄŸu küresel dünya devletinin teÅŸkil edilmesi ile olacaktır. Günümüzde Avrupalı ulusal-devletlerin bütünleÅŸme ve devasa bir Avrupa BirleÅŸik Devletleri yaratma arzusunu salt ekonomik gerekçelere baÄŸlamak saflık olur. Bu aynı zamanda enazından ekonomik dolayımlarla küresel ölçekte politik bir iktidara sahip olma yeni kıtadaki rakibi ABD ile rekabet edebilme arzusuna iÅŸaret eder. Üstelik ABD modern sonrası çaÄŸdaki bu geliÅŸmenin çoktan farkında olduÄŸu için tüm strateji ve konseptlerini geleceÄŸin tek küresel devleti olmak üzerine kurmuÅŸ bulunmaktadır. Bu baÄŸlamda ABD’nin ideologu F. Fukuyama’nın söyledikleri oldukça kayda deÄŸerdir.

Küreselleşen dünyada devrim bir ihtimal mi?
K. Marks ‘ın komünizmi aslında tek bir dünya devletine ulaÅŸmak düşüncesi idi. Marks herkesten yeteneÄŸine göre herkese ihtiyacı oranında olarak formüle ettiÄŸi komünizmin ikinci aÅŸamasını aslında yeniden tanımlanmış tek bir “komünist dünya devleti olarak düşünüyordu. Stalin bu ideale oldukça inanmış ve onu hayata geçirmek Sovyetler BirliÄŸini tek dünya devleti yapmak için elinden geleni ardına koymamıştır. (Bkz. J.V. Stalin; Leninizmin Sorunları) Troçki ise muhalif pozisyona düşünce gençliÄŸinde Alman Marksist’i Parvus’tan etkilenerek savunduÄŸu Sürekli Devrimi yeniden hatırlamış ve proletaryanın tek bir ülkede baÅŸarılı olmasının imkansız olduÄŸu söyleyerek kıtasal devrim ha-yal etmiÅŸtir. AnarÅŸist düşüncede ise herhangi bir iktidar perspektifi yeralmadığı için toplumsal devrim daha çok bir dünya devrimi olarak kavranmıştır. 19. Yüzyıl sonu yada 20. Yüzyıl başındaki AnarÅŸistlerin başını çektiÄŸi tüm devrimci hareketlerde devrimin uluslararası niteliÄŸine sürekli vurgu yapılmış ve enternasyonal coÅŸku hep yüksek tutulmuÅŸtur. Bu sadece enternasyonal bir ruh olmak dışında teorik ve perspektif olarak da AnarÅŸist düşüncede hep yeralagelmiÅŸtir. Konuyla ilgili Bakunin’in düşünceleri hala tazeliÄŸini korurken özellikle saptamalarının dünya devrimci pratiÄŸince büyük bir isabetle doÄŸrulanmış olması ayrı bir husustur. 1866 yılında kaleme aldığı “Devrimci El kitabı” adlı broşüründe bir kahin gibi adeta olacakları çok önceden haber veriyordu.
“Tüm ulusların özgürlüğü bölünmez olduÄŸu için, ulusal devrimlerin uluslararası devrimlere olanak vermesi bizim derin inancımızdır. Tıpkı Avrupa ve dünya gericiliÄŸinin bütünleÅŸtiÄŸi gibi, artık yalıtılmış devrimler de olmamalıdır, tersine devrimler evrensel ve dünya çapında olmalıdır. Bu yüzden, artık tüm özel çıkarlar, kibirlilikler, iddialar kıskançlıklar ve ulusların aralarındaki ve içlerindeki düşmanlıklar, her ulusun özgürlüğünü ve bağımsızlığını hepsinin dayanışmasıyla güvenceye alabilecek tek güç olan devrimin bütünleÅŸmiÅŸ, ortak ve evrensel çıkarlarına dönüştürülmelidir. Ayrıca, muazzam bütçelere, düzenli ordulara, korkunç bir bürokrasiye dayanan ve modern merkezi devletlerin tüm devlet aygıtlarıyla donanmış olan kralların, din adamlarının, soylular sınıfının ve burjuvazinin komplolarının ve dünya karşıdevriminin kutsal ittifakının büyük bir gücü teÅŸkil ettiÄŸine inanıyoruz; bu ürkütücü gerici koalisyon, gerçek anlamda, yalnızca eÅŸzamanlı devrimci ittifakın daha büyük olan gücü ve uygar dünyanın tüm halklarının eylemiyle yok edilebilir ve bu gericilik karşısında, tek halkın yalıtılmış devrimi asla baÅŸarı kazanamayacaktır. Böyle bir devrim aptallık olur, yalıtılmış bir ülke için tam bir felaket ve sonuç olarak tüm diÄŸer uluslara karşı iÅŸlenen bir suç anlamına gelecektir.”
(Bakunin; Sam Dolgoff, Kaos Yayınları, Kasım 1998)

Günümüzde devrim, (hatta bazı AnarÅŸistler dahil) birçokları için kafdağının ardındaki bir ütopyadır. Oysa devrim insan iradesinden bağımsız bir dinamik olarak ortaya çıkar. Ona dair bazı öngörülerde bulunulabilse bile önceden bir kestirim yapmak o kadar da kolay deÄŸildir. Devrim her yerde heran kapıyı çalabilir. Önemli olan bu tarihsel anda ona hazırlıklı olmaktır. AnarÅŸizmin trajedisi de burada baÅŸlar. AnarÅŸistler devrime daima hazırlıksız yakalanmak durumunda kalmışlardır. Çünkü devrim bir toplumsal altüst oluÅŸ biçimi olarak devrimcilere iktidarı ele geçirme ve yeniden düzeni saÄŸlama imkanı sunar. Sonuçta her devrimci kabarma geçici olduÄŸu için toplumsal düzen eninde sonunda geri dönecektir. AnarÅŸistler bu pozisyonda iktidara ve toplumsal düzenin yeniden tesisine talip olmadıkları için hazırlıksız yakalanmak zorunda kalırlar. Çünkü onların istediÄŸi “kötü yöneticilerin” “iyileri” ile deÄŸiÅŸtirilmesi yada toplumsal düzenin yeniden tesisi deÄŸildir. Onlar bundan daha fazlasını, toplumun kendi kendisini yöneticiler olmadan yönetmesini ordu, polis, cezaevleri, parlamento, mahkemeler, kanunlar vb. olmadan insanların barış içinde, özgürlük ve eÅŸitlik içinde yaÅŸamasını isterler. Bu ise imkansızdır. İmkansızın gerçekleÅŸmesi için ancak ve ancak toplumu oluÅŸturan bireylerin özgürlükçü, tahakküm karşıtı bir ahlaka sahip olmaları ve ekonomik sarmalın dışında bir hayatın mümkün olduÄŸuna inanmaları ve buna uygun olarak önceden organize olmuÅŸ olmaları gerekmektedir. Olayın bu tarafından bakınca devrimin kafdağının ardında olduÄŸu fikri doÄŸal olarak oldukça makul bir düşünce olarak görünüyor. Ancak tahakküme karşı olan birinin kendi varlığını ifade edebilmesi yada tahakküm karşısında kendi duruÅŸunu ortaya koyabilmesi için baÅŸkaca makul ve mantıklı bir imkanı da yok gibi… Bunun dışındaki diÄŸer bazı reel çözümlere kapılmak sadece sisteme baÅŸka bir düzlemde eklenmeye neden olacaktır ki tarihte bunun örneklerini çok gördük.
Sezar’ın hakkını Sezar’a teslim ettikten sonra dünya devrimine geri dönelim. Yukarıda söz ettiÄŸimiz çok uluslu sermayenin gelecekte çok uluslu tek bir küresel dünya devleti ile örtüşebileceÄŸi ihtimali sürece bakılınca aslında ihtimalden daha fazla ÅŸeyler ihtiva etmektedir. Böylesi bir durumda uluslarası çoÄŸulcu anti-kapitalist hareketi geleceÄŸin devrimci hareketinin günümüzdeki nüvesi olarak kabul etmek pek de abartılı olmaz. Ve o zaman Bakunin’in yürekten inandığı dünya devriminin en azından maddi koÅŸulları oluÅŸmuÅŸ olacak belki de dünya devrimi bir ütopya olmaktan çıkıp somut bir görev, olası bir gelecek haline dönüşecektir.

Ahmet Arslaner